YIL 9  SAYI 109  25 Mart 2008

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ; BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMDEN  İZİN ALINMADAN KULLANMAYINIZ!

YAZARLARIMIZIN HAYAT HİKAYELERİNE GİTMEK İÇİN TIKLAYARAK GİDİNİZ!

Aşağıdaki dizinler ile tıklayarak üye olmadan sayfalara girebilir ve inceleyebilirsiniz!1

 

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

 

 

 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BELKİ
Kendisinden başka birisini düşünmeyen bir şahıs; ağlar mı güler mi belli olmayan dudakları ile bakan, saygıyı bile bilemeyecek kadar düşüce yoksunu, olan birisini düşüne bilir misiniz?
Arakasında bir sürü bilmedikleri bu şahsı alkışlayan; kişilerin koştuğu ve alkışladığını düşünün.
Bunun gibi kişileri birileri tarafından yetiştirildiğini ve o toplumun bütün değerlerinin yok edilmesin ve değiştirmeleri için elinden geleni yapar ve görevini tamamlayarak anasının kucağına gider ve oradan yapacaklarını yapmaya devam ederler.
Yetiştirilenler filizlerini vermiş, Vatanın toprağına kök salarlar ve iyice benimsedikleri yeni görevlerine körü körüne bağlanır ve büyüdükleri, yiyip içtikleri Vatanlarını ya mürşitleri için ya da birkaç kuruş için satarlar. Bu yeni kök selenlerin esas köklerinin daha önceleri bu vatanın toprağında yaşamış ve o Vatanın idarecileri tarafından tolerans ve insandır diye ülkede kalmasına müsaade etmiş başka din sahipleridirler.
Bunlar yeni yapılanmada kendi dinlerine de artık serbestlik olarak gördükleri ve ele geçirdikleri ülkenin artık sessizleştirilmiş fertlerinin sessizliği ölçüsünde artık tohum olmaya başladıklarını zannederler.
Bu kişilerin; kendilerini ve etraflarındaki topluluktan başka hiçbir şey düşünmez, ülkenin diğer fertlerini sömüren ve kanını emen varlıklar haline gelirler.
“Ey Bu Topraklar İçin Toprağa Düşenler” beni ve diğer susanları af edin. Susturulmuşları da af edin! Karışmayanları da af edin!
Önündeki örnek olan ülkenin en yakın komşusunun hali seninde başına gelmesine ramak kalmadı mı?
Onlar da; bu suskunlukları ve ülkelerin idarelerine katkıda bulunmadılar ve bildikleri doğruları söylemediler veya söyletilmediler. Birkaçı ülkelerini kurtarmak girişimi gibi göstererek Yeni Dünyadan güç ve kuvvet gelmesini dilediler. Onlar da geldiler. Onları öldürdüler. On binlerce kadının ırzına geçtiler ve bir o kadar çocukların masumluğuna bakmadan katlettiler. Onları çağıran kuklalarına da yönetimi bırakarak ilerde büyük bir yara olarak bıraktılar ve uzaktan kumandaya ait programlarını çalıştırmak için kontrol mekanizmalarını kurmaya başladılar.
Ey uykuda olan ve üzerine ölüm toprağı serpilmiş insanlar!
Ne diyeceğiz?
Belki!

 

 

   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Ali EMİROĞLU
KADIN HAKLARI, İNSAN HAKLARI İÇİNDEDİR
Biz, insanlar dahil bütün canlılarda, yaratılış farkı bilmiyoruz. Kromozom etkisini icra etmektedir. Yaratılış farkı olmayan insanların, edinilmiş haklarının da eşit olması gerekir. Biz buna inanıyoruz.
En azından medeni milletlerde, bu gün artık kadın haklarında eksiklik söz konusu değildir. Kanun önünde, insanlar eşittirler. Memleketimizde de bir çok medeni Avrupa milletlerinden önce, insanlarımız eşit sayılmışlardır. Türk kadınının hak eksikliği söz konusu değildir. Kadınlarımız bu haklarını kullanıyorlar mı?  İşte sorun burada düğümlenmektedir.
Bizim ülkemizde, daha medeni kanun kabul edilmeden önce bile, kadın erkek eşitliğine saygılı olan büyük bir insan kesimi vardı. Ben, böyle bir aileden geliyorum. Babam, bir sorun olunca, anama sorardı. Başka bir şahısla da bir iş kararlaştırırken, bir de ev sahibesine sormayı adet edinmişti. Babamın bu sözü, bazen şaka konusu bile olurdu.
Medeni kanun kabulünden sonra da, bu kadın erkek eşitliğinin eksikleri tamamlanmıştır. Hangi hak kullanma seviyesine gelmiş, o idraki edinmiş kadın hakları kullanmıyor? Kadın, hangi işte başarısızlığını ortaya koymuştur? Başbakan da yaptığınız bir ülkede, hala kadın hakları eksikliğinden bahsedilemez. Kadından Devlet Başkanımız olmadığını bahane edeniniz varsa, İsmet Paşa’nın kız torunu Gülsüm Meclis’te Milletvekilidir. Kendisini Cumhurbaşkanı seçerse meclis, hem bu eksiklik giderilir ve hem de Cumhurbaşkanlığı tartışması kökünden bertaraf edilmiş olur.
Kanun eksikliği yoksa, o zaman, kadınlarımız, haklarının bilincinde olmalıdırlar. Haklarının bilincinde olmayan kadınlarımıza, su taşıyarak değirmen kurulamaz. Haklar kullanılırsa hak olurlar. Kullanılmayan, kullanmaktan çekinenler haklar lüks olurlar. Bunların, o zaman hiç bir kıymeti kalmaz.
Kadına şiddet sorunu, kadın haklarıyla ilgili değildir. Kadınlarımız için söylenmiş sözlerin en güzelini ismet Paşa kafasından çıkarmıştır. Der ki İsmet Paşa, “Kız çocuklarını okutmamış milletler, oğullarını ebedi öksüzlüğe mahkum ederler.” Demektir ki, şiddet, yetişmemenin, okumamanın, cahil kalmanın bir işaretidir. Dikkat edilirse, kadın döven insanların hemen pek büyük bir nispeti cahildir. Kadını döveceksin, sonra kucaklayıp öpeceksin! Bunun adını Türkçe olarak yazmış olsam, yaşıma ve başıma yakıştıran olmayacaktır.
Müşahedem şu ki, yanılmalar hariç, okumuş bir kadın, cahil bir erkekle, ne kadar yakışıklı ve zengin olursa olsun evlenmiyor. Bunlar arasında, dayaktan, zulümden bahsedildiğini de duymuş değiliz. Varsa bile azınlıktadır. Bill Clinton da annesini öldürürcesine döven üvey babasını bıçakla boğazlamaya kalkmıştır. Biz yine de, eğitimle bu edepsizliklerin azalacağını sanıyoruz. Yine de vakalar olursa, onlara da uygun sıfatlar seçmekte aciz kalmayız. Ancak, erkekler de, kadınlar da toptan eğitilerek, birbirlerine saygılı olmaları temin edilmelidir. Evlenme, bu düşünceden sonra insanların aklına gelmelidir. Haklarını iyi kullanmaları ve şiddetten tam kurtulmaları için, genç neslin bütün kız çocukları, İsmet Paşa’nın da tavsiyesi içine girerek eğitimi kabul etmelidirler. Eğitimin, kızların gözlerini açarak, onları ahlaksız yola sürükleyeceği, gericilerin haince uydurdukları bir yalandır. Eğitilmiş kız çocuklarının, erkeklerin zevk aleti olmadıkları, istemedikleri, çok büyük hukukçularımızın görüşleriyle sabittir. Ne kötülük gelirse, bunu cehaletten bekleyeceksiniz. Kadınlarımız bunların dışında kalamazlar.
Yetişmiş kadınlarımız çağdaş olacaklardır. Kendi tatbikatı olan çağdışçılığın da bir çağdaşlık olarak kabul görmesini isteyenlerden, ülkeye de, kendi cinslerine de bir fayda beklenemez. Bu dikleşme, bu dayatma, hem kendilerinin yaşanmamış hayatlarına, hem de aklını iyi kullanmayan başka kadınlarımıza sadece zarar gelecektir. Buna da kimsenin hakkının olmaması gerekir.
Ben, yine, kadınlar günümüzde, bütün kadınlarımıza saygılarımı sunuyorum. Kendilerini, haklarını kullanmaları için iş başına davet ediyorum. Hakların kullanmak istemeyenlerin haklara ihtiyaçları yoktur. İnsanlığın da onlara ihtiyacı yoktur.

 

