SANAL OLMAYAN ;
 "FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR"
YAZARLAR TOPLULUĞUNA   HOŞ GELDİNİZ !
DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

SAYI 11  01/08/2009

İÇİNDEKİLER
Ahmet CANBABA BİR GÖÇ HİKAYESİ 
Ahmet CANBABA ÖYLE GEL
Ahmet CANBABA BİR SEN MİSİN

Atilla ALPAY ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİNDE ÇALIŞMALAR!
Atilla ALPAY KIRK'A YAKIN TİRYAKİ DAHA SİGARAYI BIRAKTI
Atilla ALPAY SİGARA NASIL BIRAKILIR? 

Ayşe PASLANMAZ BAYRAK
Ayşe PASLANMAZ ÜRGÜP
Ayşe PASLANMAZ BURAYA KADAR

Emine SEVİNÇ ÖKSÜZOĞLU GİRİŞİMCİ SANAT, EDEBİYAT VE BİLM ADAMLARI TOPLULUĞU GASAT ALMANYA BAŞKANLIĞI TOPLANTISI YAPILDI

İsa KAYACAN TASAVVUF EDEBİYATIMIZIN İLK BÜYÜK ŞAİRİ YUNUS EMRE
İsa KAYACAN 12 AĞUSTOS 2009 ÇARŞAMBA ÇANAKKALE
İsa KAYACAN ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI
İsa KAYACAN MUAMMER SUSUZLU’YU SONSUZLUĞA UĞURLADIK
İsa KAYACAN AZERBAYCAN’DAN TOPARLAYARAK
İsa KAYACAN DÖRT KADIN ŞAİRDEN 
İsa KAYACAN AŞIK ALİ ANBARCI’DAN 
İsa KAYACAN YOZGAT
İsa KAYACAN KÜLTÜRÜMÜZ İÇİNDEKİ BURDUR DOĞUMLULARDAN 
İsa KAYACAN MUHARREM DEMİRBAŞ YILIN DEĞİL “YILLARIN BABASI”

Mahmut Selim GÜRSEL RAMAZAN AYI
Mahmut Selim GÜRSEL RAMAZAN
Mahmut Selim GÜRSEL BEN BİLMEDİĞİMİ YAZAMAM!
Mahmut Selim GÜRSEL YÜK MÜ SEMERİ TAŞIYOR BEN Mİ?
Mahmut Selim GÜRSEL BEN BİR ŞEY ALMADIM
Mahmut Selim GÜRSEL YAZARLARIMIZIN DİKKATİNE FİRMA VE ŞAHIS TANITIMLARI HAKKINDA
Mahmut Selim GÜRSEL VERİLMEZ
Mahmut Selim GÜRSEL BAKIŞLARIN OK MU?
Mahmut Selim GÜRSEL KIRMIZI VE YEŞİL NEFS
Mahmut Selim GÜRSEL MEVSİMLER

Mustafa Nevruz SINACI “BÜYÜK FIRSAT” MESELESİ
Mustafa Nevruz SINACI NE ME'NEM “BİR BÜYÜK FIRSAT”
Mustafa Nevruz SINACI DÖNÜŞTÜRMENİN ÖZNESİ “AÇILIM”
Mustafa Nevruz SINACI VESAYETİ İLGA VE DİP DALGA
Mustafa Nevruz SINACI 2300 YILLIK ORDU, 50 YILLIK GELENEK
Mustafa Nevruz SINACI HÂL VE GİDİŞ; İLİM VE AMEL!..
Mustafa Nevruz SINACI “AÇILIM!..” İHANETTE SON TANGO
Mustafa Nevruz SINACI ASKERİ YARGI, ADALET VE GERÇEK

Müslüm TUNABOYLU KENTLER BÜYÜDÜKÇE SORUNLAR ÇOĞALIYOR
Müslüm TUNABOYLU UNUTULMAYAN İFTAR SOFRALARI
Müslüm TUNABOYLU TEKNOLOJİYE NEDEN AYAK UYDURAMIYORUZ?
Müslüm TUNABOYLU GÜNEYDEN İZLENİMLER

Ömer SEZER MADEMKİ!
Ömer SEZER KAYIP

Sakin KARAKAŞ DİLENCİLERİ SEVMİYORUM 

Selma GÜRSEL ÇORUM MANTISI

Üzeyir LOKMAN ÇAYCI ILIMLI İSLAM
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI HEP KÖŞELİ DOĞDU GÜNEŞ
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI GÜNDÜZ GECEDEN BAŞLAR
Üzeyir LOKMAN ÇAYCI DESENLER

Yaşar KILIÇ GÖRDÜM
Yaşar KILIÇ GİDELİM

 
Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

BİR  GÖÇ HİKAYESİ  
 
Babam  henüz  yeni  ölmüştü. Bitişik  bahçe  komşumuz  Saramet sanıyorum  bu ölüm  olayına  sevinmişti. Bir  evin  erkeğinin  ölmesi  ne  demek  biliyor musunuz. O evin mutsuzluğu  demek.  Evde  erkek  bir  güçtü.  O  güce  bir  ailenin  ihtiyacı  vardı. Çünkü  bu  ölümden  geriye  sahipsiz  bir  aile  kalmıştı.  Aileye  sahip  çıkacak  tek kişi  vardı  oda  bu  ailenin yanında  değildi.  Yani  öksüz  kalan  çocukların  dayısı. Dayı  Ankara’da  hem okuyor,  hem de  çalışıyordu.
 
         Saramedin  korkusundan  büyük  annemin (anneannemin) gözüne  uyku  girmiyordu  geceleri. Birazdan  kapı  çalacak Saramet   canımıza  malımıza  zarar verecek kuşkusu  içindeydi.  
 
Çocukluk  yıllarımda    bunun  bilincinde  değildim.   yedi  yaşında  bir  çocuktum. Annem  çok  genç yaşta  dul kalmıştı.Bilhassa Anneannem,   annem bizlere kol kanat  geriyordu.   Yanı başımızdaki  bahçe  komşumuzun  annem  ve  bizler hakkındaki  düşüncelerini  ve  olacakları  en iyi  ve  sağlıklı  bir  şekilde  düşünen  büyük  annemdi.    Geceleri  gözüne  uyku   girmeyişinin  taşıdığı  endişesini   bahçe  evleri  bizden  çok  uzak  olsa da  oturmaya  gittiğimiz  ‘Topal Ali abi’  ismindeki  akrabamıza da  söylemişti.   Ali abi:
 
   “sen  telaşlanma  Raife hala  ben  her gün   size  uğrarım”  dediğinde   annesi de  oğlunun  bizi  yalnız  bırakmayacağını,  oğlum unutsa  bile  ben  “git  Rafya halana  bir  bak da  gel”  derim dediğini hayal meyal hatırlıyorum.
 
         Bilhassa  bu  sahiplenmeyle büyük  annemin  yüreğine  su  serpilmişti.  Bizler  böyle  bir korkunun  ve  endişenin  içindeyken,   birileri  yani  Saramet  bize  gelmenin  hesaplarını  yapıyordu. Bilse ki ‘Ali  abi’   bizi koruyup,  kollayacak  onu  bir  dağ başında  öldürür,  ölüsü  kim  vurdu ya  giderdi.
 
Bilhassa  bizimle  iyi iletişim  içinde  olanlara  sırf söylenenler  bize  iletilsin  diye  güya  yardım  etmek  ve  sahiplenmek  açısından
 
“o  dört  çocuğa  babasızlık  çektirir miyim  ben.  Anasını ben  alırım,  iki  kızı da  yetişince  ve  zamanı  gelince  benim  oğlanlar  alır.  İki  erkek  çocuğu da  malımıza  sahip  çıkarlar,  çobanlarımız  olur,  mallarımızın  bekçiliğini,  mahsullerimizin ırgatlığını  yaparlar”  demişti.  işte  bu  sözler  kulaktan  kulağa söylenip  büyük  aneminde  kulağına  gelmiş olmalı ki  annem bahçe komşumuz   Ali ağabeye bu  yüzden bir  defa  daha   gidip    konuşma  gereği  duymuştu.   Ayrıca   Ankara ya  göç  etme  fikrini de  ilk  defa    Ali ağabeye  anlatıp bir  danışacak bakalım  akrabamız  ne  diyecekti.  Korku içinde geçirdiğimiz birkaç  geceden  sonra  gene  bir  gün   bir akşam Ali  ağabeylere  gittik  durumu  büyük  annem  anlattı  Ali  abide “Dur  bahak  şu  anda  Saramedin  bir  rahatsızlık  verdiği yok. Hala  Ankara’ya  gitmenizi, o  zaman  bi daha  konuşuruz” dedi ve  gece  geç yarısı   bizi  evimize  kadar  getirip, o tekrar  evine dönmüştü.
 
Ali  ağabeylere gidişimizden   birkaç gün  sonra  bir  gün  akşam üzeri   geç vakitlerde  dış kapımız hızlı  hızlı  çalınmıştı.  Bu  hayırlı  bir çalış  değildi. Topal  Ali  abi olsa  aşağıdan  seslenirdi  “hala  benim  Ali”  derdi. Hızlı   ve  olanca  kuvvetiyle kapı  rezlesi  vuruluyordu.
 
Hacamatın  aklında  söylemek  istedikleri  bir şeyler  vardı.  Gece  geç  vakit gelmeliydi ki    çoluk  çocuk uyumuş  olsun,  demek  istediklerini  Rayıfa kadına  anlatsın  ve  hatta  razılığı  varsa  bir  ikide  Sıdıkayı   sıkıştırsındı.
 
Sık sık  ve  kuvvetli    kapı çalınmasından     büyük annemin  kalbi  küt  küt  atmaya  başlamıştı. 
 
“Boyu  devrilisice  Saramet  bu”  diye  aklından  geçirdi.  “Gecenin  bu  sahatinde  birilerinin  evine  gitmenin  yakışık  almadığını  bilmez mi  bu  adam  neye  çalar  bu  sahatte  kapıyı” diye söylenerek     açtığında  korktuğu  başına  gelmişti. Korktuğunu  ve  çekindiğini  belli  etmeden 
 
“oooo  saramet  senmiydin  bende  yabancı  birisi  sandım da  aha  bu  kalası  vuracaktım  kafasına” deyip  elindeki  bir  tahta  paçasını  yere  koydu. Girişteki  koca  avluda  bir iki  büyük  baş  hayvanla birlikte  davar olduğundan  hayvan  dışgısı  kokularının  arasından  bir üst kata  çıktılar. İki  yere  asılmış  lamba ışığının  titrek  yansımaları  arasında  Saramedin  başının  gölgesi  duvara aksedip  dalgalanıyordu.
 
Raife  annem  aşağıya  inerken  götürdüğü  feneri  gene evde  aydınlık  yapsın  diye  duvara  çakılmış  bir  çiviye  astı. Kapının o  sarsıcı  tak takları  vururken  büyük  annem,  annemi  bir  odaya  kapatmış, üzerinden de  kilitlemişti. Sorsa  “biraz  rahatsızda  erkenden  yattı”  diye  söyleyecekti.  Ama  kendisinin  yanında kendisine  güç  kuvvet  olacak  birinin  olması  gerekmez miydi. Bunu düşünerek   ablamı    uyandırmış 
 
“sen  benim  gücümsün  kuvvetim sin” demişti. “İşte  yüce  Rabbim  bu  torunumdan  medet  umuyorum  sen  torunlarımı  ve  kızımı  bu  adamın  şerrinden  koru”   demiş  ve  ilk  defa  birkaç gün  evvel  gittiği  ve  hiçbir  zaman kendilerini  yalnız  bırakmayacak  akrabaları Topal  Ali gelmişti   aklına.  Oysa Ali  abide  o gün   kendilerini   yoklamaya gelmiş “Rayıf hala  bi  isteğin  varmı”  demişti.  Rayıfa  kadında  “yok  Allah  seni  başımızdan  eksik  etmesin”  diye de  duada  bulunmuş ve  Ali  abi   biraz  oturduktan sonra gitmişti. Aynı  günün  geç  vaktinde tekrar  bir daha  yoklamaya  gelmesi  bir  mucizeydi.  Saramed  büyük  annesinin  yanından  ayrılmayan  torunu  Emine nin uyumamasına  kızarak Rayıfa gadına:
 
  “bu  kız  bu  saata  gadar  durumu  canım  uyut  get  sabiyi.  Hadi  Sıdıkayı da  uyandır da gel    bir  iki  laflarız” dedi.   Büyük  annem onun  rahatsızlanıp  erkenden  yattığını  söyledi. “Neyi  varmış  de bahak  bizim  bi yardımımız  dokunursa  söle  be  Rafya gadın  size  sahap  çıkmayacazda  kime  sahap  çıkacaz. Aha  bu  çocuklar  Memet  ağadan  bize  emanet. Ben onları  gözümün içi  gibi  baharım. De  git  uyandır  hele  Sıddıkayı  onun  yanında  gonuşak bahak  ne  diyo”  diye üsteledikçe büyük  annem  duymamazlıktan  geliyordu.
 
Saramet  Kaleciğin  haracını  yiyen  onun  bunun  malında  gözü olan,  döşünde  çifte  fişeklik sırtına  asılmış  tüfeğiyle  dağ  bayır  dolaşan,  kimi  yerde kendisine karşı  çıkanları  öldüren  ve  ölenlerin  kim vurdu ya  gittiği  bir  ortamda  dolaşan  bir  eşkıya.  Halkı  canından  bezdirmiş  kendisinden korkan  kişilere  yalancı  şahitlik  yaptırarak  haksız  yere  birçok  kişilerin  mallarını  elinden  almış  bir  kişi. Yani  geçim   kaynağı  buydu. Millet askerliğini  vatan için  yaparken o  aynı  zamanda  asker  kaçağı idi.
 
Büyük  annem  Saramede  “karnın  açmı?”  diye  sordu.   O da  “tokum”  dedi.    Büyük  annem    çay  yaptı  ikram  etti. Sırf   Sıdıkayı   aklına  getirmemesi  içinde   Saramet’i   lafa  tutarak  dağdan,  bayırdan  ona  bir şeyler  anlattırmanın  peşindeydi.  Belki  saat  geç olmuş  derde  kalkardı. Ama  ne mümkün  hala 
 
“sizin  bir  erkeğe  ihtiyacınız  var. Gecenin  bu  saatinde  galaçayına  gidip bahçanızın  arkına  suyu  çevirebilir misin? Rafya gadın  hep bunları  rahmatlı  Memet  yapardı.  Bunlar  erkek işi. Aha  davarı  güdecek  yaşta mı  çocuklar.  Bizim çocuklar  ne  güne  duruyor. Sana  baharık  Sıdıkaya’da  sahap  çıkarık ben kararımı  verdim  hele  sabaha  kadar  bi  oturak  bi  düşünekte sizi  bizim eve  taşırız.”
 
Raife  anam sıkımı  olmaz  diyecek  Sarıamada. İçinden 
 
“Allhım  sen bana    bir  kurtuluş  ver.   Allahım sen  her şeye  kadirsin” diyor, çaktırmıyordu  ama  gözünün  yaşı  içine  akıyordu.  İkide  bir  medet  umduğu  torununun  uyumaması için  arasıra  çimdikliyordu  onu. Gecenin  belki  üçüydü. Hele  bu günü  bir  atlatsın  durmayacaktı  buralarda. Oğluna  haber  salıp  Ankara’ya  göçeceklerdi. “Çevremdeki  ırz düşmanlarının  elinden  kızımı  torunlarımı  kurtar  yarabbim”  diye  içinden  sürekli,  dualar  ediyordu.
 
Saramet  ara  sıra  köstekli  saatini  cebinden  çıkararak  saate  baksa da  gitmeye  hiç  niyeti  yoktu.  Nasıl  olsa  sabah  olunca  Sıdıka da  uyanırdı. Hep  beraber  kendi  evlerine  giderlerdi.
      
Samiye  oğlu Topal Aliye   Raife  halayı  sormuş  Alide   “gayet iyiler  sana  selamı  var  sağlığımıza  duacılar”  demişti.   Ama  Samiye    gece  bir  rüya  görmüş  destur  çekerek  uyanmış   oğlu  Aliyi  uyandırmıştı. 
 
“Ali  doğru Rayfe halana git  onları şu  anda  sıkıntıda  gördüm rüyamda”  demiş. Alide:
 
 “Ana  daha  bugün  gittim ya. Sana  selamını  getirdim  gecenin  bu  saatinde  ne  gelecek  başlarına  canım” dese de   Anasının ısrarıyla  Ali  giyinir  Rayfe  halasının  evlerinin yolunu  tutar. Ali çok ileriden  Rayfe  halasının  evinin  ışığını  yanık  görünce  “bu  saate  kadar  yatmamışlar  demek ki”  diye  içinden  geçirir.  Geldiğini  haber  vermek  içinde  sesli  bir  türkü  tutturur.
 
İşte   bu  çaresizlikte  derinden  derine  bir  türkü  sesi  duyulmaya  başlandı.  Git  gide  yükselen  ve yakınlaşan  ses  sanki  Rayıfa  halanın  evine  doğru  geliyordu.  Ve  ses  kesilip te  alttaki  avlunun  kapısı  vurulmaya  başladığında  büyük  annem  rahat  bir  nefes  almıştı. Bu  Topal  Aliydi. Tanrıya  yakarışları  duyulmuştu  sanki. Saramet  huzursuzlaşmıştı
 
“kimmiş  canım  gecenin  bu  sahatinde  kapıyı  çalan”  dedi. Rayfe  gadın 
 
“Topal  Alidir   bizi gecenin  bu  saatlerinde  bile  gontrole  gelir”  dedi. İçindende
 
“Çok  şükür  Yarabbim”  dedi.   Büyük  annemin  elinde  fener  gelen misafir Topal  Aliyle  yukarı  çıktığında  Sarameti  görüp  
 
“ooooo  ağamda  buradaymış.  Senin  burada  olduğunu  bilseydim  ağam  ben uğramazdım  nede  olsa  Rayıfhalaya  sahap  çıkmamız  gerek” dedi  Saramet
 
 “gecenin     geç  saatinde  nereden  böööle” diye  sordu Alide:
 
“bahçalara  çaydan  su  çevirdim   ne  yapah  ağam  meyveler  çağlada.  Oturup  yer  minderine biraz  Sarametle  konuştular.  Sonrada Ali  Rayife  halasına:
 
 “hala sabaha  az bi  zaman kaldı,  anam çok özlemiş seni ille  Raife  halanı  getir  diyo  ne  dersin”  dediğinde  Büyük  annem:
 
“olur  sabah  çorbasını  içelim de  öyle  gidelim”  dedi.
 
 Saramat  baktı ki  işler  beklediği  gibi  değil  kendi içinden  bu işi  başka  zaman  hallederiz  diye  düşünmüş  olacak ki
 
 “hadi  bana  eyvallah  vakitte  epey olmuş”  diyerek  kalktı. Ali ağabeyle Büyük  annem     Saramatı  yolculadılar. Büyük  annem  ve bizler artık Ali abi gilin  evinde  misafirdik.  Büyük  annemin  isteğiyle  Ankara’ da ki  oğlu  Hakkı’ya  kendilerini  Ankara’ya  en kısa  zamanda götürmesi için Bir  kamyon  tutarak  gel diye Ali  ağabeye   mektup  yazdırdı. Dayım  Ankara’dan  gelene kadar Ali  ağabeyler  sağ olsunlar  bizi misafir  ettiler. Aradan Bir  aya  yakın  bir  zaman  geçti  bir  gün  sabah   dayım  15  tonluk  bir  kamyonla   çıkageldi.  Tüm  eşyalar  yüklendi. Mahsuller  ekili  tarlalarında,  sebzeler  bahçede kimi yaprağa,  kimi çiçeğe  durmuş.  Ağaçların  meyveleri  çağlaya  dönmüş,  öylece  bırakıp,  bir  daha  geri  dönmemecesine  Ankara’ya  göç  etmiştik. 
 
Kiraya  tutulmuş  bir  gecekonduda  dayımın  himayesinde yeni  bir  hayata  başladık.  
24-12-2006

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

ÖYLE GEL
 
Kanayan yaraya dönmüş yaşamda
Günahlı geçmişi akla öyle gel
Hatırına gelmez bilirim senin
Eski defterleri yokla öyle gel
 
Önce kendini çöz baktın olmazsa
Başından başla sen aklın almazsa
Geriye gülüşten bir şey kalmazsa
Sitemli yüzünü sakla öyle gele gel
 
Duygulara sürgün veremiyorsan
Sevinçlere pusu kuramıyorsan
Sen kendi yaranı saramıyorsan
Uzanacak eli bekle öyle gel
 
Gül gözüksen diken olup bataman
Kusurlu yazgıya suçlar ataman
Artılar eksiyi götürsün tamam
Günah sevap çiftle tekle öyle gel
 
Sözlerin sevilmez eylemin batar
Yüze gülen dostlar ardından öter
Harcı acılarla kardığın yeter
Aşkı yüreğine yükle öyle gel
 
Yarın korkusunu yaşayıp şaşkın
Mecalsiz kalmışsın yarene düşkün
Hep aynı feryatta figanda aşkın
İsyana hasreti ekle öyle gel

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

BİR SEN MİSİN 
 
Yüreğin, sürgün gözüne
Birsen misin filiz veren
Kendi içinden özüne
Bir sen misin filiz veren
 
Öfkeni bırak bir yana
Bir sevinç ol heyecana
Çorak topraktan bir cana
Birsen misin filiz veren
 
Günahlar aşkı asarken
Yürekte sevda eserken
Sancılar tende susarken
Bir sen misin filiz veren
 
Yüreğim gurbet göçünde
Geçineyim, de geçin de
Hayat veren su içinde
Bir sen misin filiz veren
 
Çare bulursun dert deşip
Gözyaşısın gözden taşıp
Buruk dudaklara düşüp
Birsen misin filiz veren

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ

ORGANİZE SANAYİ  BÖLGESİNDE ÇALIŞMALAR!

 

Sanayi kuruluşlarında sigara ile ilgili  semirlerine  hiç ara vermeden  devam eden  Türkiye Yeşilay Cemiyeti Çorum Şubesi    geçtiğimiz günde   Organize Sanayi  bölgesinde fabrika  personeli seminer  vererek beş  personelin  daha sigarayı bırakmasına  vesile oldu. Sigara  alkol ve  bağımlılık yapan  maddeler hakkında fabrika  personeli konferans  salonunda  fabrika  personeli ve çalışanlarına  sinevizyon destekli bir seminer veren  Yeşilay Derneği olarak: “Sanayi  kuruluşlarında   zararlı  ve bağımlılık  yapan maddeler hakkında  insanlarımızı ve çevremizi bilgilendirmeye devam ediyoruz. Okulların  kapanması ile  birlikte  sivil ve ticari kuruluşlarda  çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu sanayi bölgesinde ziyaret ettiğimiz beşinci fabrika ve burada da çok sayıda personelin sigara içtiğine şahit olmaktayız.İnsanlarımız bu zehirden kurtulmak istemekte ve zararlı yönlerini bu kadar bilmemekteler. Fakat bir karşı bilinç ve cephe oluştuğunu görmek artık bizler için son derece mutluluk verici olmaktadır.

Sigara içen bir fabrika çalışanının sigara molalarında kaybettiği süre yıl içerisinde birkaç milyara varan bir para kaybına ve değeri ölçülemeyecek katma değer ve eksikliğine sebep olmaktadır. İşyerleri artık bu konuda bilinçlenmekte hem çalışanlarının sağlığını hem de işletmelerinin karlılığını düşünerek sigara ile mücadeleye de önem vermekteler.

Bu günde burada beş kardeşimizin sigarayı bıraktığını ve artık içmeyeceklerini görüyoruz. Arkadaşlarının huzurunda söz vererek yemin eden ve bir daha sigara içmeyeceğini beyan eden bu kardeşlerimizi kutluyor ve yeni hayatlarında sağlık, mutluluk ve başarılar diliyoruz.”

Bu seminer  sonunda sigarayı  bırakan Kadir Yalçın,Savaş Aykaç, İzzet Karataş,Osman Halıcı ve Nuh Aksoy  isimli personele  Yeşilay  Derneğince  şükran belgeleri  verildi.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
KIRK'A YAKIN TİRYAKİ DAHA SİGARAYI BIRAKTI
Geçtiğimiz günlerde başlayan sigara yasaklarını bir başlangıç kabul eden birçok tiryakinin artık sigaralarını bıraktıkları ve sağlıklı bir yaşama başladıkları öğrendik.
Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Temsilciliği olarak ana caddemizde açtığımız “sigaranın zararlarını” anlatan sergiyi gezdikten sonra nefis muhasebesi yaparak kendi istekleri ile sigarayı bırakan kırka yakın Çorumlu hemşerimizin de yeni ve sağlıklı bir yaşamı seçtikleri gözlendi.
Yeşilay Sergisindeki panolar ve resimlerle sigaranın dehşet verici yönlerini gören ve öğrenen tiryakiler dağıttığımız cd lerle de bu bilgilerini pekiştirerek birer ikişer sigarayı bıraktılar.
Uzun yıllar sigara içtiklerini ama kimsenin kendilerini bu denli bilgilendirmediğini, artık sigara denilen büyük madde bağımlılığının arka planlarını ve gerçek yüzünü de gördüklerini kaydeden tiryakiler aldıkları bu karardan geri dönmeyeceklerini de açıkladılar.
On gün süren Yeşilay Sergisinin son  günlerinde  artık sigara  içmeyeceklerini beyan eden tiryakilere Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Temsilcisi olarak  şükran belgeleri ve armağanlar verdik.
Saygılarımızla!
 
