DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

İÇİNDEKİLER TIKLAYARAK GİDİNİZ!

TAKDİM
Sakin KARAKAŞ HAYAT HİKAYESİ

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL   
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TAKDİM

            Bu sanal kitapta bulunan çalışmalar; arkadaşlarımızla birlikte basılı olarak yayımladığımız 53 sayı “Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat” dergimiz ve 54’üncü sayıdan sonra da sanal olarak yayımladığımız dergi ile “Sarı Çiğdem Şiir Defteri” dergimizde yayımlanmış çalışmalardan derlenmiştir

Tarafımdan arkadaşıma bir ufak armağan olarak hazırladığım bu sanal çalışmamda onların da çalışmalarını derli toplu olarak sizlere sunmak amacı taşımaktadır.

Çalışmalarımın bir sanal kitaplık olarak sizlere ulaşması ve sizlerinde bilgilenmenizi ve ilgileneceğinizi ummaktayım.

Mahmut Selim GÜRSEL

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 02

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Sakin KARAKAŞ
1961 yılının 31 Mayısında Osmancık'ta doğdum. İnönü Zaferi İlkokulunu bitirdikten sonra ortaokul ve liseyi Osmancık'ta bitirdim. 1981 yılında Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesini kazandım. Üniversiteyi bitirdikten sonra,1986 yılında Kütahya Sabuncupınar İlköğretim okuluna öğretmen olarak atandım. 1989-1992 yılları arasında Çorum Sungurlu Kavşut Ortaokul Müdürlüğü görevinde bulundum.
Askerliğimi 219 dönem İstikam Yedek subay olarak Çorlu'da tamamladım. 1992-1995 yılları arasında Sungurlu Fevzi Çakmak ve Yavuz Selim İlköğretim okullarında çalıştım.
1995 yılı Mayıs ayında Osmancık Çıraklık Eğitimi Merkezinde Müdür olarak atandım. 8.5 yıl boyunca Osmancık Çıraklık Eğitimi merkezi müdürlüğündeki görevimi sürdürdüm. 18 Kasım 2003 tarihinde atandığım Laçin Halk Eğitimi merkezi müdürlüğünü sürdürmekteyim. 2003 Yılında Gazi Üniversitesi Fen bilimleri enstitüsünde endüstriyel Teknoloji Eğitimi alanında Yüksek lisans Eğitimimi tamamlayarak alanımda bilim uzmanı ünvanını aldım.
İlkokul sıralarında gazeteci ve edebiyatçı olmayı arzu ederdim. Bu isteğimi kısmen gerçekleştirmiş bulunmaktayım.
Esnaf bir ailenin çocuğu olduğumdan besicilik, nakliyecilik ve bakkallık mesleklerinin kısmen içinde bulundum. Şu an Osmancık Çıraklık Eğitimi Merkezinde yöneticilik yapmaktayım. Mesleğimle ilgili olarak önem arz edecek nitelikte herhangi bir olayla karşılaşmadım.
Öğretmenlik mesleği kutsal bir meslek. İnsanın bildiklerini başkasına öğretmesi veya öğretmek gayesi ile yeni bilgiler öğrenmesi mükemmel bir olay. Öğretmenlik mesleği değerlendirebilen için saygın bir meslek. Giyinmesini, konuşmasını,insanlarla iletişim kurmasını bilen ve kültürel hayatta varlığını kabul ettirebilen öğretmen kelimenin anlamında öğretmen olmuş demektir. Böyle bir öğretmenin de toplumdaki yeri önemlidir. Dolayısıyla manevi avantajları da söz konusudur. Gençliğe kelimenin anlamında öğretmen olmayı öneriyorum.
Osmancık Haber Gazetesinde 8 yıl boyunca sürekli köşe yazıları yazdım. Çorum'da yerel gazetelerde zaman zaman şiirlerim yayımlandı. 1996 yılının Ocak ayında merkezdeki arkadaşlarımla birlikte "Osmancık'ta Çıraklık ve Mesleki Eğitim" dergisini çıkardık. Bu dergide araştırma, yazı ve makalelerim yayımlandı. Çorumlu İki bin ve sarı Çiğdem dergilerinde de zaman zaman yazı ve şiirlerim yayımlandı. Şu anda Çorum kent haber gazetesinde Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri "Sakin KARAKAŞ İle Söz Harmanı isimli köşede yazılar yazıyorum. Yazdığım yazılardan dolayı herhangi bir özel ödül almadım. Fakat; pek çok kişi veya kuruluştan teşekkür niteliğinde mektuplar aldım.
En önemli idealim, yönetici öğretmen olmaktı. Bu idealimi gerçekleştirdiğim için mutluyum, insanı sevk ve idare etmek için çeşitli kurs ve seminerlere katıldım. Bu da idealimin gerçekleşmesi için önemli aşama. Ayrıca gelecekte Osmancık'ta günlük bir gazete çıkarılması için manevi katkıda bulunmak ideallerimin arasında yer almaktadır. Osmancık kültür hayatına ne kadar katkım olursa mutluluğum o derece artar.
"Yağmurlara Sözüm Var" adını verdiğim ilk şiir kitabım  1998'de yayımlandı. Ayrıca Merkez Müdürlüğü adına sahipliğini yaptığım "Osmancık'ta Çıraklık ve Mesleki Eğitim" dergisi toplam 10 sayı yayımlandı.
Okuyucularımın beni daha yakından tanımalarına vesile olacak bu fırsatı verdiğiniz için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 03

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TÜRK BAYRAĞI BİRA KUTULARI ÜZERİNDE VE AYAKLAR ALTINDA
             Bir bira firması Türk milli takımına sponsor olmuş. Sponsorluk anlaşması yapıldıktan sonra milli takım loğolu ve bayraklı armalar bira kutularının üzerine yerleştirilmiş. Sonunda Türk bayraklı bira kutuları tezgâhlardaki yerini almış. Buraya kadar her şey normal gibi görünüyor. İşin normal olmayan tarafı ise kutuların boşaltıldıktan sonraki durumu. Bilindiği üzere bira kutuları boşaltıldıktan sonra çöpe gidiyor. Ülkemizde ise genelde çöpe gitmeden önce bu tür atıklar ayaklar altında geziyor. Ben ayaklar altında bira kutusu görmedim diyen yalan söyler. Yurdum insanı hemen her gün bir yerlerde ayaklar altında bir bira kutusu görür. Hatta memleketin varoşlarında bira kutusu ile top oynayan çocuklar vardır. Hatta varoşlardan yetişin bazı meşhurlarımızda mutlaka bira kutusu ile top niyetine oyun oynamıştır. Şimdi o bira kutularının üzerinde artık bayrak var.
            Niyet ne olursa olsun buradaki sakıncalı durum görmemezlikten gelinemez. Benim bayrak, vatan ve millet anlayışıma göre bira kutusu üzerinde bayrak resmi olmamalıdır. Bayrağın yere düşmemesi gerekiyor. Bayrağa sahip çıkmak aklıselim her Türk vatandaşının birinci derecede önceliği olmalıdır kanaatini taşımaktayım. İnşallah bu yazı yetkilileri harekete geçirir. Adına ister suç duyurusu deyin, isterseniz sağduyu deyin. Ancak bira kutusu üzerindeki bayrakları lütfen kaldırın.
            Milli takıma bira firması sponsor olur mu? Bu konu ise enine boyuna tartışılmalıdır. Konu ile ilgili tartışma programları yapılmalıdır. Bu konu benim uzmanlık alanım değil ama böyle bir program olursa her Türk vatandaşı gibi ben de oturum izlerim.
            Milli takım ile kulüp takımlarını ayrı tutmak gerekir düşüncesindeyim. Benim düşünceme göre bira firmaları kulüp takımlarına sponsor olabilir. Ancak milli takımda durum farklıdır. Milli takım millidir. Yani bayrak gibi önemli ve kutsaldır. Bu nedenle alkollü içki imali ve pazarlaması yapan firmaların milli takıma sponsor olmaları bence sakıncalıdır. Milli takıma bira firmasını sponsor alanlar ve olanlar ne akla hizmet bu işe giriştiler hala anlayabilmiş değilim.
            Milli takıma bira markasını sponsor aldığınızda işte böylesine sakıncalı durumları da millete açıklamak ve bu sakıncalı durumun altından kalkmak durumundasınız. Bir öğretmen olarak şimdi bana bir öğrencim sorsa. Öğretmenim bu bira şişesini çöpte buldum. Üzerinde de bayrağımız var. Vicdanım kabul etmedi aldım ve getirdim. Şimdi bu kutuyu ne yapayım derse ben ne cevap vereceğim.
Eğer bütün bu açıklamalara rağmen bir sakınca görmüyorsanız oldu olacak bir kaç rakı firmasını da sponsor olarak alın da kadro tamamlansın. Kutulardan sonra şişelerin üzerine de bayrak konulsun. Yetmedi Milli formaların üzerinde bayrağın yanına rakı şişesi koyarsınız olur biter. O zaman millet belki daha çok içer.  Millet içtikçe de milli takım belki kazanır.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 04

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TARİHTE OSMANCIK GERÇEĞİ
            Tarihi araştırmalardan edindiğimiz bilgilere göre Osmancık; Çorum İlimizdeki en eski yerleşim birimlerinden birisidir.
Osmancık tarihi M.Ö.5000-4000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Osmancık tarihte Hitit ve Roma uygarlıklarından sonra Bizans'ın yenilgisiyle Türk'lerin Egemenliğine geçmiştir.
Roma ve Bizans dönemlerinde " PİMALİZA" adındaki antik kentin Osmancık kentinin olduğu yerde kurulduğu bilinmektedir. Osmancık konumu itibariyle, tarihte daima önemli bir merkez olmuştur. Çünkü Anadolu'nun kuzey kısımlarının doğudan batıya ve İç Anadolu'dan kuzeye doğru ulaşılmasında önemli bir konaklama merkezi ve kavşak görevi görmüştür. Ayrıca, su kenarında  (Kızılırmak)  kurulmuş olması, Osmancığ'ın tarihteki önemini hep arttırmıştır. Dolayısıyla,  tarihi İpek Yolunun Osmancık'tan geçmesi ve İpek Yoluna hakim olmak isteyen uygarlıkların bu yöreye ilgisini artırmıştır. Böylece Osmancık; tarihte pek çok istilalar görmüş ve stratejik öneminden dolayı sürekli el değiştirmiştir.
            Hindistan'dan Avrupa'ya tarihi İpek Yolunda kontrol ve güvenlik açısından en önemli noktalardan birisi Osmancık bölgesidir. Çünkü; Kandiban Kalesi çevreye hakim yükseklikte ve İpek Yolunda kurulmuş kalelerin içinde en güvenli ve müstesna olanıdır. Kale içerisinde tünellerden gizlice Kızılırmağ'a inilme imkanı olup, kalenin kuşatılma esnasında bile Kızılırmak'tan su alma imkanı vermektedir. Bu tünellerden bazıları bugün bile sağlamlığını korumaktadır.
            Osmancık coğrafyası, ucu batıya doğru açılmış bir çanağa benzer. Merkezi Osmancık olarak alırsak; Kuzeyden güneye doğru Kunduz, İnegöl ve Çal Dağı geçit vermez. Güneyden kuzey istikametine doğru ise dibi ve tepesi sık ağaçlarla kaplı ve sarp kayalıklardan oluşan Kırkdilim ve devamında Gölyazı, kervanların daima korkulu rüyası olmuştur. Doğudan batıya doğru ise, arazi dağlık ve engebelidir.  Batıda sadece Kızılırmak boyunda  sarp  kayalıklardan  oluşan  dar bir alan geçit vermesi (Ovacıksuyu, Kalinse mevkiinde bir taraf  Kızılırmak, diğer  taraf  ise  sarp kayalıktır.) Nedeniyle Kandibar Kalesi İpek Yolunda önemli kontrol noktalarından birisi olmuştur. Dolayısıyla, Anadolu'da kurulan uygarlıklar daima Osmancık ve yöresine hakim olmayı arzu etmişlerdir.           Bazı Batılı ve Yerli kaynaklara göre; Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazi Osmancık' ta doğmuş, dolayısıyla Osmancık adını Osman Gaziden almıştır. Bu durum manevi açıdan değerlen dirildiğinde şehrin önemi bir  kat  daha  artmaktadır.
            II. Sultan Murat'ın Baş Veziri Anadolu Beylerbeyi Koca Mehmet Paşa Osmancıkta doğmuş ve ilk medrese öğrenimini Osmancık'ta yapmıştır. Devlet hizmetinden emekli olduktan sonra memleketine vefa borcunu ödemek üzere Osmancığ'a yerleşmiş; burada bir cami ve medrese kurmuş, yani devlet ve ilim adamlarının yetişmesine vesile  olmuştur.  Bugün kendi adına yaptırdığı eser hizmette olup halk tarafından İmaret Camii olarak bilinmektedir. Koca Mehmet Paşa ve yakınlarının kabri söz konusu caminin avlusundadır.
Bu eserlere paha biçilememektedir.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 05

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

GÜNÜMÜZÜN OSMANCIK GERÇEĞİ
1980 yılında, faaliyete geçen ve Anadolu'nun doğusunu batıya  (İstanbul)  bağlayan E 80 Karayolu Osmancık'tan geçmektedir. Osmancık doğu ile batı arasında orta noktada olması nedeniyle konaklama merkezi olarak tercih edilmektedir. Dolayısıyla Osmancık ve çevresinde toplam 7 adet konak lama tesisi mevcut olup E 80 Karayolunda sonradan taşıtların yaklaşık %50' sinin bu tesislerde konakladığı tahmin edilmektedir. Tesislerin bazılarında motel bölümü mevcut olup, bazılarında da motel inşaatları tamamlanmak üzeridir. Söz konusu tesislerde 350-400 kişi istihdam edilmiştir.
Osmancık ve çevresinde toprak sanayi gelişmiş olup 16 adet kiremit ve tuğla fabrikası kurulmuştur. Bu fabrikalarda ise yılın 10 ayında yaklaşık 1500 kişi istihdam edilmektedir.
Son yıllarda et ve süt ürünleri işletmeciliğine yönelik yatırımlar hızlanmıştır. Bu işletmelerden ikisi faaliyetini sürdürmekte üçüncü ve büyük olanı ise faaliyete geçmek üzeredir. Yörede bugün itibarıyla günde yaklaşık 15 ton süt işlenmekte olup, yakın bir gelecekte bu oran 60 tona çıkarılması hedeflenmektedir. Yörede 30 civarında besi ahırı mevcuttur.
            Konfeksiyon sektörü son yıllarda önem kazanmış olup belediyenin girişimiyle ihracata yönelik bir konfeksiyon fabrikası yöreye kazandırılmıştır. Bu tesiste yaklaşık 1000 kişinin istihdam edileceği tahmin edilmektedir.
Yörede açılmış olan linyit işletmesinin üretim kapasitesi yüksek olup yöre insanının istihdam sorununu önemli oranda giderilmektedir. Ayrıca; TKİ Alpagut Dodurga linyit işletmeleri Yöreye 17 kilometredir. Bu da, yörenin önemi açısı ayrı bir anlam arz etmektedir.
            Kızılırmağ’ın suladığı bereketli topraklarda çeltik tarımı yapılmakta olup, Türkiye'nin en lezzetli pirinci bu havzada yetiştirilmektedir. Tarım Bakanlığının verilerine göre, Türkiye'de üretilen pirincin yaklaşık % 25'i Osmancık ve çevresinde üretilmektedir. 30. 000 dekar alanda 1600 aile çeltik tarımı ile uğraşmaktadır. Bu durumda yaklaşık 7000 kişinin istihdamı anlamına gelmektedir.  Üretilen çeltik 6 adet fabrikada işlenip pirinç haline getirildikten sonra yurdun her köşesinde pazarlamaktadır.
            Osmancık'ta kurulmuş olan sivil toplum örgütleri, oda ve derneklerinde ilçe ile birlikte gelişme göstermektedir. Örnek vermek gerekirse Ziraat Odası çeltik tarımı ile uğraşan çiftçinin sesi soluğu olmuştur. Şoförler Odası ise doğal olarak gelişme kaydetmiş yaklaşık 1000 üyesi, ambulans, kurtarıcı gibi 6 araçlık parkı ile Merzifon'dan Bolu'ya kadar şoför esnafının yanında yer almaktadır.
            Son nüfus sayımına göre ilçe merkezinin nüfusu 250.000 olarak tespit edilmiştir.  Diğer ilçelerimizle karşılaştırma yapıldığında merkez olarak göç sorunu ortadan kalkmıştır. İşte bu konumu ile Osmancık çevresindeki 4 ilçenin de ticaret - ekonomi ve kültür merkezi haline gelmiştir.  Söz konusu ilçelerde dikkate alındığında yöre nüfusunun 120.000 olduğu tahmin edilmektedir.
            Kısaca Osmancık ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmesi ile dikkat çekmekte olup, ülkemizin süper ilçeleri arasında yer almayı hak etmiştir.
Saygılarımla.  
Kaynak:Capital,Ekim 1996

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 06

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK SANAYİ SİTESİ NEREDE?
Osmancık sanayi sitesinin kuruluş fikri 1970’li yılların başlarında ortaya atıldı.  Konu ile ilgili olarak örgütlenme sorunu yaşayan sanayi esnafı sonunda site arsasının yer tespiti ile avundu. 1980’li yılların ortalarında temeli atılan sanayi sitesinin inşaatı yaklaşık 18 yıl devam etti. Sabrın sonu selamettir atasözüne uygun mudur bilemem ama 18 yıl sonra sanayi esnafının sitesine kavuşması biraz düşündürücü olsa gerek.
Bu arada nüfusu ikiye katlanan ve ekonomik açıdan gelişen Osmancık’ta sanayi sitesi ihtiyacının 18 yıl sonra giderilebilmiş olması derin sıkıntılara yol açtı. 2000’li yılların başlarında ise tamamlanan sanayi sitesine esnafın taşınması istendi. Kentin içerisinde yıllarca perişan halde hizmet üretmeye çalışan sanayi esnafı sonunda modern dükkânlarına kavuştu.
Sorunların sona ereceği ve ticari pastanın büyüyeceği hayali ile modern olduğu tartışılan yeni dükkânlarına taşınan sanayi esnafı büyük bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kaldı. Henüz alt yapısı tamamlanmamış olan bölgede sıkıntılar günbegün büyümeye başladı.
Dükkânların önemli bir kısmının kısa bir süre sonra çökmeye başladı. Açık alan aydınlatmalarının yeterince gerçekleştirilmemiş olması, bölgeye ulaşım sorununun çözülememiş olması, giriş çıkış bölgelerinin netleştirilmemesi, açıklamalı yön tabelalarının oluşturulamamış olması, reklâm ve tanıtım zafiyeti, esnafın bölgeyi bilinçsizce kullanması sonucunda hurda ve artık malzeme ile oluşan görüntü kirliliği kısa zamanda sanayi sitesini yaşlı bir konuma getirdi.
Pastanın büyüyeceği umudu ile bölgeye taşınan esnafın kendini yenileyemedi. Bilgisayarlı bakım, onarım, hizmet ve üretim anlayışının geliştirilememesi, geleneksel usullerle işi götürmeyen çalışan esnafın gelişen teknolojiye ayak uydurmaması, bölgede birkaç banka ATM cihazının açılmaması gibi sorunlara siteyi amatörce yönetme sorunu da eklenince Osmancık sanayi sitesi Osmancık insanı ve esnafı için umut olmaktan çıkmaya başladı. İşte bütün bu bilgiler ışığında özellikle gece saatlerinde Samsun İstanbul D-100 karayolunda seyreden araçların Osmancık sanayi sitesinin girişini ve yerini kestirememesi sonucunda doğal olarak insan aklına Osmancık sanayi sitesi nerede sorusu geliyor. Bu sorunun cevabı sağlıklı olarak verildiğinde ve söz konusu sorunların önemli bir kısmı çözümlendiğinde müjdelemek isterim ki “Sanayi Sitesi” Osmancık için umut olacaktır.
 
 
 
 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 07

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİNİ ARIYORUM
Kısa adı OSMİAD olan Osmancık sanayici ve işadamları derneği 2008 yılı şubat ayında büyük ümitlerle kuruldu. Yıllardan bu yana örgütlenme fakiri olarak gördüğümüz Osmancık’ta işadamlarının bir araya gelerek örgütlenmesi yöre için bir umut çiçeği olarak açtı. OSMİAD kurulur kurulmaz bölgeye umut dağıttı. Osmiad’ın kurulmasını takip eden aylarda aşağıda özetini vermeye çalıştığım haberler yerel basında yankılandı. Osmancık ve Çorum ile ilgili web sitelerinde OSMİAD haberleri yerini aldı. Nedir bu haberler diye soracak olursanız sadece haber başlıklarını aktarmaya çalışacağım. “Osmiad’dan Organize sanayi atağı, Osmiad Kızılırmak havzasında yatırımların lokomotifi olacak, Osmiad hızlı başladı vb. haber başlıklarını çoğaltmak mümkün.
Dernekleşen İşadamları yapılan toplantı da yaptıkları açıklama da; ''Osmancık Organize Sanayini hayata geçirmek, Yeni istihdam alanları oluşturmak, yeni yatırımların önünü açmak, güçlü şirketleşmeyi sağlamak ve genel anlamda ilçenin sanayi ve ticaretini geliştirmek olduğunu, Küçük yatırımları bir araya getirerek mevcut potansiyelimizi geliştirmek amacında olduklarını söylediler.
Gönül isterdi ki OSMİAD rüzgarı ile Osmancık ticaret odası kurulsun. Ancak olmadı; Çünkü Çorum ticaret odası için Osmancıklı üyeler önem arz ediyordu. İki yüzün üzerindeki Osmancıklı ticaret erbabı Çorum için önemli bir gelir kapısıydı. Aman aman denildi, alın size bir parmak bal. En kısa zamanda Çorum ticaret odasının Osmancık’ta bir şubesi açıldı. Osmiad kurulduğunda ben daha çok  organize sanayi bölgesi ile ilgili demeçlerle ilgilenmiş ve Osmancık adına umutlanmıştım. Osmancık organize sanayi ile ilgili bir arpa boyu yol kat edilemedi. Osmiad bu hususta sivil inisiyatif olarak etkili bir rol üstlenemedi. Kızılırmak havzasında yatırımlarım lokomotifi olamadı. Küçük sermayeler birleştirme faaliyetleri gerçekleştirilemedi. Bölgede yeni istihdam alanlarının oluşturulması için gereken adımlar atılamadı.
Kamu teşviklerinden yararlanmanın en temel şartlarından birisi olan ve Osmancık’ın geleceği için önem arz eden Organize sanayi bölgesi ile ilgili araştırma ve incelemeler lafta kaldı.  Konu ile ilgili bir çalışma grubu kurularak güçlü bir lobi oluşturulması için gerekli olan hiçbir faaliyet yapılamadı. Avrupa birliği fonları hibe programlarından Organize sanayi bölgesi için herhangi bir proje hazırlanamadı.
Bu bağlamda gözler bölgede yeni istihdamların umudu olan Osmiad ve dolayısı ile Osmancık organize sanayi bölgesini aradı. Aradan iki yıl geçti, Osmiad birkaç ödül töreni ve yemek etkinliği ile anıldı. Osmiad’ın Kızılırmak havzasında yapılması muhtemel özel teşebbüsler için bir ilaç olamayacağı anlaşıldı.
Bu arada Osmiad çok halis niyetli ve özverili bir yönetim kurulu çevresinde adı lafta olan yemeklerde ve törenlerde Osmiad adına boy gösteren memleket için suya sabuna dokunmayan üyelerden oluşan bir örgüt olarak hafızalarda yer bulmaya başladı. Durum böyle olunca da iki önce bölge için açan umut çiçeği yavaş yavaş solmaya başladı.
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 08

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KANDİBER KALESİ 
            Geçtiğimiz ay içerisinde Osmancık Haber Gazetesinde manşetten verilen haber tarihi Kandiber Kalesinin bu günkü durumu ile ilgiliydi. Bu haberi okuduktan son ra kale etrafında şöyle bir gezinti yaptım. Gerçekten gördüğüm manzara karşısında irkildim. Ortada hakikaten vahim bir tablo vardı ki;  “Kandiber Kalesi”nin o muhteşem surları adeta tarihe meydan okuyor ve ayakta durmaya çalışıyordu. Özellikle kalenin Oto Garajı istikametine bakan bölümlerinin alt kısımları oyulmuş, sanki havada asılı kalmış gibi duruyordu.
Kale surlarını izlemeye koyulduğum sırada karşılaştığım dostlarıma işaret ettiğim bölgelere baktıklarında olayın farkına varmışlardı. Haklısın hocam durum gerçekten de tehlikeli demekten kendilerini alamadılar. Çünkü söz konusu surların önemli bir kısmı fizik kanunlarına sanki meyden okurcasına yaşama mücadelesi veriyordu.
Osmancık halkı geçmiş tarihlerde bu kaleden taş düşmesine alışkındırlar. Özellikle yağmur yağdığı zamanlarda bu kaleden yollara ve mahalle aralarına taş düşer. Yetkililerde bu taşları temizler. Böylece sorun çözülmüş gibi görülür. Benim korkum kaleden taş düşmesi değil, her an bir facianın olma ihtimalinin söz konusu olmasıdır. Allah korusun her an bu surlardan kütleler halinde duvarların aşağıya inme tehlikesi söz konusudur. İşte bu maksatla Osmancık Haber Gazetesi basın olarak aktif sorumluluğunu yerine getirmiş ve  kanaatimizce Osmancık'ın önemli  sorunlarından saydığı bu konuyu   manşete  taşıyarak  üzerine düşen görevi yerine getirmiştir.
Hepimizin bildiği gibi geçtiğimiz yıllarda Diyarbakır ve Kayseri'de mey    dana gelen sur çöküntüleri bir kişinin ölümünü ve birkaç kişinin yaralanması ile sonuçlanmıştı.
Kandiber Kalesinin konumu itibarı ile yüksekçe bir kaya üzerinde kurulu olması daha acı sonuçlarla neticelenebilecek olaylara gebe olan bir durumdadır.
            Bu güne kadar aktif manşetleri ile Osmancık sorunlarını gündemde tutmaya başaran Osmancık Haber Gazetesi Genel Yayın Müdürü Sayın Orhan Güçlü'yü böylesine önemli bir sorunu gündeme getirdiği için alkışlamak gerektiği kanaatini taşıyorum.
Her zaman güzelliği ile övündüğümüz, Osmancık adı ile özdeşleşen ve dün den bu güne Osmancık şiirlerine konu olan “Kandiber Kalesi” şiirdeki gibi güzel ve diri kalsın.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 09

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK KALESİNİN RESTORASYONU ÖNEMLİDİR
            Yaklaşık elli asırlık yaşı olduğu tahmin edilen Osmancık kalesinin ivedi olarak restore edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Konu ile ilgili olarak geçtiğimiz yıllarda birkaç defa sözlerimi harmanlayarak duygu ve düşüncelerimi okuyucularım ile paylaştım ve Osmancık kalesinin restorasyonunun önemini gündeme taşımaya çalıştım.
Dilerseniz konuyu irdelemeden önce tarihte önem arz eden Osmancık kalesi ile ilgili kısa bilgilerimizi tazeleyelim.
Kalenin isminin Kandiber kalesi olmadığını, Kandiber kalesi ismi ile ilgili her hangi tarihi bir kaynağın bulunmadığını, bu ismi kullanmanın Osmancık’ın tanıtımı açısından sakıncalı olduğunu ve kalenin isminin Osmancık kalesi olarak anılması gerektiğine daha önceki bir yazımızda değinmiştik.
Osmancık ilçesinin Anadolu’da stratejik önem taşıyan bir noktada olması nedeni ile tarih boyunca Anadolu’ya egemen olan bütün medeniyetler Osmancık kalesine sahip olmak istemişlerdir.
Bu açıdan kale sürekli saldırılara maruz kalmıştır. Şöyle ki Osmancık tarihi ipek yolu üzerinde bulunup Bağdat ve Hindistan’dan İstanbul’a ulaşan kervanların geçiş güzergahında önemli bir merkezdir. İşte Osmancık kalesinin stratejik önemi de buradan kaynaklanmaktadır.
Osmancık kalesi tarihi ipek yoluna hakim olmak isteyen  medeniyetlerin daima iştahını kabartmıştır. Çünkü Osmancık kalesine sahip olmak bir anlamda ipek yoluna hakim olmak demektir.
Osmancık kalesi volkanik bir kaya üzerindeki muhteşem mimarisi, Kızılırmak’a açılan gizli su yolları, tüneller ve ayrıca yüksek gözetleme kulelerinin yaklaşık 5 km lik bir mesafeyi gözetleyebilme özelliği ile Anadolu tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Tarihçiler Osmancık kalesini ipek yolu üzerindeki önemli kontrol noktası ve karakollardan birisi olarak değerlendirmektedirler.
İşte böylesine önem arz eden önemli bir eser ne yazıktır ki bu gün insanlara korku veren ve çevresinde yaşayanlar açısından tehlike arz eden bir konuma sahiptir. Özellikle yağmurlu havalarda kaleden düşen taşlar can güvenliği açısından tehlike arz etmektedir.
Kale çıplak gözle incelendiğinde bu tehlike görülebilmektedir. Tarihin yorgunluğuna direnmeye çalışan sur duvarlarında her an bir çöküş riski söz konusudur.
Kale içerisindeki kaya mezarları ve kale içi bakımsız ve mezbelelik bir görüntü oluşturmaktadır. Kale içerisindeki alanlarda boş bira kutuları, pet şişeler, içki şişeleri, tinerci atıkları vb. çer çöp tarihe tanıklık eden böylesine önemli bir mekanı kimlerin mesken edindiği hususunda açık bilgiler vermektedir.
Osmancık kalesi ivedilikle bu olumsuz ortamdan kurtarılmalı, bir proje dahilinde mutlaka restorasyonu yapılmalıdır.
Tarihi su yolu merdivenler onarılmalı ve ziyarete açılmalıdır. Surların yanı sıra kale içi aydınlatması yapılmalı, kaybolan surlar yeniden yükselmelidir. Kale içerisinde gerekli mimari düzenlemeler gerçekleştirilmeli, çay bahçesi vb. park alanları oluşturulmalıdır.
Kalenin dış cepheden yapılması gereken muhteşem aydınlatması mutlaka yapılmalıdır. Böyle bir aydınlatma D-100 karayolunun Doğu ve Batı yönlerinden yaklaşık 5 km lik bir mesafeden görülebilen kaleye bir ayrıcalık kazandıracak ve Osmancık ilçesini turizmde çok önemli bir noktaya taşıyacaktır. Kanaatim odur ki D- 100 karayolunda seyreden her 100 kişiden 10-15 tanesi Osmancık kalesini yakından görmeyi arzulayacak; görme imkanı elde edemeyenler ise en azından dostları ile Osmancık kalesini konuşacaklardır.
Bu faaliyetin devamında kale ile ilgili poster, ve broşürler Osmancık’ın diğer güzellikleri ile birleştirilerek İngilizce,Almanca ve Türkçe olarak bastırılmalı, Turizm Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunularak kalenin turizme kazandırılması ile ilgili girişimler başlatılmalıdır.
Kalenin restorasyonu sırasında ve sonrasında kesinlikle mütevazi davranılmamalı konuya yazılı ve görsel ulusal medya ajanslarının ilgisi mutlaka çekilmeli; profesyonel habercilerle işbirliğine gidilerek çalışmalardan sürekli haber üretimi yapılarak gündem oluşturulmalıdır.
Böylece kale mezbelelik halinden kurtulmuş olacaktır. Ayrıca turizme kazandırılacak olan kale de yeni istihdam alanları oluşturulacaktır. Dolayısı ile insanımız ve Osmancık’ı ziyaret eden bütün dostlar Osmancık kalesinde çay içmenin zevkini de keşfetmiş olacaklardır.
Proje dahilinde kaleye çıkış mutlaka iyileştirilmeli ve kolaylaştırılmalıdır. Kale içerisinde Türkçe ve İngilizce yazılmış yön ve tanıtım levhaları mutlaka olmalıdır. Ayrıca özellikle yaz aylarında ziyaretçilere kalenin tarihi değeri ve özelliklerini bilimsel kaynaklara dayalı bilgiler verebilecek gönüllü ve sertifikalı rehberlerinde görevlendirilmesi kanaatini taşıyorum.  İşte bütün bu çalışmalar bir proje dahilinde gerçekleştirildiği zaman bugün potansiyel bir tehlike olan Osmancık kalesi tehlike olmaktan çıkacak ve Osmancıklıların gururu olacaktır.
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 10