   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
KANSER OLMAK İSTEMİYORSANIZ
Yeme ve içme alışkanlıklarınız hızla değiştiriniz. Mümkünse elli yıl önceki atalarımızın yaşadığı gibi yaşamaya başlayınız.
Kepekli ekmek fantezinizden vazgeçin. Taze kepek bulmak her zaman mümkün değildir. Kepeğin nemlenerek küflenmesi aflatoksine o da kansere sebep olur.  Son günlerde içine boya maddesi kattıkları için artık güvenilmez olmuşlardır. Beyaz ekmeğin mayasının içinde de sodyum peroksit vardır. Çorum yufkası ile Çavdar ekmeğini tercih ediniz. Yoksa siz bilirsiniz.
Mutfak tuzunuzu Çorum’daki turşuluk için üretilen kaya tuzu ile değiştiriniz. Onun da tuzluk için ince şeklini üretiyorlar. Çorum tuzu hatta deniz tuzu hala doğaldır. Hem de çok lezzetlidir. Diğerlerini ağartırken kimyasal madde kullanmaktadırlar. Kaçınınız.
Mutfaktaki çizilmiş teflon kaplarınızı hemen atın. Hakiki teflonlar çok pahalıdır. Ya paraya kıyıp onlardan alın veya çeliklere geri dönün. Piyasada teflon yerine satılan Çin malı ince kahverengi boyalı hafif kapları asla almayınız. İlk kullanışta çizilirler ve sizi kanser ederler. En iyi kaplar ve tencereler eski kalaylı bakır kaplar ve toprak güveçlerdir.
Toz kırmızıbiberin kanser etmeyeni nerede ise yoktur.  Acı biberinizi ve kurutulmuş sebzelerinizi kendiniz üretiniz. Her türlü baharatı ve bitki çayını buzdolabında saklayınız.
Piyasadaki meşhur markalı yoğurtlarda uzun süre dayanmaları için katılmış kimyasal maddeler vardır. Reklamlara aldanmayınız. Ya Çorumda yapılan yoğurları tercih edin ya da kendiniz mayalayın.
Hormonlu domateslerin zararlı etkilerini yok etmek için birkaç gün mutfaktaki camın önüne güneş ışığına koyunuz. Her gün çevriniz. Isı etkisi ile kimyasal maddeler bozunmaya uğrayıp sizi kanser edemeyeceklerdir.
Hele zeytindeki kimyasallar saymakla bitmez. Deterjanın ana ham madesi olan sodyum hidroksit yani sud kostikle bir gecede karartıldıkları için kanserojendirler. Bu en pahalı zeytinlerde bile böyledir. Ucuz, lezzetli ve kaliteli zeytin bir şans işidir. Çekirdeği kahverengi zeytinleri nerede bulursanız alın. Bir daha bulamıyabilirsiniz. Ülkemizde kimyasal kullanmadan zeytin üreten tek kurum Vakıflar idaresidir. Balıkesir ve Akçay’daki Çorum kolonisinde yaşayan akrabalarınıza sipariş veriniz. Orada Vakıfların satış mağazaları vardır. Mümkünse üç-beş kilo alarak buzdolabında saklayınız. Yiyeceğiniz kadarını beş-altı kere sıcak sudan geçiriniz, soğuk suda asla bekletmeyiniz. Üçte iki sirke ve üçte bir limon suyu ile terbiye ediniz.
Artık mısırözü, soya yağı ve buna benzer yağlara asla yaklaşmayınız. Ülkemizde geçen yıl gdo lu ürünler yani genleriyle oynanmış ürünlerin girişi serbest bırakılmıştır. Mısır ve soya yağı da gdo’lu ürünlerden elde edilmektedir. Ayçiçek, Fındık yağı ve bilhassa zeytinyağını tavsiye ediyoruz.
Diş macunlarının en iyisi Ulucami civarında satılan ve kardeş İslâm ülkeleri tarafından toz misvaktan üretilmiş macunlardır. Bunlarda alkol ve kloroform yoktur. Son günlerde bizde de  buna benzer markalar  internet üzerinden  satılmaktadırlar. Fiyatları üç-beş liradır. Bir tüp altı ay gider. Zaten kullanılacak miktar bir seferde insanın göz bebeği kadardır. Birkaç tane alıp eşe dosta hediye ediniz.
Saçınızı boyamak için kullanacağınız kimyasal maddeler birçok kanserin baş sebebidir. Gençlerimizin saçlarını boyamalarını önlemek için ebeveynlerin yoğun çaba harcamaları gerekir. En doğal saç boyası bitkisel kınadır. O da  zor bulunmaktadır. Onun yerine ucuz Hint kınalarından kaçınınız. En doğal kına çeşitleri sadece İstanbul Kapalıçarşıda bulunur.
Gözüne sürme  çeken  mümin kardeşlerimiz doğal sürmenin  artık yeryüzünde  bulunmadığını  bilmelidirler., Onun yerine kullanılan civa bileşikleri  zehirleyicidir. sarık, cübbe ve takke ile idare edelim. Sahte sürmeler körlüğe ve kansere sebep olurlar. Vazgeçiniz.
Zayıflamak için üretilmiş çeşitli biber haplarından ve buna benzer maddelerden faydalanmak için mutlaka bir hekime danışınız. Ülkemize bunlar Tarım Bakanlığı izni ile girerler. Ayrıca bunların ne olduklarını veya ne olmadıklarını anlayacak teknik imkanlar-laboratuarlar - ülkemizde henüz mevcut değildir. Sağlık bakanlığı izni ile  üretilenlerin sayısı çok azdır. Son günlerde her önüne gelen bir şey üretip şişelemekte ve tv’ların desteği ile  voliyi  vurmaktadır.  Hapı yutmak istemiyorsanız  bu hapları asla yutmayınız. Zayıflamak için boğazımızı tutmak ve parkın etrafında eşofmanları giyip onbeş- yirmi tur atmak yeterlidir.
Çamaşır makinalarımızda  kireç önleyici ve yumuşatıcı  gibi maddelere gerek yoktur. Vücudumuza çamaşırlarımızdan terle  girecek  kimyasal madde sayısını  artırmayınız. Üçüncü  deterjan gözünü boş bırakınız. Makinanız orada malzeme varmış gibi çamaşırınızı bir kere daha temiz suyla durulayacaktır.
Saçlarını yüz bin volt cereyan  yemiş gibi  yapan  yavrularımızı  jöle kullanmaktan vazgeçirmek  için Necipbey Briyantini ile  tanıştırınız veya eskiden o işi  birkaç damla limon suyu  ile yaptığımızı  hatırlatınız. Yoksa daha  evlenemeden  isimlerinin önüne  üç harfli bir unvan yerleştircek ve toplumda öyle anılacaklardır. Kel filanca vb gibi.
Bu ve buna benzer daha  nakledilecek  çok mevzuu vardır. Ayrıntılı bilgi almak için  bizi aramanızı; doğal malzemelerle  hayatınızı  yeniden  tanzim etmenizi ve bilinçli bir tüketici olarak yaşamanızı tavsiye  eder, uzun ömürler ve sağlıklar dileriz.
Saygılarımızla..

 

 
 

