DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

SANAL KİTAPLARIMIZ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

1

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

İÇİNDEKİLER
Mahmut Selim GÜRSEL TAKDİM
Üzeyr Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
DÜNYA TEZGÂHINDA OYALANIRKEN GERİYE DÖNÜP BAKMAK GEÇMİYOR İÇİMİZDEN
DUA PARTİDEN’DEN UZAKLAŞANLAR ALLAH’A YAKINLAŞIRLAR !
BİZ NEYİN KADRİNİ BİLDİK Kİ?
BU ADAM SENİN BABAN
DAR KAPI
PARİS CAMİİ VE BENCHEİKH EL HOCİNE ABBAS
ILIMLI İSLAM
GÖLGELER UTANMAZLAR
AVRUPA TOPLULUĞU ÜLKELERİNE BAKIŞ
KURMAY ALBAY BEDRETTİN BİNYILDIRIM
YILDIZLI PEKİYİ
GEÇMİŞTEN KOPARILAN ŞEHİRLER ANKARA VE İSTANBUL
ÖÇ
HAYATA  BAKIŞ
UNUTMAYIN Kİ DÜNYA SİZİN GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ DEĞİL
 

 
Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TAKDİM           

Bir kitabın doğması, o kitabı yazmaya kalkan kişinin amacına ve bilgi birikimine göre değerlendirilmesi uygun olarak görülmelidir.

            Elinizde bulunan bu çalışmanın sizlere ulaşması için günlerini veren bu çabası için şükranlarımı sunarken, bu çalışmada da benim ufacık bir katkımın da bulunması beni bahtiyar etmiştir.

            Bu çalışma ile sizlerde bazı bilgileri edinmiş ve faydalanmış olarak uzun yılların birikimlerinden aydınlanacağınızı göreceksiniz.

            Bilgi; yazılmadıkça kaybolmaya açık birikimlerdir. Her insan bir kitaptır; onu okumamız gereklidir.

            Tanımadığımız ve anlamadığımız kişiler hakkında nasıl kararlar veremezsek; bir çalışmayı da incelemeden, okumadan karar veremeyiz. 

Mahmut Selim GÜRSEL  

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI 1949 yılında Türkiye'nin yeşilliği ile meşhur Bor ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı ilçede tamamladı. Sonra, üniversite giriş sınavı yanında ikinci bir sınav daha kazanarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu'na girdi. Bu okuldan 1975 yılında iç mimar ve endüstri tasarımcısı olarak mezun oldu.
Bunun haricinde Fransa'da da bir çok mesleki ve sosyal alanda eğitim gördü, çeşitli diplomalar ve sertifikalar almaya hak kazandı.
Yaptığı özgün çalışmalar bilenlerin dikkâtini çekmekte gecikmemiş sergi, dergi ve mecmualarda kabul gördü. Mezuniyetinden sonra Koç Holding Demir Döküm Fabrikaları Araştırma-Geliştirme bölümünde çalıştı.
Deniz - Asteğmen olarak yaptığı askerlik hizmeti süresince, arkadaşları ile birlikte, çeşitli tarihi eserlerin (heykel, rölyef, vs…) kurtarılmasına ve daha sonra da Beşiktaş Deniz Müzesinde sergilenmesine katkıda bulundu.
14 yaşından itibaren yazdığı şiir ve hikâyelerle çeşitli gazete ve dergiler kendisine büyük ilgi gösterdi. Basın, dergi ve antolojiler onun içtenlik dolu kreasyonlarına kucak açtı. Tanınmış çağdaş Türk şairi Ümit Yaşar OĞUZCAN'dan gördüğü yakın ilgi onu önemli platformlara taşıdı. İstanbul Beyoğlu'nda emektar şairlerin de üyesi olduğu Esir Kulüp'ün müzikli şiir gecelerinde ve Kazaplanka Türkiye şairler derneği lokalinde şiirlerini yıllarca okudu ve takdir gördü.
Bugün şiirleri Fransızcadan da Almanca, İtalyanca,Portekizce, İspanyolca, İngilizce ve Romanya dillerine kendisini sevenler tarafından çevrilmiştir. Halen, alçak gönüllü ve kompetan Yakup YURT' tan aldığı destek ile, Üzeyir Lokman ÇAYCI çalışmalarını Fransa'da sürdürmektedir. Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI 1949 yılında Türkiye'nin yeşilliği ile meşhur Bor ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı ilçede tamamladı. Sonra, üniversite giriş sınavı yanında ikinci bir sınav daha kazanarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu'na girdi. Bu okuldan 1975 yılında iç mimar ve endüstri tasarımcısı olarak mezun oldu.
Bunun haricinde Fransa'da da bir çok mesleki ve sosyal alanda eğitim gördü, çeşitli diplomalar ve sertifikalar almaya hak kazandı.
Yaptığı özgün çalışmalar bilenlerin dikkâtini çekmekte gecikmemiş sergi, dergi ve mecmualarda kabul gördü. Mezuniyetinden sonra Koç Holding Demir Döküm Fabrikaları Araştırma-Geliştirme bölümünde çalıştı.
Deniz - Asteğmen olarak yaptığı askerlik hizmeti süresince, arkadaşları ile birlikte, çeşitli tarihi eserlerin (heykel, rölyef, vs…) kurtarılmasına ve daha sonra da Beşiktaş Deniz Müzesinde sergilenmesine katkıda bulundu.
14 yaşından itibaren yazdığı şiir ve hikâyelerle çeşitli gazete ve dergiler kendisine büyük ilgi gösterdi. Basın, dergi ve antolojiler onun içtenlik dolu kreasyonlarına kucak açtı. Tanınmış çağdaş Türk şairi Ümit Yaşar OĞUZCAN'dan gördüğü yakın ilgi onu önemli platformlara taşıdı. İstanbul Beyoğlu'nda emektar şairlerin de üyesi olduğu Esir Kulüp'ün müzikli şiir gecelerinde ve Kazaplanka Türkiye şairler derneği lokalinde şiirlerini yıllarca okudu ve takdir gördü.
Bugün şiirleri Fransızcadan da Almanca, İtalyanca,Portekizce, İspanyolca, İngilizce ve Romanya dillerine kendisini sevenler tarafından çevrilmiştir. Halen, alçak gönüllü ve kompetan Yakup YURT' tan aldığı destek ile, Üzeyir Lokman ÇAYCI çalışmalarını Fransa'da sürdürmektedir.Yayınevimizin basılmış ve sanal yayınlanmış dergilerinde yazıları bulunmaktadır.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

DÜNYA TEZGÂHINDA OYALANIRKEN GERİYE DÖNÜP BAKMAK GEÇMİYOR İÇİMİZDEN
Ellerin, ayakların ve kalplerin kontrolden çıktığı bir çağda, ne asa, ne Musa, ne de Kızıldeniz fark ediliyor!
Paranın, çıkarın, makamın ve nefsî arzuların insanları ve değerleri savurduğu bir dönemde ALLAH’I (C.C.) ve Peygâmberi (S.A.) sadece mübarek gecelerde veya günlerde anar olduk Gırtlaktan aşağıya inmeyen dini söylemlerin, iman gerçeklerinin, kendimizi aldatmaktan öteye gitmediğini görüyor ve gözlemliyoruz. Karnı tokların açları görmediği, zenginlerin din kisvesi altında gösterişe yeltendiği, adaletin, vicdanın kavrulduğu zamanımızda, hatalarını ve günahlarını hırslarla besleyen aldananlar topluluğunu desteklemek ya da beslemek yadırganmaz oldu.
Vatan, millet, toprak, bayrak, tarih gibi benzer değerler ve din aşağılanırken melekler hâlâ yerlerindeler. Peygamberimiz (S.A.) hâlâ bazı temiz yüreklere sevgisini belirtircesine ayağa kalkarak selam vermeyi sürdürmektedir.
Siyasetin kararttığı kalplere rağmen Kur’an-ı Kerim nurunu saçmaya devam etmektedir.
Kalp gözleri perdelenenler; nerede ve niçin bulunduklarını ya da düşünmesini bilmeyenler mezarlıklara, kendi çehrelerine, kaybettiklerine, tükettiklerine bakmayı da akıllarının uçlarından geçirmiyorlar. Onlar sadece kendilerini tatmin etme yolunda, bir yerlerde görünerek ya da kendilerine ait olamayanları birilerine vererek ALLAH’I aldatamayacaklarını bilmek zorundadırlar.
Haydi bir ömrünüze sığıştırdıklarınız gibi bir kelimeye sığıştırarak anlatın kendinizi!  Siz dinin ve hayatın neresindesiniz?

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

DUA PARTİDEN’DEN UZAKLAŞANLAR ALLAH’A YAKINLAŞIRLAR !
Halil Efendi oldukça dindar, çevrede sevilen bir kişi idi.  Almanya’dan izine gelen Necmi’yi ve ailesini evine davet etmişti. Necmi eşini ve çocuklarını hasta olan babasının yanında bırakarak davet üzerine yola koyuldu. Kapının zilini çaldı. Halil Efendi’nin hanımı kapıyı açtı. Zahide Hanım Necmi’yi görünce :
-«Buyur … Buyur… Hoş geldin, sefalar getirdin Necmi Bey. Bizi ihya ettin. Şu an beyim ve komşularımız salonda namaz kılıyorlar…» dedi.
Necmi evin salonuna girdiği anda onlar dua etmeye başlamışlardı. O da onlara katılarak oturduğu yerde ellerini kaldırdı. Halil Efendi :
-Partiden’den uzaklaşanlar Allah’a yakınlaşırlar... Ya Rab! Ülkemizi, Devletimizin Milli bütünlüğünü tartışılır hale getiren, yolsuzluğun, haksızlığın, adaletsizliğin ve zulmün odağı haline gelen, bizi huzursuzluklara gark eden Parti yöneticilerini, Partiden’li bakanları, Partiden milletvekillerini, Parti’ye destek olan gazeteci ve yazarları, din adamlarını, bürokratları, Parti’ye oylarını veren insanları, sana havale ediyoruz, hepsini gerektiği şekilde cezalandır Allah’ım!
 Zor günleri yaşıyoruz. Üstelik sıkıntılarımız ve acılarımız görmezlikten geliniyor!  Olumsuzluklarını, haksızlıklarını ve zulümlerini tozpembe gibi göstermeye çalışıyorlar. Elazığ’da, Diyarbakır’da, Adıyaman’da, Tunceli’de, Van’da, Bingöl’de, Erzurum’da, Niğde’de, Konya’da, Edirne’de velhasıl yurdumuzun birçok yerinde şu an açlıktan, yokluktan, hastalıktan ölenler var
Evlerine bir dilim ekmek dahi girmeyen vatandaşlarımızdan habersiz ve Ülkemizi her gün 110 milyon dolar faiz ödemeye mahkûm eden bir iktidarla karşı karşıyayız. Onlar devletimizin imkanlarını Kongo yollarında harcıyorlar.
Giydikleri elbiselere, parmaklarındaki yüzüklere, çoğu Mercedes olan 87 bin 130 adet araçlara, keyifleri için kendilerine ayırdıkları bütçelere sen vakıfsın Allah’ım!
Ya Rab! Kahraman subaylarımıza esir düşmüş düşman muamelesi yaptıklarını duyuyoruz. Bunlar kötülükte, zulümde, adaletsizlikte çok ileriye gittiler. Bunların hallerini ve ahvallerini, milletimizden gizlediklerini ve sakladıklarını en iyi sen biliyorsun, ordumuza, yurdumuza kötülük yapanları, iftiracıları, onur kırıcıları, yaygaracıları, palavracıları, aldatıcıları sana havale ediyoruz, dualarımızı geri çevirme Ya Rab!
Dua oldukça uzun sürmüştü.  Namaz sonrası orada bulunanların hepsi Necmi’ye «hoş geldin» dediler. Halil Efendi de :
-Hoş geldin evlâdım! Geldiğini duydum. Hemen çocukları sizin eve gönderdim. Bugün bizim misafirimiz olsunlar, dedim. Niye hanımın, çocukların ve baban gelmediler? Necmi :
-Halil Amca, belki biliyorsundur, babam hasta! Epey sıkıntı çekti. Ağabeyim birçok ödül almış, oldukça başarılı bir subaydı. Atatürk’ü seven, vatansever bir kişiydi. Bugünkü iktidar sahipleri ülkesini sevenleri ve kahramanları cezalandırma yolunda epey mesafe aldılar. Ağabeyime iftira ve tertiplerle terörist damgası vurarak tutukladılar. Yani, Tarihi Gelen  Ergenekon sözcüğünü terörle özdeşleştirerek bir örgüt ismiymiş gibi kullandılar. Bununla hem insanlarımızın zihinlerindeki tarih sevgisine hem de insanların onurlarına tecavüzde bulundular.
Halil Amca, ne iş yaptığımı daha önce söylemiştim. Almanya’da büyük bir gazetede hukuk danışmanı olarak çalışıyorum. Ünlü Alman yazarlar bana:
-Ülkenizde cumhuriyet tehlikede! Atatürk’e ve Atatürk’ü sevenlere büyük saygısızlıklar yapılıyor. Adaletsizlikler dikkat çekici bir boyuta ulaştı. Bir hukukçu ve Türk olarak ne düşünüyorsunuz?" diye sordular. Halil Efendi :
-Pekiyi onların bu sorusuna sen nasıl bir cevap verdin? Necmi:
-Türkiye’de Partiden yanlısı bir kişinin kendilerinden olmayan bir kişiye  "Hangi asırda yaşamak istiyorsan oraya git. Dünyada artık milletlere ve milliyetçilere yer yok... dünya globalleşiyor aklını kullan, hislerini değil. Fazla söze gerek yok... akıllı ol!» şeklinde hitap ettiğini... Allah’la ilişkilerini kestiklerini ve kendilerini sadece çıkar için Müslüman gösterdiklerini,  bu kişilerin parayla dans ettiklerini, başka hiçbir ilâhî  ve  insanî gerçeği tanımadıklarını" söyledim. "Bunların makineleşen varlıklarında insanî değerler, insan sevgisi, vatanseverlik, kardeşlik, dayanışma, millet, bayrak ve vatan yer almamaktadır" dedim.
Üç yıldır hastalık nedeniyle ülkemize gelemiyordum… Annem ağabeyimin tutuklanmasına dayanamadı ve  kalp krizi  geçirerek öldü. Ben hasta halimle ancak cenazesine yetişebildim. Halil Amca, bana çok dokundu annemi görememek… Anama hastalığımı dahi üzülmesin diye söyleyememiştim. Ameliyat masasında "Ya Rab bana, anama kavuşma izni ver… Ne olursun ALLAH’ım benim, annemi bir defacık da olsa görmeden canımı alma"  diye dua ettim. Ama bir şeyler oldu, ağabeyim tutuklandı. Annem buna dayanamadı… Babam ise, hem Ağabeyimin, hem de annemin acılarıyla çıkmaza girdi. Vücudunun sol tarafı felç oldu. Kıbrıs gazisi ve emekli kurmay albay olan babamı, yani dev gibi adamı bugünkü ikidar bu hâle düşürdü. Doktorlar vücudunun sol tarafına felç inmesine hiç iyi bakmıyorlar… Sana soruyorum bunlar Müslüman olsalardı, Allah ve Peygamber sevgisi taşısalardı bu şekilde ordumuzun değerli mensuplarına, vatanseverlere, kahramanlara ve ailelerine zulüm yapabilirler miydi? Bunlar aile ocağımıza ateş düşürdüler. Halil Efendi:
-Müslüman demek eliyle, aklıyla, diliyle, bedeniyle görevleriyle, sorumluluklarıyla canlılara zarar vermeyen kişi demektir. Bir Müslüman hiç bir zaman aşağılık kompleksine düşmez. Bak bunların durumlarına! Burunları havada, kendilerini padişah veya kral gibi göstermek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar! Ne işleri var Dolmabahçe Sarayı’nda? Tarihi ve tarihi eserleri kendi yerlerinde bırakmak yerine orada kendilerine çalışma ofisi açtılar ! Pekiyi neler oldu sonra? Beşiktaş halkına hizmet veren Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi iptal ettirildi.  Otobüs durağı kaldırıldı.  Sadece Çankaya Köşküne 1 Ocak 2007 - 1 Temmuz 2008 tarihleri arasında harcanan para 33 milyon 939 bin 180 YTL... Ümraniye Dudullu'da, Sağmacılar bölgesi Hal-Otogar’da, Zonguldak-Ereğli’de, Giresun'da, Siyavuşpaşa Caddesi’nde, Denizli'nin Babadağ ilçesinde, Taraklı-Geyve’nin Kilhamamı mevkiinde, Şişli’de çöken yolların, bunların haricinde  yolları olmayan köylerin ve öğretmensiz okulların hesabını kim verecek? İngiliz gazeteleri Partiden yöneticilerinin Osmanlıcılık oynadığını yazıyorlar ! Bunların  bütün azâlarından günah fışkırıyor… Ayaklarının biri yabancı ülkelerde, diğeri ise havada… Emperyalist ülkelerin güdümüne girerek, dışarıdan aldıkları talimatlarla, telkinlerle, baskılarla ülkemizde zulüm tezgâhları oluşturdular. İktidara gelmeleri de, bugünkü varlıkları da, yarınlar için ülkemizde kurgulayacakları da şaibeli bunların. Aldıkları  kararlar da, işledikleri suçlar da diğer halleri gibi kuşku uyandırmaktadır. Referandum yoluyla veya Anayasa değişikliğiyle milleti oyuna getirerek padişahlık rejiminin yollarını açmaya çalışıyorlar.  Belki biliyorsunuzdur,  bütün diktatörler referandum yoluyla hedeflerine ulaşmışlardır.  Yani millete hile ile, "bizi cezalandırın, bizi kullanın, bizi uyandırmayın,  bizi ortadan kaldırın" dedirtmek istiyorlar !
Haylaz bir çocuğun, elindeki sapanla fırlattığı taş, kuşun kanadını kırar… Aynı taş yoluna devam eder ve bir evin penceresinin camını kırarak içeri girer. Evdekilere korku verir ve evdeki bir kişinin başını yaralar.  Çocuk, haylazlık, sapan, taş, kuş, kanat, ev, pencere, cam, kırma, girme, korku, baş, yaralanma kelimeleri bir araya gelerek bir kaç eylemin varlığını bize gösteriyor. Çocuğun kimliği, çocuğun eline sapan tutuşturanlar, devlet, milli eğitim sistemi, işlediği suç, ciddi şekilde sorgulanmadığı için suçlar ve olaylar değişik kişilere sirayet ederek yayılıyor veya sürekli hâle geliyor.
Eğer konuyu sizin ailece yaşadıklarınızla ilgili olarak ele alırsak, kendi vatandaşlarını, kahramanlarını kendi partilerinin hedefi haline getirmeleri, iftira ve tertip yapmaları, suçlamaları, hukuk dışı, anayasaya aykırı tavırlar içinde bulunmaları sadece bir kişiyi etkilemiyor, onların ailelerinı, eş ve çocuklarını, annelerini, babalarını da tedirgin ediyor, hattâ ölümlerine de sebep oluyor. Halbuki haklarında mahkeme kararı olmayan hepsi suçsuzdurlar. Pekiyi suçlu kim? : Elbette suçsuz insanları, kahramanları hedef haline getiren, yıpratan, rezil esen, öldüren veya ölümlerine sebep olanlar yani Partiden’li yöneticilerdir.
Necmi : Yazdığım bir şiiri size okumak istiyorum.
Edirne tarihim
İstanbul okulum
Niğde’li hemşehrim
Ankara huzurum
Urfa’lı dostum benim...
 
Diyarbakır’lı öğretmenim
Bitlis’li gözüm
Elazığ’lı aydınlık yüzüm
Siirt’li yüreğim
Adıyaman’lı özüm benim..
 
Urfa beşiğim
Maraş ışığım,
Konya güneşim
Denizli ahengim
İzmir kardeşliğim benim...
 
Bütün iller içimde birer bayrak
Kazanıldı her birisi canla savaşılarak
İsimlerimiz konuldu ezanlar okunarak
Bayrak bizim, vatan bizim
İstiklal Marşı bizim... din hepimizin...
 
Zahide Hanım usulca kapıyı açtı.
-Necmi Bey, biraz önce komşunuz, babanızın durumunun ağırlaştığını ve sizi beklediğini, söyledi. Necmi, apar topar oradan ayrıldı. Onun ardından misafirler de ayağa kalkarak gittiler.
Çok geçmeden Necmi’nin babasının öldüğü duyuldu. Halil Efendi, Zahide Hanım’a :
-İslam kılıfı altında cinayet işleyenleri ve canilerle işbirliği yapanları yüce Allah’a havale ediyorum, dedi.
Van, 12.04.2010

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİZ NEYİN KADRİNİ BİLDİK Kİ?
Çevresindekilere Müslüman görünerek dış güçlerin, İslam karşıtı odakların emirlerinde olanların ve  paranın, saltanatın, hırsların peşinde koşanların tahribatları ile karşı karşıyayız!
İnsanların kendi kendilerini aldattıkları ve kötülüklerle tatmin oldukları bir dönemde henüz nerede ve kimlerle olduklarını bilmeyenlerin görüntüleri ülkemizin geleceğini, insanlarımızın beklentilerini olumsuzluğa dönüştürmektedir.
Kalp denilen hazineler işgal altında, düşünce denilen yücelikler dumura uğratılmakta, dostluklar ve fedakârlıklar yozlaştırılmaktadır. İftiralarla, tertiplerle, dış güçlerin oyunlarıyla Ergenekon denilen onur kaynağını ve bizi yücelten tarihi bir olguyu suç tezgâhı haline dönüştüren AKP’nin iktidarda olduğu bir zamanda bir mübarek geceyi daha idrak ediyoruz.
İnsafı, ölçüyü, adaleti yitirenlerin bu geceden feyiz almaları ve bu geceyi içlerinde sindirmeleri ortaya koydukları icraatlarla, ilişkide oldukları odaklarla mümkün görünmemektedir.
Siz de, biz de onlar da  seçtiğiniz, alkışladığınız, destek verdiğiniz yöneticilerin senaryolarıyla Silivri’de suçsuz yere yargısız bir infaz ile cezalandırılanlara, seçtiğiniz, alkışladığınız, destek verdiğiniz yöneticilerin ihmalleri sebepleriyle sel felaketleriyle hayatlarını kaybedenlere rağmen bu mübarek geceye düşen feyzi, kutsallığı ve ilahi ışıkları hangi yüzlerimizle karşılayacağız?
Felaket ekenler felaket biçerler!
Günahların kaynağı şer odakları her an için size büyük acılar yaşatabilirler. Sizin saf duygularınız üzerinde ihaneti, kötülüğü büyütebilirler.  
Her şeye rağmen mübarek gecenizi yürekten kutluyor, daha nicelerine erişmenizi Cenab-ı ALLAH’tan (C.C.) niyaz ediyorum.