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KALE KAPISI VE BEYAZID CAMİLERİ
            Osmancık’ta kale kapısı camiinin 1480 yılında ibadete açıldığı tahmin ediliyor. Caminin açılışı Koyunbaba köprüsünün inşa yıllarına rastlıyor. Caminin kale ile köprü girişine yapılmasında amaç cami inşaatında çalışanların ibadetlerini gerçekleştirmeleri.
            Osmanlı devletinin yükselme devrinde köprü,han,hamam,kervansaray gibi alt yapı hizmetleri ile ilgili inşaatlarla birlikte; çalışanların ibadetleri göz önüne alınarak bölgeye cami ve mescit inşa ettikleri dikkat çekiyor.
            Koyunbaba camiinin inşaatında da ırmağın iki kıyısına da camii inşa edilmiş. Irmağın kale tarafında inşa edilen camiye “Kale Kapısı Camii” karşı kıyıda inşa edilen camiye ise dönemin padişahı İkinci Beyazıd’ın adını taşıyan “Beyazıd Camii” adı verilmiş. Böylece Osmanlı arşivlerinde Beyazıd köprüsü olarak bilinen Koyunbaba köprüsünün her iki yanına inşa edilen camiler kentteki dokuyu tamamlamış.
            Aradan geçen yüzyıllar içerisinde meydana gelen depremlere her iki camide dayanamamış. Depremde hasar gören camilerin yerine yenileri yapılmış.  Ancak; yeni inşa edilen camilerin inşasında ne yazıktır ki köprü inşasına gösterilen özen, mühendislik hesapları ve Osmanlı mimarisi dikkate alınmamış.  Son olarak yaklaşık 20 yıl önce köprünün karşı kıyısında yer alan Beyazıd camiinin yeniden inşasında da öncesinde olduğu gibi mimariye özen gösterilmedi. Köprünün dokusuna uygun bir mimari kullanılmadan Anadolu’nun herhangi bir yerinde inşa edilen bir cami modeli alınarak inşa edildi.
Oysa ki Beyazıd camiinin yeniden inşasında taş kullanılması gerekirdi. Koyunbaba köprüsün taşlarının çıkarıldığı Taş kesen bölgesinden alınacak taşlarla inşa edilmiş olan bir Beyazıd cami böylece köprü ile aynı özellikleri taşıyacak ve tarihi doku tamamlanmış olacaktı. Her şeyden önce Osmanlı arşivlerinden caminin ilk hali araştırılabilirdi. Belki böyle bir uygulama maliyeti biraz etkileyecekti; Ancak iyi bir araştırma çeşitli fon ve ve vakıflar vb. yardım kuruluşlarının desteği ile her şey daha mükemmel olacaktı.  Hal böyle iken doğru olan değil kolay olan tercih edildi ve Beyazıd camii alel acele yerine konduruldu.
Ancak; tarihe saygı ve mantık Beyazıd camiinin köprünün taşları ile aynı olan Taşkesen dağından alınan taşlardan yapılmasını gerektiriyordu.
Peki şimdi ne olacak. Beyazıd camiinin nesi var diye soracaksınız. Beyazıd camii yeni ve mükemmel bir mabed. Ancak mimari tarzının köprü ile örtüşmediğini anlatmaya çalışıyorum. Tabii ki cami yi yıkıp yenisini yapacak halimiz yok.
Bu durumda Taşkesen taşlarının işlendikten sonra caminin dış cephesine giydirme olarak yapıştırılması da bir ölçüde yapılan yanlışı düzeltecek içi dışı komple taş olmasa da camiye dış cepheden taş cami görüntüsü kazandırılmış olacaktır.
Gelelim Kale Kapısı Camiine. Her şeyden önce isminin güzelliği ile Osmancık’ın tarih ve turizm haritasında önem arz eden bu camiye de en kısa zamanda tarihi bir hüviyet kazandırmamız tarihten gelen şöhretini iade etmemiz gerekiyor.
Şu an için caminin tarihini araştırma imkanımız yok. Böyle bir imkan olsa bile ekonomik şartlar caminin yeniden inşasına imkan vermiyor.
Benim bildiğim kadarı ile Kale kapısı camii geçtiğimiz kırk yıl içerisinde küçük çaplı onarımlardan geçti. Eskiyen ahşap kısımlar yenilendi. Dikkat ederseniz restore demedim. Onarım dedim.
Demek ki bu camimizin onarımının yanı sıra restore edilmesine de ihtiyaç var. Peki nasıl olacak böylesine ahşap bir bina da restorasyon işlemi diye soracaksınız. Kale kapısı camiinin Osmanlı evleri Osmancık mimarisi tarzında restore edilmesi gerektiği kanaatini taşıyorum.
Cami duvarları üzerine beyaz ve ahşap kısımların eskitme ve giydirme şeklinde yenilenmesi ve cami içerisinde yer alan balkon, merdiven ve mihrabında aynı tarzda eskitme olarak ele alınması mükemmel bir sonuç doğuracaktır. Ayrıca Kültür ve turizm bakanlığına korunması gereken eser olarak koruma altına alınması için gerekli başvurular ve cami kapısında yer alacak olan caminin tarihi yapılış hikayesi ile ilgili bilgilerde çalışmaları tamamlayacaktır.
Böylece ve kale, köprü ve cami üçgeni ve karşı kıyıdaki Beyazıd camiinde de öngörmüş olduğum çalışmaların yapılması Osmancık kültür ve turizm haritasında eksikliğini hissettiğimiz önemli bir dokuyu tamamlamış olacaktır.
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

11

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK TURİZM SEZONUNA HAZIRLANIYOR
            Osmancık’ta Kızılırmak sahil bandı tamamlanmak üzere. Sahilin Belediye binası arkasında kalan kısmı daha önceki sezonlarda hazırlanmış ve halkın hizmetine sunulmuştu.  Şimdi de karşı kıyı hazırlanmaktadır. Belediye başkanı Emin Serdar KURŞUN ve çalışma arkadaşlarının yoğun çalışma temposu içerisinde Kızılırmak sahil bandının karşı kıyısının turizm sezonuna yetiştirilmesi çabası içerisinde olduklarını gördüm.
Osmancık’ın iç turizm pastasından pay alabilmesi için yapılan bu çalışmalara Osmancık halkının yoğun destek vermesi gerektiği kanaatini taşımaktayım. Dilerseniz Osmancık’ta bu güne kadar turizm adına gerçekleştirilen faaliyetleri sıralayalım ve devamında da bundan sonra alınması gereken önlemlerden bahsedelim.
Osmancık’ta son dört yıldan bu yana  ilçenin tanıtımı ve turizm altyapısının oluşturulması  için aşağıdaki faaliyetler gerçekleştirilmiştir.
-Kızılırmak sahil parkı ağaçlandırılmış ve turizm sezonunda araç trafiğine  kapatılarak sahildeki park alanlarında düzenleme gerçekleştirilerek park alanlarında hizmet veren cafelerin hizmetine sunulmuştur.
-Türkiye genelinde yoğun bir tanıtım faaliyeti gerçekleştirilmiş, İlçenin turizme hazır olduğu vurgulanmıştır. Osmancık’ın tarihi potansiyelini oluşturan Koyunbaba türbesi ve köprüsü, İmaret camii, Baltacı Mehmet Paşa çeşmeleri ve Akşemsettin camileri üzerinde durulmuş ve uygun olanlar için restore işlemleri gerçekleştirilmiştir.
-Osmancık’ın yöresel yemekleri olan Irgat böreği ve Yırtmaç’ın patenti alınmıştır.
-Çevre il ve ilçelerdeki okul ve kurumlar gezi için Osmancık’a davet edilmiştir.
            -Sahil bandında Osmanlı kültürünün yaşatılması için  iki adet Faytonun kullanıma sunulması girişimleri son noktaya gelmiştir.
            - Turizm hizmeti sunan acente sahipleri Osmancık proğramı hazırlayabilmeleri için Osmancık’a davet edilmiştir.
            -Adatepe mesire yerinin suyu getirilmiş ve piknik alanı kullanıma hazır hale getirilmiş, bank vb. oturma grupları hazırlanmıştır.
Bu çalışmalara ek olarak daha pek çok faaliyete turizm için imza atılmıştır.  Hiç şüphesiz böylesine güzel faaliyetleri gerçekleştirenleri alkışlamak gerektiği kanaatini taşımaktayım. ancak bu faaliyetlerin yetersiz olduğunu ve turizm için Osmancık’ta daha fazla çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyorum. Turizm için henüz yolun başında olan Osmancık’ta belediyenin çalışmalarını tamamlamak ve yeni faaliyetler üretmek adına önümüzdeki yaz sezonunda çalışmalarına ivme kazandırması gerekmektedir. Bu bağlamda belediye çalışmalarına ışık tutmak adına haliyle önerilerim olacak. Bu önerilerimi sıralayacak olursak.
Her şeyden önce gerçekleştirilmiş olan mevcut faaliyetlere sahip çıkmak park ve bahçeleri korumanın önemli olduğunu düşünmekteyim. Gemici sahil bandında oluşturulan parkı geçtiğimiz Pazar günü gezdim. Ancak ne yazıktır ki henüz yeni yapılan bu park alanının sarhoşların uğrak yeri olduğunu, bira şişelerinin ortalık yerlerde bırakıldığını, Hatta otantik bir görünüm sağlayan taş tertuarlardaki taşların yer yer söküldüğünü gördüm ve içim sızladı. Belediye diğer park alanları ile birlikte mevcut parkın da korumasını yapmalı, uyarı yazıları asılmalı ve gerekirse belediye ses yayın cihazından eğitim ve bilgilendirme adına ilanlar yapılmalıdır.
En kısa zamanda Osmancık’a en  az yüz elli yatak kapasiteli 3 veya dört yıldızlı iki otel kazandırılmalıdır.
Her iki sahil bandını oluşturan yaklaşık 1,5 kilometrelik alanda Kızılırmak suni olarak yükseltilmeli ve sandal ile gezinti alanı oluşturulmalıdır. Belediye öncülüğünde sandalcılık teşvik edilmeli ve temin edilecek sandallara Osmancık’ı simgeleyen “Pirnçkentli”, “Pimoliza” vb isimler verilmelidir.
Sahil bandında ticari faaliyet gösterenler belgeye bağlanmalı, sürekli sağlık kontrolü yapılmalı, zabıtalar masa sıklığı, zemin temizliği vb. kontrolleri sürekli yapmalı ve günde 18 saat devriye bulundurulmalıdır.
Alandaki müzik sesi sürekli belirli bir düzeyde tutulmalıdır.
Mısırcı, pamuk şekerci, dondurmacı vb. seyyar satıcılara tek tip Osmanlı kıyafeti zorunluluğu getirilmelidir.
Fayton güzergahları belirlenmeli ve faytonculara Osmanlı kıyafeti uygulaması getirilmelidir.
Bölgede sergi alanı ayrılmalı ve sezon boyunca kişi ve sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerine ağırlık verilmeli ve bu çalışmalar bir takvime bağlamalıdır.
Irmak üzerinde Osmanlı kıyafeti ile balık ekmek satan sandalcılar oluşturulmalı ve sezonluk bu faaliyet belediyece teşvik edilmelidir.
Sandal turu için ruhsat imkanı verilmeli ve ücretli sandal turu teşvik edilmelidir.
Özellikle Cumartesi ve Pazar günleri Adatepe’ye servis konulmalı ve yol ıslah edilmelidir.
Belediye öncülüğünde broşürler bastırılmalı ve Osmancık’ın ayrıcalıkları geniş kitlelere duyurulmalıdır.
Ulusal tv kanalları sürekli davet edilmeli ve sezon boyunca tv çekimleri ve gösteriler eksik bırakılmamalıdır.
Sezon boyunca halk gösterileri ve yöresel oyunlar tertiplenmeli ve başta Çorum belediyesi ile işbirliğine gidilerek Çorum’daki günü birlik turizm potansiyeli Osmancık’a çekilmelidir.
Osmancık dokuma tezgahları canlandırılmalı ve sahil bandında açık alanda bu dkuma tezgahını kullananlar teşvik edilmeli ve gösteri eşliğinde üretilen Osmancık dokumaları konuklara pazarlanmalı ve yeni istihdam alanları oluşturulmalıdır.
Osmancık’la ilgili hediyelik eşya satıcılığı teşvik edilmeli ve bu alamda da yeni istihdam alanları açılmalıdır
Yukarıda özetle anlatılmış olan turizm faaliyetlerine kısaca özetlemeye çalıştığımız bu faaliyetlerde eklenirse Osmancık’ın turizm fotoğrafı tamamlanacak ve Osmancık turizm pastasından hak ettiği payı mutlaka alacaktır.
Haydi kolay gelsin!
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 12

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ADATEPE 
              Her yörenin kendine özel doğal güzellikleri vardır ve bu doğal güzelliklerin kıymeti de yöre insanı tarafından bilinir. En iyi şekilde değerlendirmek için de çaba sarf edilir. Hatta bu güzellikler yöre ile özdeşleşir ve beldenin adı ile anılır olur. Örnek vermek gerekirse Ordu’nun Boztepe’si, Çaykara’nın Uzungöl’ü nün namı beldelerinin önüne geçmiş ve isimleri birlikte anılır olmuştur. Bu örneklerde olduğu üzere at binenin kılıç kuşananın misali Karadeniz insanının becerisi, çalışkanlığı ve üretkenliği dikkatleri bu isimler etrafında toplamıştır.
Peki bütün bu bilgilerden sonra bizim Adatepe’mizin nesi vardır. Ulaşım sorunu yoktur. Günün her saatinde hatta geceleri bile Adatepe’nin eşsiz manzarası, doğası ve serin havasından yararlanma imkânı vardır; Bu güzelliği görememek neden? Yazın sıcağında kavrulan Osmancık’ta memleket insanı serin bir yerler ararken kilometrelerce uzaktaki yaylara güç bela gitme telaşesine kapılırken hatta bazı yaylalarımızın yüksekliğinin ancak Adatepe yüksekliğinde olduğu bilinirken; toz toprak içerisinde yollarda perişan olurken, Neden Adatepe ile ilgili hiçbir tasarruf ve proje üretilmez.
Güzel havası ve eşsiz doğası ile Adatepe mutlaka değerlendirilmelidir. Olmadığı söylenen suyu bulunmalıdır. Orman işletmesinden alınmalı ve korunmalıdır. Avcılar kulübünün Adatepe’ye saldığı sülünlerin çoğaltılması için önlem alınmalıdır. Orada yeterli altyapı ve tesisler oluşturulmalıdır. Sezonunda Cumartesi ve Pazar günleri servis konulmalıdır. Ağustos ayında Adatepe yayla günleri düzenlenmeli, bu durum bütün Türkiye’ye ilan edilmeli, Ülkenin dört bir yanındaki Osmancıklıları bir araya getiren, hasret giderilen organizasyonlar yapılmalı, orada kurulacak sosyal tesisler sezonluk kiraya verilmeli, yolları ıslah edilmeli ve Adatepe bu millete armağan edilmelidir. Aslında bu duruma armağan demek dahi doğru olmaz. Çünkü Adatepe’yi doya doya yaşamak her Osmancıklının en doğal hakkıdır.
Bu durum bir ayrıcalık değil bu memleketin insanına bir borçtur. Bu borcun en kısa zamanda ödenmesi gerekmektedir. Belki Adatepe ile ilgili birilerinin ön yargısı olabilir. Ancak önyargı denilen çağdışı yaklaşımlarla Adatepe’yi göz ardı etmek acizlik ve beceriksizliğin ifadesidir. Adatepe en kısa zamanda ele alınmalı ve yukarıda verilen anahtar çerçevesinde değerlendirilmelidir. Çünkü bu milletin Adatepe gibi bir güzelliği yaşamaya ihtiyacı vardır. Aslında gecikmiş olan Bu önemli ihtiyaca cevap verenleri Osmancık insanı asla unutmayacaktır. Çünkü tarihte Koyunbaba’nın menkıbeleri başta olmak üzere pek çok önemli olaya tanıklık etmiş olan Adatepe boynu bükük bize bakıyor. Bu açıdan da Adatepe’nin kıymetini bilmek ve en güzel şekilde değerlendirmek gerekir.
Saygılarımla!
 
 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 13

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ADATEPE OSMANCIK’IN TERASIDIR
            Uzun yıllardan bu yana Adatepe’nin Osmancık için sembol olduğunu ve önemini kaleme aldım. Ordu’nun Boztepe’si Ordu için ne kadar önemli ise Adatepe’nin de Osmancık’lı için önemli olduğunu anlattım.
Çünkü Adatepe Osmancık ilçe merkezine yakınlığı, ulaşım kolaylığı, Aşil’in mezarı, Koyunbaba’nın koyunlarının otlak yeri olması vb. daha pek çok özelliğinden dolayı Osmancık için son derce önemlidir.
Merhum belediye başkanı Dursun OTUZBİR’İN 1970 li yılların başlarında gerçekleştirdiği bir dizi faaliyet kısa sürede olsa Adatepe’yi daha da önemli kıldı.
Ancak aradan geçen zaman içerisinde Adatepe ile hiçbir kurum ilgilenmedi. Dolayasıyla verilen emekler hiç oldu ve Adatepe deki güzellikler harap oldu. Ancak Adatepe nin güzellikleri gerek halk arasında ve gerekse köşe yazılarında kaldı. Zaman zaman şiirlere konu olan Adatepe’nin güzelliği dilden dile dolaştı ve anılarda kaldı.
Halkın Adatepe arzusuna belediye başkanı Emin Serdar KURŞUN turizm hamlesi ile ilgili projeleri çerçevesinde cevap verdi. Nihayet Osmancık halkının Adatepe özlemi sona erdi.
Osmancık belediyesi geçtiğimiz yıl Adatepe’yi milli parklardan kiraladı. Merhum belediye başkanı Dursun OTUZBİR’İN oğlu Erdal OTUZBİR ve Nurettin DOĞAN beyler Osmancık belediyesinin Adatepe projesine manevi destek sağladılar. Adatepe’nin suyu ve elektiriği bin bir emekle getirildi. Bölgede tretuar çalışmaları, oturma bankları,havuz vb. dinlenme alanları oluşturuldu. Yolu ıslah edildi ve belediyenin verdiği bir davet ile Osmancık halkının Adatepe özlemi giderildi.
            Osmancık halkının Adatepe ile buluştuğu gün bende Adatepe’den bol bol Osmancık fotoğrafları aldım. Adatepe’de kekik, çam ve ardıç ağaçlarının kokusunu teneffüs ettim.
Hani insan azıcık bunaldığında evinin terasına çıkar, biraz serin hava alır ve etrafı seyreyler ya; Herkes gibi bende Osmancık’ın terasında hem temiz hava aldım hem de uçsuz bucaksız Osmancık ve çeltik tarlalarını izledim.
Şimdi artık biraz sıcak olduğunda hemen arabama biniyor ve 3 km yol aldıktan sonra kendimi Osmancık’ın terasına atıyorum. Bazen de Osmancık’ta günbatımını terastan izlerken çayımı yudumluyorum. Size de tavsiye ederim.
 
 
 
 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 14

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AREFET TEPESİ ÇAMLIĞINA AÇIK HAVA ANFİSİ İNŞA EDİLMESİ GEREKLİDİR
            Osmancık’ta yaz aylarında gerçekleştirilen bütün sosyal ve kültürel etkinlikler Arefet tepesi çamlığında gerçekleştirilmektedir. Çünkü Arefet tepesi çamlığı Osmancık için özel bir bölgedir. Şöyle ki; Yüzyıllardan bu yana Osmancık’ta hıdırellez kutlamaları Arefet tepesi çamlığında yapılmaktadır. Arefet tepesi çamlığında yüz yaşını aşkın yüzlerce çitlembik (sakız) ağacı vardır ve bu ağaçlar Osmancık halkınca kutsal sayılmaktadır. Bu ağaçların Koyunbaba Hazretlerinin bölgeye yerleştiği 1400 lü yıllarda da var olduğunu Koyunbaba’nın menkibelerinden öğrenmekteyiz. Ayrıca bölgede Hz. Koyunbaba’nın türbesi ile birlikte etrafında müritlerinin mezarları vardır ki hemen her biri dört yüz beş yüz yıllık olan bu mezarlarda Koyunbaba’nın felsefesine inanan alp erenler yatmaktadır. Ayrıca  bölgenin D 100 karayoluna açık olması da ziyaretleri sıklaştırmış ve bölgenin önemini artırmıştır.
            Bütün bu özellikler göz önüne alındığında Arefet tepesi çamlığının halkın sık ziyaret ettiği önemli bir bölge olduğu bilinmektedir. Yılda birkaç defa belediyenin burada hıdırellez başta olmak üzere kültürel etkinliklerde bulunduğu gerçeği de notlarımıza eklenirse bu özel bölge de belediyenin bir proje hazırlatarak bölgede bir kutlama alanı oluşturulması kaçınılmaz ve önemli bir ihtiyaç halini almıştır.
            İvedilikle bir proje hazırlanmalı, en az dört bin kişiye hitap edebilecek bir açık hava anfisi kurulmalıdır. Böylece hıdırellez başta olmak üzere bölgede kutlanacak faaliyetlerde belediye rahat bir nefes alacak yaz aylarında yapılması muhtemel açık hava konserleri içinde halkın rahatça eğlenebileceği sosyal bir alan elde edilmiş olacaktır. Hatta yaz aylarında yapılacak açık hava düğünleri için de kiraya verilmek sureti ile belediye için az da olsa bir gelir kapısı açılmış olacaktır.
            Proje hazırlanırken Arefet tepesinin doğal ortamının değerlendirilmesi yoluna gidileceği gibi; çitlembik ağaçları başta olmak üzere bölgenin tarihi ve doğal dokusu mutlaka korunmalıdır. Anfinin etrafında oluşturulacak sosyal tesisler için gelecek düşünülmeli ve Osmancık’ın acil ihtiyaç duyduğu böyle bir tesis öyle kapsamlı olmalı ki belediyenin de gururu olmalı ve D 100 karayolu üzerinde Osmancıklıların eseri olarak Türkiye’yi selamlamalıdır.
 
 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

15

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK PİDESİ TESCİLLENMELİDİR
Pide Türklere has bir damak tadıdır. Önceden hazırlanmış özel malzemelerin hamur içerisine yerleştirildikten sonra kapalı ya da açık olarak pişirilen pidenin sıcak olarak servisi yapılır. Dolayısı ile biz Türklere has olan bu damak tadı yörelerin özeliğine ve kullanılan malzemeye göre küçük çaplı değişiklikler gösterebilir. Bu değişikliklerin yanı sıra yine yöreye göre değişik isimler alabilir. Bu duruma birkaç örnek vermek istiyorum. Karadeniz pidesi, Terme pidesi, Konya pidesi veya etli ekmeği, kır pidesi, Trabzon yağlısı, Osmancık pidesi, Develi cıvıklısı vb. örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Bütün bu pidelerin üretimi temelde aynı olsa da lezzet ve yöre açısından küçük farklılıklar gösterir. Üstelik hemen hepsi birer marka olmuştur. Ülkenin metropollerinde, tarihi ve turistik mekanlarında bu markalar sevenleri ile buluşturulmaktadır. Bu pideler içerisinde en güzel; ancak en mahrum ve mahzun olanı vardır ki  o da Osmancık pidesidir.
Osmancık pidesi neden Mahzundur? Cevaplandıralım; Osmancık pidesinin sahibi hemen hemen yok gibidir. Osmancık pidesi tanıtımını yapacak, ustalarını yetiştirecek bir kurumdan yoksundur.
Peki nedir bu Osmancık pidesinin özelliği? Osmancık pidesi genelde kapalı yapılan bir pidedir. Hamuru mayalı olup, asla mayasız hamurdan yapılmaz. Dolayısı ile Osmancık pidesi yumuşaktır. Sert olmaz. Dolayısı ile yaşlı kişilerde gönül rahatlığı ile Osmancık pidesi yiyebilir. Osmancık pidesi ince çekilir ve mayalı olması nedeni ile de el mahareti ile uzatılabilir. Diğer pidelerin aksine soğuduğunda da lezzetinden bir şey kaybetmez. Bu bağlamda Osmancık pidesi soğuk olarak ta tüketilebilir. Osmancık pidesi denildiğinde akla kıymalı soğanlı(kavrulmuş kıyma),çökelekli ve pancarlı pide gelir. Burada anlatmaya çalıştığım içler özel olup ancak Osmancıklı hanımların maharetli elleri ile hazırlanır. Ispanak(pancar) içerisine pişirilmiş yumurta ve bir miktar kavrulmuş kıymadan oluşan karışımı hazırlamak ancak Osmancık’a özel bir yemek tarzıdır ve ülkenin hiçbir yöresinde böyle bir pide içi yoktur hazırlanmaza ve hazırlanamaz. Dolayısı ile Osmancıklı alışkın olduğu bu lezzeti bulunduğu başka yörelerde aradığında bin bir güçlükle karşılaşır. Zaten aradığını da bulamaz. Hatta çoğu zaman Osmancık pidesine yakın da olsa bir pide hazırlatmaya kalksa pideciye iş tarif etmeye kalkar.  Zaten söz konusu pideci de işi yüzüne gözüne bulaştırır.
Bu satırları okuyan pek çok hemşerim inanıyorum ki tespitlerime hak verecek ve hah işte böyle biz de bu sorunlarla karşılaşıyoruz. Osmancık pidesini beceremiyorlar. Hamuru hamura benzemiyor.  Pideyi ince değil kalın çekiyorlar. Üzerindeki dikişi tutturamıyorlar gibi soruları kendilerine soracaklar.
Yurdun çeşitli yörelerinde görev yaptıktan sonra Osmancık’a döndüm. Sizler gibi bende Osmancık pidesinin farkını ve lezzetini tesbit ettim. Bu arada Osmancık’a gelen eş dost ve akrabalarımın gitmeden önce ısrarla Osmancık pidesi yemek istediklerine şahit oldum. Dolayısı ile yıllar öce Osmancık haber gazetesindeki ve sonra Çorum gazetesindeki köşemde Osmancık pidesi ile ilgili yazılar yazdım. Gördüm ki Osmancık pidesi ile ilgili söz söyleyen çok. Ancak pideNin eğitimi patenti vb. konularda ise bir gelişme yok. Görüyorum ki yetkililer bu konuda havanda su dövüyorlar.
Peki Osmancık pidesi ile ilgili neler yapılabilir sıralamaya çalışalım. Öncelikle Osmancık pidesi ile ilgili belediye, esnaf temsilcileri ve ilgili sivil toplum örgütleri temsilcilerinin de yer aldığı bir tanıtma komitesi kurulmalıdır. Osmancık pidesinin tanımı yapılmalıdır. Osmancık’ta pide işi yapanlar hizmet içi eğitimden geçirilmelidir. Pidecilerin tabelaları Osmancık pidecisi kavramı ön plana çıkacak şekilde değiştirilmelidir. Pidecilere günün her saatinde kıymalı(kapalı),çökelekli, pancarlı pide bulundurma zorunluluğu getirilmelidir. Osmancık’ta turizm bölgesi sayılan sahil kenarında bir Osmancık pidecisinin açılması sağlanmalı ve teşvik edilmelidir. Yurdun çeşitli yörelerinde Osmancık pidesi üretimi ve satışı yapan hemşerilerimize ödüller verilmelidir. En önemlisi ivedi olarak Osmancık pidesi tescil ettirilmeli ve Osmancık’ın yöresel lezzeti olarak Türk tarihine geçmesi sağlanmalıdır. Haydi kolay gelsin. 
 