   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Müslüm TUNABOYLU
ZİRVE KÖYE 53 YIL SONRA YAPILAN BİR GEZİ
Bugün sizinle yine zaman tünelinde bir yolculuk yapacağız. Bir zamanlar sağlığımız el verdikçe ,ya da görev gereği ilimizin doğal güzelliklerini görme fırsatı buldum.1950 li yılları ilk yarısını tamamlayıp ikinci yarıya başladığımız yıllarda kutsal görevimiz olan askerliğimizi yaptık.Kutsal görevimizin ilk altı ayını Ege Bölgesinde,ikinci altı aylık kısmını da Marmara Bölgesinde  tamamladık.
Yaş gurubumuz arkadaşlarla bir araya geldiğimizde genellikle askerlik anıları, ya da hastane anıları anlatılır. İlginç olanları uzun yıllar hafızlarımızdan silinmez.
Geçtiğimiz kış aylarında bir öğrencim ev ziyaretinde bulundu. Eşi ve bir yavrusu ile , yıllar sonra hocasını hatırlayan karı-koca,bu akşam hocamıza gidelim derler.Geç sayılmayan bir saatte kapı zili çaldı.Rahatsızım,bacaklarım çok rahatsız çabuk açamadım için çok üzüldüm. Genç olsaydım hemen birkaç saniyede kapı açılırdı muhakkak. Yalnız olduğumu biliyorlardı. Hocamızla bir kış gecesi değerlendirmesi yapar, anılarımızı tazeleriz demişler ve ziyareti gerçekleştirmişler. Böyle bir ziyarete bir değer biçmek hiçbir zaman mümkün olmaz. Kısaca ziyaretin getirdiği huzur ve güven insan için çok önemli. Öğrencilerimin ikisi de ihtiyarlamışlar,saçları ağarmış her ikisinin de Söz dolaştı durdu benim 1956 Aralık ayından 1957 Mayıs ayına kadar öğretmenlik yaptığım zirvede ki köy Devletoğlan ageldi.öğrencim seninle o zirvede ki köy olan Devletoğlan a önümüzdeki yaz birlikte bir gezinti yapar anılarımızı tazeleriz dediler.Kısaca belirtmek gerekirse ben böyle bir öneriyi hemen olumlu  yanıtladım.Sağlığım izin verirse gideriz birlikte Dedim.Öğrencim Ömer Yüksel,öğretmeni ile yıllar sonra zirvedeki köye gitmeyi bekler oldu.Kısaca ikimizde bekler olduk dersem yanılmış olmam.
Kış mevsiminin öncüsü olan soğukların hemen sonrasında bir Pazar günü kapının zili  saat 12.00 sıralarında çalındı. Gelen öğrencimin oğlu idi. Yukarı çık dediysem de,bekliyorlar dedi. Arkasından da hocam hazırlanın köye gidiyoruz. Kışlık giysilerle donattık kendimizi kısa süre.de aşağıya inerek  araca bindik.Yerleşmemiz bir iki dakika gibi bir zamanımızı aldı. Eskiden araca çabucak biner yolumuza devam ederdik.Vücutta  kan azalır,kaslar yorgun olursa böyle oluyor.Beklettiğim için üzgün olduğumu birkaç kelime ile belirttikten sonra aracımız zirveye doğru yol almaya başladı.Kaymakçı yokuşu kısa sürede geçildi.Çorum-Merzifon-Amasya yada Çorum –Amasya yolu da diyebiliriz.Uzun yıllardır trafik kazalarının meydana geldiği Çorum-Mecitözü-Amasya,yada Çorum-Merzifon-Amasya  Kavşağı da diyebiliriz.
Gazeteci olunca insan biraz kavşakları başka türlü de yorumlayabiliyor. Kavşaklar bazen yolcularını yanıltabiliyor. Yanılanlar arsında komşu illerin valili de oluyor.
Bakanlarımız genellikle Karadeniz Bölgesi illerine giderken bu kavşağı kullanırlardı. Tarihini hatırlamam mümkün değil amma, olay henüz bugün ki gibi beynimde saklı diyebilirim: Bakan Ankara’dan Amasya’ya gidecek Yukarda belirttiğim iki güzergahın hangisini kullanacak?
Güvenlik açısından her iki güzergahta da tedbir alınması gerekiyor. Amasya Valisi, Bakanın Merzifon üzerinden Amasya ya geleceğini tahmin ediyor ve Merzifon a doğru yola çıkıyor. Merzifon a bir ki kilometre kala, yapılan bir anonsla bakanın Mecitözü üzerinden Amasya ya gideceği belirtiliyor. Sayın Vali hemen dönüş yapıyor. Geri döndükten sonra Amasya-Mecitözü karayoluna hızla devam ediyor. Bunu neden anlatma hissettiğimi belki vurgulamayı istediğim nedeni kolay bulasınız düşünü ile kaleme alınmıştır. Bakan Amasya ya çok yakın bir yerde karşılanabiliyor. Bir yurttaş olarak oluşan görüntüleri bir kere değerlendirmeye tabi tuttuğunuzda bir zaman kaybına uğrandığını, ekonomik kayıp, karşılamaya yetişememe heyecanı. Olay giden içinde , karşılayan içinde bir sorun haline geliyor. Kavşakta ki düzenleme çok güzel olmuş, artık, sanırım alt ve üst geçişler oldukça burada trafik kazası olmaz, canlar yitirilmez diye düşünüyorum. Kavşağın tüm güzergah yolcularına hayırlı olsun diyorum. Kavşağın Çorum a uzaklığı 14 ya da15 km kadar. Trafik bu yörede çok rahatlamış bir durumda.
Kavşaktan Mecitözü ne doğru alırken Elvançelebi Beldesinden geçtik. Beldenin yol güzergahı tarafındaki konutların bakımı iç açıcı değildi. Evlerin önünde traktörler,binek araçları bulunuyordu.Konutlara biraz onarım için harcama yapılabilir,görüntü güzelleştirilebilirdi diye düşünüyorum.Elbette o konutların sahipleri de güzel bir binada oturmak isterler amma,ekonomi onları ancak bu kadar ayakta tutabiliyor sanırım.
Ana yoldan Söğütyolu köy yoluna sapıyoruz. Burada da traktörlerle, binek araçları  var.Duvarlar beyaz.Eldeki olanaklarla konutlar güzelleştirilmeye çalışılmış.Köyün  pek göç vermediği izlemini verdi bize.Traktörlerle bazı köylünün yol boyundaki tarlalarda ekim yapışları bizi sevindirmedi değil.Fırsatı iyi değerlendirmesini biliyorlardı.Köy içersinden geçerken öğrencime  burada Talat Doğan diye bir eğitmen bulunduğunu bu eğitmenin  Harf Devrimi sonrasında okuma-yazma seferberliğinde  büyük yükleri omuzladığını.halkında onu unutmadıklarını seziyorum dedim. Öğrenciminde benden daha çok övgü dolu sözler kullanması beni olduğunca memnun etti.
Her yıl 24 kasımda kutlanan Öğretmenler Gününde eğitmenlerin de öğretmenler gibi  Harf Devriminde görev aldıklarını dikkate alınmaması  konusu beni olduğunca etkilemektedir dedim.Onlarında bugüne ulaşılmasında büyük görevleri olmuştur.Vefa borçlu olduğumuzu unutmamamız gerekir diye düşünüyorum.  Harf Devrimi ile Eğitmenlerin yükümledikleri görevleri konuşurken aracımız Devletoğlan Köyüne girmişti bile.Öğrencim Yüksel,eski okulun yerini gösterdi.Yeni okul biraz daha uzak bir yerde yapılmış.
Köy meydanı gibi bir yerde aracımız durdu.Etrafımızı alan yurttaşlar hoş geldiniz sözcüğünden sonra birbirlerine  bunlar kim,köye neden gelmişler,ne istiyorlar gibi sözlerle birbirlerinin sezintilerini belirtiyorlardı.Küçük yerleşim birimlerinde köye gelip gidenler geriden yada uzaktan sorgulanmaktan kurtulmazlar.Köye giden kendi kimliğini önce tanıtacak,daha sonra onlardan yaşantıları  ile ilgili bilgi alabilecek..Sana güvenmez ise köylü sorununu hiç dile getirmez.Köylüler.sözünde durmayan insanları hiç sevmez dersem sanırım yanılmış olmam.
53 yıl önce bu köyde beş ay öğretmenlik yaptığımı, beni buraya  bir öğrencimin getirdiğini, onunda benim gibi emekli olduğunu, anılarımızı tazelemek için geldiğimizi anlattım. Benim öğretmenlik dönemimde  buraya çok kar yağıyordu.Şimdi öyle yağış oluyor mu diye sorduğumda yurttaşın “eskisi gibi buralara kar yağmıyor.Obruk Barajı  tamamlandıktan sonra  yörede iklimlerin değişime uğramaya başladığını,yağan karın çok kısa zamanda eridiğini görüyoruz” dedi.
Devletoğlan Köyünün de çok göç vermediğini,Çorum ve yöresine göçenlerin köyle olan bağlarını koparmadıklarını köye gelerek tarıma devam ettiklerini söylediler.Yol kenarlarında modern tarım araçlarını görünce Devletoğlan Köyü halkının bundan sonra daha çok gelir sağlayacak türde tarıma önem vereceklerini öğrenince  sevincim biraz daha arttı.
Aracımızın etrafındaki yurttaşlardan izin isteyerek orman kenarında  ki bir çeşme yada pınar diyelim.O na yakın yerde bulunan fındık ağacı gölgesinde çayımızı yudumlarken.piknikçilerin bu güzel yerleşim birimine uğramalarının kesilmeyeceğini,köy kenarındaki çam ve meşe ormanının köye ayrı bir güzellik verdiğini  söylemeden geçemeyeceğimi anımsatmak isterim.
Zirvenin hemen yamacında yapılan pikniğin başka bir yanının bulunduğunu hissetmemenin mümkün olmayacağını anımsatmak gerekir diye düşünüyorum. Devletoğlan Köyü Çorum un en yüksek yerleşim birimlerinden birisi. Kırklar Tepesinin hemen yamacında.Çam ve meşe ormanları insana öyle bir ferahlık veriyor ki anlatması çok zor.Hafif bir rüzgarın çıkardığı hışırtı kulaklara öyle bir güzellikle kıvrılarak uzanıyor ki ,kulak zarı sanki insana bu değişik sesi devamlı duymak isterim diyor gibi kendi  kendine  mırıldanıyor.
Çam ve Meşe ormanlarının güzel korunduğunu görmek beni ayrıca  sevindirdi.Sakın Kesme  “SAKIN KESME YAŞ AĞACA BALTA VURAN EL ONMAZ” sözü burada önemli bir etki göstermiş,Ormanın içersinde rahat yürüyüş yapamazsınız.Her yanı irili ufaklı ağaçlarla donanmış bir orman.Yöre köylerini ve Devletoğlanlıları kutlamak gerekir diye düşünüyorum. Kırklar Tepesinin yamacından ayrılıyoruz. Dönüş yolculuğunu Fakıahmet köyünden geçerek yapmak istedim.Burada AB projelerinden birinin uygulandığını duymuştum.Buraya kadar gelmişken birde yeni Fakıahmet Köyünü görelim dedim.Köye yaklaşırken konutların yükseldiğini gördüm.Gerçekten  Fakıahmet liler çok akıllı davranmışlar. Onları kutlamak lazım.Yolculuğumuz sürüyor,çam ormanları,meşe ormanları öyle bir güzellik vermiş ki güzergaha.Aracı olanların bu güzergahta bir yolculuk yapmalarını salık veririm. Fakıahmet Köyünden araçtan inmeden ilerliyoruz.Bu köyü Devletoğlan da öğretmenken bir kez 1957 mayıs ayında görmüştüm.Evler tek katlı.Yıpranmış kerpiç duvarlardan ibaret olan bir yerleşim yeriydi.Şimdiki çehresi çok değişik. Aracımız her iki yanı ormanla kaplı yolda ilerlerken, Hıdırlık Köyü Göletinin yanından geçiyoruz.Piknik için gölet kenarında çadırlar kurulmuştu.İnsanlar göletin ve etrafındaki temiz orman havasını almak için nelere katlanıyorlar demekten kendimizi alamadık. Mecitözü üzerinden Çorum’a döndük. Yolculuğumuz bir saat sürdü. Güzellikleri görmek unutulur cinsinden değil.
Yıllar önce bir şairimiz şöyle demişti.
ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA
O KÖY BİZİM KÖYÜMÜDÜR.
GİTMESEKTE;GÖRMESEKTE
O KÖY BİZİM KÖYÜMÜZDÜR.
Çok güzel bir dörtlük. Sanırım bu dörtlük bize çok şey anlatıyor. Okurlarımın bu dörtlüğü kendilerine göre yorumlayacaklarını umuyor beni sabırla dinledikleri için onlara saygılar sunuyorum.

 

 