Paris, 15.09.2009

 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE

http://monsite.wanadoo.fr/SEVGI/

http://uzeyircayci.sitemynet.com/fleur/index.htm
http://www.artmajeur.com/serap/

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BU ADAM SENİN BABAN
Dört Mevsim Kasabası’nda esnaflık yapan Ferit Efendi herkes tarafından sevilen bir kişi idi. En küçüğü üç yaşında olan üç çocuğu vardı. Hanımı okul arkadaşıydı. Oldukça mutluydular.
Yezit Ağa, Gülek Kasabası ve çevresindeki kasabalarda, baskıları, tacizleri ve cinayetleriyle tanınıyordu. Bir çok araziyi ucuz fiyatlarla ele geçiren Yezit Ağa  Ferit Efendi’nin arsasına da sahip olmak istedi. Adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona:
-Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor. Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün, taşın acele bize cevabını ver! Dediler.  Ferit Efendi de onlara :
-Düşünüp taşınmaya gerek yok. Çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var! Bunu da satmaya niyetli değilim! Cevabını verdi. Onlar:
-Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun? Biliyorsun ki o tuttuğunu koparır. İyi düşün, acele etme! Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz! Dediler. Ferit Efendi onlara:
-Önünüzde oyuncaklarınız olduğu sürece çocuksunuz. Bugün zayıf eşeklere zorla taşıttıklarınızı yarın mutlaka siz taşıyacaksınız! Dedi. Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin verdiği olumsuz cevaba oldukça sinirlenmişti. Adamlarına:
-Gidin, bir hafta o bölgede kendisini ve hanımını takip edin! Evlerinden ayrılış saatlerini tespit edin. Çocuklarının yaşlarını, dışarıya ne zaman çıktıklarını öğrenin! Dedi.
Adamlarından Zebani ve Yabani hemen harekete geçtiler. Dört Mevsim Kasabası’nda bir hafta süre içinde Ferit Efendi’nin eşi ve çocuklarını adım adım izlediler. Bir hafta sonra da Yezit Ağa’ya elde ettikleri bilgileri aktardılar. Zebani:
-Ağam en küçüğü üç yaşında oğlan olmak üzere iki de kız veletleri var. Avradı her gün öğle namazı sonrasına gelen bir vakitte çocuk arabasıyla kasabanın Yeşil Vadi Parkı’na gidiyor.  Yabani :
-Karısının gezdirdiği bu oğlan çocuğu üç yaşında. Her sabah yedi ve dokuz yaşlarındaki iki kızı da öğrenci aracıyla evlerinin önünden alınarak okula götürülüyorlar. Onları her gün annesi ve babası uğurluyorlar. Akşama doğru aynı şekilde evlerine getiriliyorlar, aynı şekilde annesi ve babası tarafından karşılanıyorlar. Zebani:
-Oğlanın ismi, Cemal. Kızlarının isimleri, Zennure ve Mihriban. Avradının ismi ise Hacer. Yezit Ağa:
-Pekiyi Ferit ne iş yapıyor Ferit?  Zebani:
-Onun küçük bir dükkanı var, Gölek Tepesi’nde bulunan tarlasında yetiştirdiği sebze ve meyvelerden satıyor. Kasaba halkı, çoluk çocuk herkes onu çok seviyorlar. Hatta ilerde onu belediye başkanı yapacaklarını dahi söylüyorlar.
Yezit Ağa bir hafta sonra tekrar adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona:
-Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor. Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün, taşın bize cevabını ver! Dediler. Ferit Efendi de onlara:
-Düşünüp taşınmaya gerek yok. Ayrıca çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var. Bunu da satmaya niyetli değilim! Cevabını verdi. Onlar :
-Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun. Biliyorsun ki  tuttuğunu o mutlaka koparır. İyi düşün, acele etme. Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz! Dediler. Ferit Efendi onların arkasından:
-Paranın aşağıladıkları kişiler sustukça, makamların aşındırdıkları beyinler söz sahibi oldukça siz daha çok gelip gidersiniz! Dedi.  Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin ikinci kez verdiği olumsuz cevaba oldukça sinirlenmişti. Adamlarına:
-Gidin, bir hafta o bölgede hanımını ve kendisini takip edin! Akşamları evlerinden çıkıyorlar mı?  Evlerinin dış kapısı olup olmadığını, duvarlarını, köpekleri var mı?  Bunları tek tek araştırın! Dedi. Adamlarından Zebani ve Yabani hemen harekete geçtiler. Dört Mevsim Kasabası’nda bir hafta süre içinde Ferit Efendi’nin eşi ve çocuklarını adım adım izlediler. Çeşitli araştırmalar yaparak, bir hafta sonra da istediği bilgileri Yezit Ağa’ya aktardılar. Zebani:
-Ağam, her akşam evlerine bir çok aile çoluk çocuklarıyla ziyarete geliyorlar. Sevenleri çok yani. Yabani:
-Evlerinin duvarları oldukça yüksek. Kapı açılıp kapanırken dışarıdan bahçelerindeki oldukça iri, saldırgan köpekleri görünüyor. Duyduğumuza göre hayvan yiyeceklerini dahi kontol edecek hassasiyete sahipmiş. Kötü niyetli olanları kalp atışlarından hissediyormuş.
Zebani:
-Yani fırsat bulursa adamı parçalayacak gibi, heybetli ve korkunç. Yezit Ağa:
-Pekiyi Ferit ne yapıyor Ferit?  Yabani:
-Cuma namazlarını hiç kaçırmadığı söyleniyor. Oldukça inançlı ve dürüst; herkes hoca olmadığı halde ona “hoca” diyor. Teraziye çok dikkat ediyor, Sebze ve meyveleri satarken darasını koymayı unutmuyor. Müşterileri onu çok seviyorlar. «Bir emrin var mı Ferit Ağabey?» diye gelen giden uzaktan bağırarak ona yakınlıklarını ifade ediyorlar. Yezit Ağa bir hafta sonra üçüncü kez adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona:
-Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor. Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün, taşın bize cevabını ver! Dediler. Ferit Efendi de onlara:
- Düşünüp taşınmaya gerek yok. Ayrıca çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var. Bunu da satmaya niyetli değilim! Cevabını verdi. Onlar :
-Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun.. Biliyorsun ki o tuttuğunu mutlaka koparır. İyi düşün, acele etme. Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz! Dediler. Ferit Efendi onların arkalarından bağırarak:
-Tehditle, kötülük yaparak yaraladığınız kuşları asla uçuramazsınız! Düşmanlıklarla da dostluk kapılarını açtıramazsınız! Aptalların, hainlerin ve zalimlerin oyuncağı olmayın. Çiçeklere saygılı olanlar yaratanına da saygılı olurlar! Dedi. Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin üçüncü kez verdiği olumsuz cevaba da oldukça sinirlenmişti.  Bir ay sonra adamlarından Zebani ve Yabani’ye :
-Gidin, bir hafta o bölgede hanımını ve kendisini takip edin. Hanımı Yeşil Vadi Parkı’na gittiği zaman küçük çocuğu Cemal’i iz bırakmadan kaçırın! Dedi.  Zebani ve Yabani on dört kilometre uzaklıkta bulunan Dört Mevsim Kasabası’na geldiler. Zebani o bölgede bulunan fakir bir bayanla anlaştı. Öğleden sonra saat 14.00’de Yeşil Vadi Parkı’nın girişinde kendisini beklemesini istedi. Öğleye kadar çeşitli araştırmalar yaptılar. Zebani Yabani’ye :
- Bak!  Ferit Efendi’nin Avradı Hacer velediyle buraya doğru geliyor. Ben hem atları kontrol edeceğim, hem de anlaştığımız avratla görüşeceğim. Hacer ne zaman yerinden kalkar, çocuğu arabasında bırakarak ters istikamete yönelirse sen şu ağacın arkasından çıkarak çocuğu al ve kaç. Atların bulunduğu yere git, atına bin ve süratle kasabadan uzaklaş. Ben arkadan sana atımla yetişirim. Tamam mı? Dedi. Yabani:
-Tamam! Dedi. Zebani, girişte bekleyen bayana önce 50 lira verdi. Sonra park içinde bulunan geçitte bir müddet onunla yürüdükten sonra durdu. Bak bir dakika sonra:
-Hacer Abla, Hacer Abla! Diye olanca gücünle buradan bağır! Tamam mı?  Ben biraz sonra geri geleceğim! Dedi. Zebani, Yeşil Vadi Parkı’nın çıkışına doğru hızla yürüdü ve orada beklemeye koyuldu. Sonra gür sesiyle bayanın sesi duyuldu:
-Hacer Abla! Hacer Abla! Hacer Hanım can havliyle oturduğu kanapeden kalktı, çocuk arabasında uyuyan çocuğunu orada bırakarak arkasına bakmadan sesin geldiği yere doğru yöneldi. Kadın yere çakılmış gibi Zebani’yi bekliyordu. Hacer onu görünce:
-Bacım biraz evvel Hacer Abla! Hacer Abla! diye bağıran sen miydin? Dedi. Bayan:
-Evet,  bendim! Dedi. Hacer:
-Bir şey mi oldu? Benim ismimi nereden biliyorsun? Dedi. Bayan:
-Hiç! Birisi bana 50 lira para verdi ve “Hacer Abla, Hacer Abla! “ diye bağır, dedi. Ben de bağırdım. Hemen geri geleceğim, burada bekle, dedi sonra. Şu an onu bekliyorum. Hacer oldukça kuşkulanmıştı. Çocuğunun bulunduğu yere doğru geri döndü. «Çocuğum arabasıyla yerinde duruyor çok şükür...» dedi içinden. Rahatlamıştı. Sonra arabanın üzerinde bulunan tülbenti çekerek çocuğuna bakmak istedi. Cemal yerinde yoktu. İşte o zaman çığlık çığlığa bağırdı:
-Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar! O sırada oradan geçenler Hacer’e yardımcı olmak istediler. Hacer, yutkunarak:
-Bir bayanın “Hacer Abla, Hacer Abla!“ diye bağırdığını, bu sesle yerinden fırladığını, çocuğunu orada bırakarak sesin geldiği yere yöneldiğini «Bacım biraz evvel Hacer Abla! Hacer Abla! diye bağıran sen miydin ?» diye ona sorduğunu,  bayanın : «Evet,  bendim» dediğini, söyledi. Hacer  : «Bir şey mi oldu? Benim ismimi nereden biliyorsun?» diye sorduğunu, bayanın : «Hiç! Birisi bana 50 lira para verdi ve “Hacer Abla, Hacer Abla! “ diye bağır, dedi ben de bağırdım! Hemen geri geleceğim, burada bekle, dedi sonra. Şu an onu bekliyorum.» dediğini söyledi. Oradakiler hâlâ yerinde bekleyen kadının yakasına sarılarak ona çeşitli sorular yönelttiler. Kadın ise Hacer’e anlattıklarını tekrarladı. Hacer tekrar gözyaşları içinde:
-Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar. Ne olursunuz çocuğumu bulun! Bana yardım edin! Diye hüzünlü bir şekilde bağırdı. Oldukça yaşlı bir adam kalabalığın arasına girerek:
-Olup bitenleri dinledim. Yapacağınız tek iş polise haber vermek olmalı. Kasabanın dışına çıkarılmadan çocuğun bulunması gerekir. Değilse organ mafyasının veya dilencilerin ellerine geçerse çok tehlikeli sonuçlarla karşılaşabilirsiniz! Dedi. Çok geçmeden polisler olay yerine geldiler. Kadın gözaltına alındı. Soruşturma derinleştirildi. Ama en ufak bir iz bulunamadı. Mahkeme para alan kadını suçsuz buldu ve serbest bıraktı. Cemal, Yezit’in eline geçmişti. Zebani ve Yabani ona:
-Ağam sen her şeye kadirsin! Diye taltifte bulundular. Yezit de önce sırtlarını tapışladı sonra onları para ile ödüllendirdi. Zebani bir cuma günü, «Kasabanın yeni imamının camide cemaate ağalıkla ilgili vaaz verdiğini ve ağaları kötülediğini» söyledi. Yezit Ağa:
-Ne dedi; ne dedi? Zebani:
-Ağam, ben de kulaklarımla işittim. Zalimlerin beşiklerinde çocuklar uyuyamazlar!  Şu modern çağda ağalara, ağalığa fırsat vermeyin, topraklarınıza sahip çıkın. Haklarınızı mahkemelerde arayın. Hukuk devleti olmanın gereği bu;  Atatürk sevgisini ve demokrasiyi herkes içine sindirmelidir. Hiçbir şeyden korkmayın! Allah’a kul olun! Kulun kula kulluk yapması dinimizde de yok! Dedi. Yezit Ağa:
-Vay edepsiz vay! Demek bizim yüksek irademizi tanımıyor. Neco, Keço!  Hemen gidin kaza süsü vererek ot arabalarımızdan birini onun evine doğru devirin, sonra ateşe verin!. Yakın hainin evini! Yabani:
-Ama ağam, günah olur! Allah diyen adamın evi yakılır mı hiç? Yezit Ağa:
-Ulan bizim Tanrımız para, toprak. Siyaset, hava. Neco!  Keço! Gelin buraya götürün şu Yabani’yi. Önce onu iyice her tarafı moraracak şekilde dayakla ıslatın, sonra bölgemizin dışına atın! Bir daha buralara uğrarsa öldürün onu. Neco ile Keço:
-Emrin başlarımızın üstünde ağam» diyerek Yabani’yi oradan uzaklaştırdılar.  Yezit bir bayan bakıcı tutarak Cemal’in kulaklarına her gün:
-Ferit Efendi bizim en büyük düşmanımız! Diye fısıldattı. Bu eziyet yıllarca sürdü.
Cemal kasabada okula gidiyordu. Çok sevdiği arkadaşı Mehmet’in dedesi, Atatürk’ün çok sevdiği ve ödüllendirdiği bir kahramandı. Yezit de dürüstlüğünden dolayı Mehmet’i çok seviyordu. O bölgede Cemal’le birlikte büyüdüler. Yezit, Lise son sınıftan mezun olduktan sonra Cemal’i çağırdı:
-Bak evlâdım, artık büyüdün, sana bir görev vereceğim. Benim hayatta tek bir isteğim var!  Dört Mevsim Kasabası’na gideceksin, orada Ferit Efendi ismiyle tanınan bir adam var. Hayatta hiç kimse benim isteğimi geri çevirmedi. Bu adam adamlarımı kasabasında hem dövdürttü, hem tehdit etti, hem de kasabanın dışına attırdı. Bana da oğlun Cemal’in leşini görmek istemiyorsan bir daha kasabamıza girme diye haber gönderdi. Ya evlâdım,  şimdi bu adamdan intikam alma işi sana düşüyor. Al; sana yakışan bir at, modern bir tabanca ve  kırmalı bir tüfek. Ancak senin gibi bir yiğit, tereyağından kıl çeker gibi bu işi bitirir. Aslan oğlum yolun açık ola!  Zebani ve Yezit onu yolcu ettiler. Cemal yola koyulmadan önce atını nallatmak ve semer almak için Kasaba çarşısına gitti. On dakika geçmemişti, Yezit’in arkadaşı Yahya, Güngörmez Kasabası’ndan ziyaret için gelmişti. Yezit evinin odalarını gösterdi. Cemal’in odasına girdikleri sırada pencere açıktı. Cemal’in arkadaşı Mehmet her zaman olduğu gibi dışarıdan pencereyi tıklatarak onu çağırmak için oraya iyice yaklaştı.
Oradaki konuşmalar dikkatini çektiği için görünmeden dinlemeye koyuldu. Yahya :
-Cemal nerede? Yezit:
-Belki biliyorsundur. Cemal benim oğlum değil. Onu küçük yaşta kaçırttım. Biraz evvel de babasını düşmanımız gibi göstererek oğluna yani Cemal’ e vurdurtmak için gönderdim. Bir kaç saat sonra Dört Mevsim Kasabası polisini ve jandarmasını arayarak Cemal’in Ferit Efendi’yi öldürdüğünü ihbar edeceğim. Yani bir taşla iki kuş vurmuş olacağım. Böylece eski bir hesap uzun süreli bir projeyle bugün kapanmış olacak. Ve onun Gölek Tepesi’nde bulunan arazisini nihayet ele geçirmiş olacağım. Mehmet bütün konuşmaları dinlemişti. Koşarak evlerine gitti. Annesine atıyla gezintiye çıkacağını söyledi. Silahını da alarak oradan uzaklaştı. Kestirme yollardan Dört Mevsim Kasabası’na geldi. Önüne çıkan ilk kişiye Ferit Efendi’yi sordu.  Kasaba’da uzun süre belediye başkanlığı yaptığı için ona bölge halkı «başkan» diye hitap ediyorlardı. Evini kolayca buldu. Saçları bembeyazdı. Sağ elinde baston vardı. O esnada hanımı balkondan bakıyordu. Atatürk’ün çok sevdiği ve  ödüllendirdiği bir kahraman olan Mehmet Efendi’nin torunu olduğunu söyleyerek önce kendini tanıtan  Mehmet:
-Teyze, Allah rızası için Ferit Efendi’yle birlikte kasabanın girişine kadar gelir misiniz? Dedi.  Ferit Efendi, Mehmet’in isteği üzerine birçok tanıdığını telefonla arayarak kasabanın girişine gelmelerini istedi. Mehmet Dört Mevsim Kasabası’nda bulunan bir yakınını bularak onu da tanıdığı çalgıcılarla birlikte kasaba girişine davet etti. Kendisi, Cemal gelmeden önce onu karşılamak üzere kasabanın girişinde yer aldı. Atı zaman zaman kişniyordu. Zor zapt ediyordu onu. Ferit Efendi ve Hacer de bir yakınının minibüsüyle geldiler. Epey kalabalık vardı. Herkes birbirine:
-Ne var, ne oluyor burada, önemli birisi mi geliyor? Diye çeşitli sorular soruyorlardı. Çalgıcılar da gelince orası düğün yerine dönmüştü. Mehmet, Cemal atıyla uzaktan görününce oradakilere:
-Dostumuz geliyor! Dedi.  Cemal oraya yaklaşırken kalabalığı görünce kendi kendine: «Burada ne olup, ne bitiyor? » dedi.  Sonra çok sevdiği arkadaşı Mehmet’le karşılaşınca atından indi. Mehmet de ona doğru yaklaştı. Çalgıcılar da orada bulunanlar gibi sessiz bir şekilde onları izliyorlardı. Cemal ve Mehmet ellerindeki silahlarıyla birbirlerine sarıldılar.
Mehmet:
-Senin buraya niçin geldiğini ve bazı gerçekleri bugün Yezit Ağa’nın ağzından duydum. Seni üç yaşından itibaren kendisine mahkum eden o insafsız adam sana hiç tanımadığın öz babanı vurdutturacak, arkandan polis ve jandarmaya ihbar ederek seni tutuklattıracaktı. Biraz sonra çevremizi saracak polis ve jandarmalarla bu sözlerimin doğruluğunu gözlerinle göreceksin. Sana bir sorum olacak, buradaki insanlar duysunlar diye soruyorum, senin adın ne ? Cemal:
-Adım Cemal! Mehmet:
-Bir daha, gür bir sesle söyle! Cemal:
-Adım Cemal! O an eşi Hacer ile Ferit Efendi kalabalığı yararak öne çıktılar. Hacer:
-Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar. Diye çığlık attığı anları tekrar yaşıyor gibiydi.  Geçmiş günleri hatırlayarak her ikisi birden gözyaşlarını tutamadılar. Mehmet:
-Bak Cemal, buraya senin için geldim. Yıllarca senin hasretinle yanıp tutuşan annen  ve baban burada. Tam karşındalar yani. Sana bu güzel insanları düşman gibi gösteren ve çevresindekilere kendisini senin baban gibi gösteren Yezit de orada, yani Gülek Kasabası’nda. O hain ve zalim biri. Kendisi gibi olan siyasetçileri de arkasına alarak bölgemizde yemediği nane kalmadı! Kararını ver. Mehmet, Ferit Efendi’yi göstererek:
-İşte hasretinle saçları tuz gibi bembeyaz olan bastonlu bu adam senin baban. Yanındaki teyze de senin annen. Cemal aniden silahını onlara doğru doğrulttu. Sonra yere atarak önce annesi Hacer’e:
-Aanam! Diye sarıldı, sonra da babasına. Oradakiler gözyaşlarını tutamadılar. 15 yıl sonra Cemal’e kavuştukları sırada, kasabanın içinden gelen polis araçları etraflarını sardılar. Komiser  kalabalığa hitaben:
-Hanginiz Cemal? Dedi. Cemal:
-Benim memur bey! Komiser:
-Kimi öldürdün? Hacer:
-Komiser bey, o benim oğlum! Pırıl kalbiyle hiç kimseyi öldüremez. O sineğin kanadını dahi incitmez, babası gibi insan sevgisi taşır. Biz babasıyla yıllarca onun hasretiyle yandık kavrulduk. Komiser:
-Gülek Kasabası’ndan Yezit Ağa bizi arayarak Cemal’in Ferit Efendi’yi öldürdüğünü ihbar etti. Bu ifade Mehmet’in açıklamalarını da doğrular şekildeydi. Ferit Efendi:
-Komiser Bey, ben kasabamızda yıllarca belediye başkanlığı yapmış bir kişiyim. Şu an anlıyorum ki oğlumuzu Gölek Tepesi’nde bulunan arazimizi zorla ele geçirmek isteyen Yezit Ağa kaçırmış. Şimdi de hâlâ kinini sürdürüyor. Beni oğluma vurdurtmayı ve oğlumu da hapse attırmayı planladığı anlaşılıyor. Tutuklanacak birisi varsa bu da oğlumdan yıllarca bizi koparan Yezit Ağa’dır. İhbar ediyorum, onu hemen tutuklayın.
Jandarmalar da oraya gelmişti. Komiser Jandarma komutanına:
-Herhangi bir vukuat yok komutanım. Telsizle o bölgedeki emniyet görevlilerine derhal haber verelim, kirli işler ve kanunsuzluklar içinde bulunan Yezit Ağa derhal tutuklansın! Dedi. Mehmet de onlara:
-Yezit Ağa çok tehlikeli bir adam. Bölgemiz kasabalarındaki birçok araziyi sahiplerine baskı yaparak, yakarak, yıkarak ele geçirdi. Birçok vatandaşımız kasabalarını terk etmek zorunda kaldılar. Şu an onların birçoğu da büyük şehirlerde dilencilik yapıyorlar. Bir kaç saat önce  bizzat ben birisiyle konuşurken duydum. Yıllar önce kaçırttığı Cemal’e babasını vurdutturacaktı. Ben vakit kaybetmeden ve buraya geldim ve cinayeti önledim! Dedi. Yahya’nın daveti üzerine Yezit Ağa eski aracıyla Güngörmez Kasabası’na gitmek üzere yola koyuldu. Gülek Kasabası’nın çıkışında bulunan Nartepe’ye geldikleri zaman Yahya, yolun kenarında kanlar içinde yatan bir kişiyi gördü. Aracını yol kenarında durdurdu. Aşağıya indi. Yezit Ağa külüstür aracıyla tozu dumana katarak uzaklardan kendisine yaklaşıyordu. Yahya yerde yatan kişiye:
-Sen kimsin? Dedi. O da mosmor haline getirilmiş başını yukarı kaldırarak:
-Yahya Ağabey senin amcanın oğlu Yabani. Yahya gözyaşlarını tutamadı. Onu kucaklayarak arabasının arka koltuğuna yatırdı. Tekrar yola koyuldu. Yezit Ağa aracıyla ona yaklaşmaya çalışıyordu. Güngörmez Kasabası’nda evinin önüne geldiği zaman aşağıya indi. Oğlu Hasan’a:
-Oğlum arabamızın içinde bir hastamız var. Benim şu an üzüntüden başım dönüyor, sen onu hemen hastaneye yetiştir. Tedavisi için ne gerekiyorsa yap, masraflarını da karşıla. Sonra görüşürüz.
Yezit Ağa’yı evinde uzun süre bekledi. Ama o gelemedi. Ertesi günü, hastaneden çıktıktan sonra Yabani olup bitenleri Yahya’ya anlattı. O oldukça sinirlenmişti.  Yezit Ağa hakkında dava açtırmak üzere avukatını çağırttı. Gülek Kasabası’nda görev yapan imamın evini yaktırmaktan, Yabani’yi öldüresiye dövdürtmekten, halkı baskı ve tehditlerle sindirmekten, zorla arazilerini gasbetmekten Yezit Ağa hakkında dava açıldı. Ama iki gün önce Ferit Efendi’nin oğlu Cemal’i kaçırmaktan, uzun süre evinde alıkoymaktan, tertiplerle devleti ve devlet kurumlarını kendi ihtiraslarına alet etmekten tutuklanmıştı.
Yezit Ağa gibi halka zulmeden diktatör insanlara göz yuman, zalimlerle işbirliği içinde bulunan,  din maskesi altında hırsızlık ve haksızlık yapan, emperyalist ülkelerin güdümünde olan iktidar partisi de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış, yöneticileri de yüce divanda yargılanıyorlardı.
«Ne mutlu Türk’üm diyene!»  diye haykıran herkes Yezit Ağa’dan ve onun gibilerden kurtulmanın sevincini yaşıyorlardı. Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı.
Ankara, 29.10.2009
Üzeyir Lokman ÇAYCI
55, rue Louise Michel 78711 Mantes la Ville France

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

DAR KAPI
Günümüzde insanların elbiseleri, otomobilleri ve evleri,  kendilerinden daha çok dikkatleri çekiyor. Paranın ve bilinmezliğin peşinde bir koşu var.  Bu yarışta yorgun düşenler, uykusuz kalanlar, hastalananlar ve ölenler ise,  hiç fark edilmiyor.
Çağ dans partileri, eğlenceler ve  çılgınlıklarla doyuma ulaşamayan bir topluluğun yanı başından süratle  geçip gidiyor.
Patrick eşiyle böyle bir zamanda hayatlarına düşen gölgelerin;  kıvrılan, değişime uğrayan ilişkilerin, göstermelik çizgilerin izindeydi. Geçmişten beri kendilerini etkileyen bazı şeylerin varlığını hissediyorlar,  fakat, ne yazık ki  onların kaynağına inemiyorlardı. Bunu aşmak için kitaplar okuyorlar ve duygularında düğümlenen soruları cevaplandırmaya çalışıyorlardı. Son okudukları kitaplardan biri  de İncil’di. Anlamadıkları alanlarda gezinirken oradaki görüntüler onları tanrıtanımazlığa itiyordu. Bir arayış içerisinde  her şeye katlanma kararlılığıyla  içindekileri çözmek için bulundukları yerden bir müddet de olsa uzaklaşmak istiyorlardı .
Bu yüzden  yaşadıkları kent Paris’ten oto-stop yaparak yola koyuldular. Çileli bir yolculuktan sonra, kendilerine Hıristiyan  tasavvufunun cevap vermediğini  düşündüren, hayranlık duydukları İstanbul’a geldiler. Oradan da zaman kaybetmeden  Samsun’a hareket ettiler.
Samsun onlar için kararlaştırdıkları yolculuğun ilk basamağıydı. Buradan Erzurum’a, oradan da İran üzerinden Hindistan’a gideceklerdi. Aradıklarına ulaşmak için Budizm’in havasını solumak istiyorlardı.
Samsun’a geldikleri sırada  Patrick ve eşinin tek gayesi  Hazret-i İsa’nın makamındaki bir şahsı bulmaktı.  İlk anda 50 TL aylıkla  kiraladıkları bir eve yerleştiler. Yeni mahallede  kaportacılar çarşısında buldukları bu ev ve çevresi iyi sayılmazdı. Ama onlar için hırsızlık yapanlarla, esrar kullananlarla, içki içenlerle yaşamak zor değildi.  Patrick  ve eşinin bir hippi  olarak şehrin  iç kısımlarında  kabul görmeleri de mümkün değildi. Bulundukları çevrede kötü tanınan bu insanlar aslında çok iyi niyetli kişilerdi. Serbest ve hoşgörü sahibiydiler.
Patrick o günlerde kirada kaldıkları evde bir rüya görmüştü.  İri yarı,  cüppeli ve sakallı bir şahsın kendisiyle konuştuğunu söyleyerek rüyasını anlatmaya koyuldu :
- Bana bakıyordu bu şahıs. Ben onun yüzüne bakamıyordum. Karşısında kendimi suçlu hisseder gibiydim. Yüzü pırıl pırıldı... Adeta ışık gibi etkileyiciydi. Birden ağlamaya başladım. O bunları anlatırken gözyaşları içerisinde  o anı tekrar yaşıyordu sanki...
- Bana iyice yaklaştı. “Sen gerçeği arıyorsun... Aradığın her şey burada!  Küçük dar kapı Türkiye’de...” dedi. Bu rüya ile o gece yataktan fırladım. Eşime, gördüğüm rüyayı hiç önemsemeyerek anlattım. İkinci gün  aynı rüyayı görmüştüm. Aynı şahıs aynı şekilde bana hitap etmişti. Biraz tuhaflaşmıştım. Bu “dar kapı” İncil’de geçen bir konu olduğu için,  bu cüppeli kişi benimle, anlayacağım şekilde,  kendi dinimde geçen ifade ile konuşuyordu. Zaten İslam kuralları dahilinde konuşmuş olsaydı, hiçbir şey anlamayacaktım.
         Patrick kendisini etkileyen rüyalarını çevresindeki Türk arkadaşlarına anlatmadan önce eşiyle yorumlar yaptı. Üçüncü günü akşam şuuraltında rüyalarını etkileyici olmaması için,  farklı konularla meşgul olmaya çalıştı. Eşi,  kocasının önceden hiç alışmadığı bu rüyalarına bir anlam veremiyordu. Gece yarısıydı. Kocasını yanında göremeyince yattığı yerde birden doğruldu. Oldukça endişelenmişti. Önce gözlerini oğuşturdu. Pencerelerden odalarına düşen siyah gölgeler arasında onu aradı. Sonra bir sandalye üzerinde oturmakta olduğunu gördü. Oturduğu yerden :
- Patrick!  sevgilim... Orada ne yapıyorsun? Yine uyuyamadın mı yoksa? Patrick karanlıkta ilerleyerek kapı kenarındaki elektrik düğmesine dokundu. Aydınlanan oda içerisinde yüzünü göstermemek istercesine eşine yaklaştı. Ağlıyordu. Ve...” üçüncü kez aynı rüyayı gördüğünü ve aynı kişiyle görüştüğünü”  ifade ettikten sonra şunları anlattı:
- Ağlayarak uyandım! Rüyamdaki adam üç  kez  benim dünyama girdi.  Adeta her gün onunla buluştum! Bana ısrarla söyledikleri,  bizim arayışımıza bir cevap niteliğindeydi. Sevgilim nihayet  “dar kapıyı”  bulduk. “Dar kapı” Türkiye’de.  Buradan farklı bir dünyaya gireceğiz,  diyerek eşine sarıldı. Bu sırada hıçkırıklarını tutamıyordu...
- Bunu yarın Türk arkadaşlara anlatmalıyız. Onlar belki bize yardımcı olurlar.Patrick, sabahleyin sarhoş arkadaşlarına olup bitenleri anlattı. Ve :
- İslam’ı kabul etmek istiyoruz. Müslüman olmak istiyoruz... Bize yardımcı olabilir misiniz?
Bunu duyan Türk arkadaşları  :
- Memnuniyetle yardımcı oluruz. Yeter ki siz isteyin... dediler.
Ve ayakta duramayacak kadar sarhoşlardı.  Bu durumlarıyla  Patrick ve eşini müftülüğe götürdüler. Hepsi o bölgede yıllarca hippilerle yaptıkları dostluklardan dolayı birkaç dil biliyorlardı. Müftü,  onları kendi odasında kabul etti. Orada Patrick üç günlük rüya serüvenini  Fransızca anlattı. Arkadaşları tercüme ederek aktardılar. Patrick ve eşi için sade bir İslam’a giriş töreni yapıldı.
Oradan ayrıldıktan birkaç gün  sonra arkadaşları aralarında para toplayarak Patrick’i sünnet ettirdiler.Gerek müftülük gerekse çevreden bu durumları işiten insanlar Patrick ve eşinin isteği üzerine onlara önce Türkçe’yi  sonra da İslam’ı öğretmeye başladılar.
Samsun garajlarının bulunduğu bölgedeki susuz ve elektriksiz evlerinde kaldıkları bir sırada en çok kendilerine yardımcı olanlar arasında “Katan” isimli otuz yaşlarında bir kaportacı, karayollarında çalışan Osman, Samsun Gazinosu’nda şarkıcılık yapan İsmet gibi kişiler de vardı.  Patrick :
- Bize yardımcı olan kişiler arasında Müslüman olmalarına rağmen oruçlarını şarapla açanlar dahi vardı. Yani İslam’ı iyi bilmediklerini biz, bir şeyler öğrendikten sonra anladık. İbrahim Beyaz isimli imam hatip lisesi öğrencisi bir genç bize çok yardımcı oldu. Önce şehrin içinde bir eve taşınmamızı sağladı. Sonra bize abdest almayı,  namaz kılmayı ve Kuran okumayı öğretti. Oradaki arkadaşlarım bana Muhammet  İsa ismini verdiler. On ay  sonra da çocuğumuz doğdu. Ona da Yahya ismini verdik! Ve ekledi :
“Bakın şimdi güzel Türkçe konuşuyoruz ve Kuran da okuyoruz! “
Bunları söylerken eşiyle beraber gözyaşlarını  tutamıyorlardı. (*)
 