Yeşilay Çorum Temsilcisi
0505 408 25 68

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
SİGARA  NASIL BIRAKILIR? 
1-sigara birden ve aniden bırakılır. Yardımcı ilaçlara ihtiyaç yoktur. Tüm kutsal bildikleriniz üzerine yemin ediniz ve çevrenizi şahit tutunuz.
2-Son bir SİGARA veya kahve içip işi duygusallaştırmayınız. Ayağa kalkıp paketinizi hızla buruşturup bir yere fırlatarak bu işi bitirin ve bulunduğunuz yerdeki bir pencereyi açıp derin bir nefes alın.bunu yeni hayatınızın ilk soluğu olarak kabul ediniz.
3-Paket, kibrit,çakmak tabla gibi nesneleri derhal bulunduğunuz yerden ebediyen kaybediniz. Sigara içilmez veya “no smoking” gibi levhalar veya tablolar satın alarak her yere asınız.
4-Sigara içilen her yerden uzak durunuz. Bulunduğunuz yerde içen kişiler varsa onları protesto etmeye derhal başlayabilirsiniz.
5-En az on beş gün kahve içmeyiniz. Çayla veya bitki çayları ile yetininiz.
6-Sigara arzusu gelince bir bardak su içiniz, tespih çekiniz, çiklet çiğneyiniz Çorum leblebisi yiyiniz.
7-Stresten uzak durunuz. Günde bir saat yürüyünüz. Bisiklete bininiz spor yapınız. Alkol de sigaranın ikiz kardeşidir onu da terk ediniz.
8-Uykunuzu aksatmayınız. Beyniniz ancak uykuda oksijenle beslenmektedir. Yaşantınızı yeniden düzene sokacak prensip kararları alınız. Artık bütün HÜCRELERLNİZE artık taze kan ve oksijen gideceğinden hızla dirileşmeye ve canlanmaya başlayacak buna kendiniz de hayret edecek ve hatta güzelleşeceksiniz.
9-Kahveler, egzozlar, parfümler hepimiz için tehlikelidir. Temiz hava soluyunuz. Sık banyo yapıp derinizin gözeneklerini açık tutunuz.
10-Mutlaka kan veriniz. Bu vücudun atamadığı zift ve nikotinin sürekli damarlar içinde dolaşmasını önler ve vücudunuz da yeni ve taze kan yaparak sizi sağlığınıza kavuşturur.
11-Beslenme alışkanlıklarınızı değişiriniz. Yeşil bitkilerle beslenerek kendinize YENİ beslenme ve yaşama rejimleri tatbik ediniz. Rafine yiyeceklerden kaçının. Kara un veya kepekli undan mamul ekmeği tercih ediniz. En ideal ekmek Çorum yufkasıdır. Tuzu da az kullanın. İçinde gıda boyaları ve kimyasal tatlandırıcılar ile e sınıfı maddeler bulunan hiç bir maddeyi evinize sokmayınız. Mutlaka zeytinyağı kullanınız ağır salçalı yemekleri ve kızartmaları terk ediniz. Fazla et, konserveler ve aşırı tuz, ağır baharatlar ve bol turşu yemek kalp-damar sağlığınıza ve tansiyon düzeninize zararlıdır. Yeşil sebze ve meyve tüketimini artırınız. Her hafta bir kere mutlaka balık yiyiniz. Izgara ve haşlama yapmak en iyisidir.
12-Yaşınız kırkın üzerindeyse günde bir aspirin mutlaka için mideniz rahatsızsa bağırsakta çözünenini tercih edin aspirinin çok çeşitleri vardır. Eczacınıza danışabilirisiniz.
13-Kolalı içecekleri hayatınızdan uzaklaştırıp yerine süt, ayran, hoşaf ve kompostoları yerleştiriniz.
14-Bütün bunları hayatınıza tatbik ettiğiniz ilk birkaç gün içinde beyninizdeki sigara şalteri kapanmış olacağından artık korkmayınız iradeli sağlıklı ve inançlı bir insansanız bir daha başlamanız asla mümkün olmayacaktır.
15-Günde ortalama bir paket sigaradan yılda en az 350 milyon, on yılda yine en az  3.5 milyar kardasınız. Bununla neler yapacağınızı bir hesap ediniz. Fakat esas kazancınız sağlığımız ve çevrenize verdiğiniz zarardan geri dönmüş olmanızdır.
16-Bununla da teselli bulamadınızsa – ülkemizde – her gün sizin gibi sigara içen 21 milyon aktif içicinin net 21 milyon doları yakıp akşama kadar dumanını havaya savurduğunu düşünün.pasif içicilerle beraber 51 milyon insanımızın meydana getirdiği savurganlığın boyutları sizi hiç ürpertmiyor mu? Hele içtiğiniz Amerikan sigarası ise yaktığınız her bir sigaranın mermi, bomba, kurşun olarak Filistin’e, Irak’a, Afganistan’a gittiğini yoksa BİLMLMİYOR MUSUNUZ?
17-Artık temiz kokan pırıl pırıl ve yepyeni ve sağlıklı bir insansınız. Vücudunuzun yenileme mekanizmaları tam güç çalışmakta, birikmiş zehirler dışarı atılmakta, akciğer hücreleri yeni bronşlar üretmekte, tıkalı damarlar yeni kılcallarla kalbinizdeki koroner sisteminizi takviye etmekteler.
18-Bulunduğunuz yerdeki Yeşilay teşkilatının konferanslarını ve film gösterilerini izleyiniz sergilerini geziniz. Sigarayı bıraktığına çok daha memnun olacaksınız. Hatta bir Yeşilay gönüllüsü olarak; içki sigara ve madde bağımlıları ile mücadele eden hayırsever toplum gönüllüleri kervanına sizde katılın.
19-Sigarayı bıraktığınız bu tarihi yeni bir başlangıç kabul ediniz ve biliniz ki  biyolojik ömrünüz 22 yıl daha uzamıştır. Sizi tebrik eder yeni hayatınızda ve ömrünüzde sağlık ve afiyet başarı ve mutluluklar dileriz.
Saygılarımızla!
 
Yeşilay Çorum Temsilcisi
0505 408 25 68

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ayşe PASLANMAZ

Ayşe PASLANMAZ HAYAT H!KAYESİ

BAYRAK

Semada gökte bayrak, dilde İstiklâl Marş’ı,
Yükselirken göklere, buluta değer başı...

Dokunur bayramlarda, ritmik trampet sesi,
Duygular şahlanırken, o an keser nefesi...

Ey Türkoğlu, Türk kızı, sen asil kan taşırsın,
Bayrağın gölgesinde, hep özgürce yaşarsın....

Bu ne büyük saadet, sevinç gözyaşı düşer
Atam ölümsüzleşir, hayran kalır tüm beşer.

Ay yıldızlı bayrağa, canlar verilse de az,
Süzülür gelin gibi, o ne eda, o ne naz...

Rüzgâr yalar alnını, kıpırtı olur hafif,
Dalgalanır göklerde, o ne eşsiz ne latif...

Bitmeyen övüncümüz, gururumuzsun bizim,
Gönüller feth eyleyen, sürurumuzsun bizim...

Sen olmasaydın eğer, yerlerde sürünürdük,
Büyük utanç içinde, zillete bürünürdük...

Kenetlenmiş bir olmuş, Türk’e değer biçilmez,
Ey şanlı bayrak senden, ebedi vazgeçilmez...

Al bayrağım dalgalan, gökyüzünde seyre dal,
İnme sakın yerlere, sonsuza dek orda kal..

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ayşe PASLANMAZ

Ayşe PASLANMAZ HAYAT HİKAYESİ

ÜRGÜP
 
Tarihin büyüsü ondan sorulur,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp,
Onu bir kez gören candan vurulur,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp.
 
Dünyanın dilinde Ürgüp’ün ünü,
Bir bitmez efsane geçmişi dünü,
Gören mutlulukla kutlar o günü,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp.
 
Periler diyarı öyle şahane,
Göremeyen gözler olur virane,
Sayısız hayranları deli divane,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp.
 
Düşler diyarında gezilen o an,
Yıldızlar uçuşur pembe bir duman,
Rüyamı masal mı akıyor zaman,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp.
 
Peri bacaları saf saf dizilir,
Onlardaki heybet hemen sezilir,
Tarih kokan doğa zevkle gezilir,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp.
 
Dev coğrafyada, tarih yaşıyor,
Sanatsal yapıyı özgün taşıyor,
Ünü dünyaları aştı aşıyor,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp.
 
Peri kızı der ki ozanın dilinde,
Türküler dökülür sazın telinde,
Ummanlar kaybolur sevgi selinde,
Kapadokya’mızın kalbidir Ürgüp.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ayşe PASLANMAZ

Ayşe PASLANMAZ HAYAT HİKAYESİ

BURAYA KADAR
 
Ölene dek dedim, o dost sen miydin?
Demek dostluğumuz, buraya kadar,
Dilimde bitmeyen, o tat sen miydin?
Demek dostluğumuz, buraya kadar...
 
En acı günümde, benimle oldun,
Yanımda ne büyük bir huzur buldun,
Bazen keder bazen, mutluluk doldun,
Demek dostluğumuz, buraya kadar...
 
Dost bilerek seni, yaptım bir hata,
Unutmam o anı, dün gibi hâlâ,
Nasıl yadırgadım, verdin bir ceza,
Demek dostluğumuz, buraya kadar...
 
Affetmek sevenin, gelmez mi özden,
Demek çıkarmışsın, sen beni gözden,
Bahane bulmuşsun, işte bu yüzden,
Demek dostluğumuz, buraya kadar...
 
Hiç ummazdım bunu, şaşırdım kaldım,
Dediğin sözlerden, acıya daldım,
Dilinde bir dua, dudakta baldım,
Demek dostluğumuz, buraya kadar...
 
Gücendim, incindim, gayrı kırıldım,
Bir kelam etmeden, senden ayrıldım,
Bilesin ki ben de, sana darıldım,
Demek dostluğumuz, buraya kadar...
 
Bundan sonra asla ne ara ne sor,
Artık bir araya gelmemiz çok zor,
Davranışlarına bakıp kafa yor,
Demek dostluğumuz, buraya kadar...

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU

Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU HAYAT HİKAYESİ

GİRİŞİMCİ SANAT, EDEBİYAT VE BİLİM ADAMLARI TOPLULUĞU GASAT ALMANYA BAŞKANLIĞI TOPLANTISI YAPILDI
 
12-16 Ağustos 2009 Tarihleri arasında Gasat (Girişimci Sanat, Edebiyat Ve Bilim Adamları Topluluğu) Almanya Başkanı Sayın Necati Tüysüzoğlu beyefendi başkanlığında gerçekleştirilen, Gasat Almanya Başkanlığı Toplantısı Bodrum Gümüşlük’de yapıldı. Toplantı, Gasat’ın Ülke ve İl Başkanlarının katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Toplantıya iştirak edenler arasında;
 
Gasat Genel Başkanı Emine Sevinç Öksüzoğlu
Gasat Ödül Komisyonu Başkanı İsmet Bora Binatlı
Gasat Danışma Kurulu Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız
Gasat Almanya Başkanı Necati Tüysüzoğlu
Gasat Antakya İl Başkanı Sevil Mısırlıoğlu
Gasat Tekirdağ İl Başkanı Hüseyin Güler
Gasat Adana İl Başkanı Münevver Düver
Gasat Onursal Üyesi Faruk Anbarcıoğlu
Gasat Üyesi Serap Yüksel
Gasat Üyesi Sacide Yaylaz
Türkiye Şiir Birincisi Mine Sevinç
Program; toplantıda alınan kararlar, faaliyet raporlarının sunulması, 2010 yılı içinde yapılması planlanan programın okunması ve 2010 yılı “Gasat Kültür Sanat, Edebiyat ve Bilim Ödülleri” nin kimlere verileceği hususundaki yapılan görüşmelerle devam etti. Bu yıl içinde kutlanması düşünülen, Gasat’ın 13. Kuruluş Yıldönümü Balosu içinde neler yapılması gerektiğine ilişkin fikirler sunuldu. Gasat Almanya Başkanlığı toplantısında, Gasat Genel Merkezin takdim ettiği Başkanlık madalyaları verilirken, tüm katılımcılara Türk Edebiyatına ve Türk şiirine yapmış oldukları üstün hizmet ve Gasat’daki değerli çalışmalarından dolayı “Teşekkür Belgesi” takdim edilmiştir. 16195512 Üye No ile GASAT Onursal Üyesi olarak atanmasına oy birliği ile karar verilen Sayın Faruk Anbarcıoğlu beyefendiye ise; Gasat Onursal Üye Madalyası takdim edilmiştir. Bunun yanı sıra;
“Türk Edebiyatı Üstün Hizmet Ödülü”ne Necati Tüysüzoğlu beyefendi layık görülürken, Sevil Mısırlıoğlu hanımefendi “Usta Kalem Başarı Ödülü” ne, Hüseyin Güler beyefendi ise, “Türk Edebiyatına Katkı Ödülü” ne layık görülmüşlerdir.
Gasat Almanya Başkanı Sayın Necati Tüysüzoğlu beyefendinin hazırlamış olduğu “Avrupa’dan Dünyaya Türk Şiirleri Antolojisi” nde Edebiyatçı üst kurulda yer alan, Emine Sevinç Öksüzoğlu, İsmet Bora Binatlı, Mehmet Nuri Parmaksız ve Sevil Mısırlıoğlu’na “Avrupa Antoloji Yayınları” nın hazırlamış olduğu “Sertifika” Necati Tüysüzoğlu beyefendi tarafından takdim edilmiştir.
Programın ilerleyen saatlerinde Antakya il Başkanı Sayın Sevil Mısırlıoğlu’nun Antakya’dan getirerek konuklara ikram ettiği yöresel kabak tatlısı ile ağzılar tatlanırken, Gasat Ödül Komisyonu Başkanı, Türk şiirinin parlayan yıldızı Sayın Mehmet Nuri Parmaksız beyefendi başkanlığında yönetilen şiir dinletisi ile kulaklara ve ruha hitap edildi.
Gasat Almanya başkanlığının düzenlemiş olduğu toplantı içinde, “Sanatçılar Sokağı” nda açılan resim sergisi gezilerek, ressam Murat Külcüoğlu beyefendi ile resim üzerine sohbet edildi, fotoğraflar çekildi. Elbette ki deniz unutulmadı. Konuklarımıza ikram edilen yöresel yemekler ve tadların yanı sıra, tatil yapma olanağı da sağlayan Gasat Almanya Başkanı Sayın Necati Tüysüzoğlu beyefendiye teşekkürlerimizi sunuyoruz.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

TASAVVUF EDEBİYATIMIZIN İLK BÜYÜK ŞAİRİ YUNUS EMRE
Yunus Emre’nin şiirleriyle karşılaşmayanımız yok gibidir. O, Tasavvuf edebiyatımızın ilk büyük şairidir. Hayatı hakkında kesin bilgilere sahip olmadığımızı biliyoruz. Yunus Emre’yle ilgili bildiklerimiz, din ve tasavvuf büyüklerinin rivayetlerinden oluşan menkıbelere dayanmaktadır.
Risaletü’n-Nushiye adlı mesnevisini 1307–1308 yıllarında yazmış olmasından yola çıkarak yaptığımız değerlendirmelere göre; XIV. Yüzyılın başlarına kadar yaşadığı kabul edilmektedir.
Son araştırmalara bakarsak; Yunus Emre’nin 1240–1241 yıllarında, muhtemelen Eskişehir’de doğduğu, seksen iki yıl yaşayarak 1320–1321 yıllarında vefat ettiği tahmin edilmektedir.
Yunus Emre’nin iki defa evlendiği, bu evliliklerinden iki çocuğunun olduğu, Konya, Şam ve Azerbaycan’ı dolaştığı bilinmektedir. Aşık Çelebi, Rıza Tevfik, Bursalı Mehmet Tahir, Hüseyin Vassaf gibi araştırmacılar, şairin okuma-yazma bilmediğini, medrese eğitiminden geçmediğini; İsmail Hakkı Bursevi, Abdulbaki Gölpınarlı, Faruk Kadri Timurtaş gibi araştırmacılar ise, medrese eğitimi almış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yunus’un ümmiliğini Hz. Peygamber’den kinaye bir ümmilik kabul edenler de vardır. Aslında Yunus, ümmi olmadığını düşündürecek kadar ilim sahibidir.
O’nun ilmi, ilahi aşk ve güzel ahlakla elde edilmiş ledünni (ilham yoluyla elde edilmiş) bir ilimdir. Menkıbeleri ve şiirlerinden anlaşıldığına göre; Yunus Emre, tasavvuf yoluna girmeden önce, güçlü bir medrese öğrenimi görerek yetişmiştir. Yunus Emre’nin menkbevi hayatı daha çok Hacı Bektaş-ı Veli “Velâyetname”sine dayanmaktadır.
Rivayetlerden birine göre; Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna çıkar ve, “Ben bir fakir kişiyim. Bu yıl ekinimden nasip alamadım. Ümittir ki bu yemişi alıp buğday verirsiniz” der. Birkaç gün bekledikten sonra ayrılacağı Hacı Bektaş’a haber verilir.
Hacı Bektaş; “sorun bakalım, buğday mı ister, nefes mi?”der. Yunus’un “buğday” cevabı bildirilince, Hacı Bektaş-ı Veli; “Varın söyleyin, alıcın her tanesi için bir (iki) nefes verelim” buyurur.
Cevaben Yunus Emre; “Ehlim var, nefes karın doyurmaz. Lütuf ederse buğday versinler. Kifaf edelim” der. Hacı Bektaş-ı Veli bu defa; “Alıcın çekirdeğine on nefes verelim” dese de o kabul etmez. Kendisine istediği kadar buğday verilir. Yunus Emre yolda buğdayıyla giderken, “Vilayet eri bana nasip sundu, alıcın her çekirdeğine karşı on nefes verdi. Ne olmayacak iş ettim. Buğday sayılı günde tükenir, nefes bir ömür yeter. Ola ki himmet eder, nasibi verir” diye düşünür.
Yunus Emre Dergâha varıp halini arzeder. Hacı Bektaş’a istediği haber verilince, “O şimdiden sonra olmaz, biz onun kilidini Tapduk Emre’ye verdik”der. Yunus Emre bunun üzerine Tapduk Emre’ye gider. Tapduk Emre, “hoş geldin” halin bize arzolundu. Hizmet et, emek yetir, nasibini al” buyurur. Bunun üzerine Yunus emre, Tapduk dergâhına kırk yıl odun taşır. Bu kırk yıl boyunca Yunus Emre’deki istidat, tasavvufi eğitim yoluyla işlenir. Teslimiyeti, samimi hizmetleri sonucu olgunluk mertebesine erer. Daha sonra şiirleriyle halkı irşat etmek üzere yeniden gurbete çıkar.
Yunus Emre, Konya, Şam ve Azerbaycan dahil geniş sayılabilecek bir coğrafyayı dolaşmıştır. Çağdaşı büyük mutasavvıf Mevlâna Celâleddin’le görüşerek, yolculuğunu doğduğu yer olan Porsuk çayının Sakarya’ya döküldüğü Sarıköy’e dönerek tamamlamıştır. Eskişehir’in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy’de gömüldüğü yere, 1970 yılında yeni bir mezar yapılmıştır. Anadolu’nun birçok bölgesinde, Ona ait mezarın bulunması şaire duyulan büyük sevginin göstergesi olarak kabul edilmektedir.
Kendisinden sonra gelen binlerce düşünce ve sanat adamını derinden etkileyen, şiirleri bugün de en az aydınlar kadar halk arasında dillerden düşmeyen Yunus Emre’nin, Türkçe edebiyatın en büyük şairi olduğunu söylemek yanlış sayılmaz.  Yunus emre, şiirlerinde kullandığı süsten, gösterişten uzak temiz bir Türkçe ile şiirimizin en temiz ve berrak kaynaklarından birini oluşturmuştur. Allah ve insan sevgisini, dostluğu, kardeşliği, merhamet ve yardımlaşmayı esas alan, öğütleyen İslâm tasavvufundan kaynaklanan ve güçlü bir lirizmle beslediği şiirlerinin yüzyılları aşıp gelmesi tesadüfi değildir.
Bazı şiirlerinde aruzu, büyük çoğunlukla hece ölçüsünü kullanan Yunus Emre’nin Divan’da üçyüz altmış kadar ilâhi ve nefes topladığı görülmektedir. Şiirinin temel birimi beyit, biçmi ilâhidir. Müstezat ilâhiyi sever. Aruzla yazar, Türkçe hece ölçüsüne uygun olan “hezec” ve “recez” bahrlarını kullanır genellikle. Kusursuz bir kafiye yapısına sahip Yunus Emre, Türk tasavvuf edebiyatının ilk büyük şairi olarak kabul edilmektedir. Yunus Emre, bir ozan, yahut bir saz şairi değil, dini-tasavvufi Türk edebiyatı alanında kendine özgü bir tarzın temsilcisidir.
Kur’an ve sünnet esaslarından hareketle, bütün insanlığı Allah’ı zikre ve kardeşliğe davet eden Yunus Emre, şiirlerinde, ölüm, fanilik, gurbet ve dervişlik konularını işlemiştir. Yine de onun şiirlerinde en çok işlediği konu ilahi aşktır. O’na göre “aşk makamı” yüce bir makamdır.
Yunus Emre, ne dünya, nede ahiret hesabındadır. O, hasret ile doludur. İlâhi aşktan sonra, Yunus Emre’nin düşüncesinde, en köklü yere sahip olan fikir, ölüm fikridir. Şaire göre ölüm “sevgiliyle buluşmaktan” başka bir şey değildir.
Beylikler döneminin karışık Anadolu’sunda yaşamış olan Yunus Emre, dünya ile tümüyle bağlarını koparmamıştır. Bu nedenle de gündelik olaylar şu dörtlüğünde olduğu gibi karşımıza çıkar:
 
Bu dünyada bir nesneye,
Yanar içim, göynür özüm,
Yiğit iken ölenlere,
Gök ekini biçmiş gibi..
 
Yunus Emre’nin dili, ortak İslâm medeniyeti içinde öteden beri gelişmeye başlamış ve ortak medeniyet dillerinden Türkçeleştirilmiş kelimelerle zengin bir İslâmi Türk dilidir.
Orta Asya’da Ahmet Yesevi ile başlayan tasavvuf şiirinin doruk noktasına Yunus Emre ile çıktığı, Anadolu erenlerinin en büyüğünün Yunus Emre olduğu kabul gören gerçeklerin başında gelmektedir.
Yunus Emre’nin üçbin şiir söylediği, fakat bu şiirlerin Molla Kasım adlı bir zahid tarafından şeraite aykırı bulunduğu için tahrip edildiği, yılların gerisinden gönümüze akıp gelen değerlendirmelerdendir. Molla Kasım, Yunus’un şiirlerini ele geçirip, bir su kenarına oturur. Bin tanesini yakar, bin tanesini de suya verir. Üçüncü bindeki şiirleri okumaya başlayınca, şu dizelerle karşılaşır:
 
Derviş  Yunus bu söze eğri büğrü söyleme,
Seni sığaya çeken bir Molla Kasım gelir..
 
Bu beyti okuyan Molla Kasım şaşırır, tövbeye gelir ve Yunus Emre’nin ermiş bir kişi olduğuna inanır. Ne var ki iş işten geçmiştir. Elde sadece bin tane şiir kalmıştır.
 
ESERLERİ:
Yunus Emre’nin iki eseri vardır. Bunlardan Risaletü’n Nushiyye olarak bilineni 1307 yılında mesnevi şeklinde yazılmış, tasavvufi bir nasihatnamedir. Yunus Emre’nin bu eserinde ahenk ve âşıkanelik olmamakla birlikte sembolizmi mükemmeldir. Eserde kavramlar soyut olup teşhis sanatıyla işlenmiştir. Didaktik bir eser olan bu risale, insanın kâmil olma yolunda yaşadığı manevi yolculuğu anlatır.
Yunus’un öteki asıl eseri ise, düşünce dünyasını da ortaya koyduğu Divan’dır. “Yunus olduysa adım pes ne aceb/Okuyalar defter-ü divanımı “beyitinden anlaşıldığı kadarıyla, Yunus Emre hayattayken Divan-ı bulunuyordu, şeklinde yorum yapmak, bunu gerçek olarak kabul etmiş yanlış olmaz.
Yunus Emre’yi ilim ve edebiyat dünyasına ciddi anlamda tanıtan ilk kişi, isim ve imza Fuat Köprülü’dür. “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1918)” adlı eserinde Ahmed Yesevi ve Yunus Emre etrafında gelişen Türk tasavvuf edebiyatı tarihi, geniş şekilde incelenmiştir.
Cumhuriyet döneminde Yunus Emre üzerine ilk ciddi araştırmayı ise Burhan Toprak yapmış ve Yunus’un şiirlerini “Yunus Emre Divanı-(1933–34)” adıyla yayımlamıştır.
 
HAKKINDA YAZILANLARDAN
1- Yunus Emre bir bakıma Mâvlana ile adeta aynı inancı ve aynı dünya ve hayat görüşünü paylaşmıştır. Mevlâna’nın Farsca terennüm ettiklerini, çok uzun ve geniş bir ufukta, bize aydınlığı gösterdiklerini Yunus Emre çok daha kısa tesirli bir Türkçe ile şakımıştır. (Abdülkadir Karahan)
2- Yunus Emre’nin sanatı tamamiyle “Milli” yani “Türk” bir sanattır ki, bunu tahlil edecek olursak, başlıca iki unsura tesadüf ederiz: Evvela ona ahlaki-süfiyane esaslarını veren “İslami-Nev-Eflâtuni” unsur. İkinci olarak; lisanın edasını, şeklini, veznini veren milli unsur. Birisi  “Esas”ı, diğeri “Şekl”i teşkil eden bu iki unsur.  (Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, 1986)
3- Bu dünya, insanın bakıp bakıp doyamadığı kızıl, yeşil donanmış pırıl pırıl bir gelindir. Ölümü en sakin ve soyut çizgilerle anlatan Yunus, ölüme geçiş acılarını en dehşetli imajlarla, hayatı da bir çocuğun dünyaya bakışı kadar taze, renkli ve parlak, canlı kelimelerle anlatıyor (Sezai Karakoç, Yunus Emre, 1989).
4- Şiirimizin ustalarından, rahmetli Halil Soyuer’in sekiz dörtlükten meydana gelen “Gizlidir” başlıklı şiirinin bir dörtlüğü: Halil diye doğmuş biri/Yunus olmuş onun pir’i/Belki de bunca şiiri/Yazanda, Yunus gizlidir..
 