 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
ABD-AB VE SINIR ÖTESİ
Sağduyu sahibi, aklıselim, uyanık, basiret ve beka sahibi müteyakkız, Türkiye sevdası ile dolu, konjonktürü dikkatle izleyen gazeteci-yazarlar; Bu gün için yaşanan vahim gerçeği korkusuzca ortaya koymaya başladılar. Artık işin saklanacak-gizlenecek tarafı kalmadı. Uzun süredir millet de anladı ve bildi ki; Türkiye büyük bir kırılma noktasına itilmiş ve uçurumun ta kenarına kadar sürüklenmiştir. Bu hakikatle yüz yüze olan, her şeyi en ince ayrıntılarına kadar bilen ve fakat ses çıkartmayan, farkında değilmiş gibi davranan sadece hükümet ve siyasettir. Aslında günümüz siyaseti ve sözde aydınları bu konuda pek de masum sayılmazlar.
Aksine, sırtlarında yıllar önce uygulama imkânı hasıl olmuş bir projeye engel olmanın vebalini ve sorumluluğunu taşımaktadırlar. “Aldatan Put ve Pusudaki İhanet” konulu yazım yayınlandıktan sonra bir hayli olumlu tepki aldım. Bir tanesi, benim hassasiyetime ve yakın zamanda kaçırılan önemli fırsatlara dair açıklamalarıma şöyle cevap vermiş:
Adı bende mahfuz okuyucumun mektubu aynen şöyledir: “15-16 yıl önce Kuzey Irak'a Özal'ın girmek isteğine karşı çıkan şuursuz devlet ve yönetim anlayışının oluşturduğu kaosu hatırlayınız. O zaman dünya kamuoyu Türkiye'nin (ilk kez!) lehinde idi ve Körfezdeki Irak işgaline karşı savaşı merhum Özal tetiklemişti. Petrol Boru Hattı'nı keserek Irak'a ambargoyu başlatan Özal'ı dinlemeyen, anası Kürt olduğu için onu da Kürt sayan ve ilk kez Misak-ı Millî sınırlarına doğru yürümeyi savunmasını doğru veya inandırıcı bulmayan asker-sivil aydınlarımızın (!) özellikle de basınımızın oluşturduğu hadım siyaseti çok putları canlandırmıştır. O yüzden, askeri göreve çağıran bütün tavırların bir ayağı kaygan zemindedir. Çünkü askerin ne istediğini bizzat askerler bile bilmemektedir. Tezkere çıktıktan sonra ‘Başbakanın Bush'la görüşmesini bekleyeceğiz!’ diyen Genel Kurmay Başkanı'na sorulacak şu sorunun cevabı verilmediği sürece Kuzey Irak'a yapılacak her harekat başarısız kalmaya mahkum; tıpkı 25 harekatla bir sonuç alamadığımız gibi.
Siz Genelkurmay Başkanı'na sorulacak şu sorunun cevabını alabilirseniz, o cevap üzerine bir kitap bile yazmaya değer: ‘Seçim öncesinde, Milli Güvenlik Kurulu'nda gündeme getirmediğiniz halde, Harp Okulları'nda yaptığınız konuşmada neden Kuzey Irak'a girmeliyiz dediniz? Bu konuşmada söylediğiniz, 'Kuzey Irak'a girince PKK'dan başka Peşmerge ve ABD ile de bir iş tutacak mıyız?' sözlerinin ne anlama geldiğini Türkiye'de kimse değerlendirmedi, ama ABD'li bir askeri gözlemci aynen şöyle dedi: "Bu sözlerden anlaşılan şu ki, Türk Genel Kurmay Başkanı "Kuzey Irak'a girmeliyiz!" dedikten sonra bu mülahazaları serdettiğine göre, o bölgeye girmek istemiyor, ama iç politika malzemesi olarak kullanıyor." Bunları sizin de tuhaf bulduğunuzu sanıyorum. Fakat hepsinin bir anlamı olmalı.
Kısacası, Genel Kurmay Başkanı'ndan sonra kim Kuzey Irak'a girelim dediyse, ya bu iç politikaya alet oldu, yahut da hamasi duygularına mahkum haline geldi... Sınırın bu yanını kontrol altına alamayan Genel Kurmay Başkanı'na sorulacak pek çok soru varken, "Daha ne bekliyor ASKER ?" diye sormak bence çok anlamsız.
Gelen yüzlerce eleştiri ve öneri arasından, özellikle bu maili sizlerle paylaşmak isteyişimin nedeni şu: Evet Türkiye 1991-92 yıllarında çok büyük bir nimet ve fırsatı kaçırmış ve o zamanki rivayetlere göre, günün Genelkurmay başkanı, başta donanım eksikliği olmak üzere bazı nedenler ileri sürmek suretiyle harekâta karşı çıkmıştı. Bunun bedeli binlerce şehit ve milyarlarca dolar oldu. Oysa o gün mevcut donanımla bu harekât pekalâ başarılabilir ve şu an tepemizde asılı demoklesin kılıcı bertaraf edilebilirdi. Dolayıyla bu hadisenin ve çok daha sonraları örgüt kongreleri toplandıkça ve belirli mevsimlerde 8000-9000’e yakın militan Kandil kamplarında bir araya geldikçe neden gereği yapılmadı? Bütün bunlar sorgulanması ve cevap aranması gereken sorulardır.
Ancak, bu sorulara cevap vermek bir yana 25 veya 40 yıllık geçmişi ve bu geçmiş içinde eşkıyanın nereden nereye geldiğini, hangi dahili ve harici kaynaklardan beslendiğini dahi tam olarak sorgulamak mümkün olamamıştır. Gerçek şu ki, tehdit hep büyüye gelmiştir.
TÜRKİYE KİMLERLE SAVAŞIYOR ?
Aslında, bu bağlamda “savaş” ve “bölücü örgüt” terimlerini asla kullanmamak gerek. Zira, savaşın muhatabı aleni düşman ve hukuken var olan bir devlettir. Bu kelimeleri özellikle uluslar arası plâtformlarda ve Irakla ilişkilerde kullanmaktan özenle kaçınmak şarttır. Aksi taktirde salt bu terminoloji dolayısıyla bir takım baskılara ve flebisit taleplerine muhatap olunması ihtimali mevcuttur. Şu hale nazaran muhatap unsurdan sadece “eşkıya” ve “çeteler” olarak bahsetmek mümkündür. Mamafi daha açık ve anlaşılır olması bakımında biz sadece bu araştırma ile sınırlı kalmak koşuluyla bu kelimeleri kullanmaktayız. Devam edelim.
Türkiye kimlerle savaşıyor ? dedik...
Bu soru, şu günlerde herkese sorulmalı.
Millet vahametin tam anlamıyla farkına varmalı.
Zira, Türkiye şu anda başta ABD olmak üzere AB ve OECD üyesi tam 28 ülke ile fiili savaş halindedir. Bu husus bizzat Cemil Çiçek tarafından Adalet Bakanlığı zamanında açıklanmış, aslında yıllardır bilinen ve belli olan bir gerçektir.
Ordu bizim ordumuz. Askerler bizim evlâtlarımız ve kardeşlerimiz. Dahası, hepimiz Türk’üz ve askeriz. Bu bizim atadan ve soydan mesleğimiz. Adaletin, hakkın, hakikatin ve hukukun askerleriyiz biz. Ve dahası biz; Cumhuriyetiz, Demokrasiyiz, Lâiklik ve İnsanca, mertçe, dürüstçe, adalet ve barış içinde yaşamanın yer yüzündeki temsilcileriyiz.
Biz bir hukuk devletiyiz.
Ordumuz Türk ve Atatürk ordusudur.
Bizim ordumuzda lânetli pavyon paşaları, ABD-NATO ve AB kulu-kölesi, yeminli, biatlı dönme, devşirme, mason ve misyoner tohumları yok. Olanlar varsa eğer, bunlar Türk milletinin emrinde ve hizmetinde olamazlar! Temizlenmeleri ve tasfiyeleri gerekir.
ABD-AB namına ihtilal yapanlar, "NATO" ya sadakat yemini edenler ve "Ours boy" unvanını alanlar asla ve kesinlikle damarlarında “asil kan” akanlar değildirler ve olamazlar da.
Gelin; Doğruya doğru, eğriye eğri, yanlışa yanlış deme cesaret ve cüretini gösterelim.
Mesele, büyük önder Mareşâl Mustafa Kemal ATATÜRK’ün "Ya askerlik ya siyaset" diyerek gösterdiği yoldan gitmeyenleri, sorumsuz olduğu halde milletin kendilerine emanet ettiği silahları millete göstererek siyaset yapanları teşhir etmek, bazı suiniyet ve sızmalara dikkat çekmektir.
Allah için konuşun, 25 yıl savaş mı olur? Tüyü bitmemiş yetimin hakkı ve bu çilekeş halkın, el emeği ve göz nuru olan 500 milyar dolar nasıl sokağa atılır? Ülkeyi baştanbaşa üç kez imar ve ihya etmeye kâfi büyük bir servet böyle nasıl hovardaca harcanabilir?
Hani, 12 Eylül öncesinde bu ülkede çok yaygın bir anarşi ve terör vardı.
Kalleş baronlar kardeş kavgasını tahrik etmiş ve binlerce masum ve müsemmanın alçakça, haince kanına girmişlerdi. 12 Eylül günü askeri müdahale oldu. Anarşi ve terör bir günde bıçakla kesilir gibi kesildi. Bu neydi? Bir tesadüf mü? Yoksa mucize mi? O gün pek alâ muktedir olanlar ondan sonra 25 yıldır hangi stratejiyi geliştirdi?  Bu 25 yılda güvenlik meselesinde sözde sivil iktidarların gücü ve etkinliği ne oldu?
Ülke çıkarlarını düşünenlerle, bir yerlere savrulup milletin başında boza pişirenleri ayıralım..
Açık ve net sormak gerek!
Sincan'da İsrail tel’in edildi diye, sokaklarda tank dolaştıran, o Şubat bülbülü, İsrail muhibbi Çevik Bir beyefendi ve avanesi şimdi nerelerde.. Milletin cebinden kaç para alır. Nerelerde yatar, nerelerde kışlar?
Koskoca 25 yıl ve 500 milyar dolar!
Sivil siyaset veya ordu, kabahat veya ihmal kimde ise mutlaka hesap vermelidir.
Ve, daha da önemlisi bu trajikomik hikâye burada bitmeli, bitirilmelidir.
ANCAK ! GERÇEKLER AÇIKLANARAK
Fazla söze gerek yok. Irak'ın kuzeyi Türk jetleri tarafından hallaç pamuğu gibi atılıyor.
Başbakan İngiltere'den, ardından da ABD'den sınır ötesi operasyon onayı almak için koşuşturuyor. Kendi ellerimizle palazlandırdığımız Irak'ın kuzeyine en sonunda ekonomik yaptırımlar uygulanması kararı istemeyerek de olsa çıkıyor. Açıkça sınır ötesi tehdit olmasına karşın NATO kollarını kavuşturmuş, olanları seyrediyor.
Her ne kadar uluslar arası bir barış ve güvenlik örgütü olsa bile, cari konsepti itibarıyla NATO, adeta ABD’nin emrine girmiş; Bunun yanı sıra AB çıkarlarını koruma kaygısına düşmüş ve tıpkı Bosna-Hersek’te olduğu gibi, Irak’ın nahak yere işgaline de seyirli kalmıştır. Şu halde, BM veya NATO’dan her hangi bir konuda sağlıklı karar beklemek olanaksızdır.
İşte bu ortamda hâlâ Türkiye K. Irak’a sınır ötesi operasyon yapsın mı – yapmasın mı tartışmaları dinliyoruz. Sınır ötesi operasyonu istemeyenler bölgenin bataklık olduğunu ve TSK'nin bu bataklığa batma tehlikesi olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa 1 Mart tezkeresi öncesi TSK'nin ABD kuvvetleriyle birlikte mutlaka Irak'a girmesi savunuluyordu. O zaman, hele de Saddam döneminde Irak'ın kuzeyinin de güneyinin de bataklık olduğu biliniyordu.
BİR MART TEZKERESİ
Aslında doğru olan bir Mart tezkeresini kabul etmek ve tam bir devlet ciddiyeti içinde uygulamaktı. Ben kişisel olarak 1 Mart tezkeresinin geçmesinden yana olanlardandım. Şimdi de hâlâ aynı düşüncemi koruyorum. Çünkü koşullar ve belgeler çok iyi düzenlenmişti. ABD Türkiye'ye girerse bir daha çıkmaz, gibi sözler söylendi. Kesinlikle öyle bir durum mümkün değildi. Bunların hepsi efsaneydi. Hani, bilmeden fikir üretme var ya. Aynısı yapıldı. Bunları çok aydınlarımız da maalesef yapıyor ve bu ülkeye çok da zarar veriyorlar.
Nitekim o tarihte Türkiye, hissiyattan uzaklaşıp Genelkurmayın yapmış olduğu o çok mükemmel anlaşmalara uygun biçimde oraya girseydi, bugün Irak'ın kuzeyindeki bu (PKK) ve benzeri sıkıntılar, karşımızda önemli bir ulusal güvenlik sorunu olarak durmayacaktı.
Onun dışında bunun ülkemize daha başka getirileri de olacaktı.
Tamam, demokratik bir ülkeyiz. TBMM'nin kararı öyle çıktı.
Ona da saygı duymaktan başka söyleyecek sözümüz yok.
Ancak, bugün yine sınır ötesi operasyona karşı çıkanlar var. Ben buna katılmıyorum. Irak'ın kuzeyi TSK için asla bir bataklık olmaz. Bunu düşünmek bile abestir, yanlıştır. Zira, ne Türkiye Cumhuriyeti dünün devleti ne de TSK dünün silahlı kuvvetleridir. Dolayısıyla TSK bu konuda fevkalade olgun bir noktaya ulaşmış durumdadır. TSK bir avuç eli kanlı PKK' lı katil sürüsünün karşısında bataklığa saplanmış konumuna kesinlikle düşmez. Düşebileceği de söylenemez. Bu türlü konuşanlara şüphe ile bakmak gerekir.