(*) Bugün Paris Üniversitesi  Türk ve Fas  Edebiyatı Bölümü mezunu da olan Muhammet İsa,  eşi ve çocuklarıyla Paris’te yaşamaktadır.
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

PARİS CAMİİ VE BENCHEİKH EL HOCİNE ABBAS
10 Mayıs 1989 tarihinde Paris Camii ve Enstitüsü rektörü Abbas Bencheikh El Hocine (1) ile görüştüm. 
Sultan Abdülhamid (2)  zamanında Avrupa ülkelerinin  başkentlerinde birer külliye yapılması düşünülüyor. Bu plan çerçevesinde ilk külliye Berlin’de inşa ediliyor. Daha sonra ikinci cami teklifi o zamanki Fransız hükümetine yapılıyor.  Fransa Hükümeti ise bütün masraflar Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanması şartıyla  bu teklifi olumlu karşılıyor. Yani Paris Camii’nin ilk kuruluş planı Abdülhamit Han vasıtasıyla gündeme getiriliyor. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ve sonra 10 Şubat 1918 tarihinde ölümünden sonra başlayan İkinci Cihan Harbi (1922 - 1926) bu projeyi durduruyor.
Bu arada Fransız ordusunda görev yapan Müslüman askerler Osmanlı’larla  savaştırılıyorlar. Bu savaşta bir çok Müslüman asker Osmanlılar tarafından öldürülüyor.
Savaştan sonra Fransız  Parlamentosu savaşta ölen askerlerin hatırasına birer anıt yapmak istiyorlar. Hıristiyan askerler için bir anıt dikilirken Müslümanların hatırasına da onları temsilen bir cami yapılmasını Gadduri Bin Cabrid (3)  isimli bir kişi teklif ediyor. Bu teklif kabul edildikten sonra Fransız parlamentosunda müzakereleri yapılıyor. Paris Belediyesi’nden  bugünkü yeri satın alınıyor. Bunun için de kanun çıkarılarak gerekli izin veriliyor. O zamanki  çeşitli Müslüman devletlerden  ve ekserisi Fransız kolonileri olan devletlerden para toplanıyor.
Paris Camii’nde Atatürk’ten ışıklar ve izler var
Bencheikh El Hocine Abbas Mustafa Kemal Atatürk’ün de Paris Camii’nde izleri bulunduğunu ifade etti.
Mustafa Kemal Atatürk, Abdülhamid’in ölümünden sonra 1938 yılına kadar her yıl Paris Camii’ne «bizim de çorbada tuzumuz bulunsun» diye, onar bin frank para gönderdi. Atatürk’ün ölümünden sonra bu yardım kesildi.
Bencheikh El Hocine Abbas bunları anlattıktan sonra bana «Biz Müslüman Türk kardeşlerimizi çok seviyoruz. Kendilerinin gönlümüzde büyük bir yeri vardır. Türkler tarih boyunca İslamiyet’e çok büyük hizmetler verdiler. İslamiyet’i yaydılar. Türkler için İslam’ı yaşamaları halinde büyük şan ve şeref var...»
Daha sonra Paris Camii ile ilgili çeşitli açıklamalar yaptı. Müslüman ustaların akıl nurlarının taşlara nakşedildiği Paris Camii (4)  stil olarak Kuzey Afrika İslam sanatını yansıtmaktadır. Caminin bölümleri ise şöyle : Cami kısmı, revaklı giriş, kütüphane kısmı, revaklı büyük avlu (5) yani bahçe kısmı ve geniş teşrifat salonu olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır.
İran Şahı Rıza Pehlevi tarafından camiye hediye edilen Djanchaghan Fabrikası tarafından dokunan 7,64 x 4,37 metre ölçülerindeki kıymetli bir halı Paris Camii’nde bulunmaktadır. 33 metre yüksekliğinde minaresi bulunan Paris Camii’nin  bayanlar ve erkekler için birer de hamamı bulunmaktadır.
Tüm bölümlerin idaresi ve bakımı için elli kişi ve din hizmetleri için  de on din adamı görev yapıyor.  «1928 –1932 yılları arasında Ahmet Haşim’in Paris’e geldiğinde Paris Camisi’ni çok beğendiğini ve bunu şiirlerine yansıttığını» ifade etti. Paris Camii inşaatı 1919 yılında başlamış ve 1926 yılında tamamlanmıştır. İlk rektör Gadduri Bin Cabrid’dir. Bundan sonra Şeyh Hamza Ebubekir rektör olmuştur. Ancak yaptığı yolsuzluk ve hakkında çıkan olumsuz iddialarla görevden alındı. Yerine  Bencheikh El Hocine Abbas tayin edildi. Benim kendisiyle görüşmemden kısa süre sonra, yani 01.06.1989 tarihinde hayata gözlerini yumdu.
Rektörlüğe Dalil Boubakeur getirildi.
 
Paris,  31.08.2009
 (1)  Şeyh Hamza Ebubekir’den sonra 1982’de  Paris Camii’ne rektör olan Abbas Bencheikh El Hocine 1912 doğumlu bir Cezayir vatandaşı.
(2)  Sultan Abdülhamid, Sultan Abdülmecid'in oğludur.  21 Eylül 1842 tarihinde doğdu. 10 Şubat 1918 tarihinde vefat etti.
(3)   Gadduri Bin Cabrid  : Paris Camii’nin yapımında çok ciddi gayretler gösterdiği biliniyor. Fas’ta doğmuş ve Cezayir’e yerleştirmiş Müslümanlardandır. Başlangıçta tercüman gibi çalışmış, sonra Fas Kraliyet ailesi tarafından Paris Camii ve Külliyesinin müdürlüğüne getirilmiştir. Bu kişi yaklaşık yirmi yıl görev yapmış, vefatından sonra cenazesi caminin bahçe kısmına gömülmüştür. Şu an kabri cam bahçe kısmında bulunmaktadır.
(4) Paris Camii, Fransa’da devletçe tanınan Müslüman tek dini kuruluş. 1982 – 1989 yılları arasında 7 yılda 7000 kişinin İslam’a giriş töreni yapıldı.  Adresi  :   2, Place du Puits de l'Ermite, 75005 Paris
Telefon :  01 45 35 97 33
(5) Revaklı avlu :  Mimarlıkta bir yapının ortasında, önünde ya da arkasında duvarlarla çevrili üstü açık alan, yer. Yapının ortasında bulunursa buna içavlu denir.
 
Selam ve sevgilerimle.
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Concepteur industriel - Architecte d'intérieur
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE
 
http://monsite.wanadoo.fr/SEVGI/
http://uzeyircayci.sitemynet.com/fleur/index.htm
http://www.artmajeur.com/serap/
 
 
Resim : (Önde oturan) sağda Abbas Bencheikh El Hocine, solda oturan bir ziyaretçi, 
solda ayakta Abbas Bencheikh El Hocine'in yardımcısı ve sağda Üzeyir Lokman ÇAYCI  görülüyor.

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ILIMLI İSLAM
 
Sokaklarınıza, caddelerinize sahip çıkın
Satılacak mal gibi görüyorlar her şeyinizi
Tarihinizi, kültürünüzü ve kutsal değerlerinizi
Alabilirler ellerinizden...
 
Gerçek :  Onlar geçmişimizi görmezlikten gelerek meydanlara çıktılar… Ezanları susturmak  ve güneşin önüne engeller koymak istediler. Ama hüsrana uğradılar. 
Şahit : Birileri İslam’ın yüceliğini kaldırmayı denediler. Bu da olmadı.
Gerçek : Ahengin, huzurun ve aydınlığın kaynağı halinde gönüllere yerleşen İslam’ı etkisizleştirmek için kalplere girmeyi de başaramadılar. Para, çıkar ve dünya düşkünleri Müslümanlık kisvesi altında insanlar arasına ikilik sokmak için her çirkin yolu denediler.
Şahit :  Kalpleriyle görenler, özleriyle düşünenler içlerindeki aydınlıkları dışa yansıtarak bunları izlemeye koyuldular. İslam’ı ılımlılık adı altında yozlaştırmaya hiç kimsenin güçlerinin yetmeyeceğini, çiçeklerin diliyle, insan denilen mukaddes bir kitabın sayfalarını akılla birer birer açarak, kainat ansiklopedisinin içeriğindeki ilahi sanatın güzelliklerini ve yüceliklerini sıraladılar.  Kur’an denilen rehberin öncülüğünde gönül kapılarını aralayarak onlara uyarıcılık yaptılar.
Gerçek : Yalanların ve hırsların cirit attığı, adaletsizliklerin ve hukuksuzlukların kök saldığı, cinayetlerin ve tahribatların umursanmadığı, hırsızlıkların ve yolsuzlukların itibar gördüğü, insafsızlıkların ve haksızlıkların zirveye çıktığı yörelerde, çürüyen, ufalanan, katledilen, acılar içerisine itilen, hırpalanan, paramparça edilen, koparılan unsurlar teşhir edildi.
Şahit :  Bahsettiğiniz bütün bu olumsuzlukların kaynağında onlar var!
Gerçek :  Yozlaştırmaların adıydı ılımlılık… «Medeniyetler arası ittifak» denilerek sergilenenler, eskitilenler, yıpratılanlar, aşağılananlar,  ya da katledilenler görmezlikten gelindi. Elbette ırkçılığın, ayırımcılığın ve bölücülüğün olduğu yerlerde medeniyetten, insanlıktan, insan haklarından bahsedilemezdi! Ama onlar her şeyi «toz pembe» gibi göstererek propagandalarını sürdürdüler.
Şahit :  Hassasiyetlerin pencereleri kapalı, kapıları kilitli hale getirildi. Duyarlı olması gereken kurumların da sadece adları ortalıkta dolaşıyor.
Gerçek :  İnananların yüreklerindeki değerler, yer yer taşlanarak, yer yer iftiralarla, acı ve sert sözlerle, önce yıpratılıyor, sonra da yerlerinden sökülerek atılmak isteniyor.
 
 
Yiyeceklerinize, içeceklerinize
Ağaçlarınıza, bitkilerinize, böceklerinize
Köylerinize, nahiyelerinize sahip çıkın
Emeklerinizi, duygularınızı, huzurunuzu ve anılarınızı
Çalabilirler yüreklerinizden...
 
 
Şahit :  İslam’la ilgisi olmayanların projelerinden biriydi bu. Belki de onlara göre en önemlisiydi.
Gerçek :  Aldatılanlara, kendilerini taşıtarak aldattıklarını fark ettirmeden, sinsice hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.
Şahit :  Çürük kalpler, hileli sözler, insafsız yüzler, sömürgenler, sizin gibi görünenler, maskeliler, hırsızlar, benciller, ahlaksızlar, bölücüler, parçalayıcılar, yiyiciler ve katiller size «rehber» olduklarını söylüyorlar.
Gerçek :  Alın elinize Kuran’ı, kirli siyasetin oyununa gelmeden, haramilerden etkilenmeden, tacizcilerden uzakta durarak, dünyanızı ve ahiretinizi Cennet’e çevirmek için çıkın yola…
Şahit :  Sizin yerinize onların karar vermelerini önleyin…  Dik durun, onurlu yaşayın… Kutsallarınıza dokundurmayın !
Gerçek :  Hizmeti, hizmet aşkını durduranların, hizmet edenleri solduranların, suçsuz ve günahsız insanları öldürenlerin peşlerinden gitmeyin ! Teşhir edin… Yargılayın… Sorgulayın… suçlayın onları !
Şahit :  Duygularınız dağ gibi yüce olsun. İnsanlığınız arşa uzansın… Varlığınız, vakarınız, kahramanlığınız ve imanınız korkutsun onları… Giremesinler içlerinize. Size yaklaşmaya, söz söylemeye cesaret edemesinler!
Gerçek :  Billur tasları alın ellerinize… Koyun içlerine buz gibi hayat sularını… Kendinizi  Cennette hissederek kana kana İçin...
Şahit :  Sen hiç diğer dinlerin ılımlısını gördün mü? Askerlerimizi karargâhlarından kopararak mahkemelere ve hapishanelere düşüren güçler İslam’ı da kendi güzergâhından  kopararak gönül hapishanelerinde eritmek istiyorlar...
 
 
Kasabalarınıza, şehirlerinize sahip çıkın
Siz sahip çıkarsanız
Vatanınıza, topraklarınıza, ay yıldızlı bayraklarınıza
Dokunamazlar onlar
Sizin Kültürel, sosyal, tarihi, dini ve siyasi bağlarınıza.
 
 
Gerçek :  Sizin sahip çıkamadığınız alanlara onlar hazırlık yaparak giriyorlar. İçinizdeki ajanları, çıkar düşkünlerini kullanarak tahriplerini sürdürüyorlar.
Şahit :  Yer yer şirin gözükerek, sizden biriymiş gibi inancınıza ait kutsalları kullanarak, sizi kendi alanlarına çekiyorlar. Saflığınızdan, bilgisizliğinizden faydalanarak ellerinizden, ayaklarınızın altlarından, yüreklerinizden değerlerinizi alıyorlar.
Gerçek :  Size yapay depremlerle, farklı gündemler oluşturarak  beklemediğiniz felaketleri solutmak istiyorlar!
Şahit :  Gözleri kapalı, kulakları tıkalı, gönülleri karartılmış insan topluluklarının, dinle, inançla, imanla, Allah’la ilişkileri olamaz.
Gerçek :  Siz hiç cebirin, geometrinin, matematiğin, fiziğin, kimyanın ve diğer ilimlerin ılımlısını duydunuz mu? Nereye ılımlılık girerse orası çöker. Disiplin kalkar, bozulma ve çözülme başlar. E= mc²’yi kitaplardan çıkarır, Albert Einstein’i de unutursunuz. Sir Isaac Newton’dan da söz edemezsiniz.
Şahit :  O halde neden ılımlı İslam’dan bahsediyorlar?
Gerçek :  İslam’ın yüceliğinden ve kutsallığından korktukları için!
Şahit :  Dinlerinde özgür olamayanlar, kendi iradeleriyle hareket etmeyenler, hurafe, saplantı ve bağnazlık içerisinde bulunanlar, dinle, Allah’la irtibat kuramazlar.
Gerçek :  Düşmana muhabbet duyanların vay haline!
 
 
Dilinize, dininize,  inancınıza, kültürünüze, değerlerinize
Çocuklarınıza, analarınıza ve babalarınıza  sahip çıkın
Susmak; kaybolmak, erimek ve yok olmaktır
Seyretmek; teslim olmak, unutulmak, kovulmaktır...

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

GÖLGELER UTANMAZLAR
            Doğan, 1970 yılının şubat ayında Fransa’nın Farébersviller bölgesinde  doğdu....
1969 yılında Afyon’un Baştepe Köyü’nden gelen Babası Celil’in Freyming-Merlebach maden işletmelerinde zor şartlarda çalıştığını küçük yaşlarda  fark etti. Ve  kendisinin böyle bir çalışma ortamına girmemesi gerektiğini düşündü.
Zeki ve çalışkan olmasına rağmen “yabancılara karşı takip edilen politikalar nedeniyle” kolej sıralarında yolu kesildi ve sanat okullarına yönlendirildi. Böylece yüksek tahsil yapma beklentisi kendi isteği dışında engellendi.
17 yaşında, mermer gibi sert cisimleri şekillendirmek üzere bir eğitime başladı. Başarısı dikkatleri çekti. Sanat okulundan mezun olduktan sonra öğrendiklerine kendi fikirlerini de ekleyerek dikkat çeken eserler üretmeye başladı. Kısa  zaman içerisinde bölgenin Belediye Başkanı yaptığı güzel çalışmaları fark etti. Teşvik için  ona bir atölye verdi ve  iş tekliflerinde bulundu. O şehrin önemli yerlerindeki boş duvarlara pencere ve doğa görüntüsü verdi. Emeklerinin karşılığını almak suretiyle güzel para kazanmaya başladı.
Bir gün atölyesinde çalışırken yanına daha önce  hiç tanımadığı bir kişi geldi :
-Ben Fas’lı bir Öğretmenim. Bu bölgede görevliyim. Çalışmalarınız dikkatimi çekti. Sizi tebrik etmeye geldim. Bu  sıralarda Doğan’la  tanışmak için gelenlerin sayısı da oldukça fazlaydı.
Babası emekliye ayrıldıktan sonra küçük bir mağaza açmıştı. Zaman zaman da Doğan’ı atölyesinde ziyaret ediyor ve böylece gelişmeleri de yakından takip ediyordu. Kendisine gösterilen ilgilerin çokluğundan olumsuz etkilenmemesi için ona uygun bir dille öğütler de veriyordu. Aradan birkaç gün geçmişti. Faslı Öğretmen atölyede çalıştığı bir sırada tekrar yanına geldi:
-Doğan Bey,  kolay gelsin. Ben sana bir teklifte bulunmayı düşündüm.
“Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi ? “ diye uzun uzun düşündüm. Ve seninle konuşmaya karar verdim. Yani kabul edersen seninle ortak olmak istiyorum. Doğan, kendisine yapılan bu teklife bir anlam veremedi.
-Dostum, benim yaptığım bu işten sen anlıyor musun? Birkaç gün önceki konuşmalarına göre biliyorum ki anlamıyorsun... Uzun süre sizinle dostluğumuz da yok. Yani birbirimizi iyice tanımıyoruz.  Benimle neden ortak olmak istediğini de anlayamadım. Sonra yaş itibarıyla senin gibi tecrübem de yok. Yani nereden bakarsam teklifine cevap vermem güçleşiyor. Ben burada yalnız da değilim. Bu gibi şeylerin riskini ilerde taşımamak için fikir alışverişinde bulunacağım ve sorumlu olduğum kişiler var. Onlara yani anama, babama ve eşime sormam lazım.
Faslı öğretmen aldığı cevaplardan memnun görünmüyordu:
-Elbette annene, babana ve eşine sorabilirsin... Birkaç gün sonra ben seni tekrar ziyaret etmeye geleceğim. Şu an hemen karar vermek zorunda da değilsin... Acelesi yok yani...
Doğan akşam üzeri olup bitenleri babasına anlattı. Babası :
-Oğlum işin içerisinde bir bit yeniği var... Bu adama dikkat etmelisin! Düpedüz bu
adamın “senin kazandıklarında” gözü var... Sonra bu bir öğretmen. Yaşça da senden büyük... Ben uzaktan tanıyorum. Görünüşüyle bu herif sağlam bir pabuca da  benzemiyor...
-Yani... baba bu adam gelince kabul edemeyeceğimi bildireyim,  değil mi? Zaten
ben kabul edilemeyecek bir teklif olduğundan da daha önce ona bahsetmiştim.
-Elbette oğlum... Şu zamanda insanlara güvenilmiyor ki... İnsanın en yakınından
dahi hayır gelmiyor...  Adamın yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazıyorlar. En
iyisi tatlı dille başından uzaklaştır gitsin!
- Tamam baba... senin dediğin gibi yapacağım.
Birkaç gün sonra Fas’lı Öğretmen şehir merkezinde bir duvara resim yaparken  Doğan’a :
-          Kolay gelsin sanatkâr adam... Müthiş bir çalışma... Ben hayatımda böyle bir
çalışma görmedim. Seni kutlamamak imkansız...
Doğan içini okşayan iltifatlarla dolu bu sözler karşısında merdivenden inerek onunla tokalaştı...
- Çok güzel sözleriniz için size  teşekkür ediyorum hocam...
Doğan’a iyice yaklaşarak yumuşak seslerle :
-          Sevgili Doğan, sanatkârların haklarını her ne şekilde olursa olsun vermek lazım.
Bu da yerinde tespitlerle olur... İşte ben seninle ortak olmayı da bu sebeplerle istiyorum. Ve şu an bunun için yanındayım. Annenin ve babanın görüşlerini aldın mı?
Doğan kendisine ortaklık teklifinde bulunan bu şahsın tavırlarından da olumsuz etkilenmişti.
- Kusuruma bakma hocam, teklifinizi kabul etmem mümkün değil... Zaten böyle bir
insana ihtiyacım olsa benim iki erkek kardeşim var... Önce onları çağırırım...
Faslı Öğretmen :
- Sevgili Doğan senin gibi değerli bir insanın kusuru olur mu hiç...  Bu cevabına
oldukça saygı gösteriyorum.  Ayrıca sana hak da veriyorum. Elbette bir adama
ihtiyacın olsa,  öncelikli olarak kardeşlerini seçmen kadar doğal bir şey olabilir mi?
 
