SANAL OLMAYAN ;
 "FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR"
YAZARLAR TOPLULUĞUNA   HOŞ GELDİNİZ !

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

SAYI 12 01/09/2009

İÇİNDEKİLER
Ahmet CANBABA TEPKİSİZLİK
Ahmet CANBABA KUDURDU KUDURASICA
Ahmet CANBABA BİR ŞİİRİN ANATOMİSİ
Ahmet CANBABA DOKUNUR
Ahmet CANBABA İŞTE YAŞAM  
Ahmet CANBABA ACILARA AĞIT
Ahmet CANBABA FARKINDA MIYIZ 
Ahmet CANBABA EL ELE OLALIM
Ahmet CANBABA ASALAK

Atilla ALPAY KADİR GECESİ
Atilla ALPAY YEŞİLAY’A DESTEK VERİN…
Atilla ALPAY MEVLİT

İsa KAYACAN HİKAYELERİYLE TEKE YÖRESİNİN BAŞKENTİ BURDUR TÜRKÜLERİNDEN BİR DEMET ÇEŞİTLEME

Mahmut Selim GÜRSEL DEĞİŞİME UĞRADIK MI?
Mahmut Selim GÜRSEL GECE VE GÜNLER GEBE
Mahmut Selim GÜRSEL OTUZ AĞUSTOS
Mahmut Selim GÜRSEL BOZULAN DÜNYA

Mustafa Nevruz SINACI AÇILIM, AÇLIK, AFET VE FELAKET
Mustafa Nevruz SINACI HAİN TUZAK 6-7 EYLÜL
Mustafa Nevruz SINACI GÖNÜLLERDE Kİ BAŞBAKAN
Mustafa Nevruz SINACI BAĞIMSIZ YARGI, TARAFSIZ ADALET…
Mustafa Nevruz SINACI SANCAK-I ŞERİFLER ORTAYA ÇIKACAK
Mustafa Nevruz SINACI DEMOKRATİK AÇILIM VE TAZMİNAT HAKLARI

Müslüm TUNABOYLU TAŞIMACILIK KENTLERDE NEDEN SAVSAKLANIYOR

Ömer SEZER SORULARIM
Ömer SEZER YAŞIYORUM HÂLÂ

Selma GÜRSEL MAYALI

Üzeyir LOKMAN ÇAYCI BİZ NEYİN KADRİNİ BİLDİK Kİ?
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI ARİS CAMİİ VE BENCHEİKH EL HOCİNE ABBAS
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI DAR KAPI
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI UNUTMA
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI GÜNDÜZ GECEDEN BAŞLAR
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI DESENLER

 

Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

TEPKİSİZLİK
            Karşı  kuvvet, karşı  söz, karşı  davranış  bir  etkinin   karşılığı  olarak  karşımıza çıkar. Etki  ve  tepki  bir  güçler  dengesidir. İnsan, sağlığında, ekonomisinde,  sosyal yaşamında, kültürel yaşamında  aklınıza  ne  gelirse  etki içgüdüsüyle  hareketimizin  her  davranışımızın  karşısında   bir  tepki  ile  karşılaşmışızdır.
            Örneğin Bir  Çanakkale  savaşı  İngiliz  ve  Fransızların  İstanbul’u ele  geçirmek  istemesine  karşı  bir  tepkiden  doğmuştur. Balkan  savaşlarında  yorgun  düşen  Osmanlıyı  tamamen  çökertmek   ve  Anadolu’nun  zenginliklerini  yağmalamak için İngiliz  ve  Fransızların  saldırısına  karşı tepki  olarak bir  başkaldırıdır.
            1. dünya  savaşından  galip çıkan  devletler Önce  Mondros  anlaşmasına  göre  sıkıştırılmış,  Osmanlı  ordusu  dağıtılmış  yani  Osmanlının  eli kolu  bağlanmış   sonrada  Türkleri  azınlık  olarak  görüp  Osmanlıya  nasıl  Sevr  anlaşmasını  imza  ettirmişlerse  ve ülke  nasıl  dört  bir taraftan  düşman  güçleri  ile  kuşatılmışsa,  buna  tepki  olarak ta  kurtuluş  savaşı  başlatılmış  ve topyekun halkın mücadelesi ile Başta  Atatürk’ün  önderliğinde  Kurtuluş  savaşı  kazanılarak  Cumhuriyet ilan  edilmiş  ve  Yeni  bir  Türkiye  Cumhuriyeti  doğmuştur. İşte  bu  Cumhuriyetimizin  kazanımlarında  hangi  zor  şartlardan  bu  günlere  geldiğimizi  unutmamak  gerekir. Bunun   için  her  cumhuriyet  kazanımlarını  zora  sokacak ve  halkın  elinden  alacak  davranışlara  karşı  tepkilerimizi  ortaya  koymamız  lazım. Cumhuriyet’in  getirdiği  en  büyük devrimlerden  birisi  laikliktir. Bunun  karşısında  yobazlar din  elden  gidiyor  diye  cemaatleriyle birlikte tepkilerini  gösteriyor da  bizler  neden  tepkisiziz. Bu  günlere  gelene   kadar  gereken  tepkimizi  gösteremediğimizden    Cumhuriyet karşıtlarına  çeşitli tavizler  verilerek   yabancıların  ve  çıkar  gruplarının  direktif  ve  telkinleriyle  hareket  eder  duruma  getirildik.
            Üniversitelerde  öğretim  görevlilerimiz, mecliste Ulusal  bağımsızlıktan yana  tavır  koyan  ve  azınlıkta  kalan  Atatürkçü  milletvekillerimiz, Çağdaşlığı  savunan  kuruluşlarımız
Ordumuz, ADDD,  ÇYDD vs  birçok  dernek  ve  vakıf  gibi kuruluşlarımız  Cumhuriyet  mitingleri  yaparak   Atatürk  Devrimlerinin  birer  birer  elden  gidişlerine  tepkilerini  göstermişlerdir. Tepkilerin  tepkisizliğe  dönüşmesi  için  bu  mitinglere  katılan yurtseverler  tutuklanmış  birçokları  cezaevlerine  konulmuşlardır. 
            Son  günlerde  birde  yol  haritaları  furyası  başladı. Amerika’nın  yol haritası,Türkiye  Ermenistan  yol haritası,  Türkiye  AB yol Haritası ve birde  Abdullah Öcalan’ın  yol  haritası  gibi.  Amerikanın  Büyük  Ortadoğu Projesi  adı  altında  George Bush’un dayatmasıyla, İsrail ile Filistinliler arasında yeni bir ‘barış süreci’ başlaması  için  imzalandı. Netice  fiyasko. Amerikanın  güdümündeki  bir  İsrail’in  bağımsız bir  Filistin  Devleti  kurulmasını  asla  kabul  etmediğinden  Filistinlilerin  böyle  bir  barışa   tepkileri  devam  etmektedir. Esasında   Irak’ı  Özgürleştirmenin  yolu  bile  Filistin’den  geçmektedir.
Türkiye  ile  Ermenistan  arasındaki  yol  haritası  daha  çok  Ermenistan’ın  Azerbaycan  arasındaki  düşmanlığını   daha da artıracak  ve  Azerbaycanlı  kardeşlerimizin  Kara bağ  sorununu  daha  büyük   bir  çıkmaza    sokacaktır. Tabiî ki   böyle bir  yol  haritasının  uygulanması  aşamasında ABD  den,    Avrupa  ülkelerinden  büyük  takdirler  alan  hükümetimiz  Kendi  halkını  ve    Azeri  kardeşlerimizi  oldukça  üzmüştür.  Türkiye  AB  yol  haritasında  Aşılamayacak çok  sorunlar  vardır. Başta  Kıbrıs  meselesi  olmak  üzere  Türkiye’deki  demokratikleşme  süreci  adı  altında  Türkiye’ye  bir  Avrupa  baskısı  vardır. Avrupa  ülkelerinde  uygulanmayan  azınlıklar  statüsü   Türkiye’ye  uygulatılarak Ana  dilde  eğitiminden, Sosyalleşme  dengesinin getirdiği eşitsizliklerin  abartılarak   büyük  bir  ihanet  şebekesinin yaratılmasına  kadar  birçok  kabul  edilmez   şartlar   getirilmiş,  sonuç  olarak  demokratikleşme açılımı  adı  altında  süregelen girişimlerin  bir  çözüm  olamayacağının  ortaya  çıktığı  görülmüştür. Bütün  bu ihanet  şebekelerinin  toplantılarındaki  tepkisizlik   nedendir  acaba.  İnönü’nün  bir  sözünü  hatırlatmak  gerekecek  galiba. Bir  ülkede Namuslularda  en  az  namussuzlar  kadar   cesaretli  olmadıkça  o  memleket  düzelmez . Sindirilmiş  bir  halkın  silkinmesini bekleyeceğiz.     Üstelik  bu  açılıma  karşılık Öcalan’da  bir  yol  haritasıyla  karşımıza  çıkmış Türkiye’yi  parçalama    noktasına  getirecek  kendine  göre  cesurca   açıklamalarını  yaptı gazetelerden  okuduk. Ona  bu  cesareti  veren  sistemin  çarkında  vatan  sevdalıları  ezilirken, böyle  açıklamalara  fırsat  veren    idarecilerin Türkiye  üzerindeki  oynanan oyunlara  hizmet  ettiği de   açıkça  ortaya  çıkmaktadır 
            Neden  bizim  yol haritamızda Atatürk  Devrimlerini savunmak  için  yapılacak  mücadeleler  geçmesin. Aleyhimize alınacak  her  kararda  tepkisini  gösterecek  halkın özlemini  duymaktayız.  Mücadelemizde  bunun için olmalı  diyorum. Bu  günleri  gören  Mustafa  Kemal  Atatürk’ün  Bursa  Nutku  ne  kadar  yerinde.
 
BURSA  NUTKU
            Türk  Genci, devrimlerin ve  cumhuriyetin  sahibi ve  bekçisidir. Bunların  gereğine, doğruluğuna  herkesten  çok  inanmıştır. Yönetim  biçimini ve  devrimleri  benimsemiştir. Bunları  güçsüz  düşürecek  en  küçük  yada en  büyük bir  kıpırtı  ve  bir  davranış  duydu mu “Bu  ülkenin  polisi vardır, jandarması  vardır, ordusu  vardır, adalet  örgütü  vardır” demeyecek tir. Elle, taşla,  sopa  ve  silahla;  nesi  varsa  onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
            Polis gelecek, asıl  suçluları  bırakıp, suçlu  diye  onu  yakalayacaktır.Genç ”Polis  henüz devletin  ve  cumhuriyetin polisi  değildir” diye  düşünecek ama  hiçbir  zaman  yalvarmayacaktır. Mahkemeler  onu  yargılayacaktır. Yine  düşünecek,  “demek  adalet  örgütünü de düzeltmek, yönetim  biçimine  göre  düzenlemek  gerek”
            Onu  hapse  atacaklar. Yasal  yollarla  karşı  çıkışlarla  bulunmakla  birlikte bana,başbakana  ve meclise  telgraflar  yağdırıp, haksız  ve  suçsuz  olduğu  için  salıverilmesine  çalışılmasını, kayrılmasını  istemeyecek. Diyeceki,  ben  inanç  ve  kanaatimin  gereğini  yaptım. Araya  girişimde  ve  eylemimde  haklıyım. Eğer  buraya haksız  olarak  gelmişsem, bu  haksızlığı ortaya  koyan neden  ve  etkenleri düzeltmekte  benim  görevimdir”
            İşte  benim  anladığım  Türk  Genci ve  Türk  Gençliği!
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