Dahası, şu anda TSK komuta kademesinde yukarda “bir zamanlar için” tanımladığımız “ABD-AB namına ihtilal yapan, "NATO" ya sadakat yemini eden ve "Ours boy" unvanı alan ve damarlarında akan kan şüpheyi calip” kimseler değil; Yürekten bir samimiyet ve sadakatle askerlik mesleğine bağlı, Türk inkılâbı ve Atatürk ilkelerine sahip ve saygılı; Varlığını Türk milleti ve devletinin devamlılığına adamış askerler vardır.
Bu Allah’ın bir lütfudur.
Kıymeti-kadri bilinmeli terör belâsına “şimdi” mutlaka son verilmeli, keza, 25 yıldır bunu sürüncemede bırakan ve anarşi üzerinden rant sağlayanlara hesap sorulmalı, muaheze edilmeli ve bedel ödettirilmelidir. Evet, bedel ödemek değil, bedel ödetmek zamanıdır. Çünkü millet zaten bu güne kadar çok büyük bir bedel ödemiş bulunmaktadır.
TERÖRLE MÜCADELE
Şimdi, bazı provokatif kesimler ve AB uzantısı akredite medya tarafından bu düzenli bir savaş değil, asimetrik bir savaş olması nedeniyle tehlike var, deniliyor... Maksat : TSK’nın sınır ötesi harekâtını önlemek ve menfur amaçlarını adım adım gerçekleştirmektir. Elbette karşı taraf o alçakça saldırılarını yapacak. Bu saldırılar karşısında TSK kayıplar verebilir. Bu, terörle savaşın doğasında var. Özellikle de bu tür bir savaşta kayıpları önlemek, düşünüldüğü kadar komutanların ya da liderlerin elinde değildir. Çünkü terörle mücadele ediyorsunuz.
Karşınızdaki, onurlu bir devletin erdemli bir ordusu değil.
Karşınızdaki, güya sizinle savaştığını söyleyen çeteler. Bunlar herhangi bir ahlaki, insani ya da yasal bir kurala bağlı değiller. Üstelik aralarında dünyanın bütün milletlerinden fırsat düşkünleri ve maceraperestleri var. Elebaşıları ve militanlarının kahir ekseriyeti ise Ermeni asıllı ve ASALA kökenli. Sanıldığı gibi Kürt unsuru falan yok karşınızda. Üstelik bunlar ahlâken düşük marksist ve leninist ideolojiye mensup bir güruh. İslâm’la veya insanla bağdaşır yanları yok.
Ama siz TSK olarak insani kurallarla, uluslararası hukuk kurallarıyla, kendi ülkenizin hukukuyla bağımlısınız. Dolayısıyla işin zorluğu doğasında. Tabii ki tek bir insanımızın akan kanı bizim için çok değerlidir. Ama bu ülke savunulmak zorunda. Bu ülkeyi savunmasız bırakırsak, onun bunun arzusuna göre yol alacak hale getirirsek o zaman neyimizi koruyabiliriz? Bunu bir sormak lazımdır.
Pskolojik savaş birimleri yok edildi
Onun bunun arzularından kastınız nedir?
Bugünlerde özellikle TBMM çatısı altında bazı sesler çıkıyor. "Başka çözüm bulmak lazım", diyorlar. Tamam, başka çözüm bulmak lazım da karşınızda eli silahlı bir terör örgütü var. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu terör örgütüne, "Gel kardeşim, masaya oturalım. Pazarlık edelim. Ben sana biraz vereyim. Sen de biraz fedakârlık yap. Şu işi bir orta çizgide halledelim" mi demeli?
Talabani de aynı şeyi teklif etmedi mi?
O zaman Türkiye Cumhuriyeti bunu kabul mü edecek? Başından beri Abdullah Öcalan 'ın talebi de oydu. Daha sonra İmralı'dan avukatları aracılığıyla aynı mahiyette birçok mesaj gönderdi. Murat Karayılan 'ın, Osman Öcalan 'ın, hepsinin talepleri bu oldu.
Bugün bu talepleri Irak'ın kuzeyindeki o lider bozuntuları, aşiret reisleri seslendiriyorlar. Onların ne, kim olduklarını biz çok iyi biliyoruz. Bu son 30 yıla yakın zaman içinde bir de oradaki insanları Türkiye Cumhuriyeti besledi. Saddam zamanında ekmekleri yokken ekmeklerini verdi.
ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle ortaya çıkan Irak'ın kuzeyindeki Kürt bölgesine bizim işadamları yatırımlar yaptı. Okul, hastane, konut, devlet daireleri, havaalanı inşa ettiler. Hatta petrol bile çıkardılar. Türkiye'den oraya hepimizin bildiği gibi inanılmaz ucuz fiyattan elektrik veriliyor. Yani Türkiye orayı kalkındırdı. Peki, hangi amaçla o bölge palazlandırıldı, gelip bizim insanlarımızı vursunlar diye mi?
Bu tür komşu ülkelere yönelik faaliyetlerin mantıklı izahları olabilir. "Bu ülke insanları bize dost olsun. Karınları doysun ki başka yerlere göç edip oralarda rahatsızlık yaratmasınlar. Ben onlara kendi evlerinde belli bir hayat standardı sağlayacak biçimde yardımcı olayım. Bir yandan paramı kazanayım, bir yandan da bu yardımı yapayım" diye hükümetler bu yönde karar alabilirler.
Ama bugün içinde bulunduğumuz koşullarda sizin sorunuz çok geçerli. Acaba bu Türkiye açısından akıllıca bir davranış mı, yoksa değil mi? Şu geldiğimiz aşamada, Barzani ve Talabani'nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne böylesine kafa tutacak cesareti bulup "Size bir Kürt kedisini bile teslim etmeyiz" gibi abuk subuk, ne idüğü belirsiz beyanlarda bulunacakları bir noktaya geldiyse Türkiye, kendimize şunu sormalıyız: "Bu katkılar devam etmeli midir?"
TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu geçen gün, "Ulusal güvenliğin söz konusu olduğu bir yerde artık kâr, ekonomi hesabı yapılmaz. Onu yaptığınız zaman ihanetin içinde olursunuz" dedi. Onun üzerine çeşitli iş çevrelerinden Hisarcıklıoğlu'na hücumlar var. Kıyısından köşesinden mazeret üretip halkın gözünün önüne alacalı bir resim koyma gayreti içindeler. Devletin elinde askerden önce kullanabileceği başka kozlar da var. En azından bunları kullanırsınız.
Bir de PKK'nin kaçırdığı sekiz asker konusu var. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir terör örgütüyle pazarlık masasına oturabilir mi?
Bunu da psikolojik propaganda amaçlı kullanıyorlar. Çok iyi baktıklarını söylüyorlar. Meğer ne kadar insancıllarmış. "Türkiye isterse teslim şartlarını konuşuruz" diyorlar.
Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti terör örgütüyle masaya oturacakmış. İş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, bu teröristlerin o şekilde konuşmasına muhatap olacak noktaya geldi. Askeri adımlar atılıyor. Bu şehitler boşuna verilmiyor. Ama bizim güvenlik güçlerimiz teröristle savaş veriyorlar. Terörle savaşın ekonomik, siyasal, sosyal, psikolojik boyutları vardır.
Bana göre psikolojik harekât konusunda devletimiz hemen hemen sıfır noktasındadır. Bizim öyle bir birimimiz yok. Yetişmiş kadrolarımızın olduğunu da pek sanmıyorum. Bu hükümetin işidir.
Bu işle ilgili bir zamanlar devletin ilgili kurumları vardı. Ama AB'nin talebiyle o kurumlar, birimler külliyen bitti. O şartlar nasıl kondu, nasıl oldu? Akıl ermez bir iştir.
Bir zamanlar Barzani ve Talabani sözüm ona düşmanken iki kere onları birbirlerinin tuzağına düşmekten TSK kurtarmadı mı?
Öbürünün tuzağına düşmesin diye aldık adamı, helikopterle başka yoldan götürdük. TSK bütün bunları yaptı. Ama gerek Talabani'nin gerekse de Barzani'nin ne kadar kaypak, ne kadar dönek, ne kadar sözüne güvenilmez yaratıklar olduklarını TSK'den daha iyi hiç kimse bilemez.
Üstelik Talabani, Sovyetler Birliği döneminde Sovyet yanlısıydı. Parti üyelerine "Yoldaşlarım" diye hitap ediyordu. Barzani ABD'ciydi. Ama günün birinde baktık ki Talabani, ABD köstebeği çıkmadı mı?
ABD ajanı olduğu ortaya çıkınca epeyce hayret eden olmuştu, diye hatırlıyorum.
ABD'nin gizli gündemleri PKK dörde ya da beşe bölündü. Öcalan'ın artık etkisi kalmadı. Bir kısmı Barzani ve takımının etkisi altına girdi, deniyor. Bunlar sonuçta peşmerge. Bunlar bu kadar modern silahları nasıl bulabiliyorlar?
Bu terör örgütü diğer odakların desteği olmadan tek başına ayakta duramaz. Ne yazık ki bunun arkasında buna payanda, destek olan, ona bütün bu söylediklerinizi sağlayan ya da kendisinin bir şekilde sağlamasına göz yuman unsurlar var.
Kimdir bu unsurlar?
İsterseniz yakından uzağa doğru gideyim. En yakında olanlar Barzani-Talabani ikilisi, Irak'ın kuzeyindeki oluşumlar. Bir yandan da dünyaya ve bize, "Biz otonom bir yönetimiz. Yönetimin başkanı da var. Bağımsız da olabiliriz" diyorlar. Ben geçen yıl özel temsilcilik görevindeyken Irak'ın kuzeyinden benimle temas halinde olan bir kişi 2007'nin ajandasını getirdi.
Ajandanın en son iki sayfasını kapsayacak biçimde Büyük Kürdistan haritası vardı. Bu haritaya Mersin ve benim memleketim olan Sıvas, yukarıda Kars da dahildi. Aynı haritanın şeklinde rozetler yapmışlar. O kişi bana, "Bu rozetten bütün peşmergelerin, hatta çocukların bile yakalarında var" dedi. Bunlar çocuklarına hedef olarak bu haritayı gösteriyorlar.
Şu anda Irak'ın kuzeyindeki büyük güç ABD. ABD'nin bilgisi dışında bunları nasıl yapabilirler?
Şu andaki konjonktürde aksini düşünmek mümkün değil. Benim bilebildiğim kadarıyla ABD'nin Irak'ta, Ortadoğu'da, bir kısmını henüz açıklamadığı, ama bir kısmını da açıkladığı ileriye yönelik bazı projeleri var. Açıkladığı projelerden birisi de BOP. Zaten bizim Başbakan da BOP'un eşbaşkanı olmakla övünmüyor mu?
Ümit ederim neyin ne olduğunu ya da olmadığını çok iyi kavramışlardır. Ama benim anlayabildiğim kadarıyla BOP henüz daha ABD'nin düşündüğünün tam şekliyle ortaya konmuş ya da bizlere deklare edilmiş değil. Benim anlayabildiğim kadarıyla BOP onların kafasında net. Ama o kafalarındaki net şekli bize anlatmış değiller.
Şimdilik göründüğü kadarıyla bölge ülkelerine demokrasi getirilecek, Türkiye bunlara model olacak, ama bunun olabilmesi için Türkiye'nin biraz ılımlı İslam’a kayması lazım. Anlayamadığım, ılımlı ya da sıcak İslam nasıl oluyor? Bizim bildiğimiz İslam İslam’dır. Yarı demokrasi, yarı şeriat, ikisini de idare ediverin. Nasıl idare edilebilir? Onu bir türlü kafamda canlandırabilmiş değilim. Laiklik ilkesinin olmadığı yerde demokrasiden söz edemezsiniz.
Peki, bu peşmerge takımı TSK'nin mevzilendiği noktalarla ilgili bu kadar isabetli haber alma bilgilerine nasıl ulaşabilirler?
Öncelikle bunun hesabını vermesi gerekenler demin sözünü ettiğim Irak'ın kuzeyindeki kişiler. Ondan sonra Irak yönetimi geliyor. Ama bugün Irak yönetimi acınacak halde.
Geçenlerde bir Iraklı yetkilinin, "Biz egemen bir ülkeyiz. Sınırlarımıza müdahale ettirmeyiz" türünden bir beyanını okudum. Doğrusu buna bir hayli güldüm. İşgal altındaki, bir ucundan bir ucuna ABD askerinin kol gezdiği bir ülke nasıl egemen olur? Onu da çözebilmiş değilim. O durumdaki bir yönetimden özellikle bu terör örgütüyle ilgili olarak fazla bir şey bekleyemezsiniz.
Esas terör örgütüyle ilgili yapabilecekleri olup da yapmayanlar var. Bunların başında tabii ki ABD geliyor. Onun yanında da AB ülkeleri... Bunların yapabilecekleri şeyler vardı; halen var, ama yapmadılar. Şimdi, "Yapalım, edelim" gibi bazı beyanlar var. Bilmiyorum. Sonucunu görmedikçe inanmam mümkün değil.
Ben diyorum ki: "Benim dostum olduğunuzu söylüyorsanız, böyle bir terör belasıyla mücadelemde bana katkı sağlayacak, yardımcı olacak bazı şeyleri yapma yeteneğine sahipseniz, ama bunu yapmaktan kaçınıyorsanız o zaman benim gözümde siz benim yanımda değil, o teröristin yanındasınız."
PKK denilen eli kanlı örgüt Türkiye'ye bu kadar kapsamlı harekât yapabiliyor, canını böylesine yakabiliyorsa arkasında çok belirgin güçler vardır. Bu güçler de bellidir.
Türkiye'de demokrasi oyunu oynanıyor
Peki, ya AB?