Doğan olumsuz cevabının  böylesine “nazikçe ve anlayışla”  karşılanmasına oldukça şaşırmıştı. İçinden “böyle güzel sözlerin sahibi bir insan asla kötü olamaz...” diyordu.  Ona :
      - Sevgili hocam... Beni utandırdınız. Sağ olun varolun. Sizin gibi değerli bir insanı bundan sonra  atölyeme çay içmeye davet ediyorum. Arada sırada gelirseniz beni ihya etmiş olacaksınız.
- Pekiyi  sevgili Doğan, seni şimdi daha fazla rahatsız etmeyeyim. İşinden
gücünden alıkoymayayım. İnşallah en kısa zamanda tekrar görüşürüz. Kolay gelsin... Hoşça kal.
Doğan aynı gün,  akşam üzeri eşi ve çocuklarıyla;  annesini, babasını ve kardeşlerini ziyarete gitti. Onlara olup bitenleri anlattı... Yaptığı işlerden bahsetti. Fas’lı öğretmenle aralarında geçen konuşmalardan söz etti.
- Baba! Fas’lı öğretmen tahmin ettiğimiz gibi değilmiş... Ortak olarak kabul etmeyeceğimi söylediğim zaman anlayışla karşıladı... Yani “ortaklık teklifi” böylece kapanmış oldu.
Aradan günler geçtikçe Doğan’ı taltif edenlerin sayısı oldukça artıyordu. Babası bir yakınlarının ölümü dolayısıyla Afyon’a gittiği bir sırada Faslı Öğretmen Doğan’ı bölgenin en ünlü bir lokantasında yemeğe davet etti.  O da bu daveti kabul etti...  Oraya gittiğinde aşçılara kadar bütün lokanta çalışanları ve Faslı Öğretmen onu kapıda karşıladılar. İçerisi loş bir şekildeydi... Üzerleri mumlarla ışıklandırılmış sadece kuş sütünün bulunmadığı masalardan birinin en güzel bölümüne, iltifatlarla Doğan oturtuldu. Şampanyalar patlatıldı... Kadehlere konulan içkiler tabakların etraflarına dizildi. Lokanta görevlileri şampanyaların ve şarapların kalitesinden bahsederek:
-Doğan Bey, içkilerimizden ve yemeklerimizden memnun olacağınızı umuyoruz.
Faslı Öğretmen kadehini kaldırarak:
- Haydi sevgili Doğan Bey, yaptığınız güzel çalışmalar ve yüksek sanatınız şerefine!
Doğan :
- Hocam ben içki içmiyorum. Hiç hayatımda içmedim. Böyle yerlere de alışık değilim. Normal olarak ben lokantalarda yemek yemiyorum. Ama senin hatırın için ilk kez buraya geldim.
-Aaaaaa! Sevgili Doğan senin gibi büyük bir iş adamı, bir gün için, böyle güzelbir ortamda benimle şu güzel şampanyalardan ve şaraplardan içse ne olur sanki?  Haydi.Haydi   isteğimi geri çevirme aydın insan! Al kadehi eline. Sonra fısıltı halinde:

- Bak herkes bize bakıyor. Çaktırmadan sen içmene bak. Doğan kadehlerden birini eline aldı. Elleri ve ayakları titriyordu. Ağzına bir yudum aldığı an tiksinti duyar gibi oldu. Sonra yemek arası normal bir şekilde içmesini sürdürdü. Bir ara ağzında kelimeler dağılırmışçasına Faslı Öğretmene:

-Sevgili Öğretmenim ben artık içmeyeceğim şu meretten. Haram yahu. Bana
Zorla içirdin. Sonra sen de Müslümansın. Hem kendin günahkâr oldun, hem de beni günahkâr ettin!  Bak gördüğüm kadarıyla sen benim gibi sarhoş da değilsin. Başım dönüyor yahu. Şimdi ben evime nasıl gideceğim?
- Sevgili Doğan Bey, Sevgili dostum. Biz burada ne güne varız. Taksi çağırırız olur biter. Seni böyle yüzüstü bırakır mıyız hiç?
-O da doğru ya?  Pekiyi beni bu kafayla hanım ve çocuklarım nasıl karşılayacak?
- Doğan Bey sen erkek adamsın be! Sen taşlara nasıl şekil veriyorsun? Aklınla ve
hünerlerinle. Elbette buna da bir çare bulursun! Sonra; sarhoştan herkes korkar. Bağırdın mı olur biter!
- Doğru ya ben erkek adamım... Evin reisi benim... Bağırdım mı olur biter!
- Bravo Doğan Bey!  Doğan tirit gibi sarhoştu. Taksiyle evine geldiği sırada saat 03.00’ü bulmuştu. Eşi merak içerisinde kalmıştı. Kayınvalidesine “yanlış anlaşılır düşüncesiyle” telefon dahi açamamıştı. Doğan:
- Hanım! Hanım! Diye bağırdığı sırada cebinden taksi şoförüne vermek üzere para çıkarmaya çalışıyordu. Eşi kapıyı açtığı sırada Erdoğan şoföre 500 Frank uzattı:
-Üüstü kalsın! Dedi. Fransız Şoför:
-Beyefendi biz halka hizmet ediyoruz. Siz  sarhoşsunuz..Yani ne yaptığınızın farkında değilsiniz. Borcunuz,  gece tarifesi olarak 50 Frank. Alın şu  450 Frank’ınızı. Dedi ve  parasının üstünü vererek oradan uzaklaştı. Eşi, Doğan’ı aşırı bir şekilde alkollü görünce:
- Bak Doğan’cığım seni uykusuz kalarak üç çocuğumuzla şu ana kadar bekledik. Sen hiç içki içmezdin; ne oldu da bugün içki içtin? Birisi mi içirdi yoksa? Gözleri kıpkırmızıydı Doğan’ın.Eşine doğru yaklaşarak:
-Bana bak! Sana hesap vermemi mi bekliyorsun ha? Bırak da felekten bir gün
çalalım. Hani şu nazik öğretmen vardı ya. İşte o davet etti beni. Lokantaya bir yığın para da ödedi zavallı!
- Doğan’ım  bak ayakta duracak halin yok!  O öğretmen iyi bir insan olsaydı, seni bu hale düşürmezdi? Yalvarıyorum sana. Ne olursun bir daha içme. Her zamanki gibi yemeğimizi sen ve ben çocuklarımızla birlikte yiyelim! Doğan gözlerini irileştirerek eşine iyice yaklaştı:
-Daha konuşmaya devam edecek misin ulan? Söyle sen mi yöneteceksin beni ha? Benim karar verme hakkım yok mu hiç? Bak herkes bana “bey” diyor. Zenginim artık, daha  fazla konuşursan nelerle karşılaşacağını biliyor musun?
- Doğan’ım ben senin her şeyine katlanırım. Yeter ki sen bir daha içki içme! Üç çocuk iyice annelerine sarılırken en küçüğü ağlamaya başlamıştı. Annesi onu kucağına aldı.
-Ne oldu yavrum; niçin ağlıyorsun? 3 yaşındaydı Celil. Annesine sarılarak:
-Anne! Ben babamdan korkuyorum!  O beni neden kucağına almadı? Beni
Sevmiyor değil mi?
- Kes sesini. Evin reisi benim. Şuna bak benden korkuyormuş. Ben öcü müyüm ulan?
Ertesi sabah, eşi Tülay, çocuklarından ikisini,  karınlarını doyurduktan sonra okula götürdü. Celil uyuyordu. Kendisi kahvaltıyı eşiyle birlikte yapmak için aç susuz öğleye kadar bekledi. Doğan kalktığı zaman saat 12.00’yi geçiyordu.  Kendini oldukça yorgun hissediyordu. Eşi ona olup bitenlerden hiç söz etmedi. Kendi kendine “oldu bir kere. İnşallah bir daha olmaz. Anlarsa yaşadıkları kendisine bir ceza gibi.” diyordu. Birlikte kahvaltı yaptılar. Babası Türkiye’den gelinceye kadar Faslı öğretmen üç kez daha onu aynı lokantaya davet etti. Her defasında lokanta masraflarını da ödedi. Doğan içkili bir hayatın iyice içine girmişti. İçmediği zaman elleri ve ayakları titriyordu. Uykusuzlukla beslenen huzursuzlukla çevresindekilerin kendisiyle ilgilenmelerine de oldukça tepki gösteriyordu. Bunlardan en çok etkilenen de eşi ve çocuklarıydı. İş ve aile hayatını olumsuz etkileyen gelişmelerden sonra babası da Türkiye’den gelmişti. Eşi Tülay, çocuklarıyla oldukça sarsıldıkları halde Doğan’ın durumundan tek kelime dahi Celil Bey ve yakınlarına bahsetmedi. Ama kayınpederi,  olup bitenleri anlamakta gecikmedi. Doğan’ın tedavisi ve çözümü oldukça güç bir hale düştüğünü de gördü.
Uzun süre doktor tedavisi görmesine rağmen kendisini sürükleyen isteklerin önüne bir türlü geçemedi. Faslı Öğretmen, alkol bağımlısı olmasından sonra bir kez olsun Doğan’ı aramadı. Annesi ve babası gözyaşları içerisinde Doğan’a birçok kez yalvardılar:
-Oğlum bak gurbetteyiz. Güzel işin vardı, kaybettin. Görüyorsun Belediye
Başkanı da desteğini çekti. Verdiği atölyeyi elinden aldı. Senin dost bildiğin Faslı Öğretmen şimdi nerede? Seni ne arıyor ne de soruyor? Seni dertlerinle baş başa bırakıp çekilip gitti. Farkındaysan senden intikam aldı. Doğan düştüğü durumdan kurtulmak için kendisiyle ne kadar mücadele ettiyse de bunu başaramadı. Hatta gizlice evdeki kolonyaları dahi içti. Çocukları ve eşi gözyaşlarıyla dolu bir hayata daha fazla dayanamadılar. Bu arada Paris’te bulunan bir dostlarından psikolojik yardım istediler. Geçmişten itibaren onlarla karşılıklı hep dayanışma içinde olan Ömer Bey bu olayı duyar duymaz onların bu isteğine olumlu cevap verdi. Tüm ailenin çektiği çileleri bir nebze de olsa durdurabilmek ümidiyle elinden gelen bütün gayretleri esirgemedi. Doğan, Ömer Bey’in telkinleriyle ancak iki ay kadar içkiden uzaklaştı. Sonra kaçamak yollardan tekrar içki içmeye başlayınca eşi Tülay çocuklarını da alarak evini terk etti. Doğan sonradan eşinin Fransa’nın Reims şehrinde kalan teyzesinin yanında olduğunu öğrendi. Tülay eşinin kendisiyle görüşmek istediğini öğrenince onu oradan telefonla aradı:
-İçki karşılığında beni ve çocuklarımı dışlamamış olsaydın biz buraya gelmezdik. Bir daha Faslı Öğretmenin ve iğrenç anıların bulunduğu o bölgede yaşamamız imkânsız. Cevabını verdi. Celil, gelini Tülay için Oğluna :
-O yerden göğe kadar haklı oğlum! Dedi. Sen ya içki içme fikrini sürdürerek hem kendi hayatını karartacaksın hem de yuvanı dağıtmayı kabulleneceksin. Ya da içki denen illeti hayatından atıp gül gibi yuvanda çoluk çocuğunla yaşayacaksın. Yani bu iki tercihten birini seçeceksin. Aklın varsa dosta düşmana karşı daha fazla rezil olmadan içkisiz bir hayata geri dön ve hayatını kurtar. O kadını, yani hanımını da acıların içine atmadan tedbirini al!
Doğan günlerce çocuklarını sayıkladı. Geceleri uykusunu bölen düşlerle dağlandı. Onu içki içmeye sevk eden dürtülerle savaştı. Girdiği çıkmazlarda günlerce yalnız başına kalışının sorumlularını aradı. “Bu bir savaş... “ diyordu kendi kendine. “Kazanmalıyım. Elbette kazanacağım!” Gurbette stratejisizliğin ağlarından kurtulmanın mücadelesini veriyordu. Hiç kimseyle görüşmeden geçen günlerin kıskacındaydı. Kendine sertleşerek geri dönmesinden korktuğu duygularını, bir başka kişiye yöneltmeden önce, “aynalardaki görüntüleriyle” konuştu.  Çocuğunun “ben babamdan korkuyorum.” sözleri zihninden uzun süre çıkmadı. Bir sabah kahvaltısından sonra annesine ve babasına:
-Ben karar verdim. Dedi.  Annesi ve babası önce şaşkın bir şekilde Doğan’ın yüzüne baktılar. Sonra Celil :
-Neye karar verdin oğlum? Dedi.
Annesi ve babası merak içerisindeydiler. Sabırla onun açıklamasını beklediler. Doğan.
-Karar verdim. Çocuklarımın ve eşimin yanlarına döneceğim. Dedi. Hıçkıra, hıçkıra ağlayarak Sevgili babacığım, senin ismini verdiğim Celil burnumda tütüyor. Çok özledim onları çok. Daha fazla dayanamayacağım! Annesi ve babası da gözyaşlarını tutamadılar. Ve üçü birden birbirlerine sarılarak sarmaş dolaş oldular. Celil:
-Doğru ya oğlum, epey azap çektin. Tabi sadece sen değil,  hepimiz çektik. Başına gelmedik kalmadı. İçki, bir türlü afet ama bunu sana alıştıran, senin yuvanı darmadağın eden adam da ayrı bir afet, yani iki afet arasında kaldın. Sonra ağlayarak:
-Git oğlum git! Bir daha şu içki denen zıkkımı evinin kapısından içeriye sokma! İçenlerin yanına asla uğrama. Aslan oğlum zaten sana bu yakışıyor. Bak biz ananla hacca giderken sana ve kardeşlerine çok dua etmiştik. Ya Rab kötü niyetli insanların şerrinden çocuklarımızı koru, diye. On yıl geçti aradan. O zamanlar her şey iyiydi. Ama şimdi insanların yöneldikleri şeyler farklılaştı. Biz yönümüzü Kabe’ye dönüyoruz. Bazıları da, şerre ve kalleşliğe dönüyorlar. Bir başkası da bir başka yöne dönüyor. Allah bizi bir daha bu durumlara düşürmesin!
Doğan birkaç gün sonra dediğini yaptı. Bir ev kiralayarak eşi ve çocuklarıyla Reims’e yerleşti. Onlar için hayatın çileli yolu Reims’de noktalanmıştı.
Paris - 12.07.2005
 
 
http://aysun.boran.sitemynet.com/GolgelerUtanmazlar/index.htm
 
 
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE
 
uzeyir.cayci@fee.fr
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

AVRUPA TOPLULUĞU ÜLKELERİNE BAKIŞ
Domates aldım, kazık gibi... Hormonlu yani! Bıçak dahi kesmiyor.
Kendi kendime dedim :
-Önce matkapla del, sonra içine dinamit yerleştir, patlat, parçalansın afiyetle ye!
30 YILLIK GÖRÜNTÜ
Avrupa’da «€» para birimi ile ortaya çıkan ekonomik baskılar;  halka hayat pahalılığı, işsizlik, ücret düşüklüğü olarak yansıdı. Bunlar her yıl çözümsüz kaldığı için gelişerek sorunları körükledi. Bu Avrupa’nın görünen bir yüzü... Diğer yüzlerindeki olumsuzluklar ise sayısız problemler olarak toplumlara yansıyor.  Yabancıların maruz kaldıkları durumlar ise içler acısı bir görüntü arz ediyor. Yani Türkiye’ye veya Türkiye benzeri ülkelere söz söyleme hakkını elde edenlerin kendi kendilerini denetlemekten kaçtıklarını belgelerle ve örneklerle ortaya koyabiliyoruz.
İş yerleri yöneticilerine verilen sınırsız yetki, dilediklerine istedikleri ücreti vermek, dışlamak istediklerinin ise ücretlerini dondurmak hatta düşürmek gibi adil olmayan görüntüleri körükledi.  Bu kontrolsüzlüğün tacizleri ve baskıları artırdığı gibi bunlara paralel olarak iş kazalarını, meslek hastalıklarını da tetikledi. Patron ya da yönetici baskılarıyla hastalananların sayılarının azımsanmayacak boyutlarda olduğu da bilinmektedir. Tecrübeli kadroların dışlanmaları veya horlanmaları, kendilerine yakın ve kendi seçtikleri tecrübesiz kadroların söz sahibi olmalarını sağlamaktadır. Bu uygulamalar, geleceğe olumsuzluklar taşıyacak şekilde iş kalitesini ve üretim seviyesini de olumsuz etkilemektedir.
Bir örnek olarak, 14 yıldır maaş artışı yapılmayanlardan biriyim. Bu süre içerisinde oturduğum evin kirası ve elektrik, su parası gibi gider tutarları katlanarak arttı. 60 yaşına gireceğim ağustos ayı sonunda emekli olursam verilecek emekli aylığımın ise 386€80 olacağı bana bildirildi. Her ay ödemek zorunda olduğum kira ücreti ise 581€08’dir. Alacağım emekli maaşının hepsini versem dahi ev kirası için 194€28’lik borcumu nasıl ödeyeceğime ve hayatımı nasıl sürdüreceğime dair her hangi bir ilgi gösterilmediği gibi, yol gösterici bir açıklama da yapılmamaktadır.  İşte Avrupa’daki sosyal adalet!... Bu sebeple bu yıl oy vermedim. Avrupa topluluğunun halk desteğini kaybetmesi de bu görüntü altında gelişerek sürecektir.
T.C. Anayasasının 62. Maddesinde geçen «yabancı Ülkelerde Çalışan Türk Vatandaşları hakkındaki ifadeler» başlıklı «Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.» hükmü, gerektiği şekilde takip edilip uygulanıyor mu?
Bu yansımaların son seçimlerdeki bazı ülkelerdeki derinliğini görmek ise zor değil :
2009’da Almanya’da katılım oranı :  % 43.3...   1979’da bu oran  % 65.73 idi.
2009’da Portekiz’de katılım oranı : % 37.05
2009’da Hollanda’da katılım oranı : % 34.8
2009’da Çekoslavakya’da katılım oranı : % 27.84
2009’da Romanya’da katılım oranı : % 27.21
2009’da Litvanya’da katılım oranı : % 20.88
2009’da Slovakya’da katılım oranı : % 19.64
Bu durumu bugüne kadar topluluk ülkelerinde en çok katılımı olan Belçika’da dahi son seçimde % 85.86 oranında görüyoruz. Daha önceki seçimlerde bu oran hiç %90’ın altına düşmemişti. 1979 yılında katılım oranı bu ülkede % 91.36 idi.
1979 yılında  9 üye ülkeyle, katılım oranı % 61,99 Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Danimarka ve İrlanda
1984 yılında 10 üye ülkeyle, katılım oranı % 58,98 Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Danimarka, İrlanda ve Yunanistan
1989 yılında 12 üye ülkeyle, katılım oranı % 58,41 Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Danimarka, İrlanda, Yunanistan, İspanya ve Portekiz
1994 yılında 12 üye ülkeyle, katılım oranı % 56,67 Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Danimarka, İrlanda, Yunanistan, İspanya ve Portekiz
1999 yılında 15 üye ülkeyle, katılım oranı % 49.51 Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Danimarka, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz, Avusturya, İsveç ve Finlandiya
 2004 yılında 25 üye ülkeyle, katılım oranı % 45.47 Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Danimarka, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz, Avusturya, İsveç, Finlandiya, Polonya, Macaristan, Slovanya, Çekoslavakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Güney Kıbrıs ve Malta
 2009 yılında 27 üye ülkeyle, katılım oranı % 43.09 Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Danimarka, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz, Avusturya, İsveç, Finlandiya, Polonya, Macaristan, Slovanya, Çekoslavakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Güney Kıbrıs, Malta, Bulgaristan ve Romanya
Düşük katılım oranı neyin göstergesi?
FRANSA’DA 30 YIL ÖNCESİ VE SONRASI
1979’da % 60.71
1984’de % 56.72
1989  % 48.8
1994  % 52.71
1999  % 46.76
2004  % 42.76
2009’da % 40.48
Ben yaklaşık 30 yıldır yaşadığım Fransa’da son on yıl içerisinde hayatın nasıl değiştiğini açık bir şekilde gördüm. Ben de bu zor şartları bizzat yaşıyorum. Uzun süre çalıştığım iş yerinde bir sendikanın temsilciliğini de yapmama rağmen gerek benim açımdan gerekse arkadaşlarım açısından işlerin iyiye gittiğini söyleyemem.
Yaklaşık 10 yıl önce 1 kilo domatesi yaklaşık 1,00 Frank ile 3,00 Frank arasında bir fiyatla satın alırken bugün bunu 3€ 00’ya kadar bir fiyatla satın alamamaktayız. 1€00’nun değerini 6,55 Frank olarak ele aldığınız zaman, 1€00’ya domates alsanız bile Frank karşılığında tam 6,5 kat daha fazla para ödemiş olacaksınız. 3€00 olunca vereceğiniz para 19,00 Frank’ı bulmaktadır. 19 misline çıkan bir fiyat artışını Avrupa’da insanlar nasıl karşılayacaklar? Hal böyle iken eğer maaşınız da düzenli artmıyorsa işiniz felaket demektir. Gerçeklerin ifade edilmesinde bu da her şeyi olduğu gibi yansıtmıyor.
Geçmişte 300 000 Frank karşılığında ev sahibi olanlar aynı eve 300 000 € vererek sahip olma durumuna düşürüldüler. (Yani 1.900 000 Frank seviyesine dönüştürüldü)
Hani Türkiye’den görülen tozpembe Avrupa ile bizim içinde yaşadığımız Avrupa birbirinden birçok konuda oldukça farklı, gerek insan hakları açısından gerek değerlerin korunması açılarından hiç de göründüğü gibi değil. «Euro» ile zenginler iyice zenginleştiler. Paraları varlıkları değer üzerine birçok defa katlanarak değer kazandı. Fakirler, daha da fakirleştiler. Orta tabaka ortadan kalktı. Paris çevre yolu kenarları ve köprü altları evsizlerle, kimsesizlerle dolup taşmaya başladı. Karavanlarıyla gelen yoksullar ya da Çingeneler büyük mağazaların park yerlerini ikamet alanı olarak kullanmaya ve gelen giden müşterilerden para veya yiyecek dilenmeye başladılar. Araçların kilitleri kırılarak yapılan hırsızlıklar yoğunlaştı. İnsanlar hayat pahalılığının yanında bir de uğradıkları saldırıları ya da zararları gidermek için de masraf yapmaya başladılar.
Siyasetçiler uluslar arası toplantılarda bu gerçeklere sırtlarını dönerek her şeyi güllük gülistanlık gibi göstererek nutuk atmayı sürdürdüler.
Şimdi ucuz emekle dışarıdan getirilen kalitesiz ürünler, genleriyle oynanmış sebze ve meyveler Avrupa pazarlarında denge unsuru olarak yerlerini alıyor. Boyası kanserojen olan giysiler, oyuncaklar, zararlı katkı malzemeleriyle üretilmiş mamullere rağmen alan memnun satan memnun hesabıyla bu görüntü sürdürülüyor. Bu manzarayı oburlaştırılmış şişman çocuklarda, vücut hatları orantısız olan insanlarda, güvercinlere kadar evcil hayvanlarda dahi görebiliyoruz. Yani para değer olarak insanın önünde yer aldı. Kapitalizm hassasiyetleri budayarak, eriterek hatta yok ederek varlığını pekiştiriyor. Yarınlarda kendi kendilerini kontrol edebilecek akıl sahiplerini bulabilmek ise oldukça güç olacak.
Özgürlüğün ve demokrasinin kepenkleri indirilmiş, sömürünün gücü ise artırılmıştır. Ahlak, dostluk, dayanışma, kardeşlik ve insanlık gibi ulvi değerlerin yerine çıkarcılık, menfaat ve bencillik getirilmiştir.
Bu durum Avrupa ile işbirliği içerisinde olan bütün ülkeleri de insanları da olumsuz yönde etkiliyor.
Avrupa ve ABD sevdalısı birisinin: «Memleketi bir çift kadın memesine satarım» sözü bu anlamda ele alınırsa olumsuzluklara bir örnek olacak!
2008 yılında, daha Avrupa topluluğuna girmeden taze fasulyenin fiyat artışı Türkiye’de bugün %221 oranında! Eğer Türkiye bu topluluğa girerse, o zaman € ile fasulye Türkiye’de sarraflar tarafından satılacak.
Daha Avrupa Birliğine girmeden Türkiye’de AKP yönetiminin basiretsiz uygulamalarıyla bir çok kurumun, değerin ve anlayışın çöktüğünü görüyoruz.
Türkiye’de KDV tezek için  %18, fakirlerin simiti için %8 oranında alınırken, zenginlerden pırlanta, yakut ve inci için alınmıyor. 
Bir soru: Türkiye Avrupa birliğine girebilecek mi?  Cevabın birincisi Avrupa’daki halkların düştüğü durumda ve oylarıyla bu topluluğa bakışında gizli. İkinci husus ise gelecekte birçok unsur bombeleşerek, şişerek, farklılaşarak, değişerek kendi kendine değişik şartlar oluşturacak ve Türkiye asla giremeyecek.
Paris, 07.06.2009
Selam ve sevgilerimle!
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KURMAY ALBAY BEDRETTİN BİNYILDIRIM

ÖNSÖZ

 

Çukurova Kahramanları ve Öğretmen Süruri başlığıyla başladığım yazılarımı, oldukça uzun olması sebebiyle Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım başlıklı bölümünü ayırmak zorunda kaldım. Burada aktardıklarımı yazarken aklımdan çok şeyler geçti. Birçoklarımızın geçmişleriyle veya en yakın çevreleriyle ne kadar ilgili olduklarının sorgulanması gerektiğini de düşündüm.  Geriye dönüp bakmayı aklımızdan geçirmediğimiz anlarda neleri kaybettiğimizi hangi insani fırsatları kaçırdığımızı hiç düşündük mü veya düşündünüz mü?
Bakışlarımızı, değerlendirmelerimizi hangi ölçülerle sınırladık ya da sınırlandırdınız?
Hiç beni veya bizi arayıp sormayı aklınızdan geçirdiniz mi?
BUGÜNKÜ YAŞANANLARIN BENZERLERİ GEÇMİŞTE DE YAŞANDI

 

Ögretmen Süruri, o zaman Kamışlı’da görev yapan Nahiye Müdürünün rüşvet alarak halkı mağdur ettiğini Atatürk’e bildirdi. Atatürk fazla vakit kaybetmeden rüşvet alan Nahiye Müdürünü görevden alarak bir başka kişiyi Nahiye Müdürü olarak gönderdi. Görevden alınan Nahiye Müdürü Kamışlı’dan ayrılmadı. Gelen Nahiye Müdürü’ne:
-Burada bir öğretmen var. Çok tehlikeli birisi! Mustafa Kemal ile oldukça yakın ilişkisi var. O varken senin de burada rahat görev yapamayacağını tahmin ediyorum. Dedi. Nahiye Müdürü, görevden alınan meslektaşına:
-Sen bu konuda hiç endişelenme. Onunla önce güzel bir ilişkiye girerim. Sonra onun anasını ağlatırım. Dedi. Her ikisi anlaşarak Öğretmen Süruri’ye bir tuzak kurdular.  Öğretmen Süruri Bor ilçesi, Kayabaşı bölgesinde kayalardan faydalanarak bir ev inşaatına başlamıştı. Zaman zaman ev yapılırken kendisi de bizzat çalıştı. Ev tamamlanmak üzere iken kendisi için hazırlanan tuzakla yatağa düştü. Ayağa kalkamayacak hale geldi. Kamışlı’dan Bor’a getirildi. Yaptırdığı evde acılar içerisinde kıvranırken eşi Hatice Hanım’a :
-Hatice beni bu hale Kamışlı’da görev yapan iki Nahiye Müdürü düşürdü. Eğer ölürsem sakın oraya bir daha uğramayın. Düşmanla savaşırken kazandık ama, içimizdeki düşmanı fark edemedik! Dedi. Bu konuşmasından bir gün geçmeden  17.01.1935 tarihinde otuz sekiz yaşında hayata gözlerini yumdu.
Hatice Hanım ikisi erkek, dördü kız olan altı çocuğuyla başbaşa kaldı. Gönderdiği fidanlar Niğde’de büyüdü, koskoca birer ağaç oldu. Oğlu Bedrettin’in tekâmül ettiğini de göremedi.