ŞİİRLERİNDEN 
Yunus Emre’nin şiirlerinden:
Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün-ü günü
Bana seni gerek seni (Kül’den)
 
Bir garip ölmüş deyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin (Soğuk su’dan)
 
Gökyüzünde İsa ile
Tur dağında Musa ile
Elimdeki âsâ ile
Çağırayım Mevlâm seni (Dağlar ile, Taşlar ile’den)
 
Ne dilersen Haktan dile
Kılavuzla gir doğru yola
Bülbül âşık olmuş güle
Öter “Allah” deyu deyu
(Şol cennetin ırmakları’ndan)

 
Gönlüm düştü bu sevdaya
Gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya
Gel,gör beni aşk neyledi (Baştan ayağa yâreyim’den)
 
Bir hastaya vardın ise
Bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele
Hak şarabın içmiş gibi (Gök Ekini’nden)
 
KAYNAK: Işık, İhsan: (Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, cilt 9 Ankara 2007)

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

12 AĞUSTOS 2009 ÇARŞAMBA ÇANAKKALE
Çanakkale adı, geçmişimizin aynası, geleceğimizin garantisi.
Çanakkale, tarihi zenginlikleri ve doğal yapısıyla dünyanın önemli şehirlerinden biri. Gelibolu yarımadası, Gökçeada, tarih kokuyorlar. Bayramiç, Bozcaada, Çanakkale’nin önemli yerleşim yerleri arasında sayılıyor.
Çanakkale’de çoğu dükkan ve kafe olarak kullanılan eski konutlar, daracık sokakların çevresinde yeralıyorlar. Çarşı Caddesi, Yalın han, Truva atı, Aynalı çarşı, Çay, Rum ve Yahudi mahalleleri, zafer meydanı, Fatih, Tıflı ve yalı camii, Havra, Cumhuriyet meydanı, Halk bahçesi, Kordon, saat kulesi, Fetvane sokak, Nedime hanım kız okulu Çanakkale şehir merkezinde önemlilikler olarak karşımıza çıkıyorlar.
Boğaz Komutanlığı Deniz Müzesinde Osmanlı dönemi silah ve askeri malzemeleri, 1. Dünya Savaş ve gereçleri, Nusrat Mayın Gemisinin bir maketi (bu gemi, Tarsus Belediyesince satın alınıp, onarılarak, kentin merkezinde sergileniyor) görülebiliyor, gezilebiliyor.
Çanakkale Savaşlarının, 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu itilaf devletlerinin Çanakkale Boğazını geçerek Osmanlı Devletini yenmek ve Rusya’ya destek yolu açmak için büyük bir donanmanın 03 Kasım 1914 tarihinde Çanakkale sahillerini bombardımana tutmasıyla başladığını biliyoruz.
8 ay 14 gün süren bu savaşlarda toplam 500 bin asker öldü. Yaralıların sayısı hiçbir zaman bilinemedi. Çok sayıda kayıp askerden bir daha haber alınamadı. Her savaş gibi, bu savaş da geride telafisi mümkün olmayan acılar bıraktı.
Çanakkale’nin; Ayvacık, Bayramiç, Biga, Bozcaada, Çan, Eceabat, Ezine, Gelibolu, Gökçeada, Lapseki, Yenice ilçeleri var. Buralarda değişik özellik ve güzellikler karşımıza çıkıyor. Çanakkale’deki 18 Mart Üniversitesi eğitim-öğretim alanında binlerce gencimizi yetiştiriyor.
Çanakkale’deki şehitliklerimiz ve bilinmesi, hatırlanması gerekenlerin sıralanışı:
- Çamtekke şehitliği, Büyük ve küçük Anafarta, Yusufçuk tepe anıtı,
- Mehmetçik park anıtı, Conk Bayırı Anıtı, M. Çavuş anıtı,
- 57. Alay şehitliği, Yzb. Mehmet şehitliği, Kemalyeri anıtı,
- Çamburnu şehitliği, Balkan şehitliği, Kilitbahir kalesi,
- Mecidiye şehitliği, Seyit Onbaşı şehitliği, Havuzlar şehitliği,
- Barbaros deniz şehitliği, Hastane bayırı şehitliği,
- Gözetleme tepe şehitliği, Şahindere şehitliği, Soğanlıdere şehitliği,
- Saygıyere anıtı, Alçıtepe garnizon şehitliği, İsimsiz topçu şehitliği,
- Nuri Yamut anıtı, Yahya Çavuş şehitliği, İlk şehitler anıtı, Şehitler abidesi,
- Kumtepe şehitliği, Kumkale Çakaltepe bataryası, Mesudiye şehitliği,
- Hasan Mevsuf şehitliği, Erenköy şehitliği, Yzb. Uçkun ve Tğm. Rıza şehitliği, Truva.
- 64 yıldan beri yolcularını güvenle taşıyan Alınteri feribotları.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI
Ruhlarımızın şelalesi, çağlayanı “Çanakkale Türküsü”:
Çanakkale içinde aynalı çarşı,
Ana ben gidiyom, düşmana karşı.
Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni.
Çanakkale içinde bir kırık testi,
Analar, babalar umudu kesti.
Duygularımızın karıştığı, duygularımızın buruklaştığı, gözlerimizin, gönüllerimizin yaşlarla dolduğu mısralar, mısralar bütünlüğü. Mübarek toprakları bünyesinde barındıran Çanakkale!
Çanakkale içinde, Truva ve şehitliklerin gezilişi sırasındaki anlatılanlarla görülenler karşısında duyguların doruğa ulaşması, bir anlamda geçmişin içinde yaşamak herkes için anlam zenginliği ve sahip olunması gerekenlerin başında yer alışının gösterge zirvesiydi.
İngilizlerin, Fransızların, Anzak’ların vd. Mezarlıkların düzeni, 1986 yılında üç gün süreyle inceleme fırsatı bulduğum, Çanakkale şehitlerinin ruhlarıyla bizleri selamlayışları için yapılan düzenlemeler 2000’li yıllardan sonra daha belirginleşmiş, güzelleşmiş.
Şehitlerin anıt bölümünde kalın cam zeminler üzerine illeri, ilçeleri, öteki yerleşim birimleri olarak zeminlere aktarılmalarındaki düzenleme güzelliğiyle karışlaşmak beni sevindirdi. Şehitlerimizin yaşları genelde 19-26 yaş arası. Çoğunluğu 20 yaş olarak görünüyor. Bunlardan bazılarıyla ilgili bilgilere bakalım:
- Aydın Çine, Gazioğlu Niyazi, 24 yaşında,
- Aydın Germencik, Cezmioğlu Osman, 20 yaşında,
- Burdur-Yeşilova, Niyazioğlu Ramazan, 20 yaşında,
- Burdur-Bucak, Niyazioğlu Rüştü 22 yaşında
- Burdur-ağlasun, Cezmioğlu Tevfik, 19 yaşında,
- Isparta-Sütçüler, Eminoğlu Ayvaz 23 yaşında
- Isparta-Gelendost, Alioğlu Hürrem 20 yaşında,
- Isparta-Atabey, Muharremoğlu Arif, 21 yaşında.
Ruhları şad, mekanları Cennettir İnşallah.
http://www.isakayacan.blogspot.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

MUAMMER SUSUZLU’YU SONSUZLUĞA UĞURLADIK
Sevdiğim, saydığım, gönül ve fikir birliği yaptığım, yaptığımız insanların vefatla aramızdan ayrılmaları, hele bu ayrılış sonucu onlarla ilgili yazı yazmak beni çok üzüyor. Hele son yıllarda bu üzüntüyü daha bir başka yaşamaya başladım.
Muammer Susuzlu hemşerim; Burdurlu olmaktan gurur duyanların başında gelenlerden. Şiirleri, kitapları ve yayınladığı sanat dergisi o’nu zirvelere taşıdı. Son yıllarda Burdur’da yapılan her etkinlikte bulunmak isteyen duygularını hep paylaşırdık. Benim, “Burdurlu zeybeği tek başına oynar. Hâlbuki zeybek oyunu toplulukla oynanırsa ses verir, ilgi görür” sözümü alkışlar, ne demek istediğimi açıklamam için ısrarla sorar, “Burdurlu paylaşmayı pek sevmez. Ferdi hareket etmekten hoşlanır” açıklamam karşısında, “çok doğru söylüyorsun Kayacan. Bundan nasıl kurtulacağız, kurtulacaklar?” diye tereddütlerini ortaya koyar, üzülür, üzüntüleri paylaşırdık.
20.07.2009 tarihinde, Muammer Susuzlu hocanın oğlu tarafından gönderilen, “Babam Muammer Suzuzlu’yu kaybettik. Yarın öğle namazı sonrası Ataköy 5. kısım camiinde kılınacak cenaze namazından sonra Bakırköy mezarlığında toprağa verilecek” şeklindeki acı haber mesaj olarak telefonlarımıza düşünce, “yav hoca ne yaptın? Hani Ankara’da buluşacaktık?” demekten kendimi alamadım.
Burdur sevdalısı Susuzlu, 21.07.2009 tarihinde, öğle namazından sonra yakınlarının, hemşerilerinin omuzlarında İstanbul-Bakırköy Mezarlığında toprağa verildi. Mekanı Cennet, ruhu aydın olsun.
Ağustos 2005’de 168 sayfayla yayınladığım “Burdur’un Saz ve Söz Ustaları” adlı kitabımın 87 ve 88 nci sayfalarında yer alan, akciğer rahatsızlığı sonucu kaybettiğimiz Muammer Susuzlu biyografisini aşağıya alıyorum efendim:
Muammer Susuzlu: Halil ve Nafiye’nin 3’ncü çocuğu olarak 04.07.1935 tarihinde Burdur’da doğdu. İlkokulu, Turan, Cumhuriyet Hüsnü Bayer ve Yeşilova ilçesi merkez ilkokulunda okudu. Orta ve lise eğitimini Burdur Lisesinde tamamladı. Edebiyatçı Hikmet Dizdaroğlu ile İbrahim Zeki Burdurlu (Öcal) gibi öğretmenlerinden feyz alarak yetişti.
1957 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine girdi. 1959 yılında başından geçen elim bir olay nedeniyle üniversite tahsilini yarıda bıraktı. Lise öğrenimi sırasında şiir yazmaya başlayan Muammer Susuzlu,1960 yılında ilk şiir kitabı “Şule”yi yayınladı.
1955–1957 yıllarında (yılları arasında) Şeker Fabrikası Muhasebesinde, 1957-1963 yılları arasında Sümerbank Pamuklu Sanayi Müessesesinin personel ve genel muhasebe bölümlerinde çalıştı. 1963 yılında yedek subay olarak askerlik görevine başladı. Kastamonu-Taşköprü ilçesi 27 Mayıs ilkokulunda bir yıl, 1964 yılında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü kadrosunda Yeşilköy İlkokulunda görev yaptı. Ayrıca, Bakırköy Kız Enstitüsünde, edebiyat grubu öğretmeni olarak çalıştı. Daha sonra öğretmenlikten ayrıldı.
1965–1967 yılları arasında, Sümerbank İstanbul Beykoz Deri ve Kundura Sanayinde mağaza şefliği yaptı. 1967 yılından itibaren mizacını ters düşen ticaret hayatına başladı. 1963 yılında öğretmen Aysel Gökalp ile evlendi. Türk sanat musikisi alanında çalışmalarda bulunan Muammer Susuzlu, ticari hayatını 1966 yılında noktaladı. Şiirlerinin pek çoğu değişik bestekârlarca bestelendi. Pek çok antolojide yer aldı. Yazı ve şiirleri pek çok dergide yayınlanan Susuzlu, 1 Nisan 2000 tarihinde “Yaşam” isimli ikinci şiir kitabını, Mayıs 2001’de “Gülşen” adlı edebiyat kültür ve sanat dergisinin ilk sayısını yayınladı.
Muasır Soylu, Muhterem Sayan ve Mazlum Korkmaz imzalarını da kullanan güzel sanatların en zorunun şiir sanatı olduğunu söyleyen, pek çok dernek meslek birliğinin üyesi olan, değişik şiir sergileriyle de sanatseverlerin karşısına çıkan Muammer Susuzlu, 20.07.2009 tarihinde vefat etti.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

AZERBAYCAN’DAN TOPARLAYARAK
Türk dünyasının gür sesi, Kerküklü arkadaşım Şemsettin Küzeci, bir Azerbaycan seyahati sonunda, bana bir hayli yayın getirdi. Kitaplar, dergiler, gazeteler. Bu çerçevede gelen kitaplardan üçü efendim:
 
GECE GÖZLÜ HAYAT
 
Hayat Şemi’nin Azerbaycan’da 136 sayfayla basılan kitabının adı: Gece Gözlü Hayat. Kitabın bana imzalanış tarihi: 23.05.2009.Hayat hanım; “Sayın Prof Dr.İsa Kayacan beye sevgi, saygı ve dostça” dedikten sonra, ikinci bir not var imza sayfasında.Şöyle:
-”Sayın Dr. İsa Kayacan beyefendi; size Türkiye’de yayınlanan kitabıma gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür edirem.Tanrı sizin gibi insanları korusun.” Ben de teşekkür ediyorum efendim.
Hayat Şemi, uzun soluklu şiirleri yanında, kısa ve öz görünümlü, içerikli şiirleriyle de dikkat çekiyor.Kısa şiirlerinden (sayfa.5 ‘den):
-Yadına üşür
Orucunu gözyaşınla açtığın gün
Samovarın sızıltısı salır yadına
Gaynadıkça üşüdür seni... (Dua’dan)
Bir Azerbaycan kimliğinden söz ediyor şairemiz.Yaşadığı şehirle igili duygularını dile getirir”yazığım gelir bu şehirde” diye başlayan duygu aktarımıdır bunlar.
 
ÇANAKKALE’DE YÜKSELENLER
 
Vehbi Vakkasoğlu’nun 64 sayfalık kısa kısa anlatımları.Türk dilinden Azerbaycan diline çeviren: Sevraz Hüseyinoğlu. Meslehetçi ve redaktoru:Ganire Paşayeva(Milletvekili)
-”Çanakkale’de yaşananlar sadece gururlu bir savaş kelimesiyle açıklanabilmez. Orada yaşananlara ancak bir milletin yükselişi deyilebilir.Türk evlatları olan igid esgerler yüreklerindeki iman gücüyle dünyanın süper güçlerine meydan okumuşdular Çanakkale’de” denişi, kitabın içeriği ve genel zenginliği hakkında bilgi veriyor.
Başlıklardan: Çanakkale Akif beyin şiirleriyle gönüllere doldu, Aman ayağımı kesmeyin, Mustafa Kemal ve Seyid Onbaşı, Düşmanı hayran eden merhamed vd.
 
DAĞ KOLANI DESTANI
 
Namık Hacıheyderli’nin 32 sayfalık destanlaştırdığı anlatımı. Şiirle, düz yazıyla verilmiş. Kitap Vektor yayınları arasında günyüzü görmüş. Hacı Seyfeddin Geniyev’in görüşleri var kitap üstüne. Müellifin görüşleri yer alıyor ayrıca. Kitabın sonundaki sayfalarda fotoğraflar yer alıyor bir düzenleme içinde.
Namık Hacıheyderli: 1975 yılında Salyan rayonun Varlı kendinde doğdu. Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi’nden mezun oldu.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

DÖRT KADIN ŞAİRDEN 
Şairlerimiz, şairelerimiz.Kadın şairlerimizden dördünün şiirlerinden mısra ve bölüm örnekleri efendim.Sırayla:
 
NURTEN EMRE
Bursa ilimiz merkezinden sesleniyor Nurten Emre.Yazdıkları, yayınladıkları, bize gönderdikleri var şiirlerinden.Bunlardan, “Sensiz Hayat” adlı, başlıklı şiirinden:
-Baharda güller açar
Bülbüller neşe saçar
Sen olmazsan yanımda
Mutluluk benden kaçar..
Mutluluk tek kişiyle yaratılmıyor, şekillendirilemiyor..Mutlaka iki kişinin olması ve anlaşılabilmeleri gerekiyor değil mi?
 
MELAHAT ECEVİT
Isparta ilimiz merkezinden sesleniyor Melahat Ecevit.Beş dörtlükten meydana gelen “Öyle Git” başlıklı şiiri var elimizde. Bu şiirin bir dörtlüğü:
Nerde aşka körük çeken sözlerin?
Hani canevimi yakan gözlerin?
Ben sana hastayım, ciğer közlerim
Tenimi çarmıha gerde öyle git...
Gidebilmek için, istenilen, beklenilenlerin yerine getirilmesi öyle kolay olmuyor.Gitmelerde öyle kolay olmuyor.
 
FATMA UÇARLAR
Isparta ilimiz merkezinden seslenen şairelerimizden, şairlerimizden biri Fatma Uçarlar.”Bitmedi Yasın” başlıklı şiiri üç dörtlükten meydana geliyor.Bu şiirin bir dörtlüğü şöyle efendim:
-Sen yanımda olunca ağlamaz gözüm
Ellerimi tutunca, hep güler yüzüm
Bir de gözüme baksan, savrulur hüzün
Acılarla yoğruldum, bitmedi yasın...
 
ZEYNEP AYLA SÜTÇÜ
Konya ilimiz merkezinden seslenen şairelerimizden, şairlerimizden biri.”Gel gönül gül olalım seninle” başlıklı şiiri var beş dörtlükten meydana gelen.Anılan şiir efendim:
-Gel gönül gel, gül olalım seninle/İster dost koklasın,isterse düşman/Diken gibi batmayalım eline/İster dost toplasın, isterse düşman.
 
Tomurcuk kalma, açıl cihana
Doyur gönülleri sen kana kana
Mum gibi eri hep yana yana
İster dost ışısın, isterse düşman
 
Ekmek ol da, açlar doysun seninle
Su ol da gönüller kansın seninle
Yol olursan, kullar varır menzile
İster dost yürüsün, isterse düşman
 
Torpak ol da kuruyan sende dirilsin
Gönüller hakka sende vurulsun
Bereketli sofralar sende kurulsun
İster dost yesin, isterse düşman
 
Can evimi aç da hakkı görsünler
Niçin dünyaya geldik bilsinler
Çağır cümle alemi duysunlar
İster dost yesin, isterse düşman

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

AŞIK ALİ ANBARCI’DAN 
Halk ozanlarımız, şairlerimiz, yazarlarımız, kısacası sanat ve edebiyatımızın içinde yer alanlardan gelenler hiç azalmıyor maşallah..Bir ara yorulduğum, kırıldığım için “azalma olsun Allah’ım diye” dua etmiştim..Ama duamın kabul olmadığı yönünde ciddi belirtiler var.
 
AŞIK ALİ ANBARCI
 
Adana ilimiz merkezinden sesleniyor. Benimle ilgili yazdıkları, yayınladıkları var. Bunlardan birisi, bir yenisi şöyle:(Adana-13.10.2008)
 
ÜSTAT Dr. İSA KAYACAN
 
Gönüller dostu, kültür aşığı
Edebiyat yolu parlak ışığı
Sevginin yumağı, muhabbet beşiği
Üstadlar üstadı Dr. İsa Kayacan
 
Yarını düşünür, yönü ileri
Canı tende iken kesilmez feri
Düşmana aslandır, sevenin yari
Üstadlar üstadı Dr. İsa Kayacan
 
Kaynağı özünde, çağlar sellerle
İkrardır kelamı, tatlı dillerle
Barıştadır ilkesi, bütün ellerle
Üstadlar üstadı Dr. İsa Kayacan
 
Umudu yarına gelen yıllara
Ayrım gayrım yapmaz çağdaş kullara
Azim bayrağıyla çıkmış yollara
Üstadlar üstadı Dr. İsa Kayacan
 
Benliği hiç sevmez, gerçektir sözü
Soğan ekmek yese istemez kazı
Karacaoğlan soyu çok sever sazı
Üstadlar üstadı Dr. İsa Kayacan
 
Gelecek nesile miras kalemi
Dert edinmez, gam-gasevet elemi
Aşık alim onda sözün sağlamı
Üstadlar üstadı Dr. İsa Kayacan
 
Çukurovalı halk ozanı, Aşık Ali ANBARCI (Adana-13.10.2008)
 
Sonra efendim, Aşık Ali Anbarcı’nın “Ankara” adlı, başlıklı bir şiiri var elimizde. Dört dörtlükten meydana gelen bu şiirin, iki dörtlüğü:
 
-Yıllardır ayakta koca kalesi
Goncadır gülleri, güzel lalesi
Yüreklerde yanar aşk meş’alesi
Sevginin, saygının seli Ankara...
 
Aşık Ali söyler güzel ecdadım
Cihanda sulh ister her dem feryadım
Dadaloğlu, Karacaoğlan üstadım
Sazımın mızrabı, teli Ankara...

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

YOZGAT
Yerleşim birimlerimizle, il ve ilçelerimizle, belde ve köylerimizle ilgili araştırma, yorum ve değerlendirmeler, eldeki, masa üstündeki yayınlarla, yapılıyor, yapılabiliyor.
Yozgat ilimiz için, “yiğidin harman olduğu yer” ifadesi, yorumu kullanılıyor. Coğrafi açıdan baktığımızda Yozgat; İç Anadolu Bölgesinin orta kızılırmak bölümünde yer almaktadır.Kuzeyinde Çorum, Amasya ve Tokat, doğusunda Sivas,batısında Kırıkkale ve Kırşehir, güneyinde Kayseri ve Nevşehir illeriyle çevrilidir.
10. Sürmeli Festivali kapsamında 04 Temmuz 2009 tarihinde Yozgat merkezinde, Yozgat Şairler ve Yazarlar Birliği’nin koordinatörlüğünde, Valilik ve Belediye Başkanlığı’nın katkılarıyla gerçekleştirilen “Şiir şöleni” sırasında bana ulaştırılan ve genellikle Yozgat Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü imzasının taşıyıcısı yayın ve dökümanlara bakıyorum.Bunlar:
 
1-Yozgat Kent Tarihi (240 sayfa)
2-Termal kaplıcalarıyla Yozgat,
3-Bozok diyarı (Yozgat’la ilgili tarihi fotoğraflar-siyah-beyaz)
4- Yozgat antik kentleri,
5-Yozgat,
6-Kazankaya Kanyonu Yozgat-Aydıncık,
7-Yozgat il haritası,
8-Yozgat balgeseli (cd)
9-Yozgatlı şair Salim Gülbahçe’nin şiir kitabı
10-Şehriyar, aylık kültür,sanat,edebiyat ve aktüalite dergisi, sayı: 13,2009.
64 sayfalık bu derginin sahibi: Derviş Tavşancıoğlu. Keyseri’de basılıyor. Yozgat’ta irtibat bürosu var.
Yozgat’ın tarihçesine baktığımızda gördüklerimizden:
-Yozgat’ın tarihi ve arkeolojik araştırmalarına halen devam ediliyor.Yozgat’ta ilk yerleşim izleri M.Ö 3 bine kadar iniyor. Anadolu’nun ilk merkezi devletini ve imparatorluğunu kurmuş olan Hititler döneminde Yozgat’ın başkent Boğazköy’e yakınlığı ve Alişar gibi önemli bir merkezi sınırları içerisinde bulundurması, M.Ö 2 bin yılda Anadolu’nun merkezinde, ne kadar öneme sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Yozgat, Sürmeli ve Ziya türküleri başta olmak üzere pek çok ünlü türkünün çıkış yeridir.
Ziya türküsünün öyküsü veriliyor Yozgat Kent Tarihi’nin 187 nci sayfasında.Ziya’nın yakışıklı bir delikanlı olduğu anlatılıyor. Yozgat’ın Karacalar köyünde yaşayan Ziya aynı köyden Fikriye adlı bir kızı sever. Fikriye’nin babası Karacalar Köyü’nün imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyü’ne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmek için at üstünde gider. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüştür. Karın ağrısı nedeniyle doktora gider. Fayda bulamaz. Bir hafta sonra ölür.
Ziya için bir başka söylenti vardır: İyi at binen, cirit oynayan Ziya, iki köy arasında oynanan ciritte attan düşer, orada ölür. Fikriye nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı şiire döker. Türkü ortaya çıkar. Ağıdın tamamı 30 kıtadır. Bu türkünün bir dörtlügü:
 
Çamlığın başında tüter bir tütün,
Acı görmeyenin yürüğü bütün,
Ziya’mın atını pazara tutun,
Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler. 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