Onunla ilgili söylemem gerekenleri söylemek istemiyorum. İçim bu konuda çok dolu. Ben biliyorum ki o Avrupa ülkelerinin uyuşturucuya kurban verdikleri her genç insanın kanında PKK'nin kanlı elleri var. Çünkü o uyuşturucunun oralara ulaşmasında en büyük taşıyıcı örgüt PKK. Bu durum kendilerine defalarca bildirilmesine rağmen hâlâ ülkelerinde, başkentlerinde PKK'nin işyerleri serbestçe çalışıyor. Hâlâ Brüksel'deki Grande Place'ın etrafında PKK'nin sekiz-on tane döner dükkânı var. PKK'ye para kesiyorlar. Önlerinde PKK bayrakları sallanan bütün büroları açık. Kendilerine Interpol listesinde arananların isimleri bildirilmiş. Adresi, her şeyi belli. Buna verilen cevap: "Benim ülkemde, yasalarıma aykırı bir şey yapmıyorlar." Bundan sonra da bu insanlar uçağa bindirilip serbestçe Irak'ın kuzeyine gidebiliyorlar. Bunu Öcalan'ın yakalanma süreci içindeki seyahati sırasında da gördük. Bu ülkelerin insanlarıyla ilgili hiçbir sorunum yok. Ama oralardaki yönetimler ne yazık ki böyle bir kasıtlı aymazlığın içinde. Türkiye'yi adam yerine koymuyorlar; talebine aldırış bile etmiyorlar. Benim anlayabildiğim kadarıyla onların Türkiye üzerinde başka hesapları var.
Ne gibi hesapları var?
AB süreci içinde Ermeni meselesini halledin, Kıbrıs sorununu çözün gibi dayatmalarla karşılaştık. Bunlar Kıbrıs'ın Rum kesimini büyük törenlerle AB'ye tam üye yaptılar. Bu ne biçim bir mantıktır? Demek ki bunlar Kıbrıs sorununun çözümünü arzu etmiyorlar. Yunanistan'ı da AB'ye ucuz ve basit bir biçimde aldılar. Çünkü Türkiye'ye Ege sorununu çözmesi söyleniyor, ama Yunanistan'a neden söylenmedi? Yunanistan'dan Kıbrıs sorununu çözmesi neden istenmedi? Demek ki tam anlamıyla riya ve çifte standart içindeler. Sonra çok yanlış bir kanı var. Batılılar, içimizdeki beşinci kol faaliyetleri ya da psikolojik savaş unsurları bunu pompaladılar, sanıyorum. Medyamızın bir kısmı da zaman zaman buna alet oldu. Halkta sanki o bölgenin insanlarının tamamı PKK'yi destekliyor gibi bir düşünce yarattılar. Orada halkımızın büyük çoğunluğu vatanını seven insanlardır.
Ama Güneydoğu'da oyların hemen tamamı AKP'ye ve DTP'ye gitmedi mi?
Oynadığımız bu demokrasi oyununu bir an önce sonlandırmak ve doğru dürüst bir demokrasi uygulamasına başlamak zorunluluğumuz var. PKK gelsin, mezradaki vatandaşın kafasına Kalaşnikof'u dayasın, "Bu mezradaki oyların birisi bile o işaretten başka partiye giderse hepinizi yarın akşam halledeceğiz" desin. O vatandaş ne yapacak? Oralarda her mezranın, her köyün başına asker, korucu koymanız mümkün değil. Dolayısıyla o insanlar oralarda zorunlu olarak istenen yere oy vereceklerdir, veriyorlar da. Başka çareleri yok. Bana göre o oyların çok önemli bir kısmı bu şekilde sağlanmıştır. Ondan sonra da TBMM'de demokrasi oyununu oynamaya başlarsınız.
ABD, Saddam'ı teröre destek veriyor diye yakaladı ve idam ettirdi. Türkiye açısından baktığınızda bu durum Barzani için de geçerli değil mi?
Bana göre Türkiye'ye karşı işlenmiş suç bakımından Öcalan'dan pek farklı değil. Yaptıkları yanına kâr kalmamalı. Bir şekilde cezalandırılması gerekiyor. Marmara Denizi'nde adamız boldur. Hayırsız var, Yassıada var.
Türkiye NATO'nun bir üyesi. NATO tüzüğünün 4. ve 5. maddeleri var. Bir NATO üyesine dışarıdan gelen ve güvenliğini tehdit eden saldırılar karşısında NATO üyelerinin harekete geçmeleri gerekiyor. Sizce NATO hâlâ neden harekete geçmiyor? NATO bir açıklama yaptı. Sanıyorum bütün AB'nin görüşü de o noktada. "Bu, Türkiye'nin iç meselesidir" diyorlar.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Mahmut Selim GÜRSEL
ASLAN BACANAKLAR
            Hepimizin çoğunlukla bacanağı vardır. Binimde iki tane aslan bacanağım var. Birisi benden on yaş büyük, sanayici iki fabrikası olan, diğeri ise benden on yaş küçük Belediyede Memur.
Benim onlara karşı beslediğim ilgi ve sevgiye karşı onlarında bana karşı yaptıkları ve davranışları beni üç ay öncesine kadar riya ve yüzüme gülme olduklarını bir vesile ile gösterdiler. Eşimin de bu sayede gözü açılarak kız kardeşlerinin ve eniştelerinin ne olduğunu anlamalarına vesile olan olaylar dizisini anlatmak isterim.
            Aile içi problemler olabilmesine karşın, anlatacaklarımda da bizim iyi niyetimizi ve onlara karşı “aman etraf duymasın, ayıp olmasın” politikamızı da böylece sonuçlanmasına sebebiyet verdiler.
            Allah Rahmet eylesin kayınpederim vefat edeli 25 yılı geçti ve kayınvalidem vefat edeli 23 yılı geçti. Allah yerlerinde rahatlık versin. Benim onlardan bir şikâyetim, onlarında benden bir şikâyetim yoktu. Geldiler geçtiler. Gittikten sonrada biraz kızlarına mal bıraktılar.
Normal zamanlar dışında miras işlerini yapılması gerekirken Büyük bacanak tarafından sattıkça bölüşürüz fikrini benimsedik. İlk bir yıl içerisinde kayınvalidenin iki tarlasını sattık ve bölüştük. Sonra bekle de satalım. Bu fiyata verilmez teraneleri başladı. Bizim hanım da: sanayici eniştesine; satmayacaksanız benim hissemi siz alın dedi. Dermez olaydı bir küstüler tam 5 ay ne aradılar, ne de sordular. Derken bir bayram öncesi bizim eve geliverdiler. Gelenler Allah’ın misafirleri. Bizde bozuntuya vermedik. Hoş beş, bir şey olmamış gibi devam eden ziyaretten sonra biz biraz iade-i ziyarete gitmekte ağır aldık. Bir akşam telefon çaldı baldız gelinde oturalım diye davet etti. Mecburen kalktık gittik. Gidip gelmeler devam etti.
Dördüncü senede küçük bacanak ev aldım borçluyum. Ağabey; bana para lazım. Tarlaları satsak. Ben evin borcunu ödesem, size de hissenizi taksitle öderim. Önerisini hoş karşıladık. Eşim ve ben bizce sakıncası yok. Büyük bacanak ne diyecek? O da olumlu bakarsa satalım dedik.
Onunla da konuştuğunu ertesi gün telefonla bildirdi. Hatta tarlalara da müşteri bulduğunu toptan tarlaları alacağını büyük bacanakla beraber tarlalara bakmaya gidileceğini benimde gelmemi istediğini söyledi.
Ertesi gün dediği iş yerinde buluştuk. Tarlaları alacak adam, büyük bacanak, ben, küçük bacanak tarlaya talip kişinin arabası ile tarlalara bakmak için köye gittik.
            Tarlaları alacak şahsınla tarlalara baktık, komşularla konuştuk. Alıcı kişi çok iyi niyetli olduğunu tarla komşularının tarlalara verdikleri düşük ücretlere itiraz ederek bu paraya bu tarla çok ucuz diye de çıkıştığını şahit olduk.
Tekrar arabaya binerek tarlalara müşteri olan kişinin iş yerine geldik. Çayları içtik. Çaydan sonra adam belirli bir para verdi. Büyük bacanak biraz daha ver dedi. Oda bir miktar daha arttırdı, büyük bacanak biraz daha ver dedi adam arttırdı, üçüncü seferde aynı konuşmada adam arttırdı. Dördüncü seferde bacanak arttır diyince adam kızdı ve ağzını bozdu “si. git yavşak” derdi. Tabi bizde bu hitaptan nasibimizi almış olduk.
Böylece tarlaların satışı kalmış oldu. Biz satılmadığı için üzüldük. Büyük bacanak ise sevindiğini ileriki yıllarda öğrenecektim.
Küçük bacanak evin tarlaları alacak adamın verdiği borçla işini gördü. Tabi ki sonraki yıllarda bizim arkamızdan çevrilen Bizans Oyunlarından haberimiz olunca işin doğrusunu anlamıştık. İş işten geçmiş, bizi akılları sıra kullanmışlardı.
Biraz geriye gitmek itiyorum: Kayınvalide vefat edince büyük bacanaklarda toplanmıştık. Büyük bacanak tarları ektirelim boş durmasın demişti. Bizde olur ekilsin demiştik. Birkaç gün sonra bizimkinin ablası kardeşine şu kadar tohum parası ve gübre parası hissenize düşüyor verin diye bilgi yollamıştı. Eşimde bana bilgiyi iletti. Çıkarttım istenilen parayı verdim. Sonra eşime parayı eniştene vermeden döviz bürosuna git bu para ile kaç mark alınır diye sor diye tembih ettim. O da ablasına giderken döviz bürosuna bu para ile kaç mark alınır diye sormuş ve sonucu bir kâğıda yazmıştı. Hasat mevsiminden birkaç ay sonra işten eve geldiğimde bizim hanım sevinerek ablasına, eniştesine, anasına dua ederek beni karşıladı. Tarlalardan hissesine düşen paranın geldiğini söyledi. Bende, yarın git bu paraya kaç mark verdiklerini öğren diye tembihte bulundum. Eşim ertesi gün gitmiş paranın kaç mark ettiğini sormuş ve kâğıda yazdırmıştı. Ben akşam eve gelince suratı asık, üzüntülü bir şekilde görünce durumu kavramış ve şaka ile sormuştum. Kaç mark verdiler? Ağlamalı olarak kâğıdı önüme tuttu. Verdiğimiz paradan üç mark eksik diyebilmiş ve ağlamaya başlamıştı. Üzülmemesini söyledim. Ticaret bu karda edersin zarar da diye takılmıştım. Ertesi ay yine gübre ve tohum parası istediler. Tarladan bir yıl öncesine göre verdiğimiz paradan üç mark eksilmiş olan ekin paranın üzerine yarısı kadar daha ilave ederek eşime verdim ve tembih ettim giderken sor kaç mark ediyor diye takıldım. O da parayı vermeden kaç mark alınacağını öğrenerek bir yere yazmış. Hasat mevsiminden sonra yine ekin parası geldi. Eşim ben demeden döviz bürosuna sonmuş. Tekrar on mark kadar zarar ettiğimizi öğrenmiş. Ben eve gelince sordu. Bu ne biçim ekin ektirme? Hiç buradan kar edilmeyecek mi? Diye serzenişte bulundu. Bende ne yaparsın karıcığım tarlayı ekenin karnını doyuruyoruz ya. Demiştim. Eşime şu teklifte bulundum. Hatun ya her sene üç veya on mart zarar eder sesini çıkartmazsın ya da kardeşine söyle tarlalar satılana kadar o ektirsin o yesin! Eşimde küçük kardeşine sen ektir sen ye diyerek, aile bütçemizi zarardan kurtarmıştık.
Aradan bir iki yıl daha geçti. Devlet ekilebilen tarlalara teşvik vermeye başladı. Bizim tarla tapanla bir işimiz olmadığı için ve yukarıda tarlaların ekimine karışmadığımız için ilgimiz dışında kalan bir olaydan bi haber olmamız normaldi. Bir gün büyük bacanak baldızla bize geldiler. Hoş beşten sonra tarlalar için teşvik verileceği için annenizden kalan taşınmazları sizin üzerinize almak için tapuya müracaat ettim baldız yarın bize gel de tapuya gideceğiz. Annenin taşınmazlarını üzerinize aldıracağım dedi. Hanım olur dedi. Ertesi gün gitti tapuda imzalarını atmışlar ve tapular üzerilerine geçmiş. Aradan bir ay geçince büyük bacanağa tapuların fotokopisini verinde belediyeye beyanname verelim dedim. Büyük bacanak küçük bacanak o işi halledecek diye bizi uyuttu. Görünce küçük bacanağa sordum tapuların beyannamesini verdin mi dedim tamam abi vereceğim dedi.
Bir yıl sonra tarlalardan birisine komisyoncu arkadaş bir müşteri var diye bana geldi. Verdiği fiyatı büyük bacanağa söyledim. O fiyata olmaz şu fiyata verelim dedi. Komisyoncuya durumu aktardım, oda alıcıya sorar bilgi veririm dedi. İki gün sonra beni görünce tamam abi o fiyata razı oldu dedi. Bende büyük bacanağa fiyatı söyledim bacanak yine fiyat arttırdı. Komisyoncuya bildirdim oda alıcıya bildirdi olur aldık yine bacanak arttırsın dedi. Ben durumu üzülerek komisyoncuya bildirirken tarlaları toptan alacak kişiye yapılan arttır, arttır konuşmaları geldi. Komisyoncuya arkadaş bizim büyük bacanağı tanıyorsun ona söyle, alıcıyı ona götür dedim. Komisyoncu olur abi dedi. Ertesi gün gitmişler tarla için verilen fiyatın iki katı yeni fiyat isteyen bacanağa kızarak dönmüşler.