 

HAYATI SORGULUYOR.
Bedrettin hatıra defterinin ilk sayfasına yeşil yazılarla : «Dünya denen bu fani boşluk içerisinde bir hiç makamında bulunan, kainatın tadını, Allah denilen ulu mevhumun yarattığı, zevk ve ihtiraslarını bozan biz insanlar bilmiyorum niçin ve nasıl türedik? Zevk ve türlü türlü ihtiraslar peşinde koşan, menfaatlerimizi koruyan, nefsimiz uğrunda can veren hep bizler değil miyiz? Çalışan bir vücut, işleyen bir dimağ, yüksek bir görüş. Bu semboller nasıl oluyor da insana cihangirhane bir devlet kazandırıyor?! Kazanan, yaratan, büyülten yine bizleriz ve nasıl oluyor da, büyüyen bu devlet ve çalışan o sağlam vücut yok oluyor, nereye gidiyor o?!...
Ve nihayet.. “gençlik!” Bu nasıl bir şey? Hayat ve tadı bu mudur? Yolsuz hareketler, fena fikirler, takip edilen fena yollar; hülasa bütün coşkunluk?.
Dürüst yol, doğru iş; muntazam vazife, temiz bir kalbin nihayet kazandığı parlak bir istikbal! Cümlelerimin sonunda kıvrılan istifhamlar ne?
Sevgi.. ve sevilme. Nasıl bir şeydir acaba o aşk?
Zannedersem şuracığa kaydettiğim, şu birkaç satırcık, anlatıyor ki hayatın boş ve fani olduğunu, insanların da bu fanilik içerisinde dönüp duran köksüz bir hava olduğunu!.
Şimdi bütün heyecanların verdiği sonsuz bir ıstırapla ve belki de bunun aksi olan bahtiyarlık içerisinde hatıralarıma başlıyorum demektir! Halimin meçhul olduğunu söylüyorum... Evet, çünkü hayatın sonu meçhuldür de onun için!
Nihayeti henüz meçhul olan bir istikbalin birazcık olsun mazisinden bahsederek, içimdeki duygularımı şu defterime aksettirebilirsem herhalde bahtiyarım!
Bu hatıra defterini bir daha hiç arayamayacağı bir sürüklenişte olduğunu da fark edemeyecekti Bedrettin. Bir tandır başında yakılacaklar arasında bu defterin de olduğunu bilmediği gibi...
Defterinin dördüncü sayfasında :
“Bundan 19 yıl evvel, şubat ayının karlı ve fırtınalı bir gecesinin saat 10’unda Tarbaz’da  (Darboğaz’da) dünyaya gelmişim. Aradan seneler geçti... İlk tahsilime 6 yaşında Akifiye’de (1) başladım. Ve Pozantı’da 1932 – 1932 senelerinde devam eden ilk tahsilimi pekiyi derece ile tamamladım.
Okumaya karşı istidadım ve bilhassa askerliğe karşı göstermiş olduğum temayül çok fazla olmakla beraber, memleketimde orta mektebin bulunmaması ve Askeriyeye geçememem manen beni çok sarsmış olacak ki, evde kendi kendime çalışırken çok defalar ağladığım dakikaları çok iyi hatırlıyorum. Nihayet o sene Niğde’de okumam kararlaştırıldı. 1933 – 1934 döneminde Orta mektebe kaydoldum. Ve o sene pekiyi dereceyle sınıfımı geçtim.”
08.02.1934 tarihinde Niğde Ortaokul Müdürü, Öğretmen Süruri Binyıldırım'a Kamışlı’da görev yaparken, oğlu Niğde Ortaokul ikinci sınıf, 112 numaralı öğrencisi olan Bedrettin Binyıldırım’dan da bahseden bir mektup gönderdi :
Öğretmen Süruri Binyıldırım'a !
Efendim!
Mektubunuzu aldım. Çocuğunuzla alâkadar oluşunuz şayanı memnuniyettir.
Bedrettin efendinin hiç zayıfı yoktur. Ders ve vazifesine dikkat ve ihtimam eder. Ahlâk ve terbiyesi de mazbuttur. Geldiğinizde daha tekâmül etmiş göreceksiniz. Sene nihayetinde sınıfını ikmalsiz geçebileceğini de zannediyor ve ümit ediyorum.
Bu vesile ile sizden bir şey rica edeceğim. Her halde Niğde’ye ve mektebimiz için düşündüklerimin tahakkuku için yardımınızı esirgemeyeceğinizi umarım. Mektebin avlusuna biraz fidan dikeceğim. İşe yarar çınar, ıhlamur fidanı o civarda bulmak mümkün müdür? Bir amele günde kaç tane çıkarabilir? Bir hayvana kaç tane yüklenebilir? Hayvan kirası kaç kuruştur? Kısası bir fidan buraya kaç kuruşa mal olabilecektir? Lütfen bir mektupla acele bildirirseniz çok memnun kalacağım. Bilvesile karşılıklı saygılarımı sunarım efendim.
 
Niğde Ortamektep Müdürü
Niğde, 08.02.1934
imza
 
Öğretmen Süruri, vakit kaybetmeden bütün imkanlarını kullanarak Niğde Ortaokul Müdürü’nün isteklerini ulaştırdı.
Bedrettin Binyıldırım defterinin beşinci sayfasında ise acılarını dile getirir :
“Ertesi sene ailevi vaziyetim arasındaki bozukluk beni çok sarsmıştı! Buna yegane sebep Beybabamın hasta olması ve el’an hastalığının devam etmesiydi. Nihayet bu kıymetli atamı, 16 -17 Kânunsani 1935, (17.01.1935) Çarşamba gününün saat 03.30’unda kaybettim. Artık öksüzlük halkasını Tanrı benim de boynuma geçirmişti! Zamanla, babaları olan arkadaşlarımı gıpta etmeye başladım. Öksüzlüğün verdiği acı, diyebilirim ki ailem arasında yegane bana çok büyük tesirini yaptı! Sönmez ve sönmeyen derin yaralar açtı! Artık, benim için yegane lazım olacak şey ancak çalışmaktı.
Çalışmak ve okumak... Fakat, nasıl? Daha ilerisini yazmak istemiyorum, biliyorum.  Yazılarım beni tahrip ediyor. Üzüntüm, tekrar mazinin derin yaralarını açıyor! Oldukça kısa ve belki de kısmen acısız olarak yazmak istiyorum. Acılarımı tekrar hatırlamak. Bana sanki tekrar o anları yaşatıyormuş gibi geliyor! 1935 –1936 ders senesi nihayetinde orta mektebi pekiyi derece ile bitirdim. Muallimlerimin tavsiyesi okumamı sürdürmem üzerine oldu! Fakat, nasıl okumak, nerede ve ne için?  İşte bunlar zaten kalbimde öteden beri yer almıştı! Askerliğe karşı ruhumda taşan bir sevgi ve buna  beni sürükleyen belki kuvvetli bir azim ‘Maltepe Askeri Lisesi’nin’ koynuna attı!
İşte bu tarih: 30 Ağustos 1935. Artık şanlı Maltepe’nin havasını teneffüs ediyorum. Az bir zaman sonra zatülcenp (2) hastalığına yakalanmam nedeniyle altı ay hava tebdili ile Bor’a gitmeme sebep oldu. Şuracığa kadar yazdığım kısım hatıralarımın çok az ve kısa olan bir parçasıdır. Asıl maksadım, hatıralarımın heyecanlı olan bahsini anlatmamdır. İşte bu kısım ki 1936 senesinin baharında başlayan ve defterimde esaslı yer alan “Baharımın Çiçeği” serlevhasıyla başlayan hatıralarımdır.”
Bedrettin Binyıldırım annesinin gayretleriyle tahsilini sürdürdü. Osmanlıca ve Kur’an-ı Kerim bilgisi de  oldukça iyiydi.

BEDRETTİN BİNYILDIRIM’DAN : «BAHARIMIN ÇİÇEĞİ»

Hatıra defterinin altıncı sayfasında bahsettiklerine bakalım:
“Ruhumun coşkunluğu, kalbimin heyecanları herhalde şimdiden sonra başlamış olacak! Hayatı şimdiden sonra anlamış olacağım ki ‘Baharımın Çiçeği’ hakkında duyduğum hissiyatı aynen şu defterime yazabiliyorum!
Hatırladığım şey: Yalnız hatıralar.Düşündüğüm nokta, yegane istikbal!.
Kalemim durmadan yazmak istiyor şimdi.’Esmer güzeli’ bir kızın sevgisiyle yanan bu kalp daha neler neler anlatacak!”
Bedrettin Binyıldırım aslında kendisini geçmişten ve yaşadıklarından koparacak olan bir başlangıcın üzerindeydi. Bor’da başlayan bir aşk ona sıkıntılı anlar yaşatacaktı. İstanbul da onu kendi özellikleriyle bir güvercin gibi havalandıracaktı.
Bedrettin BİNYILDIRIM’ın İstanbul’da Askeri okulda tahsil yaparken bir kıza aşık olmasını annesi Hatice Hanım tahsiline engel olur düşüncesiyle  olumsuz karşıladı.  Bedrettin ise,  bu anlarda bir hatıra defterine içindeki duyguları günü gününe aktarmaya devam etti.

BEDRETTİN’İN 1936 YILINDA DEFTERİNE YAZDIKLARI

“Temmuz ayının Pazartesi günlerinden birindeyim. (Bor’da) bağda bulunuyoruz, büyükannem de bizimle beraber. O gün olacak eğlencelerden birinde davetliydim. Her zaman olduğu gibi yine erkenden kalktım. Seherin verdiği zevk, kimsesizliğin verdiği ıstırap yine beni şehre doğru sürüklemekte. Ağır adımlarla ilerliyorum Bor’un bağlar yolunda! Daha birkaç ay evvel, mektebin sıralarından muhayyelemde yaşattığım ‘Çiçeğime’ ben de işte böyle rastladım! Açılmış bir kapı, içerde küçük bir bahçe ve birkaç merdivenle çıkılan tek bir oda. Bu odanın kapısı önünde oturan Salih Bey amcam! Yürüdüğüm yoldan geri döndüm! Demek o buradaydı. Ben azap ve yalnızlığın acısıyla inlerken o buraya zevk için mi gelmişti? Fakat; belki hayır! Asabımın gerginliği, kalbimin artan heyecanları nihayet beni içeriye doğru itti. Gittim. Yaklaştım bey amcama! Sonra kaim validesine ve daha sonra teyzeme. Uzanan elleri hürmetle öptüm! Fakat, henüz ortada o, ‘çiçeğim’ yoktu! Az bir zaman ve belki de birkaç saniye sonra onu da gördüm. Gözlerim, baygın gözlerinin ta derinliklerine bir an dalmış ve bu zaman zarfında bütün vücudumun ürperdiğini iyice tasavvur ediyordum o an!.. (...) İşte sarhoşluk, işte o anın yaşatmış olduğu tesir, kalbimden kopardığı bir bağla onu bana bağlamıştı!
Mekteplerin açılma zamanı gelmişti artık! Anneciğimin ellerinden, kardeşlerimin gözlerinden öperken göz yaşlarımı akıtıyordum! Tren gece gelecekti. Tekrar eve dönmüş ve Halil efendi dayımlarda kalmıştım.Uyuyamadım, uyuyamıyordum ki! Beklenen zamanlar çabuk gelir derler. Şehir, her şey uykuda! Ben trendeyim şimdi. 1936 - 1937 ders yılı. Maltepe’nin ikinci senesinin havasını teneffüs ediyorum.
20 Temmuz. Bor’a gitmek için hazırlandım. Nihayet 21 Temmuz sabahı yoldayım. Tren ona, onun yaşadığı topraklara doğru yaklaştıkça sonsuz bir neşe içerisindeyim gibi seviniyor ve bir çocuk gibi çıldırıyorum! Ah! Tanrım, onu ne kadar çok seviyorum ben!
Ertesi akşam saat 06.30’da Bor’a indim. Annem, kardeşlerim ve akrabalar tarafından karşılandım.”
“Maltepe’de 18.04.1939 tarihinde bizzat kendisi “Beyamcacığım” başlığıyla bir mektup yazarak mektubun sonunda “sizden bugün kerimeniz Hikmet hanımı istiyorum” diye bir ifadeyle evlenme isteğini duyurdu. Bu hatıra defterinin 72.  ve 76. sayfaları arasında yer aldı. 9 Mayıs 1939 tarihinde naklettikleri ise umutsuzluğunu aksettiriyordu. (...)
“Ve şimdi ben; başka bir ruhta tüten,  başka bir kalpte yer alan insanım! Hikmet, beni affet demiyeceğim sana! Çünkü sen, kendi günahını kendi kabahatinle ve kendi mukadderatını  kendi elinle karalayan masum bir kızsın!  Ve bundan sonra hatıramı yazmayacağım, çünkü bu kudret senin ihmalkârlığınla sönmüştür yavrum!... Şimdilik Allah’a ısmarladık ve SON = “
7/8 Haziran 1939 tarihinde son üç sayfanın sonuna yazdıkları ise:
“Yarın istikbalde, yine maziye karışan bu anlar sana  neler hatırlatacak ve arkada kalan şimdiki mazi sana neleri gösterecek? İstikbalde “Baba” olduğun zaman aynı aşkın safhalarına düçar olan  evlâtlarına ne söyleyecek ve nasıl  yol göstereceksin? İşte onlara da istikbal! İstikbal olunca tayin olacak! O halde şimdilik ümit ve yine ümit!”
Şeklinde onu tekrar hayata bağlıyordu.
Yanmak üzereyken kurtardığım dört defterden alıntılar yaparak aktardığım konuların geleceğe ışık tutacağını biliyorum.
OKUDUKLARI VE YAZDIKLARI
 
Gerek okuduğu kitapların etkisinde kalarak, gerek kendisinin mavi gözlü oluşu çevresindeki kızların kendisine gösterdiği ilgi onu bir hâyâl âleminde uçuyordu. Hatıra defterinde yer alan «okuduklarım» başlıklı bölümde kendisinin aktardıklarına bakalım :
 
«Hayatımda ilk olarak okuduğum ve benim Üzerimde çok büyük etki yapan, romana karşı alâka uyandıran Tarih : Maltepe Askeri Lisesine girdiğim seneki 1936 - 1937 yılının başlangıcıdır. Bu roman «Sönen Işık» adlı güzel bir eserdir.
O tarihten beri okuduğum romanlar :
I - Sönen Işık (Heyecanlı)
II - Yaprak Dökümü
III - Çalı Kuşu
IV - Sevgim ve Izdırabım ( çok heyecanlı)
V - Bu kalp duracak (Bilhassa bu - 1 Ağustos 1937 Bor - "Bağda"
VI - Dikenli Çit (Hastayken 1937 Bor, güzel)
VII - Vahşi bir kız sevdim (heyecanlı)
VIII - Çöl aşkı (güzel)
IX - Yaban Gülü (çok güzel)
X - Canım Ayşe
XI - Gülün Babası Kim? (heyecanlı)
XII - Gizli Ağrı (heyecanlı ve hoş)
XIII - Son Gece (Hoş ve çok heyecanlı)»
 
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM

ŞİİRLERİ

Gerek Hikmet Hanım’a duyduğu yakınlık, gerekse annesi Hatice Hanım’ın aşkına olumsuz bakması onu şiir yazmaya itti. Askeri Okulda göstereceği başarılarına aşkının destek olacağını haykırdı. Hatta sevgisini ön plana alarak “Sana” diye seslendi :


SANA

İstemem; gözlerin gülmesin bana
Sana layık olan bir asker değilsem!...

28.IX.1937
İ. Bedrettin

Sevgilisine ilk hitabını da şiirleştirerek ona yakınlığını katmerleştirdi. Hikmet Hanım da ona iyi cilve yaparak karşılık verdi. Yer yer ondan uzaktaymış gibi görünerek kendine iyice yakınlaşmasına zemin hazırladı...

TEMENNİ
"Ona ilk hitabım"

Ben ki, sessiz, habersiz gönül bağladım size,
Şimdi ne zaman dalsam, derim gözlerinize
Birdenbire ruhumu çılgın arzular sarar
Atılmak ister gibi karanlık bir denize!...

Düşündüğüm sizsiniz her gün her gece şimdi
Bu dünyada saadet siz demek bence şimdi
Ruhunuz eş olmazmış diyorlar, benim gibi
Size yalnız gönlünü veren bir gence şimdi?!...

Aczimi anlasam da yolumdan dönmem geri
Tuttunuz can köşemde hükmedecek bir yeri.
Bir kere gözlerime baksanız anlardınız
Sizin için kalbimde canlanan emelleri...

Bedrettin BİNYILDIRIM

Maltepe’de yankılananlar hatıra defterine yansıdı.

HATIRALAR

Yine bir zincir gibi kalbime düzüldünüz
Dimağıma ok gibi batan ey hatıralar...
Geçmiş maceralarınızla kalbime gömüldünüz
Benliğimi kurt gibi kemiren hatıralar!...

Maltepe, 2/3.III.1938
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM
 


KALSIN MI?
"Onun için"

İçimde, ilk gördüğüm günden açılan yara,
Tam gönlümde beliren sızıyla kanasın mı?
Üzerini acıyla hayalle sara sara,
Hakikate bürünüp halâ kapanmasın mı ?

İlaçsız yaralarım gününü bekler gibi,
Ben de öyle sabırsız günlerimi bekledim.
Sende görünmedin ki, beyaz melekler gibi,
Dertlerimin üstüne biraz daha ekledin!...

Bana söz ver sevgilim, bekletme beni sakın,
Şu zavallı saf kalbim sözüne incinsin mi?
Şimdi sana pek uzak, gönlüme daha yakın
İçimdeki o yara durmadan kanasın mı?...

Bedrettin BİNYILDIRIM
Bor - 01.08.1937
 


Gerek Hikmet Hanım’ın cilveleri gerekse Annesi Hatice Hanım’ın baskıları onu zaman zaman ümitsizliklerin içine itti.

BU AKŞAM

Ufukta solarken kızıl çiçekler,
ürperen dallarda ölürken rüzgâr
Dedim ki, dönmeyecekler
İçimde bu akşam garip bir his var!...

Ürperen dallarda ölürken rüzgâr
Bilmem ki, ümitten niçin uzaktım?...
İçimde bu akşam garip bir his var!
Uzanan yollara hasretle baktım!...

Bedrettin BİNYILDIRIM


SAÇLARININ RENGİ

Kumral ipekten gibi akşamın solan rengi,
Neden bu gün herkesin canına can katıyor?
Her gün akşam gibi kır servilerin ahengi,
Dinle bak senin için ne kahkaha atıyor?...

Bak saçının rengine büründü al ufuklar
Güneş bile saçını önüne yaydı bu gün
Akşamın kokusundan süründü al ufuklar
Ay parlak ışığını gönlüme yaydı bu gün!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM
İstanbul - 26.10.1936
2669 9/4


Kendi ölümünü düşündürerek sevgilisine göndermeler yaptı... Ölümün dahi ondan kendisini koparamayacağını duyurdu.

"H" SANA VASİYET

Sana vasiyetim bu, ölürsem de gam yeme
Ben giderken arkamdan sakın ağlayım deme...
Senden ayrı değilim, geçsem bile ademe,
Hayalimi karşında dikilmiş bulacaksın!...

Uçsun ufuklarında bulutlar yığın yığın,
Gölgesinde yattığım o viran mezarlığın,
Meyus olursan eğer yine aşkıma sığın
Baş ucunda ruhumu dikilmiş bulacaksın!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM


YALNIZ SANA

Hayalinle uğraştım kimsesiz gecelerde
İnanki aşksız kalan ruhum derinden ağlar...
Kanatçığı kopmuş kuş gibi yerlere düşen,
Muammalı her sözün dertle kalbimi dağlar!...
Elem artık yaraşmaz, neşe yakışır bana
Taptım senin aşkına, taparım "yalnız sana"!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM


Annesiyle sevgilisi arasında bulunduğu çaresizliği ifade etti...
ANNEME VE ONA!

On sekiz ay var ki senden ayrıyım,
Şu dertli kalbimi hasretim dağlar...
Neşeli geçmedi hiç bir tek ayım
Kalbimin içinde bir bülbül ağlar!...

O dertli bülbül de ötmedi bir gün,
Yanardı hasretle belki de her gün.
Birleşirde eğer bizler de bir gün,
Bu defa da kalbim sevinçten ağlar!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM



Duygularıyla kendine bir yol aradı... Ayşe ile kıskandırmayı denedi.

AYŞE'YE VEDA

Ayşe, benim kalbimin güneşidir,
O; ne bir Çin güzeli, ne de bir Afrika zencisidir.

O benim hayatımdır, o benim eşimdir,
Ayşem, benim köyümün en güzel incisidir.

Ayrılırken öpmüştüm, o pâk alnını,
Örüyordu o zaman, o güzel saçlarını...

Ayşe benimdir, benim gülümdür,
O çağlar aşkımın şen bülbülüdür!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM
İstanbul - 11.11.1936
 


SANA

Hiç bir zaman usanmam, seni sevmekle inan
İnan hiç bir an kanmam, gözlerine bakmakla...
Kıyamet derler olmaz, ne olur ki olmakla,
Mahvolsam da aldırmam vazgeçmem senden inan!...
Ebediyen mahvolmaz bende bu yüksek iman
Terlese de yorulmaz, yolunda bu asker inan!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM




Duyguları düşlerini şekillendiren bir aşk hikâyesine dönüştü. Kendisini vereme yakalanmış ve yatağa düşmüş gibi hissetti.
Gördüğüm bir rüyanın hikâyesidir...

"H" İÇİN...

"Sevgilime hitaben"
Ağlayarak uyandım
Yine kalbim yanıyor ufukların rengiyle,
Senelerin hasreti bu akşamda dinecek.
Değişiyor güneşler yerlerini dengiyle
Çünkü, bu gün göklerden başka bir nur inecek...

Mevsimleri yenerek işte sana kavuştum,
Biraz sonra gözlerim gözlerine dalacak
Bir zamanlar hayale hapsedilmiş bir kuştum,
Şimdi artık o günler, hep mazide kalacak!...
- Anneciğim izin ver, sevgilimi göreyim
Kalbimdeki ateşle ona çelenk öreyim?...
Bir kaç günlük hayatım bu akşamda sararsın!...
Anne! şimdi gideyim... bırak sonra ağlarsın!?...
İşte ben gidiyorum.
- Sana, dur... dur diyorum...
Gençliğini öldürdün bir çılgının peşinde
Söyle oğlum, sen bana, ne kazandın eşinde?...
Bir sevgi mi, veremle bu gün seni öldüren,
Güneş gibi parlayan, gözlerini söndüren?!...
- Evet anne bir kadın benliğimi kemiren...

- Oğlum, sen bir çiçektin, bir kız bu gün soldurdu,
Benliğini kuruttu, kanına zehir doldurdu...
Melek gibi uyurken bile bile gelen kanı
Dudağının üstünde, titrediği her zaman
Ona "lanet" diyorum, lanet olsun o kıza
Gözleriyle aldatıp, sevgi çalan hırsıza...
- Anne, artık söyleme, ben her şeye alıştım
Ben de, bu gün yaşayan ölülere karıştım.
Uzaklardan seyretmek, öpmek onu gözümle,
Anne, bu da yasak mı, söyle bütün özünle?!...
- Bu arzun beni yensin,
Çünki, benim varlığım, emellerim hep sensin,
Seni görmek mükedder, sana vermek çok keder
Bu zavallı anneni belki bir gün yok eder...
Haydi oğlum dürbünle sevgiline eyi bak,
Son olarak başına uzaktan bir çelenk tak?!...
- Çok lütufkârsın anne,
Parçalansın veremden ciğerlerim, ona ne
Nedir ona, varlığım ihtirası önünde,
Dün altından bir taçtım bu gün hiçim gönlünde.
Belki, şimdi orada kahkahalar atıyor,
Belki şimdi, kalbinde başka bir genç yatıyor...
Son olarak göreyim, artık ona son olsun
Açılmamış aşkıma bu gün hicranlar dolsun...
Gözlerimden kıskandığım, hayatımla andığım,
O kız artık yalnız, yapa yalnız gidiyor.
Ah! ya Rabbim gidiyor, sevgisine kandığım
Bir günlük hayatımı bana haram ediyor...
Unutmuş o da artık, o da unutmuş beni,
Aramıyor gözleri eski şen günlerimizi,
İşitmiyor "ah!" ile inlediğim her demi,
Siliniyor gözümde ümidimde son izi!...
Bu gecede gülmedim, yandım ah! Tanrım yandım,
Hikmet için bu gün de ağlayarak uyandım!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM
Bor, 15.08.1937

«Hakiki asker vatanına olan sevgisi gibi sevgilisini de kalbinde yaşatır!
Bedrettin Binyıldırım


İstanbul’da 12.10.1937 tarihinde aksettirilen bir şiirin boyutları oldukça farklı :

KULELİLER
I
Ne çapkın Kuleliler
Yollarda kız beklerler
Biraz fırsat bulunca
Hemen buse isterler...

II
Çok fiyaka yaparlar
Rugan kemer takarlar
Bir mafevk görünce
Sertçe selam çakarlar...

III
Bol paça giyerler
Şapkayı yana eğerler.
Bir güzel kız görünce
Pek çapkınca gülerler...

IV
Sokulsam hep yanına
Atılsam kucağına
O mağrur dudakların
Deyse dudaklarıma...

V
Biri bana yâr olsa
Aşkımla benzi solsa.
O kuvvetli kolları
Belime kemer olsa...

VI
Dinle beni Kuleli
Ey ruhumun emeli
Kaynıyor hep kanımız
Sizi sevdik seveli!...

İstanbul, Kandilli Kız Lisesi 11’rinci sınıf talebelerinden N° 306 Melâhat
Bedrettin Binyıldırım kendisine verilen bu şiiri de defterine kaydeder. Ve cevabı da gecikmez...
KANDİLLİ KIZ LİSESİNE BİZDEN CEVAP

I
Bize «çapkın» dediniz
Bunda kusur ettiniz.
Bol paça giymekle
Bize «külhan» dediniz...