'KUDURDU KUDURASICA'
            Kimsesizliğin çaresizliğine yüklediği derin uçurumlardaki, yalnız yaşamı ve bu yaşamını paylaştığı birde köpeği vardı Kadir’in. Kendi ne yerse köpeği ile paylaşırdı. Hep kendi kaderine benzetirdi sahiplendiği köpeğin kaderini. Onun için ‘Kader’ koymuştu adını.
            Fabrikatör Sami Beyi mi sordunuz? Tabi onun yaşamından da bahsetmek zorundayız.
            Sami Bey zengin bir vatandaştı. Sonradan görme zenginlerden. Zenginliği öyle tesadüf falan değil;  bilinçli zenginlerimizden. Kendi fabrikasında hastanelerin kullanacağı malzemeyi üretir ve hastanelere satar.
           O hastanelerin  'satın alma' da çalışan yetkili memurlarıyla işi pişirmiştir. Üçe mal ettiğini öyle beşe falan değil; neredeyse on üçe satar. Allah onun rızkını da öyle vermektedir(!)
            Sami Bey,  eşi ve çocuklarının bir dediğini iki etmez. Evinde hizmetçisi, aşçısı, bahçıvanı gibi çalışanları var. Hizmetçiye hizmetçi, aşçıya aşçı demezsin. Hepside bir birinden farksız. Evine bir çalışan alacağı zaman gazeteye ilan verir, gelenlerin lise mezunu olmasını, en azından kâğıt oyunlarından birkaçını bilmesini, evde evin hanımıyla iyi geçinmesini, evin uzun 'teri yer' cinsi köpeğini gezdirmesini, iki çocuğuyla arkadaş olmasını şart koşar,  vereceği ücreti de ona göre belirlerdi. Tabi ki Sami Bey fizyonomiye de dikkat etmekteydi. 
            Gerek hizmetçi, gerek aşçı son derece güzeldiler.  Onları gören çoğu erkekler aşık olup karılarını boşamaya kalkarlardı. Evin hizmetçisi, aşçısı, bahçıvanı böyle olunca evin hanımı nasıldır kim bilir?  Tabi insan bu üçünün içinde evin karısını görse güzellik yarışmasının birincisi zanneder.   
            Uzun tüylü teriyer cinsi köpekleri bir yarışma da birincilik almamış mıydı? Adı ‘Tufan’dı köpeğin. Evin büyük oğlu Selim ve kardeşi Yeşim;  ne maskaralıklar öğretmişlerdi Tufan’a. Aşıları zamanında olur, biraz hastalansa eve özel veteriner gelirdi.
            Hâlbuki Kaderin böyle midir yaşamı. Kadere acaba hayatında sağlığı ile ilgili bir aşı vuruldu mu? Ya sahibi Kadir’in yaşantısı; Kaderden farklı mı?  Daha ufak yaşlarda mahalle çocukları boğazından tel bağlayıp öyle dolaştırmışlar Kaderi. Sokaklarda, duvar diplerinde, apartman bahçelerinde yatmış, büyüdükçe ve ensesi kalınlaştıkça boynuna bağlanan tel boğazını sıkar olmuş. Kim ne verirse sokak köpeğine yiyemiyormuş.
           Açlıktan ve telin boğazını sıkmasından sabahlara kadar ulur, birilerinin bir yerlerden kendisiyle ilgilenmesini beklerdi sanki. Üstelik bu uluması birilerini rahatsız etmiş olacak ki; gece yarısı uyanan kişiler tarafından da bulunduğu yerden ‘taşlanarak uzaklaştırılması’nda işin cabasıydı. Gene böyle bir günde; hayvan sevmeyen biri tarafından, isabet aldığı bir taşla çenileyerek uzaklaştırılan bu çoban kırması köpek ağlamaklı gözlerle, inşaat bekçiliği yapan Kadir'in kulübesinin önüne geldiğinde;  irkilerek durdu. Kadir’in şefkatli yaklaşımıyla, kendisinin taşla kovalandığını, canının acıdığını bakışlarıyla anlatıyordu.
             Kadir köpeğin başını okşayıp teselli etmeye çalıştığında, köpeğin boynunda bükülerek etin dışında kalan tel parçasının eline batmasıyla anlamıştı kaderin boynuna gömülen teli. Kadir elleriyle köpeğin boynundaki tüyleri araladığında; hayvanın boynunun çepeçevre iltihaplı olduğunu görmüştü.
            Köpek büyüdükçe etinin içersinde kalmış tel,  hayvana yaşadığı sürece ıstırap vermişti demek. Kadir ona bir parça kendi yiyeceklerinden verdi.  Nasıl zor şartlarda yemeği yediğini, yutkunmada nasıl zorluk çektiğini gördüğünde, ağlamamak için kendini zor tuttu.
            Kadir inşaat patronundan ertesi gün izin alıp köpeği Veteriner Fakültesi'ne götürmüştü. Veteriner Meliha Yılmaz bir operasyonla deri içersinde kalan teli çıkarmış, yaranın gereken bakımını yapmış, iğnesini vurmuş, kullanması gereken bazı normal numaram ilaçları da Kadir’e vermişti. Esasında Meliha yılmaz da bu konuda kendisini hayvanlara adamış, hayvan sever bir kişiydi.
             Kadir de bir hayvan severden öğrenmiş Meliha Yılmaz’ı ancak  ‘Meliha Yılmaz size yardımcı olabilir’  demişlerdi.
             Meliha yılmaz birkaç gün sonra evine pansumana gelmesi için; Kadir’e ev adresini vermişti. Köpek birkaç gün içersinde kendini toparlamış, Kadir Meliha hanıma düzenli giderek pansumanını yaptırmış, artık;  Kadir, Kaderle şakalaşır olmuştu. 
              Kadir köpeğin kaderinin de kendi kaderine benzediğini düşünerek ona ‘Kader’ ismini koymuştu. Artık Kaderle, Kadir arkadaştılar. Kader kendisini sahiplenen bu kişinin sanki kulu, kölesi olmuştur. Kadir kulübesine çekildiğinde kaderle şakalaşır, boğuşur, onunla oyunlar oynardı.
            Kader, Kadir'in elini ağzına alır, ısıracakmış gibi yapar, geveler, bırakır,  üstünü başını ısırarak çekiştirir,  en azından Kadiri'n yalnızlığını giderirdi. Kadere de kendi kulübesinin bitişiğinde yatabileceği bir yer yaptı. İnşaat alanında Kader, Kadir'den daha iyi bekçilik görevi yapıyordu. Kadir’in gece görevi köpekten sonra azalmıştı. Rahat uykusunu uyuyordu.
           Kadir geceleri Kaderi serbest bırakıyor, gündüzleri kulübesine bağlıyordu. Kader geceleri başka köpeklerle arkadaşlık yapıyor sonra gene kulübesine dönüyordu
            Aradan epey bir zaman geçer. Kadir sabahleyin kalktığında; Kader kulübesinde yoktur. Aradan bir iki gün geçer,  Kaderden hiç ses soluk çıkmaz. Çevrede birçok kişilere sorar, hep 'görmedik' derler. Fakat bir gün bir park bekçisinden bir grup köpeğin ‘kuduz köpekler var’ şikâyetiyle toplanıp Belediye Ekiplerince öldürüldüğünü öğrenir. Bu bir söylentidir. Fakat ortada Kader olmadığı için de kuvvetli bir olasılıktır.
           Kadir Hıfsısaha' ya giderek kimlerin iğne olduğunu öğrenir. Çocuklardan birisinin adresini alıp çocuğun evine ziyarete gider. Çocuktan kendisini ısıran köpeği ‘tarif’ ettirir.
          Çocuk kaderi tarif etmiştir. Kadir, Kaderin kuduz olduğuna artık kesin gözüyle bakmaktadır. Isırılan çocukların hepside tedavilerine çoktan başlamışlardır.
            Kadir artık diğer köpeklerle birlikte kaderinde öldüğüne kesin inanır. Bu duruma çok üzülmüştür. Ne yapabilir di; ki alt tarafı bir bekçi parçasıydı.  Öldürülenlerde sokak köpeğiydi, ev köpeği değildi ya? Sahipleri peşine düşsün ve öldürenlerden hesap sorsun.
            Fabrikatör Sami beyin evindeki köpek ne kadar şanslıysa kaderde o kadar şanssızdır.
 Sami Bey köpeği sevmek bahanesiyle kaç kez hizmetçinin bacağını okşamaya kalkmış, çoğu kez karısına yakalanmıştı. Sami Beyde her defasında köpekleri; Tufanı kurtarıcı gibi gösterip:
        ” -Vallahi hanım köpeği almak için eğildim masanın altına” demesine rağmen, Nesrin hanımın azarından her defasında nasibini almış, Sami Beye:
        “ -Kudurdun, kudurasıca, utanmıyorsun, hizmetçinin bacaklarına dokunmaya. Bu yaşta kuduranları teneşir pekler” diye bas bas bağırırdı evde ama bu Sami Beyin kaçıncı kez hizmetçiyi, aşçıyı ve bahçıvanı taciz edişiydi. Hepsi de mini etekli, bakımlı kişilerdi.
         Nesrin hanımın arkadaşları geldiğinde; oynanan konken partisinde çoğu kez, eksik kişiler yerine hizmetçisi veya aşçısı bu boşluğu doldururdu. Sami Beyin çoğu kez çalışanları mıncıklamasına da Nesrin Hanım hep:
        “ -Kudurdu, kudurasıca” der başka bir şey demezdi. Kader tarafından ısırılan çocuklardan biri de;  Sami Beyin oğlu Selim’di. Sami Beyin belediyeye şikâyetiyle, sokak köpekleri katledilmişti. Sami Bey, evindeki köpeği hayvan sevgisinden dolayı değil; oyuncak ‘bir meta’ gibi gördüğünden besliyordu.
        Kaderin öldürülmesinin üzerinden kırk gün geçmiştir. Kadir'de de birtakım rahatsızlıklar belirir.  Bir gün hiçbir şey yokken patronunun üzerine atılır, işçiler patronu zor alırlar Kadir’in elinden.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

BİR  ŞİİRİN  ANATOMİSİ
Mutlu olmak kolay  bir olgudur. neticesini  değiştiremeyeceğiniz her  olayı  normal karşılayın, yeter ki  sonucunda  ölüm  olmasın. Bir  nefes  alabilmenin mutluluğunu  her  zaman  yaşarsınız  ama  farkına  varmazsınız. Gelin  acıda  bile  tebessümü  yüzünüzden  eksik  etmeyin. Gülmenin  herkese yakıştığını, gülenlerin  yüzlerine  baktığında  anlarsınız. deneyin  isterseniz  gülen  bir  göze  baktığınızda  içinizin  ısındığını  hissedersiniz. Gezdirin  gözlerinizi  bir  güzelin  gözlerinde. o  gözler ki  kendine  aşık  eder  bakanı. Tabi  buradaki  ‘bakanı’  kelimesi parlamentodaki   bakan  anlamına  gelmez, zira  onlar  baksalar da  göremezler. Gözler,  gözlerde  gezerken   gözleriniz  sağlam  olsun  önemlisi. Göz  tembelliğiniz  varsa  ince  ayrıntıları  hissedemezsiniz,   yarının  sevdasını  bölüşemezsiniz  bakışlarınızda. Ne özlemlere  açılır  kolunuz,  nede  aydınlığa  çıkar  yolunuz. ama  bir  tebessüm  size  bir  selam  aldırır. Bir  el  uzanır  bir  tebessüme, dostça  kenetlenir  eller. Bazen  bir  magazin  sayfasına  bomba  gibi  düşer  haber. Falanca  artistle,  filanca  mankeni  el  ele  görüntülemiş  kameramanlar.”biz aşkla  değil dostça  tutuştuk  el  ele”  derler. Her  el  dost  elimidir,  bunu  kestirmek  oldukça  güçtür.
Hayatın  akışı  içinde  nelerle  karşılaşmaz ki  insan. Böbrek  rahatsızlığı  çeken  ve  böbrek  ameliyatı  olanın  sağlam  böbreğini  alıverir  doktorlar. Bademcikten  ameliyat  edilip de  ölene  rastlamaz mıyız.    Elektrikli  epilasyon aletiyle  elektrik  akımı  verilerek  derilerinin yanıp  estetiğini kaybedenler  gibi insanları  mutsuzluğa  itecek  bir sürü  olayların  insan  yaşamında  olduğunu  biliyoruz. Hayatın  akışı  içinde insanların  başına  istemese de böyle  olaylar  gelir.Tabiî ki  güzel  olaylarda  olmaz mı?
Tadını  özünde  gizleyen  üzümün şaraba dönmesiyle yapılan  içkinin ağzımızda  bıraktığı  buruk  mutluluğu  dostlarla  paylaşırken,  aşkın  şırasının da  bakışlarla  ve  el  ele  tutuşlarla  yüreklere  taşındığını  görürüz.
Aydınlığı  yüreklerinde  taşıyanların  karanlığa  yürümelerini zorunlu kılacak ortamlara  çekilmesi  ne  kadar  zordur. Ve  onları  karanlığa  yürütemezsiniz.
Zevk  almanın,  hoşlanmanın,  bedensel  hazza  dönmesi   aşkın  eylem  biçimidir ki   insanların  göz göze  bakışıp  dostça  el  sıkmalarına  kadar  geçen  zamandaki birlikteliklerin aşkın  zemininin  oluşturulmasındaki  süredir. Tüm  bunların  bütünü   mutluğu  tarif  etmek  gibi  bir  şeydir. Tüm  bu kadar  sevgiyi  kucaklamışken içimizde sakladığımız hayatın  mucizesini  gerçekleştirip  dünyaya  hoş geldin  bebek de  diyebilmeliyiz. Bunu  diyemiyorsak umutlarımız  yarına  küs  kalır. Aramıza dünya  girer  ve  gözlerinde  ay  tutulur  insanın.
 
 
GÖZLERİNDE  AY TUTULACAK
Bir kere  güleceksin
İçim  ısınacak  baktığımda  gözlerine
Gözlerimde  gezecek   gözlerin
 
Kendine mahkum olacak  sevdan
İçinden  gelip
Bir  selam  vereceksin
İsmimi  söyleyeceksin  merhaba  deyip
 
Uzatacaksın ellerini
Varsa öyle sıkılacak
Dostça eller
Varsa öyle kolay  tutulacak
 
 
Hayatımın akışını  sana  çevirip
Bedensel hazda bulmalıyız sevgiyi
Aydınlığa  yürümeliyiz  aydınlığa 
Kendi içimizde saklı  hayatın mucizesi
 
Biliyorum gene de
Küs kalacak  umutlarımız yarınlara                      
Bütün  dünya  girecek  aramıza
Güneşler girecek  güneşler
Gözlerinde ay  tutulacak
 
Şimdi yukarda  bir  şiirin  anatomisini  çıkardık. Şiirlerimizin    anlamlarını  düşünerek  neler  ifade  ediyorsa  “hikaye, anı  deneme”, gibi  yazı  türetebilir, yazılarımızın da özüne  inip şiir  türetebiliriz.  Bir  resme  bakarak  resim  neyi  anlatıyorsa  anlatılanı   düz  yazıya, düz yazı  neyi  ifade  ediyorsa o yazı  aynı  zamanda  resme  çevrilebilir.    
Teknolojik  gelişmelerin edebiyatta  kullanılmasının  yazarlara  sağladığı  faydalar  git  gide  çoğalmaktadır. Resimlerin  yazıya, yazılarında  resme  dönüşmesi  konusunda  deneyimli  olan dostların  daha  detaylı açıklama  yapmaları  bizlere  ışık  tutacaktır.  Oysa  resimlerin  gizemli  yönlerini keşfedip   hiçbir  araç  gerektirmeden şiire  çeviren  şairler vardır  içimizde. Başka  bir  gün bir  resimden ilham  alınarak yazılmış  bir  şiir  üzerindeki  görüşlerimizi  okurlarla  paylaşmayı  umut  ediyorum.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

DOKUNUR    
 
Karar  uygulamaz  yasa  delinir
Ayak  yanlış  gider   başa  dokunur
Kirli  geçmişinden  rakam  alınır
Ağzından  dört  çıksa  beşe  dokunur
 
Suyun  yol  alırken  durgundan  farkı
Kendine  yön  verir  beslerken  arkı
Lafla  çevirirsen  olmayan  çarkı
Verdiğin  her  nefes   boşa  dokunur
 
Aşkın  sentezinde  genç kız  eğitmiş
Sosyete  çarkında  ahlak öğütmüş
Silikon taktırıp  göğüs  büyütmüş
Kucaklasan meme  döşe  dokunur
 
Ölüm nehirleri  İran’a  akar
Sırada   Suriye   Türkiye’de  var
Karşısına  dipsiz  bir  kuyu  çıkar
Afganistan   Irak   Buş’a  dokunur
 
Çirkinliğe  dürüstlüğü  yap  katık
Sinsice  çevrende  birikmiş  atık
Var mı  insan  gibi  başka   yaratık
İçini  deşince  dışa  dokunur
 
Ali  dibo  gibi halkı  soyuyor
Şeytanca iş yapıp  gözü  boyuyor
Haram lokma ile karnı  doyuyor
Yok insanlık onda  dişe  dokunur

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

İŞTE  YAŞAM  
 
İşsizdi  nereye  gidi yon  diye
Önüne  çıkarak  sordu  birisi
Sana ne  deyince  koptu kıyamet
Ne ölüsü kaldı  nede  dirisi
 
Çarşıda  pazarda  kapkaç   var  her gün
Kaderler  acıya  uç  verir  sürgün
Millette  sinirler  bozulmuş  gergin
Meydanı  dağıttı  biraz  irisi
 
Dedim  onurunuz  varsa  çekilin
Yoksa  gidin  yabancıya   dikilin
El’den   küfür   yerken  susan vekilin
Kendi  çöplüğünde   ötmez  borusu
 
Göğüsleri  bluzundan  taşınca
Koşar  diyetisyenlerin  peşince
Kilo yüzden  elli beşe  düşünce
Pörsümüş   etleri  sarkmış   derisi
 
Adam  kulüplerde    kadınlı  kızlı
Her gün   alem  yapar  yaşıyor  hızlı
Tebdili  kıyafet   kocadan  gizli
Haberi  yok  iz  sürüyor  karısı

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

ACILARA AĞIT
 
Ömrümüzce gittiğimiz bunca yolun sonunda
Rüyalarımı çaldılar gerçekler bana kaldı
Nasıl bir zamandı buruk aşkı terk ettiğimiz
Ve içimde hırçınlaşan hislerim donakaldı
 
Yüreğimizde yeşeren fikirler henüz hürdü
Tutsak olan her günümüz nasıl bizce özgürdü
Erken uyandık güneşle geceler kısa sürdü
Acılara ağıt yaktık sevdamız sona kaldı
 
Kandırılmış yığınlarda ben bir  orta direğim
Yarınlarıma umutla  bakan halktan bireyim
Nasıl surlarla çevrilmiş, hapsedilmiş yüreğim
Karanlığın gölgesine az daha kana kaldı

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

FARKINDA MIYIZ?               
 