 
 
 
 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 16

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK ÜZÜMÜ
            Takvim yapraklarının muhtemelen 1940 ları gösterdiği yıllarda Aydın Kuşadası nüfusuna kayıtlı bir genç vatani görevini yapmak üzere Osmancık’a gelir. Yaklaşık 2 yıl boyunca Osmancık askerlik şubesinde vatani görevini yerine getirir.
            O yıllarda Osmancık’ta bağcılık yaygındır. Özellikle Dereboğazı, Göğbel, Gürleyik bağlarının yanı sıra Kargı ve İncesu köylerinde bağcılığın yaygın olduğunu tespit eder. Bağcılığa meraklı olan bu genç mevcut imkânları değerlendirir. Komutanlarının izni ile askerlik şubesi bahçesinde de bağcılık faaliyetlerinde bulunur. Bu arada bağcılık faaliyetlerinde bulunan yöre halkı ile de iletişim kurar.
            Bölgenin bağcılığa uygun mikro klima özelliğine hayran kalır. Üzüm yetiştiriciliğinin yanı sıra sebzecilikte de oldukça tecrübeli olan Kuşadalı bu genç Osmancık’ta yetiştirilen iri bol sulu pembe renkli ve şekilli domateslerden tohum elde eder.
            Artık tezkere vakti gelmiştir. Kuşadalı gencimiz Osmancık’tan ayrılırken bol miktarda domates tohumu ve bağ çubukları ile ilçeden ayrılır. Bağ çubuklarını yanında köyüne götüren Ege’li bu delikanlı özellikle bir çeşit üzerinde durmuştur. Etkili sonuç alacağını düşündüğü için bir türü tercih eder.
            O dönemlerde yaptığı araştırmalarda Osmancık yöre halkı bu üzüm türünün adını bilmemektedir. Egeli delikanlı ısrarla sorsa da yöre halkı üzümün adını bilmediği için “Osmancık üzümü” olduğunu söyler.
            O dönemlerde adı Küplüce ve şimdiki adı Kirazlı olan köyüne vardığında Osmancık’tan getirdiği bağ çubuklarını çoğaltır. Köylü sorduğunda da üzümün adının Osmancık üzümü olduğunu söyler. Köylü bu üzüm türünü pek sever. Yıllar yılları kovaladıkça Osmancık üzümü Ege bölgesi içerisinde geniş bir coğrafyaya yayılır.
            Ancak Osmancık üzümü yörede yaygınlaşsa da Küplüce köyünün bir markası olarak bilinir. Küplüceli gencimiz bununla da kalmaz. Osmancık’tan götürdüğü domates tohumlarını da kullanır ve etkili sonuçlar alır.  Yetiştirdiği domatesler de küplüce pembe  domatesi olarak bilinir.
            Takvim yaprakları iki binli yılları gösterdiğinde artık Küplüce köyünün adı Kirazlı olmuştur. Ancak Kirazlı köylüleri Küplüce isminin bereketi ifade ettiğine inanırlar. Köyde ürettikleri bütün ürünlere “KÜPLÜCE” markası verirler. Bu arada Osmancık üzüm markasından da vazgeçmezler.
             Bakınız; Küplüceliler Osmancık üzümü ve köyde yetiştirdikleri diğer ürünlerle ilgili olarak nasıl çalışmalar yapmışlar.
            Kirazlı Köyü ürünlerini pazarlayabilmek için bir dernek kurulmuştur. Dernek yararına üreticiler tarafından ürünlerinin satışa sunulabilmesi amacı ile köy içinde paketleme ve etiketleme atölyesi de kurulur. Kirazlı köyünün önemli ürünlerinden olan  “Osmancık üzümü” pekmezi, sirkesi, kurusu, sarma yaprağı; kara kirazın sapı, reçeli, kurusu; yerli zeytinin yağı ve ezmesi; yerli pembe domates, bük nohut, beyaz kuru bamya, oturak fasulye, karnıkara kuru börülce için üretim planları ve etiket çalışmaları yapılır. Daha sonra Türkiye’nin ilk eko-köy pazarı geçtiğimiz Mayıs ayında Kirazlı köyünde açılır.
Evet; Osmancık üzümü ve yörenin pembe domatesi yaklaşık atmış yıl öncesinde Osmancık’tan Kuşadası’na tarihi bir yolculuk yaptı. Bugün yörenin en sevilen ekolojik ürünleri olarak markalaştı.
Haliyle merak edecek ve  soracak “Osmancık üzümü” markası bizim hangi üzümümüzdür diyeceksiniz. İşin kolayına kaçanlarımız hemen çavuş üzümü diyecekler. Ancak bu üzüm Çavuş üzümü değil. Üstelik Çavuş üzümü sadece Osmancık’a özgü bir marka da değil. Çavuş üzümü Gökçeada’da bol miktarda üretiliyor ve daha çok şarap üretiminde kullanılıyor. Farklı olan aroması nedeni ile çavuş üzümünden yapılan şaraplar kaliteli oluyor.
Osmancık üzümü ile ilgili sorunun cevabını henüz kimse bilmiyor. Araştırmalarıma göre seyrek taneli Osmancık kara üzümü olabileceği ihtimalinin yüksek olduğunu düşünmekteyim. Osmancık için son derece önemli olan bu sorunun cevabı Kuşadası Kirazlı köyünde. En iyisi bir Pazar günü Kuşadası Kirazlı (Küplüce) köyünü ziyaret etmek gerekir.
Bu araştırmalar neticesinde durumun net tespitini yapma görevinin Osmancık belediyesi,Osmancık İlçe Tarım müdürlüğü ve Ziraat odası başkanlığını gibi kuruluşlar tarafından yapılması gerektiğini düşünmekteyim.
Bu bağlamda oluşturulacak bir gezi heyetinin Tekirdağ bağcılık müzesi ve Kuşadası Kirazlı köyünü ziyaret etmesi halinde etkili sonuçlar alınacağı; hazır markalaştırılmış ve bizim olan Osmancık üzümünün anavatanına döndürülmesi gerektiğini düşünmekteyim.
Böylece pek çok yöreye nasip olmayan ve adeta bereket fabrikası olan mikro klima ilkim özelliği değerlendirilmiş, unutulmaya yüz tutan bağcılığımız geliştirilmiş olacaktır.
Birde markalaşmış Osmancık pirincinin yanında markalaşmış Osmancık üzümü sahibi olacağız. Bir düşünsenize yaz sezonunda çevre yolunda pirinçle birlikte ne üzüm satılır. Eeee Allah akıl vermiş, iklim vermiş, toprak ve bereket vermiş, çevre yolu vermiş Osmancıklı çalışsın, üretsin, tanıtsın, pazarlasın diye. Haydi! Kolay gelsin.
 
 
 
 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 17

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

SAAT KULESİ Mİ? PİRİNÇ PAZARI MI?
Pek çok şehirde ismi şehir ile özdeşleşmiş semtler vardır. Gelişen teknoloji ile ismi ile anılan semt ve meydanlarda söz konusu değişime rağmen eski isimleri ile anılırlar.
Örnek vermek gerekirse bu gün Eskişehir Odun pazarı semtinde artık odun satılmamaktadır. Söz konusu semtte 1960 lı yıllara kadar odun satışı yapıldığı için semtin adı Odunpazarı olarak konulmuştur. Bu gün ise Eskişehir odun pazarında ne odun vardır ne de pazarı. Eskişehir odun pazarı artık Eskişehir’in en gösterişli ve en güzel semtlerinden birisidir. Bir başka örnek vermek gerekirse Ankara at pazarında at falan satılmamaktadır. Ancak bütün
Anadolu Ankara kalesinin etrafında bulunan bu semti at pazarı olarak bilmekte ve anmaktadır. Belki bir zamanlar orada at vb. hayvan pazarı kurulmuştur. Ancak bu gün at pazarı olarak bilinen bölge sit alanı olarak ilan edilmiş ve Ankara’nın tarihi dokusuna bağlı kalarak oradaki pek çok ev ve konak koruma altına alınarak restore edilmeye başlanılmıştır. Bütün bu gelişmeye rağmen oranın adı artık At pazarı’dır. Aradan yüzyıllar geçse de yine semtin adı at pazarı olarak kalacaktır. Çünkü kentin tarihi dokusuna olan saygı semtin adının at pazarı olarak daim olmasını gerekli kılmaktadır. Eskişenir’de ki Odunpazarı örneği de aynen bu şekilde daim olmuştur.
Bizdeki örneğine gelince; Benim çocukluğumdan bu yana Osmancık belediyesinin hemen karşısında bulunan şehir meydanı Pirinç pazarı olarak adlandırılmakta ve bilinmektedir. Osmancıklı olupta yaşı kırkın üzerinde olanlar bu meydanın Pirinç pazarı olduğunu bilirler. Zamanında orada pirinç diyarı olan Osmancık’ın pirinçleri pazarlanmıştır. Ancak bu gün için gelişen ticaret anlayışı ve teknoloji pirincin böyle bir meydanda pazarlanmasını gerektirmemektedir. Dolayısı ile bu meydanda pirinç pazarı kurulmamaktadır.
Ancak kentin tarihi dokusuna saygı bu meydanın pirinç pazarı olarak adlandırılmasını gerektirmektedir. Aynen At pazarı ve Odun pazarı örneklerinde olduğu gibi.
Yaklaşık yirmi yıl öncesinde bu meydana gereksiz bir şekilde bir saat kulesi yapılmış ve ondan sonra olan olmuştur. Dilerseniz saat kulesi olayını biraz irdeleyelim. Saat kuleleri bundan yüz yüzeli yıl öncesinde saat ve makine teknolojisinin henüz yaygınlaşmadığı dönemlerde şehrin meydanlarına yüksekçe kuleler üzerine yapılan saatler ile oluşmuştur. Çünkü o yılların saatin pahalı olduğu ve herkeste bulunmadığı göz önüne alındığında böylesine kuleler inşa etmek anlamlı ve gerekli bir yatırım olarak görülmekteydi. Aradan geçen yıllar itibarı ile de bu kuleler doğal olarak tarihi eser niteliği kazanmış ve şehir ile de özdeşleşmiştir. Bun a göre 1980 li yıllarda yani hemen herkesin kolunda bir saatin olduğu dönemlerde Osmancık’ta bir saat kulesi inşa etmek son derece anlamsız bir yatırım olmuştur.
Zaten bu gün itibarı ile oradaki saatin kaç olduğu veya çalışıp çalışmadığı Osmancık’ta hemen hiç kimseyi ilgilendirmemektedir. Bu kulenin etrafındaki çiçeklerin zamanla belediye tarafından bakımı yapılmakta ve sulanmaktadır. Birde bölge saat kulesi meydanı olarak anılmaktadır ki işte kanaatimce en sakıncalı durumda burada ortaya çıkmaktadır.
Evet Osmancık saat kulesi kentin tarihi dokusuna ve değerlerine zarar vermektedir ve maalesef artık Pirinç pazarı saat kulesi olarak anılmaktadır. Dolayısı ile hiçbir tarihi özelliği olmayan gereksiz bir saat kulesi.
Osmancık belediye meclisi ivedi olarak toplanıp bir karar almalı bu kararla meydanın adı  “Pirinç Pazarı” olarak tescillenmeli meydana pirinç harflerle “Pirinç Pazarı”ifadesi yazılarak asılmalı ve bu gereksiz saat kulesi derhal yıkılmalıdır. Bu kentin geçmişine sahip çıkmak adına tarihi bir sorumluluk ve bu belediye meclisi için de Osmancık tarihine sahip çıkmak adına tarihi bir fırsattır. Ayrıca bölgede saat kulesi olarak adlandırılan işyerlerinin de adları değiştirilmeli bu durum ilgili esnaflara tebliğ edilmelidir.
Peki saat kulesi yıkılınca orada ne olmalı sorusuna gelince; Dilerseniz bu önerimizi de ilgili sözlerimizi de bir başka yazımızda harmanlayalım 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

   18

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK; YOL, PİRİNÇ, YAYLA TURİZMİ
            Sonunda bu da başımıza geldi
ÇÖP BİDONLARINA HIRSIZLAR DADANDI!
Ahlaki çöküntü toplumu kemiriyor. Sonunda hırsızlığın böylesini de gördük ve nihayet çöp bidonlarına hırsızlar dadandı. Belediye tarafından ücret karşılığı konutlara tahsis edilen çöp bidonları çalınıyor. Özellikle ilçemizin Güney Mahallesi Çorum caddesinde oturan vatandaşların kapı önlerinden konutlarına tahsis edilmiş olan çöp bidonlarının çalınması kent içerisinde huzursuzluklara neden oluyor. Konu ile ilgili olarak gazetemizi ziyaret eden mahalle sakinleri bu durumdan oldukça rahatsız olduklarını emniyet ve belediye yetkililerinin konuya açıklık getirmesi ve hırsızları takip etmesini istediklerini belirtiyorlar. Vatandaşlar bu ne biçim iştir mahalleden üçer beşer çöp bidonlarının götürülebilmesi için hırsızın kamyon tutması gerekir, mahalleden bidonları toplayanları yetkililerin takip edip, görmesi gerekmez mi diyerek tepkilerini dile getiriyorlar.
TEKEL BİNASININ HALİ PERİŞAN
            İlçemizde yaklaşık 15 yıl önce Gemici mahallesinde yapılarak faaliyete geçen ve kısa bir süre Tekel binası olarak kullanılan bina perişan bir halde yetkililerden ilgi bekliyor. Tekel pazarlama faaliyetleri özelleştirildikten sonra yaklaşık bir yıl boş kalan binayı kısa bir süre ilçe tarım müdürlüğü kullanmış. Geçtiğimiz yıllarda zamanla çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarınca kullanılan bina bakımsız bir halde kaderine terk edilmiş.
            İlçemizde meslek yüksek okulu için yurt ve ana bina arayışına girdimiz şu günlerde devlet kaynaklarının böylesine hor kullanılmış olması gazeteci olarak yüreklerimizi burkuyor Kalorifer sistemi ve radyatörleri patlamış olan binanın bir kısım camları kırılmış vaziyette. Kapı kolları kırılmış, anahtar ve kilit sistemleri iflas etmiş, Oldukça is çökmüş duvarlarda binanın iç badana ve boyası bakım istiyor. Elektrik sistemi iflas etmiş, anahtar ve buatlar sökülmüş, duylar çekilmiş, taban Tahtaları sökülerek sobalarda yakılmış, lavabo,  tezgah ve aynaları kırılmış olan bina ilgi bekliyor.
            Şimdi bütün bu bilgilerden sonra soruyoruz. Osmancık'a devlet hizmetinin sağlıklı olarak sunulabilmesi için yetkililerin bina aradığı bir ortamda bu sorumsuzluğun hesabını kim verecek ve tekel binası ne zaman sağlıklı bir şekilde devlet hizmetine sokulacak.
SİSLİ HAVA HAYATI OLUMSUZ ETKİLİYOR
            Havaların soğuması ile birlikte sisli hava hayatı olumsuz etkiliyor.Gece geç saatlerde başlayan sisli hava gündüz saatlerinde saat 11.00 sıralarına kadar dağılmıyor. Görüş mesafesinin 2-3 metreye kadar indiği tespit edilen sisli hava nedeni ile özellikle Samsun-İstanbul karayolunda ulaşım da güçlük ve riskli durumlar söz konusu oluyor. Sisli hava nedeni ile özellikle İstanbul yolu üzerinden kentin karşı mahallelerine geçecek olan vatandaşlarımı zın bu yol üzerinde herhangi bir kazaya sebep olmamaları için oldukça dikkatli davranmaları gerekiyor. 
ÇORUM OSMANCIK YOLUNDA ÇAĞDAŞ HİZMET
            Çorum Osmancık yolunda yolcu taşımacılığı alanında önemli gelişmeler dikkat çekiyor. İş adamı Vedat Mudarasız 2004 model televizyonlu, klimalı, yatar pulman koltuklu, koridorlu 18 kişilik mercedes marka minübüsü hizmete soktu. Konu ile ilgili olarak bir açıklama yapan Mudarasız verdiğimiz hizmetlerle yolcu taşımacılığında adeta devrim yapmak istiyoruz. Diğer işletmecilere de örnek oluyoruz. Osmancık halkı hizmetin en güzeline layıktır. Daha önce hizmete soktuğumuz Mercedes marka minibüslere ek olarak geçtiğimiz günlerde de önemli bir yatırım yaptık ve 2004 model televizyonlu, buzdolabı ve kliması olan yatar pulman koltuklu 18 kişilik minibüsü hizmete soktuk. Yakın gelecekte minibüslerimizde sıcak ve soğuk ikramlar,  tek tip kravatlı kıyafet uygulaması,video servisi, kolonya servisi yaygınlaşacaktır.Ulaşımda hizmetin kalitesini yükseltmeyi ilke edindik,  önemli oranda da başarılı olduk. Çalışmalarımızı bu yönde sürdürüyoruz dedi.
 


 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

  19

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÇORUM OSMANCIK YOLU YENİDEN PROJELENDİRİLMELİDİR
            Yıllardan bu yana hemen her Osmancıklının mutlaka kullandığı önemi giderek artan Çorum Osmancık yolu mutlaka yeniden projelendirilmelidir.
            Aslında yolun Çorum Osmancık yolu ola-rak nitelendirilmesi de son derece yanlıştır. Çünkü bu yolun sadece Çorum Osmancık arasında ulaşımı sağlamadığı ve Orta Karadeniz bölgesinin denize paralel dağlarından yani kuzeyden güneye doğru en önemli geçiş yollarından birisi olduğu bilinmektedir.
            Şöyle ki; Söz konusu olan bu önemli geçiş yolunda trafik yoğunluğun artış gösterdiği bilinmektedir. Dolayısı ile bu yolun alt yapısı; Yaklaşık yetmiş yıl önce çizilmiş projelerle ayakta durmaya çalışması ve kısa vadeli onarımlarla hizmete açık bırakılmaya çalışılması çağdaş Türkiye'ye hiçte yakışmamaktadır.
            Şimdi bana soracaksınız. Nereden çıktı bu trafik yoğunluğu diye. Bu durum herkes tarafından bilinmektedir ki; E 80 karayolunun trafiğe açıldığı 1980 yılından sonra Çorum Osmancık İstanbul bağlantı yolu önem kazanmıştır. Dolayısı ile Çorum'dan İstanbul'a nakliye işi yapan ticari araçlar doğal olarak ulaşımda bu yolu kullanmaktadır. Böylece her gün onlarca tır, tanker, kamyon, minibüs ve özel araç Çorum'dan İstanbul'a ulaşım için bu yolu arşınlamaktadır. Ayrıca Laçin, Hamam özü, Gümüşhacıköy, Dodurga, Oğuzlar, Osmancık ve Kargı ilçeleri Çorum iline ulaşımda bu yolu kullanmaktadır. Bölgedeki potansiyel nüfusun yaklaşık 200.000 olduğu bilinmektedir.
            Olaya bir başka açıdan baktığımızda da şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır. İlimiz Çorum'un Sinop, Kastamonu, Zonguldak, Bartın, Karabük Bolu,  Düzce, Sakarya, İzmit, İstanbul, Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne vilayetleri ile ulaşımında bütün araçlar bu yolu kullanmak zorundadır.
            Olaya neresinden bakarsanız bakınız; bu yol Türkiye'm için önemlidir ve mutlaka çağdaş bir düzeye getirilmeli, yeniden projelendirilmelidir.
            Bütün bu bilgiler ışığında yolun durumuna da değinmekte fayda var. Aslında herkesin bildiği gibi yolun dar ve gereksiz virajlarla dolu olması milli ekonomi, zaman kaybı ve taşıdığı risk açısından çağın çok gerisinde kalmıştır. Maalesef yolu bilenler bu yolu kullanmak zorunda kaldıklarında yüzlerini buruşturmaktadır. Ancak başka bir seçeneği olmadığı için de bütün olumsuzluklara rağmen bu yolu kullanırlar.
İşte en son örneğinde de olduğu gibi onlarca yıllardan bu yana bizlere sırıtan ve adeta burası mutlaka düzeltilmelidir yorumu herkes tarafından yapılan gereksiz bir virajda şöfor esnafından İsmail Karatepe arkadaşımız vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin ve bu acı durum bizlere ders olsun ki bu yolu yeniden projelendirelim.
            Peki, neler yapılabilir; Yol mühendislerinin ele alıp yeniden projelendirebileceği bu yol sağlıklı bir şekilde ele alındığında en az 10 km kısalacaktır. Osmancık  şehir geçişinde orta yol açılırsa en az 1 km, Kargı köyü civarı 1 km, Gökgözler, Laçin  virajları ortadan kaldırıldığında 3 km, Kirdilim'de bazı virajların düzeltilmesi ve 3 viyadükle en az 3 km Gölyazı 1 km ve Osmaniye'den Sarmaşa'ya  3 km kısalma olabilir.
Yaklaşık 10 km lik kısalma durumu yolun 48 km ye inmesine vesile olacaktır. Bu durum Çorum Osmancık ve bölgedeki diğer ilçeler açısından maddi ve manevi pek çok değer katacaktır. Manevi yönden de Osmancık ilçesi Çorum'a yaklaşacak, Bölgedeki diğer ilçeler de gelişecektir. Yolun kısalması ile birlikte bölge çağdaş bir hava yakalayacak, yolun müşterisi de artacaktır. Osmancık'ın yaylaları ve mesire alanları kıymetlenecek, bölge günübirlik turizm açısından da önem kazanacaktır. Bu durum Çorum içinde geçerlidir. Daha da önemlisi günlük 2000 aracın kullandığı bu yol da 10 km lik kısalma nedeni ile milli ekonomi bu yatırımın bedelini 3 yıl gibi kısa bir zamanda yakıt tüketiminin azalması ve diğer araç amortismanları açısından karşılayacaktır.
İşte bütün bu haklı sebeblerle Çorum- Osmancık(Orta Karadeniz geçiş yolu) mutlaka yeniden projelendirilmeli, genişletilmeli ve kısaltılmalıdır. İl yolu statüsünden çıkarılıp devlet yolu kapsamına alınmalıdır. Bu durum bölgede ya-şayan 200.000 insanın yanı sıra bu yolu kullanmak zorunda kalan Türkiye'min de en doğal hakkıdır.
On yıllarca zamandan bu yana tünel, asfalt çalışması vb sorunlarla gündeme gelen yolumuzla ilgili olarak yol kapalı görünüyor, siğorta firmaları hasar ve kaza bedeli ödemiyor vb. dedikodularda insanımızın kafasını meşgül etmektedir.
İşte bütün bu bilgiler ve yöre insanımızın umut ve has duyguları sonucunda görülmekte ve or taya çıkan gerçekler göstermektedir ki Çorum- Os-mancık yolu km olarak kısaldığında en büyük ilçeler den birisi olan Osmancık insanı da işte o zaman Çorum'lu olmanın haklı gururunu yaşayacaktır.
Saygılarımla
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

  20

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OSMANCIK YOĞURT PAZARI
            Kökü yüzyıllar ötesine  varan Osmancık yoğurt pazarından alışveriş yapmanın zevkini keşfettiniz mi?
            Dilerseniz bu pazarın adının nerden geldiğini öncelikle tartışalım. Sonra da bu pazarda neler bulunur hep birlikte gezmeye başlayalım.
            Osmancık yoğurt pazarı ya da diğer adıyla Osmancık katık pazarı veya Osmancık yerel ağzı ile ağartu pazarı. Bir başka deyişle yani modern adıyla Osmancık köy ürünleri pazarı veya yerel ürünler pazarı.
            Yukarıdaki isimlerden hangisini kullanırsanız kulanın Osmancık yoğurt pazarı Çorumun en özel alışveriş merkezlerindendir.
            Ağartu sözcüğüne gelince Ağartu ak olan, beyaz ve saf olan temiz olan ve beyazdan yapılan yiyecek anlamındadır. Türk kültürünün ender yaşandığı köşelerden birisi olan Osmancık’ta yerli halk Türkçenin  arı olan sözcüklerini sürekli kullanır.
Dolayısı ile Osmancık yerli halkı köy ürünlerinin satıldığı pazarı ağartu pazarı, sebze ve meyve pazarını yaşartu pazarı, elbise tuhafiye vb. ürünlerin satıldığı pazarı pırtı pazarı, hayvan pazarını ise mal pazarı olarak isimlendirmiştir. İsimlerin böylesine Türkçe, böylesine saf ve özel olduğu söz konusu pazarlarda doğal olarak yöreye özel ihtiyaçlar giderilir.
            Bakınız Çorum’da ikamet eden bir hemşerimiz  Osmancık yoğurt pazarı ile ilgili neler anlatıyor. Osmancık yoğurt pazarından alışveriş yaptım. Her on beş günde bir gelir, alış veriş yapar giderim.
Bu durum oldukça ilgimi çekti. Çorum da da pazar var, üstelik çeşitte bol dedim.
Onlar semt pazarı, ben semt pazarını kastetmedim. Ben yoğurt pazarını kastediyorum.
Osmancık yoğurt pazarından yoğurt peynir ve köy ürünü türünden ihtiyaçlarımı alıyorum, hem de hemen hepsi organik ürünler. Benim gibi Osmancık yoğurt pazarına alışverişe gelen onlarca insan var dedi ve Osmancık yoğurt pazarında bulunan ürünleri saymaya başladı.
Bakınız Osmancık (ağartu) yoğurt pazarında mevsimine göre neler bulunuyor. Yoğurt, torba yoğurdu, Süt, katık, tereyağı, köy peyniri, çökelek, İnal kebabı(Sırık kebabı), yaş ve kuru bamya, yer elması, nane, maydanoz, tere, yerli domates, yerli üzüm, salatalık, acur, güz fasulyesi, beyaz fasulye, bulgur, böğrülce, zeytin elması, kekik, ebegümeci, semizotu, bal, ev salçası (Pevrede), Kuşburnu pevredesi (marmelatı), köy yumurtası, köy tavuğu, hindi, kaz, ördek, kayısı kurusu, elma kurusu, dut kurusu, dut pekmezi, üzüm pekmezi, Kargı tulumu, yerli incir, yerli nar, beyaz şeftali vb yüzlerce organik ürün bir arada bulunuyor. Osmancık’ın 54 köyü ile birlikte Dodurga ve Kargı’nın Osmancık’a yakın olan köyleri bu pazarda buluşuyor.
Üreticiden direkt alış veriş yapıyorsunuz. Eylül ve Ekim aylarında bu pazarda ürün çeşidi çoğalıyor ve bollaşıyor. Pazar bu aylarda kalabalıklaşıyor, heyecan daha da yükseliyor.
Satıcıların çoğunluğu köylü kadınlardan oluşuyor.  Osmancık köylerine özgü şiveleri ile sizinle pazarlık yapıyorlar. Kimisi Maksutlu’dan kimisi Zeytin deresinden, kimisi de Bayırdivan’dan gelmiş, Pazarda kendilerine ayrılan alanda ekmek kavgası içerisindeler.
Çok mütevazi ve mutlu oldukları hallerinden anlaşılıyor. Saf, temiz ve pak Anadolu kadını karşısındakine verdiği değerden ve emeğini karşılığını almaktan oldukça mutlu. Pevredeler, salçalar tahta kaşıklarla şeffaf poşetlere dolduruluyor. Her bir ürünün kaşığı ayrı ayrı. Tezgahın hemen arkası biraz karışık. Orada heğ ve heybeler konulmuş, hemen yanıbaşında birkaç kap kacak var.
Kendinizi köyde hissediyorsunuz. Her şey doğal güzelliğinde yüzyıllardır süregelmiş. Alışverişe gelmiş modern giyimli bayanlarla kıravatlı beyefendiler dikkat çekiy
or.  Kimisi sevdiği insanla pazarda karşılaşmış ayaküstü sohbet ediyor ve anılarını tazeliyor. Köyden gelen insanla belki geçmişi konuşuyor belki ye gelecek haftanın siparişini veriyor.
Kimisi de aldıkarını birbirlerine gösteriyor ve doğallığı yaşıyor. Kent merkezinde de yaşasalar anlaşılan kışlık bir şeyler hazırlamanın telaşı içerisindeler.
İşte Osmancık (ağartu) yoğurt pazarından görünen fotoğraf bu şekilde. Fotoğrafın ötesini soracak olursanız Osmancık yoğurt pazarı Perşembe günleri kuruluyor. Sabah saat 07.00 başlayan Pazar saat 11.00 sıralarında dağılıyor. Eğer sütün en tazesini, tereyağının en kalitelisini, yoğurdun en güzelini almak isterseniz uykunuzdan biraz fedakarlık etmeniz gerekiyor.
Pazar saat 11.00 de sona erse de saat 9.00 sularında ürünler seçilmiş ve alıcısı ile buluşmuş oluyor. İşte bütün bu güzellikleri yerinde görmeniz ve hemen yanı başınızdaki Türkmen kültürünü yaşamanız ve sağlığınız için yüzde yüz doğal ürünlerle buluşmanız için Çorumlu hemşerilerime Osmancık yoğurt pazarından alışveriş yapmalarını öneriyorum.
En azından 15 günde bir uykunuzdan birazcık fedakarlık edin ve Perşembe sabahı en geç saat 07.30 da Osmancık yoğurt pazarında olun.
Köy yumurtasını sepete doldurulmuş saman içerisinden kendi ellerinizle seçerek alın. İnal kebabı almayı ihmal etmeyin; Çökelek, peynir, Kargı tulumu, semiz otu, madımak vb. ne ararsanız hemen hepsini üreticinin bereketli ellerinden almanın zevkini yaşayın. Pazar çıkışı Sahil parkta Koyunbaba köprüsünün muhteşem görüntüsünü izlemeyi ve bir çay içmeyi ihmal etmeyin. Bütün bu bilgiler ışığında küçük bir hatırlatma da bulunmak isterim. Unutmayın;
Osmancık yoğurt pazarı alışkanlık yapacaktır.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 21

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

LAÇİN DEVLET HASTANESİ İLGİ BEKLİYOR
            E 80 karayolunun hizmete girdiği 1980 yılından sonra Çorum Osmancık yolu da önem kazandı. Söz konusu yol güzergahında bulunan Laçin beldesi de bu yolun önem kazanması ile birlikte bir merkez haline geldi ve 1980 li yıllarda bu öneminin mükafatını ilçe hakkını elde ederek aldı. Böylece Laçin ilçesi 14 köyü 2 beldesi ile birlikte kamu kurum ve kuruluşları süratle örgütlenerek öngörülen yatırımlar yapılmaya başlandı.
Bunlardan en önemlisi ise Laçin devlet hastanesidir. Şu anda %80 aşamasında olan  hastane yetkililerden ilgi beklemektedir.
Gayet mütevazı ve değerli kişilikleri ile yakından tanıdığımız Laçin halkı, bu hastane bizim için önemlidir, Laçin'in köyleri ile birlikte yaklaşık 15 000 nüfusu vardır. Ayrıca Amasya'nın Hamam özü ilçesiyle birlikte Dodurga ve Oğuzlar ilçesi de dikkate alındığında bölgedeki potansiyel nüfus yaklaşık 50.000 in üzerindedir. Çorum'dan İstanbul'a çalışan kamyonlarda bu yolu kullanmakta ve trafik yoğunluğu giderek artmaktadır. Kış aylarında geçit vermeyen Kırk dilim yolu düşünüldüğünde acil vakalarda da hastane önem arz etmektedir. Hastanemizin durumu şu anda % 80 seviyelerindedir. Bir an önce inşaat tamamlanmalı ve donatımı yapılarak gerekli personelin ataması yapılmalıdır.  Biz Laçinliler olarak bu muhteşem tesisin mutlaka değerlendirilmesini talep ediyoruz.
Eğer devlet hastanesi olarak değerlendirilmez ise mutlaka verem hastanesi, göğüs hastalıkları hastanesi, ruh ve sinir hastalıkları hastanesi,kemik hastalıkları hastanesi gibi bir uzmanlık alanının olduğu hastane haline dönüştürülmesi ve süratle hizmete açılması kanaatindeyiz. Zaten ilçemizin muhteşem doğası ve güzel havası da bu fikrimizin doğruluğunu perçinlemektedir. Ayrıca hastane binamız Meslek yüksek okulu ve öğrenci yurdu olarak ta değerlendirilebilir.
Biz Laçinliler olarak devlet hizmetlerinin ilçemize sunulması halinde her türlü fedakarlığa hazırız. Yeter ki ilçemize hizmet gelsin. Bizler devletimizden hizmet bekliyor, yetkililerin bu çağrımızı kısa zamanda değerlendirmelerini diliyoruz diyerek duygu ve düşüncelerini dile getirmektedirler.
 