 

 

 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
İsa KAYACAN
BURDUR’DAN MİNİK BİR ŞAİR ADAYI:SEZA TUTKU AZAKLI
Bazı büyükler, çocukluktan, gençlikten çıkıp, olgunlaşınca (olgunlaşınca sözü doğru değil haddizatında) ne oldum delisi oluyorlar, büyük-küçük tanımama gafleti içine giriyorlar. Sanat ve edebiyat alanında bunların yüzlercesi, binlercesi var..
Bunlarla her gün ve sıklıkla karşı karşıya geliyoruz, yüzyüze geliyoruz…
ÇOCUKLAR
Çocuklar, çocuklarımız.. Miniklerimiz, yarının büyükleri gururlarımız… Bunlar için herhangi bir şey söylemek doğru değil. Hiç değilse şimdiden.
Burdur’dan Araştırmacı, şair ve yazarlar Derneği Başkanı Sebahat Gümüş hocanımla Isparta’da bir vesileyle görüştüğümüzde, torununun şiirleri olduğundan sözetmişti “Gönderin değerlendirelim, yarının şairlerine hizmet edelim” demiştim. Torunu Seza Tutku Azaklı’nın bir fotoğrafı, bir mektup ve minik şair adayımızın birkaç şiirinin eklendiği bir zarf aldım. Önce Sebahat Gümüş hocamızın mektubu:
-Seza Tutku Azaklı… 19 Eylül 2001 doğumlu. Burdur Cumhuriyet İlköğretim Okulu, 2-B sınıfında okuyor. Öğretmeni İbrahim Günay. Okul Müdürü: Ahmet Şen.
Seza, şiir yazmayı, resim yapmayı çok seviyor. Şiirlerini ana sınıfından itibaren yazmaya başladı. Şu anda sınıf birincisi. çokk çalışkan, süper. Annesi Sevtap Gümüş  Azaklı. Babası Zafer Azaklı. Anneannesi; Sebahat Gümüş. Onlarda şiir yazıyor.çok değerli hocam: Seza’nın daha çok şiirleri var. 7 tanesini gönderiyorum (Sebahat Gümüş)
 