Kime ne  satmışsak  malımız  bozuk
Duyarak  küçüldük  farkında mıyız
Gümrük  birliğinden  her  sene  kazık       
Yiyerek küçüldük  farkında mıyız                    
 
Fabrika  satıp ta  ne  yiyeceğiz
Gelen  nesillere  ne  diyeceğiz
Özelleştirince  büyüyeceğiz                 
Diyerek  küçüldük  farkında mıyız
 
Kusur  kapatırken  atarlar  maval
Elinde  fırçası  önünde  tuval
Askerlerimizin  başına  çuval     
Giyerek küçüldük  farkında mıyız
 
İçimize  akan  gözyaşımızı
Hırsımızdan  çatılan  kaşımızı
Aldığımız  borçlardan  başımızı      
Eğerek  küçüldük  farkında mıyız
 
Biz  uysak ta  onlar  uymaz  haklara
Yüreğimiz  siper  oldu  oklara
Türk  sat  ile  başımızı  göklere        
Değerek  küçüldük  farkında mıyız
 
Kandırırlar  bakmaz  alın  terine                                              
Ambargo  koyarlar  yurtta  ürüne                    
Bizde  kendimizi  aptal  yerine
Koyarak  küçüldük  farkında mıyız
 
Umutlarda  kaybettik  belki mizi
Yabancılar  çiğnedi  ülkümüzü
Devlet  mafya el  ele  halkımızı 
Soyarak  küçüldük  farkında mıyız

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

EL  ELE  OLALIM   
 
İçimizdeki  sevgiyi 
Bilin  el  ele  olalım
Milli  çıkarları  hakça
Bölün  el  ele  olalım
 
Çoğa katıp azımızı  
Değiştirip  yazımızı
Hep beraber    sazımızı 
Çalın  el  ele  olalım
 
Gizlimizi  saklımızı  
Bozmayalım  şeklimizi
Doğru  şeye aklımızı 
Çelin  el  ele  olalım
 
Canlar  yakan  bilin  kimdi 
Yapılan  yardımlar  yemdi
Dostlar   zamanıdır  şimdi 
Gelin  el  ele  olalım
 
Haksızları   paylayarak  
Mazlumları   eyleyerek
Ezgileri  söyleyerek  
Gülün  el  ele  olalım
 
İz  bıraksın  dost  kucakla 
Pişsin  aşımız  ocakla
Canbaba  der sağlıcakla 
Kalın  el  ele olalım

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

ASALAK
 
Şu bizim x,y,z ile anlaşan
Öyle yavaş değil hızlı  birisi
Köpeksiz köyde çomaksız dolaşan
O malı götüren gizli birisi
 
Saklıyı gizliyi önce o duyar
En yüksek makama çiviyi koyar
Kimlerle eğlenir nereyi soyar
Biraz sazlı biraz sözlü birisi
 
Maaşı yetmeyen peşinde açlar
Azarlar kimini, kimini suçlar
Kestane renginde kıvırcık saçlar
Açık kahverengi gözlü birisi
 
Elini bir değsin sular bulanır
Koku alsın  bir yerlerden yalanır
İhalede  böylesi zor elenir
Fiyatı oldukça tuzlu birisi
 
Din cambazı, sorsan hiç haram yemez
Koyu Müslüman dır yalan söylemez
Her olur olmaza çabuk he! Demez
Rica minnet bilmez nazlı birisi

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ

KADİR GECESİ

Bir ramazan ayının daha geride bırakıldığını ve bu mübarek ayı tamamiyle oruçla geçiren  bir çok hemşerimizin  bayramdan sonra  eski kötü alışkanlıklarına  geri  döneceğini  ifade eden Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum  Şubesi  Başkanı Attila ALPAY; “Tevbe-i  Nasuh’ta” bulunalım dedi.

Kadir gecesi  münasebetiyle  yayınladığı  basın bildirisinde “ bu mübarek  gecede ramazan münasebetiyle ara verdiğimiz -eğer varsa-  bütün  kötü alışkanlıklarımıza  veda edelim ve  yepyeni bir hayata başlayalım  diyerek  şunları söyledi :

İlimizin çok sigara ve içki içilen bir yer  olduğunu  biliyoruz. Bunlarda yetmezmiş gibi  yüz kızartıcı suçların ve buna benzer bize yakışmayacak  hadiselerin de gün geçtikçe arttığını  basından üzülerek  takip ediyoruz.Öte yandan şehrimiz ramazanı tam anlamıyla  yaşayan  az sayıdaki  illerin  arasında gelmekte ;kim hangi  kötü alışkanlığını  pençesinde  ve aykırı fiiler içinde ise bu mübarek ay münasebetiyle ara vermektedir. Sigara satışları  yarı yarıya  ,içki satışları da büyük oranda  düşmüştür. Bunlar  sevindirici tespitlerdir ama bayramdan  sonra  maalesef pek çok sayıda  kardeşimiz bu eski ve  kötü alışkanlıklarına  geri dönmekte; zararlı  ve haram  maddelerle hem yaptığı  ibaretlerin sevabını sildirmekte  hem de  ahiret hayatını  tehlikeye attığı  gibi bu dünya da  çeşitli suçlar  işlemektedir. İlimizde  nerede ise  hemen her gün boşanmalar olmakta, alkollü araç kullanmalar yüzünden  trafik kazaları  vuku bulmakta, yuvalar  dağılmakta,cinayetler işlenmektedir.

Yaklaşan  ve bin aydan hayırlı  olduğu  bildirilen Kadir gecesinde tüm vatandaşlarımızı  büyük bir Tövbe-yi  Nasuha  davet ediyor; kim ne- alkol,sigara vb. ne kullanıyorsa- onu bırakmaya ve yepyeni bir  insan olmaya,  günahlarından arınmaya ve mümin  olmaya davet ediyorum.Bir dahaki seneye  Ramazan ayına erişemeyeceğimiz  gibi böyle bir Kadir Gecesinin  tövbesi de nasip  olmayabilir. Belki  bunu  hatırlatmak bize  düşmemekte   ama  ömrünü  alkol,sigara ve bağımlılık yapan maddelerle mücadeleye  adayan bir insan olarak  bunu vazife  addettiğimiz, insanlarımızı  bilhassa  gençlerimizi  bunlardan vazgeçirmek için  yoğun bir çaba harcadığımız  da unutulmamalıdır. Hemşerilerimize  Emr-i Bi’l  Maruf’u  bir kere daha tebliğ etmek için ayrıca herhangi bir görevli olmaya da  gerek yoktur.Müminler ancak kardeşlerse herkeste birbirini  uyarabilir.Yüce  Allah CC  ramazanda olduğu gibi bayramdan sonra da  bütün zararlı madde  alışkanlığı  ve hali olanlarınıza  bıkkınlık versin ve  bütçesi,sağlığı,ailesi ve ülkesi için zararlı olabilecek kim ne kullanıyorsa ikrah ettirsin.

Tüm  hemşerilerimin Kadir  gecesini  ve yaklaşan  bayramlarını  tebrik eder ;Tevbe-i Nasuhlarının da kabul ve mübarek  olmasını temenni ederim.”

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
YEŞİLAY’A  DESTEK VERİN…
“Madde bağımlılığı Ülkemizin  bir numaralı  sorunudur.”  Diyen Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi Başkanı olarak Yeşilay çalışmalarının desteklenmesini ve Yeşilay’a Maddi yardım edilmesini beklemekteyim.
Türkiye Yeşilay Cemiyetinin Bakanlar Kurulu  Kararı ile umumi menfaatlere hadim cemiyetlerden olduğunun kabul edilen diğer üç kardeş kurum ile  de aynı statüye  sahibiz:
“Yurdumuzda 89 yıldır, ilimizde de sekiz yıldır sigara, alkol ve her türlü madde bağımlılığı ile mücadeleyi sürdüren bir cemiyetiz. 
Birçok insana sigarayı bıraktırdığımız gibi pek çok hemşerimizi de kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeyi başardık. Yurdumuz nüfusunun büyük bir kısmı  kırk bir milyon kardeşimiz  sigara  içmekte, yirmi iki milyon  Türk vatandaşı da düzenli alkol almaktadır. Amatem isimli alkol tedavi merkezlerine kayıtlı 11 milyon alkolik ise bu bağımlılığın pençesinden  kurtulmak  için büyük bir  mücadele vermektedir. Uyuşturucu bağımlılarının ve bu maddelerin  arasına  serpiştirilen kola ve enerji içeceklerini  tüketerek ruh ve beden sağlığını  kaybedenlerin sayısını  ise kimse bilmemektedir. Zira alkol ve sigara üreten kuruluşlar yabancılara  satılmıştır. Onlarda gerçeği halktan ve zehirledikleri  insanlardan gizlemektedirler. Bu süratle vatan sathında korkunç bir madde bağımlılığı  atmosferi  yaratmış ve  Türk insanını da iktisadi olarak esir almış bulunmaktadırlar.
Çıkan sigara  yasağı  sadece  sigarayı  ilgilendirmektedir. Alkol ve diğer uyuşturucu maddelerle mücadele de de  yine ayrı bir ciddi seferberlik  hareketleri gerekmektedir. On beş milyon öğrencimiz bu madde bağımlılığının pençesindedir. Bunu medya ve pop kültürle, magazin basını ile desteklemekte hem insanları zehirlemekte hem de Türk aile ve ahlak yapısını çökertmekteler.
Bu hizmet  bizim için  gönüllü  bir çabadır. Ama propaganda malzemelerine afişlere, billbordlara, posterlere ve broşürlere kısaca insanları etkilemek için basılı ve görsel materyale  ihtiyacımız vardır. Bizi davet eden ilimizin dev sanayi kuruluşları kendilerinden yardım istediğimiz zaman birkaç boş cd armağan ederek bizi savmaktadırlar. Oysa ki her seminerimizde onlara (en az sekiz-on sanayi çalışanına)  sigarayı bıraktırarak işletmelerine milyarlık işgücü tasarrufu ve kazancı sağlamaktayız. Üstelik bize yapılacak her türlü maddi yardım da  vergiden  muaftır. Yani kim Yeşilay yardım ederse  bunu devletten  geri almaktadır.Ama bunu  kimseye  anlatamadık . “Benim çocuğum yapmaz, ben nasıl olsa bunları içmiyorum”  diye düşünenlerin başlarına neler geldiğini basında takip ediyoruz. Bu kültür kirliliği çağında kimse büyük konuşmamalıdır. Kimin başına ne geleceği hiç belli olmaz.  Zira milletimizin düşmanı olan bu zehir  tacirleri  kimseye  acımamakta  sadece ceplerini  ve ait oldukları  ülkenin kasasını  doldurmaya çalışmaktadırlar. Bu konuda  destek aldıkları  pop  kültürü ve medyanın nesillerimiz  üzerindeki  zehirleyici  etkisi    sanılandan çok daha  fazladır. Bu  konuda  tüm hayırseverleri bize katılmaya, Yeşilay’a  üye  olmaya, aktif  faaliyetlerimizde rol ve görev  almaya   kısaca bize destek olmaya çağırıyoruz. Bu güne  kadar yardımlarını  esirgemeyen birkaç hayırseverimize  de çok teşekkür  ediyor ; her iki cihanda da aziz olmalarını  diliyoruz.”

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
MEVLİD
Diyarı gurbete bir otel odasında yapayalnızdım.
Birkaç aylığına geldiğim bu uzak Avrupa ülkesinde ucuz olsun diye seçtiğim bu kenar mahalle pansiyonunun bu odası adeta bir hapishane hücresine benziyordu.
Küçük bir buzdolabı, hemen yanında lavabo, onun yanında küçük bir tuvalet ve yanında da duş vardı.
Her santimetre kareyi bile değerlendirmişlerdi. Tek lüksüm buzdolabının üstündeki renkli televizyon ile çay yapmaya yarayan elektrikli çaydanlık idi.
Tek bir penceresi, pencere dede demir bir kafesi vardı. Birinci kat olduğu için bir emniyet tedbiri almış olabileceklerini düşündüm. Fazla üzerinde durmadım. Pencerem sekiz on metre uzaktaki tuğla bir duvara bakıyor ve hiç bir yer görmüyordu. Sanırım bir iç avluydu burası. Odaya verdiğim para ülkemdeki bir aylık ev kirama bedeldi. Birkaç ay kalacağım bu yerin böylesine sıkıcı olması beni üzmüştü. Daha ucuz ve iyi bir yer bulana kadar bu yarı karanlık ve izbe yerde idare edecektim.
Neyse, sızlanmayı bırakıp alışmaya çalışmak en iyisiydi. Yapacak başka bir şey yoktu. Sıkıldığım zaman dışarı çıkıyor hava alıyordum. Şehirdeki işim haftada birkaç gün olduğu için bazı günler tamamıyla odamda yaşıyor ve o zamanda kendi işlerimle meşgul oluyor, iki kat yukarıdaki mutfakta kendime basit yiyecekler hazırlıyordum.
Arada bir benim gibi bir kaç yabancı da ellerinde tava ve tencerelerle mutfağa geliyor ve dört gözlü büyük ocaktan hep birlikte istifade ediyorduk.
Hal ve hareketlerinden ve hazırladıkları yiyeceklerden onlarında epey yoksul olduklarını fark ettim. Turist miydiler, yoksa gidecek evleri mi yoktu, kimin nesiydiler, sormaya çekindim. Onlarda aynı şekilde ben konuşmazsam hiç bir şey söylemiyorlardı. Selam verirsem alıyorlar sorarsam söylüyorlardı. Tuhaf bir yere düşmüştüm. Zaten şehrin genelindeki insan ilişkileri, günlük yaşantı, insanların birbirine gösterdikleri muamele alıştığım gibi değildi. Çok iyi olduğu kadar çok garip tarafları da vardı.
 
Mübarek ay yaklaşıyordu. Geldiğim ülkenin başkenti olmasına rağmen daha bir Türk'le karşılaşamamıştım. Türk Mahallesi diye bir yer olduğunu işitmiştim. Ama şöyle bir dönerci ve lahmacuncu görsem gam yemeyecektim. Her yer yabancıydı ve bende  kendimi çok yalnız ve garip hissediyordum. Ezan sesi duymadan yaşamanın ne demek olduğunu ve insana  ne kadar acı geldiğini  burada öğrendim. Yanıma bunu düşünemediğimden pusula da almamıştım. Yavaş yavaş yaşadığım çevreyi keşfetmeye başladım. Metroyu, otobüs duraklarını, yakındaki kiliseyi,  en ucuz marketleri, berberi postaneyi öğrenmiş, haritamı kurmuştum. Kilisenin çan kulesindeki rüzgar gülünden güneyi, sokakta rastladığım sakallı  ve bıyıksız bir pakistanlı kardeşimden de kıbleyi öğrenmiş mutlu olmuştum. Mübarek ay gelmişti. Kendimi yeni düzenime alıştırmış, orucumu ya ucuz bir ucuz bir kafede açıyor ya da üç kat yukarıdaki mutfakta hazırladığım yemeklerle odamda iftarı ediyordum.
Nihayet Pakistanlıların yaşadığı mahallenin otelime çok yakın olduğunu ve orada da bir camii bulunduğunu öğrendim.
Bir gün gidip camiyi buldum ve büyük bir mutlulukla cemaate karıştım. İçeride okunan ezan dışarı verilmiyordu, Cuma hutbeleri İngilizce okunuyordu ama yine de inancımı paylaştığım insanlarla birlikte olmaktan mutluydum cemaat hep Pakistanlı ve Hintli Müslümanlardı. Türkleri daha seçememiştim. Buna da şükür ediyordum.
Mübarek günler böyle yalnızlıkla geçti. Nihayet Kadir gecesi geldi.
Dünya ile irtibatımı sağlayan televizyon sadece o ülkenin kanallarını alıyor oranın haberlerini veriyordu. Ülkemin gazeteleri burada çok pahalıydı. Memleketten haber ve havadisleri telefonla alıyordum. Ama haberleşme de bana göre çok pahalı olduğu için zor oluyordu. Bunları düşünüyor bir yandan da iftar için hazırlanıyordum. Kendi kendime şu televizyon ülkemin kanallarını alsa da şöyle memleketimi bir seyretsem, selatin camilerinden doya doya bir mevlit  ,ilahi ve  Kur' an -ı Kerim dinlesem  ne kadar güzel olurdu  Yarabbi diye düşünürken kapımın vurulduğunu  hissettim. Gelen otelciydi. Odama uydu bağlantısı  isteyip istemediğimi soruyordu. Ona kendi memleketimi de seyredebilecek miyim? Diye  sordum .Dünyada birçok yeri seyredebileceğimi söyledi..
O anki sevincimi anlatmam mümkün değildi. Böyle mübarek bir gecede beni bundan başka sevindirecek hiç bir hadise olamazdı. Nerede ise mutluluktan ağlayacaktım. Penceremden kablolar sallandı, cihazın arkasına bağlandı ve  tamam denildi. Hemen açtım ve Türk kanallarını  sırayla gezinmeye başladım. İftar vakti yaklaşıyordu. Çoğu kanalda ilahiler ve Kuran-ı Kerimler okunmaya başlamıştı ama burada daha iki saat vardı. Meridyen farkından dolayı böyle oluyordu. Ama razıydım. Allaha CC şükrediyordum.
Hazırlıklarımı bitirdi. Kendi saatime doğru orucumu açtım. Bir kenarda namazlarımı kıldım ve ülkemden yapılacak mevlit yayınını beklemeye başladım.
Nihayet muhteşem Süleymaniye Camii göründü Aylardır böyle mükemmel bir Kur' an ziyafeti dinlememiştim. Ruhumun yıkandığını ve kendime geldiğimi hissettim. Allah imandan Kur' andan ayırmasın sözünün ehemmiyetini bir kere daha anladım. Çok mutluydum. Fakat yayın kısa kesilmiş hemen duaya geçilmişti. Mevlit yayınları bu kadar kısa olmuyordu. Başka kanallara geçtim. Hemen hepsi sözleşmiş gibi kısa tutmuşlardı kandil programlarını, ekserisinde ise her zamanki gibi şarkılar, türküler, her çeşit müzikler ve magazin programları gırla gidiyordu.
Neden böyle yapmışlardı. En çok bizim gibi düşünen insanların bulunduğu kanallar bile bu kısa tarifeye uymuşlardı. Ne olurdu  yarım saat daha Kuran' kıraati verselerdi.Aradaki saat farkı bu canlı yayını kesip bağlamaya imkan veriyordu.
Hayretler içindeydim. Kafamdan kaynar sular dökülmüştü. Emin olmak için bir kere daha kanalları taradım. Mevlid yayını bana göre çok erken sona ermişti.
Neden bu iş böyleydi. Yoksa ben mi kaçırmıştım. Ama hepsinde başladığı zamanı  biliyordum. Bu yaşa kadar böyle kısa zamanda mevlit okunduğunu hele böyle en mübarek  bir hiç gecede hatırlamıyordum.
Televizyonu kapattım. Oteldeki odamın içinde gezinmeye başladım. Kana kana su içerken  bardağı  elinden alınan çocuk gibi için için feryat ediyor ve neden, yarabbi  neden..diye haykırıyordum.
Penceremin yanına çöktüm. Sırtımı duvara verdim. Başımı ellerimin arasına aldım. Gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülüp dizlerime damladığını hissettim. Başımı kaldırdım, ilerdeki yüksek tuğla duvarın karanlığı üzerinden gökyüzünü ve yıldızları gördüm. Lütfeyle yarabbi. Zamanı benim için genişlet, ülkemi özledim, camilerimi özledim, ezan seslerini ve vatan toprağını özledim  diye  hıçkırarak ağlıyordum.
Birden ince bir ses duydum. Bir inilti zannettim. Sonra baktım  bir yerden  Kuran-ı  Kerim kıraati geliyordu. Kulağımı iyice açtım ve duvara dayadım, penceredeki demirlere rağmen başımı alabildiği kadar uzattım. Ses tam üstümdeki odadan geliyordu. Buna adım gibi emindim. Tecvidinden üslubunu yakalayamamıştım. Ama yine de mükemmeldi kim okursa okusun, bu saatteki  susuzluğumu dindiriyor, içime  serin yağmurlar yağdırıyordu. Başımı pencere demirlerine iyice dayadım, dinledim, dinledim...
 