 
 
 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 22

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÖĞRETMEN OLMAK
Bir tutkudur öğretmen olmak. Bir sanattır; Toplumu nakış nakış dokumak. Ekmek gibi aş gibi gece gündüz demeden vatan için çalışmaktır. Öğretmen olmak, bilim ve teknolojinin aydınlığında koşmaktır, paylaşmaktır. Verdikçe çoğalmak, paylaştıkça kucaklamaktır.
Öğretmen olmak; dik durmaktır. Öğretmen olmak, şereftir, namustur, haysiyettir. Bir öğretmenler gününde bir demet çiçek beklemek ve aldığında mutluluktan bir kaç damla gözyaşı dökmektir.
Öğretmen olmak; ilimdir, irfandır, medeniyettir. Öğretmen olmak kökünü bilmek, geçmişine sövmemektir. Geçmişten geleceğe köprü olmaktır. Öğretmen olmak, kökü mazide kalan ati olmaktır. Öğretmen olmak Mustafa Kemalleri, Enver paşaları ve Abdülhamitleri bir arada sevebilmektir.
Gri bir kartonu beyaz çiçeğe dönüştürebilmektir öğretmen olmak. Umuttur, yarındır ve örnek olmaktır öğretmen olmak. Düzgün konuşmaktır, argo sözler kullanmamaktır, kendini yenilemek, okumak ve araştırmaktır öğretmen olmak. Yenilikçi olmak ve her gün yeni olmaktır öğretmen olmak.
Engin bir hoşgörüdür öğretmen olmak, Yunus Emre’den, Dede Korkut’tan, Hacbektaş-ı Veli’den ve Mevlana’dan ilham almaktır.
Bir şiirdir öğretmen olmak; Fuzulileri, Necip Fazılları ve Nazım Hikmetleri aynı anda sevebilmektir. Vatanı sevmektir; birleştirmektir, Öğretmen olmak, Ilgaz dağlarında bir pınar başında yudum yudum sevdalar içmektir. Bir bulut gibi süzülmektir Kızılırmak boylarından Altaylara doğru allı turna misali uçmaktır. Sivas dağlarına ve Hazer sularına türkü yakmaktır.  Öğretmen olmak, üzümleri kurumuş Kerkük bağlarına, Karabağ’a ve Doğu Türkistan için gözyaşı dökmektir.
Öğretmen olmak, damarındaki kanı bayrak, yüreğindeki canı vatan bilmektir. Her gün sabahın alacasında Ne Mutlu Türküm Diyene diye haykıran genç gözlere Türküm demenin ırkçılık değil haysiyet, onur ve gurur olduğunu, şeref olduğunu anlatmaktır. Ne Mutlu Türküm demenin Fatih Sultan Mehmet’leri, Alparslan’ları ve Mustafa Kemal’leri anlamak olduğunu anlatmaktır. Türklük kavramının vatanın mayası ve ana unsuru olduğunu vurgulamaktır. 
Sivil bir güçtür öğretmen olmak, dargınlık değil saygınlıktır, yılgınlık değil atılganlıktır, eğrilik değil doğruluktur. Öğretmek uğruna kışı yağmuru, karı, fırtınayı, tozu ve dumanı unutmaktır.
Her şeye rağmen gülümsemek ve hayata umutla bakmaktır öğretmen olmak. Sınıfa girdiğinizde sorunlarınızı unutmaktır. Size özenerek bakan çiçeklere umut olmaktır.
Yiğitliktir, öğretmen olmak; yürekli olmaktır. Beyninizle yüreğinizi bir arada ustaca kullanabilmektir. Aydınlatmaktır; Örnek olmak ve örnek yaşamaktır öğretmen olmak. Cehaletle savaşmak ve karanlığın üzerine güneş gibi doğmaktır öğretmen olmak.
Duru bir Türkçedir öğretmen olmak, Türkçe duymak, Türkçe hissetmek, Türkçe konuşmak ve diline sımsıkı sarılmaktır. Kültürlü olmaktır öğretmen olmak, her şeyi bilmektir, kültürünü yaşatmaktır.
Bir öğretmenler gününde hatırlanmaktır öğretmen olmak. Görev yaptığın cennet vatan köşesinde Abdi hocaları, Rahmi hocaları, Cemal hocaları, Mehmet Özbekleri saygıyla anmak ve ruhlarına bir Fatiha okumaktır.
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 23

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÖĞRETMENLER TOPLUMUM AYNASIDIR
            Öğretmenlik mesleklerin en güzelidir, kutsalıdır. Onun içindir ki; Hz. Ali (R.A) "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" demiştir. Öyleyse içinde yaşadığımız toplumun mimarı olan öğretmenlerimizin binlerce yıl kölesi olmak durumundayız. İslâm Dininde kölelik kavramı yoktur. İslâmiyet'in gelmesi ile birlikte Arap Yarımadasında kölelik kavramı son bulmuştur. Burada mecaz bir anlam söz konusudur. Öğretmene verilen önem ve mesleği kutsal bir meslek olduğunu anlatmaktan ibarettir. Evet; içinde yaşadığımız toplum öğretmenlerin eseridir. Evren denilen sonsuz inşaatın işçileri öğretmenlerdir. Öğretmenlik mesleği kendi içerisinde geliştikçe yeni meslekler ortaya çıkar ve bilim gelişir. Bilindiği üzere bilim ve teknolojinin sonu yoktur. İnsanlara şifa dağıtan doktor, makineyi yapan mühendis, insanlara iş sahası açan ve üretim elemanlarını insanlığın hizmetine sunan işadamı ve vatan koruyan asker öğretmenlerin ürünüdür.
Dünyada bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla yol almaktadır. Bilgisayar dediğimiz sihirli kutu içerisinde yer alan ve adına "internet" dediğimiz olay insanoğlunu süratle bilgi çağına taşımıştır. Hiç şüphesiz ki bu durum öğretmenlik mesleğinin sonu olmadığını göstermektedir. Mukaddes Kitabımız Kur'an-ı Kerim'de de bilim ve teknoloji ile ilgili ayetler mevcuttur. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) min şu sözleri öğretmenlik mesleğinin kutsallığını pekiştirmektedir. "İlim Çin'de de olsa gidip alınız" Bundan çıkartılan ikinci bir anlamda şudur. Bilim ve teknolojinin milliyeti olmaz. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk "Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır "diyerek bugünleri işaret etmiştir.
Bütün dünyanın bilgi çağına geçtiği günümüzde; öğretmenler kelimenin anlamındaki güzelliğe layık olmak için süratle kendini yenileyip geliştirmek ve bilgi dünyasındaki yerini almak zorundadır. Çünkü öğretmenler toplumun aynasıdır. Aynanın kalitesi iyi ise o ayna görüntüyü güzel gösterir. Öğretmenler bu yüce mesleğin yukarıda bahsi geçen özelliklerine uyum sağladıkları sürece toplumdaki güzellikler birbirini takip edecektir. Kısacası öğretmenin durumu topluma yansır. Öğretmen nasılsa toplum da öyle olur.
Saygılarımla!
 

 

 

 
 
 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 24

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

REHBER ÖĞRETMENLER NE İŞ YAPAR?
Son yılarda okul ve kurumlarda suç ve şiddetin önemli oranda arttığı gözlerden kaçmıyor. Milli eğitim bakanlığının okul ve kurumlarda suç ve şiddetin önlemesine yönelik çalışmalar yaptığı da biliniyor. Üniversitelerle işbirliği içerisinde suç ve şiddetin türleri, öğrencinin yaşadığı çevre, öğrencinin yaşı, okul türleri vb araştırmalar yapılıyor. Aile profilleri takip ediliyor. Konu ile ilgili hizmet içi eğitim faaliyetleri düzenlenerek başta öğretmenler olmak üzere eğitim çalışanları aşamalı olarak konu ile ilgili hizmet içi eğitimden geçiriliyor.
Okullardaki rehberlik faaliyetlerine son derece önem veren Milli Eğitim Bakanlığı okullarda rehberlik hizmetleri birimi oluşturarak hemen her okula bir rehber öğretmen norm kadrosu tahsis etmiştir. İmkânlar ölçüsünde bu kadrolara atama yapılmış atama yapılmayan okullarda ise görevlendirmeler yapılarak okul rehberlik hizmetleri önemli bir birim haline getirilmiştir. Üstelik bu çalışmaların sağlıklı sürdürülebilmesi için okul rehberlik hizmetleri yönetmeliği çıkarılmış ve yürürlüğe konulmuştur.
Bu bağlamda Okul rehber öğretmeninin görevleri 32. maddede ifade edilmiştir. Buna göre; Okul rehber öğretmeni aşağıda maddeler halinde ifade edilen görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.
Rehberlik programının uygulanışında sınıf rehber öğretmenlerine yardım eder, okula yeni gelen öğrencilere, sınıf rehber öğretmeni ile işbirliği yaparak, okul ve yakın çevreyi tanıtan çalışmalar yapar.
Okulun öğretim programı, uygulanan mevzuat ve bunlarda yapılan değişiklikleri, rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerini, disiplin kurulları ve ihtiyaç duyulan diğer konular hakkında açıklayıcı bilgiler hazırlar ve öğrencilere duyurulmasını sağlar, eğitici çalışmaları programlamada ilgili ve sorumlu öğretmenlere yardım eder. Bu çalışmalara katılan öğrencilerin uyum ve gelişim durumlarını takip eder, görülen aksaklıkların çözümüne çalışır, sınıf rehber öğretmenleriyle görüşerek, problemli ve rehberliğe muhtaç öğrencileri tespit eder. Şahsi ve ailevi problemlerinin çözümü için gerekli çalışmaları yapar.
Öğrencilerin gidebileceği üst okullar, çalışabileceği iş ve meslekler hakkında bilgi toplar ve bu bilgileri öğrencilere duyurur.
Okulda iş ve meslekleri tanıtıcı programlar hazırlar, ilgili okullara ve işyerlerine öğrencilerle birlikte geziler düzenler.
Öğrencilerin genel ve özel yetenekleri ile, ilgileri, kişilik özellikleri ve bilgi seviyeleri hakkında bilgi toplamak amacı ile test, envanter ve anket gibi psikolojik ölçme araçları uygular, sonuçlarını toplu dosyalara işler, özel ve şahsi bilgileri gizli tutar.
Üstün zekalı ve üstün özel yetenekli öğrencilerle, özel ihtiyaçları olan öğrencileri tespit eder ve bunları koordinatör rehber öğretmene bildirir.
Öğretim programları, okul ve meslek seçimi, başarısızlık, öğrenme güçlükleri, şahsi ve sosyal uyum problemleri konularında öğrencilere psikolojik danışmanlık yapar. Danışmanlık yaptığı öğrencilerin uyum ve gelişim durumlarını takip eder ve sonuçlarını değerlendirir.
Öğrencilerin rehberlik ve psikolojik danışmaya olan ihtiyaçları, problemleri ile başarılarını etkileyen faktörler hakkında inceleme ve araştırma yapar, sonuçları üzerinde öğretmenlere ve okul yöneticilerine tekliflerde bulunur.
Rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri ile ilgili gerekli kayıtları tutar, ilgili yazılara cevap hazırlar ve istenen raporları düzenler.
Çocukların genel olarak yetenek, ilgi, başarı ve gelişim durumları ve diğer konular hakkında velilere açıklamalarda bulunur.
Rehberlik hizmetlerinde kullanılacak test, envanter, anket, toplu dosya gibi araçları hazırlama ve geliştirme çalışmalarına katılır.
Okul-aile birliği toplantılarına katılır ve bu toplantılarda rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri hakkında açıklayıcı bilgiler verir.
Çevrede hizmet veren kuruluşların ve başka okulların çalışmalarını takip eder ve bunlarla işbirliği yapar.
Okulu bitiren öğrencilerin durumlarını inceler ve sonuçlarını analiz ederek ilgililerin bilgisine sunar.
Disiplin kurulu toplantılarına istişari mahiyette katılır, olayların yorumunda ve ceza tertibinde fikrini söyler.
Yıllık plana uygun olarak her gün yapacakları işleri planlar ve okul müdürünün onayına sunar.
Öğretim yılı sonunda uygulanan rehberlik faaliyetlerini, meydana gelen aksaklıkları, gelecek öğretim yılında rehberlik faaliyetleri için gerekli ihtiyaçları ve bu konu ile ilgili tekliflerini belirten bir rapor hazırlayarak koordinatör rehber öğretmene verir.
Evet; Okullarımızda rehberlik faaliyetleri üst seviyeye çıkarılmış ve hemen her okula bir rehber öğretmen norm kadrosu tahsis edilmiştir.  Bakanlığın sistemli olarak rehberlik faaliyetlerine önem verdiği gerçeği bütün açıklığı ile ortada iken; Uygulamada sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Bu bağlamda okullarımızdaki rehberlik faaliyetlerinden ve  rehber öğretmenlerden arzu edilen sonuçlar alınamamıştır.
Görev yaptığı eğitim bölgesinde alanında marka olmuş, düzenlediği etkinliklerle adeta bu işin lokomotifi sayıla ve  görev yaptığı birimin rehberlik güvencesi ve adeta yüzünün akı olan rehber öğretmenlere  bir diyeceğim yok. Onların emeklerine saygı duyuyor ve başarılı çalışmalarının devamını diliyorum. Ancak üzülerek belirtmek isterim ki yukarıda belirtilen maddeler ışığında rehber öğretmenlerin önemli bir kısmını, yaptıkları ve eğitim adına ürettiklerini sorgulamak ve yargılamak gerekiyor.
Rehber öğretmenler kendini yenileyemediği, yukarıda açıklanan bilgiler içerisinde eğitim ortamında etkin bir rol üstlenemediği sürece kafalardaki rehber öğretmenler ne iş yapar sorusu giderek derinleşecektir
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 25

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÖĞRETMEN VE YÖNETİCİLERİN BAŞARI SORUNLARI
            Milli Eğitim Bakanlığı gerek personel sayısının çokluğu ve gerekse hizmet alanı açısından en önemli bakanlık. Dolayısı ile Milli Eğitim Bakanlığının çalışmaları hemen hemen yetmiş milyonun tamamını ilgilendiriyor. Durum böyle olunca da haberciler için Milli Eğitim Bakanlığının çalışmaları ile ilgili olumlu yada olumsuz onlarca haber üretmek mümkün oluyor. Bu haberlerin önemli bir kısmı ise öğretmen alımları ile ilgili. Hemen her yıl elli bine yakın öğretmenin istihdam edildiği bakanlık dolayısı ile ülkemizdeki üniversite mezunlarının da önemli bir istihdam kapısı oluyor. Yok şu branştan az alım oldu, yok bu branştan çok alım oldu; Neden bütün mezunlar öğretmen olarak atanmıyor vs. Alın size spekülasyona açık onlarca tartışma konusu ve haber.  Tabii ki sorun istihdam olunca ilgili ilgisiz bütün sendikalarda bu durumdan nemalanma çabası içerisine giriyor. Sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye’de devasa bir bakanlık olan Milli eğitim Bakanlığının kusurları üzerine adeta ihtisaslaşmış bazı kurum ve kuruluşların türemeye başladığı ise bir gerçek. Kaş yapayım derken göz çıkaran bu sivil örgütlerin zaman içerisinde sistemi tıkadıkları da bilinen gerçekler arasında.
Hak hukuk adına oluşan çok seslilik arenasındaki gelişmelere çok da fazla diyeceğimiz bir söz yok. Ancak sistemi tıkama pahasına hemen her konuya muhalefet eden bu kuruluşların azıcıkta olsa kendi üyelerinin başarısızlıklarını da görmeleri gerekmez mi? Bakanlık şu yönetmeliği çıkarmış yürü doğru mahkeme yoluna. Bakanlık şu uygulamayı yapmış haydi mahkemeye. Bakalım nereye kadar. Hak arama adına bakanlığın hemen her uygulamasında mahkeme kapılarını çalanlar acaba kendi üyeleri sistemin neresinde araştırıp biraz olsun öz eleştiri getirmeyi düşünmezler mi? Mağdur olanın da olmayanında soluğu mahkeme de aldığı bir sürece girdik. Terazinin bir kefesine devleti ve diğer kefesine de kendisini koyarak dengeyi sağlayamayan bu zihniyet bakalım nereye kadar işi götürebilecek.
Kendi kusurunu gören yok. Meslek hayatı boyunca bir tek kitap dahi okumayan, gazete gördüğünde öylesine fotoğraflarını inceleyen, bilgisayarın açma kapama düğmesinin dahi nerede olduğunu bilmeyen, e-okul sistemi ile henüz hiç tanışmamış olan ve bu işlerini okulun genç öğretmenlerine yaptırmayı yeğleyen, bakanlık uygulamalarını yakından takip edemeyen ve gelişmelere kapalı geleneksel yöntemlerle mesleğini icra eden günde kırk defa maaşının ve alacağı ek dersin hesabını yapan, bu gün okuldan nasıl kurtulurum çabası içerisinde olan öğretmenlerin var olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Valimizin birisi başarısız olan okul ve yöneticileri istifaya çağırmış. Sayın valinin bu isteğinin mecazen olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunulan durumun fotoğrafını çektiğimizde sayın valinin mecazen de düşünse haklı olduğunu vurgulamak gerekir. Başarısız olan yönetici ve öğretmenlerin istifa etmesi mümkün değildir. Ancak sayın valinin bu mesajı sadece kendi ilinde görev yapan öğretmen ve yöneticilere değil Türkiye’deki bütün eğitimciler için ders olmalıdır. Ders veren konumunda olan bütün eğitimciler bu defa sayın valinin bu isteğinden ders çıkarmalıdır. Bu bağlamda sayın vali son derece haklıdır.
Hijyen kavramından nasibini almamış, hemen her yerin toz toprak içerisinde olduğu, tuvalet sularının koridorlara kadar ulaştığı, koridorlarından geçerken insanın burnunu tıkama ihtiyacı hissettiği, çalışma ve üretme şevk ve heyecanını kaybetmiş ve okulunu geleneksel usullerle yönetmeye çalışan ve bu anlamda işleri Arap saçına çevirmiş olan yöneticileri de hesaba kattığınızda sayın valiyi alkışlamak gerekiyor. Ulu önder Atatürk’ün söylemi ile ifade etmek gerekirse; Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.  Evet! Ülkeyi yüceltenin eğitimciler olduğunu övünerek söylemek biz eğitimcilerin en temel hakkıdır. Ancak; bu durumun sevabı ile övünmek hakkımız olduğu gibi eğer ülkede işler yolunda gitmiyorsa vebali de eğitimcilerin olacaktır.
Bu bağlamda biz eğitimciler adına faaliyet gösteren sivil kuruluşların kendilerine bir çekidüzen vermelerini, kendi üyelerinin hizmet içi faaliyetlerine ağırlık vermelerini, laf olsun diye bakanlığı yıpratma yarışına girmemelerini, Bakanlığın çalışmalarına köstek değil güç vermelerini, haklı oldukları konularda mahkeme yolunu tutmalarının bir hak olduğunu ancak ceviz kabuğunu doldurmayan konularda köstek olmamalarını öneriyorum. Hele hele çalıp çırptığı ispatlanmış olan üyelerini ayıklayarak örgütten uzaklaştırmalarını ve kendi içerisinde temiz eller operasyonu yapmalarını tavsiye ediyorum. 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

  26

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OKULLARIMIZA OSMANCIK GEZİSİ ÖNERİYORUM
            Çorum’daki okullarımıza gezi ve inceleme kulüplerinin faaliyetleri çerçevesinde düzenleyecekleri geziler için bu öğretim yılında Osmancık gezisi öneriyorum. Uzun yıllardan bu yana milli eğitim teşkilatı içerisinde gerek yaygın eğitim ve gerekse örgün eğitim kurumlarında yöneticilik yapmış bir kişi olarak okul gezilerine katıldım. Bazı hallerde de söz konusu gezilerde kafile başkanlığı yaptım ve yönetici olarak bu gezilere iştirak ettim.  Söz konusu okul gezilerinde gözlemim şudur.
Genel olarak ilimizdeki okullar klasik anlamda Boğazkale Hattuşa gezisi tercih ederler. Tabii ki Boğazkale Hattuşa gezisi düzenleyen sevgili öğretmenlerimizin emeklerine saygı duymak ve etkinliklerinden dolayı onları alkışlamak gerekir.
Boğazkale ve Hattuşa bölgesine günübirlik düzenlenen geziler Hitit medeniyetinin başkentinin Çorum sınırları içerisinde bulunması nedeni ile önemlidir. Ancak; Hattuşa gezileri okullarımız için artık bir ayrıntı olma özelliğini yitirmiştir. Çünkü Hattuşa gezileri olağan klasik bir gezi niteliğine bürünmüştür.
Sevgili öğrencilerimize ve öğretmenlerimize bu gezi sezonunda İl merkezimizin hemen başucunda bulunan ve Osmanlı medeniyetinin küçük bir aynası olan Osmancık gezisi düzenlemelerini öneriyorum. Sevgili okul yöneticilerimiz ve gezi ve inceleme kulüplerinde görevli rehber öğretmenlerimizin Osmancık’a günü birlik gezi düzenlemeleri için pek çok nedenleri vardır. Bu önemli nedenleri sıralayacak olursak.
Osmancık iklimi karasal iklimden Karadeniz iklimine geçiş özelliği göstermekte kışlar genelde ılık geçmektedir. Osmancık’ın rakımı 410 metre olup bu nedenle bitki örtüsü Çorum’dan farklılık göstermektedir. Bu nedenle Osmancık şehir merkezi ve çevresinde bulunan park, bahçe ve mesire yerlerinde yılın 9 ayında piknik yapma imkanı söz konusudur. Kızılırmak’ın ilçe içerisinden geçmesi Osmancık kent merkezinin doğasına ayrı bir güzellik katmakta olup, Osmancık belediyesinin yoğun çalışmaları ile Kızılırmak’ın iki yakası park, bahçe ve cafelerle süslenmiştir. Kızılırmak çevresindeki park ve cafeler pek çok turizm beldesinin kıskanacağı bir konuma getirilmiştir.
Osmancık gelenek ve görenekleri ile de el değmemiş bir Osmanlı kenti özelliğindedir. Kırkdilim dağlarını aştıktan sonra inilen Kızılırmak havzasında bulunan 5 ilçenin merkezi konumunda olan Osmancık Çorum nüfusuna kayıtlı yaklaşık 120 bin kişinin yaşadığı bölgenin merkezi konumundadır. İlçe merkezinden geçen ve Doğu Anadolu bölgesi ile Karadeniz bölgesini İstanbul’a bağlayan D 100 karayolu transit taşımacılık açısından Çorum topraklarından geçen en önemli yoldur. D 100 Karayolu Osmancık ekonomisinin en önemli can damarıdır.
Osmancık mutfak kültürü de kendine has özellikleri ile damaklarda unutulmayacak tatlar bırakmaktadır. Yöreye özgü “Yırtmaç” ve “Irgat böreği” nin Osmancık belediyesince patentti alınmış ve tescillenmiştir Tarihi Osmancık kültür evinde yaprak içi başta olmak üzere konuklara Osmancık mutfağından örnekler sunulmaktadır. Osmancık’a özgü bir tat olan “Meşhur Osmancık Pidesi” günün hemen her saatinde açık olan pide salonlarında konuklara sunulmaktadır.
Kent içerisindeki Arefet tepesi çamlığı, Düztepe çamlığı ve şehir merkezine 2 km uzaklıkta olan Aşil’in mezarının bulunduğu Adatepe mesire yeri önemli piknik ve dinlence alanları olarak konuklarını beklemektedir.
İlçedeki tarihi dokuyu korumak mevcut tarihi eserlerin restorasyonunu yaptırmak ilke edinilmiştir. Tarihi ipek yolunda en önemli karakollardan birisi olan burçları ve gözetleme kuleleri bugün dimdik ayakta duran Osmancık kalesinin restorasyonu çalışmalarına başlanılmış ve kalenin aydınlatılması yapılmıştır.
Yapım tarihi 1390 yılı olan Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası Akşemsettin’in öğrenim gördüğü ve hocalık yaptığı Akşemsettin medresesi ve  Koca Mehmet Paşa camii nin restorasyonu Tokat Vakıflar bölge müdürlüğünce yapılmış çevre düzenlemesi ve aydınlatma işlemleri tamamlanmıştır. Erken Osmanlı dönemi eseri olan Koca Mehmet Paşa camiinin kapısına paha biçilememekte ve Anadolu da bir örneğine daha rastlanılmamaktadır.
Osmanlı yol ağında önemli bir yere sahip olan Koyunbaba köprüsü döneminde en uzun olarak inşa edilmiştir. Uzmanlar sadece bu köprü için bile Osmancık ziyaret edilmelidir değerlendirmesinde bulunmaktadırlar. Bu gün 523 yıllık bir tarihi olan köprünün yapımı ile ilgili olarak çeşitli söylenceler mevcuttur.
Osmancık’lı Baltacı Mehmet Paşa tarafından 4 halife adına yaptırılmış olan çeşmelerin restorasyon işlemleri tamamlanmak üzeredir.
Ülkemiz halk kültürü içerisinde önemli bir yere sahip olan “Hıdırellez” kutlamaları yüzyıllardan bu yana Osmancık’ta örgütlü olarak gerçekleştirilmektedir.
Anadolu’da Türk İslam kültürünün yaygınlaşmasında önemli bir yeri bulunan Alperen Koyunbaba’nın türbesi Osmancık’ta bulunmaktadır.
Osmancık belediyesince yarış atı bakım çiftliği kurulmuştur. Oluşturulan gezinme alanlarında arzu eden vatandaşlar at binme sporu yapabilmektedirler.
 Ayrıca  çeltik(pirinç) fabrikalarının gezilmesi (Pirincin hikayesi) ve pirincin üretim aşamasının çocuklarımıza anlatılması da Fen, Teknoloji ve Tasarım açısından önem arz etmekte olup gerekirse geziyi proğramlayan değerli öğretmenlerimiz tarafından proğrama dahil edilebilir.
Perşembe günleri kurulan Osmancık yoğurt(köylü)pazarında bugün organik olarak adlandırılan doğal ürünler aracısız tüketicileri ile buluşmaktadır. Söz konusu pazarda yer elmasından peynire, karakovan balından köy yumurtasına kadar binlerce çeşit ürün yöresel kıyafetli üretici kadınlar tarafından tüketicilere ulaştırılmaktadır. Osmancık yoğurt pazarından alışveriş yapma zevki mutlaka keşfedilmedir. Osmancık yoğurt pazarındaki üretici insanlarla pazarlık yapmak, onların doğal ve sıcak kanlı yaklaşımına şahit olmak önemli bir ayrıntıdır.
Yukarıda özetle ifade edilmeye çalışılan Osmancık tarihi Osmanlı kültürünün aynası olarak tanımlanmaktadır. 1390 ve 1500 yılları arasında devlet yatırımlarından önemli bir pay alan Osmancık’ta yaklaşık 600 yıllık Türk tarihi ve kültürü yaşatılmaktadır. Osmancık; kültürü, sosyal yaşantısı, çevre ve doğal güzellikleri ile görülmeye, tanıtılmaya ve ülkemiz insanı ve yarınlarımız olan çocuklarımız açısından güzellikleri paylaşılmaya değer niteliktedir.
Bu açıdan okullarımızın gezi ve inceleme kulüplerinin 2006-2007 öğretim yılı gezi sezonunda Osmancık’a düzenleyeceği hafta sonu gezileri alışılmışın dışında bir yenilik olacaktır.
Bu bağlamda geleceğimiz çocuklarımızın Osmanlı medeniyeti eserlerini görmeleri, incelemeleri ve sosyalleşmeleri için önem arz etmektedir. Böyle bir gezinin programlanması değerli yönetici ve öğretmenlerimiz açısından yenilik olacaktır.
Bir eğitimci olarak bütün bu bilgiler ışığında Önümüzdeki Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında sevgili öğretmen ve yöneticilerimize Osmancık gezisini öneriyorum. Bu arada önemli bir ayrıntıyı da hatırlatmak isterim.
İç turizm pastasından pay almak için oldukça iddialı çalışmalarda bulunan Osmancık belediye başkanı sevgili dostum Emin Serdar KURŞUN il merkezinden Osmancık’ı ziyaret edecek olan yönetici öğretmen ve öğrencilerimize layığı ile ev sahipliği yapacaktır. Öyle tahmin ediyorum ki Onunla birlikte bütün Osmancıklılar da böylesine güzel ziyaretlerden kıvanç duyacaklardır. Bir önemli ayrıntıyı daha hatırlatmakta fayda görüyorum. Osmancık gezisi düzenleyen okul kafilelerine arzu edilmesi halinde belediye tarafından mihmandarlık yapmak üzere eğitimciler görevlendirilecektir.
Sevgili meslektaşlarım ve sevgili öğrenciler bu gezi döneminde sizlere Osmancık’ı öneriyorum. Çünkü Osmancık’ı görmek, gezmek ve Osmancık hakkında bilgi sahibi olmanız için pek çok nedeniniz var. Şimdiden hepiniz hoş geldiniz.
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 27

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

11 AĞUSTOS'A HAZIRLANIYOR MUYUZ?
            11 Ağustos 1999 tarihi son güneş tutulmasının gerçekleşeceği tarihi gün.
            Bu gün gökbilimciler açısından çok önemli. Bütün dünyada gökbilimi ile uğraşan akademisyenler ve bilim adamları bir yıl önceden hazırlıklara başladılar. İşin ilginç ve güzel tarafı ise; bu tabiat olayının Türkiye'de çok rahat ve net izlenebilecek olması. Edirne'den Hakkâri’ye doğru üst tarafı Karadeniz'e varan bir yay çizildiğinde oluşacak hatta güneş tutulması çok net izlenebilecek.
            İşte bu yayın kuzeydoğuya bakan eğrisinin tam ortasında bulunan Çorum ve Osmancık gökbilimciler tarafından tespit edilen en önemli noktalar.  Çünkü bu önemli olayın en net ve en uzun süre ile izlenebileceği yer Osmancık. Evet! yanlış yazmadım. Dünyanın son bin yılın son güneş tutulmasının en uzun ve en net izleneceği yerdin Osmancık! Bu olay Allah'ın Osmancık'a bahşettiği bir lütuftur. Kastamonu, Sivas ve Elazığ gibi yörelerde 2 saat 4 saniyelik bir zamanda izlenebilecek olan güneş tutulması, Osmancık'ta tam 2 saat 16 saniye sürecektir.  Şimdi bana diyeceksiniz ki; 10 - 15 saniyenin ne önemi var? Bu önemi tabiat olayında bilim adamları açısından saniyelerin çok önemli olduğu bir gerçek! Onun içindir ki; Osmancık ilçemiz bilim adamlarının ilgisini çekmektedir.
Konu ile ilgili olarak turizm ve seyahat acentelerin da hareketlilik başlamıştır. Kandilli Rasathanesi Osmancık bölgesine resmi gözlem istasyonu kurma kararı almıştır. 10 - 11 ve 12 Ağustos tarihleri arasında bölgeyi ziyaret edecek olan bilim adamı sayısının on beş bin civarında olacağı tahmin edilmektedir.
İlimiz bu fırsatı iyi değerlendirmelidir. Sivil toplum örgütleri ve ilgili kuruluşlar organizasyona öncülük etmelidir.  Çorum ve Osmancığın kültür değerlerinin tanıtıldığı bir dergi veya broşür acilen hazırlanmalıdır. Kamu ile ilgili hediyelik eşyalar hazırlanıp oluşacak pazara sunulmalıdır. Konu ile ilgili olarak bir heyet kurulmalı, faaliyetlere hemen başlanılmalıdır.
            Çorum ve Osmancık tanıtımının yapıldığı videokasetler hazırlatılmalı; güneş tutulması ile bağlantı kurularak bu nimet dünyaya duyurulmalıdır. Bu faaliyetler ger-çekleştirilirken ana tema "Güneş Tutulması, Çorum ve Osmancık" olmalıdır.
            Çorum ve Osmancıktan yetişen tarihi şahsiyetler, tarihi makamlar tanıtım açısından önemli unsurlardır. Ayrıca Çorumun mantısı, baklavası, Osmancığın pirinci, pilavı, böreği, pidesi, yırtmacı, yaprak içi yemeği, yöresel kıyafetlerle konuklara sunulmaktadır.           Kısaca özetlemek gerekiyorsa; 11 Ağustos 1999 tarihi Çorum'un ve güzel Osmancık ilçemiz için çok önemlidir. Ben Çorumluyum diyebilen herkes bu işe yüreğini koymalıdır.
 