II
Sizden bize yâr olmaz
Siz için benzimiz solmaz
Almak için bir buse
Günlerce yalvarılmaz...

III
Gel deseniz geliriz
Sevginizi biliriz.
Verirseniz bir buse
Memnuniyetle öperiz...

IV
Saçlarınız bukleli
Gözleriniz sürmeli
Dilinizden hiç düşmez
Sevdiğiniz Kuleli...

Kuleli Askeri Lisesi Talebelerinden Bedrettin Binyıldırım


Maltepe’den mezun olduktan sonra yazdığı bir şiirle örnekler vererek mesleğinin önemine ve kutsallığına işaret eder...
TÜRK SUBAYI

«Saygılarımla size»

Heyecana getirmek maksadıyla kalbinizi
Anlatmak istiyorum size mesleğimizi
İlk sözde söylüyorum Türk’ün karşılığını;
Türk, «asker» demektir ateşlidir onun kanı
Asker olan bu ulusun çekirdeği subaydır,
Onun yalnız biricik tek düşüncesi vardır.
O da : Her zaman yükselmek, yükseltmek fikridir,
Kalbinde yanan, vatan, millet ateşidir.
Herkesin gözü var bu dinç subaylarımızda
Yanmıyor vatanın aşkı, çünkü kanlarında
Cesaret, kahramanlık hep Türk subaylarında,
Bedeldir tek bir tanesi bütün cihana da...
İsterseniz bir parça tarihe bakalım
Ulu önderimizi göz önüne alalım...
Çarpışırken düşmanla Çanakkale’de
Bir mermi patladı kalbinin üzerinde...
Bir feryat işitildi etraftakilerden
O heybetli vücudunu çevirerek arkadan
«Sus asker duymasın bağırmayın her yandan»
Diyerek sakinledi heyecanlı kalpleri
Ve uzatarak elini bağırıyordu : «İleri!»
Olur mu bundan büyük mertlik o soğukkanlılık
Vatanın uğrunda budur, en yüksek canlılık!...
Anlatayım ikinci bir misal daha size:
İzmir’de Yunanlılar çıkmıştı önümüze,
«Venizelos yaşasın eğildik size»
Diye bağırtmak isterken hain düşman bize...
Fakat; bunu hiçbir Türk kabul etmemişti
İşte miralay Fethi Bey, «bağıramam» demişti.
Bunu duyan Yunanlı yerinden sıçramıştı
Süngüsünü göğsüne, kalbine saplamıştı!...
Onlar hep vatanın mert subaylarıdır,
Atatürk, İnönü en ön saflardadır!...
Anladınız mı «Türk Subayının» kıymetini,
Vatan uğrunda her an gösterir mertliğini...
Şimdi size bağırarak söylüyorum ben de
Maltepe’den mezun olarak hem de
Olacağız ateşli Türk subayı ilerde!...
Son sözümde söylüyorum, şunu unutmayın:
Zafer Türk Subay ve askerindedir anlayın...
Eğer anlatabildimse mevzuumu sizlere
Hürmetle eğiliyorum önünüzde yerlere!...

Bedrettin Binyıldırım


Annesine hitaben yazdığı bir şiirle içinde bulunduğu anı yansıtmaya çalışır...
ANNE

Daima peşinde çılgınca gezdim,
Ezildim, üzüldüm, canımdan bezdim.
Sen bana derdin de, inanmazdım,
Anladım sevda yalanmış anne!...

Keşke saçlarını öpmez olaydım,
Varımı, yoğumu vermez olaydım
Keşke el koynuna girmez olaydım,
Kıskançlık ölümden yamanmış anne!...

Kâh dilim varmaz kahpe demeğe,
Yıllarca kahrını çekmişim neye...
Sonra, gece gündüz sevgilim diye
Bağrıma bastığım yılanmış anne!...

Bedrettin Binyıldırım

ONA
Hatıralardan...

38 yılının uzun bir kış gecesi
Etrafı bürümüştü karanlığın perdesi...
Uzun uzun düşünürken gurbetin acısını
İşitir gibiydim yine ben o şakrak sesi!...

Biraz sonra gözlerim ta enginlere,
Gönlüm yine uçuyor, uçuyor mazilere!...
Gençliğim mi koşuyor bir hayal arkasında,
Halbuki gençliğim varıyor tarihlere!

O genç ki bir zaman durmadan çağlamıştı,
Ayrılık ateşiyle ta içten ağlamıştı;
Ilık bir yaz gecesi mehtaplı bir günde
Öperek ellerini; artık vedalaşmıştı!...

Şimdi artık bu hayal bir rüya oluyor,
Unutulan sevgili yabancı mı oluyor?!...
Feryatla inle gönül, feryat et sen gene
Acıyla geçti zaten 17 sene!...

İ. Bedrettin Binyıldırım
15 Ocak 1938

Bir askerin hakiki aşkı «vatanıdır!»
Zaruret içinde asker şahsi menfaat ve ihtiraslarını vatani duyguları için feda etmelidir!...
Asker; iradesini ve hürriyetini vatanına bağışlayan adamdır. «Atatürk» gibi...

Bedrettin Binyıldırım
 

 

BU MERT ADAM BENİM DAYIMDI
Annem Fatma Mürşide ÇAYCI dayım Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım Doğu Menzil Komutanlığında görev yaparken Kayseri’ye ziyaret için gitmişti. Ben dönüşte anlattıklarının hepsini burada nakletmeyeceğim. İnsan hayatının etrafında dolaşan büyücüler ya da kıskançlıklar bir kıskaç gibi ileride ne gibi engellere ya da takozlara zemin hazırlayacak bunu irdeleme iradesinin birilerinde yokluğunu söyleyeceğim sadece. Sevgi önüne konulanlar simsiyah ve belirsizlikler içinse eğer. Ucu koltuk değneklerine dayanarak yürüme zorluklarına kadar uzanır. Çocukların “Bugün cumartesi; Balık! Balık! Balık!” şeklindeki masum ve sevinçli anlarının unutulmadığı gibi, bunlar da unutulmuyor.
Yıllar geçti. Bedrettin Binyıldırım’la bir sabah Beşiktaş’ta buluştuk. Orada Adalet Partisi ilçe başkanı da olan Kadir Şeker’in “Şark Lokantası” ve “Şeker Piliç” isimlerini taşıyan iki iş yeri vardı. O sırada ben ev arıyordum. Dayım Bedrettin Binyıldırım’ın Kadir Şeker’le tanıştırmasıyla kiralık bir evi de bulmuş oldum. Ayrıca benim projelerimi çizebileceğim masa, ders çalışabileceğim sobalı bir yer de bana gösterildi. Dayım:
-Yeğenim daha olmazsa bu partiye üye ol, okulundan mezun oluncaya kadar da derslerine burada çalışırsın» dedi.
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’nda tahsil gördüğüm sırada okul müdürü Endüstri Grafiği dersi öğretmenimiz de olan Prof. Namık Bayık’dı. Bölüm başkanımız Prof. Önder Küçükerman, stürüktür dersi öğretmenimiz Ertil Ayaydın, sanat tarihi dersimize Prof. Nermin Sinemoğlu, Endüstri tasarım tarihine Prof. Sadi Öziş vb. öğretmenlerimiz giriyordu. Öğretmenlerimizin her birisi çok değerli kişilerdi.
Dayımla görüşmemden bir gün sonra, müdür muavinimiz ve birinci sınıfta Edebiyat derslerimize de girmiş olan Sabit Ayasbeyoğlu beni odasına çağırdı. Bana önce bir şey söyleyeceğini söyledi. «Senin herhalde Göztepe’de oturan bir dayın var... Kurmay Albay?..» dedi. Ben de : «Evet... » dedim. «O dün ölmüş... Eşi ve çocukları bugün senin gelmeni istiyorlar...» dedi.
Ben bu haberden sonra bayılmışım. Okulumuzun bitişiğinde bulunan Mimarlık Yüksek Okulundan doktor çağırmışlar. Neyse ayıldıktan sonra yola koyuldum. Gittiğim de dayımın cenazesinin kaldırıldığını öğrendim. Yengem Hikmet Binyıldırım beni bir gün önce yani dayımın öldüğü gün aradıklarını söyledi. Orada akrabamız olan Seniha Hanım teyze de vardı.
Ben gelmeden önce acaba teyp kasetleri içerisinde dayım Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım’ın sesi var mı? diye araştırmışlar... Tesadüf ya, dayım bir yılbaşı gecesinde o zamanki TRT Genel Müdürü Musa Öğün’ü telefonla aramış. Bulamayınca orada bulunan görevliye hitaben : «Musa Bey’e salam söyleyin. Ben Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım... Televizyon yayınlarından dolayı kendisiyle görüşmek istemiştim. Biz Rusya’da mı yaşıyoruz? İngiltere’de mi yaşıyoruz? Amerika’da mı yaşıyoruz? Hani bizim kendi müziğimiz? Bu sözlerimi kendisine iletin!» Açık unutulan teyple, kasete bu sözler kaydedilmiş. Bana o gün bu sözler dinlettirildi.

Bedrettin BİNYILDIRIM ve kardeşi Mehmet Resai BİNYILDIRIM
Fotoğraf arkası :
Çok kıymetli Enişteciğim,
Halamın, senin abim ile birlikte ellerinizden öpmeye geldik.
Abim ablamın gözlerinden ben de ellerinden, yeğenlerimizin de gözlerinden öperiz.
26 Mart 1954
Mehmet Resai Binyıldırım

 

ÖĞRETMEN SÜRURİ BİNYILDIRIM
1897 yılında Bor’da doğan Öğretmen Süruri’nin babasının adı Hacı Mehmet Efendi, annesinin adı da Fatma idi. İlk evliliğini Hüseyin Efendi ve Esme Hanımın kızları Bor doğumlu Naziver Hanımla yaptı. İkinci evliliğini ise Raşit Efendi ve Aliye Hanımın kızları Bor doğumlu Nuriye Hanım ile yaptı. Üçüncü evliliğini ise Mehmet Efendi ve Habibe Hanımın kızları Filibe doğumlu Hatice Hanım ile yaptı.
Hatice Hanımla yaptığı evlilikten yedi çocukları oldu. İlk çocukları İsmet Bedrettin Binyıldırım’ın her ne kadar doğum yeri sonradan nüfus kayıtlarına Üsküdar olarak geçse de 10.02.1919 tarihinde Tarbaz’da (Darboğaz) doğduğu bir gerçektir. Bu bizzat kendi tarafından hatıra defterlerinde el yazısıyla doğrulandığı gibi bizzat annesi Hatice Binyıldırım tarafından da bana ve anneme de bahsedilmiştir. İki yıl sonra yani 1921 tarihinde ikinci çocukları Sadettin dünyaya gelmiş ve 05.03.1927 tarihinde vefat etmiştir.
Üçüncü çocukları 1922 tarihinde dünyaya gelince ona Öğretmen Süruri annesinin ismini de ekleyerek Fatma Mürşide ismini vermiştir. Dördüncü çocukları Feriha Asiye ise 11.03.1926 tarihinde doğmuştur. Beşinci çocukları Hasibe Mine de 12.04.1930 tarihinde doğmuştur. Altıncı çocukları Mehmet Resai de 18.04.1931 tarihinde dünyaya gelmiştir. Yedinci çocukları Mehriban Münire 01.10.1933 tarihinde doğmuş ve henüz bir buçuk yaşına girmeden 17.01.1935 tarihinde babası Öğretmen Süruri’yi kaybetmiştir.
Öğretmen Süruri’nin babası Hacı Mehmet Efendi, Bor’da eski bakanlardan Haydar Özalp’ın bağına yakın, Bentkavak denilen bölgede bulunan bağına rahatça giren bir hırsızın çaldığı üzümlerle çıkamadığını şehir merkezindeki evinden manen fark edebilecek bir inanç düzeyinde olduğu olayın şahitleri tarafından dile getirilmiştir. Bunlardan biri de Mehmet ÖNOĞLU’dur. Öğretmen Süruri’nin babası Hacı Mehmet Efendi, babası Abdi Hoca gibi saygıyla anılan insanlar arasında olduğuna dair bize kadar çeşitli bilgiler ulaşmıştır.
Çocukların en büyüğü olan Bedrettin Binyıldırım Harp okulunu bitirdikten sonra öğretmen Hikmet Hanımla evlenerek amacına ulaştı. Evliliğin ilk yıllarından itibaren eşini baskılarıyla ister istemez kardeşlerinden ve annesinden uzaklaşmak zorunda kaldı...
Hatice Hanım altı çocuğuna kocası Öğretmen Süruri’nin yokluğunu hissettirmemek için kollarını sıvadı. Sanki o varmış gibi elleriyle kış ekmeği yapmak için büyük bir leğen içerisinde tek başına hamur yoğurdu. Bu sırada büyük kızı Fatma 13 yaşındaydı. Kocası zamanında evlerinden hiç çıkmayan ak gün dostu akrabalarını ya da dostlarını kendisine yardım etmeleri için çağırdı. Ama hiç kimse gelmedi. Bütün kapılar yüzüne kapanmıştı. Ağlayarak kızı Fatma’ya :
-Baban öldükten sonra herkes bizim yüzümüze kapılarını kapadı. Kızım Allah yardımcımız olsun! Hamur kurumadan ben sana oklavayla tahta üzerinde hamur nasıl açılır öğreteyim, sen aç ben pişireyim. Dedi. Fatma annesinin gözyaşlarını dindirmek için :
-Anneciğim yeter ki sen ağlama, ben elimden ne gelirse yaparım. Kardeşlerim uyanmadan istersen hemen işe başlayalım. Dedi. Bu sırada dış kapıya elle vurulduğunu hisseden Hatice Hanım koşarak kapıyı açtı. Orta yaşlarda, başörtülü, üzerinde yeşil hırkası olan şalvarlı bir bayan içeriye girdi :
-Hatice Hanım ekmek yapmak için bir hanım aradığınızı duydum. Bu sebeple size yardımcı olmaya geldim. Hatice Hanım sevinçten gözyaşlarını tutamadı. Kendisi tandır başına geçti. Fatma’nın önüne bir ekmek tahtası, gelen hanımın önünde de bir diğer ekmek tahtası koydu. Bu tahtaların altlarına kasnak ve elek konularak yükseltildi. Oklavalar yuvarlandıkça açılan yufkalar bir taraftan da pişiriliyordu. Burcu burcu ekmek kokusu etrafa yayıldı. Bir saat sonra, gelen hanım tandır başına geçti. Hatice Hanımla yer değiştirmişlerdi. Fazla sürmemişti. Yufkalar üst üste yığın haline gelmiş ve iş bitmişti.
Hatice Hanım sevincinden ağlayarak gelen hanıma para ve yiyecekler vermek için kilere indi. Büyük kızı Fatma’ya seslendi :
-Bize yardıma gelen hanımı sakın bırakma. Ben gelinceye kadar gitmesin kızım.Ben geliyorum! diye bağırdı. Hanım yukarıya giderken Fatma da onunla konuşuyordu:
-Teyze annem senin beklemeni istiyor.  Tam kapıyı açtıkları sırada Hatice Hanım elindeki yiyeceklerle yetişti:
-Hanım siz nerede oturuyorsunuz? Diye sordu. Hanım:
-Hatice Hanım şu ilerde Hüsniye Hanım’ın evinin karşısında oturuyorum. Ben bir şey istemek için gelmedim. Yani Allah rızası için geldim. Dedi.  Hatice Hanım ayakkabılarını giydi. Hanım dışarı çıkarken elindekilerle o da çıktı. Bayan upuzun ve geniş Karaca Mahallesinde kaşla göz arasında ortadan kaybolmuştu. Koşarak Hüsniye Hanım’ın evine gitti. Evinin karşısında tek bir ev dahi yoktu. Hüsniye Hanım’ın evinin kapısını çaldı. Hüsniye Hanım kapıyı açar açmaz, Hatice Hanım’ı karşısında görünce:
-Hayır ola! Oldukça telaşlısın. Ellerindekiler de ne? Bir şey mi oldu Hatice Hanım? Diye sordu. Hatice Hanım başından geçenleri anlattı:
-Çok zor durumdaydım. Bize ekmek yapmak için bir bayan yardıma geldi. Bu bayan sizin evin karşısında evinin olduğunu, söyledi. Sonra kaşla göz arasında kayboldu. Dedi.
Hüsniye Hanım:
-Bizim evin karşısında sadece bir yatır var. Yani bir evliya. Sen zor durumda olduğun için o sana yardıma gelmiş olabilir Hatice Hanım. Dedi.
Bedrettin Binyıldırım zaman zaman kardeşleriyle ve annesiyle birliktelikler yaşasa bile annesi tuvalette iken kapı üzerinden eşine fark ettirmeden para atması, içinde bulunduğu halleri yansıttı.
Kızların en büyüğü olan Fatma Mürşide halasının oğlu Fikri Çaycı ile evlendirildi. Fatma Mürşide evden ayrılacağı sırada Hatice Hanım kulağına şu sözleri fısıldadı :
-Kızım biliyorsun maddi durumumuz iyi değil. Üzerinde bulunan iç fanilanı çıkar da git. Sana kocan alır! Hiç olmazsa kardeşlerinden biri fanilasız kalmasın! Bu sözlerinden sonra Fatma Mürşide önce annesine sarıldı sonra gözyaşlarını tutamadı. Annesinin isteğini de yerine getirerek iç fanilasını kardeşi Feriha’ya verdi. Bu sırada hepsi birden hıçkırıklarla ağlamaya koyuldular. Bu manzara hayatları boyunca hiçbirinin aklından çıkmadı.
 
«ÖĞRETMEN SÜRURİ BİNYILDIRIM İLKOKULU» İSMİNİ NEDEN KALDIRDILAR?
Yıllar sonra Kayseri Doğu Menzil Komutanlığı’nda görev yaparken, Kurmay Albay İ. Bedrettin BİNYILDIRIM'in gayretleriyle Niğde Valisi'nin de bulunduğu bir törenle önce Bor Şehit Nuri Pamir Ortaokulu’nun bahçesine kendi eliyle getirdiği bir Atatürk büstünün konulması sağlandı. Sonra babasının görev yaptığı Darboğaz Köyü ilkokuluna getirdiği plaketle "Öğretmen Sürurî BİNYILDIRIM İlkokulu" adı verildi. Okul bahçesinde de kendi elleriyle götürdüğü Atatürk büstünün bir kaide üzerinde inşa ettirilerek açılışı yapıldı. O zaman ben de oradaydım.
Daha sonra bunu hazmedemeyen bazı güçler, adı geçen okuldan bu "Öğretmen Süruri BİNYILDIRIM İlkokulu" tabelasını kaldırdılar. Kaldırmakla kalmadılar, duvarlarda yer alan resim ve tarihi belgeleyen çerçeveli panoyu da indirdiler. Atatürk tarafından istiklal madalyasıyla ödüllendirilen ve vatansever bir ruhla bölgeye hizmet etmiş olan kahraman bir kişinin ismini kaldırmak için bugüne kadar hiçbir açıklama yapılmamıştır. Yetkililerden veya bu vefasızlığı yapanlardan veya yaptıranlardan haklı olarak bir izahat bekliyoruz...
Ne yazık ki tarihe sırt dönmek, gerçeklerin gizlenmesine yeterli olamadı. Tarih mecmualarına akseden hakikatler istense de istenmese de Öğretmen Süruri’nin açtığı bir yolda o yöreyi aydınlatmaya devam etti... Bunu sonsuza kadar da devam ettirecek ışıklar da asla sönmeyecektir.
1965’li yıllarda Niğde Halkevi Başkanlığı tarafından yayınlanan ve sorumlu müdürlüğünü Zühtü Şahinöcer’in yaptığı Yeni Niğde Gazetesi’nde tefrika halinde «Cumhuriyet, Tarihi safhaları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşundaki Ruh» başlığıyla «Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım» imzasıyla yazıları yayınlandı. (Bir yazısının yer aldığı 27 Nisan 1965 tarihli, o zaman 10 kuruşa satılan, 3887 sayılı Yeni Niğde Gazetesi arşivimizde bulunmaktadır) Kendisinin Kayseri’de görev yaparken babasıyla ilgili Osmanlıca kayıtların Türkçe’ye çevrilmesi konusunda araştırma yaptığını da biliyoruz. Ancak topladığı belgelerin ya da bu konuda yaptığı çalışmaların hangi safhada ve nerede olduğunu ne yazık ki bilemiyoruz.
Hatice Binyıldırım 02.03.1976 tarihinde Almanya’da görevli olan oğlu Mehmet Resai Binyıldırım’ın evinde vefat etti.
 
DESTEKLER VE MEKTUPLAR
Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım’ın oğlu Turgay Binyıldırım : Çok etkilendiğimi söylemek isterim. Bilgilerin aktarılmasında emeği geçen herkese en derin teşekkürlerimi sunmak istiyorum. «Şanlı tarihimizin cesur mücadelesinde yer alan olaylar ve kişiler asla unutulmamalı ve sonraki nesillere de aynı heyecan ile aktarılmalı» diye düşünüyorum. Sevgi ve saygılarımla.
 
İstiklal Tekin : «Ben Darboğazlı bir Emekli öğretmenim aynı zamanda babam da öğretmen olup, öğretmen Süruri ilkokulundan mezun oldum. Aynı zamanda babam da bu okulda yıllarca görev yaptı. Sitenizi büyük bir özveri sonucu buldum. Öğretmen Süruri bey hakkında kasabamızda faaliyetini yürüten  http://www.tarbaz.com  sitesindeki adıma ayrılan sayfada yazı yazmak ve sizinde belirttiğiniz ismin kaldırılması hakkında yerel gazetelere haber oluşturmak üzere araştırma yapmaktayım. Merhum öğretmen Süruri Bey hakkında mail adresime geniş bilgi verirseniz çok memnun olurum(İstiklal madalyasını ve teşekkür yazısının resimleri gibi) gerekli yardımı yapacağınız umuduyla saygı ve sevgilerimi sunarım.»

 
Senem Karakuş : «Merhaba. Ben de Öğretmen Süruri ilk öğretim okulundan mezun oldum. »
Emrullah Karakuş : «Merhaba. Nasılsınız? Resimleri çok beğendim. Ben de Öğretmen Süruri ilk öğretim okulundan mezun oldum.(Kasımpaşa) »
İbrahim SAYGI : «Selam. Ben CİHAN Haber Ajansı Niğde Muhabiriyim. Dedenizle ilgili bir haber yapmak istiyorum. Bilgiler topladım. Buradaki resimleri de kullanarak haber oluşturmak istiyorum. En yakın zamanda bana ulaşabilirseniz memnun olurum. saygılarımla.»
Ömer Fethi Gürer : «Bor Şehri kitabım 625 sayfa ama görüyorum ki daha yazacak çok bilgi var. İlgi ile sitedeki bilgileri okudum.»
Necla Köksal : Merhaba. Okul ödevim : «Cumhuriyetin ve öğretmenlerin ülkemiz için önemi» Bu konu hakkında bilgi verirseniz sevinirim. Teşekkür ederim.
Ali Barış Yayla : «Siteye girerken böyle bir kahramanlık hikayesi okuyacağımı bilmiyordum. Bir öğretmen olarak yapılan haksızlığın karşısındayım.Çalışmanızı tebrik eder,başarılar dilerim.»
Oğuzhan Akın : Gerçekten de çok güzel şeyler yazmışsınız. Ben Pozantı’lıyım ve şu an Makedonya’dayım "Nasıl bakarsan öyle görürsün" BSN
Mehmet ÖNOĞLU

 

28.08.2004 tarihinde Bor’da Mehmet ÖNOĞLU ile evinde görüştüm. Dedem Öğretmen Süruri’yi ve bizim çevremizi yakından tanıyan kişilerden biriydi.
İlçemiz esnaflarından Ahmet Önoğlu'nun da babası olan Mehmet ÖNOĞLU, 05.05.1911 tarihinde Bor'da Karaca Mahallesi'nde doğdu. (28.08.2004 tarihinde 83 yaşında) Ve dedem Öğretmen Süruri Binyıldırım gibi uzun yıllar aynı mahallede oturdular.
Mehmet ÖNOĞLU : "Süruri Binyıldırım Bey'i yakından tanıyordum. Onun önünden saygısızlık yapmamak için biz hiç geçemezdik. Hatta yanında konuşamazdık bile. Çok değerli bir şahsiyet idi. Ali Efendi Hoca vardı... bir de ona, çok hürmet gösterirdik. Şimdi yeni nesil ata, baba, komşu ve akrabalarını hiç tanımıyor. Ortalıktan saygı ve sevgi kalktı yani. Süruri öğretmendi. Abdi Hoca dedesi mi babası mı? bilemem... İnayet Hanım, Narazan köyünden kocası vardı... Kaç çocuğu var bilemiyorum. Bedrettin Bey benden büyüktü. Bedrettin Beyle met oynardık, aşık oynardık! Çok uyanıktı...
1978’de sen işkence çekerken ben çok ağladım.
Sabah olsun akşam olsun komşularımızla biz birbirimizi yataktan kaldırarak, oturur yarenlik ederdik. Mısır patlatır, üzüm, dut kurusu, yerdik, limonlu çay içerdik, ıhlamur çayı içerdik... Hoşaf içerdik buz gibi. Hevenk üzümü yerdik. Ortaya konulanları şenlikli bir hava içerisinde yer ve içerdik.
Hüsniye Hanım ile komşu idik! Cenazesi Ankara’da toprağa gömülürken, ben de toprak attım kürekle.
Bizim birader hasta idi, oraya gitmiştim. Mustafa Çalapkulu’yu gördüm. «Burada ne arıyorsun?» dedim. Bana : Hüsniye Hanım’ın oğlu Muhlis’i gördüm. Hüsniye Hanım’ın öldüğünü duydum. Çok şişmandı, iyice zayıflamış... 15 gün hastanede yatmış... Ağabeyim aynı hastanede yatıyordu. Ağabeyim Reşit Efendi de o zaman öldü. Yemeniciydi.» Kızı Melahat ne olduğunu biliyormuş! Hüsniye Hanım’ın ilk kocası kaymakammış. Oğlu Muhlis de ondan olmuş!
Çocukluk orada öylece kaldı. Bedrettin sonra bizi hiç aramadı! Kayabaşında hapishanenin önünden aşağıya doğru kışın yol buz kaplardı... Biz de orada kayardık... Süruri iri yapılıydı. Büyüklerin önünden geçilmezdi. Ali Efendi Hoca vardı, onun önünden de geçmezdik! Eski Türkçe’yi iyi bilirdi. Atatürk zamanında öğretmen oldu. Birbirimize çok yardım ederdik. Ben 14 – 15 yaşıma kadar dirilden yapılma entari giydim.
Babam et alsa eve gizlice getirirdi, fakir fukara görmesin diye... Herkes et alamazdı. 1000 cevizi 70 kuruşa satardık o zamanlar. Hatta satamazdık evimize geri getirirdik... 7 ceviz ağacımız vardı... Her birinin farklı meyveleri vardı. Şeker armudunun kilosunu 25 kuruşa satamazdık. Yaz mevsiminde yaylacı olarak gelen Adanalılar satın alırlardı daha çok! Ben 12 – 13 yaşımdaydım. 6 okka bir batmandı... Şimdi 8 kilo bir batman oldu.
Bu anlatılanlardan sonra Ahmet Önoğlu'nun sözünü bir kez daha tekrarlamak da fayda var, diyorum : "Çocukluk orada, öylece kaldı."
Bugün için ülkemizde hizmet veren her Türk öğretmeninin kalbinde Öğretmen Süruri Binyıldırım’dan, Her Türk subayının kalbinde de Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım’dan ışıklar ve izler vardır.