Çok mutlu olmuştum.
Gecenin  kalan zamanını da  bende ibadet ederek huzur içinde  geçirdim.
 
Ertesi gün otelcinin yanındaydım.
-Günaydın, uydu anteni için teşekkür  ederim. Beni çok mutlu ettiniz.
-Problem değil, epeydir düşünüyorduk. Bir isteğiniz veya bir eksiğiniz var mı?
-Yok teşekkür ederim.
-Pardon birde bir şey soracaktım. Bu çevrede başka Türk veya başka milletten Müslümanlar yaşıyor mu?
-Pakoların-Pakistanlıların- mahallesi ve camisi  var. O da dört durak ilerde.
-Peki  benim odamın üstünde dün gece kim kalıyordu?
-Neden sordunuz? Rahatsız olduysanız  odanızı değiştirelim.
-Yoo, odamdan  çok memnunum, gece yukarıda bazı sesler duydum da ?
-Farelerdir , bina epey eski görüyorsunuz.
-Fare değildi  buna eminim.
-Ama imkansız, otelimiz bir haftadır boş. Ne  gelen var ne giden, sonbahar artık , ucuz turları bekliyoruz.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

HİKAYELERİYLE TEKE YÖRESİNİN BAŞKENTİ BURDUR TÜRKÜLERİNDEN BİR DEMET ÇEŞİTLEME
Teke Yöresinin Başkenti; efelerin harman olduğu yer olarak bilinen Burdur’da en ağırından, en hızlısına zeybek türleri, oyun havaları ve oyunlar dikkat çeker.
Burdur’da türkülerle oyunlar iç içedir. Her türkünün, her havanın bir oyunu vardır. Bunun en özgün örneği Teke yöresi türküleri ve oyunlarıdır. Teke havasının çoğunluğu oyunlardır. Yörenin en tipik oyunu zeybektir.
Hikâyeleri bugün de dilden dile dolaşan ünlü türkülerin sayısı oldukça fazladır. Bunlardan, “Beyköylü Ali Bey” “Tefennili Ali Bey” ve “Kemerli Gaz Amat” Hamit Çine’nin 1989 yılında yayınladığı “Burdurdan Damlalar” adlı kitabıyla, İsa Kayacan’ın Ocak 1991’de genişletilmiş 2. baskısını yayınlandığı “Burdur Hatırlamaları” adlı kitabıyla yine İsa Kayacan’ın Ağustos 2005’de yayınlandığı “Burdur’un Saz ve Söz Ustaları” adlı kitaplarında uzunca bir yer tutmaktadırlar.
a) Halk müziği. Burdur halk müziğinde Ege Bölgesi özellikleri ağır basmaktadır. Teke havaları yörede geniş bir alan meydana getirmektedir.
b) Ünlü Türküler: Burdur’un köylerinde yakımlar, düğün havaları, eşkıya havaları, Afşar Beyleri, uygulamalı havalar (Varyantlar) ve teke havaları çalınır ve söylenir.
c) Yakımlar: Çoğu kez kimlikleri bilinmeyenlerce söylenir. Kaza, su baskını, öldürme, anasız-babasız kalma, zorla evlendirme, kız kaçırma, kızın sevdiğine kaçması, oğlanın sevdiğinin başkasına kaçması, sıla ve askere gitme gibi olaylar üstüne yapılan ezgilerdir. Arvallı köyünden “Hatça” Türküsü bu türün en güzel örneklerindendir:*Denizin dibinde Hatçam demirden evler,
 
Ak gerdanın altında da çiftedir benler,
O kınalı parmaklarda o beyaz eller,
Yolcuyum yolumda eyleme dilber.
 
Ovalara duman çökmüş görmedin mi?
A kız kendi saçını örmedin mi?
Alçaklara karlar yağmış, yükseklere buz,
Gel sarılalım yatalım ince belli kız.
 
Dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor,
Hatçayı görenler sevdalanıyor.
 
d) Düğün Havaları: Yörede çokça rastlanılan gelin okşama, gelin alma, gelin karşılama, kına havaları bu türdendir.
e) Eşkiya Havaları: Günümüzde ya da önceki yıllarda şakilik, zaptiye ve öldürme olaylarını konu alan havalardır. Milli Kurtuluş Savaşına katılmayan efelerce benimsenmiş, Bucak türküleri bunlara örnek olarak gösterilebilir;
 
Asarın alçakları,
Poçumun saçakları,
Gene nereye basmış,
Bucak’ın kaçakları?
 
Hükümetin kapıları burmalı
Kel Mahmut’u kurşun ile vurmalı...
 
Bunun dışında Tefenni’nin “Şu Çavdırın hanları” , Kemer’in “Kaz Ahmet, Gaz Amat” türküleri, eşkıya türkülerinin örneklerindendir.
f) Afşar Beyleri: Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri olan Afşarlarından gelen (Avşar) gurbet havalarımızın şahı, tarihsel bir yiğitliği, heybetliği aşkı ve güzelliği geçmiş asırların derinliklerinden tüm tazeliği ile günümüze kadar getiren, duygulandıran ve doyuran bir ezgidir.
Bunlar uzun hava türü olup, Afşar beyleri üstüne yakılmıştır. Acıpayam ve çevre köyleriyle tüm Burdur köylerinde söylenir. Afşar düzeniyle ve özel çırpma (tezene) mızrapla çalınıp söylenmektedir. Bu türe verilebilecek en iyi örneklerden:
 
Adını da sevdiğim Afşar Beyleri,
Sizede bir vezirlik yakışıp duru.
Topla dizgini tanı kendini,
Karşıda düşmanların, bakışıp duru.
 
Kar mı yağmış şu Afşar’ın düzüne,
Sızılar mı inmiş kıratımın dizine,
Selam söyleyin Afşar beyin kızına,
Kendi güler, beni cığlatıp duru.
 
g) Oyun Havaları: Teke oyunları ağır ve kıvrak zeybekler, kırık havlar, uygulamalı oyun havları ve teke oyunlarının tümüdür. Kırık ve Teke havalarını kadınlar güzel oynar. Oynadıkları Teke Zortlaması, tepsi tencere kapağı, leğen darı ve dümbelek gibi sazlarla çalınıyorsa buna “Dımıdan” denir.
ğ) Gurbet Havaları: Ölçüsüz ve özgür dizinde, ağıt duygusu uyandıran ezgilerdir. Genellikle Teke oyunları ve Teke zortlamalarından önce çalınır. Ali Bey, Güllük dağı, Sürmelim, Gurbet, Yol Havası, Haydülen, Ümmü, bu havalara örnek gösterilebilir.
Burdur ve Teke yöresinin müzik folklorunda karakteristik bir yeri olan gurbet havaları, yöre halkının çeşitli sosyal olaylara karşı fazla duyarlılığını ortaya koymaktadır. Eğer olaylar, aşkı, yiğitliği, ayrılığı ve ölümü dile getiriyorsa, yakımlar, yaslar, zamanın akışı içinde dilden dile kulaktan kulağa türküleşiverir.
h) Tekelioğlu (Haydulen): Klasik gurbet havalarımızdan biri olup, Teke beylerinden birinin yiğitliğini ve korkusuzluğunu anlatır. Tekelioğlunun düşmanlarından birisi, yörenin güzel kızlarından birini kaçırır. Kızı aramaya Tekelioğlu’da katılır. Kızın ölüsü bulunur. Olaya çok üzülen Tekelioğlu, kır atına binerek kaçıranı yakalar ve öldürür. Beş bölümden meydana gelen gurbet havasının ilk bölümü şöyledir; Haydulen:
 
Alt yanım deniz de üst yanım balkan,
Kır atın boynunda yaldızlı kalkan,
Üstüme de gelmesin ölümden korkan.
 
Tekelioğlu deye ünüm (namım) var benim,
Alabıçak üstünde şanım var benim,
Çekerim bıçağı zorum var benim.
 
ı) Güllük Dağı: Asırlar öncesinin millet birliğini, yurt bütünlüğünü ve sevgisini, geçmişin temiz duygularını dile getiren bu ezgi, gurbet havalarımızın klasik türkülerinden biridir. İki bölümden meydana gelmekte olup, birinci bölümünde şöyle denilmektedir:
 
Güllük dağındadır bizim yurdumuz,
Bir dağılır, bir toplanır ordumuz,
Bir orduya bedel gelir dördümüz,
Arkam Allah, kalem sensin Bey dağı
Seyre geldim Güllük dağı, Bey dağı.
 
www.isakayacan.blogspot.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
DEĞİŞİME UĞRADIK MI?
            Zaman ve mekân içerisinde uzuca bir yolu takip eden biz insanoğlu; gerekli bilgi ve birikimleri kullanabilme imkân ve gereğini bilmeyince, ne kadar değişime uğradığımızı iddia edebiliriz!
            İnsanlığın tarihi olarak bilinen MÖ7000 ve biraz daha ilerisinden önceki dönemleri bizler neden araştırarak bulmaya çalışmaktayız? Buradaki amacımız atalarımızın bizlerden daha ileri bir seviyede olan yaşayışlarının ispatını mı yapmaya çalışmaktayız?
            Bulunduğumu dünya denilen yere Adam ile Havva anamızın geldiğinde dünyada yaşayan cins denilen tür ne olmuş ve yerine ins denilen insanlar gelmişti? Burada yaşamın cins ve inslerle devam etmesinin sıkıntılarını hangi grup etkilenmişti?
            Bir sürü sualler ve cevap bekleyen konular ile bizler değişime uğradığımızı savunanlar acaba neden değişimin bedenen değil de düşünce ve fen ile olduğunu düşünmüyorlar?
            Geriye bir yirmi yılı incelersek teknolojinin bir patlama noktasını görebilmekteyiz. İletişi, bilişim, sağlık ve diğer kollarda bilinmeyenlerin ve uygulanmayanların birden bire insanların hizmetlerine girmesi de ayrı bir konuyu içermekte değimlidir?
            Değişime uğradık mı sorumuzu kendimizde inceleyerek uğradığımızı görmekte ve yaşamaktayız. Birçok ülkeler arası yaklaşımların ve dil birliklerinin iç içe olduğu bu dünyada Internet ile iletişim ve bilgi aktarımı ile de bilmediklerimizi ve görmediklerimizi anında görme imkânına kavuşmuş olmaktayız. Değişim işte bu olsa gerek.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
GECE VE GÜNLER GEBE
            Ülkemiz ve dünya sıkıntılı ve karanlık bir döneme aydınlık çığlıkları ile gitmeye başladı.
            Birileri; diğerlerine zorla bazı planları yaptırmak için maşa ve el tutağı olarak tek taraflı bir baş eğmeye sebep olan tahakküm ve zorlamanın içinde girdiler ve planlarını işletmeye başladılar.
            Geceler ve gündüzler neler doğuracağını bilmeden sancılı ve ıstıraplı geçmeye başladı. O kadar sancı çekerek diğer güne bu devirdeki kadar geçmedi.
            Alt ve orta dereceli çalışan ve emekli olan ücretliler verilen para ile geçinmeye çalışırken; geçirdiği günün açlık ve sefilliğini unutarak geceyi geçirmek için soğuk yataklarına girerek umut ışıkları altında gebe geceyi sancılar içinde geçirmeye çekildiler. Kendilerine bir yıl için zam olarak verilenlerin ertesi saatte diğer tüketim mallarını etkileyecek olarak bütün ülkeye gözükmeden etkileyecek bir zamla anında alındığının farkına varmadılar. Ayrıca bu zamlardan başka etrafta bulunan sıkıntıları adeta gündeme getirilerek pompalanan gündemle getirilerek açlıkların bastırılması telaşında olan çoğunluğun dikkatlerini başka bir alana çevirmeye çalışmaktalar.
            Bu bilinmeyen güç gibi gözüken dayatıcı ülkeler. Geçen her gece ve günlerin geçmesinde bir oyalama tablosu gözükmektedir. Ülkemizin komşularına verilen karşılıksız tavizlerle ağababalara hoş gözükme çabaları da bu gecelerin sabahında ülkenin geleceğini nasıl etkileyeceğini gizleyerek uygulamalara çoğunluklarının verdiği güç ile zorlayarak kapalı ve açık oturumlarda oldubittiler ile şifa hapları gibi bize zorla yutturulmaya çalışılmamak şifa dağıttıkları bize, dinlemediğimiz halde anlatmaya çalıştılar.
            Gece olmasını gündüzden bekler, gece olmasını gündüzden bekler olduk. Ülkenin selametini idarecilerimizin de bildiğini bilmekteyiz. Bu gebe gece ve gündüzleri ülkemizin yaşayanlarını oyalama politikası olarak hepimizin görmekteyiz.
Bu zaman diliminin bir an önce bitirilerek; ülke sınırlarında bulunduğu söylenilen Petrol, doğalgaz ve bu asrın en önemli sosyo-ekonomik emtiası olan sularımızın sahiplenilmesi gereklidir. Bu değerler ülkemizin insanlarının refahı için gün ışığına çıkartılarak verimliğin artırılmasının sağlanması gereklidir.
Ülke piyasası için televizyonlarda reklâm olarak gözüken: yapılan bir simit al! Uncu da kazansın, çiftçi de kazansın, ekonomi de canlansın gibi gülünç olan ve ülke ekonomisine hemen hemen hiç gelir getirmeyen ve tamamına yakını kayıt dışı olarak dönen simit, dondurma, ekmek ve diğer yiyecek maddelerini örnek göstermek ise bu ülkenin yaşayanları ile adeta alay etmek değil midir?
Gecelerimiz ve günlerimin neler doğuracağını merak etmeyen bir ülkenin yaşayanları olmayı biz hak etmiyor muyuz?