 
 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

  28

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AKŞEMSEDDİN İÇİN OSMANCIK’TA ANIT DİKİLMELİDİR
            Akşemseddin Hazretleri Osmancık’ta doğdu ve bu gün kendi adıyla anılan medresede tahsil gördükten sonra aynı medresede müderrislik yaptı. Akşemseddin Hz. nin zeki bir insan olduğu ve 4 yaşında hafızlığa başladığını tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz.
İstanbul’un manevi fatihi olarak ta bilinen Akşemseddin Fatih’in ordusunda yer alan pek çok komutanın fethe inancının olmadığını ve askerin boşu boşuna kırdırılacağı inancına rağmen fethe inandığı ve Fatih’in asla fetih inancından vazgeçmemesi gerektiğini söylemesi ve bu konuda rüyalar görmesi ve geleceği yorumlaması da onun ne derece büyük bir bilgi ve ilme sahip bir bilim adamı olduğunun en güzel ispatıdır.
          Akşemseddin, bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı. Araştırmalar sonunda Maddet-ül-Hayat adlı eserinde: "Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek, bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yaptı. Pasteur’un teknik aletlerle Akşemseddin’den dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyada ilk defa haber verdi. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek, mikrobun tarifini yaptı.
          Risalet-ün-Nuriyye: Tasavvufa ve tasavvuf ehline dil uzatanlara cevab mahiyetindedir. Arapça olup, kardeşi Hacı Ali tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.  Def’ü Metain, Risale-i Zikrullah, Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli, Malumat-ı Evliya, Maddet-ül-Hayat,Nasihatname-i Akşemseddinve Kitab-ı Tıb.
           Ömrünün son günlerini Göynük’te geçirdi ve orada vefat etti. Bu gün kabri Göynük’tedir. Akşemseddin Hazretleri Türk tarihinde önemli yeri olan ve mikrobu Pöstörden 4 asır önce tarif eden ve İstanbul’un manevi fatihi sayılan önemli bir bilim ve devlet adamıdır. Osmancıklı olması ile Osmancıklılar daima övünmüşlerdir. Ancak bu övünme yeterli değildir.
            Geçtiğimiz yıllar itibarı ile Osmancık belediyesi Akşemseddin ile ilgili sempozyumlar, konferanslar vb. çalışmalarda bulunmuştur. Ancak bu yeterli değildir.
            Osmancık’ta Akşemseddin ile ilgili anma günleri tertiplenmelidir.
            Bu çalışma’da Göynük belediyesi ile işbirliğine gidilmeli, Osmancık’tan Göynük’e bilimsel nitelikte geziler düzenlenmelidir.
             Pirinç diyarı Osmancık’ta Akşemseddin anma günlerinde profesyonel tarihçiler görev almalı ve üniversitelerle işbirliğine gidilerek Akşemseddin’in Osmancık bağlantısı ön planda tutulmalıdır ve anma günlerinde halka pilav ikram edilmelidir.
              Akşemsseddin ve Osmancık konulu tanıtım broşürleri hazırlanmalıdır.
              Ulusal televizyon kanalları ile işbirliğine gidilerek Akşemseddin ve Osmancık belgeseli çektirilmeli ve Akşemseddini’in Osmancık’taki hayatı ön plana çıkarılmalıdır.
              Akşemseddin’le ilgili hazırlanan ve hazırlanmak istenen Akşemseddin tiyatro oyunu yerelde kalmamalı ve ülke genelinde duyurulmalıdır.
              Akşemseddin’in altın öğütleri eserlerinden çıkarılmalı ve sadeleştirildikten sonra esnaf odaları vb. sivil toplum kuruluşlarınca Türkçe olarak bastırılmalı ve esnaf vb. sivil toplumun yoğun olduğu yerlere asılmalı ve Osmancık halkının bu öğütlere uyması desteklenmeli gerekirse ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü ile bu konuda ortak çalışma yapılmalıdır.
             Osmancık’ta Akşemseddin’in muhtemel akrabaları araştırılmalıdır.
              Bütün bu çalışmalar yapılırken gerekirse tarihçilerden bir komisyon kurulmalı bu iş cahil cühelaya değil ehil ellere bırakılmalı ve danışma kurulu vasıtası ile gerçekleştirilmelidir.
              Daha da önemlisi Akşemseddin’in memleketi Osmancık’ta bir Akşemseddin anıtı dikilmeli ve altına da kısa özgeçmişinin yanı sıra “İstanbul’un manevi Fatihi Akşemseddin” ibaresi yer almalıdır.
             İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin ile övünmek her Osmancıklının hakkıdır. Geçtiğimiz yıllarda Osmancık belediyesi Akşemseddin ile ilgili bir dizi çalışmalar gerçekleştirmiştir. Ancak bu çalışmalara ivme kazandırmak ve yukarıda özetlediğimiz doğrultu da hareket etmek gerekir ve en önemlisi Osmancık halkı Akşemseddin için bir anıt beklemektedir.
              Kanaatim odur ki Osmancık tarihi ve kültürü ile ilgili etkin çalışmalara imza atan Osmancık belediye başkanı Emin Serdar KURŞUN Osmancık halkının bu isteğine cevap verecek ve Akşemseddin Hazretlerinin anıtı Osmancık’ta yükselecektir.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 29

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

PİRİNÇ YİYİN
             Son günlerde fiyatının %200 lere varan oranda artması nendi ile bildiğimiz Pirinç ülke gündemine oturdu. Pirinç fiyatları yıllarca olması gerekenin altında seyretti. Üretimi en meşakkatli tahıl olan pirinç konusunu gündeme birazcık katkısı olması dileği ile bende kaleme almaya karar verdim.
            Son günlerde hangi televizyon kanalını açarsanız açınız bir pirinç muhabbetidir gidiyor. Tabii ki bu biz Çorumluları yakından ilgilendiriyor. Öyle ya bizim Osmancık’ın adı televizyonlarda sık geçiyor.
            Ülkemizde üretilen pirinç türleri içerisinde yünde seksenleri bulan oranlarda önemli bir yeri olan Osmancık pirinci bir anda ülke gündemine oturuverdi. Pirinç fiyatlarının artışını kimisi kuraklığa, kimisi de dünya piyasalarındaki dalgalanmaya bağlıyor. Bunların arasıda Toprak mahsulleri ofisini, pirinç tüccarlarını büyük bakliyat markalarını  suçlayanları da eklemek mümkün. Şimdi de tüketici örgütleri pirinci protesto etmeye hazırlanıyor ki ben bu görüşe katılmıyorum.
            Son günlerde gazete ve televizyonlarda halk pirinç yememeye davet ediliyor. Bence boş bir düşünce. Hiçbir faydası olmayacak insan vücudu açısından besin değeri oldukça yüksek ve Türk halkının olmazsa olmazı olan pirinçten vazgeçeceğine ihtimal vermiyorum. Dilerseniz pirincin besin değeri ve biz Türkler için önemi konusuna biraz açıklık getirelim.
Beslenmemizde çok önemli yeri bulunan pirinci veren tarım bitkisi Pirinç (ya da üreticinin deyişiyle çeltik), Buğdaygiller'dendir. Yirmi kadar türü bulunan ve anayurdu kesin olarak bilinmeyen, ancak dünyanın ılıman sıcak bölgelerinde çok yaygın olarak yetiştirilen çeltik bitkisinin tarımı, ülkemizde de geniş ölçüde yapılmaktadır. 50- 80 cm. kadar boylanabilen bu dört ay gibi kısa bir sürede üretilen bu  bitkinin her başakçığında, altı erkek organı bulunan bir çiçek açar. Döllenen çiçekle olgunlaşan taneye, pirinç ya da çeltik adı verilir. Kurutulup tüketime sunulan pirincin geniş bir kullanım alanı vardır: Çorbası, çeşitli pilavları ve sütlacı yapılarak; dolma ve diğer yemeklerle besinlere katılarak tüketilir. Çeltik bitkisinin hasattan geriye kalan sapları taze olarak hayvanlara yedirilir ya da yeşil gübre olarak kullanılır.
            Pirincin besin değerlerini açıklayacak olursak 100 gr. pişirilmiş beyaz pirincin besin değerleri şunlardır: 109 kalori: 2,4 gr. protein; 24,2 gr. karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,1 gr. yağ; 0,1 gr. lif; 28 mgr. fosfor; 10 mgr. kalsiyum; 0,2 mgr. demir; 374 mgr. sodyum; 28 mgr. potasyum; 0,02 mgr. B1 vitamini; 0,01 mgr. B2 vitamini ve 0.4 mgr. B3 vitamini.
            Pirincin sağlığımız açısından faydalarını açıklayacak olursak: Dünyadaki insanların yarısının ana yiyeceği olan pirinç, değerli bir besin oluşunun yanı sıra;  Pirinç Yüksek tansiyonu düşürür. Kan şekeri düzeyini sabit tutar: Şöyle ki, pirinç, ekmek ve patatese göre kan şekerini biraz daha fazla yükseltir. Ama, pirinç alımı, kanda kararlı bir şeker düzeyi ve dengeli bir enerji kaynağı sağlar. Bu enerjiyle hareketlenen şeker hastalarına yararlı olup onların kilo almalarını önler. Pirinç, böbrek taşı oluşumunu önler: Son zamanlarda Japonya'da yapılan araştırmalar, günde iki kez onar gram pirinç kepeği yenmesinin böbrek taşları oluşumunu engellediğini ortaya koymuştur.  Pirinç, içerdiği maddelerle bedenin kansere yakalanması rizikosunu azaltır: Bunun için gene pirinç kepeği alımı yeterli olmaktadır.
Pirincin lapa olarak yenilmesi, yüzyıllardır geleneksel olarak diyabetin giderilmesinde kullanılagelmektedir.  Kilo düşmek için pirinçle yapılan diyetlerde uzun yıllar boyunca yapılan ilaç tedavisiyle iyileştirilemeyen ve sedef hastalığı yüzünden pullanan deri bölgelerinin temizlendiği gözlemlenmiştir.  Ekmeğin içerdiği glütenden ötürü alerji çekenler için pirinç nişastalı bir besin olarak insan sağlığı açısından son derce önem arzetmektedir
            Dünyada üretimi en meşakkatli tahıl olan çeltiğin üretimi ile ilgili bilgilendirme yapacak olursak. Pirinci üreten çeltik bitkisi, hemen her toprakta ve sıcak ılıman bölgelerde yetişebilir. Su geçirgenliği az ve organik madde yönünden zengin topraklarda ürün verimi artar. Çeltik tohumu hastalıksız, temiz; içinde yabancı ot tohumları ile kırmızı çeltik (kart tohum) bulunmayan nitelikte ve sertifikalı olmalıdır. İyi tohum kullanılması, ürün verimini %20-25 artırabilir. Çeltiğin çimlenme ve fide döneminde en uygun sıcaklıklar 18-23 derecelerdir. Ekim için havaların erken ısınmasına aldanılmamalıdır. Ülkemizde genel olarak çeltik ekimi mayıs ayında, tarlalarda ikinci ürün nöbeti olarak 15 Hazirana kadar yapılmaktadır. Tarlaya çeltik ekimi serpme, mibzer ya da fideleme yöntemleriyle yapılır.
Çeltik bitkisi suyu çok sever. Ekildiği tavalara devamlı su akışı yapılırsa gelişmesine büyük katkı sağlanır. Çeltik bitkisine azotlu ve fosfatlı gübreler verilir. Yabani ot mücadelesi, herbisit ilaçlarla yapılır. Çeltik bitkisinin hasadı, çiçeklenmeden 40-50 gün kadar sonra, bitkinin sararmaya başlamasıyla yapılır. Çeltik bitkileri eskiden elle, orak kullanılarak yapılırken bu gün  biçerdöverlerle hasat edilmektedir.
Bütün bu bilgiler ışığında yaklaşık on yıldan bu yana pirinç fiyatları olması gerekenin altında seyretti. Çeltik üretimi yapan cefakar çiftçilerimiz mahsülünü istediği gibi değerlendiremedi.  Bu gün maliyeti  1,5 lira olan pirincini hep maliyetin altında pazarlamak zorunda kaldı. Adına ister kuraklıktan oldu,dilerseniz dünya borsalarındaki dalgalanmalardan oldu deyin. Adı ne olursa olsun bundan sonra toptan pirinç fiyatları 2 YTL gibi bir rakamda tutunacaktır diye düşünmekteyim. İşte bu durumda da yıllarca yüzü gülmeyen pirinç üreticisinin yüzü azıcık gülecektir diye umutlanıyorum.
Konuyu özetlemek gerekirse pirinç yemek için o kadar çok sebebimiz var ki sakın protesto etmeye kalkışmayın sonra sağlığınız bozulur. Haydi bu akşam güzel bir pilav pişirin üstelik Osmancık pirinci ile Osmancık usulü olsun.
Afiyet olsun
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 30

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

PİRİNÇ, PİRİNÇ, PİRİNÇ
            Geçtiğimiz haftalarda “Pirinç Kolonyası” başlıklı yazımı kaleme almıştım. Bu yazım Çorum ve Osmancık’la ilgili iki yerel gazete, bir dergi ve altı web sitesinde yayımlandı. Hatta aradan birkaç hafta geçmesine rağmen bazı web sitelerimiz yazıyı ana sayfadan yayınlamaya devam ettiler. Bu açıdan yazı bini aşkın okuyucu ile buluştu. Yazının içeriği ve verilmek istenen mesaj ile ilgili olumlu ve olumsuz olmak üzere onlarca mesaj aldım.
            Kısaca hatırlamak gerekirse yazıda özetle pirinç tüketiminin teşvik edilmesi, ana maddesi pirinç olan alternatif ürünlerin geliştirilmesi, bu bağlamda istihdam alanı yaratılması ve ayrıca bu sayede Osmancık’ın tanıtımının yapılması ile ilgili projeler geliştirilmesini anlatmaya çalıştım.
            Elektronik posta adresime gelen mesajların çokluğu ve ilginçliği neticesinde konuyu yeniden ele alma ihtiyacı hissettim. Şöyle ki geçtiğimiz yıllarda “Fındık tanıtım grubu” adındaki bir oluşum “aganigi naganigi” sloganı ile Türkiye’de fındığın tanıtımına yönelik bir reklam kampanyası başlattı. Bu kampanya sayesinde Türkiye’de fındık tüketimi ikiye katlandı. Fındığın faydalarını yediden yetmişe herkes öğrendi. Ana maddesi fındık olan pek çok gıda maddesi gıda sektöründeki yerini aldı.
            İşte bütün bu bilgiler ışığında Pirinç tanıtımı ve tüketimini etkileyecek projeler üretebilmek için Pirincin faydaları ile ilgili bir araştırma yapma ihtiyacı hissettim. Yaptığım araştırmalar sonucunda bakınız ne kadar ilginç ve orijinal bilgilere ulaştım.
            Nişasta açısından oldukça zengin bir besin olan pirinç, içerdiği kalori miktarı ile de çok iyi bir enerji kaynağıdır. 100 gr. kuru pirinç yaklaşık 360 kalori içerir. Ayrıca, B1, B2, C ve E vitaminleri ile sodyum, magnezyum, potasyum, kalsiyum, demir ve fosfor minerallerini içerir.
            Vücut gelişimini destekler. Vücuda enerji verir ve  kuvvetlendirir. Doyurucudur ve zihni açar. Hazmı kolaylaştırır. Vücuttaki fazla suyu çekerek toksit maddelerin uzaklaştırılmasına yardımcı olur. İçeriğinde bulunan kanser önleyici maddeler sayesinde başta bağırsak kanseri olmak üzere kansere karşı koruyucudur. Kandaki kolesterol oranını azaltıcı etkisi ile kalp ve damar hastalıklarına karşı da koruyucudur.
            Süt ile pişirilip yenirse cinsel gücü arttırır. Kaynatılıp suyu cilde sürülür ve kuruyana kadar bekledikten sonra gül suyu ile cilt temizlenirse cilde beyazlık ve canlılık verir. Yüksek tansiyonu ve fazla üre miktarını dengelediği ve ishali kestiği bilinmektedir. Kaynatılması ile elde edilen su ishal kesici olarak kullanılır.  Unu, yaraları kurutmak ve temizlemek için kullanılır. İçeriğinde bol miktarda nişasta ve vitaminler vardır. Pirinç kabuğundan tabii phytine elde edilir. Bu madde, gelişmeye yardımcı olur. Vücuda gerekli olan kaloriyi sağlar. Böbreklere faydalıdır. Son zamanlarda Japonya'da yapılan araştırmalar, günde iki kez onar gram pirinç kepeği yenmesinin böbrek taşları oluşumunu engellediğini ortaya koymuştur. Kan şekeri düzeyini sabit tutar. Bunun için pirinç kepeği alımı yeterli olmaktadır. Pirincin lapa olarak yenilmesi, yüzyıllardır geleneksel olarak diyabetin giderilmesinde kullanıla gelmektedir. Kilo düşmek için pirinçle yapılan diyetlerde uzun yıllar boyunca yapılan ilaç tedavisiyle iyileştirilemeyen ve sedef hastalığı yüzünden pullanan deri bölgelerinin temizlendiği gözlemlenmiştir. Ekmeğin içerdiği glütenden ötürü alerji çekenler için pirinç seçenek bir nişastalı besini oluşturur. Bütün bu sağlığımızı destekleyici önemli etkilerinden ötürü özellikle esmer pirincin diyetimize katılması ve sıkça tüketilmesi uzmanlarca öğütlenmektedir.
            Evet; mutfağımızın en önemli besin kaynaklarından olan pirinçle ilgili olarak internet ortamında bu bilgilere ulaştım. Osmancık denildiğinde akla pirinç ve pirinç denildiğinde  de akla Osmancık geliyor. Yani Pirinç Osmancık’ta günlük hayatın önemli parçası ve Türk mutfağının baş tacı olmasına rağmen pirinç tarımı ile uğraşanlar ve pirinç üreten memleketler bu emeğin tanıtımını yeteri kadar yapamıyorlar. Pirincin insan sağlığına olan onlarca faydası insanlara yeterince anlatılamıyor.
İşte bu noktada akla “aganigi naganiği” reklamları geliyor. Pirincin aganigi  aganigisini anlatmakta başta Osmancık olmak üzere  Uzunköprü, Tosya, Boyabat, Kargı, Keşan,Gönen,Bafra,Çarşamba ve Terme kaymakamlıklarının öncülüğündeki ilgili resmi ve sivil kuruluşlar ve belediyelerin oluşturacağı bir tanıtım gurubunun oluşturulmasına kalıyor.
            Gönlüm ister ki böyle bir gurubun öncülüğünü ve liderliğini Osmancık kaymakamlığı ve belediyesi yapsın. Neden olmasın?
 
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 31

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TÜRKİYE’NİN KANAYAN YARASI KAÇAK ELEKTRİK MESELESİ
Geçtiğimiz günlerde Zübeyir KINDIRA’NIN kaçak elektrik meselesi ile ilgili haberi görsel ve yazılı medyada önemli yankı buldu. Haberde TEDAŞ'IN elektrik tahsilâtı yapmakta zorlandığı anlatılıyor.
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki illerde kaçak elektrik kullanımın bir türlü önüne geçilemediği anlatılıyor. Tedaş, tüm iller bazında en çok kayıp kaçağın olduğu, en çok satışın yapıldığı, en az kayıp kaçağın hangi illerde olduğuna ilişkin liste yapmış.
Buna göre; en fazla kayıp kaçak oranı Mardin'de. En az kayıp kaçak bulunan il ise Denizli. Türkiye'nin geneli baz alındığında TEDAŞ, 156.901.365.217 kilovat saat enerji satışı yapıyor. Ancak 134.359.839.244'lük bölümün tahsilâtını yapılabiliyor. Aradaki fark ise kayıp kaçak hanesine yazılıyor.
Türkiye genelinde ortalama kaçak elektrik kullanım oranı %14.37 Tedaş yetkilileri iletim hatları teknolojisinin eskimesi, bakımsızlık, özelleştirme, taşeron uygulamaları gibi birçok sebebe bağlı olarak elektrik kaybı olduğunu da belirtiyorlar. Bu sebeplere dayalı kayıp oranı Türkiye ortalamasının is%5 lerde olmasının normal olduğunu belirtiyorlar.
14 ten beşi çıkardığınızda 9 kalıyor. Bakkal hesabı yapacak olursak bu ortalamanın yaklaşık %8 ini Güneydoğu vilayetleri oluşturuyor. Geriye kalan %1-2 gibi bir oranı ise diğer vilayetlere mal etmek mümkün.
Dolayısıyla batı illerinde kaçak elektrik oranı makul düzeye çekilebilmiş. Türkiye ortalamasının %14 lerde olması Doğu ve Güneydoğu illerindeki yüksek kaçak oranından kaynaklanıyor.
Bu illerde kaçak elektrik kullanma olayı hemen hemen günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş. Kısacası bu illerde kaçak elektrik kullanımı olağan görülüyor. Bir başka ifade ile her on kişiden yedisi kaçak elektrik kullanıyor.
Çorum 81 vilayet arasında 32. sırada yer alıyor ve kaçak oranı %9.83 yani Türkiye ortalamasının altında. Şampiyon ise %73 ile Mardin, Şırnak %71 ile ikinci sırada. Onları %66 ile Batman ve Diyarbakır takip ediyor.
Kaçak elektriğin kare ası Diyarbakır, Mardin, Şırnak ve Batman ile böylece tamamlanmış oluyor. Elektrik kaçakçılığında ilk 15 içerisinde yer alan illerin tamamı Doğu ve Güneydoğu’dan.
Bu rakamlar insanın kanını donduracak cinsten. Elektrikçi deyimi ile Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak ve Hakkari çok akım çekiyor. Bu bölgede elektrik hatlarında yükün çok ağır olduğu malum.
Evet! Türkiye’nin kanayan yarası kaçak elektrik meselesi! Kullandığı elektriğin faturasını ve vergisini ödeyen, üreten ve bu bağlamda Türkiye’nin sigortası sayılan illerimiz bu aşırı akım karşısında zorlanıyor.  Peki ya bu gidişle sigortalar atarsa…
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

  32

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KÜFÜRLÜ KONUŞMA ACİZLİĞİN MEYVESİDİR
            Geçtiğimiz aylarda; Osmancık Belediye Spor ile Çorum Tedaş Spor maçını izlemek üzere Osmancık Şehir Stadyumuna gittim. İlçemizin en eski spor kulüplerinden olan Osmancık Belediye Sporun bir hayli taraftar topluluğuna sahip olduğunu gördüm. Belediye Başkanımız, bazı okulların değerli yöneticileri ve daire amirlerimizin önemli bir kısmı tribünlerdeydi. Baştan sona tempolu geçen maçı yaklaşık bin seyirci zevkle izledi. Hava ve zemin futbol oyunu için son derece uygundu. Kendi sahasında oynama avantajını iyi değerlendiren takımımız arkasına seyirci desteğini de alınca sahadan 1-0 galip ayrılmasını bildi.
            Yukarıda da açıkladığım üzere Pazar günü her şey mükemmeldi. Mükemmel olmayan tek şey bazı seyircilerin hakemlere ve rakip oyunculara yönelik küfür ve hakaret dolu sözleriydi. Hemen Büyük Atatürk'ün "Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim" sözleri kulaklarımda yankılandı. Rakip takıma yönelik küfür ve hakaret dolu sözler tribünlerde yankılandıkça Osmancıklı olduğumdan ilk defa utandım. Tribünleri dolduran koca, koca adamlardan ağza alınmayacak sözleri her duyuşumla irkildim. Maçın sonuna doğru da tribünleri terk etmek zorunda kaldım.
            Küfürlü konuşmanın bir acizlik göstergesi olduğunu düşünüyorum. Ancak kelime hazinesi kısıtlı olan ve günlük kullandığı kelime sayısı 700 - 800 leri geçmeyen insanlar cümle kurar iken boşluk doldurmak gayesi ile küfürlü konuşmayı tercih ederler. Oysaki spor iyi ahlakı gerektiren ve insanı küfürle konuşmaktan alıkoyması gereken sosyal bir olaydır. Sporda düzeysizliğe yer yoktur. Spor insanlar arasında iletişimi kolaylaştıran evrensel bir olaydır. Spor kültürü ve küçüklere örnek olmak gerektirir.
Hakemler taraflı davranabilir, Takımımızın aleyhine karar verebilir. Rakip takımın oyuncuları sert oynanabilir ve onların oyunları hoşumuza gitmeyebilir. Bu durum sizlerin küfürlü tezahürat yapmasını gerektirmez.
Çünkü spor ancak iyi ahlaklı olmayı gerektiren bir aktiftedir. Sizlerin ortaya koyduğu söz konusu aciz sözler, sporcunun arzusunu kıracak ve iyi ahlaklı olmasına engel teşkil edecektir. Küfürlü konuşmak sizi yüceltmez; aksine yaşadığımız toplum içerisindeki yerimizi tartışılır hale getirir ve aciz tutumlarımızdan dolayı gün geçtikte küçülürsünüz. Çevremizdeki insanları kaybetme durumu ile karşı karşıya kalırsınız. Bu olumsuz tavrınızı sürdürmeniz halinde bir gün yalnız kalmaya ve dostlarınızı kaybetmeye mahkûm olursunuz.
Şimdi sizlere geçmiş dönemlerde Osmancık Spor formasını giymiş, hatta bir ara profesyonel futbol oynamış ve Osmancık Spor Tarihinde iz bırakmış sevgili bir dostumuzun izlenimlerini aynen aktarıyorum: Sevgili hocam Pazar günü çok utandım. Bazı hemşerilerimin tavırları ile irkildim Biz Osmancıklıların Çorum Spor camiasında çok centilmen olduğu biliniyor. Bu camiada hatırı sayılır dostlarımız, birlikte futbol oynadığımız arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz var. Hatta tribünlerde rakip takımla birlikte gelen ve maçı izlemeye gelen hatırı sayılır insanlar vardı. Yazık, çok yazık! Sebep ne olursa olsun kimsenin kimseye küfür etme hakkı yok. Birkaç kendini bilmezin bu camiadaki itibarımız ile oynamaya hiç hakkı yok. Hani bir atasözü vardır: "Kendine yapılmasını istemediğini bir başkasına yapma" derler. Bu ne biçim mantıksızlıktır. Böyle taraftar olmaz olsun. Bu durum böyle devam etmemeli bir şeyler yapıp mutlaka önlem alınmalıdır. Ben utancından tribünleri terk edip ayrı bir köşede maçı izlemeye koyuldum.
Evet! böyle anlatıyordu sevgili dostum Pazar günü yaşadıklarını. Bende onun gibi düşünüyorum. Bu arkadaşımızın anlattıklarından da anlaşılacağı üzere, söz konusu olumsuz tavırlar futbol oynayan ve geçmiş dönemlerde futbol oynamış kişileri de güç durumda bırakabiliyor. "Ben öfkemi böyle alıyorum, ben küfrü severim, kimse bana karışamaz," gibi mantıksız bir yaklaşıma hiçte hakkımız yok. Çünkü sizlerin mantıksız tavırları yüzünden Osmancıklı yanlış tanınabiliyor. Biz hepimiz Osmancıklı olarak, Osmancığın güzel tanıtılmasından sorumluyuz. İşte bu olumlu tablo karşısında birileri başını iki elinin ara-sına alıp mutlaka düşünmelidir.
Sevgili dostlarım; doğrusunu söylemek gerekirse aydı yılda bir defa maça giderim.  Ben spor yazarı da değilim. Fakat bir insan olarak izlediğim bu olumsuzluğa dur diyebilmek, iyilik, güzellik ve insanlık çabasına bir tutam tuz atabilmek için bu yazıyı kaleme aldım.
Saygılarımla.
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 33

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KİRLİLERE DİKKAT
            Sevgili Kirli; Son aylarda ATV'deki başarılı Kirli tiplemesi ile evlerimize konuk olan   başarılı sunucu ve dizi oyuncusu sevgili Kadir ÇÖPDEMİR'İN sevenleri gün geçtikçe çoğalıyor. Tabii ki sevenlerinin çoğalmasında Sevgili ÇÖPDEMİR'İN başarılı oyununun yanı sıra bu tipleme de halkımızın son yıllardaki ruh hali de bir güzel anlatılıyor. Kirli tiplemesi ile toplumumuzun tembelleştiği, üretim gücünün gittikçe azaldığı, verimliliğinin düştüğü, buna mukabil uyanık geçindiği anlatılmaya çalışılıyor.
            Ekmek Teknesi dizisinde tutulan ve sevilen bu karakter bizlerden bir şeyleri anlatınca; bu tipleme reklamlarda da yer almaya başladı. Dolayısı ile GSM operatörü olan uluslar arası bir şirketimizin reklamlarından tanıdığımız “Selo” tiplemesi ile bizim “Kirli”nin mücadelesi reklamlara konu oldu. Söz konusu olan dizi reklamdan anladığımız üzere Kirli ile Selo bir biri ile uyuşmaz iki ayrı uç, iki ayrı karakter.
            Selo İnadına çalışkan, becerikli, üretken ve inadına da mütevazı bir kişiliğe sahip. Kirli ise tembel, vurdumduymaz, miskin, ukala ve aymaz bir kişiliğe sahip. Kısaca selo çalışıyor, üretiyor, didiniyor ve yaptıklarının yeterli olmadığına, daha çok çalışması gerektiğine ve bu necip milletin daha çok çalışmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Kirli ise çalışan Selo'yu eleştiriyor, yaptığı işi küçümsüyor, bu memleket sana mı kaldı, bu memleketi sen mi kurtaracaksın gibilerden tavırlar alıyor.
            Evet; Saygıdeğer okurlarım, bu millet reklamlar yolu ile daha da belirginleşen Kirli ve Selo'ları çok iyi tanıyor. Biz on yıllarca
            Zamandan bu yana Kirli ve Selo'larla iç içe yaşıyoruz. Yani çirkin ve güzel, ya da iyi ve kötü karşı karşıya. Bu savaş on yıllardan bu yana veriliyor. Selo'lar azaldıkça  Kirliler çoğalıyor ve toplum kirleniyor.
            Hani siz işinizle ilgili olarak bir proje ürettiğinizde ve bir şeyler yapmak için didindiğinizde şu sorularla sürekli karşılaşırsınız. Bu memleketi sen kurtaracaksın, adam sende, senin neyine vs.
            Siz ne yapsanız ne etseniz, kirlilere yaranamıyorsunuz. Çünkü onlar üretmeden, bu memleket için bir çivi dahi çakmadan sizleri eleştirme cüretini kendinde buluyor ve aynen reklamında da olduğu gibi sizlere yukarıdaki sorulara benzer sorular sorar, yaptıklarınız ve ürettiklerinizle alay eder ve sürekli zincir sallarlar.
            İşte durum böyle olunca ve kirliler çoğalınca, Şanlı bir tarihe sahip olan Türk milleti vurdumduymaz, adamsendeci, neme lazım, arsız, hırsız, köşe dönmeci, aymaz, kuralsız  ve dalkavukların yoğunlaştığı bir millet halini alarak dünya arenasında  sorgulanan, aşağılanan ve bütün olumsuzlukların sorumlusu gösterilen bir millet halini alıveriyor.
            Onun için diyorum ki; Temiz,çalışkan, dürüst, üretken, prensipli,adaletli ve faziletli bir millet olmak için lütfen kirlilere dikkat edelim. Kirlilerin karşısında, onlara inat çok çalışıp çok üretelim. Bu necip millet için lütfen hepimiz mutlaka bir çivi çakıp bir şeyler yapalım.
            Şimdi bu sohbetten sonra bana soracaksınız. Hocam çok merak ettik kim bu kirliler. Etrafınıza dikkatlice bir bakınız. Mutlaka göreceksiniz.
            Saygılarımla
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 34

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

SPOR YAPMAK SAĞLIKLI YAŞAMANIN ANAHTARIDIR
            İnsanoğlu var oluşundan günümüze kadar doğa ile iç içe yaşamıştır. Dolayısı ile insanlık geliştikçe spor türleri çoğalmış ve insanlar çeşitli spor dalları ile uğraşmıştır.
Profesyonel olarak spor yapanların yanı sıra amatör olarak spor uğraşısında bululanlarda çoğalmıştır.
Salık bilimi spor yapmanın insan vücudunu zinde tuttuğunu, hücrelerin yenilendiğini, vücudun ihtiyacı olan oksijenin spor sayesinde bol miktarda alındığını açıklamaktadır. İşte bu bilgiler ışığında insanoğlu gün geçtikçe spor konusunda bilinçlenmektedir. İnsanlar sporun sağlıklı yaşamanın anahtarı olduğuna inanmakta ve sağlıklı yaşamak için spor yapanların sayısı her gün çoğalmaktadır.
İlçemizde de amatör ve bireysel olarak spor yapanların sayısının her geçen gün çoğaldığı gözlemlenmektedir. On yıl öncesi ile kıyaslama yapıldığında sağlıklı yaşam için spor yapanların sayısında yüzlerle ifade edilen artışlar izlenmektedir. Bu konunun öncülüğünü Sayın Orhan Öztürk’ün yaptığını düşünüyorum. Hemen her akşam yapmış olduğu yürüyüş gerçektende topluma örnek sayılmaktadır. Bu arada sevgili Arif Pilavcı ve Halil İbrahim Helva’da yaz ve kış demeden yürüyüş faaliyetlerini devam ettirdiler. Önümüzdeki yaz sezonunda bu tür faaliyetlerini artacağını düşünüyorum.
İlçemizde spor faaliyetlerinin sınırı yoktur. İnsanlarımız fırsat buldukça bu tür etkinliklerde bulunmaktadır. Örneğin yaz sezonu boyunca ilçemiz spor sahasında koşu yapan gençler, yürüyüş yapan aileler dikkat çekmektedir. Ayrıca bayanların spor yapabilmeleri için Halk eğitim merkezi salonlarını açan Merkez Müdürü Mustafa Çoşkun’u da kutlarım. Bu arada büyük emek ve yatırımlar yaparak Me-Sa güzellik ve spor salonunu çok uygun fiyatlarla halkımızın hizmetine sunan Şeyma Aslaner Hanımefendiyi de alkışlamak gerekir.
Saygıdeğer okurlarım; Kısaca özetlemek gerekirse sağlıklı yaşayabilmek için spor yapmak gerekir. Ancak yapacağımız etkinliklerde bilinçli olmakta fayda vardır. Bu etkinlikleri gerçekleştirirken nasıl başlayacağımız, neler yapacağımız konusunda bir hekimden bilgi alırsak daha da faydalı olacağını düşünüyorum. İlçemizdeki bu güzel faaliyetleri destekliyor, mutluluk duyuyorum. İşte bu bilgiler ışığında küçük büyük herkesin spor yapmasının yörede örnek bir davranış olacağını düşünüyorum. Bizler spor yaptıkca daha sağlıklı ve sağlam düşüneceğiz, vücutlarımız da sağlamlaşacaktır. Çünkü Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.
Saygılarımla!