SEZA’NIN ŞİİRLERİ
Seza’nın duyguları tertemiz, sımsıcak. Hiç bozulmamış anlatımlar, sözler ve mısralar bunlar:
Sev adlı şiirinde; sigaranın zararlarından söz ediyor. Her şeyi seviyor, sevelim diyor… Ama “sigarayı asla” diye kesip atıyor, kestirip atıyor. Minik yürek, minik duygular bunlar:
Dünyayı sev/Kalbini sev/Kendini sev/Sigarayı sevme.
Ata’yı sev/Bayrağı sev/Seza’yı sev/Sigarayı sevme.
Bir başka şiirinde “Anneanneme” başlığıyla sesleniyor Seza Tutku Azaklı. Burada:
“Aşkım anneannem/Seni çok seviyorum/Sende bensiz duramazsın/Bunu biliyorum”.Burada duyguların temizliğiyle doğruluğundan başka bir şey aramak durumunda değiliz. Çocuk bu. Böyle anlatıyor.
Seza, şiirlerinin üstüne birde yazılış tarihleri hakkındaki bilgilerle çıkıyor karşımıza. Bu kez dedesinden sözediyor. “Dedeme” başlığı altındaki duygularından:
“Güzel dedem/Şirin dedem/Sen benim bir tanemsin”…. dedikten sonra, “Ben seni çok seviyorum/Seni özlüyorum”diye de ilavede bulunuyor.
Sıra annesinde. “Melek annem” başlığı altındaki duyguları, daha doğrusu duygularının bir bölümü şöyle:
“Canım annem/Tatlısın sen/Bir meleksin/Canımsın”… İşte duygu anlatımı, işte sevgi aktarımı, anlatımı… Seza yakınlarıyla ilgili duygularını anlatmaya devam ediyor: Bu kez sıra babasındadır. “Babacığım” başlığı altındaki duygu aktarımında şöyle söylüyor:
Babacığım/Sen beni seviyor musun?” diye bir soru… Alın bakalım. “Yanımda huzur buluyor musun”? ikinci sual. “Ben seni seviyorum/Seni çok özlüyorum”. Bu açıklamadan sonra, hangi baba kızı için” sevmiyorum” diyebilir? Hele Seza gibi sevimli ve tatlı birisi olursa…
Seza, Teyzesi için de bir şeyler söylüyor. Aralarında konuştukları, hitabetlikleri adıyla “Nebuşum/Nebuşum nerdesin?” diye soruyor. Seza Tutku Azaklı’nın, Atatürk’le ilgili duyguları da var. Girişi bu şiirin:
“Atatürk, Atatürk/Ey Atatürk/Neredesin?” dedikten sonra, “Çocuklar seni çok özlüyor” diyerek kendisinin ve arkadaşlarının Atatürk sevgilerini anlatıyor .

 

 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
ISPANAK YEMEĞİ KUŞBAŞILI
1 Kilogram ıspanak
150 Gram Kuşbaşı a veya pastırma
1 fincan zeytinyağı veya margarin
1 Baş kuru soğan
1 kaşık salça
            Ispanaklar güzelce yıkanır. Bir süzgece konarak suyunun süzülmesi için bir kenara alınır. Soğan soyularak küçük tencereye olarak doğranır. Tencerede doğranan kuşbaşılar konulur soğan ile birlikte kavrulur üzerine bir yemek kaşığı salça konulun ve yarım kaşık tuz atılır. İstenirse pul biber ilave edilir. İstenildiği kadar zeytinyağı dökülerek üzerine soğuk su ile bir miktar kaynatılır. Bu arada ıspanaklar vitaminini kaybetmemesi için doğranarak kaynayan tencereye konulur on dakika kadar pişirilince bir fincan pirinç ayıklanmış ve yıkanmış olan pirinç tencereye ilave edilir. Beş dakika daha kaynatılan yemek hafif soğuyunca servise alınarak üzerine istenilirse sarımsaklı yoğurt ekilerek yenilir.

 

 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Adile TÜRKMEN
HASTANE KÖŞESİ
Ameliyat olduğuma kimse inanmaz,
Hastane kapısına hiç kimse gelmez,
Acılar içinde Adile ölmez,
Ah şu hastanede hiç zaman geçmiyor.
 
Kocam hastalığıma inanmaz,
Gelip yanıma nasılsın demez,
Ameliyat oldum diye yüzü gülmez,
Ah şu hastanede hiç zaman geçmiyor.
 
Doktor hemşire hepsi söyledi,
Yinede inanmadı yanıma gelmedi,
Çeke çeke bu çileler bitmedi,
Ah şu hastanede hiç zaman geçmiyor.
 
Yemeğini yiyip suyunu içemem,
Para bulup kantine inemem,
Acılara mahkum oldum gülemem,
Ah şu hastane hiç zaman geçmiyor.
 
Sigaramı elimden almayın sakın,
Hemşire odası yanıma yakın,
Doktor Tanju derdime bakın,
Ah şu hastane hiç zaman geçmiyor.
 

 

 

   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Rıza HARDAL
AĞLADI
Denizler kabardı yerler yarıldı
Gökte melekler yerde insan ağladı
Binalar yıkıldı yerler bir oldu
Görenler ağladı eller ağladı.
Bir çok insanın yüreği yandı
Karda kışta kaldı kimileri dondu
Tabiat afatı ocaklar söndü
Sönenler ağladı sönen ağladı
Kalmadı dünyada servete varan
Canları topluca mezara konan
Güçlü güçsüzle kırar da kıran
Kıran da ağladı, kıran ağladı
Tarihte olmadı böyle bir tufan
Onlar da oldular bayrama kurban
Kim idi denizi ikiye bölen
Bölenler ağladı, bölen ağladı.
Bayram geldi üzgün üzgün kullarda
Gelir yakınları gözü yollarda
Sıra gelmez tabutlara sallara
Tabutlar ağladı, sallar ağladı.
Tabiat azabı Buşhun zulümü
Dünya ahvalimi Allah kulumu
RIZA der ki şaşırdılar yolumu
Gelenler ağladı yollar ağladı.
30/12/2004 Bursa Yanişehir

 

 

   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
   
 
 
 
 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

 
Güner KAYMAK
Güner KAYMAK Hayat Hikayesi
 BEN BİR BANK’IM
Ben bir bankım
Kordonbuyu İzmir'deyim
Parka kurulmuşum ordayım
Deniz en yakın komşum
Neler gördüm neler yaşadım
Bir kaç misal vereyim
Bazen aşıklar gelirlerdi
Üstüme otururlardı kumru gibilerdi
Öyle sevişirler, öyle tatlı konuşurlar di ki
Ben çok mutlu olurdum
Hiç amma hiç yorulmazdım
Elimde gelse kuş tüyünden,
Minder olmak isterdim
Bazen zalimler kötüler gelirdi
Onlarda üstüme otururlardı
Diken olup batmak isterdim
Lakin elimden gelmezdi
Onlar kalkıp gidene kadar
Göz yaşlarım içime akardı
Dullar gelirdi, yetimler gelirdi
Evsiz kalıp, sokakta yaşayanlar gelirdi
Üzerime uzanır yatarlardı
Şefkatle basardım bağrıma
Yağmur yağmasın diye,
Rüzgar esmesin diye dua ederdim
Alışırdım onlara çabucak
Gelmediklerinde üzülürdüm ağlardım
İhanet edenler gelirdi
Nankörler gelirdi
Nefret ederdim onlardan
Hele de dedikoducuları, hiç sevmezdim
Akşama kadar başkalarını çekiştirir, dururlardı
Politikacılar gelirdi, halkı kandırmak için
Yalan vaatlerini ezberlemeye çalışırlardı
Duyardım hepsini, görürdüm sırıttıklarını
Acırdım işçiye, köylüye,Memura, esnafa
Vurguncular, soyguncular,hortumcular gelirdi
Utanmadan üstüme otururlardı
Hepside pis pis kokardı
Burnumun direği sızlardı
Onlar gidene kadar kıvranırdım
Acı çekerdim, ağlardım
Gittiklerinde derin bir nefes alır, rahatlardım
Vatan hainleri gelirdi, teröristler gelirdi
Masum insanları, çocukları katledenler gelirdi
Analara feryat, figan ettirenler gelirdi
Çalıştırdığı işçilerin haklarını vermeyenler gelirdi
Barışa düşman olanlar gelirdi
Fitne gelirdi, fesat gelirdi
Bomba olup patlamak isterdim
Lakin elimden gelmezdi
Ben bir eşya idim
Bazen şükrediyorum, eşya olduğuma
Allah korusun ya insan olsaydım
Bende bu durumlara düşer miydim
Bende bu kadar alçalır mıydım
Haramla beslenir,hayasızca yaşar mıydım
Derin düşüncelere dalar giderdim
İnsanların dertlerini dinleyince, görünce
Kendi dertlerimi unuturdum
Oysa ben bilirdim ki
İnsan en kutsal varlıktır
Yeryüzünde Allah’ın halifesi bilirdim insanı
İnsan zeki idi, insan akıllı idi
Ya bu savaşlar ne, bu açlık neden
Bu zulüm nedir, bu duyarsızlık niye
Neme lazımcılık, almış başını gidiyor
En ayıp olanı da ne biliyor musunuz
Canlı savaş izlerken eğlenmek, yiyip, içmek
Ayıp ediyorlar günaha giriyorlar
Çok şükür ki insan değilim
Çok şükür ki eşyayım
Ben bir bankım
Kordonboyu İzmir'deyim
Bir gün benimde ömrüm bitecek
Eskidim diye beni de yakacaklar
Ben eşyayım gerekirse yanarım
Amma siz insansınız
Akıl nimetini size verildi
Siz akıllısınız, siz zekisiniz
Bir birinizi yakmayın
Savaşsız bir dünyada
Kardeşçe yaşayın
 

 

YAZARLARIMIZIN HAYAT HİKAYELERİNE GİTMEK İÇİN TIKLAYARAK GİDİNİZ!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

DİKKAT ; BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMDEN  İZİN ALINMADAN KULLANMAYINIZ!
YAPTIKLARIM YAPACAKLARIMIN GARANTİSİ ALTINDADIR!

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.
Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

110 SAYI 25 Nisan 2008 SAYIYA Gitmek İçin Tıklayınız!