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
OTUZ AĞUSTOS
            Türk’üm diyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına ve Türkiye’nin sınırlarını bu güne gelerek bir ülke oluşunun en büyük payı olan ve “Başkomutanlık Meydan Muharebesinin” kazanılması ile 30 Ağustos 1922 tarihîni yâd etmek için her yıl 30 Ağustos’ta kutlanan Millî Bayram olarak kutlanmaya devam edilmektedir.
            Türkiye Cumhuriyeti Milli Bayramlarının bu güne kadar kutlanmasını ve Türk olarak bu bayramlarla gurur duymamızın ilelebet eksik olmamasını dilerim.
            Millet olmanın, bir olmanın, bütün olmanın bu günlerde adeta parçalanması için girişimlerin olduğu bu günlerde ülke bütünlüğümüze gelecek olan zararını her nedense görmek istememekteyiz. Bizlerin bu Türk Vatan için koruyucu olacağımıza, parçalayıcı olmaya çalışmamız çok düşündürücü değil midir?
            Bu savaşın kazanılması ve Türk Vatanı olarak bizlerin bu günleri görmemizi sağlayan Mustafa Kemal Atatürk “Gençliğe yaptığı hitabe” adeta bu günleri görmüştür.
Biraz geçmişi hatırlayarak Ülkemizin Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla Ülkemizi tamamen elimizden alınıyor; bizlerin hür olarak yaşama hakkımıza son verilmeye çalışılıyor; bu zorlatmalar ile ülkemiz paylaşılıyor; bizlerin bu şartları kabul etmemizi istiyorlardı.
Türk Milleti olarak bu şartları kabul etmesi elbette mümkün değildi. Atatürk 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. Anadolu’da, Atatürk'ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başladı
Atatürk; Amasya Genelgesi'nin yayınlandı. Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldi. 23 Nisan 1920'de TBMM'yi kurdu. Memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı'nın merkezi Ankara oluyordu. TBM Meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğunu; parçalanamayacağı kararını alarak işgal kuvvetleri ile mücadele kararı aldı. İlk düzenli ordu ile Doğu’da Ermeni çetelerine karşı zafer kazandı. Batı cephesinde I. İnönü, II. İnönü savaşları yapılarak Yunanlılara karşı büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bu darbeyi hazmedemeyen Yunan kuvvetleri müttefiklerinden aldığı güç ve kışkırtma ile tekrar saldırıya geçtiler. Mustafa Kemal Atatürk’ün Yunanlıların bu saldırılarının üzerine Türk Ordusu mensuplarına:
"Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." dedi. Türk ordusu askerleri, 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesi’yle, Türk Milleti topraklarını geri almaya başlıyordu. Sakarya Savaşı’nın önemi; ordunun taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMMeclisi tarafından, Mustafa Kemal'e "Gazi" unvanı ve "Mareşal" rütbesi verildi. Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı'ndan sonra, Büyük Taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı. 1922 yılı Ağustos’una kadar gizlilik içinde Türk Ordusu hazırlandı. Gazi Mustafa Kemal'in Başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922'de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos'ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis'te vardı. Bu savaş, Atatürk'ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı. Düşman, İzmir'e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Bu büyük Zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, Milli Bayram olarak kutluyoruz.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BOZULAN DÜNYA
 
Acılar ve savaş
Kapımıza gelmeye
Yüreğimizi delmeye
Çalışıyorken,
Bizler nelerle uğraşıyoruz !
Kimimiz mevkiimiz için
Konseylerimizi topluyoruz,
Kimimiz zam aldığımız için
Teşekkür ediyoruz,
Kimimiz ağlıyor veya gülüyoruz.
Yarını düşünmüyor,
Üzülmüyoruz.
Savaş fırtınası geliyor,
Kasırga,tayfun,hortum
Sen halâ ne düşünüyorsun
Ne kuruyorsun dostum !
Ölümden korkman boş,
Vade denen zamanın dolunca,
Ağlaman,yakınman;
Korkmana gerek yok.
O gelince senin kaçacak,
Sığınacak kapın hiç yok.
16 Ocak 2003

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
AÇILIM, AÇLIK, AFET VE FELAKET
İstanbul ve havalisinde vuku bulan yağış, büyük bir rahmet, bolluk ve berekete vesile olacakken; Yönetici rolünde halkı temsil ettiği sanılan, sözde ilim-itina, basiret ve beka sahibi “hizmet özürlüler” sayesinde tam bir doğal afet ve felâkete dönüştü.
Ortaya çıkan fotoğraf, yıllar süren ihmal, kronik yolsuzluk ve suiistimali resmediyor.
Birinci dereceden suçlular: Belediye Başkanı, Vali ve Emniyet Müdürüdür. Şu an için müstafi (istifa etmiş) tutuklu veya asgari “soruşturmanın selameti yönünden” açıkta olmaları gerekirken; Tam tersine, üçü de makam ve memuriyette berdevam!... Hayret ki ne hayret!..
İstanbul Cumhuriyet Savcıları ne vakit sorumluluk iktisap edecekler acaba?
Sonra; Rahmeti felâkete dönüştüren imalat, inşaat, izin, ruhsat ve tasarruf sahiplerinin silsile yoluyla sıgaya çekilmesi şart.  Alenen “nitelikli hırsız’, soygun-vurgun, yağma takımı, kardeş-yoldaş ve şürekâ adalete hesap vermek, bedel ödemek ve ceza çekmek zorundadır.     
Sakarya, Gölcük (Marmara) ve Düzce depremlerinin dosyaları şimdi mutlaka açılmalı, suçların hesabı sorulmalı, diyet ve tazminat alınmalı ve suçlar asla cezasız kalmamalıdır.
Kalırsa “DEVLET” yok hükmünde, işgal ve tasallut altına alınmış demektir.
Nitekim bunun emareleri varit. Hele şu tabloya da bir bakınız. 
Açlıktan bayılan üniversite öğrencileri:
Marmara Üniversitesi Rektörü Prof. Necla PUR, insanın kanını donduran açıklamalar yapıyor. Diyor ki; “Öğrenciler açlıktan derste bayılıyor. Büyük bölümü Anadolu’dan gelen öğrenciler günde bir öğün yemek yiyebiliyor. Günde 1.5 liraya yemek alamayanlar da var. On kadar öğrenci derste fenalaşıp, bayıldı. Doktor, çocukların açlıktan, halsizlikten bayıldıklarını söyleyince, yönetim öğrencilere çorba dağıtmaya başladı. Onlar da çorbaya avuç avuç kıtır ekmek doldurup yiyorlar”
Sözün bittiği yer burası olsa gerek!... Devlet üniversiteleri bu halde...
Öğrencilerden haraç gibi harç alan devlet nerede?..
İşte, sanal ekonominin acı sonuçları ve sahte siyasetin ürettiği kişi başına milli gelir 10.000 dolar yalanı. ‘Türkiye büyümüş insanlar zenginleşmiştir’ söylemi iflas etmiş bir yalan, masal, hayal ve kâbustur. Gerçekte açlık, yokluk ve yoksulluk örümcek ağı gibi bütün ülkeyi sarmakta, insanlarımız lâ ilâç-sadakaya muhtaç durumlara düşmektedir.
Ancak, halkı sadakaya muhtaç eden zalim, pervasız, zaafla malul cahil zihniyet: “Bize halk oy verdi, destek oldu” demekte. Bu yaman çelişkinin bir izahı olsa gerek. Ama yok1.. Bir yanda yalan­-talan, diğer tarafta açlık, yokluk, muhtaçlık durumu. Oy verenlerin çoğunluğu şimdi işsiz, pişman ve perişan. Lâkin anketlerde hâlâ birinci sıradalar. Acep halkımız “idrak, bilinç”  melekesini mi yitirdi. Kur-an da: 'Gözleri var, görmezler; kulakları var duymazlar' diye tanımlanan taife bizim halkımız mı acaba? 
SOKRAT’DAN BİR AÇILIM:
“Bencillik yolsuzluğu, yolsuzluk yoksulluğa doğurur. Bencilliğin hâkim olduğu yerde  yolsuzluk, yolsuzluğun hükümranlığında yoksulluk kaçınılmazdır. Ancak, her iki halde de sorumlu politikacıdır. Halkı ve kendini iyi tanımayan politikacı.. Bu “kendi” kavramı, sahip olunan erdemleri gösterir. Erdemlilik Sokrates’in etik ve politik anlayışında belirleyici rol oynar. Güç bilginin/erdemin emrinde olmalıdırlar. Çünkü: Erdem zenginliklerden gelmez, ama tüm zenginliler erdemden gelir.” (*)
TC’yi yönetenler ve yönetmeye talipler; Etnik referansları Türk, inanç pınarları İslâm ise siyaseti fazilet olarak ifa ederler; Azınlıklar Sokrates’in “erdemlilik” kuramını esas alır. Koza-kripto, aslen münkir ve nesebi gayrisahih olanları kanun ve kurallar ırgalamaz. Erdemli ve faziletli de değildirler. Onlar, bütün kötülüklerin anası, sorumlusu ve suçlularıdır!..
Düşünün hele. 50 yıldır açılımlar niçin afet, açlık ve felâket nedeni olmaktadır.         
(*) Sokrates; Louis-Andre Dorion; s. 62)

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
HAİN TUZAK  6-7 EYLÜL
Türk milletinin “tarih şuuru ve milli hafıza” oluşumunu önleyen, engelleyen dâhili bedhahların (iç düşman-ajan provokatör) amaç ve foyaları şimdilerde bir, bir açığa çıkmakta; Kin, kir, kan, irin kokulu menfur emel ve ihanet zihniyeti deşifre olmaktadır.. 
17 bin yıldır bu kutsal topraklarda yerleşik atalarımız için “Türkler 1071’de Anadolu’ ya geldiler” diye dayatarak elli yıldır “düşmanca” açılım ve atılımlar sergileyen; .
1938 karşıdevrimi ile Atatürk’ün Güneş Dil, Türk ve Tarih tezlerini çöpe atan;
1944-1945’lerde Türk, Türkçü ve milliyetçi kıyımı yapan;
1945’de ABD-SSCB antaktı ile Türkiye’yi “Yenidünya düzeni” temelinde vahşi kapitalizm ve “küresel emperyalizm”in jandarması BM ve NATO kıskacına itekleyen;  
Tam 8 ihanet, isyan ve provokasyon tertibinden sonra 27 Mayıs’ı tezgâhlayan; 
1963’den itibaren de; Lozan da öngörüldüğü biçimde “TC’yi AB’ye tam üye yapmaya değil, sömürge olarak bağlamaya” yeltenen menfur art niyet işte bu zihniyettir..    
Bu bağlamda Londra-Zürich ve Garanti antlaşmalarına rağmen Kıbrıs’ı AB’ye peşkeş çekerek, bir ihanet sürecini başlatan ve bu süreçte KKTC’ni tasfiye ve Rum’a teslime uğraşan dönme, devşirme, koza-kripto ve sabetay uzantı orada; Devleti, mahiyeti meçhul açılım’larla zaaf, halkı açlık, yoksulluk ve maceraya sürükleyen şaibe kesimi de burada iş başında…
Ve, sene-i devriyesi münasebetiyle süreçten bir kesit:
6-7 EYLÜL 1955
6-(7) Eylül olayları aynı zihniyetçe plânlanarak kurulmuş hain bir tuzaktır.
Olay, “çok bilinmeyenli bir denklem” düzeninde tertiplenmiş ve tam kıvamın gelince tetiklenmiştir. Hakkında yazılanların %90’ı yalan-yanlış, uydurma, iftira-tefrika veya hamasi iddia ve masum savunmalardan ibaret olup; Hadise, kurulu hukuk düzenini, devletin istikbal, istiklâl, istikrar ve itibarını sarsıp, sabote etmeye ve DP’yi töhmet altına sokmaya yöneliktir.
Yani 1955, 6 Eylül’ünde yaşanan hadiseler tesadüf değil, hain bir tuzak ve tertiptir.
Şöyle ki: Malum ve menfur zihniyet, dâhili-harici bedhahlar ve sonradan ortaya çıkan Ermeni, Yunan ve Rus istihbarat örgütlerinin dahli ile teşekkül eden kumpas önce Kıbrıs görüşmelerini takibe alınır. Bu arada Sivas, Kastamonu, Erzincan, Trabzon ve Tunceli gibi şehirlerde vaki çalışmalarla yaklaşık on-bin kişiden oluşan “bindirilmiş kıtalar” hazırlanır.  
Diğer taraftan tertibin Selanik ayağı, MAH imajı verilerek kurulur.
Başbakanı Adnan Menderes’in “Kıbrıs’taki kardeşlerimiz umumi bir tecavüz tehlikesi ile karşı karşıyadır” mesajı “kıvam” olarak algılanır. Legal Provokatörler “Kıbrıs Türk’tür (KTC)” ile “İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği (İYOTB)” aktive olur. Akabinde, Kıbrıslı Türkler tarafından 4 Eylül’de Londra’da düzenlenen gösterilerle start verilir.. 5 Eylül günü Taksim’de büyük bir kalabalık toplanarak, kitlesel bir gövde gösterisi gerçekleştirilir.
Bu sırada projenin Yunanistan (Selanik) ayağı sabotaj hazırlıklarını ikmal eder.. 
Aynı saatlerde şehir dışında yoğun bir hareketlilik vardır. “İstanbul’u gezmek” üzere kamyonlar ve trenlerle yağmacılar olay mahalline doğru hızla intikal ettirilmektedirler. Eresi gün iyice gerilen ortam ve oluşan kıvamda Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı bir saldırı vuku bulur (!) Vakıa saat 13.00 de radyodan verilince ihanet fitili ateşlenir.
İstanbul Ekspres ikinci baskısında saldırıyı manşetten verir. Gazete o gün 290 bin basar. Buna paralel olarak ajan provokatör KTC, İYOTB ve malum zihniyetçe yönlendirilen yağmacılar, hepsi tek tip sopa, balta ve kazma gibi aletlerle donatılıp, Taksim’de toplanarak İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçirilirler. Ve 6 Eylül günü saat: 24’e kadar olanlar olur.
Sonuçta binlerce yağmacı ertesi gün çaldıklarıyla yakalanır. Örgüt bağlantıları, tertip,  tuzak ve olayların plânlı saldırı (provokatif başkaldırı) olduğu mahkeme safahatıyla anlaşılır.  
Gerçek Suçlu Kim? 27 Mayıs ve ‘Yassı-ada” mahkemeleri ile hadiseyi devlet ve DP aleyhine kullanan “PROGROM” jurnalcileri, yandaş-yoldaş kesimler ve malum zihniyet!..  
 
WEB: http://www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com / mail: gercek.demokrat@hotmail.com
ADRES: P.K. 118, [06 442] Yenişehir-ANKARA   (muhtelif posta, yayın ve gazetete gönderimi için)
NOT: Bu makaleler 5846 sayılı yasa kapsamı dışında olup; Serbetçe iktibas, aynen veya kaynak belirtilerek;
          Gazete, Dergi veya WEB sitelerinde yayın konusunda izinlidir..Ayrıca izin almak gerekmez. M.N.Sınacı

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
GÖNÜLLERDE Kİ BAŞBAKAN
Devlet biçiminde organize toplumlarda, iki sınıf çok önemlidir.
Biri Ulema... Alimler, yani aydınlar, insanlara ışık tutan, aydınlatan ve yol gösteren mürşid-i kâmiller, kanaat önderleri, bilim adamları, “öğreten ve eğitenler” sınıfı..
İkincisi: Ümera, amirler, “idare edenler” anlamında yönetici sınıf.
Toplumsal imtizaç (karşılıklı saygı, anlayış ve barış) sağlamlık, huzur, refah ve istikrar bu iki sınıfın “ehil” olmasına ve görevlerini “ehliyet ve liyakatle” yapmalarına bağlıdır.
Güncel anlamda namuslu, dürüst, ahlâklı, ilkeli-onurlu ve sorumlu Prof’lar ulema;
Aynı özelliklere sahip olmakla; Objektif bilim, adalet, hukuk ve hak kavramını bizzat nefsinde yaşayan, adeta bir ibadet gibi uygulayan, cüzdanına değil, ilim, irfan ve vicdanına kulak veren; Rüşvet, iltimas ve suiistimale kesinlikle meyletmeyen, şerefli, soylu, haysiyet ve karakter sahibi: Muhtar, Belediye Başkan ve Encümeni, Vali ve maiyeti, Milletvekili, Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanından oluşan geniş kitle ümera....
Meselâ ulemadan bir kimse, ümera (amirler, idare edenler) lehine yalan söyler, aykırı hüküm verir, yağcılık ve yalakalık yaparsa; onun hükmü “kelp” yani köpekliktir. Hatta kuduz veya saldırgan olmayan munis ve muhlis bir köpek ondan daha memnu, muteber ve şereflidir.
Seçilmiş veya atanmış yöneticilerden; İnsanlar arasında adalet, hakkaniyet ve hukuk’u gözetmeyen, karar ve tasarrufatını halkla müşavere ve mutabakat esasına göre yapmayan; Hüküm de ‘adalet, hak, hukuk ve hikmet’ gözetmeyen, Zahirde İslâm ve insan sanılsa da, gerçekte domuz, sırtlan, kene veya çakal hükmündedir. Çünkü aydın, amir ve idarecilerin görevi: adalet’le dosdoğru çalışmak; Hak yolunda yürüyerek halka hizmet etmektir.
Her Asil bunu böyle bilir ve bu miyar üzre “gönlünde şöyle bir başbakan” yatar.
HALKIN GÖNLÜNDE YATAN BAŞBAKAN
Kendi yararından çok başkalarını düşünmeli, halka yararlı olmaya çalışmalı, halkın iyiliği için elinden geleni esirgemeyen birisi, Eş deyişle, diğerkâm bir kişi olmalı. Tıpkı sokaktaki insanların Galip Baran’a “Keşke herkes senin gibi olsa, keşke sen başbakan olsan” dedikleri gibi; Ahlakın övdüğü ve ahlaklı olmanın gerektirdiği doğruluk, yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçakgönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük gibi niteliklere; ahlaken iyiye yönelik, ruhsal yetkinliğe sahip bir insan, erdem sahibi varlık;.. Her türlü tartışmanın dışında, üstünde bir düşünce, inanışa ve temel bilgiye sahip, bir başka deyişle, ilkeli bir insan olmalı.
İnanmak size zor gelebilir, ama ben kanlı canlı ‘nadirden’ bir varlıktan;
Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlattığı, ‘okul dışı eğitim’ olarak tanımladığı çalışmaları yaparken, kendini tanıyan, yurdunu ve milletini özünden çok sevmeyi öğrenen, yasa bağımlısı olan, “Bilgi Çağı”nı yaşarken “iklim değişikliği”nden sorumlu “Muasır Medeniyet”i aşarak, “Bilinç Çağı”nı idrak etmiş, bu süreçte edindiği “tecrübi bilgi” ile Bilinç Üniversitesi’ni kurmuş, kendisini bu Üniversitenin “Baş- amelesi” olarak tanımlayan, Bodrum’un Turgutreis Beldesi’nde yaşayan, insanların kendisinden farkında olmasalar bile çok şeyler öğrendikleri Galip Baran’dan, Galip Hoca’dan söz ediyorum.
Evet, insanlar O’na; “keşke sen başbakan olsan, ya da başbakan da senin gibi olsa” diyorlar ya; İşte ben Galip Hoca’yı; yalnız hakkında yazılanlardan, ya da yazdıklarından değil, çalışmalarını izleyerek, gözleyerek tanıyanlarla görüşerek, tanımayanların anlattıklarını dinleyerek halkın içinde tanıdım.
Abarttığımı düşünecek olanlara, Hoca’yı yaşadığı ortamda, Turgutreis’te tanımalarını öneririm. Galip Hoca’yı zaten tanıyanlara ve tanıdıktan sonra, “haklıymışsın” diyenlere, bana hak verenlere, soruyorum:
“Bu ülkenin, namuslu-dürüst-demokrat, ilkeli, onurlu, erdemli ve sorumlu, ilimle amel eden vekâleten amir ve aydınları ile Galip Baran gibi diğerkâm bir Başbakanı olsa nasıl olur?”

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
BAĞIMSIZ YARGI, TARAFSIZ ADALET…
23 Ağustos 2009 Pazar günü Bodrum/Yalıkavak Marina-Anfi Tiyatrosu’nda yapılan “Bağımsız Yargı ve Tarafsız Adalet” Paneline konuşmacı olarak katılan Yargıtay Cumhuriyet Onursal Başsavcısı Vural Savaş, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi  Prof. Dr. Süheyl Batum, Gazeteci-Yazar Tuncay Mollaveisoğlu, Gazeteci-Yazar Uğur Civelek, Ekonomist Ümit Zileli;
BOL BOL ALKIŞ…
Ergenekon’u şiddetle tenkit ve tekzip ettiler, alkışlandılar,
AKP ve AKP hükümetinin icraatlarını eleştirdiler, alkışlandılar,
Bitmedi!.. Ulus devlet, lâik devlet, özgür halk ve tam bağımsızlık kavramlarını her telâffuz edişlerinde ve Atatürk devrimleri dile getirildikçe alkışlandılar…  
Bana göre, panelistlerin ve onları alkışlayanların gözden kaçırdıkları gerçek:
Eleştirilmesi gereken “AKP değil, AKP’nin de temsil ettiği elli yıllık zihniyetti”…
Öyle ki, onlara göre, AKP iktidarda olmasa sorun kalmayacaktı..
OYSA!...
Panel’in ana konusu olan “Bağımsız Yargı ve Tarafsız Adalet” üzerinde pek fazla durulmadı. Panelde popülizmin ön plâna çıkışı, adalet ve hukuku geri plâna itti. Demek ki, panelistler ve katılımcılar için önemli olan hareket, heyecan ve desarj olmaktı. Bilim değil!.. Zaten salonun katılımcı yapısı, gelenlerin ilgi, dikkat ve konsantrasyon durumu, her hangi bir maç ortamında buluyor olmaktan farksızdı.
Buna karşın salonda son derece ciddi olanlar da vardı.
Örneğin “davetsiz misafir ve korsan katılımcı” Galip Baran… 
                Biz Kaç Kişiyiz, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile Cumhuriyet okurları (Cum-ok) tarafından düzenlenen ve yaklaşık 2000 kişinin katıldığı panele “O” davetli değildi. Mutadı veçhile “durumdan vazife çıkartarak” gelmiş olmalı idi. Bu defa çok önemli bir nedeni vardı. Zira Galip Baran bu Panel’e, Bilinç Üniversitesi’nin başlattığı ‘Yetmiş milyonluk ülke Türkiye’ Projesi’ni tanıtmak için katılmış bulunuyordu.
Göğsünde “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi” sırtında “Yetmiş milyonluk aile Türkiye” yazılı bir önlük giymiş olan Galip Baran, projeyle ilgili olarak hazırlanan “ayrıntılı bilgi ve tanıtım” dosyalarını panelistlere tek – tek elden verdi...
            Konuşma aralarında, fırsat buldukça veya müsait oldukça, dosyaları şöyle bir gözden geçiren panelistler, Baran’ı ciddiye almamış olacaklar ki hiçbir tepki vermediler.
Diyelim ki, gerçekte “az ve öz olan” metinleri dikkatle okuyamadılar.
Okudular da, “çok öznel ve bilimsel olduğu için” anlayamadılar herhal.. Ya sonra!
            Belki onlar da, salonda ve sokaktakilerin çoğu gibi, Baran’ın, tıpkı Salvador Dali, Plâton, Dijojen veya diğer dâhiler (Yunus Emre, Şems-i Tebrizi, erenlerden bir er) gibi ‘zararsız bir deli’ olduğuna hükmetmiş olabilirler..
AH KEŞKE!..
Keşke, dosyada yer alan ve tek, tek adlarına düzenlenmiş “Diğerkâmlık Andı”nı daha sonra olsun okusalardı. Panel günü davet edildikleri Bilinç Üniversitesi’nin Turgutris’deki bürosunu bir ziyaret etselerdi. Kurucu Rektör Galip Baran ve arkadaşları ile konuşsalardı.
Bürodaki arşiv ve “aksiyonlara ilişkin” belge ve bilgileri gözden geçirselerdi.
Bu koca-koca Prof.’lar, yakın zamanın büyük devlet ve bilim adamları.. Hiç olmazsa bu kadarcık bir zahmete katlansalardı; 70 milyon diğerkâm kişiden oluşan Türkiye’de, “polis, yasa, jandarma ve yargı”ya günümüzdeki kadar gerek kalmayacağını, “adalet ve hukuk”un sorun olmayacağını öğrenirlerdi.
Devletin büyük, büyük sorunlarıyla ilgili devasa şöhrete sahip bu dev adamlar;
Ne yazık, “gerçek hukuk ve evrensel adalet” ile yüzleşme fırsatını kaçırdılar…
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
SANCAK-I ŞERİFLER ORTAYA ÇIKACAK
‘Türk Subayına Destek’ isimli grupta yayınlanan habere göre; (*)
“Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, Türk Silahlı Kuvvetlerinin şeref, onur, erdem, ilke, azim, irade ve zaferlerini temsil eden bütün ‘SANCAK’ lar 30 Ağustos 2009 Pazar günü (bugün) Ankara’ da ‘Zafer Bayramı’ törenlerine katılmak üzere toplanmıştır.”
 
TÜRK ORDUSU’NDA SANCAK
Türk Ordu geleneklerine göre Sancak,
Koruma ve kollama görevini üstlenmiş tüm silahlı kuvvetler için vatan;
Hürriyet, adalet, hâkimiyet ve tam bağımsızlık;
Cumhuriyet, adil devlet ve demokrasi için teminat,
Asker kişi için namus, yüksek ahlâk ve icabında şehâdet demektir.
İşte, böyle aziz ve kadim bir temsil, temayüz timsali Sancak…
Askerlik yapanlar iyi bilirler, Sancak nöbeti nöbetlerin en şereflisi ve en zorudur.
Herkes Sancak nöbeti tutmak ister ama tutamaz. Sancak’a gelebilecek en ufak bir zarar sadece nöbeti tutan askerin değil, ilgili birlikteki tüm personelin ceza almasına sebep olur.
Osmanlı döneminde olağanüstü durum, savaş halleri ve dâhilde isyanları bastırmak üzere Sancak-ı Şerif ortaya çıkartılır ve Cuma Hutbelerinde mihraba bayrak asılırdı.
 
BÜYÜK ÖNEM VE ANLAMI VAR !.. 
Son Milli Güvenlik Kurulunun ardından yapılan Basın açıklamasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin “açılım ile ilgili görüşmelere” destek verdiği ifade edilmiş fakat Genelkurmay Başkanlığı tarafından bu ifade doğrulanmamış, sessiz kalma yolu tercih edilmiştir. . 
Esas itibarıyla Milli Güvenlik Kurulunda Silahlı Kuvvetler görüş, öneri ve endişelerini dile getirir; Ancak, toplantı nedeniyle yapılan basın açıklamasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin fikri, eğilim ve görüşleri açıklamaz.(!)
            Bu durumda Türk Silahlı Kuvvetleri sessizliğini ‘Şeref ve Namus’ timsali Sancakları ile 30 Ağustos günü; “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez” olmak üzere bozuyor.
Sancak’ların bir arada toplanması “anlayanlar için” çok şey ifade etmektedir.
Ayrıca açmaya ve açıklamaya gerek yok!..
Özellikle, “Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC’ deki tüm Askeri Birliklerde bulunan Sancak’lar Genelkurmay Başkanlığında törenlere katılmak üzere toplanmış ve sıkı bir şekilde muhafazaya alınmıştır” deniliyor… 
 
ÖZEL GRUP NOT’U:
“Bugüne kadar siz değerli üyelerimize hep doğru bilgiler verdik.
Bu bilgiyi tüm Türkiye’ de herkesten önce siz '' Türk Subayına Destek'' grubu üyeleri olarak siz öğreniyorsunuz. Bu gerçek bilgiyi arkadaşlarınızla paylaşın. Facebook ortamında ilk paylaşan siz olun. Böylece: ‘inatla aymazlık, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içerisinde bulunanların’ bazı şeyleri anlamayanların anlamalarını, algılamalarını sağlayalım.
NE MUTLU TÜRK’ ÜM DİYENE,
NE MUTLU TÜRKÜM DİYEBİLENE,
NE MUTLU TÜRK’ LÜĞÜ İLE ÖVÜNENE!”
"Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hâttâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Mustafa Kemal Atatürk"
30 Ağustos “ZAFER” Bayramınız Kutlu Olsun…
(*)  Bu makalede işlenen konuya dair Haber: ‘Türk Subayına Destek’ grubuna ait olup; Ağustos ayı’nın son haftasında yayınlanmıştır.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
DEMOKRATİK AÇILIM VE TAZMİNAT HAKLARI
            Terör ve tedhiş’in ‘insanlığın huzuru ve dünya barışı için’ bedeli çok ağır surette ve mutlaka ‘muhatapları’ bulunarak ödettirilmek zorundadır. Aksi takdirde, maruz kalınan terör ve tedhişe devlet zaafla malul-mağlup, millet mağdur ve perişan olmuş demektir.
Bakınız, ABD, Libya’nın 1988’de 270 kişinin öldüğü PanAm uçağını düşürmesi, 1986’da Almanya’da bir diskoya sabotaj ve 1988’te bomba konan bir uçağın İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde infilakı sonucu çoğu Amerikalı olan 400 kurban arasında paylaşılmak üzere 1.5 milyar dolar ödemesi ve terörü kınaması sonucu, Libya ile arasındaki ilişkileri normalleştirdi. Yani ancak terör zararları tazmin ve telâfi edildikten sonra....
Bunun başka yolun yok. Almanya ve Fransa da aynı yola başvurdu.
Yakın tarihlere ait İsrail-Filistin, ABD-İran ve daha yüzlerce örnek var..
Dünyada dış destek veya kaynaklı terör odakları bu yolla kurutuldu. Bedelleri misliyle ödettirilerek alındı. Başta İngiltere, İspanya, Fransa ve Almanya olmak üzere, mevcut terör örgütlerinden hiç biri; Örneğin PKK gibi 50 küsur devlete yayılmış ve dayanmış değil!...
Dahası art niyetli bir AB dayatması, yanlış algılama, zaaf ve hukuk bilgisi noksanlığı sonucu 17.7.2004 tarihli 'Terör ve Terörle Müc.’den Doğan Zararların Karşılanması Kanunu' devletin başına belâ edilerek iddiacılara milyonlarca TL ödeme yapıldı.
Yalnızca Diyarbakır'da 70 Milyon YTL terör tazminatı dağıtıldı
            AİHM birçok davada, bu yasayı nimet göstererek bazı başvuruları reddetti. Dışişleri Bakanlığı da, valiliklere bir yazı gönderip, AİHM' de bu yasa ile sağlanan olumlu havanın sürmesi için terör tazminatları ödenirken halka kolaylık sağlanmasını ve katı bir bürokratik işlemden vazgeçilmesini istemişti.
            GELELİM ESAS MESELEYE:
            Bilindiği üzere Türkiye 1968’den itibaren ‘dış kaynaklı’ anarşi ve teröre maruzdur.
            Önceleri Alman ve Fransız desteğinde Suriye, Lübnan ve Ermenistan kullanıldı.
            Sonra 27 Ocak 1973’de ASALA belâsı çıktı. Asala 15 Ağustos 1984’de PKK’ya iblâğ olduktan sonra 23.11.1986’ya kadar hain saldırılarını sürdürdü. Örgüt, Ermeni diasporasınca alenen desteklendi, himaye edildi. Diasporalar ise, Ermeni hükümetinin resmi bir bakanlığı tarafından sevk-idare, tedvir ve organize olunmaktadır. Halen de durum aynıdır.
            Ayrıca, BM Anayasasının açık ve emredici “men-i müdahale” hükümlerine rağmen, başta ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve Rusya olmak üzere yaklaşık 50 ülke terör örgütüne yardım ve yataklık etmiştir. Bu ilişki, açık destek ve yataklık binlerce olay ile sabittir. ABD ve AB resmen fail durumundadır. İşin garibi, gerçekte birer tasallut, gasp ve terör devleti olan Amerika, Rusya ve Çin’in baskısıyla olsa gerek, öncelikle İran ve pek çok İslâm ülkesi ile bazı Türk Cumhuriyetlerinde dahi PKK büroları ve soykırım anıtları vardır.
            Yani, tıpkı yakın tarihin isyanları gibi, bu terör de dış güdümlü ve dış kaynaklıdır.  
Sonuçta: Türkiye; 1968 ve/veya 1984’den bu yana uğradığı trilyon dolarları bulan maddi + manevi travma, zarar, kayıp ve hasar’a ait münhasır tazminatı; Ulusal ve uluslar arası bütün yargı olanaklarını sonuna kadar kullanarak tahsil ve tazmin etme hakkına sahiptir..
En son KKTC ile Güney Kıbrıs çetesi arasında vaki ve Louzidiu meselesi dahil tam bir siyasi kurum olan AİHM yoluyla tazmin, tahsil ve telâfi komedisine bakın!.. PKK’nın BM Anayasasının 51.ve diğer amir hükümleri aleyhine Kuzey Irak’ta konuşlandırıldığı ve mezkür 50’yi aşkın devletten beslendiği gerçeğini görün. Örgüt yapısının büyük bölümünün Ermeni, Rum-Yunan, Abd, Alman ve sair lejyonerden oluştuğunu ve içinde az sayıda “Ermeni kökenli Kürt” bulunduğunu da dikkate alın..
Ve ey hükümet!.. Ey terörden zarar gören halk!.. Ve, Ey Şehit aileleri haydi!..
Demokratik açılımın amacı mademki barış, anlayış ve huzuru tesistir; Önce bunun temel şartı / ana unsuru DİYET’LER ödensin. Tamir-telâfi, tahsil ve tazmin süreci başlasın.
Eğer, TC açılım’a icbar edilmiyorsa, MİLLETİN zararını tazmin ve tahsile mecburdur.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 24