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 35

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

İKİZ MEHMET DEDE 103 YAŞINA BASTI
Beldemizin ve yöremizin en yaşlı insanı olma unvanını elinde bulunduran İkiz Mehmet adıyla bilinen Mehmet Küddüs TATAR 103 yaşına bastı. Geçtiğimiz günlerde Osmancık haber adına ziyaret ettiğimiz İkiz Mehmet Dede'yi oldukça sağlıklı gördük. 1901 doğumlu olduğunu tespit ettiğimiz Mehmet Dede uzun ve sağlıklı yaşamasını çok çalışmaya bağladı.
            Gençlik yıllarında çok çalıştığını, Osmancık başta olmak üzere çevre beldelerde sayısız evin bacasını çıkardığı baca ustası olarak bilindiğini Osmancık'ta mevcut ahşap eski yapı evlerin yüzde sekseninin bacasını kendisinin yaptığını, bacacılığın yanı sıra sıva ve duvar örme işlerini ve soba yapım ustalığı yaptığını belirten Mehmet Dede Sabahları çok erken kalktığını söyledi! Hayatı boyunca daima doğal ürünleri tercih eden Mehmet Dede Stresten uzak kaldığını, hayatı boyunca hiç sigara içmediğini, kahvehanelerde ve kapalı alanlarda oturmadığını, doğa ile iç içe yaşadığını, uzun yaşamanın sırrının  çok çalışmak, günde en az 2-3 km yürüyüş yapmak, bol yoğurt yemek ve yeşil sebzenin yanı sıra bol meyve tüketmek,bol su içmekte saklı olduğunu söyledi. 1944 yılında bir iş kazası sonunda Lütfüllah ismindeki ikiz kardeşini kaybettiğini söyleyen Mehmet usta Allah onun ömrünü bana verdi diyor.
            İki erkek ve bir kız çocuk sahibi olan Mehmet Dede'nin eşi 14 sene önce vefat
 
 
 

 

 

 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 36

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

HIDIRELLEZ
Hıdırellez olayı asırlardır Osmancık'ta kutlanan güzel bir gelenek.
Her Mayıs ayının 6. Günü Hıdırellez olarak kutlanır. Bu olay Trakya'da birkaç belde ve Orta Karadeniz bölgesinde bulunan Osmancık'la özdeşmiş ve aslına uygun olarak kutlanmaya çalışılmaktadır.
Osmancık'ta sadece takvim yapraklarında kalan bir gün olmaktan çıkmıştır.
            Bu durum, işin güzel tarafı: Asırlar boyunca insanlar kendi kendilerine organize olmuşlar, törenler yaşatmışlardı. Hemen hemen hiçbir resmi kurum ve kuruluş Hıdırellez'in  organizasyonu için herhengi bir faaliyette bulunmamıştır. Son yıllarda Belediye ve Türk Hava Kurumunun yapmış oldukları faaliyetleri alkışlamak gerekir.
            Buradan şöyle bir sonuca varmak mümkündür. Hıdırellez Osmancık'ın tanıtabilmesi için önemli bir fırsat ve nimettir. Çevre ilçe ve beldelerden pek çok insanını ilgisini çeken Osmancık, Hıdırellez  kutlama komiteleri kurulmalı; bu konumda Turizm ve Kültür Bakanlıklarının teşvik, bilgi ve yönlendirmelerinden yararlanılmalıdır.
            Allah'ın Osmancık'a bir lütfü olan Hıdırellez geleneği bu güzel topraklarda mutlaka görkemli bir şekilde yaşatılmalıdır. Bu konuda broşürler hazırlatılmalı, döviz ve pankartla caddeler süslenmelidir. Ünlü sanatçıların katılacağı halk günleri tertiplenmeli, bu günlerde Osmancık türküleri yaşatılmalıdır. Özellikle ateş etrafında geceleri oynanan ve kaybolan  geleneklerimizden olan Sin sin oyunu Hıdırellez ile birlikte yaşatılabilir.
Bu geleneksel faaliyete başta dev let adamlarımız olmak üzere önemli şah siyetler davet edilmelidir.
Saygıdeğer okurlarım!
            Konuyu kısaca özetlemek gerekirse, Türkiye'de pek çok yörede sadece takvim yapraklarında kalan Hıdırellez Osmancık için çok önemli bir fırsattır.
Bu konuda mutlaka organize olmamız gerekmektedir. Beş bin nüfuslu olan Kargı ilçesinin bir keşkek günü nasıl değerlendirilip, bu ilçenin beş bin kişinin ağırlanması sağlanıyorsa; otuz bin nüfuslu olan Osmancık'ta otuz bin kişinin ağırlandığı Hıdırellez günleri organize edilmelidir.
Osmancık iç turizm pastasından pay almasını becermeli. Türkiye'nin gün demine pirincin üretildiği ve Hıdırellez kutlamalarının yapıldığı yer olarak yerleşmelidir.
            Saygılarımla.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 37

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TOSYA’NIN ADI YOK
            Son bir ay içerisinde pirinç fiyatları %150 ye varan oranlarda yükseldi. Pirinç fiyatlarındaki yükselişle ilgili olarak sürekli açıklama yapılıyor. Konu ile ilgili olan kamu ve özel kuruluşlar televizyonlarda yorumlar yapıyor.
            Pirincin fiyatı artar ya da düşer. Bu dalgalanma dünya yad yerli piyasa oyunlarından olabilir ya da bu durumu kuraklığa bağlayanlar da olur. Bütün bu yorumlar uzar gider. Benim ilgim ise işin Osmancık’la ilgili olan kısmı. Nedir o önemli gördüğün husus diyecek olursanız. Konu ile ilgilenen Kamu ya da sivil kuruluşların beyanatlarından anlaşılıyor ki diyeceğim. Türkiye’nin artık iki pirinç türü var. Bunlardan bir tanesi “Osmancık pirinci” diğeri ise “Baldo” olarak adlandırılan Trakya menşeili pirinç.
Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor. Pirinç sektöründe artık Tosya’nın adı yok. Bir başka deyişle Tosya adında bir pirinç türü yok. Pirinç Tosya’da da yetişse bile artık Türkiye’de pirincin adı Osmancık. Pirinç denildiğinde artık Osmancık adı geçiyor. Bakliyatta pirinç konu olduğunda hep Osmancık pirinci konuşuluyor. Tabii ki her Osmancık pirinci Osmancık’ta yetişmiyor. Trakya’dan Çukurova’ya, Gönen’den Terme’ye ve Bafra’dan Tosya’ya kadar ülkenin bütün pirinç ekim alanlarında Osmancık pirinci ekiliyor. Yani Türkiye’de artık pirincin adı Osmancık.
Peki, pirincin adı nasıl Osmancık oldu. Dilerseniz kısa öyküsünü anlatalım. Türkiye’de pirinç tarımı Cumhuriyetin ilk yıllarında başladı. Pirinç tarımının başlaması ile birlikte Tosya’ya Kamu iktisadi teşebbüsü olarak devlet tarafından bir pirinç fabrikası kuruldu. Bu fabrikayı takiben bir de özel teşebbüs tarafından kuruldu ki Tosya’ya yakın yerler olan Boyabat, Kargı ve Osmancık’ta üretilen   çeltikler pirinç olmak için Tosya’nın yolunu tuttu.
Doğal olarak kamu kuruluşları başta olmak üzere  bütün kurum ve kuruluşlar pirinç ihtiyacını Tosya’dan karşıladılar. Dolayısı ile Tosya’ya yakın bölgelerin pirinçleri de Tosya pirinci adı ile anılır oldu. Oysaki söz konusu bölge içerisinde yetişen ve Tosya’da pirinç olan çeltikler içerisinde Tosya sınırları içerisinde yetişeni %20 yi geçmiyordu.
Tosya bu haksız rekabette on yıllarca önde gitti. Oysaki zaten dağlık olan ve düz arazisi Osmancık yöresinin ancak onda biri kadar olan Devrez çayı kenarına dizilmiş yarım yamalak arazilerde Türkiye’nin önemli oranda ihtiyacını karşılayacak pirincin yetişmesi mümkün değildi. On yıllarca zamandır Kargı ve Osmancık bölgesinden kamyonlarla pirinç
Tosya’ya gitti ve Tosya pirinci olarak pazarlandı. Maalesef bu uygulama hale devam etmektedir. Tüketiciler şunu bilmelidir ki Tosya’da pazarlanan pirincin adı da Osmancık’tır.
Bu haksız rekabete bir yerde dur demek gerekiyordu. Osmancıklılar bu haksız rekabeti sonlandırmak için 1995 yılında çalışmalara başladılar. Çalışmalar 1997 yılında meyvesini verdi ve yörenin iklimine en uygun ve verimli çeltik türü seçilerek Osmancık 97 adında tescillendi.  Osmancık 97 çeltik tohumu aradan geçen yıllar içerisinde Çeltik tarımı ile uğraşan çiftçilerin tercih nedeni oldu. Gün geldi Osmancık pirincinin çiftçi açısından tercih edilme oranı %90 ları buldu. Hatta Osmancık 97 Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan’da da tercih edilmeye başlandı. Doğal olarak aynı isimle ambalajlandı ve pazarlandı. Osmancık pirinci Türk gıda sektörünün en önemli markalarından birisi oldu ve Osmancık pirinçte aranılan ve tercih edilen bir marka oldu. Hatta gün geldi Osmancık pirincinin şöhreti Osmancık ilçesinin bile önüne geçti.
Evet kolay değil Osmancıklılar pirincin cefasını çekmelerine rağmen sefasını Tosya sürüyordu. Yıllarca Tosya’nın haksız rekabeti altında ezildiler. Sonra da yukarıda açıklamaya çalıştığım süreç başladı. Şimdi bu haksız rekabet sona erdi ve artık pirincin adı Osmancık oldu. Dolayısı ve doğal olarak artık pirinçte Tosya’nın adı yok.
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 38

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BALLY BAĞIMLISI ÇOCUKLAR
         Geçtiğimiz yıl Osmancık’ı ziyaret eden gazeteci arkadaşlarımız Osmancık’ta Bally bağımlısı çocuklarla ilgili bir köşe yazısı hazırladığında feryat etmiştik. Çorum’un parlayan yıldızı Osmancık’la ilgili olumsuzluğu kabullenemeyişimiz bu cennet vatan köşesine olan sevdamızdandır.
Bally gerçeğini biz Osmancıklılardan önce tespit eden bu gazeteci arkadaşımızı aslında kutlamak gerekir. Öyle ya güneşi balçıkla sıvamak yerine önlem alarak daha çağdaş bir tavır sergilemek gerekir.
Bu bağlamda ülkemizin hemen her köşesinde olduğu gibi Osmancık’ta da tiner ya da bally bağımlısı çocukların var olduğu bir gerçek.
Sene başında ilçede bulunan bütün ilköğretim okulu ve lise müdürlerinin katıldığı bir toplantıda ilçe emniyet müdürlüğü yetkililerinin özverili ve iyi niyetli çalışmalarına şahit oldum.
Bazı okul müdürleri konuyu önemseyerek yapmış oldukları tespitleri emniyet yetkileri ile paylaştılar. Notlar alındı önlemler tartışıldı.
İlçe merkezindeki mezbelelik yerler ve metruk binalar takip altına alındı. Orada özellikle bally satışlarının kontrol edilmesini, esnaf odasının da girişimleriyle ilçenin ihtiyacı olan bally miktarının belirlenmesini, satışların giriş ve çıkış envanterinin tutulmasını, konu ile ilgili yasal boşluk varsa acilen yasa çıkarılmasını, bally ve tiner satışlarının vesikaya ve kimliğe bağlanmasını anlatmaya çalıştım.
Konunun bir başka boyutu ise kırtasiyelerde satılan solvent içerikli yapıştırıcılardır. Piyasada bol miktarda solvent içerikli yapıştırıcı imal bulunmaktadır. Bu yapıştırıcıların önemli bir kısmı Uzakdoğu menşeili ithal yapıştıcılardır ki maalesef gümrüklerden kontrolsüzce yurdumuza sokulmakta ve dağıtımı yapılmaktadır.
Bizler işimizi düzgün yapalım derken eğitimin önemli bir parçası olan kırtasiyeler vasıtası ile çocuklarımız zehirlenmektedir. Standartlara uygun olmayan solvent içerikli yapıştırıcıların çocuklarımızla buluşturulmasında yegane amaç imalat ya da ithalatçıların rant sağlama arzusudur.
Ne acıdır ki en çok yapıştırıcı kullanılan dersler olan görsel sanatlar ve teknoloji tasarım ders öğretmenlerinin önemli bir kısmı da bu bilinçten yoksundur. Konu ile ilgili acil önlemleri sıralamak gerekirse Tiner ve Balyy kullanımı ve tüketimi ile ilgili ivedi bir yasal düzenlemeye gerek vardır.
İlgili öğretmenler, yöneticiler, emniyet mensupları, kırtasiyeciler ve doktorlar konu ile ilgili hizmet içi eğitimden geçirilmelidir.
Bölgedeki metruk binalar ve alanlar kontrol altına alınmalı ve gerekli aydınlatmalar yapılmalıdır.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 39

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DİLENCİLERİ SEVMİYORUM 
Geçtiğimiz yıl ülkemizde artık dilencilik müessesinin ortadan kalkması gerektiği üzerine bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı kaleme almamdaki gerekçem özetle şu şekildeydi.
Valilik veya kaymakamlıklara bağlı olarak faaliyet gösteren sosyal dayanışma ve yardımlaşma vakıfları vasıtası ile sosyal devlet olma yolunda önemli aşamalar kayıt edilmiştir. Söz konusu vakıflar aracılığı ile fakir fukara ve garip guraba ayni ve nakti yardımlarla desteklenmektedir. İlgili vakıflar yemek, yiyecek, kömür ve para yardımlarını sürekli artırılarak yapmaktadır. Ayrıca faizsiz kredi desteği ile  insanımıza kendi işini kurma imkanı da verilmektedir.
Yeşil kart sistemi ile bütün yoksullar sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınmış ve sağlık hizmetinden yararlandırılmaya başlanmıştır. Valilikler her ay halk günü düzenlemek sureti ile ihtiyacı olanı takip ve tespit etmektedir. 65 yaşını aşkın sosyal güvencesi olmayan yoksulların durumları incelenip huzurevine alınmaktadır.
Bütün bunların yanı sıra belediyeler başta olmak üzere sürekli kendini yenileyen ve gelişen sosyal dernekler de kermes, ayni ve nakti desteklerle fakir fukaraya yardım etmektedir.
Son yıllarda Türk insanının merhamet duygusu en üst seviyeye çıkmış ve sosyal dayanışma konusunda süratle sivil örgütlenmesini tamamlamıştır. Bu bağlamda sosyal dayanışma ve yardımlaşma hususunda sivil örgütlerde devletle yarışır hale gelmiştir.
Kısaca özetlemek gerekirse yukarıda açıklanan bilgiler ışığında yoksulun dilenmesi ile ilgili bütün sebepler ortadan kaldırılmıştır. Buna rağmen Ramazan ayını da fırsat bilen bir takım ar damarı çatlamış insanların sayısında artış gözlemlenmektedir.
Maalesef yüksek İslam ahlakı ile taçlanmış Türk insanının merhamet duyguları Ramazan ayının da gelmesi ile birlikte sömürülmektedir. İhtiyacı olanın isteme makamının sosyal dayanışma ve yardımlaşma vakıfları ya da ilgili sivil örgütler olduğunu en cahil vatandaş bile bilmektedir.
Hal bu iken gün boyunca kentin bütün caddelerini arşınlayan ve cami önlerinde bilinçli olarak yırtık pırtık elbiseler giyinen, kafasını gözünü sarıp sarmalayan ve el açan uyanıklara artık dur denilmesi gerekmektedir. Türk insanının merhamet duygularının sömürülmesine göz yumulmamalıdır.
Son yıllarda hızla gelişen sosyal devlet anlayışı neticesinde dilencilik müessesi ortadan kalmıştır. İnsanların dilenmesini gerektiren bütün sebepler devlet ve millet tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bütün bunlara rağmen merhamet duyguları ticareti yapan uyanıklar ortada gezmektedir. İsteme adresi belli olduğu halde bu çirkin ticaret anlayışı devam etmektedir. 
Bu edepsiz ve ar damarı çatlamış insanlar gerçek ihtiyaç sahipleri de değildir. Gün geçmeye görsün ki hemen her gün bir dilencinin üzerinden milyarlar çıkmasın ya da banka hesaplarında milyarlar bulunmasın. Hatta araba daire gibi onlarca mal ve mülk sahibi dilencilerin ortaya çıktığını  düşündüğünüzde nasıl aldatıldığınızı ve merhamet duygularınızın nasıl sömürüldüğünü bir düşünün.
İşte bu yüzdendir ki dilencileri hiç sevmiyorum. Üstelik sevmemekten de öte bütün dilencilerden nefret ediyorum. Bu hassas konuda duyarlı davranarak bu konuyu geçtiğimiz gün manşet haber olarak kamu oyu ile paylaşan Çorum Gazetesi’nin değerli yöneticilerini de kutluyorum.
Bütün bu bilgiler ışığında bütün okuyucularımdan rica ediyorum. Dilencilere para vermeyiniz. Eğer ısrarcı davranır yakarırsa sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfını adres olarak gösteriniz.
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

  40

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

YEŞİL BOYALI BİBER
Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar", kısaca GDO adı veriliyor. Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.
Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO'lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates,balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor.  İnsanlık bugün doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO ların çeşitli yollardan yayılarak yeni Frankeştaynlar yaratma tehlikesiyle karşı karşıya. Frankeştayn gıda yaratanların bir amacı var. Birim alandan daha çok verim alıp, daha çok para kazanmak. Gözünü para hırsı bürümüş olan frankeştayn gıda üreticileri yani GDO nun mimarları boş durmuyorlar. Balık genli domatesle birlikte kabak bitkisine aşılanmış devasa karpuzlarda onların eseri.
GDO cuların bir başka marifetleri bunlarla bitmiyor.  Birim alandan daha fazla ürün almanın yanında ürünün güzel görünmesi de onlar için önemli. Ürünün iri olması, düzgün olması, parlak olması bu frankeştayn meyve üreticileri için çok önemli. Tabii ki ürünün albenisi de tüketimi körüklüyor. Böylece GDO nun yanında boyalı biber, şeker spreyli çilek, parlatıcılı patlıcanlarla ilgili bir gıda parlatma ve boyama sektörü oluşmuş durumda.  Yani Genetiği değiştirilmiş mikroorganizma tekniği ile üretilen ürünler için rahat yok. Ürün toplandıktan sonra bir kaç günlük işlemden daha geçiriliyor.
Dilerseniz okuyucularımızı aydınlatmak için biz sadece boyalı biber ve boyalı mandalinalardan örnek verelim. Öncelikle GDO lu mandalinalar normalden iri oluyor. Dalından toplandıktan sonra önce yaprakları ayıklanıyor ve boylara ayrılarak hizaya getiriliyor. Şekil bozukluğu olanlar tekrar ayrılıyor. Kapalı özel karpit odalarında iki üç gün bekletiliyor. Dayanıklı olması için sprey ile özel olarak ilaçlanıyor. Boyanması gerekenler turuncu renkli ve parlatıcı özelliği olan özel sprey boyalarla boyanıyor. Bir gün daha bekletildikten sonra etiketlenerek markalı ambalajlara sarılıyor. Bir gün daha bekletildikten sonra kasalanarak pazara sunuluyor.
Boyalı biberlere gelince; Biberlerin dalında irileşmesi için sera ortamında sürekli hormonla destekleniyor. Hormonun ayarı kaçtığında ise biberin rengi yeşilden sarıya doğru yön alıyor. Tabii ki bunun da kolayı var. Biberler toplandıktan sonra yapraklarından ayrılıyor. Boy boy ayrılarak gruplanıp hizaya getiriliyor. Renk vermek için parlatıcı özelliği de olan ilaçlı boyalarla boyanıyor. Sonra etiketlenip ambalajlanarak piyasaya sürülüyor. Bu durumda bizlerde tabii ki en irisini, en güzelini, en parlağını ve en renklisini alıyoruz. Daha sonra gözümüzden sakındığımız ciğerparemiz eşimiz ve çocuklarımızla hormonlu, GDO’lu,cilalı ve boyalı biberleri midemize indiriyoruz.
Haliyle panik halimiz var. GDO’lu ürün yemekten nasıl kurtuluruz diye kara kara düşünüyoruz. Nasıl mı? Elleri öpülesi babaannemiz ölmeden onun köyde bin bir zahmet kurutup hazırladığı tarhananın tarifini öğrenip ve marketten aldığımız hazır çorbalardan kurtularak. Sizin kız; Yazın köye tatile gittiğinizde çırparak yayık ayranı yapmayı, Kızılcık, vişne ve ayva marmelatını karıştırarak meyve suyu yapmayı mutlaka öğrenecek.  Damağını bu tatlara alıştıracak ve okul kantininden kola içme alışkanlığını terk edecek. Küçük oğlan okul kantininde hemen her gün ilaçlı patates cipsi yemeyi, hamburger ile tıkınmayı bırakacak. Köyden bir çuval un sipariş edeceksiniz ve börek ve çörekleri evde yapacak çantasına koyacaksınız. Salçayı köyden getirecek; Yoğurdu evde yapacaksınız. Katkı maddeli beyazlatılmış ekmeği evinize sokmayacak, buğday unu ile karıştırılmış çavdar unundan ekmeği evde yapacaksınız. Tonla para verip parlatılmış, boyanmış iri mi iri tornadan çıkmış gibi düzgün meyve ve sebzeleri evinize sokmayacaksınız. Amerikan pirinci yerine Osmancık pirincini, Brüksel lahanası yerine Güvercinlik lahanasını, İsrail domatesi yerine İskilip Karaburun domatesini tercih edeceksiniz. Bamyayı Kargı’dan, fasulyeyi Gümüşhane’den sipariş edeceksiniz. Böylece önce bozulmuş olan kendi mutfağımızın genetiğini eski haline döndüreceğiz. Şunu asla unutmayalım. Dışarıda tıkınmak ve ambalajlı ürün tüketmek zenginlik değildir. Önce kafayı değiştirip özümüze dönmek gerek.
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 41

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

CEVİZ KATİLİ
            Geçtiğimiz Haziran ayı içerisinde Osmancık’ta yaşlı ve hasta olan bir yakınımızın ziyaretine birkaç arkadaşla birlikte gittik. Kapıyı açan yaşlı kadının iki gözü iki çeşme ağladığına şahit olduk. Bir an için yaşlı adama bir şey mi oldu acaba diye düşündük. Ancak durum korktuğumuz gibi değildi.
            Yaşlı kadın yaklaşık 25 yıl önce kendi elleri ile dikip yetiştirdiği cevize zarar verildiği anlatıyordu. Teyze ile birlikte bahçeye doğru yöneldik. Kadın verdiğimiz destek ile biraz moral bulmuş ve kendine gelmişti. Bahçedeki çeşmeden yüzünü yıkamasını sağladık. Yüzünü yıkadı ve bizimle birlikte cevizin yanına geldi.
            Gördüğümüz tablo karşısında irkildik. Yaklaşık 25 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz ceviz hemen helmen bahçenin en heybetli ağaçlarından birisiydi. Geniş ve uzun kolları üzerindeki dallarında bulunan meyvelerin bolluğu ise oldukça cömert ve bereketli bir ağaç olduğunu gösteriyordu.
            Cevizin muhteşem görüntüsü birilerini tedirgin edip kıskandırmış olacak ki karanlık bir el cevize zarar vermişti. Ceviz ağacının Kuzey batıya bakan kısmının gövdeden kabukları ayrılmıştı. Gövdeyi saran kabuklar boydan boya özel bir bıçak ile sıyrılmıştı. Bu insanlık dışı davranışa tepki veren çeyrek asırlık ağaç adeta savunmaya geçmiş ve yarayı onarma gayreti içerisine girerek gövdenin yaralı kısmı sulanmıştı.
            Ziraat mühendisi olan arkadaşımız yaşlı teyzeye toprağı çamur halinde yaralı kısma sıva halinde sürmesini, ceviz ağacına sık su vermesini ve gövdeyi iki üç günde bir sulandırmasını tembihledi. Bu durumda ağacı kurtarabileceklerini söyledi.
            İlgimizden oldukça memnun kalan yaşlı kadının ağlaması kesilmişti. Morali yükselen kadın ağaçtan ne istediniz diye söyleniyor; komşunun sevgiden uzak,topluma küskün oğlunun zamanla bu zararı yaptığını, ailesinin de yıllarca sınırlarına ve ağaçlarına zarar verdiğini; şimdi babasının yalan dünyayı terk edip gerçek dünyaya göçtüğünü ve bu hırs ile öteye bir şey götüremediğini anlatıyordu.
            Arkadaşlarımızla birlikte olayı Allah’a havale etmesini söyleyerek hasta olan beyinin ziyaretine geçtik. Hasta olan adama da ceviz olayından hiç bahsetmedik. Ziyaretimizden oldukça mutlu olan yaşlı adam ve karısının hayır dualarını alarak oradan ayrıldık.
Aradan geçen yaklaşık bir aylık zaman sonrasında ceviz ağacını hep merak ettim. Ağacın koyu yeşil olan yaprakları önce açık yeşile döndü. Diğer ceviz ağaçlarının yeşili ile kıyaslandığında bu durum açık ve net fark ediliyordu. Sonra Açık olan yeşil şimdilerde biraz sarıya doğru dönüştü.
Anlaşılan  çeyrek asırlık ceviz ağacından giderek umut kesiliyor. Ağacın kurtulma ihtimali %15 . Eğer ağaç kurtulursa büyük emekler sonunda kurtulmuş olacak. Eğer ağacı kurtaramazsak ceviz katili kına yakmaya hazırlansın.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 42