KÜLTÜRÜMÜZ İÇİNDEKİ BURDUR DOĞUMLULARDAN 
Edebiyatımız içinde, Burdur çıkışlı isim ve imzalar olarak bilinen ve edebiyatımıza katkılarıyla onur ve gurur duyduklarımız vardır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanmakta:
1-Şeyh Sinani Rumi Burduri: Burdur’un yetiştirdiği büyük bilginlerdendir. Bursa’da Ahmet Paşa Medresesinde müderris olarak görev yaptı. 1505 yılında vefat etti.Tepe mezarlığında toprağa verildi. Elyazması dört eseriyle biliniyor.
2-Fedayi Mehmet Dede: 16. yüzyıl tasavvuf şairi olarak biliniyor. Divan-ı Fedayi adıyla yazdığı divan, Milli kütüphanede bulunmaktadır. Ölümü 1577 olarak kaydediliyor.
3-Molla Sinan Burduri: Hamit ilinin Burdur beldesinden olan Molla Sinan efendi, Bursa’da Beyazıtpaşa, Edirne’de Taşlık Medreselerinde müderrislik yaptı. 1627’de Medine-i Münevvere’de mollalığı ihsan olundu. Mısır’dan gemi ile Yembu iskelesine çıkarak yola devam ederken, yolda vefat etti. Cenazesi Medine’ye getirilerek Cennetül-Bekada toprağa verildi.
4-Servi ya da Derviş Servi: Divan şairi olarak 16. yüzyılda yaşadığı biliniyor.Servi adı takma addır.1597 yılında vefat etti.
5-Halil Hamit Paşa: 1736 yılında doğdu. 1785 yılında vefat etti. Tezkerecilik, Reisül küttaplık ve sadaret Kehtüdalığı (içişleri bakanlığı) yaptı. 1782’de Sadrazam oldu. Daha sonra Cidde ve Habeşistan Valiliği’ne atanması üzerine, görevine giderken Bozcaada’da başı kesilerek öldürüldü.
6-Halil Efendi Burduri(Muhaddis): Sayılı bilginlerden olan Muhaddis Halil Efendi, Burdur ili Gölhisar ilçesi Kızıllar köyündendir. Müderris olarak pek çok talebe yetiştirdi. 1852 yılında Burdur’da vefat etti, Demircioğlu mezarlığında toprağa verildi.
7-Küçük Şeyh Mustafa Efendi: Burdur Müftülüğü yapan Mustafa Efendi 1824 yılında medrese içinde yeniden yaptırdığı Kütüphaneye 500 ciltlik kitap koyarak vakfetti. 1827 yılında vefatla aramızdan ayrıldı. Yaptırdığı kütüphane binasının güneyinde toprağa verildi.
8-Hattat Osman: 18. yüzyılda yaşadı. Kendisiyle ilgili fazla bilgi bulunamamıştır.
9-Hattat Kayışzade Hafız Osman Efendi: Burdur medeselerinde yetişti. Hayatını, Kur’an-ı Kerim yazmakla geçirdi. 106 Kur’an-ı Kerim yazdı. İstanbul Merkez Efendi mezarlığındaki kabir taşına (M.1984) yılı kaydedilmiştir.
10-Mehmet Öğütçü (Hatip Hoca): Açık fikirli, yenilik taraftarı değerli bir din adamı olan Mehmet Ögütçü, “İslam Dini” adında bir kitap yayınladı. 20 Ekim 1945 tarihinde vefatla aramızdan ayrıldı.
11-Ömer Rıza Doğrul: 1893 yılında doğdu. Mehmet Akif Ersoy’un damadı olan Ömer Rıza Doğrul, kuvvetli kalemiyle, Türk kütüphanesine önemli hizmetlerde bulundu. “Asrı Saadet” adındaki büyük islam tarihi “Tanrı Buyruğu” adındaki Kur’an-ı Kerim tercümesi başta olmak üzere telif ve tercüme 70’den fazla eser yazdı. 13 Mart 1952 tarihinde vefatla aramızdan ayrıldı.
12-Mehmet Hatiboğlu: 1877 yılında Burdur’da, vaizlik ve müftülük yaptı. “Ana Kaynaklarına Göre İslam Dini” ve “Usul ve Tatbikat” adlı kitapları yayınlandı. 23 Ekim 1945 tarihinde vefat etti.
13- A. Hamdi Kasapoğlu: 1907 yılında Burdur’da doğdu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda, Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği ve başkanlığı görevlerinde bulundu. “Halka Din Rehberi” adlı kitap başta olmak üzere değişik kitaplar yayınladı.19.05.1986 tarihinde vefat etti.
14-Prof. Dr. Halil İbrahim Kafesoğlu: 1914 yılında Tefenni ilçesinde doğdu. 1940 yılında Ankara DTCF’den mezun oldu. Değişik üniversitelerde Türk Tarihi profesörlüğü yaptı. İ.Ü Edebiyat  Fakültesi Umumi Türk Tarihi kürsüsü başta olmak üzere bu alanda değişik yerlerde hizmet verdi. 1965 yılında Kültür Ocağı Başkanı, İstanbul Milliyetçi Öğretmenler Birliği Başkanı oldu. 1976 yılında Altan Deliorman ile birlikte Lise 1 ve 2 tarih ders kitaplarını yazdı. Bazı kaynaklara göre 17 Ağustos 1984 bazı kaynaklara göre de 1987 yılında vefat etti. Tefenni Lisesinin adı 1990 yılında “İbrahim Kafesoğlu Lisesi” olarak değiştirildi.
15-İbrahim Zeki Burdurlu: 1922 yılında Burdur’da doğdu. Gazi Terbiye Enstitüsü’nden mezun oldu. Lise ve Eğitim Enstitülerinde, Türkçe, Edebiyat öğretmenliği yaptı. Burdur Ortaokulu’yla, Burdur Lisesi’nde Türkçe öğretmeni olarak çalıştı. İlk kitabı “Toprak İnsanları”nı 1945 yılında yayınladı. Şiir ve araştırmalarının yanısıra, masallar ve oyunlar da yazdı.
İbahim Zeki Burdurlu’nun “Burdur” adlı şiiri, burayı ince desenli halıları, zeybeği, türküleri, üzümleriyle anlatmaktadır. 1984 yılında İzmir’de vefat etti.
16-Fakir Bayburt: 1929 yılında Yeşilova’ya bağlı Akçaköy’de doğdu. 1948 yılında Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirdi. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde ve bir yıl  ABD Indiana Üniversitesi’nde okudu. Köy öğretmenliği başta olmak üzere değişik görevlerde bulundu.
Sanata şiirle başlayan Fakir Bayburt, köy gerçeklerini işleyen romanlar, öyküler, makaleler, film metinleri, romanlar, yazdı.Yılanların öcü, Tırpan, Irazcanın Dirliği kitaplarından bazıları olarak sayılıyor. Değişik gazetelerde yazıları da yayınlanan Fakir Baykurt, 12 Ekim 1999 tarihinde vefatla aramızdan ayrıldı.
17-Hüseyin Akbaş: 1927 yılında Burdur’da doğdu. Gönen Köy Enstitüsü’nde okudu. Anılarını “Gerçek Düşünce ve Eğitim” adlı kitapta topladı.
18-Halit Asım Demirsoy: 1918 yılında doğdu. 1941 yılında vefatla aramızdan ayrıldı. Ölüm temini işleyen şiirlerini “Ölüm” adlı kitapta topladı.
19-Azime (Karabulut) Korkmazgil: 1933 yılında Burdur Ağlasun’da doğdu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü bitirdi. Değişik eğitim kurumlarında son olarak da Ankara Eğitim Enstitüsünde öğretmen ve yönetici olarak görev yaptı. Öykü yazarı ve ozan  Hasan Hüseyin Kokmazgil’in eşi olan Azime (Karabulut) Korkmazgil 1986 yılından bu yana Ağlasun’da yaşıyor.
20-Özgül Özgüven: 1935 yılında Burdur’da doğdu. Ankara Tıp Fakültesi’ni bitirdi. “Yağmur Tutan Güzellik” adlı dördüncü şiir kitabını yayınladı.
21-Muammer Susuzlu: 04 Temmuz 1935 tarihinde Burdur’da doğdu. Orta ve lise eğitimini Burdur Lisesi’nde tamamladı. Değişik alanlarda çalıştı. “Yaşam” isimli şiir kitabıyla “Gülşen” adlı bir sanat dergisi yayınladı.20.07.2009 tarihinde vefat etti.
22-Prof. Dr.Ethem Ruhi Fığlalı: 08.12.1937 tarihinde Burdur’da doğdu. AÜ İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Muğla Üniversitesi’nde rektörlük yapan Fığla’lı çeşitli ansiklopedilere, ihtisas alanında 50 dolayında madde yazdı.
23-Mustafa Asoğlu: 1943 yılında Yeşilova ilçesinin Kayadibi köyünde doğdu. Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat bölümünden mezun oldu. Van, Burdur ve Bingöl Sanat Enstitülerinde öğretmenlik yaptı. İlk kitabı, “Et, Ekmek-Karanfil” adıyla yayınlandı. “Ulusu” adlı kitabı milliyet yayınları arasında günyüzü gördü.
23-a) -İsa Kayacan: 20 Eylül 1943 tarihinde Burdur ili Tefenni ilçesi’ne bağlı Ece Köyü’nde doğdu. Ortaokulu Tefenni’de, Liseyi Ankara’da, Lisans eğitimini de AÖF Halkla İlişkiler bölümünde tamamladı.
Gazetecilik yaptı. Değişik alanlarda 126 ayrı kitap, Ece adlı bir sanat dergisini 28 sayı yayınladı. 3 bin 450 ayrı gazete ve dergide 31.12.2008 tarihi itibariyle 40 bin 350 makalesi yayınlandı.
Azerbaycan’dan iki fahri doktora, bir fahri profesörlük payesi alan Kayacan, 11 ayrı bakanın basan danışmanlığını yaptı. Doğum yeri Ece Köyünde, 8 bin dolayında kitap ve derginin yer aldığı “İsa Kayacan Kütüphanesi”nin kuruluşunu gerçekleştirdi.
Özellikle, Burdur’a yönelik “Burdur Hatırlamaları” ve “Burdur’un Saz ve Söz Ustaları” adlı kitaplarıyla, ilgili çevrelerin dikkatini çekti.
İsa Kayacan 21 Mayıs 2009 tarihi itibariyle buraya bir not koymak istiyor:
-Mayıs 2004’te yayınladığım 20 bölümden oluşan 720 sayfalık “İşte Hayatım” adlı kitabımda belirttiğim, resmi görevlerimin yanında, gazete, dergi ve kitaplarla fazla uğraştığım için, çevreme, aileme fazla vakit ayıramadığımı bu nedenle sıklıkla eleştirildiğimi, bir gün rahmetli eşimin, Bakanlarla çalıştığım dönemlerden birinde sıklıkla geç geldiğim günlerden birinde, evdeki çalışma masama; “Karın olarak, bazı konuları görüşmek üzere, senden randevu istiyorum” kelimelerinin bulunduğu not bıraktığını üzüntüyle ama bir gerçek olarak hatırlarken;
21 Mayıs 2009 tarihinde, ilköğretim 4 üncü sınıfa giden torunum Nazlı Aykut’un buz pateni çalışması sonunda oradan çıkarken; “Dede, sen kitap yazmayı, gazetelerde yazmayı bırak artık. Emekli oldun. Herkesin dedesinin o kadar vakti var ki, onlar sevdikleriyle ilgileniyorlar..Sen, sevdiklerinle ilgilenemiyorsun.Ben seni daha fazla görmek istiyorum.” deyişini, ciddi bir ikaz olarak kabul ettim.Ama, neyi, nasıl yapabilecektim, Nazlı’nın eleştiri ve ikazının temelindeki gerekçeleri, beklentileri nasıl cevap verebilecektim!..
23-b) Osman Oktay: 1951 yılında Bucak ilçesinde doğdu. 1974 yılında AÜ DTCF’den mezun oldu. Milli Eğitim Bakanlığı’yla TRT’nin değişik kademelerinde görev yaptı.Değişik ödüller alan Osman Oktay, çocuk edebiyatıyla ilgili yazı ve yayınlarıyla dikkat çekti.Pek çok senaryonun altına imza koyan Oktay’ın Bilge Kağan, Manas Destanı, Göç Destanı adlı kitapları başta olmak üzere pek çok kitabı yayınlandı.
24-Arslan Özbey:1956 yılında Tefenni’de doğdu. AÜ- Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Ankara Radyosunda, eğitim ve kültür programları hazırladı, metin yazarlığı yanında, değişik ilçelerde Kaymakamlık görevinde bulundu.
25-Abdullah Aşçı: 06 Haziran 1921 tarihinde Burdur’da doğdu. İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nden mezun oldu. Hikaye, düz yazı ve şiirleriyle dikkat çeken Aşçı, 1960 yılında ilk kitabı “Bekar Adam”ı yayınladı. Abdullah Aşçı; “Yazar oldum. Gün gelir satar da olurum.” görüşüyle dikkat çekti.
26-Binnur Şener: 14 Aralık 1947 tarihinde Burdur’de doğdu. Annesinin istememesi üzerine ortaokuldan ayrıldı. Koyu bir Fakir Baykurt hayranı olan Binnur Şener ilk kitabını “Fakirin Kıyısında” adıyla yayınladı.
27-Atila Özer: 1949 yılında Burdur’da doğdu. Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinin İnşaat bölümünden mezun oldu. Anadolu Üniversitesi Uygulamalı Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda Yrd. Doç. ve Açıköğretim Fakültesi Televizyonunda Grafik Bölümü Başkanlığı görevlerinde çalıştı. 1973 yılında karikatür çizmeye başladı.
Yurtiçi ve yurtdışında pek çok sergi açtı. Yarışmalarda birincilik, ikincilik, üçüncülük olanları başka olmak üzere değişik ödüller aldı.
28- Mustafa Balbay: 08.08.1960 tarihinde Yelişova’nın Güney kasabasında doğdu. Ege Ü.İleşitim Fakültesinden mezun oldu. Değişik gazetelerde yazarlık yaptı. Cumhuriyet Gazetesinin Ankara Temsilcisi olarak çalıştı. “Ülkelere değil savaşlara Düşmanım” adlı ilk kitabını yayınladı.
29- Dr. İrfan Akay: 1944 yılında Gölhisar ilçesinin Armutlu köyünde doğdu. 1961 yılında İ.Ü.Tıp Fakültesine girdi. Askeri Tıbbiye’ye başvurarak, öğrenimi askeri Tıbbiye’li olarak yaptı. Değişik kuruluşlarda çalıştı. Burdur Devlet Hastanesinde görev yaptı. Burdur Türk Ocağı Başkanlığı görevini yürüttü. Değişik gazetelerde sosyo-kültürel ağırlıklı yazılarıyla dikkat çekti.
30-Gülbahar Ünlü: 1963 yılında, Tefenni ilçesinin Yuvalak köyünde doğdu. İktisat fakültesinden mezun olduktan sonra değişik alanlarda çalıştı. Şiire olan aşkı yüzünden sekreterlik, hizmetçilik, seyyar satıcılık yaptı. Uzun süre İstanbul’da yaşayan Gülbahar Ünlü ilk kitabı olan “Tutkunun Gönüllü Sürgünleri”ni 1996 yılında yayınladı.
31-Sebahat Gümüş:14 Mart 1954 tarihinde Yeşilova ilçesinin Akçaköy’ünde doğdu. Liseyi öğretmen okulunda, yüksekolulu AÖF’de tamamladı. Değişik okullarda öğretmenlik yaptı. Merkezi Burdur’da bulunan Araştırmacı,Yazar ve Şairler Derneğinin Başkanlığı görevini yürüten Sebahat Gümüş, ilk şiir kitabı “Gizemli Duygular”ı yayınladı.
32-Müzeyyen Düdük: 1929 yılında İzmir’de doğdu. 12 yaşında şiir yazmaya başlayan Müzeyyen Düdük 2004 yılında “Gönüllerden Gönüllere” adlı ilk şiir kitabını yayınladı.
33-Ahmet Ali Bilgen: 1946 yılının son günlerinde Ağlasun ilçesinin Mamak köyünde doğdu. Muğla İlk Öğretmen Okulu’nu, arkasından Ankara Gazi Orta Öğretmen ve Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi.
Gümüşhane’den Uşak’a Ankara’dan Burdur’a değişik yörelerdeki okullarda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak 28 yıl çalıştıktan sonra emekli oldu. Ahmet Ali Bilgen değişik gazetelerde köşe yazarlığı yaptı.
34-Hanım Akçay: Burdur ilimizin Kemer ilçesinde dünyaya geldi. “Erkek çocuğu bekleyen aileme 1 Nisan şakası gibi, kız çocuğu olarak dünyaya gelmişim” diyen Hanım Akçay, Burdur Gençlik ve Spor  İl Müdürlüğü’nde masa tenisi antrenörü olarak çalıştı. Müzik öğretmenliği yapan Hanım Akçay’ın gazete ve dergilerde şiirleri ve köy çıkışlı roman denemeleri yayınladı.
 
HALK ŞAİRLERİ VE OZANLARI
1-Vecai(Aşık Vecai): 1794 yılında Burdur’da doğdu. Lirik ve halk şairi olarak tanındı.Yaşadığı dönemde eserlerini bağlama eşliğinde seslendirdiği biliniyor.
2-Haki: Hakkında fazla bilgi yoktur. “İnsanoğlu” adlı koşmasının sonunda, kendini tanıtma imzasından, “Haki hal olduğu andır-Haki yeksan olunca” sözünden bu mısraların Haki’ye ait olduğu anlaşılıyor.
3-Şemsi Baba: Burdur’un Konak mahallesinden bir halk şairidir.Torunu Mustafa Şemsi de dedesi gibi halk şairi olup saz ve ud çalmıştır.Şemsi Baba, saz çalan ve muamma açan irticalen şiir söyleyen bir halk şairidir.
4-Kemali Baba: Burdurlu olduğu sanılmaktadır. Burdur’da yaşamış bir halk şairi olan Kemali Baba’nın üstüne fazla bilgi yoktur.Burdur’da yaşamış evliyalar hakkında bir”methiye”si bulunmaktadır.
5-Hayri Sine(Aşık Enis): 1931 yılında Burdur’da doğdu. Uzun süre “Aşık Enis” mahlasını kullandı.Değişik kuruluşlarda çalıştı, reji ve operatör asistanlıklarında bulundu. Kendi matbaasında el pedalıyla “Gurbet Öyle Acı ki” adlı kitabını yayınladı.
6-Osman Akkoç: 1944 yılında Gölhisar ilçesinde doğdu.Değişik kuruluşlarda çalıştı. Orman Genel Müdürlüğü kuruluşlarında Orman Muhafaza Memuru olarak görev yaptı. Bilinmeyen yöre türkülerinin hikaye ve sözlerini toparladı.Milli Eğitim Müdürlüğü, Halk Eğitimi Müdürlüğü, Burdur İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce şiirlerinin yer aldığı “Gölhisarlı Halk Şairi Osman Akkoç” adlı şiir kitabı günyüzü gördü.
7-Memiş Acar (Feryadi): 1945 yılında Yeşilova, Armutlu köyünde doğdu.(Feryadi) mahlasını kullandı.Değişik yerlerde polis olarak görev yaptı. “Yedikapılı” adlı ilk şiir kitabını 2004 yılında yayınladı.
8-Ali İrşi(Ozan İrşadi): 1951 yılında Burdur’da doğdu. Düzce Orman Tekniker Okulunu 1970 yılında bitirdi.Ankara Meslek Yüksekokulundan mezuniyetiyle Yüksek Tekniker olan Ali İrşi’nin yayınlanmış kitapları var.
9-İbrahim Can(Aşık Sarı): 05 Ekim 1953 tarihinde Yeşilova ilçesinin Büyükyaka köyünde doğdu.13 yaşında bağlama çalmaya başladı. Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünde çalışan İbrahim Can, 1979 yılında I.İnsuyu Festivalinde seslendirdiği ”Tezgahında Dokur Halı” türküsüyle tanındı.
10-Aşık Ömer Erkan: 1957 yılında Dirmil’de (Altınyayla’da) doğdu. Kadir Turan, Mahmut Kılınç,Aziz Karakaya,Mehmet Yıldıran,Ali Tekin gibi ustalarla çalıştı.Bağlama, Sipsi, zurna ve davul çalan Aşık Ömer Erkan’ın kendisine ait türküleri bulunmaktadır.
 
TÜRK HALK ve SANAT MÜZİĞİ ALANINDA
1-Ahmet Yamacı:1926 yılında Tefenni illçesinde doğdu.Gönen İlköğretmen okulunda okudu.1944 yılında Ankara Radyosunda açılan imtihanda bağlama dalında birinci oldu. 1954 yılında İstanbul Radyosu Yurttan Sesler Korosu şefliğine atandı. TRT’de Bilimsel Araştırma ve repertuar kurulu üyeliği yaptı.Binden fazla türkü ve oyun havası derledi.
Tefenni Teke Zortlatması’nı, Tefenni yöresinin deyimiyle “Şelpeyi” radyoda ilk lanse eden Ahmet Yamacı 21.03.1987 tarihinde İstanbul’da vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi.
2-Hamit Çine: 04 Nisan 1926 tarihinde Burdur’da doğdu.Lise tahsilini İstanbul Haydarpaşa Lisesinde yatılı olarak tamamladı.14 yaşında bağlama çalmaya başladı.Liseyi bitirdikten sonra Hukuk Fakültesinde bir yıl okudu.Sonra, İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Sanayi İşletmeciliği bölümünden mezun oldu. Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuarında öğretim görevlisi olarak çalıştı. Burdur valiliği yayınları arasında günyüzü gören “Burdur’dan damlalar” adlı kitabı, teke yöresi folklorunun ansiklopedisi niteliğindedir.
3-Salih Urhan: 1926 yılında Yeşilova ilçesinde doğdu.Babası Ali Urhan yöresinin en iyi bağlama çalanlarından olduğu için, küçük yaşta bağlamayı tanıdı.1939-1945 yılları arasında Isparta Gönen Köy Enstitüsünde okudu.
1969 yılında TRT’nin açmış olduğu yetişmiş sanatçı sınavına kabak kemane ile katılan Salih Urhan başarılı bulundu ve yıllarca TRT’de kabak kemanesiyle görev yaptı.2004 yılında yayınladığı “Öyküleri ve Notalarıyla Gurbet Havaları” adlı kitabıyla dikkat cakti.
4-Sümer Ezgü: Annesi Burdurlu babası Trabzonlu bir öğretmendir. Sümer Ezgü 1960 yılında dünyaya geldi. Çocukluğu, Burdur ilimizin Bucak kasabasında geçti.
Ortaokulu Bucak’ta liseyi Burdur’da okudu. Sümer Ezgü 1977 yılında başladığı 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisinin Hentbol bölümünden mezun oldu.Halk oyunları ve Türk Halk Müziği koro çalışmalarında bulundu. TRT Ankara radyosunun açtığı ses sanatçısı sınavını kazanarak göreve başladı. “Bağlamada tavır” dersleri aldı.
1981 yılında TRT’ye profesyonel ses sanatçısı olarak girdi. TRT başta olmak üzere değişik TV kanallarında programlar hazırlayıp sundu. Ankara Ü. DTCF Fakültesinde halk müziği dersleri verdi.
5-Rahmi Uğur:1907 yılında Burdur’da doğdu.Devletin değişik kademelerinde çalıştı. Müzik, folklor ve tarih alanlarındaki araştırmalarıyla dikkat çekti. Burdur tarihini yazdı. Burdur folkloru içinde yer alan halk kültürü ve oyun havalarını, gelenek ve göreneklerini yansıtan önemlilerini , notaya almak suretiyle derleyerek bir eserde topladı.
6-Kemal Caner: 31.12.1951 tarihinde Yeşilova’da doğdu.1976 yılında  Elektrik Mühendisi oldu.TRT’nin açtığı TSM sınavını kazanarak Ankaralı oldu. Sonraki yıllarda TRT’nin İstanbul Radyosunda çalışmaya başlayan Kemal Caner, pek çok bestesiyle TRT repertuarının zenginleşmesini sağlayanlar arasında yer aldı.
7-Şahin Akay: 01.05.1960 tarihinde Gölhisar’ın Hisarardı köyünde doğdu.Lise  eğitimini Gölhisar’da tamamladı. 1981 yılında TRT’nin açtığı ses ve saz sanatçısı sınavına sipsi dalında katıldı ve başarılı oldu.1987 yılında kaval dalında gösterdiği başarısıyla TRT İzmir Radyosu sanatçıları arasında yer aldı.
8-Ferhat Erdem: 1963 yılında Gölhisar Çatak köyünde doğdu. Liseyi Gölhisar’da bitirdi. Konya Kültür ve Turizm Müdürlüğünde Folklor Araştırmacısı olarak çalıştı.TRT Ankara Radyosunda açılan yetişmiş ses sanatçısı sınavlarındaki başarısından sonra, “Sipsi ve kaval sanatçısı” olarak çalışmaya başladı.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

MUHARREM DEMİRBAŞ YILIN DEĞİL “YILLARIN BABASI” 
Yılda bir kez, Haziran ayının haftalarından birinde, “Babalar Günü” kutlanıp geçiyor, geçiştiriliyor.
Öyle babalar var ki, bir yıl değil, “yılların babaları” olarak ilan edilmeliler, kabul edilmeliler.
Ankara’da bu örneklerimizin içinde yer alan, başında yer alan, şair-yazar ve araştırmacı Muharrem Demirbaş örnek olarak gösterilebilir.2009 yılı itibariyle 67 yaşının içinde olan Demirbaş, Bağ-Kur emeklisi.Biri özürlü beş çocuk sahibi. Dört yıldır bakmakta olduğu annesi kanser hastası. Eşini 8 ay önce kaybetmiş.
Geride bakmakla yükümlü olduğu 98 yaşında bir annesi ve yirmili yaşlarda özürlü bir kızı var.
Üstelik Muharrem Demirbaş beş yıldır prostat kanseriyle mücadele ediyor. Bu konuda, “Ölüm Allah’ın emri. Benim tek derdim; öldükten sonra annemin ve kızımın zor durumda kalmaları.” diyor.
Muharrem Demirbaş, yıllardır yaşadığı zor ve çetin hayatını, Allah’ın bir sınavı olarak görüyor, böyle kabul ediyor.Asla yakınmıyor, dert yanmıyor. Aksine arkadaşı olan merhum Haluk Nurbaki ‘nin dediği gibi; Allah’ın kendisine cenneti kazanması için verdiği bir fırsat olarak değerlendiriyor.
Şiir kitapları bulunan Muharrem Demirbaş, değişik dergi ve gazetelerdeki yazı ve şiirleriyle dikkat çeken isim ve imzalarımız arasında yer alıyor. 2009 yılında, memleketi Çankırı’nın dernekler konfederasyonu tarafından “yılın örnek babası” seçilmesi dolayısıyla, gururlu ve burukluk içinde görünen Muharrem Demirbaş, ödülünü alırken hem üzüntülü, hem sevinçliydi.
Muharrem hocayla sohbete başladınız mı, hayatın anlamını daha net ve açık görür hissedersiniz. O annesi için, “Osmanlı çınarı” deyimini kullanıyor. Sağlık sorunları, nedeniyle abdest almada zorlanan annesinin abdest suyunu döken Muharrem Demirbaş, annesinin ayaklarını yıkarken, “Oğlan çocuğunun kadına hizmet etmesi doğru değil evladım ama ne yapayım.” demesi üzerine Muharrem hoca annesi üzülmesin diye;
-”Anne ben sana abdest aldırmakla sevap kazanıyorum. Aslında sana değil, ben kendime hizmet etmiş oluyorum. Senin hayır duanı alayım yeter. Ama benim için en büyük mükafat senin hayır duandır. Sen, benim Allah’ın rızasını kazanmamı istemez misin?” diye cevap veriyor.
Muharrem Demirbaş’ın 5 çocuğundan biri olan küçük kızı menenjit hastalığı geçirmiş ve özürlü hale gelmiş. İhtiyaçlarını kendisi karşılayamıyor. Tuvalet ve diğer ihtuyaçlarını da babasının yardımıyla gideriyor. Aşırı gürültülü ortamlardan rahatsızlık duyuyor ve mahallenin çocuklarını kıskanıyor. Zeka yaşı 5 yaşındaki bir çocuğunkiyle aynı.
Muharrem Demirbaş’ı sadece kutlamak yetmez. O’nu anlamak, O’nun yanında yer almak gerekli. Bu yüzden, Muharrem Demirbaş’ın bir yıl için değil, yıllar için “yılların babası” olduğunu ilan ediyorum efendim. Tebrikler Muharrem hoca, tebrikler. Seni seviyoruz, sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Sen örnek ve sürekli alkışlanacak bir babasın.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
RAMAZAN AYI
            Müslümanların en önemli aylarından bir tanesi olan Ramazan Ayında Müslümanlar ibadetlerini daha bir hazla yaparlar.
Allah C.C. Kur’an-ı Kerimde Bakara Suresi: 183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. Diyerek bize Oruç7u hatırlatmakta ve Bakara Suresi: 185. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir. Diyerek bize emreder.
Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed S.A.V. :“İnanarak ve karşılığını yalnız Allah'tan umarak ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş günahları bağışlanır" buyurmuşlardır.
Ramazan ve Oruç için birçok Ayı Müslümanlar için ibadetlerin kabulündeki bereket için bu ayda yoğunlaşır. Kur’an-ı Kerim okunur, ibadetler bütün olgunluğu ile devam eder ve iyilikler ile yardımlar had sayfasına ulaşır.
            Müslümanlar; iradelerini kullanmaya çalışarak her türlü kötü işlerden sakınmaya çalışarak Ramazan Orucunun sadece aç kalma ile tutulmadığını bilirler elleri ile, ayakları ile, dili ile, kulakları ile, gözü ile de oruç tutarlar.
            Mazeretleri ve hasta olanlar; oruçlarının kefaretini bir veya birkaç fakire saka-ı fıtır kadar ya da daha fazla bir miktar parayı verirler. Yolcular seferi oldukları için isterlerse oruçlarını tutmazlar ve ilerideki bir zaman diliminde tutarak borçlarını kaza ederler. Yolculuk artık eskisi kadar meşakkatli bir olay olmadığı için oruç tutmaya mani değildir, istenirse tutanların daha büyük sevaplar kazanacağı aşikârdır.
Ramazan Ayında, dünyanın sayısız nimetleri içinde Allah’ın lütfüne mazhar olan insanın belli bir süre zarfında bunlardan kendini uzak tutarak, bir bakıma nimetin kadrini daha yakından bildiği, nimete ulaşamayan insanların halini anladığı ve paylaşmayı öğrendiği oruç ayıdır.
Ramazan Ayının; baştan sona bir feyiz, rahmet ve bereket zamanı olarak bildiğimiz bu günlerinde Müslümanlar iradelerini kullanarak “oruç” tutarlar, yemek, içmek, cinsi münasebetten, yalan söylemekten, kötü sözlerden uygunsuz sayılan beylere bakmaktan sakınırlar.
Ramazan Ayında sahurda oruç tutmak için uykularını bölerler ve yemeklerini yerler. Camilerde ve evlerde beş vakit namaz haricinde teravih namazı kılınır. Bu ayın içerisinde bulunan “Kadir” gecesini ararlar. Bol bol Kur’an okunur, Kuran’ı Kerim’i hatmederler yani baştan sonuna kadar her gün bir cüz okurlar. Mallarının zekâtlarını pek çok Müslüman bu ayda vererek bu ayın bereketinden faydalanmayı umarlar. Sadaka verirler, imkânı olanlar evlerinde fakir fukaraya iftar vermeye çalışırlar. Akşam ezanı ile de oruçlarını açarak Allah’a hatmeder.
Hepimize sağlıklı, sıhhatli bir Ramazan Ayı geçirmemizi diler, nicelerine ermemizi Allah C.C. den niyaz ederim.
Ramazanınız kutlu ve bereketli olsun.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
RAMAZAN
 
Geldi kokusu uzaklardan o günlerin
Mis gibi serin ve denizler gibi derin
Sakinlik ve huzur içinde bu gecelerin
Ramazan bekliyoruz ömrümüz olursa seni
 
Sessizlikler içerisinde huşu ile gecelerin
İbadetlerin yapıldığı dopdolu camilerin
Veren el ile alan el bilinmez kimin
Ramazan bekliyoruz ömrümüz olursa seni
 
Bir başka duyuluyor niye ezan seslerin
İnsanlar ve canlılar biliyorlar geleceğini senin
İçinde bulunan bin aydan hayırlı Kadir gecenin
Ramazan bekliyoruz ömrümüz olursa seni
 
Geldiğinde bilmeliyiz kıymeti ve ecrin
İbadetler inanın O’na ama sevabı senin
Bir verip bin almanın gününü iyi bilin
Ramazan bekliyoruz ömrümüz olursa seni
 
Ne der bilmem ki sizlere yazan melek kimin
Sevabı pek bol olur bu Ramazan günlerinin
Kıymetlilerin kıymetini bu günde iyi bilin
Ramazan bekliyoruz ömrümüz olursa seni
15 Ağustos 2009 11.50 ÇORUM

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
YÜK MÜ SEMERİ TAŞIYOR BEN Mİ?
 
Birimiz taşıyoruz fakat kim?
Semer sırtımda benim yüküm.
Semerin üstünde bütün ömrüm,
Bakıyorum semere imrenerek;
Sırtımda sanki semer yok gibi
Taşıyorum biliyorum ömrümce
Hissettirmedin kimseye; gönlümce
Acaba ben mi semeri taşırım;
Yoksa semer mi bana yük;
Hamallık etmek çok kolay
Önemlisi sırta uyanını bulmak güç!
Bazılarımız bilmeden taşır ömrünce
Bazılarımız da hep taşırız;
Sırtında birilerini bilmeden!
O birileri sanırsın sana büyük yük
Bilemezsin ömrünce taşıdığın kimseyi
Sızlamaz sırtın inan, acı doymazsın hiç
Sen senin semerin kıymetini görünce!
12 Ağustos 23,30 ÇORUM

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 24

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BEN BİLMEDİĞİMİ YAZAMAM!
 
Bakın bana; beni bilmeyeni ben niye bileyim?
Beni anmayanın yanına niçin gideyim?
Ben beni bilirim benden ötesi; olmayan kişi
Rabbimden ulûmuyum gelmeyene gideyim.
Rabbim der ki bana bir adım gelene bir iki adım gelirim,
O böyle söyleyince ben kimim ki O’nda ileri gideyim.
Tanımaz beni selam vermez kişiyi tanıtan sensin
Ben o kadar onursuz muyum ki onun işlerini yazayım,
Sahibi olduğumuz sitenin yöneteni siz iseniz bilemem
Bana benim yazarlarımın çalışmasını yazın yayayım
Tanımadığımı siz bilirseniz ben ne edeyim?
Ona bizzat yazın o okusun, okuyucum neylesin
Birisini yazar isen yazarım olsun dileğim.
Lütfen bilmediğim kişiyi bana yazın demeyin!
13 Ağustos 2009 18,00 ÇORUM

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 25

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BEN BİR ŞEY ALMADIM
            Son günlerde gelen bazı tepkiler beni üzmüş bulunmaktadır. En son gelen tepki ise bardağı taşıran bir dojaz da ve düşündürücü mahiyette idi.
            Yazanı ve bilgiyi sizinle paylaşmak isterdim fakat bu etik bir hareket olmadığı gibi o kişinin de samimiyetinden dolayı tarafıma güvenerek yazdıklarını deşifre etmiş olacağımı düşünerek yazının tamamını değil, bazı başlıklarını sizinle paylaşmak istiyorum.
 
1-Seni bu dergilerden çıkarın nedir?
2-Ne yapmayı amaçlamaktasın?
3-Bu kişiler sana neden güvenerek yazı veriyorlar?
4-Bu kişileri gelir ortağı yapmışsın onları karşı taraftan nemalanıyorlar mı?
5-Bu nemaların karşılığında mı bu resmi kurum, Resmi erkân ve şahısların tanıtımını derginde yayınlamaktasın?
6-Bu siteye bu maddi katkılarından dolayı senin hiç yazar arkadaşlarına teşekkür ettiğini göremedim?
 
“İşte bir kaya; nerene dayarsan daya” Diye bir argo deyimi kullanma zorunda kaldığım için bütün bu yazıyı okuyanlardan özür dilerim.
            Kendimi savunma olarak görebileceğinizi cevaplamak istiyorum:
1-Dergiyi çıkartmamın amacı yazar arkadaşlara yazılarından dolayı katkıda bulunarak onları tanıtmak için kurmuştum. Yazılarından dolayı telif veremediğim için ticari tanıtım ve yazılarına da bir miktar katkı payı almaları için
Bilgi vermiştim.
2-Amacımı pek çok kereler açıklamalarım olması ve bu açıklamalarımda faaliyetlerimi ve faaliyetleri sizlere ulaştırmak çabasından ileri gitmediği ve amacımın 1994 yılında bu güne aynı olduğunu söyleyebilirim.
3-Karşılıklı güven bizim söz ve yazı ile bilgilendirmemiz ile meydana gelmiş güzel bir olgudur.
4-Bu güne kadar hiçbir arkadaşım böyle bir çalışma yapmamıştır. Bizde böyle bir çalışmanın yapıldığını zannetmiyorum. burada zaten katkı payı olarak sunulan katkılardan alacakları meblağ da bilinmektedir.
5- Hiçbir resmi kuruluştan, Resmi erkândan ve şahıslardan maddi katkı almadım. Yazarlarımın yazılarını sansüre almadım. Yayınladım.
6-Bu siteye bu siteye hiçbir yazarımız (Eşim Hariç) maddi katkıda bulunmamıştır. Onlar yazı yazdılar. Yazıların da maddi olmayıp manevi katkı olarak gözükmesi normal değil midir? Onlar da makalelerinde, şiirlerinde herhangi bir dergi yazısında yani  da şu ana kadar 11 ay boyunca (Benim beklentim yoktur) yazılarında dergiye teşekkür etmemişlerdir. Arşivleri inceleyebilirsiniz!
            Yazarlarımızın ve okuyucularımızı aydınlatma amacı ile bu yazıyı yazmış bulunmaktayım.
            Bilginize sunulur.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  26

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
YAZARLARIMIZIN DİKKATİNE FİRMA VE ŞAHIS TANITIMLARI HAKKINDA
Bu güne kadar isimleri geçen kuruluş ve şahıslardan hiçbir maddi imkân görmedim.
Görmedim diye de bu kişileri isimlerini ve firmalarını tanıtmaya sitemde mecbur değilim.
Sizin gönderdiğiniz yazıların pek çoğu kişileri tanıtma amaçlı olup daha çok TANITIM amaçlı yazılardır.
Bu yüzden Yayınevimiz bu kişilerden maddi menfaat sağlamış görünümüne düşmektedir ki bu külliyetten olmayan bir işlemdir.
Şayet bu kişiler tanıtımlarını yaptıracaklarsa dergi sitemizin Yazarlarımızın ortaklık statüsünde olduğu Ve bu ortaklık çerçevesinde Firma tanıtımları röportaj diğer tanıtımlar  için de 400 Lira  ücretler talep ediniz.
 
SİZ KATKI PAYINIZI KENDİ ÖLÇÜTLERİNİZE GÖRE TAHSİL EDEBİLİRSİNİZ. YAYINEVİMİZİN PAYINDAN YÜKSEK FİYATLA ALIM YAPABİLİRSİNİZ. BİZİM VERDİĞİMİZ FİYATTAN YUKARIDAKİ KESİNTİYİ YAPIP BİZE ÖDEME YAPABİLİRSİNİZ!
 
Yazarlarımızın da dikkat etmesi gereken bir husus olup; Bu tanıtımları yapmak isterlerse
bu bölümünde bulunan şartları incelemelerini salık veririm.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 27

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
VERİLMEZ
 
Görmek istiyorum göremiyorum!
Duymak istiyorum duyamıyorum!
Bilmem ki bu nasıl bir yer?
Kişiler, kaynaklar, bilgiler, gençler,
Her kes başka başka zevkler için koşuyor,
Kendini tanımak istiyor; tanıyamıyor,
Kendini bulmak istiyor bulamıyor,
Bilmek güzel değer; herkese verilmez
Kendinde kalsın kendin verilmez!
28 Temmuz 2009 18.05

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  28

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
KIRMIZI VE YEŞİL NEFS
 
Yaratan senle yaratı beni,
Hem kırmızı, hem yeşil nefs!
Size binlerce surat verdi
İstekleriniz bitmesin diye,
Gönlümde sizi benimle eyledi.
Yem kırmızı hem yeşilsin gönlümde!
Kırmızı nefs öyle tatlı gözükürsün ki!
Çok hoş kıvrak cilvelerinle,
Saçarsın kahkahalar şence,
Dünyaları vaat edersin bonkörce,
Bilmezsem seni hoş göreceğim gelir.
Görmezsem sana kanacağım gelir.
Dediklerine uyacağım gelir.
Haramların hepsi sana hoş gelse de.
Beni kandıramazsın kırmızı nefisim!
Bin bir surat gibi gözüksen de;
Beni doyulmaz etmeye çalışırsın,
Beni kula kul etmeye girişirsin,
Yılan gibi kıvrılarak, akarsın
Sen sesten hızlı da koşarsın
Yinede bana yetişmezsin,
Fikrime sen hiç bulaşamazsın
Belki bana hiç ulaşamazsın nefsim!
Tedbirimi tam bilebilirsem eğer
Sen her bana zaman yenilirsin.
Ey yeşil nefs!
Bir tas çorba ile doyabileceğimi
Bir giysi ile örtünebileceğimi
Bende iyi sen bilirsin.
Sen ki yeşilsin gördüm,
Benim içimdesin bildim.
Sizi benle yaratana şükürler olsun!
27 Haziran 2009 15,00

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 29

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

BAKIŞLARIN OK MU?
 
Baktıkça sularına Çomar Göledinin
Dalgaları adeta yarar gamzelerin
Suyun sesi karışır senin namelerine
Bakıyor musun, acaba gördüklerine?
 
Uzaklara bakan kısılmış gözler
Hangi şiirdeki mısraları özler
Kalem olsa yazar mı acaba?
Gözlere batmak isteyen kirpikler
 
Sesiz olunmasını isterken sesin
Gözünden dökülen incilerin
Değerini dünyaya değişmem
Yere düşen bu incilerini
27 Haziran 2009 18,40

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 30

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
MEVSİMLER
 
Bir mevsimdir dünya denilen yerde
Yaşanan ayların bir bir dizininde
Bir mevsimde iken bizler bekleriz
Değişecek diye hep başka hayalle
 
Aralık, Ocak, Şubat bir bir de
Kış mevsimi demişler soğuk yerde
Kıymetlidir geceleri, günleri bilmeyiz
Sıcakları özleriz hep bu mevsimde
 
Mart, Nisan, Mayıs sıra ile gelirde
Baharın umudu hep nedense içimizde
Yağan yağmur ve selleri sevmeyiz
Bitkiye, insana su gereklidir de
 
Haziran, Temmuz Ağustos gelince de
Sıcaklardan bunalırız hepimiz de
Serinlemek için su kenarı isteriz
Sıcakları da sevmeyiz biz nedense
 
Eylül, Ekim, Kasım uzaktan bize de
Son baharım hüznü çöker içimizde
Yine diğer ayların gelmesini isteriz
Ne isteriz bilmem mevsimlerden de.
26/07/029 19.35 Çorum

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 31

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
“BÜYÜK FIRSAT” MESELESİ
Hani Cumhuriyet’in yeddi emini, memurların baş amiri ve halkın emanetçisi Abdullah Gül, Mart ayında İran'a giderken "Kürt sorununda iyi şeyler olacak” demiş, devamla da “Kürt meselesi Türkiye'nin birinci sorunudur. Halledilmesi lazımdır” açıklamasını yapmıştı.
Çek Cumhuriyetinde yapılan Prag zirvesi dönüşünde de, "İster terör, ister Güney Doğu yahut Kürt meselesi deyin. Bu, Türkiye'nin birinci sorunudur. İyi gelişmeler olması lazım ve olabilir. Herkes işin farkında. Önce böyle bir çalışma anlayışının olması lazımdı. Devletin içinde herkes birbiriyle çok daha açık seçik konuşuyor. Herkes derken, asker, sivil, istihbarat, hepsi için söylüyorum. Bu ortamda iyi şeyler olur. O yüzden de iyi şeyler olacak diyorum. Bir fırsat var, bu fırsatın kaçmaması lazım” dedi.
HÜKÜMETİ SARSAN “ŞOK”
Gül’ün ‘beklenmedik’ söz ve açıklamaları hükümette şok etkisi yaparken, başta Rum-Yunan, Ermeni ve Yahudi diasporaları ile Misyonerler camiasında bayram havası yarattı.
Tam bir vukuf, ehliyet-liyakat, basiret ve beka ile “Cumhuriyetin Kanunlarını” adalet, fazilet ve eşitlikle uygulamak, yetimin malını gözetip kul hakkını korumakla memur-mükellef “bakan’ların başı, halk hizmetkârı ‘başbakan’ RTE, açıklamayı önce “genel af” gibi algıladı.
Ancak meselenin (şimdilik) öyle olmadığı anlaşılıp “Kürt açılımı” tepki alınca hemen “güneydoğu meselesi” diye ağız değiştirildi. Sonra “demokrasi ve barış atılımı”, “huzur ve kardeşlik projesi” ve “Toplumsal barış girişimi” ne dönüştü. Sonunda örtülü bir AB söylemi ve dünya modası olan “Demokratik açılım” da karar kılındı!
NEDİR; DEMOKRATİK AÇILIM?
‘Ne men-em bir büyük fırsat’ konulu makalemize göz atarsanız; ‘Yurttaşlıkta Birlik” başlığı altında işlenen bir hukuk ve insanlık mucizesini görürsünüz. Zira 1926 -27 yıllarından beri TC yurttaşları eşitlenmiş, millet arasında hiçbir ayrılık, azınlık ve ayrıcalık kalmamıştır. Şimdi sorulur: “Ne sorunu kardeşim? Sorun varsa, ya her kesin sorunudur, ya da yoktur.”
Öyle ya; 40 yıldır alıştıra-alıştıra gündeme taşınan; Ülkede konuşulan 36 ana dil ve 48 etnik kök’ün varlığı, Anadolu’ya 1071’de gelindiği yalanı., 1071’den önce Anadolu’da Türk olmadığı, sonra geleneyse haçlıların (haşâ) aşılama yaptığı; Egedeyse (kalleş-kancık) Yunan palikaryasının tohum ektiği, akabinde de Wilson prensiplerinden dem vurarak ‘bütün halklara Flebisit (kendi kaderini tayin) hakkı tanıyan karar, metin ve tasarılar hükümetlere dayatıldı.
Diğer taraftan, sözde “Kürt’lerin Ermeni önderi” kundaktaki bebek dâhil 7’den 70’e 35 bini aşkın Kürt kardeşin kalleş katili, eşkıya Artin Agopyan: “Federe devlet kabul etmem, ayrı bir devlet de istemem” sözleri “yol haritaları” ve devlette zaaftan istifade ‘sayın’ taltifleri ile “binlerce şehit, aileleri ve necip Türk Milleti rencide edilerek” gündeme sokuldu.
OYSA!
Malum ve mezkür ihanet furyası elli yıldır sürerken; “FIRSAT” Nabuko’nun “hortum döşeme” açılımından “PKK’nın tasfiyesi” olarak çıktı. ABD’nin BOP işinin bitmesi üzerine AB’nin “ucuz gaz hortumu” gündeme geldi. Hat borularının yegâne tehdit, sabotaj ve şantaj unsuru PKK için “işimiz bitti, mazarratı halledin” vizesi “büyük fırsattır” Diğer taraftan; Yıllardır Kürt kamuflâjıyla rant sağlayan Ermeni-Rum-Yahudi diasporası, vaktiyle Ağar’a ihale ettikleri olağanüstü kârlı “düz ova” siyasetini hayata geçirme peşine düştüler. Sonuçta: “Demokratik açılım” içi boş ve muğlâk bir kavram; Ortada kimlik sorunu falan yok. Zaten Doğu ve Güneydoğu Ana-vatan bölgesi ve öz Türkmen yöresi. Öyleyse!
SÖZ KONUSU OLAN VATAN'DIR; GERİSİ TEFERRUAT!
Ülkemiz elli yıldır siyasi vesayet, dâhili-harici kuşatma ve abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandık olup; Son çare: ‘ya AKP’ye karşı tek parti olarak birleşmek’ veya seçimde hiçbir parti’ye oy vermemek şartıyla 27 Mayıs cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini sandığa gömerek Cumhuriyet’i kurtarmaktır.
 
WEB: http://www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com
mail: gercek.demokrat@hotmail.com
NOT: Bu makale 5846 sayılı telif yasası kapsamı dışında olup; Aynen veya kaynak gösterilerek yayınlanabilir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  32

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
NE ME'NEM “BİR BÜYÜK FIRSAT”
Mesele aslında, “Şark Meselesi” ve “Batının müstakbel hayat alanı” konusudur.
Yakın geçmişi, ta İngiliz Muhipleri, Kürt Teali Cemiyeti, Ermeni-Yunan Rum çeteleri, Batı (Avrupa) ve ABD Mason mahfilleri ile misyoner terör örgütlerine kadar dayanır.
Süreçte; Mustafa Suphi olayı, 21 Temmuz 1923’de Lord CURZON’un hazırlayıp İsmet İnönü’nün ‘çok gizli kaydıyla’ imzaladığı (1) Lozan belgesi, 150’likler, kadrocular, 10 Kasım 1938 -9.05 karşıdevrimi, aydınlıkçılar, 27 Mayıs gasp’ı, Ermeni, Elen-Rum diasporası, doğu kültür ocakları, dev-genç, asala, pkk, tip, tkp, mnp, msp, 1974 affı, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat sendromları (Sendrom: Birbirleriyle ilişkisiz gibi göründükleri halde, bir arada tek bir hastalık olarak birleşen şikâyet ve bulgular bütünü) yer alır.
Süreçteki ilk teşebbüs “İsmet paşa” damgasını taşır.
Olay şu; Bir gün İnönü geç vakit Atatürk’e giderek: “Paşam şu azınlık meselesini bir Meclise getirsek.” diyince Atatürk: “Bu gün git, akşam oldu, yarın gel konuşalım” der, İnönü gittikten hemen sonra köşk’ün bekçi ve bahçıvanlarını çağırarak: “Lâle hariç, şu ön bahçede bulunan bütün çiçekleri sökün atın” diye emir verir.
Ertesi gün İsmet İnönü geldiğinde bahçenin halini görür, çok şaşırır. Sebebini sorar ve Atatürk’ten şu cevabı alır: “İsmet! Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti tarafından kurulmuştur. Cumhuriyette azınlık yok. Ne mutlu Türk’üm diyen herkes Türk’tür ve eşit haklara sahiptir. Azınlık ve ayrılık iddia edenler böylece sökülüp atıla. Sakın Meclise böyle bir tefrika sokma!”
YURTTAŞLIKTA BİRLİK
Gaflet, dalâlet ve hıyanet ehli bilmiyor ya da unutmuş da olabilirler.
TC azınlıkları Lozan’da kendilerine tanınan ayrıcalıklarından vazgeçip eşit yurttaşlar olmayı 1925’de istemiş; 1926’da yurttaş olmak için azınlık haklarından feragat dilekçeleri vermiş ve Milletler Cemiyetinin onayı ile TC’de azınlık kavramı ilgi edilerek bütün gayri/ Müslimler, Müslümanlarla eşit hak ve hukuka sahip yurttaş statüsüne yükseltilmişlerdir. (2)
Bu olayın dünyada başkaca bir eşi, benzeri, örnek veya emsali yoktur.
“MUSA DAĞI’NDA 40 GÜN” ADLI ROMAN
1933’te bir Musevi’nin yazdığı kitapta Türkler Ermeni soykırımı yapmakla suçlanınca, tüm Musevi, Ermeni ve Rum yurttaşlarımız ayağa kalkarak, romancıya lanetler okumuşlardır.  Ermeni yurttaşlarımız ise "bu roman yalan söylüyor, Türk kardeşlerimiz bize asla soykırım yapmadı. Bu roman bizim aramızı bozmak istiyor," diye haykırmışlar. Dahası, Ermeni ve Rum-Yunan kökenli Türk yurttaşlarımız kilisede toplanıp bütün dünya basınını da çağırarak, onların gözleri önünde bu romanı ve yazarının portresini ateşe vermişlerdir; yani Türkiye’nin asla bir azınlık sorunu olmamıştır, olası teşebbüslerin bütünü mutlak surette dış kaynaklı olur; Milli tarihte buna “bedhah”ların kalkışması denilir.
YILLAR SONRA!
Mesele şu ki, Türkiye’nin 60-70’li yıllara kadar her hangi bir azınlık, Kürt, Ermeni, terör-tedhiş ve soykırım meselesi olmadı. Zaten fiilen ve hukuken de bu mümkün değildi. Her şey, bir çökertme ve kırılma darbesi olan 27 Mayıs vuruşu ile başladı. Burada fazla ayrıntıya girmek gereksiz zira zerre kadar “gerçek tarih” bilgisine sahip herkes konuyu çok iyi bilir.
SÖZ KONUSU OLAN VATAN'DIR; GERİSİ TEFERRUAT !
Ülkemiz elli yıldır siyasi vesayet, dâhili-harici kuşatma ve abluka altındadır.
Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandık olup; Son çare: ‘ya AKP’ye karşı tek parti olarak birleşmek’ veya seçimde hiçbir parti’ye oy vermemek şartıyla 27 Mayıs cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini sandığa gömerek Cumhuriyet’i kurtarmaktır.
1, DİKEN, Hükümet Sistemleri, H. H. Memiş, s:341
2, Bütün bilgiler, dilekçeler ve Cemiyet-i Akvam kararları Adalet Bakanlığı arşivindedir.
 
WEB: http://www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com
mail: gercek.demokrat@hotmail.com
NOT: Bu makale 5846 sayılı telif yasası kapsamı dışında olup; Aynen veya kaynak gösterilerek yayınlanabilir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 33

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
DÖNÜŞTÜRMENİN ÖZNESİ “AÇILIM”
            Adalet ahlâkının kurumlaştığı hukuk devletleri, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, Türk inkılâbı ve Atatürk ilkeleri’nde “mutlak dürüstlük, namuskârlık ve şeffaflık” hükümettir.
Hatta 1950-60 dönemlerinde bundan daha da fazlası olur. Öyle ki; ülkede gündem belirleyen unsurlar, sıradan vatandaşlar, parti üyeleri ve delegelerdir. Devlet tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi halkla birlikte idare olunur. 
            Düzenli aidat ödeyen, ilkeli, onurlu ve sorumlu parti üyeleri baskıya maruz kalmadan “özgür iradeleriyle” delege seçerler; ülke, halk ve parti sorunlarını alenen dile getirir, gidişatı sorgular, (iktidar iseler) başbakan, bakan ve memurları eleştirir, tavan-taban arasında köprü görevi görürlerdi. Lâkin delege olmak zor işti. Siyasette kıdem, ehliyet, bilgi, birikim, cesaret, yüksek ahlâk, lekesiz sicil, beka ve basiret (ileri görüş) gerektirirdi.
            “O” zamanlar, parti sahipleri, din tüccarları, Misyon tacirleri, siyaset şirketleri, ülkeyi (babalar gibi) pazarlayan (organize suç örgütü) kirli, karanlık sultalar, dikta ve cuntalar yoktu.
            SONRA “DEMOKRASİYE” TUZAK
1946 ‘açık oy, gizli sayım’ utancı, rezalet ve halk düşmanlığı ile demokrasi ve hukuk cinayetinden sanık halk partisi zihniyeti 1950, 54 ve 58’de uğradığı hukuk darbeleri ve sandık vurgunları sonucu milletçe sandığa gömüldü. On yıl süren kin ve kurgu uykusu için inlerine çekilerek 27 Mayıs 1960’a kadar köstebeklik ettiler. Nihayet, insan hakları, demokrasi, adalet ve hukuka karşı beslenen derin nefret, kin; İktidar hırsı, ihtiras ve tahammülsüzlük, tefrika, haset ve kıskançlık o menfur kalkışmayı ‘ihanet, isyan ve başkaldırıyı’ tetikledi.
DIŞGÜDÜMLÜ ATILIM VE AÇILIM
Bu zalim başkaldırı, dış güdümlü, kirli-karanlık, hain tuzak; Türk adalet ve hukukunun ebedi utancı, ihanete meşruiyet fetvası verilen ve ”buraya tıkan irade böyle istiyor” denilen  yassı ada engizisyon mahkemeleri .. Kin, kan, intikam, dayatma senaryolar, idam ve katliam.
11 Kasım 1938, saat 9’u 5 geçe ‘karşıdevrim’ kansız gerçekleşti..
27 Mayıs kin, kıyım, kırılma ve bir çökertmedir. Atatürk anayasası ilga, “Milli devlet” ilkesine son!.. İsmet, gizli Lozan taahhütleri gereği 1944’de başladığı milli devlet ve yükselen değerleri yok etme projesin kaldığı yerden (1950) alıp, tekrar uygulamaya koydu.
            Süreçte partiler yozlaştırıldı. Demokrasi, adalet ve hukuk karşıtı kurumlar oluşturuldu. İlkeler ve yükselen değerler çürütüldü. Koza-kriptolara politik-ACI ve asker olma yolu açıldı. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sairi ile cunta-sulta ve dikta’lar birlikte pekiştiler. Tıpkı, ‘Türk demek: Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır, ne mutlu Türküm diyene’ vecizesinin öznesi ilga edilerek sadece; (domuzdan dönme ve devşirme güruhunun tahammül edemediği)  “Ne mutlu Türk’üm diyene” bölümü kalabilmiş,  orijinali “Egemenlik kayıtsız ve şartsız Türk Milletinindir” sözünden de “Türk” kelimesi kaldırılarak hükümsüz kılınmıştır..
            NEREDEN, NEREYE
            27 Mayıs’tan buyana bütünüyle yapay, sahte ve sanal olarak tek merkezden sağ-sol, alevi-Sünni, milliyetçi-sosyalist (enternasyonal) dinli-dinsiz gibi ‘parçala, böl, yönet’ yol ve yöntemleri amansız bir düşmanlıkla kurgulandı ve uygulandı. Sonuçta bu art niyet ve kasıt’a dayalı bozulum, psikolojik-sosyokültürel ve biyolojik savaş, dezenformasyon, husumet ve Türk-Türkiye düşmanlığı (anarşi, terör, tedhiş, trafik, deprem, afet, kriz, bunalım, buhran) gibi nedenlerle elli yılda 500 bine yakın insanımız telef edildi.
            Yerli sulta, cunta ve dış müttefikleri’nce (Bak: Ergenekon idd.) oluşturulan cinayet şebekeleri ve terör-tedhiş örgütleri ile mücadele, devlette yaklaşık “1 trilyon” dolara patladı. Medya-mafya-siyaset üçgeninde “Rüşvet-yolsuzluk, dolandırıcılık, kaçakçılık, gasp çeteleri” devlet ve halktan yaklaşık “2 trilyon dolar” hortumladı. Böylece, ihanet açılımlarının devlete maliyeti yaklaşık 3 trilyon doları buldu. (Bak: Hayali İhracat, Susurluk vb. dosyaları)  
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 34

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
VESAYETİ İLGA VE DİP DALGA
Bu güne kadar hiçbir düzen partisi ve sulta hükümeti “27 Mayıs’ın” üstüne gitmedi.
            Her gelen öncekini akladı. Lâğımlar beyaz sayfalarla örtüldü. Hortumcular ihya edildi.
            Cinayetler ‘faili meçhul’, gasp-batak ve hotumlar “kamu zararı” hanesine yazıldı.
Ta ki, Ergenekon’a kadar meclis ve yüce divan müthiş bir aklayıcı-paklayıcı oldu.        
            YASSIADA –ERGENEKON !...
            27 Mayıs cuntası “Yassı-ada duruşmalarını devlet radyosundan canlı olarak ve naklen yayınlandığı halde; mevcut ‘demokratik’ RTE sultası “NEDEN” Ergenekon duruşmalarını canlı, naklen ve kesintisiz olarak yayınlamıyor?
            O zamanlar hukuk yoktu. Şimdi hukukun tastamam, üstüne üstlük tarafsız ve bağımsız olduğu yazılıp söyleniyor. Peki, bu adalet ve hukuk nerede, naklen yayın niye yok ve Anayasa hükümlerine rağmen; Her veçhesi suçtan müteşekkil bu “AÇILIM” da neyin nesi?       SENARYO GEREĞİ !...       
Kurgulanmış senaryo gereği milletin hali, kimyası ve iradesi; esnek, muğlâk ve kurnaz tuzaklarla donatılmış yasalarla itile-kakıla, ötelene-dışlana buralara geldi. Şimdi artık hiçbir şey halka sorulmuyor. Millet seçmiyor, seçilmiyor. Düzen’lenmiş yasalara uygun olarak sulta ve cuntanın önüne koyduğu listeleri oyluyor, oylamazsa cezalandırılmakla korkutuluyor.
Zaten, sosyolojik olarak millet büyük bir travma geçirmekte.
Her hususta insanları ürküten ağır bir korku, baskı ve tedirginlik hâkim vaziyette. .             
Kurumlar birbirinden, alt makam üst makamdan, memur amirden, amir memurdan,  vekil parti sahibinden, koca karı-karı kocasından, çocuk babasından, hâsılı herkes bir korku, panik ve stres içinde. İntiharlar korkutuyor, günde 15 kişi trafik kazalarına kurban gidiyor, suç türü ve oranları süratle artıyor. Zaten gergin olan toplum, bir de yeni açılımlarla geriliyor.     
VAHŞİ BATI SENDROMU
12 + 50 = 60 yılı mücavir erozyon, yozlaşma, sindirme, çürütme ve Türk Milleti ile ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün şiddetle karşı çıktığı, illet ve nefret ettiği, menfur düşman, ezel-ebet hain, tefessüh etmiş “batı”ya, bataklığa yönelme sürecinin Lozan’dan beri “Türk ve İslâm düşmanlarınca” planlanan beklenir sonucu bu.
Şimdi, menfur AB ve ABD (Ermeni yalanlarından ötürü) Atatürk’ü katil ilân etmeye hazırlanıyor. Zaten, Ümraniye soruşturmasında kanıtlanan; Anarşi, terör-tedhiş, hırsızlık-yolsuzluk, yalan-talan, uyuşturucu ve insan ticareti, vergi dâhil her türlü kaçakçılık, alçaklık, ayırma-kayırma, sağ-sol, alevi-Sünni gibi bilumum kötülük-bölücülük hep bu güruhun toplum mühendisleri, Mason ve Siyonist mahfillerce hazırlanıp bilinçle uygulanan senaryolarıdır.
            Üstelik diz boyu yalan, iftira ve tefrikaya bulanmış kara, kirli alçak bir süreçle!... .
            ATATÜRK VE BATI
            AB köpekleri her söze ‘Büyük Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyete ulaşma, aşma ve batılılaşma yolunda..” diye başlarlar. Bu külli yalan, uydurma ve iftiradır. Çünkü M. Kemal ATATÜRK, “insanlık düşmanı, kalleş, hırsız ve emperyalist” Batı’dan nefret eder. İşte O’nun s özde ‘Atatürkçü-Kemalist’ AB'cilere tekzip ve tokat gibi cevabı;
“Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Osmanlı tam tersine gerilemiş, düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. İşte o dönemde; vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir! M. K. Atatürk  (TBMM, 6 Mart 1922)
NETİCEDE: Ülkemiz 27 Mayıs’tan bu yana vesayet, siyasi-fiili kuşatma ve abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandıktır!...
Son çare: “ya AKP’ye karşı 'TEK PARTİ' olarak birleşmek” veya seçimde hiçbir parti’ ye oy vermemek şartıyla” bütün partileri sandığa gömerek Cumhuriyet’i kurtarmaktır.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 35

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
2300 YILLIK ORDU, 50 YILLIK GELENEK
Gül’ün Köşk’e çıkmasının ardından Genelkurmay, türbandan nasıl uzak durulacağına ilişkin yeni protokol kuralları belirlemiş. (Taraf, 31 07.2009, M.Baransu)
“Ordu’nun başörtüsü’nden kaçış plânı” başlıklı haberin ayrıntıları kısaca şöyle:
“Tüm birliklere gönderilen prokotol kuralında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül ima edilerek, türbanlıların askerî hastane ve tesislere alınmaması isteniyor ve türbanlı eşlerin ve DTP’lilerin davet edileceği belirtilerek, 29 Ekim, 23 Nisan ve 19 Mayıs resepsiyonlarına gidilmemesi de emrediliyor…
Ayrıca, herhangi bir askerî hastane veya Rehabilitasyon merkezine gaziler ile diğer hasta yakınlarının ziyaret talebinde bulunmaları halinde: ‘Çağdaş kıyafetli olmayanların girişine izin verilmemesi, türbanlılara yasağın hatırlatılması, kabulün çok zorunlu olduğu durumlarda en alt seviyedeki protokol görevlisi ile refakat edilmesi’
29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonlarına İl’lerde Garnizon Komutanı dışında hiçbir seviyede katılınmaması, garnizon komutanının eşsiz olarak kısa bir süre için katılıp ayrılması öngörülüyor ve bu hareket tarzının uygun gerekçelerle halka izah edilmesi isteniyor.
Ankara’da sadece Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve orgenerallerin eşli olarak çok kısa bir süre için katılmaları ve tebriği müteakip ayrılmaları.” veya: “Cumhuriyet’e sahip çıkıldığının göstergesi olarak, davetli bütün askerî personelin eşli olarak geniş katılımın sağlanması ve bu personelin kısa süre sonra topluca ayrılması.”  Yukarıdakilerin hepsinde muhtemel el sıkma sıkıntısına karşı “Hiçbir seviyede katılımın olmamasıdır” (K. teklifi)
“Eşsiz davetler” başlıklı bölümde, akşam resepsiyonu veya gündüz Kokteyli’nde, DTP’lileri de göz önüne alarak, Sadece Garnizon Komutanı seviyesinde katılım, Komutan’ın tebriklerini sunup kısa sürede ayrılması. Önerilen: Eşsiz, sınırlı ve kısa süre katılıp ayrılma.”
            TBMM’deki resepsiyona gidilmemesi.
TSK sorumluluğundaki törenler: “Eşi türbanlılara eşsiz davetiye gönderilecek;.Buna rağmen eşli gelenlerin eşleri kesinlikle içeri alınmayacaktır. Sadece yemin törenlerinde başı kapalı ailelerin, başörtülerini çene altından bağlamaları şartıyla katılmalarına izin verilecek; Diğer törenlerde başörtüsüne/türbana hiçbir şekilde izin verilmeyecektir..”
KÖŞK’TE KRİZ
Hatırlanacağı üzere Gül’ün seçilmesinden sonraki ilk 29 Ekim resepsiyonuna askerin katılmaması nedeniyle kriz yaşanmış, Gül de iki ayrı Cumhuriyet resepsiyonu düzenleyerek bir çıkış yolu bulmuştu. İlkine TBMM Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, yüksek yargı mensupları, siyasi parti liderleri, milletvekilleri, üst düzey bürokratlar “eşsiz” olarak davet edilmiş, 30 Ekim’de verilen ikinci resepsiyona ise, işadamı, sanatçı, gazeteci, STK örgüt temsilcileri davet edilmiş ve davetiyeler “eşli” olarak gönderilmişti.
2300 YILLIK ORDU, 50 YILLIK GELENEK
Konunun yayın tarzı ve sunuşu tam bir provokasyon! Haber başlığında “başörtüsü” kelimesi yer alırken, içerikte “türban” kullanılmakta. Metin içi anlatımlarda çifte standart ve tahrik cabası gözleniyor. Lâkin haberde bahse konu protokol içler acısı. Kadim Türk Ordusu ve Cumhuriyet’i kuran Peygamber Ocağı yönünden utanç verici.. .
Ne demek, Türk Anneleri, başları kapalı olursa ‘hastane ve rehabilitasyon merkezleri dahil’ askeri tesislere alınmayacak!.. Haydi, türban denilen melânet dönme ve devşirmelerce icat olundu. Ama sonuçta oda bir tesettür.. Üstelik saf-cahil, gafil Ana-bacılar din ve misyon ticareti uğruna kandırılarak türbana sokuldular. Asker bunu bilmiyor mu ki, oyuna geliyor?   
Dahası “bin türlü” tedbir öngörülen resmi resepsiyonlar da neyin nesi?
Tefessüh etmiş, emperyalizmin kalesi, sahte İncil ve İsa ticaretinin kirli tapınağı Batı geleneğinin İslâm ikliminde işi ne? Kahir ekseriyeti aç, açık, fakir ve yoksul Türk halkının vergisiyle nasıl şarap ikram olunur? Bu, tam bir irtica, aymazlık, rezillik gericilik ve yobazlık değil midir? Sanki 2300 yıllık ordu ilga da, 49 yıllık kirli gelenek pek muteber!... Çok ayıp!..     

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 36

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
HÂL VE GİDİŞ; İLİM VE AMEL!..
Önce şunu belirtmek ve altını özenle çizmek gerekir ki:
İnsan bizatihi devlettir. Devlet insan için vardır.
Devlet’in; dönemsel (çağdaş) medeni ve modern ihtiyaçlar doğrultusunda var edilen kurumlarının oluş nedeni: Namuslu, dürüst, akılcı, makul, mantıklı bir düzlemde (ilke, onur ve sorumlulukla) hizmet üretmektir.
Üretim: Bilimin ve bilincin sabit normları (ilmi disiplinler) çerçevesinde zorunlu kamu ihtiyacı, yani iç, varsa dış talebi karşılayacak biçimde ‘sürdürülebilir’ iktisadi, ilmi, sosyal, kültürel, sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlar düzeyinde imalat, inşaat ve tedarik faaliyetleri…  
Hizmet: Her vatandaşın doğuştan kazandığı hak ve hukuki iktisap gereği İnsanca hayat sürme, adalet ve kanun kavramlarına mümasil/uygun barınma, beslenme, öğrenme, İnanma ve İnandığı gibi yaşama konusunda “eşit hak ve eşit şansa” sahip kılınmasıdır.
Halk, devlet cihazını bu hak’ların teminatı olmak üzere kurmuştur.
En azından bizim “müspet ve gerçek bilim” olarak nitelememiz gereken, İslâm’ın ilk peygamberi Hazreti âdem Atamız ile din’in tek evrensel Peygamberi Hazreti Muhammet Mustafa (sav) arasını kapsayan ve günümüze kadar uzayan süreç için bu ‘realite’ böyledir.
İslâm’ın evrensel (son) peygamberinden 1000 yıl sonra ancak, Kur’an da apaçık beyan edilen ilmi hakikatleri çözmeye-anlamaya ve kavramaya; akabinde de âlimleri ateşe atmaya ve İslâm’ı tahrife koyulan ikiyüzlü, (atamız Osmanlı tarafından medeniyet öğretilen) hayvan altı, primitif vahşi batının bilim diye ortaya attığı saçmalıklara göre değil!... Sonuçta:
“İlim, ilmek ilmektir. İlim kendin bilmektir. 
Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır?” (Yunus Emre)
Yani, “kendini bilmek, farkında olmak ve mukayese etmek (karşılaştırmalı bilim) ‘ilmi hâl’dir. Bu, çağın deyimi ile bilimsel yaşam biçiminin adı; namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu, saygın ve sorumlu ‘bilinçli’ olma halidir. Bu hal’in dışında yer alan geri ve ilkel yaşam tarzı ileri, çağdaş, medeni ve modern toplumlarca asla kabul, tasvip ve tasdik edilemez.
Örneğin: Devlet cihazının bütün memur ve seçilmişleri “insani boyut ve özgür bilim” açısından millet memuru ve halkın hizmetçisidirler. Diğer telâkkiler aynı zamanda insanlık, İslâm ve ilim dışıdır. Dolayısıyla devlette rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, görevi ihmal, suiistimal ve kötüye kullanma, ayırma, kayırma, yanlı davranış, haksız edinim, gasp-irtikap, terör-tedhiş ve sair “mutasyona uğramış hayvan altı yaratık” davranışları ile bilimdışı tasarruf şekilleri (özellikle % 99’u Müslüman olan TC’de) ceza, tedip ve terbiyeyi zorunlu kılar.
Bunun için: Her şeye rağmen toplumsal sorumluluk; Bilinçli takip; Canlı Milli hafıza; Diri kamu vicdanı ve paralel (tamamlayıcı-bütünleyici) sağlıklı-güçlü, bağımsız, objektif ve tarafsız adalet cihazı zarurettir. Yoksa Atatürk’ün ‘Bursa Nutku’ her vatandaş için meşru bir haktır. Memur nisyan ile malul, atanmış ihanete mütemayil ise affedilemez. Dahası, memur, atanmış ve seçilmişlerin “millete karşı suç işlemeye ve suç işleyenleri” affetme hakkı yoktur.
1974 ve müteakip afların tamamı hukuk ve ahlâk dışıdır. Failleri suçludur.
Şu anda da “devlet adına” ve “devlet içinde” çok yoğun biçimde suç işlenmektedir.
MESELA !...
Ülkemizde bir Adalet Bakanı var! Ama adalet, eşitlik ve hukuk yok..
İçişleri Bakanı var! Lâkin sınırlar delik-deşik, dağlar anarşist ve terörist dolu.
Milli Eğitim Bakanı var! Milli eğitim-öğretim ve milli-manevi müfredat yok.
Sağlık Bakanı var! Sağlık, siyaset ve ticaret malzemesi, hasta perişan…
Çevre Bakanı var! Hala dere, göl ve denizlere lâğım akıyor, ekosistem çökük..  
Maliye Bakanı var! Gelirde, giderde, vergide, algıda gasp var adalet yok.
Başbakan ve Cumhurbaşkanı da var! Peki Ergenekon, çete-mafya, susurluk ne? Devlet neden adil olmaz, ilimle amel etmez? Meşruiyetin temeli bu ya!. Adalet ahlâkı, hukuk ve hak tamam değilken, Lozan’a aykırı “Kürt Açılımı” (aslında) hangi domuzdan dayatma acaba ?...  
 
         WEB : http://www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
      e.MAİL: gercek.demokrat@hotmail.com

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 37

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
“AÇILIM!..” İHANETTE SON TANGO
Anadolu Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformu 22 Haziran 2009 tarihinde “Dikkat!” anonsu ile 122 sorumlu kamu kurumu, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları (!) ile medya ‘vatanseverlerine” seslendi. Vatan-Millet sevdalıları, etkili-yetkili ve onurlu-sorumlu özel ve tüzel kişilerden; 17.Aralık.2004 tarihinde Brüksel’de imzalandığı söylenen (Ancak şu ana kadar henüz tekzip edilmemiş olan) AB katılım anlaşması ve anlaşmanı 4. maddesi hakkında bilgi “ayrıntılı açıklama” ister. Mezkür 4. madde aynen şunları ifade etmektedir.
“Kürt azınlıklara haklarının tanınması çerçevesinde, güney doğu Anadolu’da federe bir Kürt devletinin kurulmasının yolu açılacaktır”
Diğer taraftan 09.Temmuz.2009 günü Medya organlarımızda TBMM’de alenen terör ve tedhiş örgütü PKK temsilciliği yapan DTP, bahse konu 4. maddeye atfen “Türkiye’yi yedi eyalete bölme” yolundaki talepleri açıklamıştır. Bu ne cesaret, ne cüret!
Ama maalesef bu menfur fiil, ne bir cesaret ve ne de cür’et işi falan değildir.
Sadece, aslı milletten gizlenen, bilinen hükümleri de “inkâr ve tekzip edilmeyen” AB Katılım Anlaşması gereğidir. İddiayı çok açık ve etkin bir tavırla gündeme taşıyan platform, ‘Bölünme Yok Edilmenin İlk Aşamasıdır’ gerçeğinin altını çizerek, anlaşmanın diğer hüküm ve maddelerinin de ağır ağır işletilip yürütülmeye başladığını Türk kamuoyuna açıklamıştır.
İŞTE O BELGE?
Anadolu Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformun tarafından 22.06.2009 tarihinde Türk ‘vatanseverlerine” gönderilen açıklama istemli yazıda; “03.Ekim.2005 tarihinde AB ile Müzakerelerin başlatılabilmesi için, 17.Aralık.2004 Tarihinde, Brüksel’ de, Sn. Başbakan tarafından imzalandığı belirtilen belgenin aşağıdaki hususları içerdiği” açıklanmıştır.
VE “MADDE” LER:
-Müzakerelerin ucu açık olacak, sonuçta Üyelik Garanti edilmeyecektir.
-Türkler, Üye olunduktan sonra bile AB’de serbestçe dolaşamayacaklar, ancak AB’ye üye Devletlerin vatandaşları serbestçe Türkiye’de dolaşabileceklerdir.
-Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tanınacaktır.
-Kürt Azınlıklara haklarının tanınması çerçevesinde, Güneydoğu Anadolu’da federe bir Kürt Devleti’nin kurulmasının yolu açılacaktır.
-İstanbul Fener Patriğine “Ekümenik” unvanı verilerek, İstanbul’da Ortodoks Din Devleti kurulmasına izin verilecektir.
-Dicle-Fırat üzerindeki barajlar başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm su kaynakları ve su dağıtım şebekelerinin yönetim vedenetimi Uluslar arası bir kuruluşa teslim edilecektir.
-Başta Devlet Bankaları olmak üzere, tüm kamu malları hızla özelleştirilecektir.
Ermenistan-Türkiye sınırı açılacak, Ermenistan’la Diplomatik ilişkiler kurulacak ve 1915 Soykırımı kabul edilecektir.
-İran ve Rusya’nın Türkiye için birer potansiyel düşman oldukları göz önünde bulundurularak dış politika belirlenecektir.
83 bin sayfalık AB Müktesebatı tam olarak kabul edilip uygulamaya konulacaktır.(1)
SONUÇ VE İSTEK:
105 Sivil Toplum Kuruluşlarının oluşturduğu AUUDP soruyor:
“Bu güne değin, açık, net ve tam biçimiyle medya organlarında göremediğimiz, yetkililerimizden duyamadığımız bu hususların; Gerçek olup olmadığının tespit edilmesini, gerçek değil ise kamuoyuna açıklama yapılmasını; Gerçek ise bu nitelikte bir belgenin kim tarafından ve hangi mülahazalarla imzalandığının ve günümüze kadar bu konuda, Türk Kamuoyuna bilgi aktarılmamasının nedenlerinin bildirilmesi hususlarını arz ediyoruz”
Bildiri, AUUDP Genel Kurulu Adına Genel Başkan Prof. Dr. Didar ESER; Genel Sekreter Selda Talay TOSUN ve AB Kom. Bşk. Şükrü Sezar AYGEN tarafından imzalanmış olup aradan geçen bunca süreye rağmen halâ çağrıya “açık veya net” bir cevap alınamamıştır.
TC halkı, kamuoyu ve necip Türk Milleti’ne önemle duyurulur.
(1) Yılmaz DİKBAŞ, AVRUPA BİRLİĞİ-Tabuta Çakılan Son Çivi. (2004 Regular Report on Turkey’s Progress Towards Accession.–Recommendation of The European Commission on Turkey’s Towards Accession.–Issues Arising From Turkey’s Membership Perspective–Europian Parliamet Report–Brussel’s Europian Council 16-17 December 2004 Presdency Conclusions)
Gönderen Mustafa Nevruz SINACI

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 38

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
ASKERİ YARGI, ADALET VE GERÇEK
            1961 anayasası ile şekillenen askerî yargı; Osmanlı, Atatürk ve Fevzi Çakmak dönemi disiplin kurulları ve “divan-ı harp” yerine kaim; adalet ve hukuk yönünden tartışılabilir karar ve icraatlarla fail,  sözde ‘adli yargı’ sisteminin öteki (alternatif-rakip) kanadıdır.
            Bu tıpkı, 12 Eylül cuntasınca; Yüksek Hâkimler ve Yüksek Savcılar Kurulu yerine 1981’de kurulan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile YÖK gibi spekülâtif, tartışmalı ve antidemokratik, insan hakları, adalet, hukuk karşıtı, belirli bir zümreyi himaye ve zihniyeti (senaryoyu) korumaya yönelik (eş-güdüm amaçlı) dayatma kurumlardandır.
            Örneğin Anayasa Mahkemesi, TBMM’nin çıkardığı kanunlar ile icranın KHK’lerini “millet adına” denetleme; Demokrasi, hukuk ve adalet normuna uygunluğunu takip ve daimi kontrol yetkisini haiz değildir. Yani, ‘kendiliğinden’ müdahale ve inisiyatif kullanma hakkı yoktur. Aleni bir kanunsuzluk durumunda bile; “İtiraz edilmedikçe” müdahale olunamaz!.
            Bir iktidar ki, Cumhurbaşkanı ile anlaşık olur, muhalefetin gönlünü yapar veya bir şekilde ‘olası itirazların yolunu keserse’ mesele biter. Bu taktirde Meclisin ana duvarında yazılı “Hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız (TÜRK) Milleti(nin)dir” vecizesi anlamını yitirir..  
            Doğrusu 27 Mayıs “TBMM şahsında varit kuvvetler birliği” esasını ilga ederek yerine kaim kıldığı “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile fiilen var olan “kuvvetler dengesini” alt-üst etmiştir. De Facto “İcrada mutlak kuvvetler birliği” usulünü ihdasla; bu sayede bütün darbe, cunta ve dikta despotizmleri pekişerek hüküm süregelmişlerdir. KİT’lerin “müdebbir bir tüccar gibi” kendilerine özgü ve hükümet/siyaset vesayet dışı faaliyet etmelerine imkân veren kanunlar da bu bağlamda değiştirilmiş ve böylece KİT’ler arpalıklara dönüştürülmüştür.
Bu bağlamda süreç analitik olarak incelenip “ikili yargı sistemi” değerlendirildiğinde; Askerî yargı ile adlî yargı arasında büyük benzeşme görülür. Bunlar orijinal olmayıp, statüko mahkemeleridirler. Belirli maksatlara matuf, sözde bağımsız, ama asla adil ve tarafsız değil!
Askerî yargı, adlî yargı gibi iki derecelidir ve adeta birbirinin kopyası gibidir..
1961’e kadar ‘gerektiğinde’ teşkil edilen disiplin kurullarının yerini; 1961 anayasası ile öngörülen ve 1982’de korunan 16.6.1964 tarih ve 477 sayılı Kanun’la kurulan Disiplin Mahkemeleri almıştır. Bu mahkemeler, adalet ve hukuka aykırıdır. Bilhassa üyeleri hâkim olmayıp, bağımsız ve tarafsız değildirler. Bu, Anayasaya aykırılığın en önemli kanıtıdır.
Zira “yargı yetkisi Türk milleti adına, bağımsız ve tarafsız hâkim ve mahkemelerce kullanılır”. Mahkemeler Anayasanın 138. maddesinde öngörülen “bağımsızlık” ilkesi ve 139. maddede öngörülen “hâkimlik ve savcılık teminatı” esaslarına uygun olmak zorundadır.
Anayasa’nın (korunan) 145. maddesi hükmü uyarı, 25 Ekim 1963 tarih ve 353 sayılı Kanunla düzenlenen Askeri Mahkemeler 29 Haziran 2006 tarih ve 5530 sayılı Kanunla pek çok değişikliğe uğramıştır. Buna rağmen kuruluş ve işleyiş biçimleri bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Askerî hâkimlerin alım, atama ve 26 Ekim 1963 tarih ve 357 sayılı Kanunun 12’nci maddesi gereği de sicil işleri bakımından Anayasanın 9. ve 138’inci. maddelerinde öngörülen “bağımsızlık” ilkesine aykırıdırlar.
Anayasanın 145’inci maddesine göre: Asker kişilerin ‘askerî’, ‘askerler aleyhine” veya ‘askerî mahallerde askeri hizmet ve görevleri ile ilgili” işledikleri suçlara; Yani her üç hâlde de (145/2 hariç) failin asker olması şartıyla ‘askeri suçlara’ Askeri Mahkemeler bakar.
Askerî yargı’nın üst kontrol-temyiz mahkemesi Yargıtay (156) olup; Kuruluş ve çalışma usulleri 8.07.1972 tarih ve 1600 sayılı Kanunla düzenlenmiştir. Askerî yargı’nın işleyişi adlî yargının ceza yargısının işleyişi benzer.
Sonuçta: Savaş zamanları hariç, ordu için disiplin kurulları yeterlidir.
Çözüm:1960 öncesi Atatürk dönemine dönmektir; Adli yargı da, “3 eşkıyaya lâyık oldukları cezayı veren Mustafa Muğlalı Paşayı politika ve siyasi oyunlara kurban eden” ve 27 Mayıs’a “meşruiyet” vizesi veren insanlık ve ahlak dışı davranış eğilimlerini terk etmelidir.
Zira: Adalet Fazilet olmakla, hukuk cihazının temelidir. Biline

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 39

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

KENTLER   BÜYÜDÜKÇE  SORUNLAR  ÇOĞALIYOR
 
Toprak ana doğal nemi bulduğu süre içinde canlılar için neler üretir neler. Üretilenleri isimlendirmeye kalksak belki ömrümüz yeterli olmaz.
Bir zamanlar Orta Asya da bir iç deniz var iken insanlar bu su birikintisinden uzun süre yararlanmış, toprağın nemi kaybolmaya başladığında ise dünyanın çeşitli yerlerine göç başlamıştır.İnsanlar Orta Asya da ki kazanımlarını karşılaştıkları nemli topraklarda konaklayarak yaşamları için gerekli üretimleri gerçekleştirmişlerdir.
Yerkürenin her yeri nemli topraklarla kaplı olmadığı içindir ki insanlar bulundukları yerleşim birimlerinde uzun süre kalamamışlar, zorunlu olarak nemli toprakları aramaya koyulmuşlardır. Buna tarihi bir süreç diyebiliriz.
Küçücük toplumlar giderek artış göstermiş böylece artan nüfusla birlikte bazı sorunlarda birlikte gelmiştir.
Ülkemizin tarihine bir göz attığımızda, üretimin bol olduğu yerlerde nüfus yoğunluğunun giderek arttığına tanık oluruz. Buralarda ki sorunlar çok değişik türde gelişirken çözümlerde aranmaya başlanmıştır. Böyle olmasının tek nedeni kentlerin büyümesi, kırsal kesimin sorunlarını da ikinci plana bırakılması zorunluluğunu getirmektedir.
Ülkemizde akarsuların toplanarak, göletler ve barajlar yapılmaya başlanması cumhuriyet döneminde başlamıştır. İlimiz sınırları içinde uzun süre kalan Hititlerin toprak anayı nemlendirmek için barajlar yaptıklarına kazılar sonucu tanık olmaktayız.
İnsanoğlu zamanın koşullarına göre çözüm üretmeyi de bilmiş, yıllar boyu yaşamını artan nüfusuna karşılık yeni çözümleri de beraberinde getirmiştir. Dün karasabanla nemli toprağı değerlendirerek gerekli oranda üretimi gerçekleştirmiş, karşılaştığı zor koşullara karşı kendi varlığını koruyabilmiştir.
Nüfus yoğunluğunun artış gösterdiği yerleşim birimlerinde insanoğluna öncelikle içme ve kullanma suyu gereklidir. Sağlıklı bir işgücünü su sorunu bulunan yörede sağlamanız mümkün değildir. İnsanoğlu yaşamanın ilk koşulu olarak suyu kullanmayı öne çıkarmıştır. Bu olgu tarihte de öyle olmuş, şimdide öyle olmaktadır. Dün mahalle çeşmeleri var iken bugün onlar birer tarih olmuş, insanoğlu suya yakın olmak için onu konutuna kadar getirmiştir.
Nereden nereye geldik. Kırsal alandan kentlere göç zorunlu olarak başlamasından sonra kentlerin nüfus yoğunluğu artmış, kırsal alanda ise köylerde günün gelişen ve değişen koşullarını karşılamak imkansız hale gelmiştir. Devlet öncelikle nüfus yoğunluğunu dikkate alarak hizmetleri karşılamaya çalışmaktadır.
Yaklaşık olarak yirmi yıldan fazla basında çalışarak Çorumun sorunlarını kamuoyu adına ilgililere yansıtmaya çalıştığım süre içinde kırsal alan olsun kent sorunları olsun su sorunu önde gelen sorun olmuştur.
Bin dokuz yüz yetmişli yıllarda. Çorum’da su sorunu artış göstermiş olmasına karşın kent halkı olanla yaşamını sürdürmeyi bilmiş, ilgili kurum ve kuruluşlar sorunu çözümlemek için olduğunca çaba harcamışlar, bazı kısa vadeli ve masrafı az olan su olanaklarını Çoruma getirmeye çalışmışlar, ancak yöredeki yöneticilerin kendi yörelerindeki su olanaklarının Çoruma uzantısını engellemişlerdir.
Rakımı Çorum’dan l50 metre yüksekte olan bir ilçemizden cazibe ile su getirmek istenilmiş, ilçe yönetimi bu girişimi önlemiştir.
Bana göre ülke genelinde su sorununu çözümlemek için önce bir su yasasına ihtiyaç vardır. Yasama organı yurt ölçeğinde ki suların kullanımını bu yasa ile belirlemeli, enerji yurt ölçeğinde nasıl uygulanıyorsa sularda o şekilde bir uygulamaya tabi tutulmalıdır.
Son yağmurlar gelmeseydi Çorum nerdeyse bir çölleşmeye doğru yol almaya başlamıştı. Bundan böyle kentlerin, beldelerin ve köylerin su sorununu çok ucuz olarak sağlamanın yolu il sınırları içindeki akarsuların yüksek rakımlara enerji ile depo edilerek cazibe yolu ile yerleşim birimlerine eşit düzeyde ulaştırmak olmalıdır. Aksi halde enerji bedelleri ülkenin ekonomi sorununu daha da artıracaktır diyor saygılar sunuyorum.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  40

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

UNUTULMAYAN  İFTAR SOFRALARI

 

İnsan yaşamında unutulmayan ne kadar da çok anılar vardır. İnsan hayatı bir bakıma anıların bir birini kovalaması değil midir? Acılar, tatlılar, gurbetlerde geçen zamanlar, okul çağındaki arkadaşlıklar, mahallede birlikte merhaba dediğimiz yaşıtlarımızla çocukluk günlerimiz. Kısaca bir ömür diyebiliriz.

Unutulanlar yanında birde unutulmayanlar vardır yaşamımız da. Unutulmayanlar herhalde hangi yaşta olursak olalım bizi iyiden iyiye etkilemiştir. İki mahalle arkadaşı yıllar sonra birbirlerini gördüklerinde nasıl bir duygu içinde bulurlar kendilerini. Bu bir anlık duygusal anılar arzu edildiğinde tekrarlanır ve geçmişe bir merhaba denir sanki. Unutulmayan anılar yaşamımızın sürecini gösterir bir bakıma. Her insanın unutulmayan anıları vardır, ancak bazılarının ki değişik olduğu içindir ki değerlidir. Unutulması mümkün değildir.

Yazımızın başlığını nerde ise unutacaktık. Sizi sıkmamak için bazen değişik konuları da almayı ve birlikte yorumlamayı arzu edişimdendir.

Çocukluk günlerimize doğru bir gezinti yapalım isterseniz. Mahallede ki arkadaşlarımız bayramlarda güzel elbiseler, ayakkabılar giyerler bunları komşulara ve yaşıtlarına göstermeyi, kendi giysilerinin yaşıtlarındakinden bir ayrı görmeleri ne kadar güzel bir duygudur. Bazen güzel duyguların hiç umulmadık anlarda bizi yakalaması, ya da bizim onu yakalamamız unutulması mümkün olmayan anılardır. Bunların bir ekonomik yorumunu yapmak öyle kolay olacak cinsten değildir. Biz ekonomik yönünü bırakalım da işin duygusal yanına bakarak konumuza dönelim diyorum.

Bir acı kahvenin hatırının kırk yıl sürdüğü söylenir, ne derece doğrudur pek bilemiyorum. Bu deyimin yorumunu siz okurlarıma bırakıyorum. Birazda siz bu tür konulara girerek arkadaşlar arasında tatlı dakikalar geçirin.

Benim unutamadığım öyle anılar var ki, bunların çoğu çocukluğumda ki dönemlerle ilgilidir.

Sizinle birlikte bin dokuz yüz otuzlu yıllara doğru bir gezinti yapalım. Ben o tarihlerde bir Avrupa ülkesinin küçücük vatandaşı idim. Çok sevdiğim amcam iki kez yakalandıktan sonra anavatana kaçarak ulaşabilmişti. O devamlı hayalimde idi. Acaba nasıl kaçtı, uzun bir yolculuğu yalnız yürüyerek nasıl yaptı, kurttan, kuştan, düşmandan kendini nasıl korudu? İşte böyle sorulara kendimce yanıt bulmaya çalıştığım bir dönemde On bir ayın sultanı dediğimiz ramazan ayında babam hadi oğlum bugün seninle birlikte camiye gideceğiz, orada belki arkadaşların ve babaları ile birlikte bir iftar yemeği yiyeceğiz. Annen iftarlıklarımızı hazırlıyor. Sende akşam için kendine bir çeki düzen ver, temiz elbiselerini giy, annenin hazırladığı yemekleri ve tatlıları birlikte camiye giderken götüreceğiz. İftar kandili yandığında iftarı oradaki komşular ve senin arkadaşlarınla birlikte bozacağız! Dedi. Babadan gelen böyle bir buyruk sonucu nasıl olurda insan etkilenmez. O saatten sonra akşamı zor ettim diyebilirim. Bulunduğuz yerleşim biriminde biz Türkler azınlıkta idik. Ramazan ayında iftar yemeğini Türkler cami avlusundaki son cemaatte birlikte yerdik. Çocuklar ayrı sofralarda değil, her çocuk babası yanında yer alır; koca çınar ağacı tepesindeki fenerin ışıklarının gözükmesi ile birlikte gelen yemeklerin sıra ile tepsiler içinde sofraya konulması ayrı bir güzellikle duygusal anlar birbirini kovalıyordu.

Büyüklerden bazıları aile bireylerini yanlarında göremedikleri için kendilerini mutsuz, gurbetçisi bulunmayan ailelerin mutluluklarına katılmak onları da mutlu ediyordu. Benim amcamda anavatanda olduğu için ben hep onu gözümün önüne getirip, ne var yani o da bizimle olsaydı derdim. İçimi çekerdim. Her halde iç çekmenin ne olduğunu sizler çok iyi biliyorsunuz.

Konuyu biraz daha açmak gerektiğine inanıyorum. Avrupa ülkesinde azınlıkta bulunduğumuz bir yerleşim biriminde olduğumuzu anımsatmıştım. Türklerin birbirlerini koruyup kollaması en önde gelen kurallardan biriydi. Yalnız hissettikleri bir Türkü ele geçirdiklerinde akla gelmeyen işkencelere tabi tutuyorlar, insanlar koca karı ilaçları ile aylar sonra ancak işlerine bakabiliyorlardı. Ekonomik güç birliği gerekliydi ve bu en güzel Ramazan aylarında iftar sofrasın da gerçekleştiriliyordu. Herkes durumuna göre yemek hazırlar bir iki tepsi içinde iftardan önce cami avlusunda yerini alırdı. Çocuklar kandil fenerinin çınarın tepesine çıkmasını dört gözle bekliyordu. En çok hoşumuza giden yapılan tatlı çeşitlerini yerken çenemize doğru akan tatlı parçası sularıydı. Arada bir kolumuzla çenemizi silmeyi de ihmal etmiyorduk. Eve döndüğümüzde annemiz götürdüğümüz kapların gelip gelmediğini kontrol eder birde aferin çekerdi. Bu bir ay Ramazanda aynı şekilde sürdürülürdü. Yabancılar bizim bu tür hareketlerimizi kendileri yapamadıkları için mutsuz görünüyorlardı.

Anadolu’ya göç edişimiz bin dokuz yüz otuz sekiz de Ağustos ayında oldu. Anadolu da geçirdiğimiz ilk bayramda evimize yakın bir köy odası bulunuyordu bizde babamla o odaya giderek bayram yemeğine katıldık. Annem bizi elimiz boş göndermedi bayram yemeğine. Geldiğimde bana anlattırdı. Bende Avrupa da olanlara benzediğini, insanların mutlu olduklarını bize gösterilmesi gereken ilgiyi gösterdiklerini; bizi mutlu ettiklerini anlattım.

Sevgili okurlarım, Anadolu’nun en güzel köşelerinden birinde yaşıyorsunuz. Bende sizin gibi aynı havayı teneffüs ettim bugüne dek. İnsanoğlu ufak tefek yanılgılı anlar yaşayabilir, onu yanılgılardan en yakınları ve komşuları kurtarabilirler. Anadolu insanının misafirperverliğini başka ülkelerde bulamazsınız. Birlik ve beraberlik, ekonomik dayanışma, sevgi ve saygıya yer verme insanları mutlu eder diye düşünüyorum.

Bir yabancı düşünürün “DİL” konusunda söyledikleri yıllar sonra da olsa tazeliğini korumaktadır. Onun için izninizle diyorum ki arı dilli değil bal dilli olunuz. Size ömür boyu sağlıklı, başarılı bir yaşam diliyorum.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 41

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

TEKNOLOJİYE  NEDEN  AYAK  UYDURAMIYORUZ?
Günümüzün kuşağı her nedense gelişen teknolojiye rağmen bürokrasiden vatandaşı kurtaramıyor yada kurtarmak istemiyor.Bu sorumuza bürokrasinin her kademesinde görev alanlar  yanıt verebilirler.Belki ufak gibi gözükse de banim.yaşımdakiler için büyük bir sorundur.
Hemen her konutta sabit başta olmak üzere çoğunlukla cep telefonu bulunmaktadır.Cep telefonlar için düşünmüyorum amma sabit telefonlara değinmeden edemeyeceğim.
Hemen her ay muntazam elimize ulaşan sabit telefon faturaları şimdi bizi terk ettiler.Biz ,yani sabit telefon aboneleri bundan böyle sabit telefon faturasından mahrum bırakıldık.Hani eskilerin bir deyimi hemen buracıkta aklıma geldi.Nedir diye belki merak edersiniz.”İPİN UCU KİMİN ELİNDE İSE” deyimi çok geniş bir açılımı gerektirir.Ben açılım için okurlarımı kendi düşünleri ile baş başa bırakmayı yeğliyorum.
Abone olurken yani bir sabit telefona kavuşurken 39 yıl önce PTT ile bir sözleşme yaparak sözleşmenin altına bir imza attık.Tabi bu sözleşme şimdi  kurumun elinde olmalı,eğer yok ise kurum kendine göre yorumladığı bir sözleşmeyi imzalaması için abonmanına imzalatması gerekmez mi.Hani eskiler   yazılı sözleşmeleri değerlendirirken “SÖZÜM SENET EFENDİ” deyimini kullanırlardı.Belki o dönemde böyle bir deyim etkili yada tepkili olabiliyordu amma günümüzde geçmişte ki uygulamalara bir sünger çekildiğine tanık oluyoruz.Aklımda kaldığına göre sözleşmede kiminle yada nere ile görüşme yaptığım,görüşmenin kaç dakika yada saniye sürdüğünü belirten açıklamalar vardı.Bunların tümü yok olmuş,sözleşmelerde sorumluluk yalnızca abonmana yüklenmiş,kurumun sorumluluğu ortadan kaldırılmış.İşte onun için diyorum ki :İpi ve teli elinde bulunduran kişi yada kuruluş istediği gibi abonmanından yazılı bir belge almadan onun haklarını eylemi ile ortadan kaldırabilir mi?Kurum bu yetkiyi nereden ve nasıl alabiliyor diye bir soru yöneltmek gerekiyor.Hani biz bir hukuk devleti idik.Kişinin hukuku nerede kaldı.Aklımıza geldiği gibi işlem yapmaya başlarsak  yolculuğu birlikte ne kadar sürdürebiliriz.?
Koyu biraz dağıtmaya başladık,ininizle tekrar başa dönmek istiyorum.Eski adı ile PTT’nin dağıtım bölümünde çalışan bir görevli zarfı bana uzatırken,hocam kapı numaranı değiştir,yoksa zarflar yada yazılar eline zamanında gelmez mağdur olursun dedi.Görevlinin uyarısına uyarak ilgili kuruma giderek ilgi memura kapı numaram değişti,onu düzeltmek için sizi rahatsız ediyorum dedim.Görevli kişi bana senin söylemenle kapı numarasını düzeltemeyiz.Düzeltmemiz için sizin BELEDİYE DEN kapı numaralarının değiştirildiğini gösteren bir belgeyi bize ulaştırman gerekiyor dedi. Bakın bana bu yaşta ne gibi görevler yükleniyor.38 yıl bana ikamet görevi yapan konutumun numarası bulunduğum sokakta bir arsanın hala arsa olarak kalması  ve buraya bir numara vermek için bulunduğum sokaktaki tüm kapı numaraları değişti.Bu konutlarda oturan yurttaşlar hemen her gün aynı sorunu yaşıyorlar.Bir gurup görevli  konutlara yeni numara verirken kendilerine çok sayıda yurttaşın mağdur olacağını,halbuki halen arsa olan yere bir BİLA NO verilmesiyle sorunun çözümleneceğini 38 yıllık haberleşmeye yeniden başlamanın zor olacağını anlattım ancak verilen emri yerine getirdiklerini söylediler.Bence yapacak bir eylem kalmamıştı. Saygı değer okurlarım,
Açılım yaptığımız iki konu  kişisel gibi görünse de aslında toplumsal bir konudur..
Yetkililer, bürokrasiyi azalttıklarını iddia ederken görevliler yapılan açıklamaları ya duymazdan geliyorlar, yada vatandaşa biraz asfaltta yürü diyorlar. Ben kısaca böyle bir yorum yapabiliyorum.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 42

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

GÜNEYDEN İZLENİMLER
Bakmak mı yoksa görmek mi ?
İlk bakışta ikisinin de aynı şeyleri bize hatırlattığını sanırız.Aslında beraberlik yok benzerlik vardır. Bu cümlenin açılımını yapmayı okurlarıma bırakıyorum.
Beni tanıyanlar kendilerine böyle bir görev verişimi pek yadırgamazlar. Onlarla ara sıra buna benzer tartışmalara girişimiz olmuştur.
Nereden nereye geldik demek için henüz erken sayılabilir. Ancak biraz mürekkep tüketmiş bir kuşağın kırıntısı olarak sizleri birkaç dakika güzel ülkemizin güney sahillerine götürmeyi arzuladım. Görebildiğim kadarı ile size güzel dakikalar sunabilirsem ne mutlu bana. Sizinle Çorum’da 71 yıllık bir beraberliğimiz var. Bu uzun sürede acılı ve tatlı günlerimiz oldu. Onlara birlikte göğüs gerdik. İz bırakmayanları değil de bırakanları yansıtmayı yeğlemişimdir. Sanırım konuyu biraz dağıtacak gibiyiz. Bırakalım geçmişi de geleceğe bir bakalım mı diyeceğiz yoksa yaşadığımız dönemle birlikte geleceğe de bir göz atmakta yarar vardır diye düşünüyorum.
Klavyenin tuşlarına vururken hep Çorum’u öne çıkarmayı amaçlamışımdır. Sorunlarını kişisel sorunum gibi görmüşümdür. Çorum’u yurt içinde ve yurt dışında tanıtabilmeyi yeğlemişimdir. Benim duygularımı paylaşan ve karınca kaderince diyen ve sorunları göğüsleyen tüm Çorum severleri kutluyorum.
Yıllardan buyana aynı adı kullanarak hizmetini sürdürmekte olan seyahat firmasını sanırım sizde anımsadınız. Ben siz okurlarım için bu firmayı kutluyorum. Biz, böyle Çorum’u tanıtmaya çaba gösteren bir kuruluştan daha fazla tanıtım için yararlanabiliriz. Nasıl ve ne zaman yararlanılmalı onu kent yöneticilerine bırakıyorum. Onlarında bir bildiği vardır sanırım.
Çok önceleri Çorum ile Çorlu karıştırılırdı. PTT bile Çorum yerine bazı mektupları Çorlu ya gönderirdi. Askerde ki Mehmet, para havalesinin yanlış gönderilmesi sonucu zaman ,zaman mağdur olabiliyordu.Benim bir mektubum Kastamonu Gölköy yerine  Ordu’nun Gölköy’üne gitmiş günler sonra beni bulabilmişti.
Nereden nereye geldik. Artık Çorum , Çorum olarak anılıyor. İlimizin geçmişte tanıtımı için çaba gösteren kişi ve kuruluşlara okurlarım adına teşekkür etmek istiyorum. Yaşlandıkça, yolculuk çekilmez oluyor. Uçakla ulaşmak olanağı olmayınca otobüsle yolculuk etmek bir zorunluluk oluyor. Bizde öyle yaptık Akşam saatlerinde kaptanımız kornasını öttürdü. Ayrılık saati geldi eller sallandı, güle güle git de gel dercesine Duygulanmadım dersem inanmayın. Beni uğurlayanlara sezdirmemeğe çalıştım. Bir gece yolda olacaktık. Çorum-Ankara arasında bir dinlenme tesisinde yarım saat mola verildi. Otobüs de yolcu çok az. Şehirlerarası otobüslerde yer bulmak için günler öncesinden girişim yapılıyordu. Ben bu tür bir olayı çok yadırgadım doğrusu. Otobüs kilometrelerce gitmek zorunda, gideceği yerde bekleyenleri var, dönüş yapacak. Turizm mevsimi olmasına rağmen, insanlar yaşadıkları mekânı birkaç günlüğüne bırakamıyorlar.
Gece yarısı Başkent Ankara ya ulaştık. Kaptanımız burada da yarım saatlik bir istirahat verdi. Peronların bulunduğu sahada yok denecek sayıda yurttaş geziniyordu.Nedeni konusunda  gerekli değerlendirmeyi okurlarıma bırakıyorum.
Nihayet sabahın ilk dakikalarında aracımız Toros Dağlarının yamaçlarında Ak Denize doğru hızla yol alıyor. Her kilometre geçişte ılık bir hava akımının yüzümüze değin uzandığını hissediyoruz. Kıvrımlarda dolaşırken bazen doğuyu, batıyı şaşırıyor insan, Güneşin batıdan doğmuş gibi gözükmesi insanı şaşırtıyor. Nihayet güneşi doğudan görme olanağı buluyoruz. Böyle durumlara bir yön sapması da yaşanabiliyor denilebilir. Çam ormanlarını geride bırakırken karşımızda Antalya’yı görüyoruz. İlk bakışta kentin doğu ve batıdan sonra Kuzeye yani Toros Dağları yamaçlarına doğru uzandığını fark ediyoruz.Birkaç yıl sonra Antalya’nın bir bölümünü çam ormanları arasında görürsek şaşırmayalım.
Yaklaşık 12 saatlik bir yolculuk sonrası aracımız şehirlerarası terminaline giriyor. Terminal de birkaç otobüsün Alanya ya hareket için terminalde yolcu arayışında olduğunu görüyoruz. Firma yetkililerinin yolcu sayısını artırma çabaları olumlu bir sonuç vermiyor. Onlarda diğerleri gibi yeni umutlara doğru diyerek kontağı çeviriyor. Hayırlı yolculuklar. Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var düşünü ile içtenlikle sallanan elle ve gözyaşları. Anılara yeni, yeni görüntüler eklendi, bir başka görüntüye girebilmek umudu ile gideceğimiz yerin terminaline ulaşıyoruz. Torunlarımı özlemişim birkaç gün ayrılık olsa da. Sabahın erken saatinde dedelerini bekler buldum kapı arkasında. Hasret gidermek öyle birkaç saniye ile tamamlanamıyor. Yolculuk konusunda bilgiler aldılar, bizde dilimizin döndüğü kadarı ile anlattık gördüklerimizi. Siz olsaydınız başka bir sonuçla mı karşılaşırdınız? Hayır! Benim gördüklerimi ve hissettiklerimi hissederdiniz. Çünkü biz Anadolu insanının bugüne taşıdığı duygulara birlikte sahibiz. İşte onun içindir ki biz doğu ile batıyı, kuzey ile güneyi bir bütün olarak görüyoruz. Elbette duygu ve düşünlerimiz benzer olacaktır.

TARİHİ MEKÂNLAR
Yurdumuzun çoğu yerinde tarihi mekanlara rastlamak mümkün, giderek yeni mekanlarla buluşmuş olmak ise insana ayrı bir güç veriyor.Gezerken bacaklarınız biraz daha dinçleşiyor.Genç insanlar için anlattıklarım belki abartılmış olarak kabul edilebilir. Değerlendirmeyi okurlarıma bırakıyorum.
Akdeniz kıyılarının tarihi mekanlarında diğerlerine göre başkalıklar var.Akdeniz kıyılarında ticari mekanlara ulaşmak için ipek yolunun Anadolu’daki başlangıcı Antalya olarak kabul edilirse ikinci durak olarak Antalya’ya bağlı Alara yerleşim birimini  görmek mümkün.Burada konaklayan ipek yolu tacirleri burada ki ALARAHAN da birkaç gün dinlendikten sonra yollarına devam edebiliyorlarmış.ALARAHAN da yolcuların kalacakları, hayvanların sırtındaki ticari metanın konulacağı ve hayvanların kalacağı mekanlar bir çatı altında. İnsanların kaldıkları odalardan hem eşyalarını hem de hayvanlarını kontrol edebilmek için ufak fakat duvar içinde uzanan uzun pencereler yapılmış. Handaki güvenliğin dışında hanın korunabilmesi güvenlik altına alınması için hana birkaç yüz metre uzakta ki tepeye birde kale inşa edilmiş, askerler buradan hem ALARAHAN’I hem de hana uzanan ulaşım mekânlarını sürekli gözetim altında tutarlarmış. Akdeniz kıyılarına inip de ALARAHAN ve ALARA KALESİ’Nİ görmeden gelmek biraz kaybedilmiş bir zenginliktir denilebilir.
ALARAHAN’IN yöresine bir güzellik ve sağlıklı bir hava sağlayan buz gibi serinliğe sahip akarsuyun katkılarını hissetmemek mümkün değil. ALARA KALESİ, ALARAHAN, Toros yamaçlarından güneye uzanarak Ak Denize dökülen Alara Akarsuyu. Bu üçlü öyle güzel seçilmiş ki.
Tarihi mekânın seçilişi ve yapılışı o dönemin hükümdarı Alaaddin Keykubat’ a ait olduğu yapıtların girişindeki yazıtlardan anlaşılmaktadır. Çeşitli dillerde kaleme alınan yazıtlar yöreyi gezen bir komisyon ya da kurul tarafından kaleme alındığı sanılıyor. Ufak onarımlar geçiren ALARAHAN kapalı mekanında  çeşitli türde eğlencelerin yapılabilmesi için düzenlemeler yapıldığı rahatlıkla gözlenebiliyor. Kısaca ALARAHAN ve çevresi önemli bir turizm bölgesidir.
Anlatımları uzatmamak için size ALARAHAN ve yöresinde yapılan çekimlerden birkaç kareyi görüşünüze sunmak istiyorum.
 

ALARA KALESİ,

Yine size, Toros Dağlarından çıkarak Manavgat’ta denize dökülen akarsu görülmeye değer,Bu akarsu üzerine DSİ tarafından yapılan  OYMAPINAR BARAJI’ndan birkaç kare görüntü sunmak istiyorum. OYMAPINAR BARAJI öncelikle enerji üretmek için inşa edilmiştir.Baraja Manavgat Çayından başka ufak sayılacak türden akarsularda katkıda bulunmaktadır.Barajın oturduğu alan çok geniş,ben size  ne kadar geniş bir alanda gölün oluştuğu üzerinde değil de barajın yapımında görev alan teknik elemanlarla işçilerin unutulmaması gerektiği üzerinde durmak istiyorum.yapım sonrasında yöreye giden yerli ve yabancı turistler emeği geçenleri hayırla anarlar.
Yapım çok zor koşullarda gerçekleştirilmiş, ancak ortaya eser çıkınca gücü bir kat daha artmıştır. Masmavi bir gölü görüyorsunuz. Etrafı kayalar ve ormanlarla çevrili. Yöreye apayrı bir güzellik veriyor. İnsan yörede kaldığı birkaç dakikanın adeta tükenmesini istemiyor. Aşağıda ki  yani sahildeki ısı ile baraj yöresindeki ısı farkı bir hayli fazla.İnsan rahat bir nefes alma olanağı buluyor.Kısaca ciğerler bayram ediyor yörede. Ciğerlerin bayramına gözler önceden başlıyor. İnsanın gözleri yöredeki doğal yapıya, insanın da meydana getirdiği eserle bir başka güzellik olgusu unutulmazlığı getiriyor.
Oymapınar Barajını yerli ve yabancı turistler öğle sonu izlemeyi yeğliyorlar. Çok sayıda araç baraj yöresine akın ediyor. İnsan yöreden ayrılmak istemiyor.
Baraja gitmek için giriş kapısında kimlik bırakılır, dönüşte alınırdı. Şimdi uygulama değişmiş yöre belediyesi girişlerde bir miktar bağış alıyor ve kişinin eline bir fiş veriyor. Çoğun sanacak bir miktar değil. Barajı birkaç bölümden izleme olanağı var. Bir yandan baraj gölünü izlerken bir yandan da barajdan bırakılan Manavgat Çayı’nın köpüren sularını görmeniz mümkün. Baraj gölü planlandığı oranda etrafındaki varlıkları izliyor ve kendine özgü bir güzellik katıyor.
Oymapınar Barajı’nın enerji üreten bölümü kayalar arasında yani altında. Güvenliği yapılırken düşünülmüş, kısaca her şey dört dörtlük diyebiliriz. Barajın açılışını yapan dönemin başbakanı Demirel’in barajla ilgili sözlerini unutmak mümkün değil. Demirel’e durup dururken barajlar kıralı denmemiştir. Tüm emeği geçenleri kutlamamak bencillik olur diye düşünüyorum.

 

                             

OYMAPINAR BARAJI

DEĞİRMEN DERE PİNİK YERİ
Ak Denizin serin suları kıyılardaki ısıyı azaltmaya yetmiyor. Bilhassa tatil günleri sahilden Toros Dağlarının yamaçlarındaki serinlikleri arıyor insan. Serin bir yer bulabilmek için aracın gaz pedalına uzun süre basmaktan kaçınmıyor sürücüsü.Manavgat’dan yaklaşık otuz kilometre uzaklıkta bulunan Değirmen Dere  piknik yeri Manavgat-Seydişehir Karayolu’nda iken aracınızı sola sapan sanki patika gibi olan stabilize yolda yeşillikler arasında ilerledikten sonra ufak bir akarsuyun üzerine zamanında kurulmuş bir su değirmenini göreceksiniz. Güneşi çok az görebilirsiniz. Ağaçların yaprakları güneşin ışınlarını toprağa bırakmıyor. Akarsu boyu insanı o kadar rahatlatıyor ki insanlar araçları ile burayı tercih ediyorlar. Çorumlu olarak biz oksijeni bol olan su boylarındaki piknik yerlerini durup dururken tercih etmiyoruz.
Değirmen Piknik yerini biraz açmakta fayda var. Neden değirmen dere denmiş? Dere bir değirmeni çalıştıracak oranda olduğu dönemlerde buğdayı un yapmaya uygun. Bunun dışında yalnız çevreye su serinlik sağlıyor.
Zamanla deredeki değirmen çalışmaz olmuş, ancak yöreye gelen insanlara bir su değirmeninin nasıl çalıştığı konusunda bilgi verecek kadar önemli bölümler devamlı çalışır halde. İnsanlar faal olmasa bile bir zamanların en önemli icatlarından olan su değirmenlerini görmek istiyor. Bilhassa çocuklar büyükleri soru yağmuruna tutuyorlar. Dere sakin bir şekilde akış ta bulunduğundan su içindeki balıkları çocuklar izlemeyi bırakamıyorlar. Derenin bazı bölümlerine yapılan gölcüklerden istenildiği zaman ziyaretçilere taze balık sunulabiliyor.
Piknik yerinde suyun öbür kıyısına geçebilmek için çok ilginç köprüler yapılmış, çocuklar dereden değil de defalarca köprülerden karşıya geçmeyi tercih ediyorlar. Yöreyi çocukların sevdiği kadar büyüklerinde sevdikleri belli ki kilometrelerce yol alınarak burası bulunabiliyor.  İnsan burada zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor. Yolunuz bu yöreye düşer ise  Değirmen Dere Piknik yerini görmeyi  sakın kaçırmayın derim.

DEVEKUŞU ÜRETİM ÇİFTLİĞİ
Hayvanlar Alemi Ansiklopedisi’nde ve çeşitli belgesellerde devekuşunu yada kuşlarını görmek mümkün. Ancak; çiftlikte canlısını görmek bir başka! O küçücük kafa nasıl oluyor da o koca gövdeyi taşıyor? Hele bir koşması var, adeta insanı büyülüyor.
Siz okurlarıma hayvanlar âleminden bir bölümünü gösterebilmek için bir iki kareyi bilhassa çocuklar için saptadım. Umarım devekuşlarını görünce sevinirler
.

DEVEKUŞU ÜRETİM ÇİFTLİĞİ

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 43

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ömer SEZER

Ömer SEZER HAYAT HİKAYESİ

MADEMKİ!
 
Mademki  bu yaşamda bize yer yok!
İstenmiyorsak buralardan çekip gideriz!
Galiba biz kendimizi anlatamadık!
Elveda hayat biz gidiyoruz!
Çiçekler solgun elimizde!
Vefasızlıkla ezilmiş kalbimizle!
Kırgın cümlelerin ezikliğiyle!
Elveda hayat biz gidiyoruz!
Üzerine bastığım her santimetrekaresinin!
Öpüp de kokladığım çiçeklerinin!
İçtim suyunu çektim havasını!
Elveda kainat biz gidiyoruz!
Yaşlı gözlerle bıraktığın içimdeki uhdelerle!
Şu kısacık ömürden büyük yaşadığım çif tarifeli günlerinle!
Her aldığım solukta nefretini çeksem de içime!
Elveda hayat biz gidiyoruz!
Doğduğumuzda ağladık ha öleceğiz yine ağlarız!
Hüsran şiirlerinde hep baştayız!
Sanırlar ki hep kabahatteyiz!
Elveda hayat biz gidiyoruz!
Yarı canla yaşadık sefalette sürgün!
Diyemedik derdimizi bak gidiyoruz!
Galiba sen bizi anlamadın!
Elveda hayat biz gidiyoruz!

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 44

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ömer SEZER

Ömer SEZER HAYAT HİKAYESİ

KAYIP
 
Arıyorum kendimi;
Ruhum ızdıraplar da kayıp!
Hayat bir bilmece benim ömrüm sorularda kayıp!
Bu kentin sokaklarında;
Mutluluk hüzünlere teslim!
Işıklar sönmüş caddelerde;
Benim hayatım vahim ve kayıp!
Göçebe duygularım çalınmış her şeyim.
Umutlarım kayıp!
Susmuşum derdim içinde kayıp!
Ben kime gideyim nasıl edeyim?
Beynim bulanmış!
Bildiğim adresler kayıp!
Ben bu şehre meydan okumuşum.
Şehrin efendileri kayıp!
Şehir beni yutmuş;
Bedenim meçhullerde kayıp!
Hani nerde ikbal ortaklarım?
Verilmiş sözlerin kalpleri kayıp!
Sesim çıksa da bir ben duyuyorum!
Kulaklar tıkanmış, yankılar kayıp!
Mevsimi bozulmuş?
İklimin gönlümün gülleri kayıp!
Günahsa günah ayıpsa ayıp!
Artık ümitler bitmiş!
Kıyamet ha koptu kopacak,
Ben sen ve her şey kayıp! 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 45

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Sakin KARAKAŞ

Sakin KARAKAŞ HAYAT HİKAYESİ

DİLENCİLERİ SEVMİYORUM 
Geçtiğimiz yıl ülkemizde artık dilencilik müessesinin ortadan kalkması gerektiği üzerine bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı kaleme almamdaki gerekçem özetle şu şekildeydi.
Valilik veya kaymakamlıklara bağlı olarak faaliyet gösteren sosyal dayanışma ve yardımlaşma vakıfları vasıtası ile sosyal devlet olma yolunda önemli aşamalar kayıt edilmiştir. Söz konusu vakıflar aracılığı ile fakir fukara ve garip guraba ayni ve nakti yardımlarla desteklenmektedir. İlgili vakıflar yemek, yiyecek, kömür ve para yardımlarını sürekli artırılarak yapmaktadır. Ayrıca faizsiz kredi desteği ile  insanımıza kendi işini kurma imkanı da verilmektedir.
Yeşil kart sistemi ile bütün yoksullar sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınmış ve sağlık hizmetinden yararlandırılmaya başlanmıştır. Valilikler her ay halk günü düzenlemek sureti ile ihtiyacı olanı takip ve tespit etmektedir. 65 yaşını aşkın sosyal güvencesi olmayan yoksulların durumları incelenip huzurevine alınmaktadır.
Bütün bunların yanı sıra belediyeler başta olmak üzere sürekli kendini yenileyen ve gelişen sosyal dernekler de kermes, ayni ve nakti desteklerle fakir fukaraya yardım etmektedir.
Son yıllarda Türk insanının merhamet duygusu en üst seviyeye çıkmış ve sosyal dayanışma konusunda süratle sivil örgütlenmesini tamamlamıştır. Bu bağlamda sosyal dayanışma ve yardımlaşma hususunda sivil örgütlerde devletle yarışır hale gelmiştir.
Kısaca özetlemek gerekirse  yukarıda açıklanan  bilgiler ışığında yoksulun dilenmesi ile ilgili bütün sebepler ortadan kaldırılmıştır. Buna rağmen Ramazan ayını da fırsat bilen bir takım ar damarı çatlamış insanların sayısında artış gözlemlenmektedir. 
Maalesef yüksek İslam ahlakı ile taçlanmış Türk insanının merhamet duyguları Ramazan ayının da gelmesi ile birlikte sömürülmektedir. İhtiyacı olanın isteme makamının sosyal dayanışma ve yardımlaşma vakıfları ya da ilgili sivil örgütler olduğunu  en cahil vatandaş bile bilmektedir.
Hal bu iken  gün boyunca kentin bütün caddelerini arşınlayan ve cami önlerinde bilinçli olarak yırtık pırtık elbiseler giyinen, kafasını gözünü sarıp sarmalayan ve el açan uyanıklara artık dur denilmesi gerekmektedir. Türk insanının merhamet duygularının sömürülmesine göz yumulmamalıdır.
Son yıllarda hızla gelişen sosyal devlet anlayışı neticesinde  dilencilik müessesi ortadan kalmıştır. İnsanların dilenmesini gerektiren bütün sebepler devlet ve millet tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bütün bunlara rağmen merhamet duyguları ticareti yapan uyanıklar ortada gezmektedir. İsteme adresi belli olduğu halde  bu çirkin ticaret anlayışı devam etmektedir. 
Bu edepsiz ve ar damarı çatlamış insanlar gerçek ihtiyaç sahipleri de değildir. Gün geçmeye görsün ki  hemen her gün bir dilencinin üzerinden milyarlar çıkmasın  ya da banka hesaplarında milyarlar bulunmasın. Hatta  araba daire gibi onlarca mal ve mülk sahibi dilencilerin ortaya çıktığını  düşündüğünüzde nasıl aldatıldığınızı ve merhamet duygularınızın nasıl sömürüldüğünü bir düşünün.
İşte bu yüzdendir ki dilencileri hiç sevmiyorum. Üstelik sevmemekten de öte bütün dilencilerden nefret ediyorum. Bu hassas konuda duyarlı davranarak bu konuyu geçtiğimiz gün manşet haber olarak kamu oyu ile paylaşan Çorum Gazetesi’nin değerli yöneticilerini de kutluyorum.
Bütün bu bilgiler ışığında bütün okuyucularımdan rica ediyorum. Dilencilere para vermeyiniz. Eğer ısrarcı davranır yakarırsa sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfını adres olarak gösteriniz.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 46

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL

Selma GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

ÇORUM MANTISI   
MALZEMESİ : 5-6 porsiyon-100 Gram kavrulmuş kıyma,4 bardak un,1 bardak un hamur açılırken kullanmak üzere,1 yemek kaşığı tuz,2,5 su bardağı ılık su,1 kaşık margarin veya yarım çay bardağı sıvı yağ,yarım yemek kaşığı salça,mevsimi ise domateste doğranır. iki diş sarımsak, bir su bardağı yoğurt. Her yumak bir pişinim olarak 4 porsiyon mantı.
Un maya katılmadan katı bir şekilde yoğrulur, yoğrulan hamur üç adet yumak tutulur oklava ile 1,5 milim kalınlığında açılır.
Açılan hamur 3x3 ebadında kesilerek istenirse içerisine kıyma,
İstenmezse düz olarak dörtkenarı birleştirilerek sıkılır.
Mantı haline getirilen mantılar tavaya dizilir.  Kızartılan mantılar bir kenara konur.
Tenceremizi ateşe koyup margarini ve yarım kaşık salçayı koyarak sosu hazırlarız. İstenilirse bu sosa domateste doğranır. Sosun üzerine 2,5 bardak suyu koyarak kaynatırız. Kaynayan suya istenildiği kadar tuz konarak üzerine kızartılan mantıyı dökerek pişiririz.
Pişen mantı tabaklara konularak servise hazırlanır, birkaç dakika soğumaya bırakılır. Hafif soğuyan mantının üzerine yoğurt sarımsak konularak afiyetle yenilir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 47

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

ILIMLI İSLAM
 
Sokaklarınıza, caddelerinize sahip çıkın
Satılacak mal gibi görüyorlar her şeyinizi
Tarihinizi, kültürünüzü ve kutsal değerlerinizi
Alabilirler ellerinizden...
 
Gerçek :  Onlar geçmişimizi görmezlikten gelerek meydanlara çıktılar… Ezanları susturmak  ve güneşin önüne engeller koymak istediler. Ama hüsrana uğradılar. 
Şahit : Birileri İslam’ın yüceliğini kaldırmayı denediler. Bu da olmadı.
Gerçek : Ahengin, huzurun ve aydınlığın kaynağı halinde gönüllere yerleşen İslam’ı etkisizleştirmek için kalplere girmeyi de başaramadılar. Para, çıkar ve dünya düşkünleri Müslümanlık kisvesi altında insanlar arasına ikilik sokmak için her çirkin yolu denediler.
Şahit :  Kalpleriyle görenler, özleriyle düşünenler içlerindeki aydınlıkları dışa yansıtarak bunları izlemeye koyuldular. İslam’ı ılımlılık adı altında yozlaştırmaya hiç kimsenin güçlerinin yetmeyeceğini, çiçeklerin diliyle, insan denilen mukaddes bir kitabın sayfalarını akılla birer birer açarak, kainat ansiklopedisinin içeriğindeki ilahi sanatın güzelliklerini ve yüceliklerini sıraladılar.  Kur’an denilen rehberin öncülüğünde gönül kapılarını aralayarak onlara uyarıcılık yaptılar.
Gerçek : Yalanların ve hırsların cirit attığı, adaletsizliklerin ve hukuksuzlukların kök saldığı, cinayetlerin ve tahribatların umursanmadığı, hırsızlıkların ve yolsuzlukların itibar gördüğü, insafsızlıkların ve haksızlıkların zirveye çıktığı yörelerde, çürüyen, ufalanan, katledilen, acılar içerisine itilen, hırpalanan, paramparça edilen, koparılan unsurlar teşhir edildi.
Şahit :  Bahsettiğiniz bütün bu olumsuzlukların kaynağında onlar var!
Gerçek :  Yozlaştırmaların adıydı ılımlılık… «Medeniyetler arası ittifak» denilerek sergilenenler, eskitilenler, yıpratılanlar, aşağılananlar,  ya da katledilenler görmezlikten gelindi. Elbette ırkçılığın, ayırımcılığın ve bölücülüğün olduğu yerlerde medeniyetten, insanlıktan, insan haklarından bahsedilemezdi! Ama onlar her şeyi «toz pembe» gibi göstererek propagandalarını sürdürdüler.
Şahit :  Hassasiyetlerin pencereleri kapalı, kapıları kilitli hale getirildi. Duyarlı olması gereken kurumların da sadece adları ortalıkta dolaşıyor.
Gerçek :  İnananların yüreklerindeki değerler, yer yer taşlanarak, yer yer iftiralarla, acı ve sert sözlerle, önce yıpratılıyor, sonra da yerlerinden sökülerek atılmak isteniyor.
 
 
Yiyeceklerinize, içeceklerinize
Ağaçlarınıza, bitkilerinize, böceklerinize
Köylerinize, nahiyelerinize sahip çıkın
Emeklerinizi, duygularınızı, huzurunuzu ve anılarınızı
Çalabilirler yüreklerinizden...
 
 
Şahit :  İslam’la ilgisi olmayanların projelerinden biriydi bu. Belki de onlara göre en önemlisiydi.
Gerçek :  Aldatılanlara, kendilerini taşıtarak aldattıklarını fark ettirmeden, sinsice hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.
Şahit :  Çürük kalpler, hileli sözler, insafsız yüzler, sömürgenler, sizin gibi görünenler, maskeliler, hırsızlar, benciller, ahlaksızlar, bölücüler, parçalayıcılar, yiyiciler ve katiller size «rehber» olduklarını söylüyorlar.
Gerçek :  Alın elinize Kuran’ı, kirli siyasetin oyununa gelmeden, haramilerden etkilenmeden, tacizcilerden uzakta durarak, dünyanızı ve ahiretinizi Cennet’e çevirmek için çıkın yola…
Şahit :  Sizin yerinize onların karar vermelerini önleyin…  Dik durun, onurlu yaşayın… Kutsallarınıza dokundurmayın !
Gerçek :  Hizmeti, hizmet aşkını durduranların, hizmet edenleri solduranların, suçsuz ve günahsız insanları öldürenlerin peşlerinden gitmeyin ! Teşhir edin… Yargılayın… Sorgulayın… suçlayın onları !
Şahit :  Duygularınız dağ gibi yüce olsun. İnsanlığınız arşa uzansın… Varlığınız, vakarınız, kahramanlığınız ve imanınız korkutsun onları… Giremesinler içlerinize. Size yaklaşmaya, söz söylemeye cesaret edemesinler!
Gerçek :  Billur tasları alın ellerinize… Koyun içlerine buz gibi hayat sularını… Kendinizi  Cennette hissederek kana kana İçin...
Şahit :  Sen hiç diğer dinlerin ılımlısını gördün mü? Askerlerimizi karargâhlarından kopararak mahkemelere ve hapishanelere düşüren güçler İslam’ı da kendi güzergâhından  kopararak gönül hapishanelerinde eritmek istiyorlar...
 
 
Kasabalarınıza, şehirlerinize sahip çıkın
Siz sahip çıkarsanız
Vatanınıza, topraklarınıza, ay yıldızlı bayraklarınıza
Dokunamazlar onlar
Sizin Kültürel, sosyal, tarihi, dini ve siyasi bağlarınıza.
 
 
Gerçek :  Sizin sahip çıkamadığınız alanlara onlar hazırlık yaparak giriyorlar. İçinizdeki ajanları, çıkar düşkünlerini kullanarak tahriplerini sürdürüyorlar.
Şahit :  Yer yer şirin gözükerek, sizden biriymiş gibi inancınıza ait kutsalları kullanarak, sizi kendi alanlarına çekiyorlar. Saflığınızdan, bilgisizliğinizden faydalanarak ellerinizden, ayaklarınızın altlarından, yüreklerinizden değerlerinizi alıyorlar.
Gerçek :  Size yapay depremlerle, farklı gündemler oluşturarak  beklemediğiniz felaketleri solutmak istiyorlar!
Şahit :  Gözleri kapalı, kulakları tıkalı, gönülleri karartılmış insan topluluklarının, dinle, inançla, imanla, Allah’la ilişkileri olamaz.
Gerçek :  Siz hiç cebirin, geometrinin, matematiğin, fiziğin, kimyanın ve diğer ilimlerin ılımlısını duydunuz mu? Nereye ılımlılık girerse orası çöker. Disiplin kalkar, bozulma ve çözülme başlar. E= mc²’yi kitaplardan çıkarır, Albert Einstein’i de unutursunuz. Sir Isaac Newton’dan da söz edemezsiniz.
Şahit :  O halde neden ılımlı İslam’dan bahsediyorlar?
Gerçek :  İslam’ın yüceliğinden ve kutsallığından korktukları için!
Şahit :  Dinlerinde özgür olamayanlar, kendi iradeleriyle hareket etmeyenler, hurafe, saplantı ve bağnazlık içerisinde bulunanlar, dinle, Allah’la irtibat kuramazlar.
Gerçek :  Düşmana muhabbet duyanların vay haline!
 
 
Dilinize, dininize,  inancınıza, kültürünüze, değerlerinize
Çocuklarınıza, analarınıza ve babalarınıza  sahip çıkın
Susmak; kaybolmak, erimek ve yok olmaktır
Seyretmek; teslim olmak, unutulmak, kovulmaktır...

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 48

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

HEP KÖŞELİ DOĞDU GÜNEŞ
 

Henüz aydınlanmadı ortalık
Beraberliğine dostluğun...
Hep köşeli doğdu güneş
Kusurların üstüne.
Yazılar değiştirmedi
Katılığını
Duygusuzluğun...

Kışkırtmalar ödül aldı,
Boğa güreşi gibi
Seyredildi olaylar...
Barış türküleri
Duyulmadı
Bir karış ötede.

Derindi,
İnilemeyecek kadar
Sancılar...
Basıldı benzerleriyle çağ
Simsiyah sayfalara
Kan sızdıran hücrelere...
Masum yöntemler gibi,
Sokuşturuldu bozgunculuklar
Fakirlerin üstüne...

İriydi ayakları
Aptallıkların...
Çekilecekti acılar
Açlığına insanların.
Anlaşılmamak içindi,
Boyalar,
Demeçler
Ve biçimler...
Pankartlara,
Çığlıklara sığmayan
Acılara rağmen...

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Magnanville,19.03.2001

Bu şiir aşağıdaki yayın organlarında
yer almıştır:

1) 00.04.2001 http://yitikulke.hypermart.net/uzeyir-lokman-cayci.htm
2) 00.06.2001 http://www.mesaj.org/ulcayci/siirler_tr_3.htm
3) 00.12.2001 ÇAGDAS ÇIGLI GAZETESI
http://www.geocities.com/cagdas_cigli/siir
4) 00.07.2001 http://gonulsitesi.virtualave.net/uzeyir.htm
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

49

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

GÜNDÜZ GECEDEN BAŞLAR
Timsahların oynaştığı yerlerde
Tavus kuşları da yaşar...
Gelincikler serpilir
Yollara...
Güneş düşlerimizde
Doğar...
Durmaz
Yıldızların
Şiirsel yansımaları...
Yığınlaşan sevinçler
İçimize sığar…

Seviyesinde ilişkilerin
Sıcaklığı yayılır…
Kırgınlıklar
Ve iç kapanıklıklar
Yer bulmaz
Yaşantımızda…

Ülkeleri aşar
Elmas gibi işlenen
Dostluklar...
Soluk alır güzellikler
Değer kazanır çağ...
Anlaşılmazlığı konuşulmaz
Varsayımların...

Düğümlenmez
Hukuk içinde hukuk
Aşılır ayrıntısı farklılıkların...
Koşarız
Düşüncelerimizle
Kuşkuları aşarak...

Biliriz...
Zevklidir
Böylesine yaşamak...

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Mantes la Ville – 05.04.2001
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 50

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

DESENLER

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 51

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Yaşar KILIÇ

Yaşar KILIÇ HAYAT HİKAYESİ

GİDELİM 
 
Karanlıkta giden gafil
Aç gözünü,behey cahil,
Yalan dünya için sefil
Olma;Mevla’ya gidelim.
 
 
Gel nefisine olma köle,
Yanma nara bile bile,
Bu dünyada Şeytan ile,
Kalma Mevla’ya gidelim.
 
Pişmanlık her geçen gün
Klavuzsuz bir gemisin,
Yazık meçhule yelkenin
Salma Mevla’ya gidelim.
 
Miskin YAŞAR bak kendine,
Kor düşmüş eteklerine,
Dönmeden mahşer yerine
Ağla Mevla’ya gidelim.
29 / 11 1983

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 52

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Yaşar KILIÇ

Yaşar KILIÇ HAYAT HİKAYESİ

GÖRDÜM 
 
Kainatı seyrederken
Uydu,gezegen dönerken,
Semadan Rahmet inerken
Hakk’ın varlığını gördüm.
 
Hakk’ı anan bülbüllerde,
Dalda dikende,güllerde,
Çirkinlerde,güzellerde
Hakk’ın varlığını gördüm.
 
Atom,zerre,hücrelerde.
Şaşmayan gün,gecelerde.
En ücra,gizli yerlerde
Hakk’ın varlığını gördüm
 
YAŞAR gizli sır Kur’an da
İbret var arıda,balda.
Çalışan karıncalarda
Hakk’ın varlığını gördüm.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

FİKİR DERGİSİ BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR
 
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.
Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM

12. SAYI FİKİR DERGİSİ NE GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ 01/09/2009