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

TAŞIMACILIK KENTLERDE NEDEN SAVSAKLANIYOR
Tarihin sayfalarına göz attığımızda taşımacılığın tekerleğin bulunmasından sonra biraz daha canlandığını, hayvanların sırtlarından ağırlığın boyunlarına kaydırıldığını görürüz. İnsanoğlunun ilk hayvan arkadaşı köpeği görürüz. Köpek sahibini kötülüklerden korumak için yaratılmış bir canlıdır. İnsanoğlunun kutupları keşif için taşımacı olarak köpekleri kullandığına tanık olmaktayız. Hemen bütün çağlarda hayvanların taşımacılıkta kullanıldığını, çağımızda da hayvanların kırsal kesimlerde taşımacılıktan kurtulamadıklarını görmekteyiz.
Tekerleğin icadından sonra arabalarla savaş için hayvanların kullanıldığını, ulaşımın ancak tek tırnaklılarla yapılabildiği dönemlerde günlük ulaşımın belirli bir uzaklıkta  yapılabildiğini, insanların konaklama yerleri oluşturduğunu, bu tarihi konaklama yerlerinin ipek yolu üzerinde daha çok dikkate alındığını, sarp dağlardan aşarak ticaret yapmanın insanoğlunu yıldırmadığını görüyoruz.
Taşımacılığın insanoğlu için kaçınılmaz olduğunu, bu sayede insanoğlunun yeni keşifleri gerçekleştirdiğini biliyoruz. Modern taşıt araçlarının icadı ile birlikte taşımacılığın daha önem kazandığını görüyoruz.
Anadolu insanının  taşımacılıkta ne kadar sıkıntı çektiğini, imparatorluğun çöküşünden sonra yeni yönetimin taşımacılığı hızlandırmak için gerçekleştirdiği ulaşım ağlarını yirminci yüzyılda daha da modernleştirdiğini görüyoruz. Teknolojinin giderek  geliştirildiği günümüzde hayvan gücü ile taşımacılık yok denecek  bir düzeye gelmiştir.Bugün bir tarih olma yolundaki hayvanla taşımacılık turistik yörelerde bir ticari araç olarak yapılmaktadır.Bilhassa sahillerde  yabancı uyruklu insanların tarihi yaşantılarını birkaç saatte yaşayabilme duyguları da çok önemlidir.Kentlerden kırsal alana bilhassa günümüz de çocukların gitmeyi arzuladıklarına tanık olmaktayız.Ata binme,harmanda döven sürme,tarladan kağnılarla  sap taşıma,bilhassa kağnı sesini duyabilme arzuları büyüklere göre çocuklarda daha fazladır.Bugün gelişen teknoloji ile insanlara,bilhassa çocuklara hayvan seslerini dinletebilmek için kasetler doldurulmaktadır.
Bugün taşımacılığın  modern yollar ve  araçlarla yapıldığına  tanık olmaktayız.Geriye bir dönüş yaparsak bizlere bu ülkeyi bırakanların hangi koşullarla yaşamlarını sürdürdüklerini.anımsamakta sanırım büyük faydalar sağlanabilir.Dün insan gücü ile ulaşıma açılan karayolları bugün modern dev  makinelerle gerçekleştirilmektedir.Karada,denizlerde ve havada yapılan taşımacılıkta bazı ülkelerin çağ atladığını görüyoruz.Dünyada taşıt araçlarının kullanımı belirli bir süre için gerçekleştirilirken,biz yaşlı araçları kullanmakta bir sakınca görmüyor bu nedenle meydana gelen trafik kazalarını da bir yazgı olarak kabul ediyoruz.
Son yıllarda bazı illerde olduğu gibi Çorum dada 34 plakalı araçların belediye temizlik işlerinde kullanıldığına tanık oluyoruz. İnsanın aklına bu araçların belli bir nüfusa kadar olan yerleşim birimlerinde mi hizmet görmesi ön görülmektedir. Yoksa bu araçlar da neden 19 plaka numaraları kullanılmamaktadır. Yoksa büyük şehir belediyeleri kullanımdan düşen bu araçların onarım masraflarını kim karşılamaktadır. Bu araçların akaryakıt bakımından bir hayli masraflı olduğu bilinmektedir. Büyük kent belediyelerinin araç parkının geniş olması nedeniyle bazı araçları taşrada kiraya verdikleri ve gelir sağladıkları biliniyor.
Taşımacılık derken konuyu çok çeşitlendirdik. Kentimize hangi koşullarda getirilmiş olursa olsun kamu da hizmet veren araçların tümüne zamanında günlük, aylık, yıllık bakımların yapılması kaçınılmazdır. Çalışan aracına iyi bakarsa o araç uzun süre hizmet verebilir. Araçların çıkış ve dönüş bakımlarının yapılması zorunlu hale getirilmelidir.
Bayram nedeniyle birinci gün belediye otobüslerinin ücretsiz olacağı duyurusu yapıldı. Kule yanında ki park yerinden otobüslerin yörelerine normal günlerde hangi saatlerde çıkacak ise birinci günde öyle yapılacağı vatandaşlara ulaştırılmış olmalı ki vatandaşlar bayramlaşmak için harekete geçen ilk otobüsleri kullanmayı uygun buldular. Ancak otobüsler bayram sabahı güzelce tazyikli su ile içi ve dışı yıkanmış, koltuklar kurulanmadan servise konulmuştur. Bayramlık elbiselerle otobüse binen çocuklar, anne bu koltuk ıslak, elbisem ıslandı, oğlum, kızım koltuk değiştir. Değiştirdim anne diğer koltuklarda ıslak. Koltukların hepsi yaştı. Kurulama işlemini gerçekleştiren personel kim ise onu o personel bayram günü bu görevini yerine getirmemiştir. Sanırım belediye  görevlileri böyle bir işlem yapıldığı konusunda vatandaştan gelen yakınmalardan haberdardır..Kimsenin bu konuda sorgulanmasını arzu etmem.Sanırım bu yıkama ve temizlik işi hemen her gün olmasa da haftada bir kez yapılır.Bu iş için görev alanların, görevlerini görev bilmeleri en sağlıklı yoldur diyor okurlarıma saygılar sunuyorum..

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 25

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ömer SEZER

Ömer SEZER HAYAT HİKAYESİ

SORULARIM
 
Bazı şeylerin kıymetini yaşarken bilmek lazım?
Sonraları yürekte iğne sızılarına gebe kalmamalıyız.
Unutulmalarda hep dert yanarız da unuttuklarımızın vefasızlığını hiç hatırlamayız.
Kaybedilen değerlerin şahıslarıyızdır oysa gerçekte! Lakin herkes şahısların değerini bilir kaybedince,
Şahıslar eserleriyle değerlidir! Her mezar taşının başında nice ağlayanlar var.
Neredeydiler?  Bu kadar insan düne kadar? Dünya da bile bile bulamadılar da bir karış toprağın üstünde mi ararlar?
Bu dünyadan niceleri gelip geçti hangisine hak ettiği değeri verdik ki?
Şimdi karanlıklarda kör bir gözle aramak ne fayda.
Zamandır kaybedilen en büyük değer. Bir gün son nefese yakın bir zaman anlasan eder mi sana kar.
Hatırlar mısın bir zamanlar hak etmeyenlere değer vermiştin de sapıtmıştı.
Oysa hak edenler de sana hak etmediğin değeri verirdi.
Yalanın günahını iyi bilirsinde ettiğin yeminlerin vebalini bilmez misin?
Kaç kayda değer bir eser bıraktın hiç düşündün mü?
Senin için yaşamak en büyük tutkuydu değil mi?
Oysa ölümsüzlük temiz bir kalpte gizliydi bilemiyordun.
Dostlarını kırıp da haykırarak terk edip giderdin.
Ya sessizce bu dünyadan göç edersen ne olacak diye düşün dün mü?
Terazi dengelerini kaçıran bir kantarın topusu eninde sonunda tüccara zarardır.
Unutma gece bile bir gün boyunca sürüp gitmiyor yerini aydınlıklara teslim ediyor.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  26

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ömer SEZER

Ömer SEZER HAYAT HİKAYESİ

YAŞIYORUM HÂLÂ
 
Yaşıyorum hala, nefes almaya devam ediyorum!
Herkesten uzaktayım!
Kendime bile mesafe koyuyorum!
Hayat çok garip!
Üzüntülerle düşünüyorum!
Bazen de kendi halime gülüyorum!
Uzaklarda arıyorum mutluluğu!
Eski ben bile bana uzak kalıyor!
Kendimi bırakmışım kör boşluklara!
Hayatın tarihinden düşüyorum!
Bir deniz kıyısındayım!
Yaşanmamışlığımın dalgalarla gelmesini bekliyorum!
Sahi benim ismim neydi? kimdim ben!
Yaşım otuzmuş!
Derdim üç otuz!
İsmim kadermiş!
Kaderim dünyaya mağlup!
Aklımı yitirdim, ömrümün baharında!
Benim gönlüm bahtsız baharsız!
Yarım kalmış hayatım!
Zaten ben o otuzu da hiç yaşamamışım!
İstersen hiç gülme!
Kaşlarını hep bana çat felek!
İstersen umutlarımı hep heba et!
Verdiklerin ömrümde hep zarar ziyan!
Çökmüş yıkılmış umutlarımın ardından!
Gözlerimden boşalan kan!
Zaman işliyor süre bitiyor!
Ben hep yerimde sayıyorum!
Feryadımı herkes duydu da
Bir sen duymadın.
Beklide duymak istemedin.
Yaşıyorum hala.
Sana inat.
Yaşıyorum  hala.
Ve yaşadıkça kalbimde sevgiler çoğalarak
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 27

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL

Selma GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

MAYALI             
 
MALZEMESİ: 5-6 porsiyon- 1 kilo un, kibrit kutusu büyüklüğünde yaş maya, bir tatlı kaşığı tuz,ılık su
Daha çok Ramazan Ayının sahur yemeğidir.   
Çorum’da Ramazan Aylarında her sahurda, ıspanaklı, çökelekli, kıymalı gibi çeşitleri yapıldığı gibi; yağda kızartma ve sacda ve yanmaz tavada kızartılarak sonradan üzeri yağlanır. Çay veya hoşaf eşliğinde yenilir. 
Una kibrit kutusu büyüklüğünde, yaş  maya, bir miktar tuz katılarak ılık su ile kulak memesi sertliğinde yoğrulur. Hamur bir miktar bekletildikten sonra kabarır, yani mayası gelir. Bu hamurdan kaşık ıslatılarak bir yemek kaşığı alınarak yumak tutulur. Yuvarlanan bu yumağın altına un serpilerek 15-20 santim çapında ve yarım santim kalınlığında el veya oklağı ile hamur yumağı yassılanır. İstenirse içerisine kıyma, peynir, çökelik, ıspanak gibi iç konularak yassılanır. İstenirse saçta, istenilirse yanmaz tavada, istenirse kızgın yağda tavada kızartılarak servis yapılır.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  28

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

BİZ NEYİN KADRİNİ BİLDİK Kİ?
Çevresindekilere Müslüman görünerek dış güçlerin, İslam karşıtı odakların emirlerinde olanların ve  paranın, saltanatın, hırsların peşinde koşanların tahribatları ile karşı karşıyayız!
İnsanların kendi kendilerini aldattıkları ve kötülüklerle tatmin oldukları bir dönemde henüz nerede ve kimlerle olduklarını bilmeyenlerin görüntüleri ülkemizin geleceğini, insanlarımızın beklentilerini olumsuzluğa dönüştürmektedir.
Kalp denilen hazineler işgal altında, düşünce denilen yücelikler dumura uğratılmakta, dostluklar ve fedakârlıklar yozlaştırılmaktadır. İftiralarla, tertiplerle, dış güçlerin oyunlarıyla Ergenekon denilen onur kaynağını ve bizi yücelten tarihi bir olguyu suç tezgâhı haline dönüştüren AKP’nin iktidarda olduğu bir zamanda bir mübarek geceyi daha idrak ediyoruz.
İnsafı, ölçüyü, adaleti yitirenlerin bu geceden feyiz almaları ve bu geceyi içlerinde sindirmeleri ortaya koydukları icraatlarla, ilişkide oldukları odaklarla mümkün görünmemektedir.
Siz de, biz de onlar da  seçtiğiniz, alkışladığınız, destek verdiğiniz yöneticilerin senaryolarıyla Silivri’de suçsuz yere yargısız bir infaz ile cezalandırılanlara, seçtiğiniz, alkışladığınız, destek verdiğiniz yöneticilerin ihmalleri sebepleriyle sel felaketleriyle hayatlarını kaybedenlere rağmen bu mübarek geceye düşen feyzi, kutsallığı ve ilahi ışıkları hangi yüzlerimizle karşılayacağız?
Felaket ekenler felaket biçerler!
Günahların kaynağı şer odakları her an için size büyük acılar yaşatabilirler. Sizin saf duygularınız üzerinde ihaneti, kötülüğü büyütebilirler.  
Her şeye rağmen mübarek gecenizi yürekten kutluyor, daha nicelerine erişmenizi Cenab-ı ALLAH’tan (C.C.) niyaz ediyorum.