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KIZILIRMAK AĞLIYOR
Çevre ve Orman Bakanı Veysel EROĞLU Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmada ülkemizdeki nehirlerin organik ve ağır metal kirliliği düzeylerini açıkladı. Buna göre, Kızılırmak organik kirlilik açısından 2. sınıf yani az kirli ağır metal bakımından ise 3. sınıf yani çok kirli düzeyde bulunuyor.
Evet; yukarıdaki açıklamalar ve yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere Kızılırmak ağlıyor. Kızılırmak’ın içerisinden veya yakınından geçen bütün köy ve beldelerin kanalizasyonları Kızılırmak’a akıtılıyor. Ayrıca Kızılırmak yatağına yakın çevrelerde bulunan sanayi tesislerinin bir kısmının atıklarını Kızılrmak2a akıttıkları ve katı atıklarında ırmak yatağında dolgu malzemesi olarak kullanıldığı da biliniyor.
Dilerseniz Kanalizasyon kavramını önce açıklayalım. Kanalizasyon (Şehir Atık suyu) içinde bulunan değişik organik maddelerin (fenol, benzen, deterjan, kimyasal kağıtlar, plastikler, klorlu bileşikler, pestisidler, yağ ve gres vb.) mikroorganizmalar üzerinde yapmaktadır. Bu nedenle tehlikeli organik kirleticiler içeren, atık sular, fiziksel, kimyasal ve biyolojik olmak üzere üç tür kirlilik gösterirler.
Suyun fiziksel özelliklerinin değişmesi (renk, koku, tat, bulanıklık, sıcaklık, pH v.s) fiziksel kirliliğe neden olur. Sıcaklık ve pH, nehirlerdeki bitkisel ve biyolojik hayatı etkileyen önemli parametrelerdendir. Yüksek sıcaklıkta çevreye bırakılan atık su, karıştığı nehir suyunun sıcaklığını doğal olarak arttıracaktır. Oksijenin yüksek sıcaklıkta, sudaki çözünürlüğü azalacağından, nehir suyundaki biyolojik oksijen, biyolojik hayat için yetersiz kalacaktır.
Zamanla suda birikime sebep olan kurşun, civa gibi ağır metaller, biyolojik yolla parçalanabilen organik maddeler ve inorganik atıklar suda kimyasal kirlilik yapar. Kimyasal kirlilik, genellikle sanayi atıklarının arıtımsız olarak sulara verilmesi sonucunda oluşur. Bazı endüstriyel atık sulardaki dayanıklı kirleticiler, alıcı su ortamında birikme, canlıların dokularında yoğunlaşma ve belli sınırlar üstünde canlılar üzerinde doğrudan toksik etki etme özelliklerine sahiptirler. Ayrıca endüstriyel atık suların sebep olduğu kirlenmelerde ekolojik denge bozulmasına daha çok rastlanmakta ve bu bozunma çoğunlukla geri dönüşü olmayan bir nitelik taşımaktadır.
Kimyasal kirleticiler özelliklerine göre üç sınıfta toplanmaktadır. Bozulmadan kalanlar: Klorür gibi inorganik bileşiklerde zamanla parçalanma görülmez. Değişebilenler: Biyolojik olarak parçalanabilen organik kirleticilerdir. Mikroorganizmalar tarafından parçalanarak inorganik kararlı maddelere dönüşürler. Kalıcılar: Zamanla biyolojik birikime yol açan cıva, arsenik, kadmiyum, krom, kurşun, bakır gibi metaller, tarım ilaçları gibi organik maddeler ve uzun yarı ömürlü radyoaktif maddelerdir. Bütün bu kirlenmenin kanserojen oldukları da bilimsel olarak ispatlanmıştır.
Biyolojik kirliliği, organik atıkların etkisiyle su kaynaklarında üreyen algler, küfler ve bakteriler oluştururlar. Bu canlılar zamanla ortamdaki oksijeni tüketirler. Oksidasyon işlemine bağlı olarak, termik reaksiyonlar suyun sıcaklığını yükselterek diğer canlıların yaşaması için gereken oksijen miktarını düşürmeye devam eder ve orta vadede de nehir deki bitkisel hayatla birlikte canlı türleri zamanla yok olur.
Yukarıda özetini vermeye çalıştığım kirlilik oluşturan etmenlerin yanı sıra nehir yatağı ile sürekli oynanması, kaçak sulama yapılması, metropollerin içme suyu ihtiyaçlarını karşılamak için nehirlere gözünü dikmesi, inşaat sektöründeki kum ihtiyacının nehir yatağından karşılanması, kum ve taş ocakları açılması, sanayi atıkları, taş ve molozlarla yatağın doldurulması, yerel yönetimlerin çeşitli sebeplerle ırmak yatağında kontrolsüzce  işlem yapmaları ve barajların ihtiyaç durumuna göre nehir suyunun sık sık kesilmesi sonucunda da nehir yatağındaki kirlilik çoğalmaktadır. Nehir suyunun kesilmesi ile birlikte fırsatçılara gün doğmakta nehir içerisindeki küçük göletler rant kapısı haline gelmektedir.
Bütün bu bilgiler ışığında asırlardan bu yana; Anadolu’nun ekmeği aşı ve bereket kapısı olan Kızılırmak için için ağlamaktadır. Kızılırmak’ın gözyaşlarını dindirebilmek için zaman içerisinde bir takım hamleler yapılsa da bu yeterli değildir. Ülkemizin henüz bir su yasası yoktur. Bu cennet vatana, ait olduğumuz topluma, yaradılış ve var oluşumuz gerçeklerine, yaşadığımız gezegene karşı vicdani sorumluluğumuz gereği suya ilişkin bütün faaliyetlerde bazı kuralların getirilmesi ve uygulanması gerekmektedir.
Bu bağlamda doğa hakkına bağlı olarak su hakkı ve dolayısı ile insan hakkı olarak olaya bakılmalıdır.  Su insan dâhil tüm canlılar için en önemli hayat kaynağıdır. Çare su yasasının bir an önce çıkarılması ve yürürlüğe konulmasıdır. Su kaynaklarının kullanımı ile ilgili kurallar ve ihlal edenlere ise ağır yaptırımlar getirilmelidir. Suyla ilgili meseleler ancak böyle bir anlayış ve adalet duygusu ile çözümlenebilir.
Böylece Anadolu’nun en uzun bereket kapısı olan Kızılırmak başta olmak üzere göller, çaylar ve dereler kurtulacak ve doğa ile birlikte insanlık kazanacaktır. Haydi, Kızılırmak’ın gözyaşlarını dindirelim. Kızılırmak’ın gözyaşlarının dindirelim ki yarın çocuklarımız ağlamasın.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 43

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

MODERN KÖY TAVUKÇULUĞUNU TEŞVİK EDİLSİN; KEKLİK AVI YASAKLANSIN
            Geçtiğimiz yılarda ülkemizin başına musallat olan kuş gribi vakaları kısmen gündemden düştü. Son iki yıldan bu yana kuş gribi vakalarının yerini Kırım Kongo kanamalı hastalığının bir başka deyişle kene vakalarının aldığı biliniyor. Ben bu iki belanın da bir biri ile bağlantılı olduğunu tahmin ediyorum.
            Dilerseniz kuş gribi vakarlını ve yapılan mücadele şeklini biraz irdeledikten sonra kene vakasına gelelim. Bu gün kuş gribi olarak adlandırılan hastalık bizim çocukluğumuzda mahallemizdeki tavuklara sık sık musallat olurdu. Mahalleli kadınlarda bu durumu mahallenin tavuklarına “ölek” geldi diye yorumlardı. Birkaç gün içerisinde mahallede bütün tavuklar  bu hastalık nedeni ile ölürdü. Tabii ki bıçak yetiştirilip kesilebilenler afiyetle yenirdi. Gün geldi mahallede “ölek” geldi diye yorumlanan tavuk ölümlerinin adı kuş gribi diye bilimsel bir hal aldı. Ancak arada bir fark vardı ki o zamanlar bu hastalık insanları etkilemiyordu. Bu gün ise insanların bağışıklık sistemi zayıflamış olacak ki kuş gribi denilen hastalık insanları olumsuz yönde etkilemeye ve insan ölümlerine neden olmaya başladı.
            Hastalık insanlar için ölümcül tehlike oluşturduğuna göre bu hastalıkla acil mücadele edilmeliydi. Kuş gribinin görüldüğü bölgeler karantinaya alındı. Bölgede kanatlı ne varsa derhal boğazlandı. Söz konusu kanatlılar aşı yapılmadan ve incelenmeden, hastalığın var olup olmadığı tespit edilmeden boğazlanması son derece ilkel ve vebali olan bir durumdu. Son derce insanlık dışı ve canice uygulanan bu yöntem gelecekte başımıza yeni belaların açık ve net habercisi olmuştur.
            Bu yöntemle Türkiye’min köylerinde tavuk, kaz, hindi, ördek vb. kanatlı ne varsa hepsi boğazlandı. Çorum’un köyündeki Ayşe teyzemin gözyaşlarına aldırmadan canlı canlı dört beş tavuğunu boğazlayıp kireç kuyusuna doldurmanın faturası mutlaka ağır olmalıydı.
            O günlerde akrepler çoğalacak keneler tehlike saçacak diye bir yazı yazmıştım. Bu gün gibi hatırlıyorum.
            Gün geldi avcılarımız da bir yandan keklik neslini tükettiler. En ucuz ve basit olanı 8 mermi atan otomatik tüfekler hemen her gün doğada katliam yapmaya devam ettiler. Kenelerin en büyük dengeleyicisi olan keklik, hopan, güvercin, üveyik, sığırcık, karatavuk ve bıldırcın türü bütün kanatlılara otomatik tüfekli avcılar ölüm kustular.  Avcıların doğayı tahrip etmelerine devlet hep seyirci kaldı ve kara avcılığını caydırıcı, engelleyici hiçbir önlem alınmadı.
            Artık doğanın intikam zamanı gelmişti. Bilinçsiz bir şekilde ilkel yöntemlerle boğazlanan tavuklar ve avcılar tarafından nesli tüketilme aşamasına getirilen keklik,hopan vb. kanatlılar  kalmayınca keneler çoğalmaya ve ölüm kusmaya başladılar.
            İşte bu ilkelliğin, insanlık dışı canice uygulamaların faturası ağır olmaya başladı. Yetmiş milyonluk koca Türkiye’nin başına keneler musallat oldu. Kene vakası tıbbi adı ile Kırım Kongo kanamalı hastalığı nedeni ile hemen her gün bir insanımız ölüyor. İnsanlar doğaya çıkmaya korkuyor. Piknik yapmak haram oldu. Mesire yerleri boşaldı. Türkiye kara kara düşünmeye başladı. İnsanlar sinek ısırmasından dahi şüphe etmeye başladı.
            Bozulan doğanın dengesini günübirlik üretilen çözümler yerine bozduğumuz doğanın dengesini yeniden kurma çabası içerisine girerek düzeltebiliriz. Her şeyden önce azatlığımız kanatlı sayısını doğaya iade etmek birinci borcumuz. Modern köy tavukçuluğu acilen teşvik edilmelidir. Beyaz etten para kazanan birilerinin hesabı değil Türkiye’nin doğal geleceği önemlidir ve ön planda tutulmalıdır. Köyde tavuk, hindi vb. besleyecek vatandaşlarımızın tavuk sayısına göre kredi vergi indirimi, yem, otlak vb. teşvikler mutlaka getirilmeli, köylerde açık kanatlı besiciliği özendirilmelidir. Keklik, hopan, sülün, güvercin, üveyik, sığırcık, karatavuk ve bıldırcın türü kene dengeleyici bütün kanatlıların avlanması 5 yıl süre ile derhal yasaklanmalı bu avı yapanlara hapis cezası başta olmak üzere ağır yaptırımlar getirilmelidir. Av ve yaban hayatı koruma, Milli parklar genel müdürlüğü vb. resmi ve konuya duyarlı ve ilgili sivil kuruluşlar işbirliği içerisinde projeler üretmelidir. Bu projeler vasıtası ile yaban hayatına salınmak üzere Keklik, hopan, sülün, güvercin,üveyik,sığırcık,karatavuk ve bıldırcın türü yetiştiriciliği özendirilmeli kredi vb teşvik imkanları bu kuruluşların hizmetine sunulmalıdır.
Bütün bu uygulamaların sağlıklı ve başarılı bir şekilde yürütülmesi ve doğadan aldıklarımızı geri doğaya iade etmemiz halinde önümüzdeki yaz sezonunda kene vakası ortadan kalkacak ve Türkiye toplum sağlığı  tarihinde acı bir tecrübe olarak yerini alacaktır.
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 44

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEVLET MEMURLUĞUNA GİRİŞTE YAŞ SINIRININ KALDIRILMASI ÇAĞIN GEREĞİDİR 
Devlet memurluğuna giriş yaş sınırı hali hazırda otuz beştir. Öğretmenliğe giriş yaş sınırı ise kırktır.
Günümüz dünyasında ortalama insan ömrü uzamış ve Sosyal güvenlik yasalarında düzenleme yapılmış ve emeklilik yaşı atmış beşlere çıkarılmıştır. İlköğretime başlangıç yaşı yedi;  İlköğretim sekiz yıl olmuş ve liseler dört yıla çıkarılmıştır. Ortalama yüksek öğretim süresi beş yıldır.
Basit bir hesaplama ile bir kişinin lisede bir yıl kaybettiğini, Üniversite kapısında iki yıl beklediğini ve bir yıl hazırlık okuduğunu üstelik beş yıllık bir bölümde de bir yıl kaybettiğini ayrıca kamu personeli seçme sınavına girip üç yıl iş beklediğini varsayalım.  Bu durumda kalemi elimize alıp topladığımızda karşımıza otuz ve otuz iki yaş gibi rakamlar çıkmaktadır. Bu rakamların üzerine erkekler için askerlik görevini de eklediğinizde yaş otuz dört olur.
Bu durumda insana yatırım yapma faktörü işlevini kaybeder. Böylece yaklaşık otuz yılda yetiştirdiğiniz, yatırım yapıp paralar harcadığınız insanları işsizlik korkusu sarar. İşsizlik korkusuna ek olarak işe yaramazlık sendromu da bu olumsuzluklara eklendiğinde ortaya vahim bir tablo  çıkar. Burada da senin yaşın doldu. Sen devlet memuru da olamazsın Kamu personeli seçme sınavına da giremezsin demek öncelikle insan haklarına aykırıdır.
Evet belki hayata atılmak için liselerin üç yıl olduğu ve ön lisans eğitimin yeterli olduğu,emeklilik yaşının ellilerde olduğu,insan ömrünün ortalama atmış beş yıl olduğu  bir dönemde devlet memurluğu ve öğretmenliğe giriş için otuz beş ve kırk yaş sınırı  mantıklıydı.
 Ancak artık Türkiye gelişmiş ve şartlar değişmiştir. Hayata atılmak için ön lisans eğitimi bazı mesleklerde yeterli değildir. İlköğrenime başlama yaşı yedilere çıkmış lise eğitimi dört yıla çıkarılmıştır. Ortalama insan ömrü yetmiş yaş üzerine çıkmış ve emeklilik yaşı da  atmış beşlere çıkarılmıştır. Yaşam standartlarının gelişmesi ile eğitim ihtiyacı da  yükselmiştir.
Bu bağlamda devletin resmi istatistiklerine bakıldığında evlenme yaşı da yükselmiştir. Dolayısı ile hayata atılma yaşı ilerlemiştir. Bütün bu gelişmeler ışığında gelişmeyen geride kalan tek faktör devlet memurluğu ve öğretmenliğe giriş yaş sınırlamasıdır. Dolayısı ile ivedilikle bu sınırlama kaldırılmalıdır.
Devlet bakanımız Mehmet Ali Şahin'in bu hususta geçen yıl düzenleme yapılacağı sözü vardır. Meclis açılır açılmaz görüşülecek olan öğrenci af yasasına  bir madde ilave edilerek  bu çağ dışı sınırlamaya son verilmelidir. Aksi taktirde af ile üniversiteye dönecek öğrenciler için de bu af bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü otuz beş yaşında üniversiteden mezun olma fırsatını yakalayan bu insanların da hevesleri kursaklarında kalacaktır. Dolayısı ile bu öğrenci affı güdük kalacaktır.
Eğer sosyal güvenlik ve emeklilik hususu düşünülürse bir hatırlatma yapma gereği hissedeceğim. Bilinmektedir ki artık çağdaş toplumlarda emeklilik kişinin bireysel sorunudur.
Üstelik otuz beş kırk yaşlarına yaklaşmış bu insanların genelde üç beş yıl gibi sigortalılıklarının var olduğu da göz ardı edilmemelidir. Ayrıca yukarıda anlatıp hatırlatma yaptığımıza göre çağdaş toplumlarda devletin bireyi zorla emekli etme gibi bir yükümlülüğü olmayıp bu durum bireysel bir sorundur.
Bu durumda mağdur olan; Kamu personeli seçme sınavı kapısında yıllarca bekleyen, öğrenci affı nedeni kırk otuz beş kırk yaşlarında üniversite bitirme konumunda olan on binlerce insan mevcuttur. Bu insanlar iş güç sahibi olduklarında geçmişteki üç beş yıllık sigortalılıkları da dikkate alınırsa  emeklilik yaşı da atmış beş olduğuna göre emeklilikleri için hiç bir engel yoktur.
Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; ekonomik ve sosyal gelişmeler gereği Kamu personeli seçme sınavı için yaş sınırlaması anlamsız ve çağ dışı bir uygulama olup kaldırılmalıdır. Bu durumda üniversite öğrenci affı da anlam kazanacaktır. Aksi taktirde af anlamsız ve güdük bir af olmaktan öteye gidemeyecektir. Bir hukuk devleti olan Türkiye’de bu durum belki de gözden kaçmış önemli bir husustur. Büyük umutlarla bir lisans bölümünden mezun olmuş ve bilim yuvaları Üniversitelerce öğretmenlik ünvanı ile taçlandırılmış ve bir kısmı öğrenci afları ile üniversite bitirererek yarınları için umut tohumları ekmiş insanların önüne sınır koymak önemli bir insan hakkını ihlal etmek anlamına gelmektedir. İşin en dramatik yanı ise bu durum gelecekte Avrupa insan hakları mahkemesine taşınabilir ve  ülkemizi sıkıntıya sokabilir kanaatini taşımaktayım.
Bütün bu haklı sebepler göz önüne alındığında siyasilerimizin işi çok kolaydır. Meclis açılır açılmaz görüşülecek olan üniversitelerden ilişiği kesilen öğrencilerin üniversiteye dönüşlerine imkan sağlayacak olan af Yasasına bir iki madde eklenmeli ve Kamu personeli seçme sınavı ve öğretmenlik mesleğine girişin önündeki engeller kaldırılmalıdır.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 45

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KADIN SIĞINMA EVİNİZ VAR MI?
Hemen her gün gazete ve televizyon haberlerinde bir kadının işkenceye maruz kaldığı haberlerine şahit olmaktayız. Ne acıdır ki dünyada kadının konumu en çok suiistimal edilen ülkelerden birisi Türkiye.
Dilerseniz öncelikle kadının tehlike yaşadığı ve suiistimal edildiği konuları hatırlayalım. Ülkemizin doğu ve güney doğusunda töre gereği pek çok kadın yakınları tarafından öldürülüyor ya da ölüm korkusu ile yaşıyor. Yine aynı bölgede kadınlar kendinden yaşça büyük ve istemediği insanlarla evlendiriliyor. Bu bağlamda kadının rızasına başvurmak yok. Yine ülkemizin tamamında on binlerce kadın kocası tarafından yapılan işkence ve dayak olayına maruz kalıyor. İş bununla da bitmiyor ve özellikle bu ülkenin varoşlarında kadının bedeni suiistimal edilerek fuhuş yapmaya zorlanıyor. Ana çerçevede özetlemeye çalıştığımız bu olay ve sebeplere benzer suiistimalleri eklemek mümkündür.
Ülkenin dört bir yanında psikolojisi bozulmuş ve acil tedavi edilmesi gereken on binlerce erkeğin baskı, fiziksel, cinsel ve sözlü şiddetine maruz kalan kadınların önemli bir kısmının da psikolojisi bozuluyor. Bu durumda olan kadınların çoğunun baba evine dönme çabaları da boşa çıkıyor. Dolayısı ile pek çoğu aileleri tarafından şiddet gördüğü eve dönmeye ikna ediliyor ve zorlanıyor. Birkaç deneme sonunda malum kadın ortada kalıyor. Toplumsal bir yara haline gelen bu durumu çözmek ve kadına sahip çıkmak ta tabii ki sosyal ve modern devlete düşüyor.
Ülkenin metropollerinde yetersiz de olsa kadının korunmasına yönelik çalışmaların var olduğu ve başarı ile uygulandığı bilinen bir gerçek. Acilen  bölgemizle ilgili bir durum değerlendirmesi yapmamız gerek.
Belediyelerimizin sokak hayvanlarına sahip çıktığı ve sokak hayvanlarını koruma altına aldığını biliyoruz. Burada bir eleştiri getirmek gibi bir niyetimiz yok. Sokak hayvanlarına sahip çıkmak modern toplumların birinci önceliklerindendir. Ancak kadına sahip çıkmak ve durumu yukarıda özetlenen kadınlarla ilgili bir çalışma yapmak ve bu bağlamda insana yatırım yapmak ta modern toplumların en birinci önceliklerinden olmalıdır.
Buna göre; konu ile yakından ilgili olduğunu düşündüğümüz il sosyal hizmetler müdürlüğü, Çorum, Osmancık, Sungurlu, İskilip ve Alaca olmak üzere beş büyük belediyenin toplumda suiistimal edilen fiziki, sözlü ve cinsel şiddete maruz kalan kadınlarla ilgili bir faaliyeti var mı? Yine il genelinde faaliyet gösteren konu ile ilgili sivil toplum örgütleri, kadın derneklerinin bu konuda bir faaliyeti bir girişimi var mı? Baskı, şiddet ve korku altında kalan kadınlara yönelik bir koruma, bilgilendirme, lobi vb. Etkinliklerde bulunmak ve konu ile ilgili gündem oluşturmak söz konusu sivil toplum örgütlerinin öncelikli hedefi olmalıdır diye düşünmekteyim? Ayrıca Çorum’umuzun bilim ışığı çiçeği burnunda Hitit üniversitesinin kadına yönelik şiddet konusunda ne gibi faaliyetleri var. Çorum’da bu konuda seminer, sunum, panel sempozyum vb. faaliyetler olacak mı merak ediyorum.
Yukarıda özetmeye  ve konu ile ilişkilendirmeye çalıştığım kamu ve özel bütün örgütler ve 5 büyük belediye bölgede kadın sığınma evleri açmayı düşünüyor mu?
Çocukları ile ortada kalan bu kadınlara sahip çıkmak ve bu insanları koruma altına alarak;  barınma, korunma, rehabilite edilme, istihdam ve topluma kazandırılma faaliyetlerinin bir arada yürütüldüğü kadın sığınma evlerinin açılması halinde Çorum ülkenin gündem oluşturacaktır. Dolayısı ile Çorumlu bu önemli toplumsal konuda haklı olarak alkışlanacaktır.
Haydi, kolay gelsin.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 46

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

FİLİSTİN’E YOLA ÇIKARKEN DOĞU TÜRKİSTAN’I UNUTMA
Filistin’e yola çık kampanyası aylardan bu yana devam ediyor. İngiltere’den başlayan yardım hareketi Türkiye’yi geçerek Şam üzerinden Lazkiye’ye geçti. Lazkiye limanından Ulusoy 6 isimli gemi ile Gazze’ye ulaşılması planlanıyor. Bir ara İsrail saldırılarından çekinen gemi firmalarının konvoyu taşımak istememesi üzerine gemi krizi çıkmıştı. Ancak bir Türk firmasının konvoyu taşıyabileceğini belirtmesi üzerine kriz atlatılmıştı. Lazkiye Limanı'na gelen ''Ulusoy 6'' gemisine konvoyda yer alan yaklaşık 200 araçla birlikte 50 kişi bindi.
İngiltere’den yola çıkan yardım konvoyu yol aldıkça büyüdü. Konvoyda Filistin’e destek veren Hıristiyan ve Yahudilerde bulunuyor. Bu bağlamda yardım oluşumunu uluslar arası çerçevede gerçekleşmiş oluyor. Yardımın Türkiye ayağını İHH İnsani Yardım Vakfı ve Anadolu İnsani Yardım Derneği (AYDER)’in yürüttüğü “Filistin’e Yol Açık’ sloganlı yardım konvoyu ülkemizde büyüdükçe büyüdü. Yardıma Türkiye’den destek veren duyarlı Müslümanları alkışlıyoruz. Konu Filistin olunca havadan, karadan ve denizden destek yağıyor. Allah bu yardıma sebeb olanlardan razı olsun İHH İnsani Yardım Vakfı başkan yardımcısı Yaşar Kutluay konu ile ilgili bir açıklama yapmış. “27 Aralık 2008 tarihinde İsrail’in, Gazze’ye saldırı başlattığını, İsrail’in havadan, karadan ve denizden yürüttüğü saldırıda her türlü silahın savunmasız Filistin halkı üzerinde kullanıldığına dikkat çeken Yaşar Kutluay, “İnsansız uçaklar, çocuk, kadın, yaşlı demeden hedef tanımaksızın Gazze topraklarının üzerine bombalar yağdırırken, kullanılması yasak olan fosfor bombalarının altında 500’ü çocuk olmak üzere bin 500 insan hayatını kaybetti.” Yaşar beyi bu duyarlı tavrından dolayı kutluyoruz.
Konu Filistin olunca, İHH başta olmak üzere havadan karadan ve denizden yardım yağdıran bütün sivil toplum örgütlerini Doğu Türkistan’da Çin zulmü altında inim inim inleyen Müslüman Türker içinde kampanya düzenlemeye davet ediyorum. Hatta kampanya’ya destek veren Müslümanları da neden bu kampanyaya Doğu Türkistan dahil edilmedi sorgusunu yapmaya davet ediyorum.
Bakınız;  konunun vahameti ne boyutlarda Doğu Türkistan’da neler oluyor bir hatırlayalım. Doğu Türkistan'da hamile kadınlara zorla kürtaj yapılıyor yüzbinlerce insan kısırlaştırıldı, ayrıca Kur'an-ı Kerim’in öğretilmesi ve ibadetlerin yapılması yasaklanıyor, camiler ibadete kapatılarak 'domuz ahırı' olarak kullanılıyor. 1947 yılında 1.5 milyon olan Doğu Türkistan'daki Çinli sayısının bugün 10-11 milyona ulaştığı belirtiliyor.. Her yıl ortalama 400 bin Çinli Doğu Türkistan'a getirilip yerleştiriliyor. Çin’in asıl hedefi 2020 yılına kadar Doğu Türkistan'da 50 milyon Çinli'yi getirip, ülkenin asıl sahibi Müslüman Türkleri azınlıkta bırakmak. Kızıl Çin hükümeti, Doğu Türkistan Müslüman halkına tarihte başka örneği olmayan yöntemlerle hem fiziki hem de kültürel soykırım uygulamaktadır. Bir yandan ülkeye Çinli göçmenler getirilirken, diğer yandan Müslüman Türk kızları çalıştırılmak bahanesiyle Çin'e götürüp zorla gayrimüslimlerle evlendirilmektedir. Çin hükümetinin Türk köylerinde nükleer denemeler yapmasına uygar dünya sesini çıkarmamaktadır. Çiftçilerin ellerinden alınan topraklar, Çinli göçmenlere verilmektedir."Yeraltı zenginlikleri talan edilerek, Çinlilerin refah ve zenginliğinde kullanılmaktadır. Çin'in gelişmesinin en büyük etkeni Doğu Türkistan'dır. Çünkü; Doğu Türkistan yer altı ve yer üstü zenginliklerine önemli derecede sahiptir. Müslümanların özgürlükleri tamamen kısıtlanmıştır. Dini bayramların kutlanması, oruç tutulması, namaz kılınması yasaklanmıştır. Budist ve Hıristiyan Çinliler ibadetlerinde tamamen serbesttir. Hıristiyan misyonerler, Doğu Türkistan'da serbestçe dolaşıp propaganda yapabilmektedir.  Doğu Türkistan'dan son günlerde gelen toplu infaz haberleri gelmektedir.. Doğu Türkistan meselesi sadece Müslüman Uygur Türk’lerinin bir sorunu olarak görülmemeli ve bu mazlumlara vicdan sahibi insanlar sahip çıkmalıdır.
Bugün Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkler, "Mao'nun Kızıl Çin"inde yaşananların tekrarını yaşamaktadırlar. Gençler sebepsiz yere tutuklanmakta, rejime karşı oldukları iddiası ile idama mahkûm edilerek kurşuna dizilmekte, kazançları acımasız vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık tehlikesiyle ölümün eşiğinde yaşamakta, Müslüman Türk köylerinde yapılan nükleer denemelerle ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır. Çin mahkemelerinde yargılanan Müslümanlara diri diri toprağa gömme, öldüresiye dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak, iki bacağından iki ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi cezalar  uygulanmaktadır. Batılı ülkeler, Çin tarafından tüm dünya ile irtibatı özellikle kesilen bu topraklardaki insan hakları ihlallerini her zamanki gibi görmezlikten ve duymazlıktan gelmektedir.
Doğu Türkistanlı Müslümanlar, yaklaşık üç asırdan bu yana Çin egemenliği altında yaşamaktalar. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türkistan'a "kazanılmış topraklar" anlamına gelen "Sincang" adını koydular ve burayı kendi toprakları olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin Çin'in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden Müslümanların fiziksel olarak imha edilmesine yöneldi. 1949 yılından sonra Mao liderliğindeki komünist Çin’in asimilasyonu ve Doğu Türkistanlıları katletmesi korkunç boyutlara ulaştı. Ya öldürüldüler ya da kıtlık ortamında ölüme terk edildiler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaştı.
 Doğu Türkistan'da halka uygulanan baskılar, Sırplar'ın Bosna'da Müslüman Boşnaklara veya Yahudilerin İsrail’de Filistinlilere uyguladıklarından farklı değildir.
Evet Doğu Türkistan’daki Çin zulmünün sadece kısa bir özetini anlatmaya çalıştım. Şimdi bütün bu bilgiler ışığında Filistin’e yola çıkanlarla ilgili kafanızda birazcık soru işaretleri oluşmadı mı? Filistin’e yola çıkanlar beraberinde Doğu Türkistan’a yola çıkamazlar mıydı? Filistin’e yola çıkanların içerisinde Hıristiyan ve Yahudilerin bulunması kafanızda bir takım soru işaretleri oluşturmadı mı? Geçtiğimiz Kurban Bayramı başta olmak üzere Filistin’i ve Afrikalı Müslümanların adını kullanan bir takım yardım kuruluşlarının isimleri kurban kesimi konusunda bir takım kirli işlere bulaşmadı mı? Son bir not Filistin’e Yol Açık bırakılırken Doğu Türkistan’a yolun kapalı olmasını mı arzu ediyorsunuz? Doğu Türkistan’da Çin zulmünü yaşayan Müslümanların Türk olması acaba bu işin reytingini mi düşürüyor?
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 47