Paris, 02.05.2009

 

Not : «Çukurova Kahramanları ve Öğretmen Süruri» başlığıyla başladığım yazılarımı, oldukça uzun olması sebebiyle «Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım» başlıklı bölümünü özetleyerek ayırmak zorunda kaldım.
«Çukurova Kahramanları ve Öğretmen Süruri» başlıklı yazılarımı bir kitapta toplamak istiyorum. Bunun için sponsor ya da yayınevlerinin desteğini bekliyorum.
Bu konuda destek olacaklara Şu andan itibaren teşekkür ediyorum.
 
(1) Akifiye, Andırın ilçesine bağlı köy. Kahramanmaraş, Türkiye
(2) Zatülcenp :  Göğüs sancısı, ateş, titreme, öksürük vb. belirtilerle ortaya çıkan akciğer zarı iltihabı, satlıcan.
http://www.habercem.com/blog_detay.asp?id=2210
http://site.mynet.com/birsen.binyildirim/tarih/index.htm
http://site.mynet.com/birsen.binyildirim/tarih/index.htm
http://www.habercem.com/blog_detay.asp?id=2275
http://monsite.wanadoo.fr/SEVGI/
http://uzeyircayci.sitemynet.com/fleur/index.htm
http://www.artmajeur.com/serap/
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YILDIZLI PEKİYİ
Okul, öğretmen, kitabın başlığı,
Sıralar üstünde gelecek!
Karne, ilim, tahsil,
Beklenti.
Öğrenciler değil,
Sorunlar büyüyecek.
Küçük zarf içinde bir çocuk
Duvar üstünde
Baş aşağı yürüyor
Eflatun renkli bir böcek!
Anlatılanlar masal değil
Belki şiir gibi okunabilir ya da sahnelenebilinir. İsmail öğretmenin karşısında el pençe durmanıza da gerek yok. Bize anılarını anlatan Semiha ve Bahtiyar da onun öğrencilerindendi. Olanlar önemli bir şey değildi onlara göre şaşılacak ya da gülünecek!
Şehrin içinde dükkânı vardı. Evinde inekleri, eşekleri, keçileri,  tavukları ve horozları yaşardı! O «moooo’ları»  ve «meeeee’leri»  çok severdi. Okulda öğrencileri ve arkadaşları vardı. Hepsi sevecendi.
Asıl görevi öğretmenlik olan bu insanı ilçemizde tanımayan yok gibiydi. Oldukça sevimli, cana yakın, dost biriydi. Zaman zaman inekleriyle ve diğer hayvanlarıyla ilgilenmek için evine giderdi. O anlarda sınıfın en yaşlı ve iri yarı öğrencisini «arkadaşlarınla ilgilen» diye kendi yerine bırakırdı. O gidince  görev verdiği öğrencisi masanın üzerine çıkarak namaz kılar, durumu idare ederdi.
İsmail öğretmen kendisine sadık olan bütün öğrencilerini «yıldızlı pekiyi not ile» ödüllendirirdi. Öğrencilerinin karneleri bu müstesna notlar ile adeta süslü idi. Göğüslerine takılan başarı kurdeleleriyle evlerine gelen evlatları için anne ve babalar adeta düğün ederlerdi. Not olarak hiç tembel öğrenci yoktu. Bilgi bakımından ise bir şeyler öğrenemedikleri için hepsi tembeldi. İlkokulu bitiren öğrencilerinin ortaokula gelir gelmez tökezlemeleri ve birinci sınıftan terk etmeleri ise yüzde yüz muhtemeldi.
Benler bizlerden daha çok!
Çocuklar bilmiyorlar çarpım tablosunu ya da kuşları sevmeyi.
Sen anlat bana başından geçenleri.
Gündüzleri  yaşanan geceleri.
Bunları dinlerken Yusuf ayağa kalktı : «İlçenizdeki İsmail öğretmene bravo», dedi. «Vilayetimizde bizim başımızdan geçenler daha da farklı. Bizim Nedret öğretmenin annesi mi ölmüş babası mı ölmüş. Neyse, dersin tam ortasında her birinde  tesbih bulunan öğrencilerine «haydi çocuklar tesbih çekelim» derdi. Hepimiz tesbih çekmeye başlardık.. Ders yerine bize dua okuturdu. 3. sınıftan 5. sınıfa kadar hiç mi hiç ders yapmadık. Günlerimiz laklakla geçti yani. Bizim okulda Devrim isimli  dindar bir arkadaşımızı  din dersi öğretmenimiz isminden dolayı sınıfta bıraktı! Üniversitede okuyan  bir başka arkadaşıma da «neden senin ismin Evrim» diye baskı yapmışlar! Evrim : «Öğretmenim bu ismi ben koymadım, gidin şu an Mersin mezarlığında bulunan babama sorun» dediğini bana söyledi. Ben açık öğrenimimi bu nedenlerle temelim olmadığı için  yarım bırakan öğrencilerdendim.
Siz açın kapıları onlar girsinler
Karşılaştıklarının ne olduğunu bilmiyorlar ki dillendirsinler?
Olan oldu bir çok şey kaybettiler
Güçleri yok ki dirensinler
Kemal oldukça düşünceli : «Bu anlattıklarınıza göre Gözde Manav’da kasada duran 26 yaşındaki vatandaşımızın içki sebebiyle ölümünün sorumlusu kim? Eğitim Bakanları mı, öğretmenler mi, anne ve babalar mı? Haydi bu soruma cevap verin!» dedi.
Denetimsiz bir hayat
Devlet sofrası!
Kolay değil
Bütün bunları birlikte yaşamak,
Bize yazın olanları, insanlar bilsin
Böyle Eğitim’in karşısında herkes eğilsin!

Bor, 15.08.2004

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

GEÇMİŞTEN KOPARILAN ŞEHİRLER ANKARA VE İSTANBUL
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
Ak görüntüler adıyla bu şehirlerimizin üzerlerine kara bulutlar çökertiliyor.
İdealleri çürüyen, parayı ayna gibi kullanan, siyaseti çıkar aracı kabul eden kişiler tarafından bu şehirlerde uygulanan tahribatlar bize hizmet diye yutturuluyor!
Bu şehirlerin geleceğe nasıl ve hangi konumlarda taşınacağına dair ipuçlarını da bu şehirleri yönetenlerin ve bunları destekleyenlerin tavırlarından anlıyoruz.
Bunlar bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Geçmişte görmediklerimizi bunlarda görüyoruz!
Dolmabahçe Sarayı’na kadar uzanarak, kendilerine bu faziletli yerlerde siyasi büro açanlar, tarihi kendi yerinde bırakmama kompleksini taşıyorlar. Bunlar şuursuzca, «kendi kendilerine gelin - damat olarak»  ebedileşmek için adımlar atıyorlar... Tepki alıp almayacaklarını düşünmeden gelecekte koyacakları noktaları da  önceden belirginleştiriyorlar.
Bu noktalarda, bulundukları yeri tanımlamak için Anayasa’ya ve mevcut kanunlara aykırı bir şekilde mitinglerde Şeyhülislamlık, padişahlık gibi unvanları kendilerine yakıştırarak yükseklerde saltanat aramalarının Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyet kanunlarına bağlılık göstereceklerine dair  yaptıkları yeminlerle çelişip çelişmediğini de hiç düşünmüyorlar.
Karşılaştıkları eleştirilerden sonra da kendilerine koydukları unvanları inkar ediyorlar.
Bunları bu şehirlerdeki tarihi izleri silerek gerçekleştireceklerine inandıkları için de tahribatlarını derinden ve gizleyerek yürütüyorlar.
Bunlar bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Bu şehirlerin sokaklarında suskunluklar yürüyor, vurdumduymazlıklar gezinti yapıyor, ilgisizlikler görev yapıyorlar!
Çeşitli iklim şartlarında bu şehirlerimizden bize yansıyanları Avrupa ülkelerinde görmeniz mümkün değil! Yani insan adeta bu şehirlerimizde unutulmuş durumda. Sabah evinizden sağlam çıktıysanız akşam evinize sağ veya sağlam dönmeniz mümkün olmayabilir. Kontrolsüzlüğün ve denetimsizliğin cirit attığı bu şehirlerde  inşaatlardan düşürülen çeşitli malzemelerle hayatlarını kaybedenlerden, açılan kanalizasyon çukurlarında ölen çocuklarımızdan veya değişik ihmallerle kaybettiğimiz veya özürlü hale düşürdüğümüz insanlarımızdan bahsediyorum!
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
İstanbul’da yağmur yağdığı bir gün Aksaray’da iseniz, yolcu taşıyan araçlara binmeniz mümkün olamadığı zaman haliniz harap! Yürüyerek Kapalıçarşı’ya gitmek isterseniz,  bir tek sığınak dahi bulmanız mümkün değil! Kaldırımların düzensizliği ve yollardaki su birikintileri de sizin ne denli etkileneceğinizi gösteren unsurlar! Bir de özürlü iseniz veya bir özürlüyü götürüyorsanız sizi rahatça ulaştıracak yol veya size nefes aldıracak bir sığınak bulmanız mümkün değil! İlgisizlikler Ankara’da da İstanbul’dan farklı değil, yaşlı, hasta veya hamile iseniz, ya da şiddetli bir rüzgârla sicim gibi yağmur yağıyorsa üstten geçen yollara çıkabilmeniz, sığınaksız kaldırımlardan yürüyebilmeniz mümkün değil!
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Bu şehirlerde mağazaların kaldırımlara sarkan tabelaları, reklam panoları ve belediyelerce konulan işaret panolarının, yüksekliğiyle, çıkıntı mesafesiyle nasıl tehlike arz ettiğini de ortaya çıkan kazalarla görüyoruz. Mağazaların dış cephe renkleri, yayaların geliş ve gidişlerini olumsuz etkileyen dışlarına çıkarılan tezgâhlar, her birisi şehirleşmenin dışında bir görüntü arz ediyor ve  bu şehirlerimizdeki yönetim boşluğunu ortaya koyuyor!
İşlek caddelerde süratle geçen araçlardan kaldırımlarda yürüyen insanlarımıza gelebilecek tehlikelere karşı, herhangi bir önlem alındığını da göremiyoruz!
Avrupa’da şehircilik büroları öncülüğünde, yukarıdaki bahsettiğim bütün konular tek tek kurallara bağlanıyor ve kayıt altında tutuluyor. Her bir değişiklik veya yenileme ise bu bürolardan izin alınarak gerçekleştiriliyor.
Sokak veya cadde isimleri ulusal değerlerle çatışmıyor!
Bizimle özdeşleşen adeta bir tarih dokusu gibi şehirlerle birlikte değer kazanan sokak ve cadde isimlerinin bu şehirlerimizde gelişigüzel kararlarla değiştirildiğini görmekteyiz.  Victor Hugo’nun doğduğu evin bulunduğu sokağa başka bir isim verseniz, nasıl karşılanırsınız? Bu sebeplerle her insanımız bir değer kabul edilmeli ve doğduğu eve, oynadığı sokağa, yürüdüğü caddeye, gezinti yaptığı parka, yaşadığı şehre saygı göstermek zorundasınız. İsim değişikliği kanunlarla zorlaştırılmalı, bilim adamları ve Türk Tarih Kurumu vasıtalarıyla bir komisyon tarafından yürütülmelidir.
Diğer şehirlerimizde oynanan oyunları Ankara ve İstanbul’da da görüyoruz;
Yöneticileri verdikleri seçim rüşvetlerinin insanlarımıza uyuşturucu etkisi yaptığını düşünüyorlar! Narkoz verilen bir kişi,  yapılan ameliyatı fark etmiyorsa, rüşvet alan kişiler de «ceplerinden, akıllarından, geleceklerinden, üzerinde yaşadığı topraklardan nelerin alındığını, bilmiyorlar» şeklinde kabul ediliyorlar!
 
Ankara ve İstanbul’da Belediye Başkanlığı yapan zatları bulundukları şehrin tarihi, tarihi dokusu konusunda bir imtihan yapsanız  her ikisi de kaybeder!
İstanbul Kapalı çarşıyı hemen hemen 18 yıl sonra 2007’nin sonunda gördüm. Dışarıda yağmur yağıyordu! İçerde birçok yerde tavandan akıntılar vardı.  Bazı bölümlerde akıntı olan yerlere kovalar konulmuştu.  Duvarlardaki bakımsızlığı aksettiren görüntüler... Yani Kapalıçarşı geçmişin muhteşem derinliğinden, anılara aynalık yapan görkemli tarihinden  bugünkü ilgisizliğe, umursamazlığa isyan edercesine bir haldeydi...  Sanki ağlıyor gibiydi!
Esenler Terminalindeki görüntü daha da hazin! Viraneyi andıran su dolu çukurlar! Yerdeki çöpler, balgamlar! Ayakkabılarıyla evlerine mikrop taşıyan yolcular..
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Çağın gerisinden giden yöneticileri ortaya koydukları işlerden,  kişisel çıkarlar yönündeki hizmet dışı faaliyetlerinden, particilik ve yandaşlık ilişkilerinden tanıyoruz. Halbuki çıkar yerine vatanı, particilik yapma yerine de millete hizmeti ön plana getirmeleri gerekirken bunlar çağın süratle gelişen yüzünü fark edemiyorlar! İktidarda kalabilmek için emperyalist ülkelerin sömürü çarkına takılıyorlar! Başları döndükçe kendilerini ayakta tutanlardan ve sömürenlerden yardım istiyorlar! Yardım ediliyor görüntüsü altında kendilerine ve millete ait birçok şey kaybediliyor! Aynen kumar masasında kaybeder gibi! Çarkların hem titreşimi, hem dönüş hızı arttıkça hırçınlaşıyorlar…
Size soruyorum? Mitinglerde, «yüksek gerilim hatlarından yayılan manyetik dağılımlardan veya şehrin göbeğinde yer alan elektrik direklerinden, trafolardan, televizyon vericilerinden, fabrikalardaki makinelerden, çevreye yayılan seslerden, gürültü kaynaklarından ya da uzaydan evlerimize kalın beton duvarları  aşarak giren görüntülerden» bahsediyor mu?
13 yaşındaki çocuğun eleştirisine dayanamayan Ankara’nın havasını, İstanbul’un fakirlerini soramazsınız! Biz hazır mıydık yüzlerce insanın birlikte hazırladığı sinema filmlerine, dizilerine... Bunların insan beyninde ne gibi değişiklikler veya tahribatlar yaptığını tesbit edecek bir kurum, bir komisyon, bir ilim adamları topluluğu oluşturduk mu?
Ankara Türkiye’nin beyni ise İstanbul kalbidir!  Kötü yönetimler bu iki şehirden tüm ülkemizi olumsuz etkilemektedir!
10.03.2009    tarihli Evrensel Gazetesi’nde yer alan : «Belediyenin icraatları yüzünden balıkçılık mesleğimiz öldü, diyerek iş isteyen balıkçıya Rize Belediye Başkanının akıl verdiği iddia edildi haberiyle İstanbul ve Ankara’yı hatırlatan meslekler ve özellikler geçti aklımdan...
İstanbul’da  balıkçılığı denizi kirleterek öldüren, etkisini hesaplamadan ABD’nin savaş gemilerini geçiren zihniyet ile Ankara keçisini unutturan siyaset hepsi aynı noktada birleşiyorlar! 
Beyoğlu’nda veya Kızılay’da buluşan sevgililer; içleri  beton yığınlarıyla doldurulan, Satılarak kapatılan, Sümerbank gibi müşterileriyle, ürettikleriyle bir kültür, bir tarih olan müesseselerin yüreklerimizden koparılan bu iki şehirde geçmişi soluyabiliyorlar mı? 
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
Bozulan çehreleriyle bu iki şehir iki doktor arıyor!  Paris, 11.03.2009

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÖÇ
ÖÇ (TİYATRO)
«Işıklar evlerimize girince karanlıklar gider…»
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Kişiler  :
Bekir Efendi :  İşçi emeklisi (70 yaşında)
Necmi : Bekir Efendi’nin oğlu (29 yaşında)
Profesör Kemal : Bekir Efendi’nin erkek kardeşi (60 yaşında)
Polis memuru
Bekir Efendi 40 yıl Almanya’da çalıştıktan sonra Türkiye’ye döner. Hayatını kendisine beşiklik yapan Bor ilçesinde geçirmeye karar verir. Oldukça yorgundur.  Türkiye’de bulunduklara süre içerisinde gerek hanımı Cavidan’la ve gerekse tek oğlu Necmi’yle hiç ilgilenmemiştir. Onun ilgi alanında sadece para vardır…
Necmi ise annesi öldükten sonra uzun süre Türkiye’de yalnız ve başıboş kalmıştır.  İçkiden başka dayanağı yoktur.
 
BİRİNCİ PERDE
(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır… Radyo açıktır. Bekir Efendi’nin dış kapıdan girdiği görülür. Elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra,  Necmi’nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri ve eşyaları toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)
İki kapı, dolap ve pencerelerden oluşan bir oda… Sağ ve sol duvarların bitişiğinde iki divanla, solda divan yanında üzerinde ilaçlar bulunan bir sehpa ve ortada ise etrafında sandalyeler bulunan bir masa… Masanın üzerinde ise Necmi’nin çerçeveli çocukluk fotoğrafı, resimli mecmualar, eski bir şamdan üzerinde mum, kitaplar ve radyo bulunmaktadır. Duvarda bir ayna, sağdaki divanın yanında da, yerde yatık bulunan boş içki şişeleri göze çarpmaktadır.
Radyodan «haber saati” isimli programdan konuşmalar duyulur :
« Sevgili dinleyiciler, işte bir kaç başlıkla huzurlarınızdayız.  Yine zam haberleriyle sarsılacaksınız… Yarından itibaren ejderhalar gibi pahalılık üzerimize geliyor ! Trafik kazalarında rekor kırdık! Yollar otobüslerle dolup taşıyor. Nehir ve tren taşımacılığımız adeta yok gibi! Yurdumuzun dört köşesinde korsanlar ha bire arabalarımızı yakıyorlar! Şer gönüllüleri  ve caniler artık korkmuyorlar! Eğitimde, ahlâkta ve inançta seviye düştü! Meydanlara çıkanlar bilir bilmez, dinden, imandan, ilaçtan, vatan kurtarmaktan bahsediyorlar!  Yani anlayacağınız, herkes imam, doktor, siyasetçi oldu! Aile yapımız ise ha bire parçalanıyor… Şehirlerimiz ilgisizliğin kurbanı! Sigara ve içki tüketiminin artması bizi korkutuyor! Ajanlar ülkemizde at koşturuyorlar! Önemli kademelerdeki insanlarımız kaza süsü verilerek birer birer öldürülüyorlar. »
Bekir Efendi :  (Radyo haberlerini dinlemektedir) Ne günlere kaldık?
(Radyoyu kapatır, sandalyeye oturarak Necmi’nin fotoğrafını eline alır)  Bir daha geri gelmeyecek güzelliklerden kaçışımdan bahsediyor sanki? Kendisini unuttuğumdan, ihmal ettiğimden bahsediyor gibi... Unutmanın kaybetmek olduğunu bana hatırlatmak istiyor!
(Elindeki çerçeve ile ayağa kalkar)  Gecelerin sihirli boşluğunda kendimi kaybettiğim anları, ya da karşılarında hiç ses çıkaramadığım haksızlıkları eğer şimdi görüntüleselerdi acizliğim ve zavallılığım açığa çıkacaktı…
(Ayaktayken, eğilerek masa üzerindeki bir mecmuanın sayfalarını karıştırır)  İkiniz de haklısınız ey kelebek ve boşluğa tekme atarken dudakları uçuklayan eşek!
(Öne doğru gelir) İnişli ve çıkışlı yollarda, gençliğimin gücünü kullanarak vefasızlık ettiğim insanlarla ben nasıl yüzleşeceğim?
(Başını yukarı kaldırarak) Menfaat kulluğu, çıkar çobanlığı ve öfke tüccarlığı yapmanın nelere mal olduğunu şimdi gayet iyi biliyorum.
(Ellerine bakar)  Sanki boşa akıttığım suların içerisinde boğuluyorum.
(Pencerelerden dışarı bakar) Kalplerini kırdığım insanlar beni yanlız bırakarak öçlerini alıyorlar!
(Duvardaki aynaya bakarak,  ağzını açar, dişleri görünür) Daha önceden maskemi çıkarsaydım, insanlar acımasız yüreğimle, dengesiz duygularımla ve kontrolsüz arzularımla beni görmüş olsalardı bugün için bir tek dostum kalmayacaktı…
(Ortadaki masaya yaklaşır ve bir sandalyeye oturur.  Dirseğini masaya koyarak eline başını dayar) Bir de kendi kendimi aldatıyorum… Sanki şimdi etrafım dosttan geçilmiyormuş gibi ulu orta konuşuyorum! Çevremdekilerin adil olamadıklarını söylesem belki biraz inandırıcı olabilir… Bana rehber olan yanlışlıkların, suçların ve günahların sahibiyim. Düşünce fakirliğini zenginlik olarak algılayanlar arasında yaşamanın ne demek olduğunu dahi bilmiyorum.
(Sabit bir noktaya bakarak) Zamanında öğretmenlerim keşke bana utanmayı öğretselerdi? Hırslarımı taşımak için 40 katır yetmez… Ne yaptığıma, neyi yapamadığıma bakan mı var sanki? Patronu olduğum toprakların çırağı olma gibi bir yöne itildiğimi görür gibi oluyorum. Ne hale düştüm, ne hallere düşürüldüm?
(Tekrar ayağa kalkar… İçerden küçük bir tabak içinde iki parçaya bölünmüş bir elma getirir. Yarısını yer…) Sevgili oğlum ben sana hayatında bu şekilde bir ikramda bulunamadım. Bak… elmanın yarısını da senin için bırakıyorum… (Eline oğlunun fotoğrafını alır… Gözleri yaşararak…) Necmi oğlum… Necmi! Konuşsana benimle… Bir defa olsun bana “baba” de.
(O sırada dış kapı açılır. İçeriye elinde içki şişesiyle, sarhoş bir şekilde Necmi girer… Odanın ortasındaki masaya yaklaşır. Bir sandalyeye oturur. Şişeyi ağzına dayayarak içkisinden içer.  Bekir Efendi soldaki divana yaklaşır… Üstündeki yorganı açar. Oturur. İki elinin arasına başını alarak oğlunu izler.)
Bekir Efendi :   Yanılgılar upuzun… Kavramlar paramparça… Çevremizde insan avı var… Sinsice ve aptalca!
(Ayağa kalkar) Sen ve ben bu güne kadar annenin yokluğunun farkına vardık mı? Ya da senin benim varlığımdan ne hissettiğini ben bilmiyorum… Yarın da aynı şeyleri yaşayacağız ! İhtiyaç duyulduğu zaman,  faydası olmayacak bir gelecekten bahsediyorum. Biliyorum bugün de benimle konuşmayacaksın ! Ama aslında kendi halin sana benden daha çok şey anlatıyor.
Ben Almanya’da inşaatlarda usta olarak çalıştığım sıralarda duvarları şekillendirmekten zevk alırdım. Harçlara hayallerimi karıştırırdım o zamanlar…Ama ne yazık ki,  yuvamı dilediğim gibi şekillendirmek aklımdan geçmezdi… Bu sebeple bugünkü hayatı bu şekilde yaşıyorum. Kendi ellerimle yüreğimden kopardığım bir varlık olarak susmakta ve bana «baba» dememekle haklısın! Seni bende ve beni sende tüketenler utansın… Önce kendim için, sonra da senin için söyleyeceğim bir söz var... Bu da : «Unutmak kaybetmektir! » sözü...
(Necmi’nin fotoğrafı elindedir) Kısa süreli mutluluklar uçucudur. Çoğu zaman da insanlara zararlı olurlar. Görüyorsun ki ben yaşlandım. Yakındaki hasret, uzaklardaki hasretten daha sarsıcı… Acıları sırtımda taşıyamıyorum. Kolay mı bir şeyler olmak?
(Sessizlik… Ayağa kalkar. Pencerelere yaklaşır.) Bak yine gece çöktü dışarıda. Korkunç gölgeler geziyor sokaklarda. Sanki Bağdat’ı görüyorum, kıpkırmızı bir kan denizinin ortasında.  (Necmi’ye dönerek) Bakışların soğuk… Ellerin titriyor senin…
(Necmi’nin gözleri irileşir… Ayağa kalkar ve Işığı söndürür. Perde kapanır)
 