Paris, 15.09.2009

 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE

http://monsite.wanadoo.fr/SEVGI/

http://uzeyircayci.sitemynet.com/fleur/index.htm
http://www.artmajeur.com/serap/

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 29

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

PARİS CAMİİ VE BENCHEİKH EL HOCİNE ABBAS
10 Mayıs 1989 tarihinde Paris Camii ve Enstitüsü rektörü Abbas Bencheikh El Hocine (1) ile görüştüm. 
Sultan Abdülhamid (2)  zamanında Avrupa ülkelerinin  başkentlerinde birer külliye yapılması düşünülüyor. Bu plan çerçevesinde ilk külliye Berlin’de inşa ediliyor. Daha sonra ikinci cami teklifi o zamanki Fransız hükümetine yapılıyor.  Fransa Hükümeti ise bütün masraflar Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanması şartıyla  bu teklifi olumlu karşılıyor. Yani Paris Camii’nin ilk kuruluş planı Abdülhamit Han vasıtasıyla gündeme getiriliyor. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ve sonra 10 Şubat 1918 tarihinde ölümünden sonra başlayan İkinci Cihan Harbi (1922 - 1926) bu projeyi durduruyor.
Bu arada Fransız ordusunda görev yapan Müslüman askerler Osmanlı’larla  savaştırılıyorlar. Bu savaşta bir çok Müslüman asker Osmanlılar tarafından öldürülüyor.
Savaştan sonra Fransız  Parlamentosu savaşta ölen askerlerin hatırasına birer anıt yapmak istiyorlar. Hıristiyan askerler için bir anıt dikilirken Müslümanların hatırasına da onları temsilen bir cami yapılmasını Gadduri Bin Cabrid (3)  isimli bir kişi teklif ediyor. Bu teklif kabul edildikten sonra Fransız parlamentosunda müzakereleri yapılıyor. Paris Belediyesi’nden  bugünkü yeri satın alınıyor. Bunun için de kanun çıkarılarak gerekli izin veriliyor. O zamanki  çeşitli Müslüman devletlerden  ve ekserisi Fransız kolonileri olan devletlerden para toplanıyor.
Paris Camii’nde Atatürk’ten ışıklar ve izler var
Bencheikh El Hocine Abbas Mustafa Kemal Atatürk’ün de Paris Camii’nde izleri bulunduğunu ifade etti.
Mustafa Kemal Atatürk, Abdülhamid’in ölümünden sonra 1938 yılına kadar her yıl Paris Camii’ne «bizim de çorbada tuzumuz bulunsun» diye, onar bin frank para gönderdi. Atatürk’ün ölümünden sonra bu yardım kesildi.
Bencheikh El Hocine Abbas bunları anlattıktan sonra bana «Biz Müslüman Türk kardeşlerimizi çok seviyoruz. Kendilerinin gönlümüzde büyük bir yeri vardır. Türkler tarih boyunca İslamiyet’e çok büyük hizmetler verdiler. İslamiyet’i yaydılar. Türkler için İslam’ı yaşamaları halinde büyük şan ve şeref var...»
Daha sonra Paris Camii ile ilgili çeşitli açıklamalar yaptı. Müslüman ustaların akıl nurlarının taşlara nakşedildiği Paris Camii (4)  stil olarak Kuzey Afrika İslam sanatını yansıtmaktadır. Caminin bölümleri ise şöyle : Cami kısmı, revaklı giriş, kütüphane kısmı, revaklı büyük avlu (5) yani bahçe kısmı ve geniş teşrifat salonu olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır.
İran Şahı Rıza Pehlevi tarafından camiye hediye edilen Djanchaghan Fabrikası tarafından dokunan 7,64 x 4,37 metre ölçülerindeki kıymetli bir halı Paris Camii’nde bulunmaktadır. 33 metre yüksekliğinde minaresi bulunan Paris Camii’nin  bayanlar ve erkekler için birer de hamamı bulunmaktadır.
Tüm bölümlerin idaresi ve bakımı için elli kişi ve din hizmetleri için  de on din adamı görev yapıyor.  «1928 –1932 yılları arasında Ahmet Haşim’in Paris’e geldiğinde Paris Camisi’ni çok beğendiğini ve bunu şiirlerine yansıttığını» ifade etti. Paris Camii inşaatı 1919 yılında başlamış ve 1926 yılında tamamlanmıştır. İlk rektör Gadduri Bin Cabrid’dir. Bundan sonra Şeyh Hamza Ebubekir rektör olmuştur. Ancak yaptığı yolsuzluk ve hakkında çıkan olumsuz iddialarla görevden alındı. Yerine  Bencheikh El Hocine Abbas tayin edildi. Benim kendisiyle görüşmemden kısa süre sonra, yani 01.06.1989 tarihinde hayata gözlerini yumdu.
Rektörlüğe Dalil Boubakeur getirildi.
 
Paris,  31.08.2009
 (1)  Şeyh Hamza Ebubekir’den sonra 1982’de  Paris Camii’ne rektör olan Abbas Bencheikh El Hocine 1912 doğumlu bir Cezayir vatandaşı.
(2)  Sultan Abdülhamid, Sultan Abdülmecid'in oğludur.  21 Eylül 1842 tarihinde doğdu. 10 Şubat 1918 tarihinde vefat etti.
(3)   Gadduri Bin Cabrid  : Paris Camii’nin yapımında çok ciddi gayretler gösterdiği biliniyor. Fas’ta doğmuş ve Cezayir’e yerleştirmiş Müslümanlardandır. Başlangıçta tercüman gibi çalışmış, sonra Fas Kraliyet ailesi tarafından Paris Camii ve Külliyesinin müdürlüğüne getirilmiştir. Bu kişi yaklaşık yirmi yıl görev yapmış, vefatından sonra cenazesi caminin bahçe kısmına gömülmüştür. Şu an kabri cam bahçe kısmında bulunmaktadır.
(4) Paris Camii, Fransa’da devletçe tanınan Müslüman tek dini kuruluş. 1982 – 1989 yılları arasında 7 yılda 7000 kişinin İslam’a giriş töreni yapıldı.  Adresi  :   2, Place du Puits de l'Ermite, 75005 Paris
Telefon :  01 45 35 97 33
(5) Revaklı avlu :  Mimarlıkta bir yapının ortasında, önünde ya da arkasında duvarlarla çevrili üstü açık alan, yer. Yapının ortasında bulunursa buna içavlu denir.
 
Selam ve sevgilerimle.
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Concepteur industriel - Architecte d'intérieur
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE
 
http://monsite.wanadoo.fr/SEVGI/
http://uzeyircayci.sitemynet.com/fleur/index.htm
http://www.artmajeur.com/serap/
 
 
Resim : (Önde oturan) sağda Abbas Bencheikh El Hocine, solda oturan bir ziyaretçi, 
solda ayakta Abbas Bencheikh El Hocine'in yardımcısı ve sağda Üzeyir Lokman ÇAYCI  görülüyor.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 30

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

DAR KAPI
Günümüzde insanların elbiseleri, otomobilleri ve evleri,  kendilerinden daha çok dikkatleri çekiyor. Paranın ve bilinmezliğin peşinde bir koşu var.  Bu yarışta yorgun düşenler, uykusuz kalanlar, hastalananlar ve ölenler ise,  hiç fark edilmiyor.
Çağ dans partileri, eğlenceler ve  çılgınlıklarla doyuma ulaşamayan bir topluluğun yanı başından süratle  geçip gidiyor.
Patrick eşiyle böyle bir zamanda hayatlarına düşen gölgelerin;  kıvrılan, değişime uğrayan ilişkilerin, göstermelik çizgilerin izindeydi. Geçmişten beri kendilerini etkileyen bazı şeylerin varlığını hissediyorlar,  fakat, ne yazık ki  onların kaynağına inemiyorlardı. Bunu aşmak için kitaplar okuyorlar ve duygularında düğümlenen soruları cevaplandırmaya çalışıyorlardı. Son okudukları kitaplardan biri  de İncil’di. Anlamadıkları alanlarda gezinirken oradaki görüntüler onları tanrıtanımazlığa itiyordu. Bir arayış içerisinde  her şeye katlanma kararlılığıyla  içindekileri çözmek için bulundukları yerden bir müddet de olsa uzaklaşmak istiyorlardı .
Bu yüzden  yaşadıkları kent Paris’ten oto-stop yaparak yola koyuldular. Çileli bir yolculuktan sonra, kendilerine Hıristiyan  tasavvufunun cevap vermediğini  düşündüren, hayranlık duydukları İstanbul’a geldiler. Oradan da zaman kaybetmeden  Samsun’a hareket ettiler.
Samsun onlar için kararlaştırdıkları yolculuğun ilk basamağıydı. Buradan Erzurum’a, oradan da İran üzerinden Hindistan’a gideceklerdi. Aradıklarına ulaşmak için Budizm’in havasını solumak istiyorlardı.
Samsun’a geldikleri sırada  Patrick ve eşinin tek gayesi  Hazret-i İsa’nın makamındaki bir şahsı bulmaktı.  İlk anda 50 TL aylıkla  kiraladıkları bir eve yerleştiler. Yeni mahallede  kaportacılar çarşısında buldukları bu ev ve çevresi iyi sayılmazdı. Ama onlar için hırsızlık yapanlarla, esrar kullananlarla, içki içenlerle yaşamak zor değildi.  Patrick  ve eşinin bir hippi  olarak şehrin  iç kısımlarında  kabul görmeleri de mümkün değildi. Bulundukları çevrede kötü tanınan bu insanlar aslında çok iyi niyetli kişilerdi. Serbest ve hoşgörü sahibiydiler.
Patrick o günlerde kirada kaldıkları evde bir rüya görmüştü.  İri yarı,  cüppeli ve sakallı bir şahsın kendisiyle konuştuğunu söyleyerek rüyasını anlatmaya koyuldu :
- Bana bakıyordu bu şahıs. Ben onun yüzüne bakamıyordum. Karşısında kendimi suçlu hisseder gibiydim. Yüzü pırıl pırıldı... Adeta ışık gibi etkileyiciydi. Birden ağlamaya başladım. O bunları anlatırken gözyaşları içerisinde  o anı tekrar yaşıyordu sanki...
- Bana iyice yaklaştı. “Sen gerçeği arıyorsun... Aradığın her şey burada!  Küçük dar kapı Türkiye’de...” dedi. Bu rüya ile o gece yataktan fırladım. Eşime, gördüğüm rüyayı hiç önemsemeyerek anlattım. İkinci gün  aynı rüyayı görmüştüm. Aynı şahıs aynı şekilde bana hitap etmişti. Biraz tuhaflaşmıştım. Bu “dar kapı” İncil’de geçen bir konu olduğu için,  bu cüppeli kişi benimle, anlayacağım şekilde,  kendi dinimde geçen ifade ile konuşuyordu. Zaten İslam kuralları dahilinde konuşmuş olsaydı, hiçbir şey anlamayacaktım.
         Patrick kendisini etkileyen rüyalarını çevresindeki Türk arkadaşlarına anlatmadan önce eşiyle yorumlar yaptı. Üçüncü günü akşam şuuraltında rüyalarını etkileyici olmaması için,  farklı konularla meşgul olmaya çalıştı. Eşi,  kocasının önceden hiç alışmadığı bu rüyalarına bir anlam veremiyordu. Gece yarısıydı. Kocasını yanında göremeyince yattığı yerde birden doğruldu. Oldukça endişelenmişti. Önce gözlerini oğuşturdu. Pencerelerden odalarına düşen siyah gölgeler arasında onu aradı. Sonra bir sandalye üzerinde oturmakta olduğunu gördü. Oturduğu yerden :
- Patrick!  sevgilim... Orada ne yapıyorsun? Yine uyuyamadın mı yoksa? Patrick karanlıkta ilerleyerek kapı kenarındaki elektrik düğmesine dokundu. Aydınlanan oda içerisinde yüzünü göstermemek istercesine eşine yaklaştı. Ağlıyordu. Ve...” üçüncü kez aynı rüyayı gördüğünü ve aynı kişiyle görüştüğünü”  ifade ettikten sonra şunları anlattı:
- Ağlayarak uyandım! Rüyamdaki adam üç  kez  benim dünyama girdi.  Adeta her gün onunla buluştum! Bana ısrarla söyledikleri,  bizim arayışımıza bir cevap niteliğindeydi. Sevgilim nihayet  “dar kapıyı”  bulduk. “Dar kapı” Türkiye’de.  Buradan farklı bir dünyaya gireceğiz,  diyerek eşine sarıldı. Bu sırada hıçkırıklarını tutamıyordu...
- Bunu yarın Türk arkadaşlara anlatmalıyız. Onlar belki bize yardımcı olurlar.Patrick, sabahleyin sarhoş arkadaşlarına olup bitenleri anlattı. Ve :
- İslam’ı kabul etmek istiyoruz. Müslüman olmak istiyoruz... Bize yardımcı olabilir misiniz?
Bunu duyan Türk arkadaşları  :
- Memnuniyetle yardımcı oluruz. Yeter ki siz isteyin... dediler.
Ve ayakta duramayacak kadar sarhoşlardı.  Bu durumlarıyla  Patrick ve eşini müftülüğe götürdüler. Hepsi o bölgede yıllarca hippilerle yaptıkları dostluklardan dolayı birkaç dil biliyorlardı. Müftü,  onları kendi odasında kabul etti. Orada Patrick üç günlük rüya serüvenini  Fransızca anlattı. Arkadaşları tercüme ederek aktardılar. Patrick ve eşi için sade bir İslam’a giriş töreni yapıldı.
Oradan ayrıldıktan birkaç gün  sonra arkadaşları aralarında para toplayarak Patrick’i sünnet ettirdiler.Gerek müftülük gerekse çevreden bu durumları işiten insanlar Patrick ve eşinin isteği üzerine onlara önce Türkçe’yi  sonra da İslam’ı öğretmeye başladılar.
Samsun garajlarının bulunduğu bölgedeki susuz ve elektriksiz evlerinde kaldıkları bir sırada en çok kendilerine yardımcı olanlar arasında “Katan” isimli otuz yaşlarında bir kaportacı, karayollarında çalışan Osman, Samsun Gazinosu’nda şarkıcılık yapan İsmet gibi kişiler de vardı.  Patrick :
- Bize yardımcı olan kişiler arasında Müslüman olmalarına rağmen oruçlarını şarapla açanlar dahi vardı. Yani İslam’ı iyi bilmediklerini biz, bir şeyler öğrendikten sonra anladık. İbrahim Beyaz isimli imam hatip lisesi öğrencisi bir genç bize çok yardımcı oldu. Önce şehrin içinde bir eve taşınmamızı sağladı. Sonra bize abdest almayı,  namaz kılmayı ve Kuran okumayı öğretti. Oradaki arkadaşlarım bana Muhammet  İsa ismini verdiler. On ay  sonra da çocuğumuz doğdu. Ona da Yahya ismini verdik! Ve ekledi :
“Bakın şimdi güzel Türkçe konuşuyoruz ve Kuran da okuyoruz! “
Bunları söylerken eşiyle beraber gözyaşlarını  tutamıyorlardı. (*)
 
(*) Bugün Paris Üniversitesi  Türk ve Fas  Edebiyatı Bölümü mezunu da olan Muhammet İsa,  eşi ve çocuklarıyla Paris’te yaşamaktadır.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 31

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

UNUTMA
 

Seni yitirmiş olsam bile
O aynalardan
Yine sen olacaksın gözlerimin önünde.
 
Tutamıyacağım belki ellerini
Belki de çıplaklığını örtemiyeceğim
Beyaz tüllerle.
 
Seni ele verecek o akşamlar
Unutma...
 
Nerede görürsen
Bir benzerini o durağın
Unutma söylensin yine benim şarkılarım.
 
Geçtikçe o kalabalık vitrin önlerinden
Işıklarda oku benim ismimi
Unutma...
Seni ele verecek o geceler
Unutma...

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  32

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

GÜNDÜZ GECEDEN BAŞLAR
 
Timsahların oynaştığı yerlerde
Tavus kuşları da yaşar...
Gelincikler serpilir
Yollara...
Güneş düşlerimizde
Doğar...
Durmaz
Yıldızların
Şiirsel yansımaları...
Yığınlaşan sevinçler
İçimize sığar…
 
Seviyesinde ilişkilerin
Sıcaklığı yayılır…
Kırgınlıklar
Ve iç kapanıklıklar
Yer bulmaz
Yaşantımızda…
 
Ülkeleri aşar
Elmas gibi işlenen
Dostluklar...
Soluk alır güzellikler
Değer kazanır çağ...
Anlaşılmazlığı konuşulmaz
Varsayımların...
 
Düğümlenmez
Hukuk içinde hukuk
Aşılır ayrıntısı farklılıkların...
Koşarız
Düşüncelerimizle
Kuşkuları aşarak...
 
Biliriz...
Zevklidir
Böylesine yaşamak...
 
Mantes la Ville – 05.04.2001
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 33

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

DESENLER

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

FİKİR DERGİSİ BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR
 
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.
Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM

13. SAYI FİKİR DERGİSİ NE GİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ 01/10/2009