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AH ŞU TRAKTÖRLER
Yaklaşık son 1 aydan bu yana işimize gidip gelebilmek için kısa süreli de olsa gece yolculuğu yapmak zorunda kalıyoruz. Mesai saatlerinin akşam 17.00 sona ermesi nedeni ile hava iyice karardıktan sonra yola çıkmak zorundayız. Laçin ilçesi ile Osmancık arası otomobil ile normal şartlarda 22-23 dakikalık yol olarak biliniyor. Günlerin iyice kısalmış olması dolayısıyla kısa süreli de olsa her gün tekrarlandığından bu yolculuk riskli hale geliyor.
            Yol arkadaşım Mehmet Bey oldukça dikkatli bir sürücü trafik kurarlarına harfiyyen uymaya özen gösteriyor. Bizlerde bu yolculuk vesilesi ile yolda gördüklerimizi ve gelişmeleri konu ediyor ve o akşamın gündemine almaya çalışıyoruz.
            Son günlerde de konumuz traktörler. Malum Çorum Osmancık yolu oldukça dar. Bu durum da aslında ayrı bir sohbet konusu! Bu konuda sözlerimizi daha önce defalarca harmanladık. Çorum Osmancık yolu aslında sadece bizim değil bütün yöre halkının gündeminden düşmüyor. Çünkü artık bu yol bu trafiği taşıyamıyor. Bütün bu bilgilere rağmen yolu gündemine almamakta ısrar eden yetkililer bence bu millete hiçte hak etmediği çileyi reva görüyorlar. Bu açıdan benden söylemesi Çorum Osmancık yolu ivedilikle projelendirilmeli ve yenilenmelidir. Eğer 5 yıla kadar yol yenilenmezse Özellikle Kırkdilim mevkiinde yaşanan facialar artacak ve işte o zaman yol sadece yöre halkının değil Türkiye’nin gündemine yerleşecek.
            Neyse biz gelelim traktör meselesine. Bütün Türkiye’de ve her zaman olduğu gibi traktörlerin hemen tamamına yakını birer trafik canavarı. Neden mi? Genellikle traktör kullananlar gerekli trafik kültüründen yoksun. Bu nedenle hemen her yüz traktörün doksanının aydınlatma sistemi doğru dürüst çalışmıyor. Romörklarında bulunması gereken stop lambaları ya kırık ya patlak ya da yok.  Üstelik park lambaları olmadığı gibi aydınlatıcı reflektörde takılmamış. Hiçbir önlem almadan, lastiklerinde hiçbir temizlik yapılmadan araziden doğruca yoğun trafik ortamına çıkan bu araçlar bu haliyle adeta ölüme davetiye çıkarıyor.
            Yukarıda bahsettiğimiz üzere zaten oldukça dar olan Çorum Osmancık yolunda karşıdan araç ışığının yansıması ile birlikte traktörleri görmek ve önlem almak mümkün değil.
Bu durumda hani derler ya işimiz Allah’a kalmış diye yorum yapmaktan kendimizi alamıyoruz
             Özelikle çeltik hasadının sona ermesi ve pancar hasadının başlaması nedeni ile standartlara uygun olmayan traktörler adeta yolları işgal etmiş durumda. Tabî ki bu olumsuz durum sadece Çorum Osmancık yoluna özgü değil. Ülkemin hemen her yerinde tablo bu şekilde!
            İşte bütün bu bilgiler ışığında hayret ettiğim bir şey daha var. O da nedir biliyor musunuz? Biz sadece sözleri harmanlayarak çok önemli gördüğümüz bir sorunu gündeme almaya çalışıyoruz. Yani sorun zaten belli belli de. Hayret traktörlere etkili bir önlem alan yok.
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 48

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÇİTLEMBİKLERİ KORUYUN  
         Tarihi kaynaklar beş yüz yıl öncesinde Osmancık ve çevresinin çitlembik(sakız) ağaçları ile çevrili olduğunu anlatmaktadır. Koyunbaba ile ilgili tarihi kaynaklarda da Koyunbaba’nın  Kızılırmak’ın yay çizdiği  ve etrafı sakız ağaçları ile çevrili Osmancık kasabasına yerleştiği  anlatılmaktadır. Yine Evliya Çelebi seyahatnamesinde kasaba da bol miktarda sakız ağancının yetiştiği anlatılmaktadır.
Aynı ağaçların bu gün Koyunbaba türbesinin etrafında sayılı olduğu görülmekle beraber Koyunbaba’nın koyunlarını otlattığı Adatepe’de bol miktarda bulunduğu bilinmektedir.
Bizim çocukluğumuzda Koyunbaba türbesi ve çevresinde sayıları binlerle ifade edilen ve halk arasında “çetlemük” olarak bilinen çitlembik ağaçları bu gün itibarı ile yok olmak üzeredir. Bu gün Arefet tepesi olarak bilinen ve halk arasında tekke olarak isimlendirilen bölge de çocukluğumuzda bu ağaçların meyvelerinden yediğimizi hatırlıyorum.
Nar tanesi iriliğinde her bir tutamı olgunlaşmamış üzüm koruğuna benzeyen seyrek yapısı olan bu “çetlemük”lerden yaşı kırkın üzerinde olan hemen her Osmancıklı yemiştir. Bir tarafı kırmızı diğer tarafı yeşil görünümü, içi hafif sert çekirdekleri ve ekşimsi tadını bilmeyen Osmancıklı yok gibidir.
Çitlembik ağacı Antep fıstığı ağacı ile aynı türdendir. Daha çok 300 ile 600 metre rakım arasında yetişir. Dolayısı ile Osmancık’ın iklimi Çitlembik ağacının yetişmesi için en uygun ortamdır. Antep fıstığı ile aynı türden olması nedeni ile çitlembik ağaçlarına Antep fıstığı aşılanabilir. Antep fıstığı aşılanan çitlembik ağaçlarından oldukça verimli sonuçlar alındığı görülmüştür. Bu durumu tesbit eden Osmancık belediyesi de yaklaşık otuz yıl önce bölgedeki bir kısım “çitçlembik” ağanca Antep fıstığı aşısı yapmış; aradan geçen zaman zarfında etkili sonuçlar alınmıştır. Hatta bu gün çalışkan ve üretkenliği ile bilinen Çampınar köyümüzde birkaç çiftçi çitlembik ağacına yaptığı aşı ile Antep fıstığı yetiştirmekte verim alarak pazarlamasını dahi yapmaktadır.
Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki yakın bölgeler ele alındığında çitlembik ağacı Osmancık ve yöresine özel bir ağaçtır ve iklime özel bu durum teşvik edilmeli ve değerlendirilmelidir.
Osmancık ve çevresindeki tarihi çitlembik ağaçlarına gelince; Tarihi kaynaklarda da yerini alan bu özel durumla ilgili çevrede mutlaka bir araştırma ve inceleme yapılmalıdır. Osmancık’ın tarihi ile özdeşleşen ve geçtiğimiz 20 yıl içerisinde pek çoğu betonlaşmaya kurban edilen sayıları parmakla sayılacak kadar azalan yaşlı çitlembik ağaçlarından geriye kalanlar mutlaka koruma altına alınmalıdır.
Yirmi yıl öncesinde adeta kentin sembolü olan; Ancak çarpık kentleşme sonucunda önemli oranda yok edilen çitlembik ağaçlarından geriye kalanların bir tespiti yapılmalı ve envanteri çıkarılmalıdır.
Kanaatimce yaşları yüz ile dört yüz yıl arasında olan bu ağaçlar koruma altına alınmalı; uzmanlar tarafından yaşları tespit eğilmeli,etrafı çevrilmeli ve kültür bakanlığı anıtlar yüksek kurulu vb. yetkili kurumlarla iletişim kurulmalıdır. Ağaçların bulunduğu bölgeye ivedi olarak alt yapı hizmetleri götürülmeli, ağaçların künyesi ve bilimsel isimlerinin yazılı olduğu tanıtım plakaları hazırlanmalı ve ivedi olarak turizme kazandırılmalıdır.
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

49

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ENGELLİ ÇOCUKLARIMIZIN GÖZLERİ GÜLÜYOR
            Avrupa’da olduğu gibi; Ülkemizde de son yıllarda engelli vatandaşlarımıza sosyal hakları verilmeye başlandı. Bundan on yıl öncesine kadar engellilerin haklarının hemen hiç konuşulmadığı ülkemizde; önce engellilerin örgütlenmesi faaliyetleri başlatıldı.
            Engelli vatandaşlarımızın önceleri küçük sayılarla ifade edilen sivil örgütlenme faaliyetleri devlet tarafından da desteklenince örgütler birleşerek federasyona dönüştüler.
            Tabii ki örgütlenmenin önünü açan yasal düzenlemeler de gerçekleştirilerek Avrupa birliği standartlarına uygun hale getirme faaliyetleri de bir yandan devam ediyor.
            Daha önceleri insanların merhamet duyguları ile yaklaştığı fiziksel ve zihinsel engelli vatandaşlarımız artık hemen her platformda bireysel ya da örgütleri vasıtası ile kendilerini ifade edebiliyor, hak arayabiliyor, kendine uygun bir iş sahibi olabiliyor. Devletin iş yasaları da engellilerin istihdamına uygun hale getirilmiş durumda.
Bütün bu gelişmelerle birlikte engellilerin spor yapabildiği hatta engellilerle ilgili özel olimpiyatların giderek etkili bir organizasyona dönüştüğünü görüyoruz.
Ülkemizde de yukarıda açıklanan gelişmelerin etkin olduğunu ve devletin engelli vatandaşların sorunlarını önemsediğini görmekteyiz.
Söz konusu gelişmelerin en önemlisi ise engelli vatandaşlarımızın eğitim giderlerinin devlet tarafından karşılandığı ve devrim niteliğinde olan özel özel eğitim okulları ve rehabilitasyon merkezlerinin açılmasıdır.
Engellilerin eğitim hakkının yaygınlaştırılması ve ülkenin en ücra köşesindeki engelli vatandaşlarımıza eğitim hakkının götürülmesi anlamına gelen bu uygulamada 2007 yılında küçük sorunlar yaşansa da söz konusu uygulama ile engellilerimizin artık gözleri gülmeye başladı.
Bu arada engellilerimizin gözleri gülerken söz konusu merkezlerde otuz bine yakın istihdam olanı oluşturuldu. Uygulamanın bu yönünü de ayrı bir güzellik olarak değerlendirmek gerekir diye düşünmekteyim.
İlgili mevzuatlar çerçevesinde 2007 yılında ülkemizin hemen her köşesinde olduğu gibi Osmancık’ta da Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi açıldı.
Osmancık İlk Gülen Gözler Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde tahminim odur ki 8 ile 10 kişi arasında bir istihdam alanı oluşturuldu.
Engellilerin eğitimi açısından ismini de son derece anlamlı bulduğum bu rehabilitasyon merkezinde bir yıla yakın bir zamandır eğitim veriliyor ve Osmancık ve çevresinde yaşayan engelli çocuklarımızın gözlerinin gülmesi amaçlanıyor.
Bir eğitimci olarak alanında oldukça başarılı olduğunu gözlemlediğim Osmancık İlk Gülen Gözler  Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde yukarıda açıkladığım üzere kanaatim odur ki engelli çocuklarımızın gözleri gülüyor.
Alanında uzman Çocuk Gelişimi Okul Öncesi ve Özel Sınıf Öğretmenlerinin fedakarca engellilerin eğitimini üstlendiği kurumda öğretmenlerin iş yerlerine gidiş ve dönüş işlemleri dahi düşünülmüş. Öğretmenler evlerinden alınıyor ve iş bitiminde evlerine bırakılıyor. 
Çalışanlar açısından da son derece muhteşem bir aile ortamı ve ait olma duygusunun üşt düzeyde yaşatıldığı merkezde verimin artırılması amacı ile çalışanların yaş günü yeni yıl kutlaması vb.özel günleri de unutulmuyor ve objektif olarak yöneticinin ajandasında yer alan notlar vasıtası ile hiçbir ayrım yapılmadan çalışanlara özel günlerinde sürprizler yapılıyor.
Çalışanların sürekli onore edildiği ve teşvik gördüğü böyle bir ortamda çalışanların da  sosyal, duygusal ve moral açısından da mutlu olduklarını düşünüyorum. Üretilen eğitim hizmetinin özel ve meşakkatli olması düşünüldüğünde kurum yöneticilerinin personeline objektif tavrı ve yukarıda açıkladığım ayrıntılar daha da önem kazanıyor.
Merkez engelli çocuklarımızın eğitimi ile ilgili zengin araç gereç vb. materyal ile donatılmış. Personel öğle yemeklerinin aile ortamı içerisinde kurumda verildiği merkezde mutfaktan öğretmenler odasına, veli bekleme odasından psikolog odasına kadar hemen her ayrıntı düşünülmüş.
Durum böyle olunca da Osmancık İlk Gülen Gözler Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde eğitim alan engelli çocuklarımızın kurumun adında da belirtildiği üzere gözleri daima gülüyor.
Bu durumda kutsal bir görevi yerine getiren kurum çalışanları ve işletmecileri de doğal olarak mutlu oluyorlar.
Bu bağlamda bir eğitimci olarak gözlemleye ve etüt etmeye çalıştığım Osmancık İlk gülen gözler özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi işletmecilerini, öğretmenlerini ve diğer çalışanlarını alkışlıyorum.
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 50

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KIZILIRMAK HAVZASI BELEDİYELERİ
            Geçtiğimiz yaz aylarında Kızılırmak havzası belediyelerinin güç birliği yapması gerektiği yönünde bir yazıyı kaleme aldım. Bu konudaki ısrarımı ve görüşlerimi yineliyorum. Kızılırmak havzası belediyeleri mutlaka güç birliği yapmalıdır. Daha da önemlisi Kızılırmak havzası belediyeler birliği kurulmalıdır. Bu bir ihtiyaçtır ve zorunluluktur. Çünkü Çorum ilinin en bereketli ve verimli toprakları Kızılırmak havzasında bulunmaktadır. Adından da anlaşılacağı üzere Kızılırmak havzasında su vardır. Söz konusu bölgenin rakımı düşük olup ilimizin diğer bölgelerine göre geçiş iklimi özelliği göstermektedir. Kısmen de olsa bölgedeki bitki örtüsü farklıdır.
Bu açıklamalardan sonra dilerseniz Kızılırmak havzası kavramını tanımlamaya çalışalım. İlçe ve belde olmak üzere Kızılırmak havzası olarak tanımlanan bölgede 10 yerleşim yeri yani belediye bulunmaktadır. Bunlar nüfus yoğunluğuna göre Osmancık, Kargı, Dodurga, Oğuzlar ve Laçin ilçeleri ile birlikte Narlı, Başpınar, Çamlıca, Hacıhamza  ve Alpagut beldeleridir. Hatta bu havza içerisinde Amasya’nın Hamamözü ilçesi de değerlendirilebilir.
Bölgenin nüfus potansiyeli de önem arz etmekte ve bölgede yaklaşık 120 bin insan yaşamaktadır. Ülkemizin pirinç ihtiyacının yaklaşık % 25 i  bu havzadan karşılanmaktadır. Bölge insanının çoğunluğu geçimini tarım faaliyetlerinden sağlamaktadır. Bölgede sanayi, turizm ve yer altı zenginlikleri açısından potansiyel mevcut olup değerlendirilmesi ve bu bağlamda bölge belediyelerinin güç birliği yapması gerekmektedir.
Sözlerimizi toparlamak gerekirse “Kızılırmak Havzası Belediyeler Birliği” mutlaka kurulmalıdır. Osmancık konumu ve yukarıda bahsedilen potansiyelin genişliği ve nüfus yoğunluğu açısından bu belediyelerin merkezi durumundadır. Ayrıca söz konusu belediyelerin ekonomik imkanları göz önüne alınırsa Osmancık belediyesi hizmet ettiği nüfus açısından da geniş imkanlara sahiptir.
Yani Osmancık belediyesinin burada bir ağabey ve bir lider belediye konumunda olduğu bilinen bir gerçektir. Bölgedeki diğer belediyeler güçlerini Osmancık belediyesi ile birleştirmelidir. Kızılırmak havzası belediyeler birliği mutlaka kurulmalı ve bölge adına geniş kapsamlı projeler üretilmelidir. Güçler birleşince söz hakkı 3-5 bin kişi için değil doğal olarak 120 bin kişi için olacak ve birlikten kuvvet doğacaktır.
Böylece bölgenin pirinci daha iyi değerlenecek, doğal gaz vb. çağdaş hizmetlerin bölgeye gelmesi ivme kazanacaktır.
Kızılırmak havzası belediyeler birliğinin kurulabilmesi için öncelikle yukarıda bahsi geçen belediyelerin bir araya gelmesi ve gerekli şartlarını ve ihtiyaçlarını ortaya koymaları gerekmektedir.
Tabii ki söz konusu oluşumun öncelikle bütün belediyelerin ortak olarak dinleyebileceği bir lider etrafında toplanmaları gerektiği kanaatindeyim. Söz konusu oluşuma önderlik edecek kişinin yine bölgeyi ve bölge sorunlarını iyi tanıyan biri olması gerektiğini düşünüyorum.
Yukarıda da açıkladığım gerekçelere göre Kızılırmak havzasındaki belediyelerin mutlaka bir birlikteliğe ihtiyacı vardır. Bu oluşum en kısa zamanda gerçekleştirilmeli, bölge sorunları birlikte değerlendirilmelidir.  Kızılırmak Havzası Belediyeler birliği bir an önce kurulmalıdır.
Böylece yaklaşık on belediye arasındaki zamanla var olduğu öne sürülen birlikte hareket konusuna mutlaka resmiyet kazandırılmalıdır.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 51

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KUZEY IRAK YANIYOR AMERİKA TÜRKMEN KATLİAMININ HESABINI VERSİN 
            Amerika’nın Irak’ı işgalinin üzerinden yaklaşık 4 yıl gibi bir zaman geçti. Irak’ı işgal bahanesi ise Irak’ın silahlanmasıydı. İşgal sonrasında Amerikalı yetkili ağızlar bizler yanılmışız Irak’ta bizim tahmin ettiğimiz silahların hiçbirisi yokmuş itirafında bulundular. Yine işgal bahanelerinden bir tanesi de Irak’a adalet getirilecekti. O da fiyaskoyla sonuçlandı. Amerika’nın yanlı tutumu sonuncunda şımaran Kürt peşmergeler Kuzey Irak’ta terör havası estirmeye başladılar. Dün aşiret lideri olanlar bu gün devlet adamı sıfatı ile abuk sabuk konuşmaya başladılar.  Amerika’dan aldığı güç ile adeta Türkiye’ye meydan okuyan ve Türkiye’yi karıştırmakla tehdit etti. Talabani’nin bu terbiyesizliği ilk değil. Daha önce de terbiyesizlikler yaptı. Tabii ki son da olmayacak. Amerika’dan aldığı emir ile arada bir konuşacak.  Böylece iki adım ileri bir adım geri derken Amerika’nın hayal ettiği Kürt devleti kurulacak. Öyle ya siz maşa dururken elinizi ateşe sokar mısınız?  Yüksek Amerikan emperyalizminin maşaları daima konuşacaklar ve bu tiyatro böyle sürüp gidecek.
Amerika’nın Irak’ı işgalinden bu yana üç yüz bin insan hayatını kaybetti. Bir o kadar insan sakat kaldı. Bunların önemli bir kısmını çocuklar oluşturuyor.  En önemlisi bir insan hakkı olan eğitim hakkından Irak’lı çocuklar yoksun bırakıldı. Geçen zaman içerisinde petrol ülkesi ırak’ta benzin karaborsaya düştü. Yoksulluk insanların canına tak etti. Sağlık hizmetleri yürütülemez oldu. Devlet hizmetleri önemli oranda aksadı.  Amerikalı ve İngiliz askerler masum Irak’lı kadınlara tecavüz ettiler. Hemen her gün televizyonlarda Iraklılara yapılan işkence görüntüleri yer aldı. Irak’ta adeta bir soykırım yaşandı.  Bu arada üç binin üzerinde Amerikalı ve bin beş yüze yakın İngiliz askeri de bu anlamsız savaşta hayatını kaybetti.  Amerikalı asker anneleri hemen her gün beyaz saray önünde protesto gösterileri yapıyor, savaşa hayır kampanyaları düzenliyorlar.
Büyük Ortadoğu projesini hayata geçirme gayreti içerisinde olan Amerika Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdi. Bu bağlamda İsrail vasıtası ile Lübnan’ı işgal etmeyi denedi. Bir ara önde giden İsrail güçlerinin üstünlüğünü gören dış işleri bakanı Rice şımarık bir hareketle Ortadoğu’nun haritası değişecek  mesajını verdi ve dünyanın gözü önünde alenen bir suç işledi.  Birleşmiş milletler ise bu durumu dikkate dahi almadı. Daha sonra baktılar ki İsrail güçleri ilk defa bir İslam gücüne karşı kaybediyor. Barış nutukları atmaya başladılar ve geri çekildiler. Birleşmiş milletler vasıtası ile bütün dünyadan asker dilediler. Tercihleri ise Müslüman askerlerdi. Bunu da başararak başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkeyi Lübnan’a asker göndermeye ikna ettiler. Böylece harita değiştirme işini şimdilik rafa kaldırmış oldular.
            Daha sonra Amerika Pkk’yı bitirecek balonu uçuruldu. Günaydın Amerika sana inansam mı inanmasam mı bilemiyorum. En iyisi senin için bir papatya falı açayım. Sonucunu baharda açıklayacağım. Şimdiye kadar nerelerdeydin. Unutma çekiç güç adı  altında uçaktan Pkk’yı yemlediğin günleri unutmadım. Sahi Muavenet zırhlımızı vurduğun ve albayımızı şehit ettiğin günleri de hiç unutmadım. Pkk için koordinatör atamışsın ertesi gün Talabani’yi konuşturarak Pkk’ya ateşkeş mesajı vermişsin.  Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu sen önce Kuzey Irak’ta katledilen Türkmenlerin hesabını ver.
            Daha dün maşaların peşmergeler Kuzey Irak’ta 14 Türkmen’i katlettiler. 13 tanesi de yaralı. Kürt Peşmergeler’in Kuzey Irak’ta güvenliği sağlamak bahanesiyle düzenledikleri operasyonlarda rastgele ateş sonucu 14 Türkmeni öldürdüler, 13’ü yaralandı. Amerikan askerleri de karadan ve helikopterle havadan destek verdi.
            Türkiye’nin ABD ve Irak hükümet yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde sürekli gündeme getirdiği Kerkük’te, Kürt peşmergelerin güvenliği sağlamak bahanesiyle düzenlediği operasyonlarda 14 Türkmen öldürüldü. Irak Türkmen Cephesi (ITC) yetkilileri kendilerine bölgeden ulaşan haberlere göre, Kürt peşmergelerin cumartesi günü başlattığı operasyonlarda Kerkük’ün kuzeyinde rastgele açılan ateş sonucu 14 Türkmen hayatını kaybederken, 13 Türkmen de yaralandı. Ölü ve yaralı sayısının artmasından endişe ediliyor. Peşmergelerin açtığı ateş sonucu Türkmenlerin yanısıra Arapların da hedef olduğu ifade edildi.
Evet  bu haber dün ajanslarda yerini aldı. Bakalım yarın ne olacak, ne gibi girişimlerde bulunulacak, nasıl önlemler alınacak, Sevgili Rice bu konuda bir demeç verecek mi ve Amerika halen devam eden Türkmen katliamının hesabını nasıl verecek, bekliyoruz
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 52

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

YEŞİLAY HAFTASI 
            1-7 Mart tarihleri arası yüz yılı aşkın bir süredir Yeşilay haftası olarak kutlanıyor. Bizler henüz ilkokul sıralarında iken insanlık adına güzel faaliyetleri anlatılan Yeşilay etkili ve mütevazı çalışmaları ile faaliyetlerini sürdürüyor.
            Hemen hepimizin ilkokul sıralarında tanıdığı Yeşilay’ın faaliyetlerini çocuk yaşlarımızda heyecan ile destekledik. Ancak ne yazık ki bu heyecan yaşlar ilerledikçe sönmeye başlıyor ve ülke nüfusunun yarıdan fazlası lise yıllarında önce sigara ile ve daha sonra da alkol ile tanışıyor.
            İçki bütün kötülüklerin anasıdır. Bu Hadisi Şerif-i hiç unutmam. Bizlere içki ve alkol denen illetin ne belalı bir şey olduğunu kısaca anlatıyor. Sürekli yazılı ve görsel basından izlemekteyim. Sigara tiryakiliği sonucunda ayakları ya parmakları kesilenler, yine içki ve sigara tiryakiliği sonucunda kanser denilen amansız hastalığın pençesinde boğuşanların sayısını ve hesabını bilen yok.
            Devletin yasalarla engellemeye çalıştığı içki ve sigara reklamlarına getirilen sınırlamalara rağmen zehir tacirleri yollarına maalesef devam ediyorlar. Ülkemizde sigara içme yaşı ilköğretim çağına kadar düşmüş durumda. Yasal engellemelere rağmen satıcılar 18 yaşından küçük çocuklara sigara satmaya devam ediyorlar. Yabancı menşeli sigara şirketlerinin pazarlama araçları Çorum caddelerinde kol geziyor. Haliyle bu olumsuz tablodan çok rahatsız oluyorum. Sözde yasak olmasına rağmen bu araçların yüzeyleri sigara reklamları ile donatılmış.
            Bu konuda hassas davranmaya özen gösteriyor ve bir öğretmen olarak derslerimde üzerime düşen sorumluğu yerine getirmeye çalışıyorum. Branşım olan Teknoloji tasarım dersinde öğrencilerimden proje üretmelerini, sürekli düşünmelerini ve kurgulama yapmalarını isteğimde ise birkaç öğrencinin projesi ve düşündükleri içimi ısıtıyor. Çünkü bu öğrencilerim sigara paketlerine sesli uyarı sistemi yerleştirilmesi ve paketin açılması ile birlikte sigaranın zararlarını bilimsel olarak açıklayan sesli ikaz sistemlerinin oluşturulmasını arzuluyorlar.
            Buradan böylesine güzel fikirler üreten çocuklarımızın Yeşilay  tarafından desteklenmesi ve Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği içerisinde ilköğretim okullarına yönelik sigaranın zararları konulu proje yarışması düzenlenmesini tavsiye ediyorum.
             Yazılı ve görsel basından takip ettiğim kadarı ile bir diğer sevindirici gelişme ise Ab ülkeleri ve Amerika’da sigara içilen alanların oldukça daraltılması, cezai yaptırımların artırılması ve artık bundan böyle sigara içenlerin ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesidir. Darısı bizim ülkemizin başına
            Ayrıca Çorum sigara ve alkol ile mücadelesini okullar ve cezaevlerinde etkili bir şekilde sürdüren Çorum Yeşilay şubesini ve şube başkanı sayın Atilla Alpay’ı alkışlıyorum. Böylesine hayırlı ve güzel çalışmaların ilçemiz Osmancık’taki okullarda da gerçekleştirilmesini arzulamaktayım.
 
 
 
 
 

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 53

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

YAŞLILAR HAFTASI
             Her yıl 18-24 Mart arası “Yaşlılar Haftası” olarak kutlanıyor. Ancak bu önemli haftanın etkin olarak kutlandığı da söylenemez.  Popüler olan pek çok konu ile ilgilenen sivil toplum örgütleri genelde “Yaşlılar Haftası” ile ilgilenmiyor. Nedendir bilinmez ilgili ilgisiz pek çok sivil toplum örgütü “Yaşlılar Haftası” ile ilgili basına demeç verme, seminer, kutlama proğramı, huzurevlerine ziyaret, panel vb. herhangi bir etkinlikte bulunma ihtiyacını hissetmiyor. Belki de 18-24 Mart arası kutlanması gereken hafta unutuluveriyor. Sonradan hatırlansa da iş işten geçmiş oluyor. Yani insanlarımız bu haftaya hazırlıksız yakalanıyor.
            Dolayısı ile ülkemizde “Yaşlılar Haftası” kutlamaları henüz istenilen düzeyde değil. Bu haftanın daha etkin ve daha verimli kutlanması gerektiğini düşünüyorum. Hafta boyunca ilgili ilgisiz bütün sivil toplum örgütlerince kutlama programları düzenlenmeli, ziyaretler gerçekleştirilmeli, okullarda kutlamalara ağırlık verilmeli, konu ile ilgili şiir, kompozisyon ve resim yarışmaları düzenlenmelidir.  Yine hafta içerisinde konu ile ilgili bilimsel çalışmalar gerçekleştirilmeli, panel, seminer ve sempozyumlarla bu önemli hafta zenginleştirilmelidir. Ayrıca hemen her genç ve orta yaşlı yakınlarından yanı kendi anne baba, büyükanne, hala, dayı vb. ebeveynlerinden başlamak üzere ziyaretlerde ve kutlamalarda bulunmalı, hediyelerle yaşlıların gönlü alınmalıdır kanaatini taşımaktayım.
Buraya kadar olması gerekeni açıklamaya ve etkisiz geçirilen “Yaşlılar Haftası”nın etkili hale getirilmesi ile ilgili öneriler getirmeye çalıştık. Peki neden Anneler günü, Babalar günü, Öğretmenler günü, Dünya tıp bayramı, Sevgililer günü, Dünya kadınlar günü gibi pek çok özel gün etkili olarak kutlanır da “Yaşlılar Haftası sönük geçer onu irdelemeye çalışalım.
Yaşlı insan dünyadaki bütün etkili faaliyetlerini sonlandırmış ve köşesine çekilmiş kişidir. Yani zamanında memur, esnaf, iş adamı, işçi, köylü, anne, baba vb. olarak görevini yerine getirmiştir. Zamanında çeşitli kurum ve kuruluşlarda etkili olmuş çeşitli dernek oda vb. sivil örgütlerde roller üstlenmiştir. Bir başka deyişle hiçbir kurum ve kuruluşta, kamu ya da özel hiçbir örgütte görevli ve aktif olan yaşlı bir insan yoktur. Yaşlı insanları temsil eden görevliler ya yoktur ya da bir elin parmaklarının sayısı kadardır. Yaşlı insan yaşı gereği bütün bu faaliyetlerini sonlandırmış ve sonunda da unutulmuştur. Takati azalmıştır. Dimağı dünya işleri ile uğraşıyı kaldıramaz hale gelmiştir. Artık dinlenmesi gerekir. Ancak bu dinlenmesi sırasında da yetiştirdiği öğrencileri, evlatları, torunları, yakınları ve yapmış olduğu hizmetleri gereği hatırlanması gerekir. Bu hatırlanma arzusu yaşlılarımızın en doğal hakkıdır.  
            Bütün bu bilgilerden sonra şimdi başımızı iki elimizin arasına alıp şöyle bir düşünelim. Yaşınız kırkı aşmış ya da aşmak üzere. Yavaş yavaş gözlük kullanmaya başlamışsınız, gözleriniz küçük yazıları pek seçemiyor. Bu durum beş sene sonra daha da ağırlaşacak. Emekliliğiniz yaklaşıyor. Karnınız ya da bacaklarınız ağrımaya başlayacak bundan on yıl öncesinde annenizde olduğu gibi şeker ya da amcanızın rahatsızlığı olan tansiyon sorunlarınız olacak. Gittikçe kendinizi güçsüz hissedeceksiniz ve bir gün emekli olacaksınız. Bu anlatılan süreç gittikçe ivme kazanacak ve bu günleri çok arayacaksınız.
Fazla zaman kalmadı şunun şurasında on beş yirmi yıl gibi kısa bir zaman kaldı. İşte o zaman hal hatır sorulmaya, aranmaya ve hatırlanmaya çok ihtiyacınız olacak Bir de ne olacak biliyor musunuz? Yaşlılar Haftası’nın önemini ve kıymetini daha iyi anlayacaksınız. Belki gençliğinizi hatırlayacak, bir şeyler üretmeye çalışacaksınız ama buna takatiniz elvermeyecek.
            Yaşlılar Haftası henüz sona ermedi. Onları hatırlamak için henüz vaktiniz var.
Haydi o zaman önce bir çiçek alın!
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR
 
Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.