İKİNCİ PERDE
(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır … Radyo açıktır. Dış kapıdan giren Bekir Efendi elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra,  Necmi’nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)
“Haber saati” konuşmaları radyodan duyulur :
“Sevgili dinleyicilerimiz sizlere şimdi aldığımız bir haberi ulaştıracağız…Gıda dağıtım işinden denizcilik sektörüne geçen  Orak, Safra  adlı kuru yük gemisiyle taşımacılık yapacak… Yani kaşla göz arasında 40 yıl gurbette çalışmadan, Orak, kısa sürede koskoca bir geminin sahibi oldu. 95.7 metre uzunluğundaki geminin piyasa değerinin ikinci elde 5 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Geminin kapasitesinin 200 TIR’ın taşıdığı yük değerinde olduğu da her yerde allandıra ballandıra anlatılıyor... Bugünkü iktidarla ilgili haberler bununla da sınırlı değil… Yüzsüzlük bulaşıcı bir hastalık gibi birinden diğerine geçiyor… Osuman Küpe’nin oğlunun da gemi işletmeciliğine merak sardığı iddia edildi. Küpe’nin oğulları Mimat Hilad, Simail Küpe ve Yalha Küpe’nin ortak oldukları Buz İnşaat adına 9 trilyonluk teşvik temin edilerek, Çin’den gemi aldıkları haberleri soğuk rüzgâr gibi ortalıklarda dolaşıyor.
Ayrıca Osuman Küpe’nin oğullarının 600 evi olduğu iddiası ise piyasaya bomba gibi düştü!  Gözler diğer oğullarına çevrildi.
Kepekkatan’ın oğlunun ardından Yüzali Şimşek’in oğlunun gemi alması siyasi kulislerin gündemine oturdu. Yüzali Şimşek’in 24 yaşındaki oğlu Serkan Şimşek kız kardeşi ile 10 milyar lira sermayeli şirketi adına 720 milyar liraya Mo-Mo gemisi satın aldı. Bunlar bu halleriyle kendilerini kalkındırmaya çalışıyorlar.  Gemilerini kurtaran kaptanlar denmez mi bunlara?
Sevgili seyircilerimiz burada bu gibi iktidar faaliyetlerini anlatmaya ne gücümüz yeter, ne de vaktimiz? Bu sebeple sizi bu konuları bizzat  takip etmeye çağırıyoruz... Biliyorsunuz, hiçbir zaman felaketler sırıtarak gelmezler.  Bu kafalardan kendi çocuklarınız için en ufacık bir ilgi bekliyorsanız havanızı alırsınız. Bunlara oylarınızı verdiğiniz için, sizlere onlar adına ne kadar teşekkür etsek az... Hiç olmazsa bundan sonra da bu zavallıların devlet imkanlarıyla diğer ihtiyaçlarını karşılamalarına da vasıta olacaksınız. İyi ki varsınız. Sizin kıymetinizi bilmeyenler taş olsunlar!
Bekir Efendi :  (Radyo haberlerini dinlemektedir) Ağzına sağlık! Ne kadar güzel konuştun! Bir de benim gibi 40 yıl gurbette şuursuz çalışanlara çocuklarının yalnız ve kimsesiz bırakılmalarına, yüreklerinden duygularının sökülüp atılmalarına sebep olan çıkarcılardan, hainlerden de bahset! Biliyorum pusudaki kafalar av peşinde! Din maskesi altında yetkilerini sıçrama tahtası gibi kullananlar var. Zayıf noktalar daima sırıtıcı oluyorlar... Cahillikler acizliklerin örtüsü... Bu cılız örtüler çekildikçe çirkinlikler açığa çıkıyor ve etkinlikler çöküyor!
Bekir Efendi : (Radyoyu kapatır, oturur, oğlunun resmini eline alır) Bizi Almanya’da da burada da yok farz ettiler. Bizim oralarda ağa gibi yaşadığımızı düşünenler var! Onlara göre sanki para süpürdük! Yürürken... gezerken... yatarken ceplerimiz marklarla doluyormuş gibi algılandık! Seni böyle yorumlayanlar karşısında göz göre göre unutuldun... Sonra da kayboldun!  (Derin derin iç çeker) Bir gün olsun... bir kez olsun sen orada ne bok yiyorsun diyen olmadı... Onlar için lâf üretmek iş yapmaktan daha kolay!
Vay Necmi’m vay! Daha çooook resminle avunacağım. Hiç olmazsa sen yokken dilediğim gibi konuşuyorum. Kim bilir şu an benim paralarımla hangi kahvehanenin köşesindesin? Önünde rakı... dut yemiş bülbül gibi hiç sesini çıkarmadan buraya geleceğin, yani zıbaracağın  vakti gözlüyorsun. Sen orada kalabalık içinde yalnızsın... Ben burada kendi içimde yalnızım... Ahhh farkına varamadığın bir tek şey var?
(Sessizlik, müzik, ayağa kalkar. Duvardaki aynaya doğru yaklaşır...)
Bekir Efendi : (Aynaya bakarak kendi görüntüsüyle konuşur) Ahhh... farkına varamadığın bir tek şey var... dedim ya? Bu da hayatın kısalığı...
Ömür geçip gidiyor... Dün tuttuğunu koparıyordun... Bugün oğluna sözünü geçiremiyorsun! 70 yıllık koca herif! Hıyar oğlu hıyar!
(Oda kapısından çıkar, sonra bir kitapla içeriye girer... Masaya doğru yaklaşır ve sandalyeye oturur. Kitaptan bir sayfa açar, yüksek sesle okur)
 
Zamanın ikinci yüzü karanlık
Önümüze çıkan bir çok şeyler var...
Fark etmediğimiz...
Yanından geçip gittiğimiz gerçekler gibi!
Düşmanı bol...
Zengini aptal
Fakiri çaresiz
Okumuşu gayesiz
Bir toplum...
Böyle giderse
Yaşının götürdüğü yerden
Bir daha
Geri gelemez Halil Usta...
(O sırada dış kapı açılır. İçeriye elindeki içki şişesiyle, sarhoş bir şekilde Necmi girer… Odanın ortasındaki masaya yaklaşır. Bir sandalyeye oturur.  İçkisinden içer.  Bekir Efendi soldaki divana yaklaşır… Üstündeki yorganı açar. Oturur. İki elinin arasına başını alarak oğlunu izler.)
(Necmi de babasına  doğru başını çevirir… Göz göze gelirler. Perde kapanır.)
 
 
ÜÇÜNCÜ PERDE
(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır… Radyo açıktır. Dış kapıdan giren Bekir Efendi elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra,  Necmi’nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)
İki kapı, dolap ve pencerelerden  oluşan bir oda… Sağ ve sol duvarların bitişiğinde iki divanla, solda divan yanında üzerinde ilaçlar bulunan bir sehpa ve ortada ise etrafında sandalyeler bulunan bir masa… Duvarda « Ayıyı nereye götürürseniz götürün kendisini ormanda sanır!» yazısı bulunan bir tablo asılıdır. Masanın üzerinde ise  Necmi’nin çerçeveli çocukluk fotografı, resimli mecmualar, eski bir şamdan üzerinde mum, kitaplar ve radyo bulunmaktadır. Duvarda bir ayna, sağdaki divanın yanında da, yerde yatık bulunan boş içki şişeleri göze çarpmaktadır.
Radyodan «haber saati” isimli program konuşmaları duyulur :
« Sevgili dinleyiciler, işte bir kaç konuyla tekrar huzurlarınızdayız.  Uzun bir yolun çıkış noktasındasınız! Ayaklarınızı ne kadar uzağa atarsanız atın oradan hasret çıkıyor... Çeviremeyecekleri dümenlerin başlarına geçenler, perakende yalanlarla acılarınıza ıslık çalıyorlar. Onlar kötülük yaparak rahatlıyorlar... Bizleri tüyleri yolunacak tavuk gibi görenler var! Kemerlerinizi bağlamayı unutmayın... Çünkü sizi güvenliksiz bir geçitten geçirmeye zorluyorlar. İftiraların önlerindeki kargaşalıklardan, mahkemelere intikal ettirilen dayanaksız dosyalardan,  ceza şekline dönüştürülen suçlamalardan medet umanlarla karşı karşıyasınız... Yüzlerinden nefret yağan ahmaklar, tecavüze uğramış aynalardan,  zurnaların ucundaki  sineklerden, türban adı altında rahibeleştirilen kadınlardan, kâtil kamyonlardan hiç söz etmiyorlar.
Telefonlarınızın hukuksuz bir şekilde dinlenebileceğine dair kuşkularınıza hak verenler çok!  Halleriyle dini yalanlayanlar her an size de çamur atabilirler… Cilalı siyaset devrinde siz de mağdurlar listesinde yer alabilirsiniz ! Biliyorsunuz kablumbağalar çiftetelli oynamasını bilmezler! Onlar başarısızlığın dokunulmazlığı ve zayıflığın gücüyle, masumları kovalama ekibi gibidirler. Yaşadığınız şehirde size ait neyiniz kaldı? Şimdi ulu orta  yapılan bir kötülüğün kırk yamasından bahsediyor herkes ! Yıpratılmamış bir tek şey gösterin bana… Sanki onlar sizden öç alıyorlar. Siyasi tercihlerini sizden yana yapmayanların bulundukları yerlerde kalma ihtimallerinin ortadan kalktığı da gözlenmektedir ! Başkalarının bastonlarıyla yürüyenler uzaklara asla gidemezler… »
(Kapının zili çalar. Bekir Efendi kapıyı açar. Kardeşi Profesör Kemal elinde bir valizle içeriye girer. Kucaklaşırlar. Valizi, karşı duvarın dibine konulur.)
Bekir Efendi : (Radyoyu kapatır) Hoş geldin kardeşim. Yıllarca birbirimizi göremedik... Saçların da benimkiler gibi bembeyaz olmuş! Nasılsın, iyi misin? Emekli oldun mu?
(Profesör Kemal çeketini çıkarır. Her ikisi birden ortadaki masanın kenarındaki sandalyeleri çekerek otururlar.)
Profesör Kemal :  Evet ağabey, hemen hemen on yıl oldu birbirimizi görmeyeli. Seni ve bende izleri olan çevremi  oldukça özledim. Hepimiz birbirimizden uzaklarda yaşamaya zorlandık… Anlayacağın hasret, gurbet derken yılları tükettik!
Bekir Efendi :  Olumsuzluklar içerisine itildik… Birileri de dayanma gücümüzü alıp gittiler.
Profesör Kemal :  Necmi nerede ?
Bekir Efendi :  O bir kahvehane köşesinde  günlerini hiç ediyor... Her gün tirit gibi sarhoş geliyor eve… Beni sevmiyor. Benimle konuşmuyor. Adeta benden öç alıyor. Yani ektiklerimi biçiyorum ben!
Profesör Kemal :  Demek alkol bağımlısı oldu...
Bekir Efendi :  Hem kendini kontrol edemiyor, hem de çevresini tanımıyor. Yani o küçük Necmi’nin yerinde başka bir kişi var!
Profesör Kemal :   Hiç kimse kendisini sorgulamıyor.  Dayanaksız ithamlar, kuşku üreten ön yargılar, gerçekleri gizleyen örtülerle karşı karşıyasız. Bu sebeplerle  senin gücünün yetmediği yerlerde sorumlulara, destekçilere veya devlet otoritesine de  rastlayamıyoruz. Geçen gün televizyonda konuşmasını dinledim devam eden Fener yolsuzluk davasıyla ilgili olarak : “Falan ülkede, falan dernek yöneticileri suiistimal yapmış. Bunun sorumlusu da sizsiniz diyorlar. Bana ne ya. Bana ne. bir derneğin yöneticileri yanlış yapmışlarsa, yargılanmışlarsa, buna ne?” dedi.
Bekir Efendi : Tarihe, tarihi değerlere hakkını vermek seviyeli bir bakışla mümkündür. Vatanseverleri ve Atatürk gibi değerleri suçlayanlardan ben inançla ilgili, insani tavır beklemiyorum. Onlar kendi çocuklarını ve yakınlarını kurtarma mücadelesi veriyorlar.  Yolsuzluluklarla çevrili yüksek duvarlar ardında saltanat süren bu kişilere bizim halimiz bedduaya çevrilerek yansıyacak! Yani ben sorumluluk mevkilerinde bulunan bu kişilerin geleceklerini de iyi görmüyorum.
Profesör Kemal :   Otobüsle Bor’a gelirken yanımda oturan bir şahsın bana  anlattıkları da Deniz Feneri davasındaki suçlamalardan hiç geride kalacak şekilde  değildi. Kendisi  Paris’te çalışıyormuş. Onuncu Paris’in Strasbourg Saint Denis bölgesinde bulunan Milli Görüş’e ait 64 Numara diye anılan caminin bu gün yerinde yeller esiyormuş. 6 – 7 yıl öncesine kadar cami alacağız vaatleriyle 9 milyon Frank’a yakın para toplandığı söyleniyormuş. Para fabrikası gibi çalışan bu yerde, kitapçılıktan, lokantacılığa... Bakkallıktan kasaplığa kadar bir çok iş yeri de faaliyet gösteriyormuş... Cami alınmadığına göre toplanan paraların nereye gittiğini vatandaşlar birbirlerine soruyorlarmış!
Otobüste benim önümdeki koltukta oturan bir vatandaşımız da : «Ülkemizin dışındaki vatandaşlarımızın karşılaştıklarından bahsediyorsunuz... Biz de burnumuzun dibinde bize yansıyan olumsuzluklardan rahatsızız! Adeta denetlenmesi gerekenlerin dokunulmazlıkları var! Denetleme yapması gerekenlerin de bir şekilde etkisiz hale getirildiklerini görüyoruz. Birbirlerinin adamları olanlar ister huzur evlerinde olsun, ister bir başka hizmet alanlarında olsun tecavüzlerin, yolsuzlukların ve baskıların görmezlikten gelinmesini sağlıyorlar! Olan üçüncü şahıslara yani mağdurlara oluyor. Bu gibi yerlerde hukuk işletilmiyor... Yarın bu tür kanunsuzluklara kaynaklık yapmış olan kişilerin belediye başkanlıklarına getirilmelerine veya milletvekili adayı olmalarına da hiç şaşırmayın » dedi.
Ankara’ya indiğimde kömür kullanılarak havası kirletilmiş bir başşehirle karşılaştım.
Gelirken bir baktım,  ilçemizdeki Özden Çayını kurutmuşlar. Dereye yığınlar halinde betonlar dökülmüş. Hatıralarımızın kaynağı bu dereyi kurutmadan önce ne yapıp ne edip sularla besleyemezler miydi? Dünyanın hiç bir yerinde ırmaklar, nehirler ve kanallar kapatılamaz... Onlar gelelecek için toplumların güven alanlarıdır. Yarın, bir gün ihtiyaç duyulduğu anda çevreden gelen sel sularını taşıyacak bu ırmağı kapatanlar, çevrenin sel sularıyla harap olmasına sebep oldukları anlarda lanetle anılmayacaklar mı? Yarınları niçin düşünmüyorlar?
Her zaman tekrarladığım bir sözüm var : İnsanlar kendilerinden uzaklaştıkça kötülüklere yaklaşırlar.
(Kapının zili çalar. Her ikisi birden ayağa kalkarlar.)
Bekir Efendi :  Necmi bu saatte gelmezdi? Hem o anahtarıyla açardı kapıyı... Hayırdır inşallah!
Bekir Efendi kapıyı açar... Profesör Kemal de merak içerisinde onun yanındadır.
(Bir polis memuruyla karşılaşırlar.)
Polis : Oğlunuz Necmi’ye bir kamyon çarptı... Olay yerinde can verdi. Araştırmalarımıza göre amcasının Amerika’dan geldiğini görenler ona söylemişler… O da buraya gelirken koskoca kamyonu fark etmemiş. Cenazesi morga kaldırıldı. Başınız sağ olsun!
(Her ikisi de giyinerek dışarı çıkmak üzeredir.)
Bekir Efendi :  Oğlum... Biricik yavrum... Seni de kaybettim... Bizi bu hallere düşürenleri ALLAH’a haval ediyorum.  Ben yitirdim, ne olur siz sevdiklerinizi kaybetmeyin?
Profesör Kemal : (Ceketini sandalyenin üzerinden alır) Biricik yeğenim beni göremeden hayatını kaybettin… Ben de sen çok özlemiştim.  (Hüzünlü bir müzikle her ikisi de ağlayarak dışarı çıkarlar. Perde kapanır.)

Bor, 13.12.2008

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

HAYATA BAKIŞ
Zeynep Şarlak paris’te  posta europe gazetesininin “Genel Yayın Müdürüydü”. Benimle röportaj yapmak istediğini telefonla bildirdi. ben de bu isteğini kabul ederek ilgili gazetenin onuncu paris’teki bürosuna belirtilen gün ve saatte gittim. Önce birbirimizle tanıştık. Sonra sorular bölümüne geçildi. bana  bir sorusunda “Hayata nasıl bakıyorsun?” Dedi. Ben hiç abartmadan : “evimin içindeyken sadece eşyalarımı, odalarımı görüyorum.  pencereden baktığımda arabamı ve caddeden geçen  insanları görüyorum. Çatıya çıkarsam şehrin tümünü seyrediyorum. Uçakla giderken önce bir şehri, daha sonra bir ülkeyi ve ülkeleri görüyorum. bütün bunlara rağmen gözlerimi kaparsam hiç bir şey göremiyorum.” Dedim.
Bahsettiğim bu röportaj  aylık posta Europe gazetesi’nin 1999 yılı mart ayında 28. numaralı sayısında yayınlandı. O zamanlar  paris’te doktora öğrencisi olan Zeynep hanım bugün İstanbul’da bir üniversitede öğretim görevlisi olarak görev yapıyor.
Hızla geçen ömrü iyi değerlendirenler kazançlı;boş şeylerle uğraşanlar ise biliyorum ki hiç huzurlu değiller.
Geçmişte olduğu gibi başarılı  insanlarımızın köreltilmesi ve ta başında silinip atılması için dış mihraklı tahrip odakları her vilayette ellerinden geleni yapmaktadırlar. Onlar kahve köşelerinde pinekleyen insanlarımızla, birbirleriyle çekişen, parçalanmış toplumlarla tatmin oldukları için bu yönde istedikleri her şeyi pervasızca  yapıyorlar.
Bir zamanlar bana işkence yaptırtanlar da onlardı. Babamın sattığı av malzemeleriyle, ruhsatlı silahıyla beni suçlayan piyon insanlar hedeflerine ulaşırken tek bir Allah’ın kulu çıkıp ;bu gencecik insana haksızlık yapıyorsunuz, iftira ve asılsız suçlamalarla incitiyorsunuz ?; Diyen olmadı. Bugün ;o zamanlarda  benimle ilgilendiklerini söyleyen çatlak seslileri ne yazık ki gerçekleri ifade etme yürekliliğini de gösteremiyorlar.
Her şeye rağmen İlahi Adaletin nasıl tecelli ettiğini biz biliyoruz. Bundan haberi olmayanlar ulu orta benim arkamdan asılsız ve mesnetsiz neler konuştuklarının benim tarafımdan bilindiğini de ne yazık ki farkedemiyorlar. Birlik ve beraberliği hazmedemiyoruz.  
Auchan, Leroy Merlin, Carrefour gibi Fransa’da yüzlerce şubesi bulunan ünlü bir çok büyük mağazaların sahipleri yahudilerdir. Bütün yabancı ülkelerden gelen işçiler Türkler dahil, Yahudi patronlardan iş alarak hayatlarını sürdürmektedirler. Her Yahudi iş yerinde 4 ila 5 tane kumbara bulundurmaktadır. Her sabah birbirini ziyaret eden yahudiler bu kumbaralara ;bu gün yahudilik için ne yaptın? Parolasıyla, her birine en az 10 üro karşılığı para atarak, yahudi öğrencilere, yaşlılara, hastalara, gençlere ve İsrail devletine bu şekilde destek olmaya çalışmaktadırlar. ayrıca yaklaşık 2 santimetre eninde 8 santimetre boyunda bez üzerine ibranice yazılmış olan armalarını her yahudi iş adamı iş yerini açarken veya kaparken eliyle dokunarak öpmektedir. bu adeta gelenek haline getirilmiştir.
Gurbette Fransa gibi ülkelerde  iki Türk’ün bir araya gelip bir iş yeri açtığı hiç görülmedi. Açtılarsa dahi ömrü 2 yıl sürmedi. Fransızların bu yönde çok sık ifade ettikleri bir söz var : “Yahudilerin ortaklığı en az kırk yıl sürer, Türklerinki ise  40 ay sürmez” Bir çöküntünün içerisindekiler,pekiyi biz ne yapıyoruz ? Erkeklerimiz erkekliklerini ispat etmek için her nerede bulunurlarsa bulunsunlar gereğini yapıyorlar. Kadınlarımız parçalanan aileler içerisinde acılar içerisinde. universitelerde okuyan kızlarımızın durumları ise hiç iç açıcı değil; maddi  imkansızlıklar ve kapitalist çark onları da evirip çeviriyorâ; bu sebeplerle  zengin erkekler ve fakir öğrenciler arasındaki sekse dayalı parasal ilişkiler ve tahribatlar hiç farkedilmiyor. Ahlak çöküntüsü, ilişki bozuklukları, ihmal arasında kalan insanlarımızın günümüzde tek düşündüğü şey ise "para". Sömürülerle dolu bir hayat;biz sömürülen insanlar olarak bulunduğumuz ülkelerde ısınmaya çalışıyoruz. konsolosluklarımız sadece pasaport, evlilik ve askerlik işleriyle uğraşıyorlar. boş verin bir üniversiteyi veya liseyi; Fransa’da tek bir Türk okulu dahi yok. Şimdi metro başlarında, pazar yerlerinde dilenenler arasında türk kadınları da var.  ayrıca romanya’dan gelen dilenciler fransa’da iyice organize  olmuş durumdalar.  ve belli merkezlerden belirlenen önemli noktalarda dilendirilirlerken öğrendikleri bir iki kelimeyle kendilerinin "Türk" olduklarını ifade ediyorlar.
Bilir bilmez yukarıya attığımız taşlar başımıza düşünce, zaman zaman can havliyle, feryat ederek nedense sen yaptın diye, birilerinin arkasından koşuyoruz. eee kardeşim sen bu kadar şuursuzsan ben senin için ne yapabilirim ki?
Sanal ortamdaki hızlı değişkenlikler,çoktan beri sanal ortamda gruplar arasında geçen tartışmaları izliyorum veya yazışmalara katılıyorum. Aynen günlük hayatımızda olduğu gibi bir ortamı bu alanda da görüyorum. Tacizler, hakaretler hatta uydurma söylentiler bir anda önemli bir seviyede bir çok yere ulaştırılıyor. stres ve  çöküntüler içerisine giren insanları hatta kışkırtıcılık yapanları veya bunlar için fırsat kollayanları farkediyoruz. tehditleri, karşı koymaları, sindirme hareketlerini ya da yönlendirme gayretlerini veya ustalıkları izleyebiliyoruz. Bizim bilmediğimiz, farkedemediğimiz  hatta geleceğe taşınabilecek olayları ve acıları bu boşluk veya kontrolsüzlük içerisinde hissedebiliyoruz. önemli olan güçlü olmak veya olaylara geriden bakarak bu akıntının boyutlarının farkında olmaktır. hızlı bir değişkenlik içerisinde gelişmelerin neresinde kalabileceğimizi kestirmenin de kolay olduğunu söyleyemeyiz. bir sürükleniş içerisinde bir yığın olaylara hazır olmayanları belki kendimiz de dahil gelecekte farklı konumlarda ve istenmeyen olaylar içerisinde görmeye kendimizi alıştırmalıyız. çünkü bize dost görünen düşmanlarımız bizleri huzurlu görmek istemiyorlar.
Uzaktan farkedebilmek; bazı şeyleri uzaktan farketmek mecburiyetindeyiz.
Yazımın ilk başlangıcında ifade ettiğim sözlerimi tekrarlamak istiyorum : “evimin içindeyken sadece eşyalarımı, odalarımı görüyorum.  pencereden baktığımda arabamı ve caddeden geçen  insanları görüyorum. çatıya çıkarsam şehrin tümünü seyrediyorum. uçakla giderken önce bir şehri, daha sonra bir ülkeyi ve ülkeleri görüyorum. bütün bunlara rağmen gözlerimi kaparsam hiç bir şey göremiyorum.”
Selam ve sevgilerimle,
İç Mimar ve Endüstri tasarımcısı
http://monsite.wanadoo.fr/sevgı/
http://serran.site.voila.fr/index.jhtml
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

UNUTMAYIN Kİ DÜNYA SİZİN GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ DEĞİL
TANIMAZLIKLAR AĞI
 Duruşunuzu gözden geçirin. Her davranışınıza genelge çıkartmayın
Ne kadar çok şeye bağlanırsanız yürümeniz o kadar güçleşir
İç büyümenizin, fiziksel dış büyümenizden daha çok  sizin keşiflerinize ışık olabileceğini unutmayın.
YANLIŞLIKLARLA ÖRÜLEN DUVARLAR
Yalanlarınız hırslarınızla beslendikçe içsel hayatınız zedelenebilir
Başkalarının yönlendirmeleriyle hareket  etmenizin devamlılığı kimliğinizi tanınmaz hale getirebilir.
İçinizde oluşturduğunuz dengesiz kurgularla dışa doğru yaşama süreci kişisel beklentilerinize ve büyümenize engel olabilir.
İÇLERİNDEKİ AÇLIKLARDAN HABERLERİ OLMAYANLAR
Sorumluluklar başkalarının varsayımlarıyla elde edilemez.
Seçenekleriniz size ait olmalı… Bilinçli adımlar atmalısınız…Gözden geçirilmemiş güç, yıkıcı ;  ani ve hesapsız kararlar da üzücü olabilir…
Bunları unutmayın
İÇGÖRÜSÜZ BİR YÜREK, REHBERSİZ BİR RUH
Tanımadığınız ve sonu görünmeyen bir yolda hesapsız yürümeniz çevrede bulunan köpekleri kuşkulandırabilir
Nereden ve neyin çıkacağını bilmediğiniz bir yönde
Sonsuzluğa gitmek gibi fikriniz olamayacağına göre ne yapmak istediğinize şimdiden karar verin.
Unutmayın ki dünya sizin gördüğünüz gibi değil.
 Paris, 06.05.2007
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

SANAL KİTAPLARIMIZ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

1

 
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

1

Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM