DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

SANAL KİTAPLARIMIZ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

1

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

İÇİNDEKİLER
TAKDİM
 
HAYAT HİKAYESİ

9 ŞUBAT DÜNYA SİGARAYI BOYKOT GÜNÜ

ALBAYRAK İLKÖĞRETİM OKULU

ALKOLE VE SAFAHATA HAYIR

ALKOLİZM VE GENÇLİĞİMİZ

AMERİKAN MUHİBLERİNE SAYGILARIMIZLA

ASMALI ÇORUM EVLERİ

AT PAZARLIĞI

ATATÜRK LİSESİNDE YEŞİLAY HEYECANI

AYVANSARAY

BALKONDA SİGARA İÇMEK İNTİHARDIR

BİR ÇAMAŞIR GÜNÜ

BİR ETKİNLİK RESİMLERİ 25 Haziran 2008

BİR GÖÇÜ İNCELEMEK

BORÇ

ÇEÇENLER VE BİZ!

ÇOCUKLARIMIZA DİKKAT EDELİM

ÇORUM’A ÜNİVERSİTE İSTEMİYORUM!

ÇORUM’UN TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ
 
ÇORUM'DA YEMEK KÜLTÜRÜ
 
ÇORUM'UN KİRLİLİKLERİ
 
EN KUTLU HAFTANIN ARDINDAN
 
ERTUĞRUL FİRKATEYNİ
 
ESAS KİRLİLİKLER
 
ESKİ BUZDOLAPLAR
 
ESKİ KAPLAR
 
ESKİ PARALAR
 
ESKİ ÇORUM EVLERİNİN ÖZELLİKLERİ VE YAŞAM
 
ESKİ ÇORUM'A DAİR
 
GAZETECİLER BAYRAMI MÜNASEBETİYLE GAZETECİLER

GAZİPAŞA’DA YEŞİLAY KUTLAMASI

GÖZ AMELİYATI

HANGİ GENÇLİKLE NEREYE?

IRAK’ A ASKER..

İÇKİ SİGARA VE ÇORUM

İLİMİZİN ÇEVRE SORUNLARI VE ACIL ÇÖZÜM BEKLEYEN MESELLER

İSO 9001

İSRAİL'LE BAŞ EDEMEZSİNİZ!

KADINA ŞİDDET Mİ ?

KADİR GECESİ

KANSER OLMAK İSTEMİYORSANIZ

KIRKA YAKIN TİRYAKİ DAHA SİGARAYI BIRAKTI

KONUŞMA DİLİ VE ÇORUM AĞZI

KULAKSIZ SOKAK , 1973

MEZAR-I ŞERİF

MEVLİT

MİRAÇ KANDİLİ VE SİGARA YASAKLARI KUTLAMASI

OKULLARDA ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE

ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİNDE ÇALIŞMALAR!

OSMANLI CAMİLERİ

OSMANLI SERGİSİ

ÖZÜR DİLERİM EY KUDÜS

POP STAR YARIŞMASI

SENA ÖZKAŞ SİGARA’NIN GERÇEK YÜZÜ

SEVGİLİLER GÜNÜNÜ PROTESTO EDİYORUM.!

SEVGİLİLER GÜNÜYDÜ

SİGARA HARAM MI?
 
SİGARA NASIL BIRAKILIR
 
SÜLEYMANİYE
 
TARİHİ ÇEVRE VE ESKİ KENT DOKUSU:

TAVLA
 
TEKEL NEDEN SATILMAMALI
 
TEL
 
TEZİMİZ
 

YARDIM

YEŞİLAY 75.YIL İLKÖĞRETİM OKULUNDA

YEŞİLAY ERKEK YURDUNDA

YEŞİLAY HAFTASI (1-7 MART)

YEŞİLAY HAFTASINDA SİGARAYI BIRAKTI
 
YEŞİLAY İLİM YAYMA’DA
YEŞİLAY KIZ YURDUNDA
 
YEŞİLAY ÜNİVERSİTEDE
YEŞİLAY’A DESTEK VERİN…
 
YEŞİLAY’IN İSKİLİP ÇIKARTMASI
YEŞİLAYDAN MÜFTÜLÜĞE ZİYARET
YEŞİLAY' DAN YILBAŞI UYARISI
 
OKULLARDA ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR BİR ARAŞTIRMA

Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TAKDİM           

Bir kitabın doğması, o kitabı yazmaya kalkan kişinin amacına ve bilgi birikimine göre değerlendirilmesi uygun olarak görülmelidir.

            Elinizde bulunan bu çalışmanın sizlere ulaşması için günlerini veren bu çabası için şükranlarımı sunarken, bu çalışmada da benim ufacık bir katkımın da bulunması beni bahtiyar etmiştir.

            Bu çalışma ile sizlerde bazı bilgileri edinmiş ve faydalanmış olarak uzun yılların birikimlerinden aydınlanacağınızı göreceksiniz.

            Bilgi; yazılmadıkça kaybolmaya açık birikimlerdir. Her insan bir kitaptır; onu okumamız gereklidir.

            Tanımadığımız ve anlamadığımız kişiler hakkında nasıl kararlar veremezsek; bir çalışmayı da incelemeden, okumadan karar veremeyiz. 

Mahmut Selim GÜRSEL

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY  
1955 Yılında  Çorum da doğdu. 1975  yılında İstanbul Devlet Güzel Akademisine girdi. 1981 yılında Yüksek İçmimar ve Endüstri Tasarımcısı olarak Meslek  hayatına  atıldı.Çeşitli atelyelerde  dahili dekorasyon  projeleri ve İçmimari   işleriyle meşgul oldu. Ramada , Hilton ve MNG Holding’ in  İnşaat firmalarında ince yapı şantiye şeflikleri  ve  tasarım,  içmimarlık, proje ve uygulama hizmetlerini  yürüttü.
TBTAK  Bilim Adamı Yetiştirme Gurubu Başkanlığınca tertiplenen  Proje  yarışmalarında 1974  biyoloji ,1977 ve 1981  yıllarında da Tıp Teşvik Ödüllerini  kazandı. Çorum ve çevresinin  Kelebek ,böcek ve fosil ve mineral kolleksiyonlarını  yaptı.
Tarihi  Çevreye duyarlı ve bir Çorum  Sevdalısı olarak şehrimizin bütün Tarihi evleri ve yapıları ile doğal çevresinin  dia filmlerini çekti. Aynı yıl Safranbolu Evleriyle alakalı 22 dakikalık bir belgesel  film yaptı.. Eti folklor ve turizm derneğinin katkılarıyla ve maddi yardımlarıyla 1981 ve 1984  yıllarında  Eski Çorum Evleri  konulu  fotoğraf sergilerini açtı.
İnşaat ve ince yapı  işleriyle içmimarlık  hizmetlerini   geçtiğimiz  körfez krizinde bırakarak yayın  hayatna  atıldı. Denizli  ve Fethiye televizyonlarında program yapımcılığı  yaptı. Belgesel  filmler çekti ve drama  senaryoları  yazdı. Şehrimizde Konur Fm ve Çağrı  Fm de Programcılık, Hakimiyet  Gazetesinde Köşe Yazarlığı, Lider, Yenigün ve Çorum’un Sesi  gazetelerinde de  Yazı İşleri Müdürlüğü yaptı.
Üç yıl Çorum  İlahiyat Fakültesinde Türk ve İslam  Sanatı  Tarihi dersleri verdi.
1997  yılında Türkiye  Diyanet Vakfı ve Çorum İlahiyat Fakültesince tertiplenen “Tarihte İz Bırakan İskilipli Alimler”  Sempozyumuna katılarak , “ İskilip  tarihi Çevresinin Önemi ve Korunması’na  dair”  hazırladığı  tebliği  sundu. Ertesi yıl bu tebliğ ,sempozyuma katılan  diğer tebliğlerle  birlikte Türkiye Diyanet Vakfınca  basılarak kitap haline  getirildi.
Çorum  Tarihi Çevresi  konulu ev “Eski Çorumdan Kalanlar” isimli  son  fotoğraf sergisini 2000 yılında Devlet Güzel Sanatlar galerisinde açtı ve  dia gösterisi  yaptı.
Hayatında  en büyük yeri işgal eden “Tarihi Çevre Korumacılığı, Türk  ve İslam Sanatı Sanatı ile Osmanlı  Kültürü ”adına hem  ülkemizin hem de Çorum’ un en büyük film Kolleksiyonlarından birisini  vücuda getirdi. Çorum Tarihi Evleriyle,Çorum Kültürü ve Folklorü ile ilgili çalışmalarını  da bir Cd’ de  topladı.
Şehrimizde birçok yerde ve zamanda Osmanlı  Sanatı konferansları verdi  ve film gösterileri  yaptı. Çorum Belediyesinin tertiplediği  Hitit Festivallerinde de etkinliklere  katılarak plaketlerle  ve çeşitli dernekler  tarafından da ödüllerle  taltif edildi.
Bütün bu çalışmalarının  yanısıra  aynı zamanda içki ,sigara , uyuşturucu ve cinsel hastalıklarla mücadeleye de kendini  adayan Alpay; geçtiğimiz günlerde İstanbul Yeşilay Genel Merkezi tarafından Çorum  Yeşilay Temsilcisi olarak   görevlendirildi.
Aynı zamanda Mimar  Sinan  Üniversitesinde Osmanlı Sanatı Tarihi ile  ilgili doktora çalışmalarını da yürüten  ve çeşitli konulardaki  kitaplarını tamamlamaya çalışan Attila Alpay’ ın ilmi, siyasi ve Çorum Tarihi konularında dergi ve gazetelerde yayınlanmış  bine yakın da   makalesi bulunmakta.
Bir tarihi çevre araştırmacısı, fotoğraf sanatçısı, gazeteci,yazar ve musikişinas  olarak gençlerin ve halkın  eğitimine, bilinçlenmesine ve aydınlanmasına  kendini  adayan bir insan olan Attila  Alpay,evli ve  üç çocuk  babası..Mahalli basında yayınlanmakta ve Internet’te Yazarımız http://corumlu2000.dergisi.info  Çorumlu2000 Aylık Kültür Sanat ve Tarih ve Edebiyat yazıları yayınlanmaktadır
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

9  ŞUBAT DÜNYA SİGARAYI BOYKOT  GÜNÜ...
15.yüzyılda Akdenizdeki İspanyol, Ceneviz ve Venedik korsanlarının  Piri Reis ve Barbaros’ların önünden kaçarak yeni yağma alanları bulmak ve yeni soygunlar yapmak bahanesiyle  sığındıkları  kıtada  buldukları bu zehirli ot; yani Tütün  yine  onlar eliyle önce Avrupa ya  getirilmiş ve oradan da Frenklerle  olan  ilişkilerini  ilerletenler eliyle de   bütün Osmanlı  ülkesine oradan da tüm Asya’ya hızla yayılmıştır.
Dünyanın en güzel  coğrafyasındaki  ülkemizin  ikliminin ; tütüne  elverişli  olması neticesi hızla her tarafta  ekilmiş , önceleri çubukla içilmiş sonra  nargile ile denenmiş ve yüz yıldır da  makinalarla sigara şekline getirilip  insanların istifadesine ( !)  sunulmuş bulunmaktadır.
Sömürgeci  haçlıların bizim  iyi sigara  içtiğimizi  keşfetmeleri  bana göre  son iki bin yılın en büyük keşfi  olmalıdır.Çünkü  makalenin ortasındaki sigara paketi 95  yıl önce  Almanya Dresden’deki Dünyanın en büyük sigara fabrikasında imal edilmiş ve Müslümanları kandırmak  için “ Selamualeyküm ” ismi  verilmiş  olan ve bugünkü “Salem ” sigarasının  Ata’sı  olan  sigara paketidir.
Bu dehşet verici  hadise  gibi  araştırmalarımız  neticesi   böyle nice reklam tuzaklarını ve insanlarımızı kandırmaya yönelik  sigara türlerini de antikacı ve koleksiyonculardan -ancak resimlerini- ele geçirmiş bulunmaktayız.(Ganimetimiz arasında (!) üzerinde Besmele yazılı paketlerden  tutun da  Selahattin  Eyyubi’yi at üzerinde  sigara içerken gösteren paketler ve “Mekke”  yazılı  sigaralar da bulunmaktadır.)
Nihayet  Cumhuriyetle  birlikte   ülkenin en büyük  lokomotif sektörü olan  Reji idaresi  Fransızlardan alınarak  İnhisarlar  idaresine tahvil olunmuş ; sonra da Tekel  adını  almış ve gittikçe büyüyerek 3-5 milyon insanın  bu sayede ekmek  yediği (!) bir sanayi  dev’i olup çıkmıştır.
Ama her gelen  iktidarın gafleti neticesi yabancılar –uzmanlarıyla- sigaramıza el atarak  Samsun ve Maltepe  haricindeki bütün Türk sigaralarına  toz şeker ,kakao ve Alkol kattırmış; onu katmerli  bir zehir haline getirtmiş ve bizlere  yeniden “ buyrun buradan yakın” diyerek bizim tütünümüzü bize yeniden ikram etmiş bulunmaktadırlar.
Sonra “Sizin tütününüz de çok meşhurdu  canım”  diyerek  ülkemize  şilepler dolusu  kendi Tütünleri  olan sulak yerde  büyümüş, radyoaktif  hormonlu Virginyalarını ve bundan mamül sigaralarını sokuşturmuş ve artık ülkemizi  kanserin kucağına da iyice  yerleştirmiş olmaktalar.
Bu sayede  “Canım  Türkiye’m ” günde  seksen milyon doları  her sabah  yakarak  akşama kadar tüketen ve ertesi gün  bir o kadarını daha yakarken  hem kendini hem de gelecek nesillerini  “yaktığını ” fark etmeyen bir   ülke  olup çıkmıştır.
Kendi  sigaralarının  reklamlarında  oynayan kovboyun  Akciğer kanserinden  ölmesine aldırmadan  hemen yerine dublörünü  yerleştirenler ; bizlerden bir plastik  damar karşılığında yüz elli  kamyon buğday istemekte ve Devletimiz de  günde  iki yüz elli  insanımızı  by-pass ameliyatı ettirerek savunma  bütcesi kadar  bir parayı sigaranın açtığı bu  yaraları  sarmaya harcamaktadır.(Bir anjiyonun devlete maliyeti dokuz,bir bypass ameliyatının maliyeti ise elli  milyar  liradır. )
Sigara  tütün ,alkol ,uyuşturucu ,kola ,fuhuş,aids ,frengi  zinciri gibi  çoğu ithal bir sürü felaketin  milli  hasletlerimiz olması kadar  bendenize  utanç veren bir başka konu daha yoktur.Bu özelliklere sahip olan Müslüman Türk insanı  profili ne yazık ki hep tekrarlanan “yüzde doksan dokuz safsatası” içine girmekte ; gerçekte ne olduğumuzu veya ne olmadığımızı da kimse  bilmemektedir.
Sigara  ile mücadele için çıkarılan 4207 sayılı kapalı  yerlerde sigara  içmeme  yasağı  tiryakilerin dışarı uğramasına sebep  olmuştur. Ama  ülkenin büyük  bir kısmı hala soğukta da  olsa  sigaralarını tüttürmeye devam etmektedirler.
Eğer kendimizi ve ülkemizi biraz  seviyor ve kendimize  biraz acıyorsak; bu “ korkunç zehiri ” bir an önce bırakalım  ve herkesin de   kurtulması  için çaba gösterelim. Zira bundan  büyük bir Milli  Dava olamaz. Her türlü milli  meselemizi de  ancak  yaşayan ve  sağlıklı  insanlar  çözecektir. Ulu mezarlıktaki  ölülerimiz  değil...
Saygılarımızla….
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YEŞİLAY'DAN HABERDİR ALBAYRAK İLKÖĞRETİM OKULU
Yeşilay  ikinci kez Albayrak'ta…
Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi ilimizdeki okulları dolaşmaya öğrencilere sigara alkol ve bağımlılık  yapan maddelerin zararlarını anlatmaya devam ediyor. Öncelikle sigaradan başlayarak  gençlerimizin  ruh ve beden sağlığını tehdit eden tüm faktörlere  savaş açtığını kaydeden Türkiye  Yeşilay
Derneği Çorum Şubesi  Başkanı Attila Alpay da gönüllü  bir insan olarak okulları dolaştıklarını ve bunu  yıllardır sürdürdüklerini, kimseden de bir şey beklemediklerini  belirterek  şunları  söyledi :
"Geçtiğimiz g ün  ikinci kere Albayrak ilköğretim okuluna davet edildik ve peş peşe iki konferans verdik.Yeşilay  genel merkezinin verdiği  yetki ile  bilindiği gibi çağırılan her yere giderek
insanları bilgilendiriyor ve ilköğretim okullarında da sigara ,kola ve enerji içecekleri  ile sağlıklı beslenme konularını da kapsayan madde bağımlılığı  ile mücadele seminerleri veriyoruz.
Zararlı maddelerin tüketimindeki artış  gençlerimizin ruh ve beden sağlıklarını da tehlikeye atmaktadır. Öğrencilerimizin olduğu kadar ebeveynlerinde bilgilenmeye ve konunun  takibini yapmaya şiddetle ihtiyaçları vardır. Eğitimcilere ve velilere çok iş düşmektedir.
Bu okula da ikinci gelişimiz. Okulumuzun  gayretli ve çalışkan Müdürü Sn.Salim Söylemez beyefendi  son derece güzel bir salon hazırlamış.Teknik donanım da muhteşem. Bizi  davet ederek teveccüh gösterdikleri ve bilhassa genç öğrencileri bilgilendirmemize imkân sağladıkları  için kendilerine Türkiye Yeşilay Derneği adına  çok teşekkür ediyor sonsuz şükranlarımızı  sunuyoruz."

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ALKOLE  VE  SAFAHATA  HAYIR
Yılbaşı alkol bayramı değildir; böyle günlerde insanlarımız sefahat  tabloları çizmemelidirler. Yılbaşlarında bilhassa alkol tüketimin had safhaya çıkıyor. Bu gecede işlenen  suçlar ve yapılan trafik kazalarının  aylık bilançolara  eşdeğer olduğunu da istatistiksel olarak görülmektedir.
            Milli gelenek ve dini bayramlarımız arasında Noel kutlama ve yılbaşı eğlencesi diye  bir şey yoktur. Bunlar Hıristiyan batı dünyasının bize göre çirkin adetleridir. Bir Peygamberin doğumu içki içerek fuhuşla ,kumarla ve kepazeliklerle  kutlanmaz. Eğer  dünya  globalleşiyorsa buna  inananlar bizim adetlerimize  neden hassasiyet göstermezler. Çılgınlar gibi içki içerek  sarhoş olmak, zorla kazandığı  paraları  ,çoluk  çocuğunun  nafakasını bir gecede içki ve kumar masalarında  harcamak bize yakışan hal ve hareketler hiç değildir. Bir geceden bir şey olmaz diye düşününler her türlü kötülüğe  böyle gecelerde başlamakta; bir günah gecesinin  acısını  bütün bir ömür boyu maddi ve  manevi felaketlere uğrayarak  çekmektedirler.
Öte yandan dünyadaki Müslüman katliamlarının bu günlerde  artması ,hepsi  sivil çok sayıda suçsuz Müslüman  kardeşimizin muhtelif ülkelerde  şehit edilmesi, ülkemizde de  terör estiren ve  hıyanet içinde bulunan bazı gurupların azgınlıklarını  artırmaları  yüreğimize  büyük acılar yerleştirmektedir. Dünyanın içinde bulunduğu bu felaketler ortamında  yaşadığımız elim kayıplarımız için dua  ve tefekkür etmekten; çalışkan olup  işlerimizi  ve  ekonomimizi kurtarmaktan başka  bir çare yoktur.
Basında yılbaşı için gereken önlemler diye polisimizin  sarhoşlarla  ve çıkaracakları  olaylarla meşgul olmaları, eğlence yerlerini kollamaları ve otomobil kullanamayacak derecede  alkol alanları evlerine bırakmaya çalışmaları Türk-İslam toplumuna  yakışan  işler değildir. Biz ülkemizin terör yaraları aldığı; İslam Dünyasının kan, katliam ve ateş denizinde boğulduğu, İslam coğrafyasının Amerikan ve İsrail işgalinde olduğu bir dönemde  hangi  halimize keyfedeceğiz ve işrete dalacağız. Garptaki Müslüman’ın acısını şarktaki duymazsa tam iman etmiş sayılır mı? Türk  ve İslam ahlak ve aile yapısına aykırı işret tabloları, magazin basınının sosyete ve zenginlerin  sefahatine  yönelik eğlenceleri ve bunların  çarpık-rezil yaşantıları  yetmiş milyonluk bu fakir ülkeye hala dayatılmak  istenmektedir. Medyanın büyük bir kısmı da bu ihanetin maalesef  içindedir.
Yılbaşı  eğlencelerini, bunu alkol bayramı  yapanları, sefahat ve rezalet tabloları çizerek bunları bu aziz  milletin bayramı veya geleneği yapanları  ve bunları milletimize  dayatanları şiddetle protesto ediyor; tüm hemşerilerimi  işgal altındaki İslam coğrafyasında suçsuz yere katledilen tüm Müslüman  kardeşlerim için duaya  ve saygıya  davet  ediyorum.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ALKOLİZM VE  GENÇLİĞİMİZ
Ülkemizin   sessiz  sedasız tırmanan  ve gün geçtikçe  büyük bir felaket  halini alan   dertlerinden birisi de   alkolizmdir. Kırk yıl önce   kolalar ile başlayan yüksek kafeinli içecekler  bir kuşağın  alkolik olmasına ve  başlayanlarında  siroz  başta  olmak üzere hepatitler ve bilhassa  karaciğer kanserleri gibi çeşitli  ölümcül hastalıklara  yakalanmalarına  sebep  olmuştur.
İlimiz Çorum , Cumhuriyetin ilk yıllarında  şarap deneme  evleri açılan ve etrafı  bağlarla çevrili olduğu içinde  yüksek  miktarda  ve kaliteli  şarap üretmiş illerinden  birisidir. (Bununla  birlikte  şöhreti hala  maruf  kuru üzümden  boğma  rakı üreten köylerimiz bile olmuştur.) Sonra  Tekel  idaresi  işi ele alınca  bunların üretimi durmuş  hele bağlık alanlar da inşaat sahası  olunca bu iş te artık  sona  ermiştir.(İlimizin  ilk sanayii  kuruluşunun   bugünkü  Albayrak ilkokulunun karşısında bulunan  Bağlarbaşı  rakı  fabrikası olduğunu  hatırlayan da artık pek kalmamıştır.)
Tabii sona  eren  Çorum’daki  alkol üretimidir. Öte yandan  tekelin  yeni ve fenni  üretim tesisleri ve fabrikalarının da  açılması üzerine  tüketimde artmaya başlamıştır. Önceleri  üzüm bolluğundan  şarap  içen  ahalimiz  Cumhuriyetin ilk yıllarındaki  rakı modası ile  ağır alkollü  içkilere  yönelmiş ,daha sonra  özel sektöre  içki imal izni verilince  on yıllar boyunca  muhtelif  biraları  içmiş ve  şimdi de   tekelin  tümüyle satılması ile  artık ne yaptığı belli  olmaz bir  hale gelmiştir.
İki yıl önce  cumhuriyetle  yaşıt “tekelin  yani  eski adı ile  inhisarlar idaresinin”  yabancılara satılması ülkemizde  alkolizmin “tırmanma  tarihi”  olarak  belirlenebilir.
Çok  uluslu  yabancı  şirketler  tekeli  aldıklarının  ertesi günü bütün alkollü  içkileri  yüzde 60 oranında  ucuzlatmışlar ve büyük bir alkolizm  furyası başlatmışlardır. Dizilerde sigara  yasaklanmış olmasına   rağmen   Trt  dahil  yüz yetmiş  dizinin  hemen hepsinde  alkol su gibi  akmaktadır. Yüksek gelir  gurubuna mensup insanlarımız  sofralarında su yerine içki içmekte; reklamların  etkisinde  kalan gençlerimiz  bilhassa enerji  içeceklerinden başlayarak hafif  alkollü  içeceklere  yönelmekte; minik yavrularımız  ise kola bağımlısı  haline  gelmiş  veya getirilmiş bulunmaktadır. Sağlıksız  beslenmenin ,fast food cu ve Amerikanvari  hayat  tarzının , radyasyonun ,çevre  kirliliklerinin ve bütün tehdit edici  çevre  faktörlerinin  yanı sıra  sigaralar ve uyuşturularla  birlikte  alkol de artık milli  felaketimiz haline gelmiştir.
Karaciğer  kanserleri  , sirozlar, hepatitler, kalp ve damar hastalıkları ,cinayetler, trafik suçlarına  sebeb alkoldür.Ertesi gün ne yaptığını  hatırlamıyan ve düzenli alkol alan 22  milyon  insanımız vardır.Bunların  9 milyonu  Amatem denilen tıbbi  merkezlerine  kayıtlı  olarak  denetim ve tedavi  altındadır. Hafif  alkollü  ve yüksek kafeinli  içecekleri  içerek  hemen yakın bir gelecekte  alkolik  olacak  gençlerimizin  hesabını ise  kimse bilmemektedir. Mevcut ahlaki çöküntümüzle birlikte  uyuşturucular ve alkol  bilhassa gençlerimizi derinden etkilemekte   medya ve magazin dünyası ise bu sosyal felaketi  tetiklemekte ve  desteklemektedir.
Alkol  yüce  dinimizce zaten haramdır. Bununla  mücadele  etmesi gereken  iki büyük ve öncelikli kurum  sağlık kurumları ve İslami kuruluşlardır. Ama  yıllardır  alkolizme mücadele  diye ne bir proje geliştirilmiş, ne  bir belgesel  film yapılmış, ne de  bir çaba gösterilmiştir. Sağlıkçılar kuş gribi ve kene ile  uğraşır ve diyanet  işleri de komşu hakları ile  ilgili  Cuma hutbeleri  hazırlar , hac  ve ümre  organizasyonlarını tanzim ile  meşgul olurlarken;  haramlarla  mücadele  ve emri bil marufu  tebliğ görevini de  yılardır ihmal etmişlerdir. Zira bu Ülkede  alkolizm ,fuhuş, kumar,aids, frengi ve  belsoğukluğu salgınları,uyuşturular,cinayetler, trafik kazaları, bol alkollü sigaralar, kolalı ve kafeinli içecekler  gibi  zararlı  gayri milli ve gayrı  dini  alışkanlıklar hiç (!)yoktur. Ortalık güllük ve gülistanlıktır. Bunlarla  sadece Yeşilaycılar mücadele  etmelidirler .Birde polis suçluları  yakalamalıdır. Başkaca bir proje üretmeye  ve fikir  beyan etmeye de gerek yoktur.
Bundan da acısı  bütün bu yukarıda  saydığımız ve artık kaderimiz olan  milli felaketlerin;  hiçbir tarikatın, cemaatin, cemiyetin ,partinin,topluluğun ve sivil toplum  kuruluşunun umurunda olmamasıdır.Çevrelerindeki  topluluk,müridleri, bendeleri, dervişleri,mensupları zaten bunları  kullanmazlar. Öyle ise  ülkenin geri  kalan kısmı hiç önemli değildir.Tabii  bu topluluk  dört Irak , üç Afganistan , hatta 60 Çeçenistan  nüfusu  kadar olsa bile(!)…
Bir ülkenin  insanları  sigara ve alkol içerek, gençleri uyuşturucu kullanarak ne kadar mümin  olabilir? İslamiyet  kendi  kabuğuna çekilerek çevresindeki  felaketleri hatta yangınları  görmemek midir? “Emr’ i  Bil Maruf  Nehyi Anil  Münker” hem  ayettir, hem de hadistir . Ve burada kastedilen  yukarıda saydıklarımız değilse  o zaman nedir ?
Bütün  bunlar eğitim  sistemlerinin , müfredatların,Ders programlarının ve  kitaplarının , yaşama  biçimlerinin  ve  hayat disiplinlerinin  içine  yerleştirilmediği  takdirde  Türk İslam toplumunun yani milletimizin  geleceği  ve ahreti  de bir felaket  olacaktır. 
Bizim Yeşilay  olarak  dileğimiz  ülkemizde  alkolün de  kısıtlama ve  denetim  altına alınmasıdır.Tekeli  alan yabancılar para kazanacaklar diye bütün bir  nesli tehlikeye  atmak  vicdani ve ahlaki değildir. Yirmi iki  milyonluk  bir genç  kitlesini  ve sonrada bütün bir milleti  zehirleyenlerden  hesap  sormayanlar da böylece tarihi , dini ve milli büyük sorumluluk  ve   vebal  altına gireceklerini   asla unutmamalıdırlar.
Saygılarımızla.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

AMERİKAN MUHİBLERİNE SAYGILARIMIZLA...
Millî Mücadeleden önce  yurdumuzda  birçok yabancının gelip bizi kurtarmasını ve ihya  etmesini bekleyen  ve çoğu - maalesef-  Avrupa da okumuş eli kalem tutan münevver ve  entelektüel aklı evveller böyle birçok cemiyet kurmuşlar ve uzun süre icra-ı sanat (!) eylemişlerdi.
Bunlardan Amerikan  Muhipleri - yani amerikan dostları veya sevenleri - cemiyeti en meşhurları olup maruf yazar  Halide Onbaşı - Halide Edip Adıvar ve eşi  doktor tıp bilimci  Adnan Adıvar’da bu cemiyetin murahhas azaları idiler. Bunu daha birkaç yıl evvel Çanakkale’de iki yüz bin şehit vererek kovaladığımız İngilizlere sempati duyan “ İngiliz muhipleri cemiyeti” üyeleri takip eder ve peşinden de buna benzerleri takılır giderdi.
Bence hemen hepsi büyük bir hıyanet-i vataniye içinde olan bu teşkilatların günümüze sarkan  üyelerinin sayısı  kanaatimce  milyonlarla ifade  edilebilmekte ve yine o zaman olduğu  gibi bugünde  bu insanlarımız ne  yaptıklarını hâlâ  bilmemektedirler.
On bir kahraman subayımızın ABD’liler tarafından esir alınmaları, karakollarına Peşmergelerle  birlikte baskın düzenlemeleri, Barzani ve Talabani haini ile  ortak hareket etmeleri, kasaları  kırmaları, uydu sistemini ve bilgisayarları   parçalamaları ,evrakı ve parayı çalmaları  bence çok üzücü, onurumuzu  kırıcı ve milletimizi derinden yaralayıcı bir  harekettir.
Evimin kapısına  atılan  tekme ile oradaki karakola yapılan  baskının  bence hiçbir farkı  yoktur.
Bir vatanperver  olarak  yüreğimdeki  yangını ifade  etmek  mümkün  değildir. His ettiğim derin  acı  ise kelimelerle bile anlatılamaz.
Şimdi yıllardan beri  ABD güdümlü  politikalar izleyenlere  soruyor ve kocaman  harflerle  gökyüzüne  yazıyorum:
NASSIL!
Master  yapmaya gittiğiniz ve “imkan olsa da buralardan  gelmem”  dediğiniz ve bayıldığınız o ülkenin  işte içyüzü.
Her gün yirmi milyon dolar ödediğiniz amerikan sigarası tröstleri kanalıyla İsrail devletinin hazinesine giden paranın kaynağı  sigara tiryakilerimiz.
Daha devam edecek misiniz onun Virginya tütününü, viskisini,kolasını ve daha bilmem nelerini  içmeye.
Sevgililer günü’nü  yani sen valentin day’ ini kutlamaya.
Müziğini dinlemeye, kıyafetlerini giymeye, evde annenizin veya eşinizin pişirdiğini yemeyip hamburger vb. şeyler yemeye.
Okulunuzun mezuniyet töreninde sevinerek  keplerinizi havaya fırlatmak gibi Amerikan adetlerini gelenekselleştirmek için  haykırmaya.
(Askerlerimiz orada sorguda iken-Fatih üniversitesindeki törende sekiz yüz öğrencinin keplerini havaya fırlatmalarını şiddetle  kınıyorum). Kristmaslarında  evinize  bacasından girecek olan Noel babayı  beklemeye, çam süslemeye ve çocuklarınızı  kandırmaya devam  edecek misiniz.?
Cenaze merasiminde camii  avlularında  kara gözlükler  takıp ağlamaklı  pozlar vererek ; ölenlerinizin tabutu  giderken alkış  tutmaya.
Türk lirası yerine her işinizi dolarla görmeye ve Kaliforniyalı hayaller  kurmaya.  Elinizi kalbinizin üstüne  koyup, onun milli  marşını  dinleyerek şerefiniz ve namusunuz (!)  üzerine vatandaşlık  yemin etmeye devam edecek misiniz ? (En muhafazakar gazete ve tv’lerimizden birisinin sahibinin yavrusu veya veliahdı geçen yıl  ABD vatandaşlığına geçiş töreninde objektiflere  böyle  yakalanmıştı)
Nikah  törenlerinde ilgili memura “ iyi ve kötü günde” dedirterek  kilise  nikahı  benzeri işler tertiplemeye
İki atom bombası ile  yüz elli bin suçsuz insanı birkaç saniyede yerde bir avuç kül ve bir yağ lekesi haline getirerek öldüren; geri  kalanlarını  radyasyonla kirletip  nesillerini  kanser ederek  milyonlarını  katleden
Kendi ülkesindeki  Kızılderililerin kökünü  kazıyan
Fakir Afganistan’da binlerce masum insanı dev bombalarla  paramparça ederek , sağ  kalanlarının da kafasına  torba geçirip  okyanus aşırı  esir kamplarına götüren
Bosna’da-Kosova’da  Sırp Kafiri  bir Çanakkale  Savaşı  kadar Şehit veren o mazlumları katleder,hanımlarının ırzlarına geçer,altmış bin çocuğu  acımasızca öldürürken  seyreden
Şimdi de  Irak’ta,  koca bir ülkeyi ele geçirip  petrollerine  konarak, insanlarını esir  alan ve hemen her gün yeni katliamlar yaparak  biraz daha kök salan
Bütün bunlara  terörle mücadele maskesi takarak, cinayetlerine her an  dünyanın bir yerinde yenisini  ekleyen
İnsanlarının  çok yemekten ve dünyayı  sömürmekten  çatladığı bu  milletin  medeniyetine (!) hâlâ alkış tutmaya devam edecek misiniz?
Kahraman  subaylarımızın kafasına  torbalar geçirerek yanlarındaki  Peşmerge hainlerinin alaycı bakışları  altında , onları esir alıp ellerini  kelepçeleyerek götüren ve iki gündür  hiç sesleri çıkmayan , bir resmi açıklama bile  yapmaya tenezzül etmeyen ABD nin içimizdeki sevgili  hayranları
Çift  pasaportlu  mastırcılar, bilmem  kaçıncı  dereceden masonlar, duayenler,tarihi eser kaçakçıları, ofşor bankerleri,kumarbazlar,teolar ,ceolar ve bilmem ne o lar
Green card bekleyenler..Orada işkence var diye ülkemi karalayıp mülteci  numaralarına  yatanlar
Yatlarına  İngiliz ve Amerikan bayrağı çekenler
“İşte elimden gelen buu” mealindeki İngilizce şarkılar okuyup örövizyonda birinci olduk  deyu  sevinçten  havalara  zıplayan  muganniyeler…”
Hayranlık duyduğunuz medeniyetin bu aziz  ülkede zoraki  yaşayan ABD mandacıları
nasıl?
İşte bayıldığınız  millet ve onun  işgalci, soyguncu,emperyalist ,zalim ve merhametsiz medeniyeti
Bu ülke bana (!)  değil üç-beş pasaport,yok yeşil veya pembe kart
Hatta bir trilyon dolar verse, dünyaları ; kainatı  önüme  yığsa
Elimi  “vatan ,vatan” diye çarpan şu mangal yüreğimin üzerine koyup başka bir  ülkenin milli  marşını söyler veya  vatandaşlığına  geçer miyim ?
On bir  kahraman  Mehmetçiğimin  postallarının  bir bağcığına  değişir miyim acaba  bunları (Hepsine  şimdilik  geçmiş olsun  diyebiliyor, o peygamber ocağı mensuplarını  tertemiz  alınlarından  öpüyorum.)
Bunu  da yazdım önümdeki  veresiye  defterime
Doğruları  yazan kalemimi kulağımın  arkasına taktım yine
Çekmecemde  büyük-büyük dedem Maraşlı Sütçü İmam’dan yadigar dönerli altıpatlarımla  bekliyor;
Akademiden Hocam H.Yavuz’un dizeleri ve boğazımda bin bir düğüm haykırıyorum:
“Acılar kaldıysa dünden bugüne,
Elbet sorulacak bir hesap vardır”
Birazdan  akşam olacak.
Tersine dönen bu dünyada güneşin yeniden doğudan doğacağı; işlerin yoluna gireceği günler yakındır.
Kepenkleri kapatmama az kaldı… 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ASMALI  ÇORUM  EVLERİ.
Çorum’ da  yaşayan herkesin yıllarca gözünden kaçmış  çok önemli bir ayrıntı  vardır ki  bunlar da    “ Asmalı eski Evlerimiz ”dir.
İnsanların  daha beton  kozalarda  yaşama  biçimini  bilmediği  bir elli yıl  öncesinden  kalan bu eski evlerdeki tarz-ı hayat ; aynı zamanda dünyanın da  en uygun ve en doğru; hatta  sağlıklı ve mutlu bir yaşama biçimiydi.
Evlerin  çoğu  tek katlıydı. Büyük bir at arabası kapısı ve  yanında  bir de insan girişine ait masif çamdan tek bir kanat bulunurdu.Fakat kimsenin  akıl  erdiremediği ; bu evlerin  dışına yani yol üzerine sokaklara ve bu eski  binaların bir kenarına  kimlerin bu “asmaları ”diktiğidir.
Başka illerin veya bölgelerin eski  evlerinde bu gelenek  pek yoktur. Varsa da hep içeride bahçede veya avludadır. Ama bizim Çorum  Evlerinde  binanın  dışına,sokaklara, duvarların dibine  bu asmalar  çubuklanmış ve yine duvara  bitişik bir şekilde  büyütülmüş; dal budak salınca da  daracık sokaklara salınarak karşı evlere  atılan tellere veya iplere  sarılmış ; bulunduğu bölgeye hem gölgelik getirmiş  hem de gelen  geçenin  yemesi  için  salkımlara  izin verilmiş.
Genellikle tek katlı ve toprak tuğlalardan veya kaba taş örgüden  oluşan duvarların önünde ana giriş kapılarının  bir kenarında  nazlı nazlı salınarak yükselen ve  zaten daracık sokağı kucaklayarak uzayıp giden  bu asmaların nasıl bir görgü veya düşünce hatta amaç neticesi dikildiği  hala meçhulumüzdür. Gelip geçenlere, sokaklara gölge yapması için mi, insanların oturup bir kenarda olmuş üzümleri yemesi, yapraklarını  toplaması için mi? Hayır ve hasenat  için mi? Bilinmez...Hatta bu asma sevgisi o kadar ileri gitmiştir ki  tarihi kunduracılar arastasındaki o dar sokakları bile asma dalları adeta sarıp sarmalar ve sevgiyle kucaklar.
Türklerde asmanın yeri ve önemi zaten malumumuzdur. Osmanlı dönemi mezar taşlarından sokak çeşmelerine kadar incir ve nar ile birlikte hatta selvi motifleriyle mütalaa edilir. Ama bu küçük taşra kasabasının asma sevgisini anlamak pek kolay olmamaktadır.
Ama bildiğimiz tek bir şey var. Tarihi Türk evlerini incelediğimiz otuz yıl boyunca ülkemizin hiç bir yerinde de böyle bir geleneğe de pek rastlamadığımızdır.
Bu inanılmaz  hadiseye bizim gibi tanık olmak isteyenler  Ulu camiden başlayan  bir çember çizerek aşağı sokaklara, kısmen Devane’ye, bilhassa Çöplük Arastasına, oradan da eski Gazipaşa Yavruturna, Yeniyol   Mahallelerine ve Kulaksız  sokağa bağlanan  yan sokaklarda  gezinebilirler. Burada kalan tek–tük, iskedoslu eski  toprak evlerin önlerinde; kapılarının  kenarındaki asmaları görebilir ve bir elli yıl  önceki  “ eski görgünün ve medeniyetin ” izleriyle  yeniden tanışabilirler.
Bir sokaktaki evlerin çoğunda bulunan bu asmaların oluşturduğu yeşil kent dokusunun güzelliğini bugün artık tahayyül dahi edemiyorum. Yemyeşil asmalı arastanın, serin gölgeli sokakların, demli bir bardak çayın tadının yıllarca unutulmayacağı çöplük arastası kahvehanelerinin keyfi kim bilir nasıl bir başkaydı. Hele eski Çorum; sanayii ve çevre problemleriyle kuşatılmamışken etrafı bağlarla çevrili nasıl güzel bir taşra vilayetiydi hatta Devlet-i Ali mutasarrıflığıydı.
Malzeme seçimi, peyzaj, plan, ergonomi, kullanım ve insan faktörünün en doğru şekilde değerlendirildiği, sağlıklı insanların, huzurevine gönderilmesi asla düşünülmeyen her zaman sevilip sayılan dede ve ninnilerle; birbirini seven insanlardan oluşan;  büyük ailelerin yaşadığı eski evler veya eski konaklarıyla bu şehir nasıl da aziz ve güzeldi.
Çorum’un veya kısaca  orta Anadolu’nun alameti farikası sayılabilecek “Ev planı”; bahçe içinde dışarı kapalı; harem ve selamlıklı, divanhaneli yani açık sofalı farklı yaşama birimlerinden ve  birlikte yaşanan ortak mekanlardan oluşan; büyük aileler için düşünülmüş bir  yapı ve müştemilatlar manzumesiydi.
Asmaları gibi bu bahçedeki ulu dut ağaçları da, hatta türlü-kokulu çiçekleriyle cennetten bir köşeyi  andıran bu evlerde yaşayan insanların yaşama sevinçlerini ve psikolojilerini hiç tahayyül edebiliyor muyuz.
Şimdi ise insanların; argo bir yaşama biçimi içerisinde, altmış bin otomobilin direksiyonlarına  geçerek yerli-yersiz  kornalarıyla  yayaları, hamile  hanımları ürküttükleri sinirli ve kaba bir yontma taş çağındayız.
Etrafımız, egzost gazları, tavuk çiftlikleri ve çöp dağlarının  yangınları  ve  kokularıyla, çimentolaşmış baca gazlarının  siyah dumanlarıyla kaplı. Asfalt ,zift,nikotin, sigara ve alkol dolu ciğerlerimizle eski asmalı evlerin  nezaheti  edebi, vakarı ve asaletini, temizliği ve ferahlığını  bu gün ki Çorumluların son bir kere daha hatırlamalarını hatta  saygıyla  anmalarını  diliyorum.

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

AT PAZARLIĞI
            ABD nin Irak’ ı işgali   öncesinde  Amerika’ya çağrılan  Dışişleri eski  Bakanına-Sn.Yaşar Yakış’ a- Başkan Buş’ un söylediği şu sözler  aylar geçtiği halde  içimden bir türlü  çıkmıyor.
Aslında  içimden  çıkmayan eloğlunun söylediği  değil de  bizim bir türlü  veremediğimiz cevaptır.
            Basından yakaladığımıza göre ; Sn.Yakış, Buş’a “Biz buraya  at pazarlığı  yapmaya geldik”demişti. Başkan da ona  ben Teksaslıyım ,at pazarlığını  sizden iyi bilirim ” diye cevap  vermişti de .. Bizim dışişleri de diğerleri  gibi bunun da altında  kalmışlardı.
Bu lafın ne alemi vardı o zaman bilmiyorum  ama ben olsaydım orada  şöyle cevap verirdim.
            Siz ikiyüz yıllık  bir devletsiniz. Bizim ise yazılı tarihimiz en az ikibin yıllıktır. Biz At’a taa Orta asya’dan beri biniyoruz. İnanmazsan  uydundan Çin seddinin fotoğraflarına  bir bak. Bu Türk akınlarına karşı  yapılmış  yeryüzünün dört bin km. gelen en uzun duvarıdır.;bu biiir.
            Esas ata binenler senin dedelerinin katlettiği,kökünü  kazıdığı, bu  kıtanın eski sahipleri olan kızılderililerdir. İnkalardır, mayalardır, azteklerdir; bu ikiii.
            Sonra  biz şimdi senin  işgale yeltendiğin bu toprakları dört yüzyıl elimizde tutmuş bir milletin  torunlarıyız, buraları nasıl fethettik  biliyormusun, At sırtında…Hatta  yaya yürüyerek…Bu üüç..
Bak Topkapı  Sarayındaki  tablolara, bütün  ecdadımız at  üstünde..İnanmazsan Yunan’a  sor, denize nasıl dökülmüşler  Türk süvarilerinin önünde…Bu dööört.!
            Ya da aç tarih kitaplarına bak, Almanya  önlerine nasıl  gelinmiş, Budin,Uvyar, Estergon nasıl fethedilmiş, kim atını denize sürmüşte   Konstantiniyeyi  fethetmiş…Sınırları  atların nal izleri çizmemişte  kim çizmiş acaba  bir fikrin var mı . Bu  beeş !
Hatta  Dedem -Allah  rahmet eylesin-  süvari zabiti  Hasan Nafi Efendi at sırtında  İşkodradan /Balkanlardan- Kafkas Cephesine  nasıl gitmiş C-47 lerle mi !
            Bak bu da onun  hâlâ sakladığım gümüş kırbacı ve atı “Kekliğin ” fakfon kaşağısı…Bu da altı..
            Demek  sen teksaslısın ha…At pazarlığını iyi  bilirsin öyle mi .
            Atatürk’ün, onu anlamaya  çalıştıklarını  sananların hep unuttukları bir dış politika düsturu-kanunu- vardır. Bunu ne o kocaman unvanlı  dış politika  profesörleri anlatır, ne de kırk yıllık  hariciyeciler hakkıyla bilir..
Mustafa  Kemal Paşa  kimsenin  ayağına  gitmemiştir.Milli  Mücadeleden önce Libya’da Bingazi’ de, Derne’ de, Balkanlar’da,Sofyada hep zabit olarak bulunmuş, Veliahd İzzettin Efendi ile Almanya’ya  gitmiş, Karlsbad’da kaplıcalarda tedavi  olmuş ama Reisicumhur seçilince de   kimsenin ayağına  gitmemiştir. (Tarihe  bakınız , hep onun ayağına  gelenlerin  Dolmabahçe rıhtımında çekilmiş    resimleri vardır.)
            Tarık bin Ziyad ,Cebelitarık’ ı geçip İspanya kıyılarına gelmiş ve  atını  denize sürerek  şöyle  haykırmıştı;
            -Yarabbi!
            Arada şu okyanuslar olmayacakdı da  senin şanını dünyanın öteki  ucuna  kadar taşımazmıydım.!
            -Ah ah ki ne ah…!
            Biz bu  lafların  altında  kalacak millet miydik !
            -Ya da kimsenin ayağına  gidermiydik.
            -Ey, at pazarlığını iyi  bildiğini zannedenler…
            Biz bu zaferlerin ve atların  tüccarı  değil, Sahibi, binicisi ve süvarisiyiz. Dün öyleydi,yarın da öyle  olacak, inşallah
            Bugün işgal ettiğin yer; Halifem Harun Reşid” in dünki masal şehri, Ve ecdadımdan Sultan Dördüncü Murat Hanın “Güzelce Bağdat’ı”dır.
            Memalik-i  İrakeyn de ; Dicle-Fırat arası  Maveraünnehir
Benim doru arap atlarımın yaylağı, Veya Seyislerimin köyü veya  tavlasıdır.
            -Bu coğrafyada  AĞA BENİM…
            Şimdilik aradaki  okyanuslara  dua et.
            Selâm ve saygı ile…
 
(*) Bu tahrir, united states nam küffarın Memalik-i Irakeyn’i cebren işgali sonrasında ve  Kerkükdeki  Evlad-ı Şuheda Kahraman Asakiriyemizi ve aziz Zabitanı  derdest   ederek eski Osmanlı Memaliki Güzelce Bağdat’a  mecburi tebdili hevaya daveti evvelinde  kaleme alınmıştır. Tevafuktur inşaallah…Baki selam...
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ATATÜRK LİSESİNDE YEŞİLAY HEYECANI
Yeşilay Haftası Kutlamalarının gerçekleştirildiği Çorum Atatürk Lisesi geçtiğimiz gün heyecanlı saatlere sahne  oldu.
İlimizde ilk defa ödüllü yarışmaların tertiplendiği ve birincilere kıymetli armağanların verildiği kutlama etkinliklerine gençler resim, kompozisyon, afiş, maket, bilgisayar sunumu ve şiir dallarında katılarak hüner ve yeteneklerini sergilediler.
Üç aydır devam eden çalışmalarının neticesinde ortaya koydukları eserlerinin jüri tarafından incelenmesi ve sergilenmesinin ardından geçtiğimiz gün okullarında tertiplenen Yeşilay Gün’ünde ödüllerini alan genç Yeşilaycılar; sigara ve alkol kullanmadıklarını, hayatları boyunca da kullanmayacaklarını belirterek Yeşilay davasına sadık kalacaklarına da söz verdiler.
Okul Müdürü Ahmet Güngör’ün yaptığı açılış konuşmasının ardından bir sinevizyon  sunumu  yaparak  Yeşilay  haftasının önemini anlatan Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi Başkanı Attila Alpay bağımlılık yapan maddelere hiç başlamamış sağlıklı ve  tertemiz  nesiller  istediklerini  anlatarak özetle şunları  söyledi:
“İlimizde ilk defa böyle bir Yeşilay haftası kutlaması yapıyoruz. Senelerdir bütün eğitimcilerimize yalvardığımız halde kimse bizi ve Yeşilay haftasını önemsemedi. Aynı zamanda benim de eski okulum olan Çorum Atatürk Lisesinde böyle ciddi ve önemli bir çalışma yaptık. Bir kaç aydır hazırlıklar devam ediyor. Kırka yakın öğrencimiz bu hafta münasebetiyle ciddi eserler hazırladı. Onları geleceğin Yeşilay gönüllüsü gençleri olarak görüyor ve muhabbetle selamlıyoruz. Bu etkinliği tertipleyen okul müdürümüz Sayın Ahmet Güngör Beyefendiye ve Biyoloji öğretmeni Sn. Sebiha Küçüker’ e sonsuz şükranlarımızı sunuyor, Türkiye Yeşilay derneği ve şahsımız adına çok teşekkür ediyoruz.”

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

AYVANSARAY
O ilk  halkaya yetişememişdi. Ama  çevresindekilere hep İslamı anlatır Müslümanların  nasıl olması gerektiğinden bahsederdi. Kainatın efendisinin vefatında;  Uhud , Bedir ve Hendek gazvelerinde kullandığı gergedan derisi kalkanın bir Yahudi tüccarda rehin olduğunu anlatır, onun dünya malına neden hiç değer vermediğini izaha çalışırdı.
Müslümanların zenginliği paylaşmak olmalıydı. Garbda ki Müslümanın acısını şarktaki duymalı diyordu. O' SAV na hediyeler geldiğini ve ev halkının ihtiyacından fazlasını yoksullara dağıtıldığını söylerdi.
Abdest alınacak su deniz dahi olsa israf etmemeli diyen o büyük insanın bütün hayatını ezbere bilirdi. Onsuz geçen hiç bir anı olmamıştı. Onunla birlikte olmak şereflerin en büyüğüydü.
Asrı sadetden sonra insanların imanı yerindeydi. Müslümanlar namaz kılıyor, zekat veriyor   ve kurulan ilk İslam devletlerinde sadık birer vatandaş olarak İslam’a uygun yaşıyorlardı fakat yine mal ve evlat gayretkeşliği içine girmekteydiler. O bunları görüyor; toplumsal dayanışmanın azalarak Müslümanların yine canlarının derdine düştüklerine üzülerek şahit oluyordu.
Mektuplar yazıyordu  etrafa.devlet adamlarına,islamı yaşayanlara,başka islam ülkelerine..Emirlere  valilere,yöneticilere..Herkesi  bu dünyayı terketmeye ve mal biriktirmemeye çağırıyordu.Hayırda yarışmanın önemini anlatıyor,benlik davası gütmenin yanlış olduğundan bahsediyordu.
Misal verdiği her zaman kainatın efendisiydi.Onun mal ve mülk adına neyi vardı. Vefatındaki bir kucak eşyanın tesbiti yapılmıştı. Ondan kalanları normal bir insan bile sırtına vursa taşıyabilirdi. Bir hasır,başının altına bir taş parçası,bir yatak,iki çift ayakkabı, iki kılıç,iki hırkası-birisini üveysel kareniye gönderilmesini vasiyet etmişti,oku,yay kirişi,kalkanı (yahudide rehindi),Kuran-ı Kerimi ...Hepsi hepsi bir kucak eşyaydı  kalanlar...
O islamın ilk devlet başkanı, Kainatın hürmetine yaratıldığı en mübarek insan, dünyaya gelmiş bütün peygamberlerin peygamberi ve bütün dünya Müslümanlarının imamı,cin ve insanların peygamberiydi.
Cennete girecek insanlar onun şefaatine nail olmazlarsa giremezler,  onun buğzettikleri içinde cehennemde ateşler tutuşturulurdu. En kutlu,en mübarek ve en büyük oydu.
O olmasına rağmen, dünya malı olarak neyi vardı ?
İstese zengin olamazmıydı.Kendisine bağışlananları fakirlere dağıtmasa ,birazını  biriktirse dünyanın gelmiş geçmiş en zengin adamı olmaz mıydı?
Ama onun gözü bu dünyanın bütün mallarına kapalı ve tokdu.İslamın muzafferiyeti için çalışmış,yeryüzündeki hiç bir insanın çekmediği kadar sıkıntı çekmiş ve asla rahat yüzü görmemişti. Halkıyla beraber çalışır,sırtında yük taşır,kimseye elini öptürmezdi.
Devlet başkanına, müminlerin ilk hükümdarına kim hesap soracaktı. Konuştuğu hadis, ağzından çıkan ayetti.
Oda bunları anlatırdı hep. Kainatın efendisinin vasıflarını sıralardı hece hece...Müslümanlar onun gibi olmalıydı.İsraf etmemeli ,bu yalan dünya için ipek,altın ve pırlanta biriktirmemeli,atlara ve kadınlara,oğullara ve kızlara,evlatlara ve bilcümle dünya malına bu kadar kıymet verilmemeliydi.
Hayatını bunları anlatmaya, insanlara tekrar tekrar öğretmeye adamıştı.
Zamanla memleketinde de onu dinlemez oldular. Bu dünyanın büyüsü asrı saadetten sonraki yıllardada  müminleri yine sarar oldu. Şeytan bu dünyayı güzel gösteriyor ve müminleri hayırdan alıkoyuyordu. Engellenen yol peygamberin sav yoluydu.
Nihayet hadisle müjdelenen o büyük fetih için kalkıp konstantiniyye önüne geldi.
Halid bin Zeyd, Kaab bin Malik, Cabir bin Abdullah; Muhammed El Ensari gibi o da yaşlıydı .Gemilerle aylar süren yolculuğun sonunda Hristiyanların surları önündeki ordugahda kuşatmaya katılıyordu.Kış bastırmışdı. Ülkesinde görülmeyen  iklimler onu ve diğerlerini hasta etmişti. Son günleri olduğunu kendiside hissediyordu. Vefatında veya şehadetinde bulunduğu  yere gömülmesini vasiyyet etti. Bu şehir  elbette bir gün fetholunacak ve onunda  kabrinin bulunduğu yer  bir İslam diyarı olacaktı.
Aradan 1450 yıl geçti.
Doğduğu , İslamı kabul ettiği, kainatın efendisiyle omuz omuza çarpıştığı ülkesinde  kendi kabilesinden veya soyundan gelenler, onun torunlarının çocukları onun ismini ve hatırasını yaşatmak için onu hep anlatıyorlar ve hürmetle anıyorlardı.Ama  yaptıkları   hatanın hiç de farkında olmıyorlardı.
Dünyanın en pahalı mermerleriyle kaplı Medinedeki Cennet-ül Baki kabristanının önündeki   büyük caddeye onun adını vermişlerdi.
O caddede yine büyük alışveriş merkezleri bulunuyor ve bütün dünyanın lüks tüketim malları da orada bir araya gelmiş ; hacıların uğramasını  bekliyordu.
Oysa kendisi bulunduğu Osmanlı topraklarında ne kadar da mutluydu. Kabri mütevazi evlerle dolu, fakir insanların yaşadığı eski bir sokakda bulunmaktaydı.O sokakta ismini yaşatacak küçük bir mescid ile birde küçük bakkal dükkanı vardı.
Bugün Ayvansaray vapur iskelesinden inenlerin karşısına çıkan paslı bir tabelada bu mübarek insanın ismi yazmakta o tek katlı evlerden mamul mütevazi sokağı ,mübarek Kabr-i Şerifleri ve  mescidi tarif edilmektedir:  "Ebu Zer Gıfari  RA türbesine gider.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BALKONDA SİGARA İÇMEK İNTİHARDIR
Kış aylarında sigara tiryakilerinin çevresindekileri rahatsız etmemek için evlerinin  balkonuna çıkarak sigara içmelerini intihardır.
Mevsim soğuklarına bile aldırış etmeyerek yemeklerini  yedikten sonra sigara içmek  üzere  balkonlarına çıkan tiryakilerin en kısa zamanda kalp ve akciğer  hastalıklarına   yakalanabilirler
"Sigara tiryakilerin yaptığı iki yanlış burada hayatlarına mal olabilir. Birincisi evlerinin 25 derece sıcaklığından genellikle palto ve pardösü almadan -8 ve daha soğuk derecelere çıkıyorlar. Otuz derecelik ısı farkı bilhassa kilolu  tiryakilerde  ani  enfarktüs krizlerinin  başta gelen sebebi  olarak  biliniyor. Hele tok karnına sigara bile içilmezse bu hadise zaten tek başına bir intihardır. Böylesine soğuk havalarda yemekten en az yarım saat sonra dışarı çıkılması gerekir.
 İkincisi balkonda ve soğukta içilen sigaranın sıcak katranı aniden donarak akciğer bronş hücrelerine yapışmakta ve nefes alma yollarını tıkamaktadır. Bu da intiharın ve ölümün bir başka biçimidir. Balkonlarımızda akşamları solunan hava zaten yüksek karbon monoksit ile zehirli maddeler ihtiva etmekte ve çok büyük kirlilikler arz etmektedir. Sigara ile zehirlenilmese bile havadaki partikül maddeler hele kükürt dioksit gereken zehirliliği yapmakta ve sigarayı aratmamaktadır. Görünen manzara tiryakilerin bile bile intihar etmelerinden başka bir şey değildir. Soğuk hava, sıcak zift, katran, nikotin, karbon monoksit, karbondioksit, kükürt dioksitler kombine bir intiharın ve ölümün diğer bir şekli olmaktadır.
Sigara tiryakilerini balkonlarında sigara içmemeleri konusunda uyarıyorum.
İçeceklerse kalın giyinmeleri gerektiğini hatta böyle soğuk havalarda ölüme davetiye çıkarmaktansa bu zehirli maddeyi artık bırakmaları gerektiğini bir kere daha hatırlatıyorum.
En iyisi ise hiç sigara içmemektir. Tüm tiryakileri sigarayı bırakmaya ve sağlıklarını riske atmamaya çağırıyorum !"

 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR ÇAMAŞIR GÜNÜ
Günümüzde böyle envai-çeşit elektrikli ev eşyalarını, su ısıtıcılarını, robotları, çamaşır, bulaşık ve çay-kahve makinelerini  gördükçe; ister istemez eski Çorum kadınlarının  soğuk ve karanlık kış  günlerinde neler çektiklerini hatırlıyor ve üzücülere gark oluyorum.
O günlerde-mesela elli’li yıllarda- çamaşır yıkamak  bugüne  göre  büyük bir merasimdi. Bir gece önceden elenmiş meşe külüne teknelere,kazanlara ,leğenlere “basılan” kirli çamaşırlar ertesi güne hazırlanır, erkeklerin  ve çocukların  ayak altında dolaşmamaları için gereken tedbirler alınırdı. Çamaşır merasimi bu güne göre büyük bir kabustu.
Sabah ezanından sonra  gelen çamaşırcı kadınlar evin bahçesindeki veya bitişiğindeki  haymalık,dam, çamaşırhane veya ocak denen  ayrı  bir yerde ateşi  yakar;isli büyük bir kazanla  temiz su ısıtır,altına da devamlı  odun atarlardı.Bu kazanlara “banma” denirdi. Ve zencilerin karikatürlerde adam kaynattıkları  cinsden  dışı isli ve kapkara,içi kalaylı ve tertemiz,büyükçe bir şeydi.Gittikçe  har’ lanan  ateşle kaynayan su, bakır bir büyük kepçe veya bakraçla  helke’ ye alınır ;oradan da taş tekneye dökülürdü. Bu tekne iki gözü olan 1-1.5 m. boyunda, 60-80.cm eninde, otuz cm yüksekliğinde ,büyükçe ve biraz eğimli yontma, masif bir taş blok idi. Kumtaşı veya buna benzer yumuşak bir mermer cinsinden oyulmuştu.
Önlerindeki delikler birer parça kumaş ile tıkanır  ve güçlü kuvvetli  çamaşırcı   kadınlar çamaşırı yıkamaya başlarlardı. O koca çarşaflar, bu pazulu ve kuvvetli  kadınların  elinde önce  iyice  çitilenir, burularak sıkılır ve tokaçlanırdı. Tokaç ise masif çamdan yontulmuş bir tahta cisimdi kısa saplı ve küreğe benzerdi. Alt yüzü düzdü ve çamaşırı dövmeye yarardı.Yeşil,beyaz sabun azdı ve  deterjan  daha keşfedilmemişti. Kristal soda , çamaşır suyunun  yerine kullanılırdı. Hele hele “ Öküzbaş Çivid’i” denilen mavi bir madde  ile  frenk gömleklerini  yıkamak,yıkarken ayarını tutturmak ve  ona hafif  uçuk mavi bir rayiha vermek   yeni  gelinler  için adeta bir sanat’ tı.
Üstü kapalı  üç bir tarafı açık  bir damda veya müştemilat bir yapıda bir yandan-büyük bir ateşin üstünde kaynayan kazandan ısınmaya çalışarak-hem terleyip-hem üşüterek; karda-kışta çamaşır yıkamak çok büyük ve  zahmetli bir işti. İnsanın böyle durumda “ önü mangal kavurur, arkası harman savurur”du. Varlıklı ailelerin hem çamaşırcıları hemde mahalle çeşmesinden su çeken sakaları vardı
Ama o günler yoksulluk ve yokluk günleriydi. Alamanlar harbi daha yeni kaybetmişlerdi.Bit milletin başından ve yakasından eksik olmuyor ;her yerde sıtma ile mücadele veriliyordu..
Halk fakir olduğu için çoğu kendi işini kendi görür ve sert kışlarda da birçok kadın böyle çamaşır günlerinde  üşütür ve ince hastalık –verem-sahibi olurdu.
Sonra, yıkama  faslı akşama doğru  biterse bu seferde derin tandırda yakılan ateşe kös tepilerek veya kızgın sacda mayalılar veya börekler pişerek, közde çay demlenip,küle gömülen patlıcan veya patatesler,yumurtalar  yenilerek bir bitiş keyfi  yapılırdı.
Asılan çamaşırlar  ertesi günü  kurursa bu seferde  ütü merasimine geçilirdi . İçine  mangaldan alınan köz konulan ateşle  ısıtılan eski demir-döküm ütülerle o sakız gibi beyaz çamaşırlar ütülenir(sık soğuyan bu kocaman ve ağır ütülürdeki ateş arada bir üflenir ve canlandırılır),işi bitenler katlanır,bohçalara konur, dolaplara yerleştirilirdi.
Çocukluğumda ve dedemin eski cumbalı konağında bütün bir evin ayaklandığı ve cehenneme  döndüğü bir çamaşır gününde -kirli çamaşır dağlarının  ortasına  oturttuğu sayısız çocuklarını  bir yandan emzirip bir yandan da çamaşırlarla adeta güreşen- çamaşırcı İhsaniye’ yi   bu günkü  gibi hala hatırlarım.
Bugünün  ak saçlı nineleri olan o günkü taze  gelinlerin çektiği çileyi-sadece bir çamaşır için bile olsa- bugünün  hanımlarına  anlatmak bana çok zor geliyor.
Eminim ,bugünküler böyle bir çamaşır gününden sonra bir hafta  hasta yatarlardı .
Hey gibi günler ...

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR ETKİNLİK RESİMLERİ  25 Haziran 2008

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR GÖÇÜ İNCELEMEK
Günümüzden 42 yıl önceydi. Ellerinde tahta bavullarıyla İstanbul-Sirkeci den trene binen ilk Türk işçi kafilesi gurbete gidiyor; geride gözü yaşlı ailesini bırakarak ekmek parası uğruna hiç bilmediği bir diyara yelken açıyordu.
Almanya ile imzalanan işgücü antlaşması gereği 2.Dünya Harbinde  nüfusu azalan ve çalışacak genci kalmayan bu ülke bizimle  birlikte İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Yugoslavya’dan da  işçi istiyor; ülkesini  kalkındırmaya uğraşıyordu. Hemen hepsi sıkı doktor kontrollerinden geçmişti. Ağzında bir çürük dişi bile olan gidemiyordu. Çoğu bekardı. Büyük bir kısmı da sanat okulu mezunlarıydı. Hatta çoğu askerliğini de yedek subay olarak yapmıştı.
Bu ülkenin adı “Doyçland’ dı ve  parası da “Alaman markı” adıyla anılıyor; bir mark da 1,5-2 lira ediyordu.
İlk giden işçilerimiz bu ülkeye alışmakta epey zorlandılar. Toplu halde yurtlarda kaldılar. Yemeklerini kendi pişirdiler. Çamaşırlarını kendileri yıkadı, söküklerini kendi diktiler. Tek hedefleri  para kazanıp ülkedeki sefaletten  kurtulmak, ailelilerine yardım etmek ve bir an önce de durumu düzeltip geri dönmekti. Türkler hariç ilk iki yıl içinde bütün diğer ülkelerin işçileri geri döndü. Ama kırk yılı geçmesine rağmen  oradaki Türk kolonisi  vatandaşlarının hele değişime uğramış üçüncü-dördüncü kuşağının  dönmeye  hiç mi hiç niyeti yok gibi görünüyor.           
İlk yıllarda Berlin sokaklarını  süpüren ,hamallık yapan, Ford fabrikalarında montaj bandında çalışan ve adeta  makinelerle yarışan bu işçilerimiz kırk  yıl sonra elli bin alman çalıştıran 210 bin kişiye iş imkanı sağlayan işverenler oldular. Yetmişli yıllardaki işveren sayısı üç bin iken bu sayı bugün 51 bine  ulaşmış ve tüm Avrupa’daki  Türklerin sayısı da altı milyona  yaklaşmıştır. Avrupa’nın nüfusu  gittikçe azalmaktadır. Hızlı makineleşmenin getirdiği ileri teknoloji ve dünya nimetlerinden en üst düzeyde yararlanma  hırsı Avrupa insanının refahını çokça artırmış buna mukabil insan sevgisi ve çocuk yapma yeteneğini de sıfıra indirmiştir.
Nüfusu 2 milyona  yaklaşan Köln şehrinde 250 bin köpek evlerde yaşamakta ve köpek mezarlıkları bile çoktan kurulmuş bulunmaktadır. Çocuk sevgisinin yerini hayvan sevgisi almakta bu ise anlayışımıza göre bize oldukça  ters gelmektedir.
Avrupa birliği ülkelerinde artış hızı eksilerde seyretmektedir. Ömürleri,gelişen koruyucu hekimlikle  ve ileri tıp’ la  uzamakta ve nüfusları ihtiyarlamaktadır.300 milyonluk toplam AB ülkelerinde bugün 17 milyon Müslüman varken bu sayının 2030 da 30 milyona  ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bu Hıristiyan Avrupa için büyük bir tehlike sayılmaktadır.
Kırk iki yılın sonunda  bu göçün ülkemize getirdikleri özetle ve  bizce  şunlardan ibarettir:
1/ Gurbetçi dövizleri ülkenin ekonomisine doğru-dürüst ve direkt olarak kazandırılmış olsaydı bugün bir yerimizden belli  olur şu 21. yüzyılda hala IMF kapılarında el/avuç açmazdık. Bu  maddedeki tek kazanç gurbetçi parası ile kurulmuş ve bugün ülkemizin önde gelen bazı büyük sanayii kuruluşları ve holdinglerdir. Onlarda üyelerine gelir desteği sağlamakta, ülkeye  istihdam sağlamakta  hatırı  sayılır bir paya sahip bulunmaktadırlar. .Özetle hükümetlerin yetersiz ve hatalı çabaları gurbetçi birikimlerini hiçbir zaman yeterince değerlendirememiştir.
2/ İşci dövizi ;  iktisadi  güç olarak  dışa bağımlılığı  gittikçe artan ülkemizde her gün çoğalan lüks tüketimi ve 80’lerde patlama  yaparak her gün çığ gibi büyüyen ithalatı  bile karşılayamaz olmuştur.Bu da eğer  yerinde kullanılsaydı  arzuladığımız  ağır sanayii  hamlelerini  çoktan başarmış  olurduk.
3/ Türkiye sınırları dışındaki gurbetçilerimizin -bu anlayış ve sistem içinde- bize bir faydası asla  olmayacaktır.Kırk yıl önceki kuşak ülkesinde tarla/bağ bahçe alıp, yatırım yapmak arzusunda iken ikinci kuşak da bu geleneği sürdürmüş; üçüncü kuşak ise ülkesini yaz tatillerini geçireceği bir  yabancı ülke olarak  bilmiş ve son jenerasyon ise  Almanya da veya bulunduğu yabancı ülkede ev ve araba  alarak, bütün yatırımını orada yapmıştır. Bu çocuklar ve onların  torunları artık çift  pasaportu olarak o ülkelerde askerlik  yapmakta ,vergi  vermekte ve seçip seçilmektedirler. O ülkenin  kültürünü ve  yaşantısını ne kadar benimsemiş  olsalar ev sahiplerine göre hep birer yabancıdırlar. Öte yandan kimlik yozlaşmasına da uğradıkları için bize göre de “arada kalmış ”insanlardır.
4/ Bütün incelemeler ilk gidenlerin İslami-milli bir anlayış,dayanışma ve yaşantı içinde birbirlerine kenetlenmiş ve devamlı vatan hasreti çeken insanlar olduğunu  göstermekte ama bugün ise bundan  bahsetmek  imkansız görünmektedir.Onlar için bu ülke artık bir yaz tatili ülkesi ,dedelerinin hasbelkader memleketidir.
5/ Almanya üniversitelerinde elli bin gencimiz öğrenim görmektedir. Bunlar doktor mühendis vb mesleklere sahip olunca ülkelerine dönmeyeceklerdir. Çünkü aileleri oradadır.Çift pasaportları vardır. AB ülkesi vatandaşı da oldukları için dünyanın  her yerine vizesiz gideceklerdir.Bu  bazılarına göre bir nimettir.Oradaki  kazanç ile  ülkemiz para birimi  arasında  artık bir  uçurum vardır. 1960 larda ki bir mark üç lira iken bugün Euro iki bin liraya yaklaşmaktadır.Orada çalışıp-kazanıp dünyalık yarışına girmenin bir koca anavatana ne faydası olabilir. Sonra yurtdışında mal /mülk edinenlerin hepsi de gurbetçi midir? Yapılan  araştırmalar  artık bir Almanya kolonisinin  Milli,İslami ve kültürel değerlerini  büyük çapta yitirmiş insanlar olduğunu  göstermektedir. Bazen gazetelerin sınır kapılarında  yaptığı anketlerde de dehşet verici sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak  bize göre:
Türkiye’ yi bir zamanlar sadece dedesinin vatanı olarak bilen ;
İslami ve milli değerlerden ,geleneklerden uzak yaşayan,
Kendi  dilini bile doğru dürüst konuşamayıp, bulunduğu ülke adına askerlik yapan, orada kazanıp orada vergi veren, insanların bize hiçbir faydası yoktur.
Sayıları isterse yüz milyon olsun,isterlerse ispanyada şatolar satın alsınlar; isterlerse beş üniversitede mastır yapsınlar, isterlerse o ülkenin dillerini su gibi konuşsunlar!
Bir milli ülkü etrafında birleşmedikçe,  Allah’ın emir ve yasaklarına uymadıkça, bir Müslüman gibi yaşamadıkça; Bu dünyanın hırslarını , mal ve mülk edinme gayretkeşliğini bir yana bırakmadıkça; Batının ölçülerini benimseyip egoist ve alkolik bir tüketim toplumu bireyi olmaktan vazgeçmedikçe ; Dilini konuşmadıkça, inancını yaşamadıkça, toprağı-vatanı, kederi ve sevinci paylaşmadıkça ; Ülkesindeki akrabalarını, yoksullarını, dullarını, yetimlerini hele bugünlerde bombalarla  yok edilen Müslüman kardeşlerini düşünmedikçe…Gözyaşı dökmedikçe, Kim dünyanın neresine göçerse göçsün!
Uğurlar olsun…
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BORÇ
               Ülkeyi yönetenlerin iyi yönetemediği ve Amerika’nın Afganistan’ı vurduğu, iktisadi çöküş ve büyük maddi sıkıntılarının yaşandığı günlerdeydik. Hemen her gün yapılan zamlarla büyük bir sosyal çürüme içine giren halkın durumu da içler acısıydı. Yaşayan sosyal doku ve hala çözülmemiş akrabalık ilişkileri ile insanlar hayatını idame ettirmeye çalıyordu. Kış gelmişti. Herkes gibi bende en sıkıntılı günlerimi yaşıyor, nereye para yetiştireceğimi şaşırıyordum.
               Havaların soğuması hastalıkları artırmış, bu da tedavi ve yakacak giderlerini etkilemiş bütçemi de gerçekten perişan etmişti. Ülkede Amerika’nın saldırdığı Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı Afganistan’ın para birimi olan Afgani bile abd doları karşısında yükselmiş; Türk Lirası ise değer kaybetmişti. Öyle ki bu kaybediş de hemen her gün hissediliyor döviz yükseliyor ve ona bağlı olan tüketim malzemelerini de etkiliyordu. Oysa garip olan bir başka konu da dünyada petrol fiyatlarının düşmesi Türkiye’de ise her gün ayarlanma bahanesiyle devamlı yükselmesiydi. İşte bu perişan günlerden bir gün evdeki bazı eşyaları satarak kışı atlatma kararı almış işe kıymetli kitaplarımdan başlamıştım. Hepsini itina ile ambalajlamış; alıp sahaflara götürmüştüm. Orada yapılan değer takdiri ile düşündüğümün onda biri kadar bile para verilmemesi, beni sükut-u hayale uğratmıştı. Yine koltuğumun altına alıp sevinerek eve getirmiş fakat yine de parasız kalmıştım. Öyle para edecek bir şeyim de pek yoktu. Ama maddi olarak da ömrümün en sefil günlerini yaşıyordum. Kiram birikmiş, ödenmeyen faturaların faizleri, katlanarak ödenemez hale gelmişti. Karanlıkta, soğukta kalacağım günler yakındı. Nihayet önce elektriğim, sonra gazım, sonra telefonum, sonra da suyum kesildi. Bidonlarla caminin şadırvanından su taşımak kolay değildi, mum ışığında oturmaya da zamanla alışmıştım, küçük tüple de yemeğimi hazırlıyordum. Eski odun sobamı kurup kömürlükteki hırdavatları ve bahçedeki kurumuş ağaçları yakarak bir müddet daha idare ettim. Kul sıkışmayınca Hızır’ın yetişmeyeceğini biliyorsam da yine de çok büyük ızdırap çekiyor; çaresizlik içinde kıvranıyordum. O gün ramazanın ilk günü idi. Evdeki nevaleyi ve cebimdeki son kuruşları sayarak kendime bir iftar sofrası hazırlamak üzereydim ki kapı çalındı:
               -Selamualeyküm.
               -Ve aleykümselam.
               -Hoş geldin, Mehmet, nereden böyle.
               -İçeri almayacak mısın? Bu soğukta.
               -Tabii  buyur gel, çok sevindim..Ee, hoş geldin.
               -Hoşbulduk, sen nasılsın?
               -Elhamdülillah!
               -Nereden böyle?
               -Libya’dan, uçaktan indim doğru sana geldim.
               -İyi ettin, sağ ol.Ama.
               -Aması  ne?
               -Biraz dardayım.
               -Niye? Hayırdır inşallah!
               -Ülkedeki  krizi görmüyor musun?
               -Ya evet, duyuyorum ama, bu kadar da olduğunu bilmiyordum.
               -Evet, maalesef öyle, hiç bir şeye para yetiştiremez olduk. Milletçe çok büyük sefalet çekiyoruz.
               -Allah  yardımcınız  olsun!
               -Cümlemizin.
               -Bu akşam sana misafirim, akşam oldu, yarın da memlekete hareket edeceğim.
               -Başımla beraber, memnun olurum. Çok iyi ettin, yalnız; yalnız..
               -Yalnız  ne?
               -Sana ikram edecek emin ol hiç bir şeyim yok.
               -Düşündüğün şeye bak. Hem önce şu emanetini bir al, al da ondan sonra daha da rahat konuşalım.
               -Ne emaneti?
               -Ben üç yıl önce Libya’ya giderken pasaport çıkarttıracak param bile yoktu. Hatırladın mı? Sonra yol parası bile bulamamıştım!
               -Eee
               -İşte o günlerde bana para vermiştin hatırlıyor musun?
               -Evet, şimdi hatırladım!
               -Senin o iyiliğini hiç unutmadım. Önce şu emanetini bir al, yani parayı. Sen o gün bana o parayı vermeseydin ben oraya çalışmaya gidemiyordum.
               -Sağ ol, Allah CC razı olsun,ilaç gibi geldi.Tam zamanında yetiştin.
               -Başka bir ihtiyacın var mı?
               -.....
               -Darda ve sıkıntıda olduğun her halinden belli.
               -İstemem,sonra ödeyemem.
               -Ne kadar  lazım?
               -Olmaz; alamam.!
               -Tamam,borç veriyorum oldu mu?
               -O zaman oldu.
               -Sana,o zamanlar senin bana verdiğin kadar kredi açıyorum. Sende bana üç yıl sonra geri ödersin  tamam mı? Şimdi itiraz etmeden al şu parayı.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÇEÇENLER     VE   BİZ  !
Geçtiğimiz günlerde  bir kanalda  Çeçenler’e ait seyrettiğim bir haber programı üzerine  bu satırları kaleme almaya  ve duyduğum ızdırabı bir kere daha dile getirerek; üzüntümü sizlerle paylaşmaya  karar  verdim.
Programda  Çeçenlerden dünyaya terörizm ihraç eden insanlar  olarak bahsediliyor ve sanki bir Avrupa ülkesinin herhangi bir tv kanalında  bu konu dile getiriliyordu.
Tabii  millî  politikalarımız  gereği  İslâm dünyası ile “küs” olduğumuz  için programcılardan da iyi niyet beklemek pek hakkımız  olmasa gerektir.
Bir kere  ülkemizdeki  beş milyon Çerkez ve ilaveten de  fakir bendeniz gayet tabii  olarak Çeçenlerle aynı kabileden ,aynı boydan ve aynı soydanız.  Menşeimiz de yüce Türk Milletidir.Tabiiyetimiz de her ne kadar T.C. olsa da  yüreğimiz  Çeçen  kardeşlerle  birlikte  atmaktadır. Tüm Müslüman Ademoğulları gibi bizde,onlar da Yüce Allah’ın  Kulları CC ve Kâinatın Efendisinin  SAV in de  ümmetiyiz.
Çeçenlerin veya  Kafkas  halklarının İslâm’a  dahil olmaları Halife Mervan zamanına yani Hz. Ali’ R.A‘ ın hilafetinden sonraki döneme rastlar.Bu itibarla Çeçenler su katılmamış bir İslam  inancına geleneğine,adabına ve  terbiyesine  sahiptirler. Bizim  günlük hayatta alışageldiğimiz gayrı İslamî hal ve hareketler onlar  tarafından asla hoş görülmemektedir. Hâlâ Çeçenya  köyleri  Sultan 2. Abdülhamid’e  hutbe okurlar.
Kafkasya’da ilk istilacılar Moğollar olmuş; sonra İran Şahları buralara  göz koymuş  son olarak da Rus çarları bölgede çok uzun zaman Müslümanlara zulmetmişlerdir.
Yüzyılın başında Sovyet Rusya’nın  Musul, Kerkük  ve Türkmenistan üzerindeki yayılım hattının bir diğer ayağı kendi gri-soğuk ve  karanlık steplerinden  sıcak denizlere ve mavi-gökyüzüne  sahip  ülkelere  inmek  olmuş; bunun  için de uzun yıllar  esaret  altında  yaşayan bu Hacı Murad’ların ve İmam Şamil’lerin torunlarıyla  karşı karşıya gelmişlerdir.
Deli Petro gelmiş geçmiş en büyük Rus Çar’ ı  olduğu halde peşinden gelenler Gorbaçov,Yeltsin  ve Putin de   hep  aynı Çarlık ruhu ile  hareket etmişler ve Çeçenistanı kendi iç meseleleri zannederek Müslüman kanı dökmüşlerdir. Hatta “geçen 2000 yılı yılbaşı gecesi Putin’ in Çeçenistan Cephesini  ziyaret etmesi ve askerlerine birer kasatura hediye etmesi ve moral desteği vermesi”  konuya verdikleri önemi göstermektedir.
Kanunî Sultan Süleyman zamanında 15.yy da  Endülüs Emevilerinin  son temsilcileri olan Benî  Ahmer Devletine yardım edilememesi Avrupa’dan Müslümanların  atılmasına  sebep olmuş ; Abdülhamid Han zamanında da Şeyh Şamil’e  destek verilememesi Rusların bölgeye iyice  çöreklenmesine  ve Müslümanları  Sibirya’ya  göçe zorlayarak , topraklarını  işgal etmelerine sebep olmuştur.
Ülkemizdeki hükümetlerin  ekserisinin yıllar boyunca küçük hesaplar  peşinde olmaları ve büyük dış politikalar  üretememeleri bu akrabalarımızın ve soydaşlarımızı müstevlilerine şiddetle ezdirmiştir.Misak-ı Millî sınırları diyerek çizdiğimiz hattın arkasında  kalan akrabalarımızın ve milyonlarca  şehit kanı dökerek aldığımız ve  yüzlerce yıl bizim olan bu toprakların ve üzerinde bıraktığımız insanların  hukukunu sormaya ;hakkını  aramaya da  kimse cesaret edememiştir.
Kafkas halkları için  Türkiye’ye  gelmek küçük Hacc‘dır. Ve bütün Kafkasyalı kardeşlerimizin  hemen hepsinin  Türkiye’ ye karşı beslediği  plâtonik aşkı ve gönülden  bir bağlılığı mutlaka vardır.
Bugünkü  Rusya’nın  ahalisinin  büyük bir kısmı Yahudilerdir. Orada  beyaz Ruslar, Almanlar ve bölgesel halklar alt birimlerdir ve  gizli olarak yönetimde  büyük etkileri olanlar da yine  bu Yahudi asıllı Ruslardır. Think-thank denilen ve beş yüz yıl sonrasını planlayan kuruluşlarda hep Yahudi  bilim adamları  çalışır.
On yılda beş yüz bin şehit veren  Kuzey Kafkasya Milletinin  ızdırabı mutlaka ki bizim de millî ızdırabımız olmalıdır. Rusların ikide birde  yüzümüze  vurduğu “ Kürt Kartı” ile bu konunun  hiçbir alâkası  yoktur. Onların  zulmettiğimizi öne sürdüğü Kürtler bir Türk boyudur, ama Çeçenler hiçbir zaman Ortodoks ,Bolşevik,Beyaz Rus hatta –haşa- ateist olmamışlardır.
Çeçenya’daki  savaş  Çeçenlerin  bağımsızlıklarını  ilan etmeleri üzerine  çıkmış görünse de  bir yüz yıl süren baskı,istibdat ve dikta  rejiminin aslında son perdesidir. Rusların nüfusu bir milyonu aşan bu küçük devlet üzerindeki  emelleri  biraz da eski balistik  ve nükleer füzelerinin  hâlâ burada  bulunmasıdır. İkincisi  Müslüman olmaları; üçüncüsü de sıcak denizlere inme projeleri  ve yayılmacı  politikalarının yolu üzerinde  bulunmalarıdır. Beş yılda 150 bin şehit veren bu kahraman soydaşlarımızdan geriye kalanlar İnguşetyadaki  mülteci kamplarında-bez çadırlarda yaşama savaşı veren- perişan bir haldeki  çocuk,yaşlı ve kadınlardır.
Yanmış yıkılmış, hemen her tarafı enkaz yığınlarıyla , karla ve buzla kaplı bu soğuk ülkede  sadece savaşan Çeçen mücahidleri olup onlar da   şehadet şerbeti sırasına girmekte ve Livâ-ül Hamd sancağına gönüllü  yazılmış  olarak ellerine buzdan yapışmış silahlarıyla uykusuz-duraksız,aç- susuz  ebedî   bir nöbette  ülkelerini  savunmaktalar.
Gerçekte Türkiye’de Ruslarla bu veya başka bir vesile  ile en ufak bir anlaşmazlık derhal  doğalgaz musluklarının  kısılmasına sebep olacak ve bir kış gecesinde iki milyon  Ankaralı zatürree  den yataklara düşecektir. Bu terörist ülkeye karşı böylesine bir göbek bağı ile bağlanmak son derece yanlıştır. Büyük millî  politikalar  geliştirmedikce böyle hain düşmanlarımıza  muhtaç  olmak, soydaşlarımızın ezilmesine göz yummak,  bizim gibi insanların  son derece  canını  sıkmaktadır.
Bugünkü nesil Moskof ve  Ermeni  mezâliminden, Maraş müdafaasından ve Bulgar zulmünden  bîhaberdir. Tek verilen  savaş’ı Sakarya’ da  zannetmekte ve yıllardır sürdürülen eski Yunan ve Roma efsaneleriyle  süslü-  aslında milli  olmayan- bir eğitim  sistemi  ile   koca bir şanlı tarihi ve millet  düşmanlarını da  unutmuş görünmektedir.
Ülkemizde bulunan  TV kanalları  yılbaşı derdine  düşmüş, magazin ve paparazzi dalavereleriyle  milleti meşgul etmektedirler.  İçlerinde  Çeçenistan’a, Afganistan’a,Irak’a, Filistin’e muhabir gönderecek kadar  vatanperver olanları nerede ise hiç yoktur. Cesur  muhabir kıtlığı had safhadadır. En muhafazakar bildiğimiz  kanallar  bile eldeki görüntülerini CNN in Rusya cephesinden girerek elde etmekte haberleri de  Sovyet haber ajanslarından almaktadırlar.
Orada Besmele ile namluya  sürülen bir  havan  mermisi bin dolardır.Ülkemize giriş yapmak isteyen 150 Çeçen aile pasaportları ve vizeleri olmadığı  için geçen yıl  sınırdan geri çevrilmiştir.192 sivilin  öldüğü tiyatro baskınında kimyasal gaz kullandı diye kimse bu ülkeye ses çıkaramamakta ve Birleşmiş Milletlerdekilerin bile nutku tutulmaktadır. 20 milyonluk Irak’ı  yok etmek  üzere oraya-buraya  konuşlanan sığır çobanlarının kanlı biftek, hamburger yiyen,kola,viski ve insan kanı ile beslenen 150 kiloluk  insanlarının keyifleri ve  rahatları için-bu günlerde- 20 milyon Müslüman’ın kanı  dökülecek ve ülkelerinin altı üstüne getirilecektir.
Karşımdaki  camlı dolapta Kafkas Gazisi  Dedemin resmi  ve madalyası hâlâ durmakta…Kerkük,Musul,Yemen,Süveyş,Trablusgarp Medine ve Sîna  cephesi  şehitleri çöl kumlarıyla örtülü kabirlerinde  torunlarından Fatiha  beklemektedirler.
Ve Çerkez  asıllı  bu satırların  yazarı fakir bendeniz de mübarek  Şevval’in son günlerinde  Çeçenler, Filistinliler,Iraklılar,Türkmenler ve cümle  Müminler için  dua’ ya durmaktayım…
Müslümanları muvaffak ve muzaffer eyle Ya Rabbi…

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÇOCUKLARIMIZA DİKKAT EDELİM…
Okulların kapanması ile birlikte ilimizdeki on beş bin öğrencinin sokaklara döküldüğünü ve ebeveynlerin denetimlerinden uzaklaştı. Velileri, evlatlarına sahip çıkmaları konusunda uyardı.
Her türlü zehirli ve zararlı madde tüccarlarının kol gezdiği ülkemizde okulların kapanması ile birlikte çocukların ve gençlerin sokakta kaldığını ve mevsim icabı olarak da her türlü tehlikeye açık hale geldiler.
“İl genelinde on beş bin öğrenci yavrumuz tatille birlikte sokağa çıkarak eğlenmeye başlamış ve aile denetimlerinden uzaklaşmışlardır. Her türlü kötülük önce arkadaştan gelir. Bu itibarla velilerin öğrencilerimizin arkadaşlarını ve gittikleri çevreleri de iyice tanımaları gerekir. Her türlü zararlı alışkanlığa bu yaşlarda yakalanmakta ve “bir kere denemekten bir şey olmaz” düşüncesi ile ömür boyu sürecek bağımlılık felaketlerinin de temelleri atılmaktadır.
Tatille birlikte okulların disiplin ve denetimleri kalkmış, mevsim icabı uzun günlerde gençlerimiz evden çok daha fazla uzaklaşmaya başlamışlardır. Artık ilimizde onların gideceği her türlü eğlence yeri mevcuttur. Bağımlılık yapan maddeler çeşitlenmiş kolalardan enerji içeceklerine, alkollerden sentetik uyuşturuculara kadar her türlü zehir yurdumuzda olduğu gibi ilimizde de çeşitlenmeye başlamıştır. Gençler geç vakte kadar dışarıda oyalanmakta ve kendilerine yeni meşguliyetler aramaktadırlar. Zararlı alışkanlık reklamları ile dolu gayr-ı ahlaki tv dizileri Türk aile yapısının temellerini dinamitlerken; sayısız bir kısım cafe ve eğlence yerleri de bu tür değişimlere mesken olmaktadırlar.
Kimyasal katkılarla dolu ve şiddetli bağımlılık yapan yabancı sigaralar, moda ve medyanın etkisi, futbolcu, manken ve şarkıcıların örnek alınması madde bağımlılığı ile birleşerek kişilik kaymalarına yol açmakta bu da psikolojik sorunlara zemin hazırlamaktadır. Yurdumuz bir suç cenneti olma yolundadır. İlimizde bile hemen her gün kötü haberler gazetelerimizi doldurmakta ve işittiklerimiz yüreğimizi yaralamaktadır.
Bir gün muhtemel bir felaketi yaşamak istemiyorsak bilhassa çocuklarımızı ve gençlerimizi iyi denetleyelim. Onları başıboş bırakmayalım. Kimlerle arkadaşlık ettiklerine ne yiyip ne içtiklerine çok dikkat edelim. Eve geç geldiklerinde hesap soralım. Verdiğimiz harçlıkları nerede harcadıklarını ve zamanını nasıl değerlendirdiğini, arkadaşlarının kim olduklarını daima sorgulayalım. Yoksa vakit bir gün çok geçmiş olabilir. O zaman da son pişmanlık fayda vermez. Onları safahata değil faydalı Milli ve Dini uğraşlara yönlendirelim.”
Şu sıralar kendimi toparlamaya çalışıyorum. Birkaç aydır anksiyete bozukluğu ve panik atak krizleri ile uğraşıyorum. Kullandığım antideprasanların bu evlilik kararım üzerinde etkisi olduğunu sanıyorum. İçine düştüğüm boşluktan evlilik yolu ile çıkabileceğim yanılgısının faturasını ödüyorum maalesef şimdi. Neyse! Hata biz beşere mahsus. Umarım sıkmıyorum canınızı. Antolojiye artık girmeme kararı aldım. Daha doğrusu hiçbir edebiyat sitesine. Artık şiir yollamayacağım. Bir süre kitap çalışmalarım ile ilgileneceğim ve Kasım ayındaki Tüyap kitap fuarı için Gerçek Sanat Yayınları bünyesinde imza günlerine katılacağım.
Böyle diyorum ama; antolojiye girmeden ve sizin sayfanıza uğramadan da yapamıyorum. Bunun bir adı olmalı, bilmiyorum? Şiirlerinizin hepsini aldım, öpüp başım üstüne koydum. Mushaf gibi. Sevgimle. Berzan..diye yazmıştın ve sonrasında ondan gelen cevaplar şirretliği ayyuka çıkardı.
-Ahh Emine hanım ahh! Bu yazdıklarının hepsini biliyorum, daha önce sözünü etti, inanın bana. Onu iyi tanımadığınız nasıl da belli? Dedim ya, flört öz bir adamdır O! Sadece sana değil başka kadınlara da yazar ve ben hepsini tek tek bilir, güler geçerim. Çünkü sevgisinden eminim, bunu bana hep hissettirdi, hissettiriyor. Onu hastalığından ötürü arar aramaz tekrar benimle evlenmek istediğini biliyor musunuz? Ama ben buna gerek olmadığını, bizi ne nikahın bağlayacağını ne de mahkemenin ayıracağını söyledim. İnanmazsan sor? nasılsa senin aramaların bitmeyecek. Bana olan sevgisinden emin olmadığınızı yazmışsınız; kendinizi kandırmayın Emine hanım, 50 yaşına gelip kimseyle evlenmemiş adam bir kez evleniyor ve ikinci evlilik teklifini de ilk eşine yapıyor. Daha nasıl bir sevgi bekliyorsunuz? Bakın bunları yazmamın nedeni sizin gözünüzü açmak, çünkü aşkınız sizi kör etmiş. Yukarıda size yazdığı mesajlar aramızın bozuk olduğu dönemlerdi ve o da doğal olarak gereğini yapmış ki sonrasında söyledi de zaten. Ben de o dönemlerde aynı şeyleri ve hatta fazlasını yaptım.
Ve şunu asla unutma sana dediklerinin hiçbir hükmü yok, Ondanda ayrılan bendim. Şu an iyiyse ve yaşama enerjisi varsa o da benim ilgim sayesinde oldu. Başka kadınlarla oynaşmak isteyen her erkeğin yaptığını yapmış.
Sana "o” benim büyük aşkım vs vs" diyecek değil ya. Elbette mazeretler uyduracak. Bütün erkekler böyle hovardalık yapıyor. Ailesine gelince, O asla ve asla baskı altında değil. Ailesi ise baskıcı insanlar hiç değil. Böyle konuşarak on'a hakaret ettiğinizin umarım farkındasınız. 50 yaşında adam ne isterse onu yapar. Sizi incitmemek için bunu size söylediğini kendi bana dedi. Çünkü hastanede refakatçi kalmak için çok dolanmışsınız, o da uygun dille bunu söylemiş. Ne yapsın, eski eşinin ani dönüşünü hazmedemezsiniz diye yalan söylemiş garibim. Son sözüm; saflığı bırakın artık. Diye yazmış bende bu söze binaen ona inanmış gibi yaptım bir müddet ve hatta senin hayran sayfana şöyle bir not yazdım. Aslında ironi yapmıştım ama yarası olan gocunur derler ya siz bunu imaj meselesi yaptınız. Dedim ki madem eski eşinizi iyi tanıyorsunuz ve hanımlara kötü davrandığını biliyorsunuz buna neden göz yumdunuz. Hemcinslerinize yazık değil mi? Onları neden aydınlatmadınız ki! Hem artık maskeler düşsün de şairimizin gerçek yüzünü herkes görsün dedim. İşte bu ne senin işine geldi nede onun. Neymiş? Özelimizi neden herkes bilecekmiş. O bana özelden yazıyormuş ben ona neden oradan cevap yazmışımmış. Kendini benim yerime koyda bir düşün canım. Ortada senin tarafından kandırılan ve onun tarafında aşağılanmaya çalışılan ve tehdit edilen biri var beni sürekli bunları yazarım alenen seni rezil ederim diye tehdit eden biri vardı. Benim Allahtan başka kimseden ne bir çekincem nede korkum vardı. Sen ki kadınlara hep arka çıkmış onlara saygı duymuş ve koruma altına almaya çalışmış biriydin ya da en azından imajın buydu artık emin değilim. Bana yaptıklarından sonra peki bu kadar kötü huyu olan bir adamın neden peşindeydi bu kadın ve neden bunlara katlanıyordu ki? Diye düşünüyordum tabii ki bu çok ayan bir şeydi onun tek amacı seni bana kötülemek ve senin benimle oynadığını bana ispat etmekti. O yazımdan sonra senin talimatınla beni hayran sayfandan ve  hesabından sildi ayrıca engelledi bunu sen bana itiraf etmiştin çünkü..ve bana o yazımdan dolayı çok kızmıştın sana burada bilinçli olarak zarar verdiğimi düşünmüştün üstelik zarar gören ben olduğum halde senin tek derdin yazar olarak herkesin gözündeki imajındı. Yani benim ne hissettiğim senin umurunda bile değildi ki buda onun aslında ne kadar haklı olduğunu gösteriyordu bence siz gerçekten uygun bir çiftsiniz aynı tencere kapak misali. Peki şimdi sana soruyorum kendini yalnız hisseden sevgisizliği tatmış ve yaşamış kadınlara sahte sevgi sözcükleri dağıtarak ne yapmaya çalışıyordun. Hayran kitlesi oluşturmak mı? Sırf seni rezil etmemem için bana söylediğin o sahte sözlere ne gerek vardı. Ortak arkadaşlarımız çoktu değil mi? Bir anda her kez sana farklı bir gözle bakmaya başlayacaktı öylemi? Hayır! Ben seni öyle sevdim ki sen kötü de olsan bunu alenen söylemezdim bu bir. İkincisi seni sevmiyorum deseydin bunu anlayacak kapasiteye sahiptim ki ben seni üzmemek adına bir çok kişiyle muhatap oldum ve hakaretler işittim.Ben en başından beri defalarca bunu sana sordum seni sevmesem seninle konuşmam dedin geçiştirdin bende sana inandım her zaman ki gibi hepsi bu işte ve  sayfana tekrar bir davet gönderdiğimde  onun verdiği tepkiyi aklım almadı bana ne yazdı biliyor musun oku da gör bak!
-Boşuna bekliyorsunuz kapılarda. Ben yaşadığım ve izin vermediğim sürece ne sizin ne de diğerlerinin onunla "gerçek" bir ilişkisi olamaz. Müsaade etmez, etmem. Bir süre ayrı kaldık ve o süreçte sizinle ve diğerleri ile Allah'tan o diğerleri daha çabuk anladı gırgırı oldu. Hepsi bu! Hala anlamadınız sevgimizin gücünü. Ailenizi dinleyin ve lütfen artık üzülmeyin. Diye yazmış.
Burada ki “ailenizi dinleyin” sözü aklıma şunu getirdi seninle yaptığım bir konuşmada ailemin seni asla kabul etmeyeceğinden bahsetmiştim. Demek ki konuştuğumuz her şeyden Onun haberi vardı. Son bir kez seni arayıp bu konuyu detaylı görüşmek istedim seninle, benimle öyle güzel konuşuyor ve hala bana öyle ümit veriyordun ki, sana dönüp şöyle demiştim hatırlarsan.
-Ben artık yokum! Bu kadına katlanamıyorum ve ben kendi hayatıma çekileceğim! Allah sizi mesut etsin! Ben zaman falan veremem. Aradan geçen zaman zaten az bir zaman değil. Zorla güzellik olmaz demiştim hatırlarsan.  Seninle dost kalmaya karar vermiştik tabii bunu hiç istemedin hala sana zaman vermemi istiyordun. Kendinden emin değildin ama artık benim sınırlarım taşmıştı ve kabullenemiyordum canım. Ardından ona son bir mesaj yazmaya karar verdim.ve yazdığım mesajı aynen buraya yazıyorum senin son sözüne istinaden.
-Selam canım artık benimle uğraşmaktan vazgeç olur mu benden neden bu kadar korkuyorsun söyler misin? Benim aradığım iliş ki değil bana diyorsun ama esas takıntılı sensin. Bence sen bir doktora görün bu halin normal değil daha fazla çirkinleşme. Bir de yazarsın sözde o kimsenin malı değil. Sende onun sahibi değilsin. Aşkınız bu kadar güçlüyse beni neden sorun ediyorsun. Bundan sonra seni ciddiye almayacağım. O ne derse o. Sen ona iyi hizmet et yeter. Başka bir şey istemiyorum. Nasılsa mutlu olamayacaksınız. Bedenine sahip olabilirsin ama ruhu bana ait olarak kalacak. Aklı hep bende olacak unutma sakın. Dün gene beni sevdiğini söyledi ve ben ona inanıyorum canım, sen yazıp çizmeye devam et olur mu? Size iyi günler Hanımefendi!
Onun  için seninle bile dost olabilirim çünkü seni ciddiye almıyorum. Aşkı için savaş veren bir kadın görüyorum ve bu mücadeleni takdir ediyorum son gülen iyi güler demiş atalarımız ne dersin diye yazdım. Yani artık yeter burama kadar getirdi ben aşağıdan aldıkça o üzerime geliyor ve o senin sahibin ise ve sen de onun malı isen benim ve dahi kimsenin yapacak bir şey yok. Biliyor musun? Ortak arkadaşlarımız soruyor. Sayfasından yazan o mu eski eşi mi diye? Muhtemelen odur. Çünkü seni her alanda eline geçirmiş bir vaziyette ve bize de fazla bir laf düşmüyor. Allah hayırlı etsin diyorken tam senden gelen son bir mesajla tüm dünyam alt üst oldu ne yazmıştın bana hatırlıyor musun yoksa senin yerine o mu yazdı demeliyim bence o yazdı çünkü bu sözler ona ait cümleler onun kelime hazinesinden bunu artık çok iyi biliyorum. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle başlıyordu. – Psikolojin bozuk, kendine zarar verebilirsin düşüncesiyle, incinmemen için sözlerimi hep seçtim. Anlamadın hala tacize devam ediyorsun. Çabaların boş onu seviyorum, yazmıştın evet aynen böyleydi. Şimdi diyorum ki ben acaba öldüm de cennetten mi yazıyorum tüm bunları. Benim adıma böyle bir kararı nasıl aldın anlamıyorum. Veya böyle bir duruma kendini nasıl inandırdın. Sen benim hayatımda yoktun ve ben yaşıyordum seni sevdim evet ama uğrunda ölecek kadar değil üzgünüm. Benim bir ailem ve sevdiklerim var sorumlu olduğum insanlar var her şey den önce Allaha inancım var. Hiç kimse için sen dahil hayatımı sonlandırma hakkına sahip değilim. Ki bunu seninle hep konuştuk böyle olmadığını bildiğin halde bu sözleri yazman bu mesajı yazanın başka biri olduğunu gösteriyor sırf ki son gülen olmak adına ve bana senin mesajından sonra gönderdiği gülücük bunun ispatıdır.
Her ne ise işte bir sayfayı daha kapadık hayat o kadar kısa ki hiçbir şey için üzülmeye değmiyor. Sonuçta gördüğün gibi ben hala ayaktayım ve hayatıma başka biriyle devam ediyorum. Açıkçası çok da mutluyum çünkü beni senin üzdüğün gibi üzmüyor tam tersi beni mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Hani derler ya her şer de bir hayır vardır işte bu da benim için hayırlı olan bir şer oldu. Evet; canım burada artık seninle olan söyleşimizin son kısmına geldik. Ne dersin? Bu defteri artık kapatalım mı? Ben derim ki, seni iyi hatırlamak istiyorum aklımdaki seni başka bir şekle sokmaya içim el vermiyor. Bırak da öylece temiz kalsın aşkım ve içimdeki sen. Sen her ne kadar kabul etmek istemesen de ben seni gene de dost olarak kabul etmek istiyorum bir ömür boyunca. Bu arada şu senin bahsettiğin 4 aylık sürecin sanırım 2 ayı geçti. Yani iki ya daha katlanacaksın dostum. Sonrasında hiçbir şey eskisi olmayacak biliyorsun değil mi? Çünkü bıraktığın yerde değilim artık
Hoş kal dostum hoşça kal. (BİTTİ)  01 Temmuz 2009

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÇORUM’A  ÜNİVERSİTE  İSTEMİYORUM !
Hemen her zaman  alışılmamış  tepkiler vermeyi  adet haline getirmiş birisi olmayıp; halktan, sokaktaki adamlardan ve ahaliden birisi  sayılabilmeyi bir memnuniyet ve iltifat kabul etmekteyim.
Çoruma  Üniversite gelirse ne olur veya kapısının üzerine Hitit Üniversitesi yazılı bir tabela asılan  muhteşem bir  bina  bulunsa ve görkemli açılışlar yapılsa ne olur?
Varsayalım ki bir çok muhtelif  fakültesi ile böyle  bir Yüksek Öğrenim  Kurumu  şehrimizde  ihdas  edildi. Siyah  cübbeli  hocalar  Samsuna uçakla getirtilip  oradan şehrimize  nakledildi, ÖSYMS yi kazanan  en fazla bin-bin beş yüz öğrenci de getirilip  sınıflara   dolduruldu. Eğitim ve öğrenime başlandı. Sonra  neler olur?
Bence üniversite demek  nüfusu hızla  artan şehrimize elli altmış akademik  kariyerli insan ile bine yakın gencin getirdiği bir nüfus artışı  demektir. Bu bir müddet sonra  kiraların artması ve  şehrimizin cadde ve sokaklarında birbirinden  yakışıklı gençlerin boy göstermesi demek  olacaktır. Ana  caddedeki  pastanelerin,lokantaların, kafeteryaların ,spor ayakkabıcıların, telefon tamircilerinin ve kart satıcılarının işleri ciroları birden bire  artacak  şehrimizde giyim ,kuşam, ve gıda sektöründe patlama  yaşanacaktır.Bu hadise esnafa ve ilimizin  ticari  hayatına  büyük bir canlılık getirecektir.
Çünki bu  gençler  çoğu orta halli  ailelilerin çocukları olacak ve Çorum’u  daha önce haritada dahi bilmediklerini  hatta  tercih yaparken yanlış yazdıklarını  bile-belki- itiraf edeceklerdir.
Bu çocuklar pastane ve kafeteryalardan artan vakitlerinde  okullarına da  gidip; en az altı yüz milyonluk cep telefonları ile kız arkadaşlarını  ararken , ailelerini ayda bir kere zor arayacaklar ve zavallı  babaların  onlara para yetiştirmek için  neler çektiğini ,nasıl uykularının  kaçtığını  asla bilmeyeceklerdir.
Devletin  verdiği  krediler ile  hayır kurumlarının verdiği   burslar bu çocukların amerikan sigaralarına, kolalarına, pantolonlarına ,filanca markalı ayakkabıları ile  cep telefonlarına  asla yetmeyecektir. Zira günde bir paket yabancı sigara masrafına bir kurumun bir aylık bursu  bile kafi gelmeyecektir.
Sonra bu gençlerimiz geldikleri bu yabancı çevrede  çok daha rahat davranacak ve ilimizin muhafazakar (!) yapısına  ters düşecek hal ve hareketler sergileyecek ,buralı  gençlere iyi (!) örnek olacaklardır.
Ailelerinin  maddi  durumu özel üniversiteleri karşılasa  kimse  Çorum’u yüksek öğrenim  için seçmeyecek ama mecburiyet bir çok insanın  Çorum’u  tanımasına  vesile olacaktır. Çünkü birçokları maalesef meşhur bir şarkıcı veya  ünlü bir futbolcu olamamış,kendilerini  kimse keşfedememiştir.
Sonra…
Dört-beş sene sonra ilk mezunlar verilecek, törenlerde  herkes keplerini  havaya  fırlatacak ve mezun olup şehirlerine  döneceklerdir. Hangi  meslekten olursa  olsun  kız öğrencilerin büyük bir kısmı evlendikten sonra mesleklerini de bırakacak ve çocuklarını yetiştirmek üzere evlerine kapanacak ve vaktiyle  bu üniversitede boş yere  sıra işgal  etmiş olacaklardır.Bu ülkede  bilime, insanlığa ve memlekete  hizmet için değil de iyi tahsilli ve zengin eş bulmak için ön koşul üniversiteli bir hanım olmaktır.
Erkeklere  gelince, onlarda ellerinde diplomaları  hemen birçok işe başvurup bol para kazanacaklarını ve müreffeh bir hayat yaşayacaklarını  zannedecek ve işte o  zaman  büyük bir kayaya  çarparak kendilerine geleceklerdir.
Büyük şirketlerde  önlerine uzatılacak  formlarda ikinci  yabancı dilleri sorulacak,master ve doktora dereceleri istenecek, kaç bilgisayar dili bilip bilmedikleri bile merak edilecek,hangi büyük  firmalarda ne kadar  çalıştıkları da mutlaka öğrenilecektir. Eğer  bu şartlara  haiz değillerse ülkemizin gerçeklerine uygun hale  gelmeleri  en az on yıl alacaktır.
Bir köyde vekil öğretmenlik  bulabilirlerse veya  babalarının  işlerinin  başına geçerlerse o zaman  kurtulmuş olacaklar ; eğer devlet  kapısına  gelirlerse   orada da kendilerinden on  yıl önce mezun olanları bile orada hala  bekliyor bulacaklardır.
Filanca  cemaatin müridi veya  mensubu  iseler işleri, eşleri,maaşları, dershaneleri,dünyada gidecekleri ülkedeki  yatakhaneleri ,statüleri ve gelecekleri  bir beş-on yıl önceden  hazırlanan  talihli bir avuç gencin  dışında normal şartlar altında ülkemizin iş ve kazanç durumu  bir felakettir.
Yurt çapında  dört yüz bin  kahve vardır.Her gün on milyon insan bu kahvelerin veya gaz odalarının müdavimidir.On milyon  işsizimiz ve bir buçuk milyon kaçak işçimiz vardır.
Ara  insan gücüne “görülen lüzum üzerine ” son verildiği için; her dairede, her şirkette veya hemen  her yerde  her üniversite  mezunu müdür, yönetici, müşavir,müsteşar vs dir.Teknisyen, işçi,çırak ,kalfa ,usta ve ara insan gücü yani çalışacak insan yoktur.
Ve böylesi yerlerde –nedense- hemen herkesin çalışırken  tek gözü mesai saatinde olmakta, beyni ile de cehennem sıcağı iklimine sahip yerlerde  satın aldığı yazlığına  bir an önce kavuşmanın hayali ile yaşamaktadırlar. Bu değilse bile arabasının modeli,evi, kızı, oğlu damadı ve bitmek bilmeyen dünya ihtiyaçları ve tutkuları ve  hırsları böyle  insanların doğru ve dürüst çalışmasını engellemektedir.
 
Çorumda kurulmuş veya kurulacak  olan üniversitelerden mezun olanların ne kadarı şehrimizde kalıp bir iş tutup çalışmaktadır?
Ana caddemizde on metre arayla bir eczane,ihtiyacımızın iki misli avukat,beş misli mühendis varken,sanayideki dükkanlarda ülkemiz üretiminin  hakiki sahipleri yağ,kir ve pas içinde çalışır, yanlarına bir çırak bulamazlarken;
Bu üniversitelerden mezun olacaklara  iş hazır mıdır ?
Üniversite öğrencisi mezun olunca  bu şehirden önce doğduğu veya geldiği yere geri dönmüyor mu ?
Üniversitesi olan  şehir  unvanı  bize çok mu prestij kazandıracaktır. Bu prestijin maddi karşılığı nedir?
Üniversite  neticede bir yatırım ise bunun  halka ve millete geri  nasıl geri döneceğini  kimse  izah edebiliyor mu ?
…………….
Türkiye deki illerin  yarısından fazla sayıdaki yerde  üniversite  var da milli  gelirimizde bir artma ve enflasyonumuzda ve dış borcumuzda neden bir  azalma yok..
Imf den gelecek paralara , avrupa  birliğine,sam amcanın  himmetine  muhtaç mıyız değil miyiz ?
Bir on yıl önceki “önce  vatan ” prensibinin  yerine “önce insan hatta önce ve mutlaka ben” kanunu geçmiş midir, geçmemiş midir?
Her üniversitelinin gönlünde “kapağı yurtdışına  atmak” ve gidip de dönmemek, var mıdır yok mudur?
Çalışmadan, kazanmadan, üretmeden, rantiye ile , para hareketleri  ile  para kazanmak ve hemen köşeyi  dönerek ,artist, şarkıcı,futbolcu,olarak, yat-kat,mal-mülk  sahibi olmak, ülkeyi, yoksulları ,garipleri dulları ve yetimleri  hatta komşu müslüman ülkeleri  hiç ama hiç düşünmemek  insanımızın yaşama biçimi olmuş mudur ,olmamış mıdır ?
Dünyada veya uzayda yer işgal eden, oksijen tüketen, çöp üreten;
Geçen yıl Çorumda altmış trilyon liralık alkol ve sigara tüketen, baca gibi tüten, damacanalarla  şarap, bidonla rakı ve tankerler dolusu  bira  içen;
 Biz miyiz değil miyiz?
Şimdi  bu durumda,
Hemen  her köyümüze  bir üniversite açsak ?
Bütün mezunlarına iş bulabilecek;
Milli geliri on bin dolara çıkarabilecek;
Jet motorları  ile uyduları artık yapabilecek miyiz?
Üç uçak lastiğine beş yüz kamyon buğdayı;
Günde yirmi milyon doları da amerikan tütününe vermeyecek;
Dünyada kimseye  muhtaç olmadan  başımız dik,onurla adam gibi yaşayabilecek miyiz?
Bunlar olmadan,bu işler düzelmeden,bazı kainat çapındaki doğruları bulmadan,eğitimde, siyasette, bilimde ,çalışma hayatında köklü reformlar yapmadan,tek tek fert fert  kendimize  çeki düzen vermeden,kafalarımızı, ruhlarımızı, gönüllerimizi her şeyimizi değiştirmeden bu köyümüze  değil Hitit ,Urartu hatta Kommagene Üniversitesi açsak  ne yazar?

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÇORUM’UN TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ
Tezimiz, Çorum’un “nevi Şahsına münhasır” veya “özgün” niteliklerini, etnografyasını, folklorunu bir kere daha tebarüz ettirmek; bunun Anadolu Medeniyeti içerenindeki yerini ve ehemmiyetini ortaya koymak amacını taşımaktadır.
Öteden beri Antik Hitit Medeniyetinin gölgesinde kalarak son yıllarda artan turizm potansiyelinden de böylelikle istifade edememiş; öte yandan saf, duru ve yerel kültür değerlerini de daima içinde barındırmış olan Çorum’u bir kere tanımak ve tanıtmak arzusundayız.
Takdir edilmelidir ki bir bölgenin tüm yönleriyle araştırılması, tarih içindeki rolünün ortaya konması ve varsa onu diğerlerinden ayıran özelliklerin anlatılması pek kolay bir iş değildir. Yıllara ve ciltlere sığmayacak zengin bir kültürü tevarüs etmiş olan Anadolu’yu sadece kültürel olarak ele almak bile çok geniş ve kapsamlı araştırmalar ile olağanüstü çabalar gerektirecektir.
Yurdumuzda etnografya, dil ve edebiyat, sosyal adet ve  ananeler ,halk oyunları ve folklor, antropoloji,el sanatları, yaşayan adet ve gelenekler ile ve hatta Anadolu mimarlık ve sanat  Tarihi  üzerinde yeterli çalışmaların yapıldığı;arşivlerin gereğince incelendiği,mevcutların envanterinin çıkarıldığı,tasnife alındığı  kanaatinde  değiliz.Hatta ülkemizin tanıtımı ve turizm politikası bile  Ege ve Akdeniz’deki iklim ve doğa güzelliklerimiz ile bizden önceki uygarlıkların  antik  medeniyetlerine odaklanmış bir şekilde seyretmeye devam etmektedir.Bütün bunların  tabii bir sonucu olarak İç Anadolu Müslüman
Türk Medeniyeti daima gölgede kalmış; yeterince aydınlatılamamış, anlatılamamış, öğretilememiş hatta anlaşılamamış bulunmaktadır.
Antik Hitit medeniyeti üzerinde yeteri kadar çalışma yapılmıştır kanaatindeyiz. Belki kazılar ve yeni eserlerin ve yerleşim birimleri ile arkeolojik buluntuların ele geçirilmesi uzun yıllar alabilir. Hatta yurdumuzdaki müzelerin hemen pek çoğu antik çağlara ait malzeme ile dolu olmasına rağmen Anadolu’muz dünyanın en büyük canlı ve hala yaşayan bir açık hava müzesi olarak fark edilmeyi beklemektedir.
Çorum’ un ve Anadolu’nun yeni sahibi Müslüman Türkler’ dir ve bu uğrunda kan dökerek ve büyük bir bedel ödeyerek sahip olduğumuz bir nimet ve aynı zamanda da anavatanımız ve yurdumuzdur. Bunu yeterince anlamak, tanımak ve tanıtmak, yeryüzü kültürleri arasındaki layık olduğu şanlı yerine ve “asrın idrakine” oturtmak  borcumuz olmalıdır.
Böylece iddiamız odur ki :
Çorum ve havalisinde tevarüs eden bu İç Anadolu medeniyeti;
Ülkemizdeki diğer bölgelere kıyasla çok daha saf ve bakir etnografya unsurları  ile Orta Asya’daki anavatanımızdan gelen  özgün ve nevi şahsına münhasır  değerleri ihtiva etmektedir.
Bu  köklerin üzerinde  taşıdıkları hususiyetler yeni  yurdumuzun havası suyu ve toprağı ile yoğrularak şekillenmiş ve hem vatanımızın hem de dünyanın en doğru ve güzel uygarlığını  ortaya  çıkarmıştır..
Ülkemizin diğer köşe ve bucaklarının kültür ve medeniyet adına tescili ve çıkış noktası hatta batıya uzanması hep orta ve İç Anadolu eliyle olmuştur.
Bugün ki mesahamızın dört katı kadar büyük Devlet-i Ali Osmani medeniyetinin kalbi ,acıları ve özü  hep burada kalmış;onun devamı olan devlet yeniden burada kurulmuş; yeni Türk ve İslam Medeniyeti ;modern Türkiye Cumhuriyeti olarak burada  şekillenmiştir.
            İslam’ın potasında eriyen nice kabile, millet veya insan topluluklarının kültür cevherleri bizden önceki antik çağların kalıntılarıyla ve mirasıyla  hem hal olmuş ve  ortaya bugün ki özgün “Anadolu Medeniyeti”  çıkmıştır.
İşte bu medeniyet içerisinde Çorum saflığını daima korumuş Orta Asya cevherlerini ve asil doğrularını daima muhafaza etmiştir.
Bunun Sebenleri şunlardır:
Orta Asya oğuz boylarının doğrudan gelip yerleştiği son vatandır.1071 de kapıları açılan ve 1096 da son haçlı seferinden sonra artık ebediyen bizim olan ve dünya durdukça da bizim olacak olan “Ana Vatanımız”  olmasıdır
Büyük göç yolları ve ticari güzergahlar üzerinde olmayıp sefer yolları üzerindeki  askeri bir menzil de değildir .
Ezici bir düşman hâkimiyetinde uzun zaman kalmamıştır. Bünyesinde gayrımüslüm unsurları fazla ve uzun zaman barındırmamıştır. (Bu unsurlar şehrin kültür, adet ve gelenekleri üzerinde hiç etkili olamamışlar; sadece ticaret, sanat ve zanaatla uğraşmışlardır.) Yakınında veya sınırlarında kültür etkileşimine gireceği farklı bir millet veya başka bir devlet yoktur.
Lisanını, ibadetini, yaşantısını yasaklayacak bir dış tehdit almamıştır.
Büyük göçler ve istilalarla demografik yapısı değişmemiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra da bu içe kapanık ve ketum halini sürdürmüştür.
Yeni devletin başkentine bu kadar yakın olması nerede ise hiç bir avantaj sağlamamıştır.21.yüzyılda havaalanı ve demiryolu yoktur. Ana karayolları bile hala tek şeritir. Devletin yegane yatırımı seksen yıldır iki fabrikadan ibarettir.(Şeker ve Çimento Fabrikası).
Okuma yazma oranı ülkemizin en yüksek seviyede olan ilidir. Cumhuriyetten once en uzun askerlik yapanların(İskilip 9-14 yıl ) ve en çok gidip de dönmeyenlerinin olduğu bir kahramanlar ve yiğitler şehirdir.
Osmanlı’nın ve yeni cumhuriyetin bir sürgün yeridir. İsyancıların mesken tuttuğu ama aynı zamanda Milli mücadelenin kilit isimlerinin de yetiştiği bir fakir beldedir.
Dünyaya asırlar boyu açılan tek kapısı Samsun vilayetidir. Bütün ihtiyaçlarını oradan karşılamıştır.
Bugün ise görünüşte büyük metropollerin herhangi bir semtinden farkı olmayan; en çok ortaklıklı şirketlerin bulunduğu, kendi yağı ile kavrulmaya  çalışan, kendini sevenleri  kendine aşık eden; Evliya Çelebi’ nin dediği gibi  “Güzelleri  Bol Çelebileri Çok ”bir Anadolu vilayetidir.
Bizde bu tezimizde tarihi Çevre birimleri olan Tarihi Çorum evleri ile onlardaki yaşamı, mimari özellikleri ile anlatacak, kısmen, dil ve lisan üzerinde duracak birazda bir folklor değeri olan Yemek antropolojisinden bahsedeceğiz. İl geneli ile bazı ilçelerde otuz yıldır sürdürdüğümüz tarihi çevre araştırmalarımızın neticelerini ortaya koyacak; onlarda  fark ettiğimiz  ve nevi şahsına münhasır özellikleri, doğruları ve hatta güzellikleri dile getireceğiz.
Bütün bu tespitlerimizin sonucunda da büyük Anadolu uygarlığının yeniden ortaya konulması, tebarüz ettirilmesi, anlaşılması, gelecek kuşaklara zengin bir kültür mirası olarak devredilmesi, anlatılması ve sevdirilmesi hatta sahip çıkılması için gereken çareleri önereceğiz.
Saygılarımızla…

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÇORUM’DA YEMEK  KÜLTÜRÜ :
Bir antropolojik değer olarak ele  alındığında bir yerin  medeniyet ölçüsü biraz da  yemekleri veya beslenme sanatı ile  belirlenmektedir.
Yemek yapımında kullanılan malzemeler, oranları, servis sırası, mutfak adabı ve beslenme tarzının düzgünlüğü orasının  ne  kadar yüksek bir  medeniyet seviyesinde olduğunu  gösterir. İklime,inanca,geleneklere ve bölgeye göre de  farklılıklar gösteren bu kültürün  dengeli  ve uyumlu olması demek ; evrensel lezzet değerlerini  yakalaması; insana, sağlığına zevklerine ve hatta  koruyucu tıbba da  uygun olması  demektir.
Çorum yemekleri  hemen hemen  çevresindeki vilayetler gibi  ortak çeşnilere de sahip olmasına  rağmen elde ettiğimiz veriler bütün ana tariflerin,bazı yemek isimlerinin ve hazırlanış biçimlerinin  Orta Asya  menşeili  olduğunu göstermekte ve zaman  zaman halkın değişen alım gücü  ile farklılaştğını ortaya koymaktadır.
Bizde burada yemek tariflerini değil onların  muhteviyatlarını ve bunların kültürümüz içindeki  yerini  anlatacağız.
Çorum yemeklerinin  hazırlama ortamının  temel   malzemeleri ;meşe odunu  ateşi,koyun  eti, soğan ve  bakır tencere üzerine temellenmiştir.
Çorum  yemeklerinin ortak özellikleri şunlardır:
Çorbalar  daima başlangıç yemekleridir. Tarhana,mercimek, hamurlu türlü çorbalar Orta  Asya geleneğinin devamıdır.Aş’ lar denilen bu seri de arapaşı,tutmaç,çatalaşı vb gibi tarifler de hep bu malzemeleri görmekteyiz. (8)
Hamur işleri  ana yemeklerin altyapısını belirler. Bunların da türlü çeşitli tarifleri vardır.
Ekmek kültürü mayasız hamura temellenmiş  yufka formundan  ibarettir. Ekşi maya çok sonraları icad olunmuş ve bugünki modern  ekmek türleri 20.yüzyılın başında ortaya çıkmıştır.Levha halinde ,saçda ve odun ateşinde hazırlanan ekmekler kara ve bol kepekli undan yapılırlar.Mısır nu ekmeklere girmez ama bazen çörekler de kullanıldığı  olur.
(Mayalı  yegane  hamur türü  olan kızartma  mayalısı ramazana  has ve tok tutması için yağda kızartılmış bir besin maddesidir.)
Çorbalardan  sonraki ana  yemek  et yemekleridir. Onların da hammaddesi öncelikle kuzu ve sonra da tercihan dana  etidir.Bunlarda genellikle  daima haşlama  olara kullanılır.
Öğünler sabah ve akşam olmak üzere iki çeşittir. Uzun yaz günlerinde ilkindi vakti pazar ekmeği denilen mayalı ve uzun bir tür pide yağlanarak, haşlanmış yumurta, çökelek ve  üzümle yenir. Bu tarz ilkindi kahvaltısı genellikle arasta esnafının tercihiydi.
Sabah kahvaltısı bilinmez. Çay içme alışkanlığı Cumhuriyetin hediyesidir.Onun için Eskiden  sabah “ekmeği adeti”vardı.Yufka dürümü içine  tereyağında yumurta  vs konulur,kış mevsiminde de kahvaltıda kırmızı mercimek ve paça çorbaları içilirdi.
Bazen ağır kış mevsimlerinde içyağları  kızartılarak yemeklere konurdu.Hayvansal yağlar  olarak tereyağı(sadeyağ) yenmiş,ekstradan kaz yağı ,ceviz ve badem yağı gibi kıymetli malzemelerde kullanılmıştır.
Bulgur en önemli malzemeydi.Pirinç pilavı düğünler hariç pek yenilmezdi.Uzun bir süre de lüks ve pahalıydı.Buğday yarması da çorbaların ve birçok  yemeğin ana hammaddesini teşkil ederdi.
Şekerin üretimi yoktu. Rusyadan kelle olarak (büyük parçalar  halinde gelirdi).İnsanların şeker ihtiyacı hoşaf ve kompostolardan, kurutulmuş meyvalardan  karşılanırdı.Ekşi pekmez şerbeti en gözde içecekti.. (Zaten pekmez hemen her evde  kaynatılırdı. Beyaz ,ak pekmez ,kara pekmez ve ekşi pekmez denilen değişik şekilleri olurdu.)
Tavuk münferit  bir yemek türü olarak fazla benimsenmemiştir. Aş’lara yani çorbalara etsuyu yerine katılmış, parçalara ayırılarak muhtelif yemeklerin içine karıştırılmıştır.Hindi ve kaz daha revaçtadır.
Et ve sebze yemekleri  arasında daima  iyi bir denge vardı. Kabak, ıspanak,karabakla, soğukluk  denilen  semizotu,lahana,fasüle kavurması ,patlıcan yemekleri her zaman türlü olarak tercih edilirdi.
Baklava  türleri o kadar zengin değildi. Has baklava bu yörenin baklavası olmayıp bol nişastalı ve hafif Burma türü (Çorum’ baklavası denilen) modellerde dahil olmak üzere birkaç çeşit baklava bulunmaktaydı. Un ve irmik helvaları mevsimler ve özel günler içine yayılmışken baklavalar bayramlarda yapılırdı.
Mevsimlerinin  üçte ikisinin kış olduğu Çorumda sebze ve  meyva kurutma işleri de  önemini  hiç bir zaman yitirmemişti.
Sonuç  Olarak :
Görülüyor ki Karadeniz bölgesinin  Karalahana, mısır ekmeği ve hamsi kültürü iç ve  orta anadoluya girememiş, Çorum ve havalisi  hep kendi tercih ve tarifleri  üzerine yaşamaya devam edegelmiştir.Ulaşım  imkanlarının olmadığı yıllardan bugüne  kadar da bu durum pek değişmemiştir.(Denebilir ki eski Çorumlu da Orta Asyadaki  Ataları gibi beslenmekteydi.)
Ağır kızartmalar, baharatlar,acılı malzemelere ,isot,kırmızı biber vb olan düşkünlük burada  yoktur.Güneydoğu ve doğu anadolunun ağır ve zengin kebab  kültürü hiç görülmez. Kuru baklagil ezmelerinden  oluşan arap yemek  tarifleri ile acem etkisi ile hazırlanmış safranlı , baharatlı içli pilav türleri ise  hiç yoktur ve görülmez.
Yegane  kebablar kuyu ve tandır  kebabıdır.(9) Onlarında pişirme metodları son derece  hafiftir.Bunu toprak kaplı güveç  yemekleri olan keşkek ve benzerleri takip eder.Onlar da odun  ateşinde pişerler. En ağır ve özgün yemeklerden olan İskilip Dolması bile  et suyu buharında hazırlanmaktadır.
Göçmen unsurlarla gelen yemek tarifleri  (arnavut ciğeri vb)genel  kabul görmemiştir.Çerkes tavuğu gibi  zor  yemekler  ise sadece etnik mutfaklarda kalmış halk arasına yayılamamıştır.
Hamur işlerinin  ağır  olmaması  için bütün yemek çeşitlerinde  bunlar haşlanmaktadır. Sadece çok küçük parçalı  olarak çorbaların üzerinde kızarmış hamur garnitürleri görülebilmektedir.
(Mantılar,su böreklerinin hamurları dahi hep  haşlanarak kullanılmaktadır.Bu da sindirimi kolaylaştırmaktadır)
Kullanılan  baharatlar karabiber,kekik,kimyon vb gibi  çok bulunan baharat türleridir.Tarçın ise tatlılar için kullanılır. Ağır bir baharat yelpazesi yoktur.Yemekler acılı çok tuzlu ve bol baharatlı değildir.
Yoğurt  tam anlamıyla mutfağa ,ayranda sofraya egemendir. 
Kuru fasülye ve bulgur pilavı,soğan ve turşu gerçekten  Çorum ve havalisinin  milli  yemeği olarak  bilinmektedir.
Domates salçası, tarhana, turşu,erişte,pekmez,pestil. Meyva kuruları daima evde hazırlanır. Dışarıdan satın alınan mallara sebzeler hariç güvenilmez.Etler bile etlik adı altında evde kesilerek kullanılır. Sucuklar  evde  doldurulur.Çemen çiğ olarak da yenilir.
Ege ve akdenizdeki bölgesindeki zeytinyağı  kültürü orta ve iç anadolu’ya  ulaşamamıştır. Bunların  getirdiği dolma ve sarma kültürü de burada  etli ve haşlama olarak  devam eder. Balık yemekleri anadolu kültürüne   20.yüzyılın sonunda egemen olmuştur.(10)
Osmanlı  saray mutfağının dünya yemek kültürleri arasında  özel ve üstün bir yeri olmasına rağmen yine de  bilinenleri Anadolu yemek  kültürüne uymamaktadır.
Saray yemeklerinin  uzantıları olan ve tuzlu yemeklerde meyva parçaları (mesela kavun dolmaları,erikli pırasa çorbası.vb)  kullanma alışkanlığı  hiç kabul görmemiştir.Osmanlı  sarayı Anadolu’ dan sadece çorbaları ve bazı hamur  işlerini almıştır.(Saray yemeklerinin de tarifleri çok özeldir ve bunlar ayrı  bir tez ve araştırma konusudur.)11
Özet  olarak söylemek gerekirse “Çorum  Yemekleri” Orta Asya kökenli ve öğünleri  orta kalorili, hazmı kolay,yapımı fazla zaman almayan günümüzün hekim tavsiyelerine uygun  tipik halk yemekleridir. Osmanlıdan beri il merkezinin  tarifleri nerede ise  (yeni  sıvı yağlar ve margarinler ve yeni bazı malzemeler  hariç) 1950’ lere kadar  nerede ise  değişmeden gelmekte ve herkez atalarıdan  gördüğü gibi yaşamaya  ve besin maddelerini  hazırlamaya devam etmekteydi.
Bakır kapların yerine alüminyumların sonrada  teflonların girmesi, margarin denilen ucuz hidrojenli yağların yaygınlaşması, rafine beyaz undan ekmek ve sentetik mayaların  kullanılması,toprağa dayalı kapalı ev ekonomisinin yerini alan marketçilik bütün yemek kültürümüzü altüst  etmiş ve sağlığımızı da beslenme kültürümüzü de iyice yok etmiş durumdadır.
Fast foodların egemen olması, ab normları, Avrupalılaşma, globalleşme vb gariplikler neticesi bugün Çorum’un geleneksel Yemek Kültüründen   bahsetmek artık mümkün değildir.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÇORUM'UN KİRLİLİKLERİ….
            Şehrimizde "çevrecilik" deyince aklımıza  ya belirli gün ve aylarda yapılan çam dikimleri ve hatıra ormanları  gelmekte veya da baca gazları ile ithal  kömürlerin fiyatı ile  atmosfer kirliliği
hatırlanmaktadır.
Vilayetin çevre ile ilgili kurumları da sadece hava kirliliği ile ilgilemekte; basılan  dergi ve süreli yayınlarda da sadece yeşil çevrecilik özlemi dile getirilmekte, yazarların  akademik tezleri
aktarılmakta ve Çorum' un  elde kalmış son bir avuç piknik alanlarının resimleri  yayınlanmaktadır.
Yerel basının ise çağırılan haberlere gitmekten  öte  "kendiliğinden akletiği hiçbir önerisi, çözümü veya cesaretle üzerine gittiği  bir tespiti "yoktur.
İki yıl önce tüp gaz taşıyan lpg'li otomobil sayısı ticari araçlarda iki bin kadar iken bu gün bu  sayının ne olduğunu ve sokaktaki vatandaşa ne zarar verdiğini kimse araştırmamaktadır. Cadde kenarında bulunan zehirli gaz ölçüm araçları ise yaz günlerindeki atmosferdeki egzoz gazının  miktarını ölçmemekte; ölçüyorsa da  nasıl tedbirler alındığını  kimse  bilmemektedir.
Bu otomobillerin gizli karbon monoksit  zehirlenmesine "dur!" diyebilecek cesarette ne bir hukuk; ne de bir tıp adamı çıkabilmiştir.  Evlerde  şofbenlere  baca önerenler bu zehirli atık
için hiçbir şey söylememektedirler. Benzine göre  tasarlanmış motorlar bu gazı tam yakmamakta ve hele  kış aylarında bu şehrin insanlarını yavaş yavaş öldürmektedirler. Her sene yapılan egzoz ölçümlerinde de
motorlar benzine çevrilerek gidilmekte, kimse bu yürüyen zehirli gaz bombalarının hatırını  sormamaktadır. Ama her  köşede bir gaz dolum tesisi veya arabaları " çevirecek" tamirci bulunmaktadır. Bu işten çok da iyi para kazanılmaktadır ama halkın sağlığını  düşünen kimse yoktur.
Zehirli gazların  içindeki en sinsi olanı kokusuz karbon monoksittir. Kandaki hemoglobine  yapışarak  karboksi hemoglobin denilen müthiş bir zehirlenme yapar. Bunu oksijen  çadırı ve maskesi ile de kimse önleyemez. Yapılacak hareket derhal kan değiştirilmesidir. Yüz elli bin kişinin kanını  kimse değiştiremeyecektir ama gizli gizli hastalanarak  vefat  edenler  için ulu mezarda  mutlaka bir yer
bulunacaktır.
Bu kentin  baş ucundaki  çimento fabrikası  birazda Fransızlar para kazansın diyerek  hâlâ kaldırılamamıştır. ( oraya " filtre takılmıştır , zararı  olmaz" söylentilerine inananları her sabah
namazı vakti su deposu çamlığına  duman deşarjını seyreylemeye çağırıyor ve yanlarında da gaz maskelerini de getirmeye davet ediyoruz.)
Ayakucumuzdaki belediyenin  asfalt  şantiyesi ile küçük ve büyük sanayilerin, şeker fabrikasının bacaları da arada  bir bu kirletmeye katılmakta, kentin kanalizasyonu ile et kesim-eski salyangoz
fabrikasının- tesislerinin, kimyasal maddelerin ve hele hele tıbbi atıkların  nereye gittiğini, 125 tavuk çiftliğinin ayak ve atıklarının gömülü olduğu arazilerde asit yağmurları ile birleşerek yeraltı sularına karışıp karışmadığını da  kimse  sormamaktadır. Bölgede köy, ilçe ve  illerin  atık suları, lağımları ve kanalizasyonlarının  tam olarak kimyasal, fiziksel ve biyolojik olarak arıtıldığını, tabiata temiz su olarak salındığını  kimse söyleyememektedir.  Hele hele  denetimsiz su sondajları yeraltındaki kil tabakalarını delik deşik etmiş ve kirli ve temiz sular birbirine karışmış, milletin  ortak malı olan yeraltı  su şebekeleri de böylece "halledilmiş"  bulunmaktadır.
Bütün  bunların yanında hacmi gittikçe büyüyen ve korkunçlaşan dev bir canavar niteliğindeki Çorum Çöplüğü de hemen her gün metan gazı patlamaları ile gelecekteki en büyük çevre felaketini adeta "haber" vermektedir. Hele bu çöplüğün altında biriken kirli suların oluşturduğu "çökek gölü" nün kokusu dört km. öteden bile duyulmakta ve çöplüğün  sürekli yanan dumanları uzaydan bile görünmektedir. En yakın yerleşim birimlerinden  Toki konutlarında oturanlar  daha kaldırım ve pazaryeri şikâyetlerini  aşamadıklarından  yakında kendilerini yiyecek olan bu büyük çevre felaketini henüz fark edememişlerdir. Atmosfer kirliliği, yer altı suları kirliliği, mikrobik kirlilik ve koku  kirliliği  gibi birçok "hasleti" bünyesinde barındıran çöplüğümüz hakkında kimsenin henüz bir fikri yoktur.
Bu kirliliklerin  haricinde   birde  görünmeyen kirlilikler  vardır. Bizce en tehlikelisi de  bu tür kirliliklerdir.
Cep telefonlarının  baz istasyonu veya röleleri  denilen  şiddetli elektromanyetik dalga üreteçleri  gittikçe  şehrimizin  içlerine yerleştirilmekte,yüksek direk  kullanma mecburiyeti olduğu ve
insanlardan uzakta  kurulmaları gerekliliği  dururken ilimizde de evlerin duvarlarına monte edilmekte; insan sağlığı hiçe sayılmaktadır. Kalp pili veya kapakçığı olan hastaların, metal bacak veya organ protezi taşıyan insanların bulunup bulunmadığına  bakılmadan, küçük çocuklar hesaplanmadan yerleştirilen bu rasgele antenler için TBTAK tebliğ üstüne tebliğ yayınlamakta ama kimse kaale almamakadır. Telsiz ve linksiz radyo vericileri, sayıları gittikçe artan cep telefonları ile atmosfer kirlilikleri ile hava su ve ışık kirliliği  Çorumluyu fizyolojik ve   tıbbi  olarak yaralamakta tabelalardaki  yabancı
kelimelerle meydana getirilen başka kirlilikler ise de  konuşma lisanımızdaki  hastalıklara  eklenerek bir "kültür  kirliliği " oluşturmaktadır.
İnsanlarımızın  okuma merakı   gitmiş yerine  televizyon seyretme hastalığı gelmiştir. Geleneksel ve helal kazanç peşinde koşan Türk insanının hassas yapısının yerini de  duyarsızlaşma, bencillik ve
lüks tüketim ile rantiyecilik hastalıkları  aldığı için  bu gizli rehasızlıklarda sinsice ilerlemektedir. Hele hele ülkemizin önde gelen  sektörlerinden  fuhuş  sektörü de alabildiğince  yükselmiş ve bu aziz
şehir artık " kerhanesi-genelevi- ile meşhur bir kent olup çıkmıştır. Konuşmaya  ve yazmaya utandığımız  bu hastalık ise kazanç sahipleri vergi rekormeni yapacak kadar  revaçtadır.
İstanbul'un fethine giden sahabe ordularının nal seslerinin yankılandığı ve Anadoluyu Türkleştiren Alparslan' ın askerlerinin otağ kurduğu  Çorum ovası, böylesine  fuhuş yuvalarını  bünyesinde bulundurmakla bir talihsilik  yaşamakta ve buranın müdavimi olan insanlarımız da  başka bir boyutta  kirlilik  yaşamakta veya taşımaktadırlar.
Bütün bunlara  sebebiyet veren  esas kirliliğimiz ise  "ahlak kirliliği" olup  ; buna  çare bulunmadan  hiçbir  kirliliğe çare bulunacağı kanaatinde de

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

EN KUTLU HAFTANIN ARDINDAN…
Kainatın  en değerli insanı, Peygamber peygamberi, Allahın C.C. sevgili kulu ,Resulü ve Elçisi Hz. Muhammed’in (SAV) dünyaya  teşrif ettikleri geçen  hafta  -malum aliniz-Kutlu Doğum haftasıydı
Yıllardan beri  bu önemli  hafta  sadece dini eğitim veren  kurumlarımızın ve bazı sivil  toplum kuruluşlarının çabalarıyla kutlanır. İlahiyatçılarımız salonlarda  konferanslar verir, özel vakıflar ve bazı dini sivil toplum kuruluşları basın bültenleri  yayınlar ; camilerimiz de  mevlitler okunur, dini  hassasiyeti olan medya kuruluşları  konuya  gereken önemi verir ama büyük bir kesiminin ise  hiç umurunda  olmaz.
Bu kutlu olay nedense bir türlü  bütün  milletimize  mal olacak  bir kutlama  veya büyük bir etkinlik haline dönüştürülemez.
İlgili Ayette "Biz seni insanlığa bir müjdeci ve bir nur olarak gönderdik " denilen bu en yüce insanı ve ümmeti olmakla  şeref duyduğumuz  yüce Peygamberimizi, İslâm’ın  ilk devlet Başkanını ve kainatın bile hatırına  var edildiği  yüksek ahlak ve faziletin timsali bu mübarek insanı  böyle bir vesile  ile  bir kere daha  anmak  neden bu kadar  zor olmalı ki?
Uzak Doğu'da  Endonezya'da ,Sumatra da ,Malezya da  Filipinler de bu haftanın top atışlarıyla  karşılandığını, uçaklarla    şehirlerin üzerine  gülsuyu ve yaprakları serpildiğini, yoksulların doyurulduğunu,kimsesizlerin evlendirildiğini, sünnet şölenleri  yapıldığını, Kur'an okuma yarışmaları  tertiplendiğini;hayırlarda yarışıldığını; hatta  Devlet başkanlarının  çıkıp da  " Biz peygamberimize ve sünnetine  bağlılığımızı   bir şeref  kabul etmekteyiz , Müslüman olduğumuz   için gurur  duyuyoruz  " diye de   demeç verdiklerini , kimilerinin de uçaklarına  atlayıp  Medine'ye  Efendimizin SAV kabrine  gidip gözyaşı  döktüklerini duyuyorum ve biliyorum.
Birkaç  sene  sonra bu ülkenin - cadılar bayramı  ile şükran  gününü de kutlayacağına artık iyice kanaat getirmeye başladım.
Noel baba safsatalarına  ekledikleri  ve bizim yaşanmamış gençliğimizde  olmayan sevgililer günü St.Valentin  day diye bir icadı ve bunun gibi bir sürü kefere  adetini   kutlamak   dururken bu hafta da (!) ne ola ki ?
Televole   medeniyetinin birinci şartı  olan dini ve milli bayramlarda  evden kaçarak ; tatile  çıkmak, akabinde de Bolu dağlarında  kara veya  bir yerlerde de   sellere yakalanarak  rezil olmak varken kim oturur da  bu haftayı kutlar.Sonra stratejik bilmem neyimiz sam amcaya ayıp olmaz mı .? Maazallah kızıp da marlboromuzu ,colamızı ve hamburgerimizi keserlerse o zaman nice olur halimiz ?
Filistinde  helikopterden  atılan füzelerle  insanlar mı öldürülüyormuş?
İşgal altındaki eski  Osmanlı  mülkü Memalik-i  Irak da  Müslüman  kanı  oluk gibi aksa ne olurmuş ki ; orada zaten  savaş  var.Ülkesini ve namusunu ,toprağını  ,dinini ve imanını  savunanlar zaten direnişçi,stratejik müttefiklerimiz insan hakları ve demokrasi  uğruna  girdiler zaten  Irak ' a.. Öyle  değil mi?
Sen  hem  tek başına  koca müttefikimize savaş  açacak ve  birde  gidip Afgan dağlarında  saklanacaksın  öyle  mi ?  Ne kadar ayıp.  Bu hiç insanlığa  sığar mı ? Sonra bizi Araplar arkadan  vurmamışlar mıydı? Komünist  militanları  Filistinliler hep o kamplarda eğitmediler mi ?
Hünsa-münsa bilumum  muganniye, rezil ve ne kadar sanatçı dedikleri herif ve kadın,dönme varsa ekranları  işgal etmiş,İyi çiğ  köfte nasıl yoğrulur; horon  nasıl tepilir , hangi kanalda davul zurna ile oyun havaları  var.Barlardan ,artistlerden ,nonoşlardan ve gece kulüplerinden görüntüler nerede? Kim nerede  kimi evlendiriyor, hangi  dizide kim kimi boynuzlamış…
Canım  aslında biz de Müslümansız. Dedemiz hacıydı,ebemizde hoca.. Sonra dedemin dedesi  Yemende  öbürü de bilmem nerede kalmış da dönmemiş, onunda  babası  Osmanlıda at uşağıymış. Yaaaa.
Hem sonra şu ibadetleri Türkçe  yapsak artık olmaz mı? Bak camilere hoparlör kondu da ne güzel oldu. Şu Cuma namazlarını da neden internetten vermezler ki ? Sonra  artık namaz kılan da kalmadı ki? Bu kadar  cami  yapılana kadar okul yapsak ya? Sonra irtica bir hortlar  maazallah. Gelir hepimizi çiğ çiğ yer, Türkiye  İran olur mu hiç…Hacı'm diye dört  tarafı kapalı  cisme  denir.Hacc'a  gitmesek de Arapları zengin etmesek olmaz mı ?Çalışmak ibadet  değil midir  zaten.kalbin  temiz olacak bir kere …Ya bu  bilgi  çağında  ne namazı abi ya,onlar eskidendi , hem sonra biz artık  layıkız…
Off  offf ne olacak bu  memleketin hali…Bak bu  büyük bitcek  ha.Sonra ölümü gör bitmezse  konuşmam..Hadi şerefe  ,buyur buradan yak..Nasıl olsa  bir gün ölmiycez mi ?Ne Şeyh Yasin Şehit mi olmuş, ay inanmıyorum,vah vah.Başımız sağ olsun..Orhan  ağabeyin  yeni albümü mü çıkmış,beni cepten ara,dokuz gibi  gel, waaww,harika , noluyor burada  biri izah etsin ,çaak moruk, na'yırrr, no'lamaz.çaaav,öptümm,baayy.!
Kainatın uzak ve karanlık köşelerindeki galaksilerin ,derin okyasunlardaki   ışık saçan balıkların,balta girmemiş ormanlardaki vahşi hayvanların ,rengarenk kelebeklerin ,karlı dağların ,birbirine  karışmayan denizlerin ,madenlerin ,kayaların ,taşların,.bulutların, birbirine  benzemeyen  insanların, ülkelerin,devletlerin ,batan ve çıkan  medeniyetlerin  Gezegenle arası  uzayın ,dna'ların,antimaddenin ,protonun,nötronun,mezonların ve quasarların…Gözle görülmeyen mikropların,bakterilerin,virüslerin,genetik kodların ve şifrelerin…Enerji bedenli  varlıkların,ateşten ve radyasyondan  mamül  cinlerin, şeytanın, nurdan  yaratılmış ölümsüz  meleklerin,Ruh'un..Can'ın..hatta  Cebrail, Mikail,İsrafil ve Azrail As ' ın…Milyonlarca yıldır , gelip geçen  milyarlarca  insanın ve binlerce peygamberin;
Yüce yaratıcımız kainatın sahibi  Allahü Azimüş-Şan Hazretlerinin seçerek,överek ,güzel  ahlakı tamamlamak için  yarattığı ve dünyamıza  gönderdiği;
Hz.Muhammed Mustafa SAV dır bu insan…
Salavatlarla  mübarek  ismini  anmamız gereken;
Anıldığı yerde ürpermemiz gereken;
Liva-ül Hamd sancağına  gönüllü  yazılmamız gereken;
Değil yılda bir hafta her nefes alışta  anmamız gereken ;
İnsanların önderi,
Peygamberler peygamberi, imamlar imamı,
O ' dur.
Allah’u Tea’lanın katına aldığı,konuştuğu, cenneti ve cehennemi  gösterdiği tek insan ;
O ' dur.
Bize şefaat  edecek olan, hayatımızı  yönlendiren ve ahireti  bildiren de ;
O ' dur.
Bu haftada bin dört yüz küsür yıl önce O'nun  dünyamızı  şereflendirdiği  zamandır.
Adı da Kutlu Doğum Haftasıdır.
Öyleyse;
Ey Müslüman Türk  Milleti;
Gafleti, dalaleti, haramları, müskiratı, rezaleti, sefahati,
Fuhşiyatı  ve bilumum zararlı neşriyatı BIRAK.
BIRAK VE DUR DA BİR KERE AYAĞA  KALK,
Selavatlarla ve tazimle  ,
Artık ;
KENDİNE GEL...
Saygılarımızla…

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 24

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ERTUĞRUL FİRKATEYNİ
2.Abdülhamit Han’ın emriyle japonya ile Devlet-i Ali' i Osmani arasındaki dostluk ilişkilerini pekiştirmek amacıyla bir  gemi hazırlanır.
İçinde kalabalık bir seçkin insanlar heyeti ve hediyelerle Japonya’ya gidilecek ve imparatora Ulu hakanın selamları ve dostluk mesajları sunulacaktır.
Zamanın en büyük gemilerinden yelkenli ve üç direkli Ertuğrul firkateyni bu sefer için günlerce hazırlandı.
Japon imparatoruna nadide mücevherler, doru atlar, gümüş eyer ve koşum takımları, atlas çadırlar,hanedan üyelerine  ipekler ,tüller, halis dokumalar, ibrişim,incili ve simli kaftanlar, sedef kabzalı kılıçlar, tombak miğferler ve kalkanlar, gergedan boynuzu yaylar, çakmaklı altın kaplama kundaklı tüfekler; ülkedeki meyva ,sebze ve yemişlerden hazırlanan kumanyalar ve buna benzer değişik armağanlar itina ile hazırlanmış ve nihayet  yola çıkılmıştı.
Bir buçuk ay süren  yolculuk neticesi Japonya’ya  varıldı. İmparatorun huzuruna çıkıldı. Ziyaret de, oradaki geziler de , karşılamalar da her şey muhteşemdi. Osmanlı uleması, fen adamları ve sanatkârlar için bu ülke adeta bambaşka bir yer ve bir masal ülkesiydi.
-Ama efendim..Bu kadar  kısa zamanda bu hazırlığı yapamayız. Tamam heyeti  karşılarız ,devlet konukevine  yeleştiririz. Fakat..Baş üstüne Efendim..anlaşıldı efendim..
Heyet çok kalabalık efendim. Konukevine sığmadılar... oteline yerleştirdik. Heyette bir çok da budist rahibi var.
-Bu heyet  ne gerekçeyle gelmiş, gelmeden önce konsolosluğumuza  bildirmişler mi ?
-Evet efendim,
-Peki konsolos bize bildirmiş mi?
-Evet Efendim.
-Peki  bizim niye haberimiz yok.
-Bu kadar ciddiye alacaklarını sanmıyorduk efendim.
-Neyi
-Ertuğrul gemisinin batışının ..yılını anmak üzere ülkemize gelerek dini bir tören yapmak isteyeceklerini..
-Hoppala, ne yapacağız. Bunları, Ayasofya’ya mı götürsek,ya biz laik bir ülkeyiz. Ne dini töreni. Hemen dışişlerini ve başbakanlığı arayın.
-Haber geldi mi.
-Evet ,gereğini yapınız diyor.
-İyi bizde  protokole  haber verelim bari..Ama herkesin işi gücü var .
-Nereyi ayarladınız..
-Dolmabahçe sarayı, muayede salonunu.
-Ala , haydi  kolay gelsin..
O gün çok ekren saatlerde kalabalık Japon heyeti için Dolmabahçe sarayı açıldı.  Sabah gün doğmadan boğazın sularına karşı Dolmabahçe rıhtımında Budist rahipler tarafından yapılan Ertuğrul şehitlerini anma duası ve töreni ile boğaza bırakılan çelenk görülmeye değerdi. Ülkemizde bu kadar çok sayıda Budist rahibi ve onların gerçekleştirdiği bir dini tören ilk defa oluyordu. Bir daha da olacağı yoktu. Sonra salona geçtiler. Tütsüler yakıldı. Güneş yavaş yavaş doğuyordu. Garip enstrümanlardan çıkan ince ve titrek sesler eşliğinde yine dualar edildi. Daha sonra herkes derin bir sessizliğe gömüldü. Saatler süren bekleyiş sona erdi. İstanbul protokolü nihayet korumalar ve eskortlarla tantanalı bir şekilde saraya geldi. Kapılar açıldı, telsizler çalışıyor, korumalar birbiri ile yarışıyor, bir hareketliliktir gidiyordu.
Türk heyeti  Muayede  salonunun kapısında frak ve smokinleri ile göründüğünde içerden güzel tütsü kokuları yayılıyor ve garip enstrümanlardan ince ve ahenkli duygusal sesler çıkıyordu. Kimono ve ulusal giysileri, nahif makyajları içinde bayanlar bir kenarda oturuyor, saz heyeti  bir başka kenarda iken Budist rahipleri de ellerini  kavuşturmuş dua ediyor; erkekler de samuray kılıçları ve topuz yapımı saçlarıyla,ince sarkık bıyıkları ve sert bakışlarıyla bağdaş kurmuş birer buda heykeli gibi oturuyorlardı.
Heyet birden durmak zorunda kaldı. Çünkü kendilerini  ayakta karşılayan  frak,smokin veya koyu renk elbiseli güler yüzlü adamlar yoktu. Sanki bir tarihi film dekorundan çıkmışçasına yüzü aşkın Japon Dolmabahçe Sarayının o tarihi dekorunda ince minderler üzerinde yere   oturmuş dua ediyorlardı.
Kısa bir sessizlik oldu. Kimse yerinden kıpırdamıyordu. Sonra bir Budist rahip yüksek ve davudi bir sesle dua etmeye başladı. Diğerleri de tasdik eder bir hece ile mırıldanıyorlardı.
Bu arada görevliler bir yerlerden sessizce sandalye taşıyor, heyet üyeleri için Japon’ların tam karşılarına bir yer hazırlıyorlardı.
Törenin sonuna gelindiği anlaşılıyordu. Bir kenardan kısa boylu zayıf bir Japon görevli zuhur etti ve heyetin en önündeki resmi görevlinin kulağına eğilerek heyet adına bir konuşma yapılacağını bildirdi.
En öndeki samuray kılıçlı ve heybetli ,saçları topuzlu mahalli kıyafetli Japon ,sert ve kısa hecelerden oluşan bir konuşma  yaptı. Anında tercüme edildi. Türk heyetinden bir başka yetkili de Japon  heyetine duyarlılığından ötürü teşekkür etti. Bir genç Japon kızının verdiği çiçeği ve küçük bir kutu içindeki armağanı aldı. Sonra resmi görevli Japon sordu. Ve sorusu heyet başkanına tercüme edildi.
-Bizim duamız ve törenimiz bitti. Sizin din adamlarınız nerede, onlarda kutsal kitabınızı okuyup dua etmeyecekler mi ? Veya yapacağınız bir şey yok mu ?
Hazırlıksız yakalanılmıştı. Bir yetkili hemen yakınlardaki Beyoğlu Cihangir Camii imamını getirtmeyi düşündüyse de sonra vazgeçildi. Japonlar da durumu anlamışlardı ve hiç itiraz etmeden sırayla  kalkarak sandalyelerinde oturan heyeti eğilerek selamladılar ve birer birer saraydan dışarı çıktılar.
Son olarak yine zayıf Japon görevli  ortaya çıktı ve heyetin şimdi de o dönemin imparatoru 2.Abdülhamit Hanın türbesine gitmek istediğini bildirdi.
Yine telsizler çalıştı. Eskortlar, makam arabaları, korumalar koşuşturdu. Smokinli insanlar sarayın merdivenlerinden hızla indi. Japonlar birkaç turist otobüsünde büyük bir disiplin içinde yerlerini almışlardı. Makam arabaları, trafik ekipleri ve konvoy hızla Cağaloğlu’na oradan da Divanyolu’na yöneldiler.
Nihayet büyük türbenin önünde duran otobüslerden Japonlar indi ve sırayla türbenin dışında yan yana ilkokul çocukları gibi dizildiler. Halk durmuş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kalabalık gittikçe arttı. Nihayet kapılar açıldı. Japon heyeti küçük guruplar halinde türbenin içine girerek dua etmeye ve daha sonrada geri geri giderek ve arada bir eğilerek türbeden dışarı çıkmaya başladı.
En son bir yetkili türbenin bir kenarına bir buket çiçek yerleştirdi.Yine bir kutu bıraktı.
Toplantı ve ziyaret kısaca  her şey bitmişti. Japonlar da, Türk heyeti de yavaş yavaş dağıldılar.
Ertesi günün gazetelerindeki başlıklar ilginçti.
Ertuğrul firkateyninin  Japonya’da batışının ..yıldönümünde  bir parlamenter ve protokol  heyeti,kırk Japon samurayı,on bayan görevli,bir musiki heyeti  ve yirmi Budist rahibi İstanbul’a gelerek Dolmabahçe sarayında büyük bir anma töreni gerçekleştirdiler.
Sabah gün doğmadan Dolmabahçe rıhtımında duaya başlayan Japonlar boğazın sularına çelenk bıraktı. Hiçbir gazetecinin ve televizyonun bulunmadığı bu töreni gören balıkçılar  böyle muhteşem bir hadise görmediklerini ve Japonların birer çocuk gibi gözyaşı döktüklerini söylediler.
Öğlene doğru saraya gelen Türk heyetinde din adamı olmaması ve Japonya topraklarında şehit olan 165 denizci, ilim ve Din adamlarından oluşan Osmanlı heyeti için de törende rol alınmaması protestolara yol açtı.
Daha sonra Abdülhamit Han türbesini ziyaret etmek isteyen heyet için “bakanlar kurulu izni” gereken türbe önceden giden görevliler tarafından kapısı kırılarak açıldı ve başka bir mahcubiyetten de böylece  kurculundu.
Japon heyetinin türbede  dua ettikleri ve eğilerek geri geri  dışarı çıktıkları gözlenirken Türk heyetinden kimsenin türbenin içine girmediği de gözlerden kaçmadı.
Kimono ve Samurai kılıçlarıyla Dolmabahçe de  ince minderlerde saatlerce oturarak dua eden japonlara mukabil ;Türk  heyetinin sandalyelerde oturarak hiç dua etmedikleri de toplanının hoş olmayan ayrıntılarındandı.
Japon Meiji Hanedanından  İmparatorun kardeşi ile saray erkanından bir çok hanedan üyesinin de Samuray kıyafetiyle katıldığı  törende  resmi bir Türk Din görevlisinin bulunmaması büyük bir skandal olarak nitelendiriliyor.
Heyet İstanbul Vali Muavinine bir buket ve kutu takdim etti. Bunların bir eşi ise Abdülhamit Han türbesine bırakıldı. Kutuda; Japonya’daki Ertuğrul Şehitlerinin kabirlerinden alınan toprak olduğu ve buketin ise Türk denizcilerin mezarlarında yetişen kiraz çiçeklerinden hazırlanıldığı öğrenildi.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 25

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ESAS  KİRLİLİKLER..
Şehrimizde çevrecilik deyince aklımıza  ya belirli gün ve aylarda yapılan çam dikimleri ve hatıra ormanları  gelmekte veya da baca gazları ile ithal  kömürlerin fiyatı ile  atmosfer kirliliği hatırlanmaktadır.
Vilayetin çevre ile ilgili kurumları da sadece hava kirliliği ile ilgilemekte; basılan  dergi ve süreli yayınlarda da sadece yeşil çevrecilik özlemi dile getirilmekte, yazarların  akademik tezleri  aktarılmakta ve Çorum’ un  elde kalmış son bir avuç piknik alanlarının resimleri  yayınlanmaktadır.
Yerel basının ise çağırılan haberlere gitmekten  öte  “kendiliğinden akletiği hiçbir önerisi , çözümü veya cesaretle üzerine gittiği  bir tespiti ”yoktur.
İki yıl önce tüpgaz taşıyan lpg’li otomobil sayısı ticari araçlarda iki bin kadar iken bu gün bu  sayının ne olduğunu ve sokaktaki vatandaşa ne zarar verdiğini kimse araştırmamaktadır.Cadde kenarında bulunan zehirli gaz ölçüm aracı ise yaz günlerindeki atmosferdeki egzost gazının  miktarını ölçmemekte; ölçüyorsa da  nasıl tedbirler  alındığını  kimse  bilmemektedir.
Bu otomobillerin gizli karbon monoksit  zehirlenmesine    “dur!” diyebilecek  cesarette ne bir hukuk ;ne de bir tıp adamı çıkabilmiştir. Evlerde  şofbenlere  baca önerenler bu zehirli atık için hiçbir şey söylememektedirler. Benzine göre  tasarlanmış motorlar bu gazı tam yakmamakta ve hele  kış aylarında bu şehrin insanlarını  yavaş yavaş öldürmektedirler. Her sene yapılan egzost ölçümlerinde de motorlar benzine çevrilerek gidilmekte, kimse bu yürüyen zehirli gaz bombalarının hatırını  sormamaktadır. Ama her  köşede bir gaz dolum  tesisi veya arabaları “ çevirecek” tamirci bulunmaktadır. Bu işten çok da iyi para kazanılmaktadır ama halkın sağlığını  düşünen kimse yoktur.
Zehirli gazların  içindeki en sinsi olanı kokusuz karbon monoksittir. Kandaki hemoglobine  yapışarak karboksihemoglobin denilen müthiş bir zehirlenme yapar. Bunu oksijen  çadırı ve maskesi ile de kimse önleyemez. Yapılacak hareket derhal kan değiştirilmesidir. Yüz elli bin kişinin kanını  kimse değiştiremeyecektir ama gizli gizli hastalanarak  vefat  edenler  için Ulu mezarda  mutlaka bir yer bulunacaktır.
Bu kentin  başucundaki  çimento fabrikası  birazda Fransızlar para    kazansın diyerek  hâlâ kaldırılamamıştır. ( oraya “ filtre  takılmıştır , zararı  olmaz” söylentilerine inananları her sabah namazı vakti su deposu çamlığına  duman deşarjını seyrelemeye  çağırıyor ve yanlarında da gaz maskelerini de getirmeye davet  ediyoruz.)
Ayakucumuzdaki belediyenin  asfalt  şantiyesi ile küçük ve büyük sanayilerin, şeker fabrikasının bacaları da arada  bir bu kirletmeye katılmakta, kentin kanalizasyonu ile et kesim-salyangoz fabrikasının- tesislerinin, kimyasal maddelerin ve hele hele tıbbi atıkların  nereye gittiğini, 175 tavuk çiftliğinin ayak ve atıklarının gömülü olduğu arazilerde asit yağmurları ile birleşerek yeraltı sularına karışıp karışmadığını da  kimse  sormamaktadır.
Bölgede köy, ilçe ve  illerin  atıksıları, lağımları ve kanalizasyonlarının  tam olarak –kimyasal , fiziksel ve biyolojik olarak arıtıldığını, tabiata temiz su olarak salındığını  kimse söyleyememektedir.  Hele hele  denetimsiz su sondajları yeraltındaki kil tabakalarını delik deşik etmiş ve kirli ve temiz sular birbirine karışmış, milletin  ortak malı olan yer altı  su şebekeleri de   böylece “halledilmiş”  bulunmaktadır.
Bu kirliliklerin  haricinde   birde  görünmeyen kirlilikler  vardır. Bizce en tehlikelisi de  bu tür kirliliklerdir.
Cep telefonlarının  baz istasyonu veya röleleri  denilen  şiddetli elektromanyetik dalga üreteçleri  gittikçe  şehrimizin  içlerine yerleştirilmekte,yüksek direk  kullanma mecburiyeti olduğu ve insanlardan uzakta  kurulmaları gerekliliği  dururken ilimizde de evlerin duvarlarına monte edilmekte; insan sağlığı hiçe sayılmaktadır. Kalp pili veya kapakçığı olan hastaların, metal bacak veya organ  protezi taşıyan insanların bulunup bulunmadığına  bakılmadan, küçük çocuklar hesaplanmadan yerleştirilen bu rast gele antenler için TBTAK tebliğ üstüne tebliğ yayınlamakta ama kimse kaale almamakadır. Telsiz ve linksiz radyo vericileri, sayıları gittikçe artan cep telefonları  ile atmosfer kirlilikleri ile hava su ve ışık kirliliği  Çorumluyu  fizyolojik ve   tıbbi  olarak yaralamakta tabelalardaki  yabancı kelimelerle meydana getirilen başka kirlilikler ise de  konuşma lisanımızdaki  hastalıklara  eklenerek bir “kültür  kirliliği ” oluşturmaktadır.
İnsanlarımızıno kuma merakı   gitmiş yerine  televizyon seyretme hastalığı gelmiştir. Geleneksel ve helal kazanç peşinde koşan Türk insanının hassas yapısının yerini de  duyarsızlaşma,bencillik ve lüks tüketim ile rantiyecilik hastalıkları  aldığı için    bu gizli rahatsızlıklar da sinsice ilerlemektedir. Hele hele ülkemizin önde gelen  sektörlerinden  fuhuş  sektörü de alabildiğince  yükselmiş ve bu aziz şehir artık “ kerhanesi-genelevi- ile meşhur bir kent olup çıkmıştır. Konuşmaya  ve yazmaya utandığımız  bu hastalık ise kazanç sahipleri vergi rekortmeni yapacak kadar  revaçtadır.
İstanbul’un fethine giden sahabe ordularının nal seslerinin  yankılandığı ve Anadolu’yu Türkleştiren Alparslan’ın askerlerinin otağ kurduğu  Çorum ovası, genelevi  bünyesinde bulundurmakla bir talihsizlik  yaşamakta ve buranın müdavimi olan insanlarımız da  başka bir boyutta  kirlilik  yaşamakta veya taşımaktadırlar.
Bütün bunlara  sebebiyet veren  esas kirliliğimiz ise  ahlak kirliliği olup  ; buna  çare bulunmadan  hiçbir  kirliliğe çare  bulunacağı kanaatinde değiliz.
Saygılarımızla...

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  26

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ESKİ  BUZDOLAPLAR
Bugün   seccadelerde unuttuğumuz  dünün ak saçlı nineleri veya beli bükülmeş ihtiyarları elbette ki  bir elli yıl öncenin  taze gelinleri veya genç kızları; erkekler de pos bıyıklı birer yakışıklı  delikanlıları idiler.
Şehrimizin Devane ile çöplük, Küçükpark ile Kale,Karakeçili ile Üçtutlar arasına  sıkışmış eski mahallelerinde -birazda Hıdırlıkda-  toplam 15-20 bin kişi yaşardı. Rahmetli  öğretmen Recep Rahmi Tankaya bugünki Atatürk  Lisesinin beşyüz m. altına gidip bir bahçeli ev yapınca adını  deli’ ye çıkarmışlardı, Piri Baba  çamlığı ise önünden saygı ve huşu ile geçilen Piri baba evliyasının da türbesi bulunan şehrin en eski  mezarlığı idi.
Bağlarda  daha  tanelerinden salkımı  görünmeyen kara üzümler olur, sonbaharda pekmezler kaynatılır ve ana caddelerden gıcırdayan tekerlekleriyle  kağnı  arabaları ile kömüşler  geçerken  evlerde elektrikle işleyen aletlerde henüz  bulunmazdı.
Bugün dilleri ile  fırıncı küreği arasında benzerlik bulunan şimdiki bazı  gelinlerin sabah ezanında  kalkan  ve kayınpederinin karşısında “hazırol” da duran çilekeş,cefakar ve vefakar  büyükanneleri ; hayatlarını  kolaylaştırabilecek  bugünki  teknolojik nimetlerden  bihaber veya  yoksun garip divanelerdi. Zaten onların  yaptığı işi de  bugün kimse yapamazdı. Bir çamaşır yıkamak, tarhana yapmak, erişte kesmek, turşu vurmak,pervede kaynatmak veya bir bağ  bozumu  ömür törpüleyen  işlerdendi.
Sıcak  yaz günlerinde  yemekler günlük pişerdi. Mutlaka tereyağı  kullanılırdı. Çiçek yağını henüz kimse bilmezdi. Hidrojenli sana ve vita gibi  karışık ve ne idüğü belirsiz yağlarda piyasada henüz yoktu. Zeytinyağı yanlızca ege bölgesinde  tüketilirdi, iç anadolu ise  sade yağdan  şaşamazdı.
Soğuk su ihtiyacı için hemen her evin  kuyuları vardı. Ve bunlardan çekilen  sular testiye konur ve   toprağa gömülürdü. O zaman bugünki  buzdolabının vazifesini “teldolab”ları yapardı. Hemen her evde bulunurdu. Kapağına kafes teli gerilmiş, birbuçuk metreye yakın yükseklikte otuz cm derinliğinde masif çamdan mamül bu dolaplar besinleri  sadece haşerat’ tan korurdu. İçine konanların bozulmasını ise önleyemezdi. Zaten yemekler günlük pişerdi. Yoğurtlar torbada katık olurdu.Erişteler, bulgurlar, kurutulmuş sebzeler  hep mutfağın ahşap tavanına  asılmış birer bez torbanın içinde bulunurdu.Mutfaklarda kuzineler vardı. Bunların üç veya dört gözünde aynı anda birkaç  çeşit yemek pişer,tepsilerle börekler yapılır, hemde ısınılırdı.
Çorumdaki fırın sayısı bir veya ikiydi, onlarda fantezi francala yaparlardı. Bunları önce  gayrımüslümler yerdi. Yerli ahali yufka açar ve bunları kuru bir odaya “ kater-kater”-üst üste- yığar, yiyeceği zaman alır-ıslatır ve dürüm yapardı.(Mayasız olan bu ekmek çeşidi bugün hâlâ çok bilimsel ve doğru bir beslenme biçimidir.)
Kara undan mamül bu yufkada maya kullanılmadığı için  asla küflenmezdi. Hazmı zordu. Sabah çorbası içip  işine giden Çorum’lu akşama kadar acıkmazdı. Yemenden gelen kahvenin  yerine kaim olacak  olan Çay ise yurdumuzda henüz ekilmeye başlanmamıştı.
İşte bu teldolap kısa zamanda bilhassa kahvaltılıkarı, reçelleri vb bazı maddeleri saklamaya  yarayan  havadar bir mutfak  gereci idi.Hemen her evde bulunurdu. Zaten o zamanki bir  düğün çeyizi de ne idi ki ? İki kat yün yatak,bir-iki yorgan, iki kırma sandalye,  birkaç tepsi, bir ibrik ,iki bakır kazan,bir tel dolap,beş altı ot yastık,birkaç gaz lambası vs den ibaretti. Yani bir at arabası yük; çul-çaput,bakır kap-kacakdı.Hepsini toplasan beşyüz kilo gelmezdi. (bu gün bir yeni gelin çeyizi 20 ton gelmektedir ve bir kamyon ancak taşıyabilmektedir.)
Çarşıda o zaman buzcular bulunurdu. Delikli on paralara belki bir at arabası yükü buz alınabilirdi. Bu da cacıklara , sürahilere, zeytinyağlı dolmalara  konurdu.
Sonra bir gün büyük bir keşif olan “Buz dolapları” yapıldı. Bulunduğu evlerde konu-komşu bunları seyretmeye giderdi. Bu öyle bugünki gibi derin donduruculu-no frost veya bilmem ne serisi olmayıp masif çamdan mamül bir kapalı  dolabın  içine çinko döşenmiş şekliydi.O testere ile kesilen veya  sıkışmış kardan mamül buz kalıpları bu dolabın içine yerleştirilir, etrafına  talaşlar serpilir ve tencereler de bunun içine yerleştirilirdi.Ancak kırksekiz saat besinleri bozulmaktan koruyan bu dolaplar bir yerlerinden mutlaka su alırlar ve de zamanla çürürlerdi.
Başka da bir çare  yoktu.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 27

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ESKİ  KAPLAR
            Sessizce unutulup gitmişlerdi.
Kimisi onları bir hatıra diye saklıyor, kimisi büyükannesinin bir mirası diye biliyor, kimi de Avrupa tarzı döşenmiş evinin şark köşesine koyuyor; kimisi de eskiciye satıp kurtuluyordu.
Oysa onlar bugünkü insanların dedelerine veya büyükannelerine hatta daha da eskilerine  o kadar çok hizmet  vermişlerdi  ki. Bilinen ilk kaplar en az iki bin yıllıktı. Bu resimde görülenler ise belki 900 yıldır aynı modelde veya tarzda işlenmekteydi.
Kapaklı olanın ismi sahandı, yemekler soğumasın diye üzeri kapatılırdı, ayran kupasının ismi ise meşrebe veya maşrapaydı. Su dahil her çeşit akıcı mayii içmeye yarardı.
Diğeri ise “helke” adında ve çok meşhur bir modeldi. Yoğurt taşımaya veya  saklamaya yarardı. Başka işlerde de kullanıldığı olurdu.
Bakır levhayı alıp bir tornada çekerek veya bir kalıpta binlerce çekiç darbesi ile döverek bu şekilleri vermek elbette ki kolay değildi. Bir kap için en az beş bin çekiç sallamak gerekliydi. Sapları ise dövme demirden veya döküm pirinçten hatta bronzdan ayrı bir sanat eseri olurdu. Bu işler sadece Osmanlı veya Selçuklu değil ta eski Romadan beri böyleydi. Bakır denilen malzeme insan için çok faydalıydı. Mesela saf bakır bilezikler romatizmaya çok iyi gelirdi.
Buzdolabının olmadığı o günlerde günlük tereyağı ile pişen leziz yemekler bu kaplara alınır, sahanların ağızları soğuyunca kapatılır veya sofralara konurdu.
Daha birçok yardımcı kap daha vardı. Bunlar kulaklılar, taslar, çatal, siniler, tepsiler tabaklar ve çanaklardı. Fakat esas yardımcılar emaye  kaplardı. (Aslı çinko olan ve üzeri fırınlama suretiyle camsı bir boya ile  kaplanan ve sıhhi bir hale gelen  bu kaplar  yeşil, mavi ve kırmızı renkleriyle yıllar boyu  elimizden  düşmediler. Halâ da onlarda demlenen  çayın  lezzeti  ve tadı damağımızdadır.)
Bu nostaljinin en doğru olan tarafı bu sağlıklı ve güzel malzemenin  yani bakırın  kap mamul  hale gelince hemen  kalaylanmasıydı. Bu soy ve okside olmayan  metalle  kaplanan  kalaylı bir kapta yapılan bir yemeğin  lezzeti  bugünkü  kapların  hiçbirisinde yoktu. Çünkü  bütün kaplar hem malzeme , hem de tasarım olarak  yanlıştı.
Daha sonra  alüminyum  çağı  başladı. Gittikçe  incelen ve  insan böbreklerine  daima  zararlı bir şekilde  eriyen bu  kaplar  bizden önceki kuşağı ulu mezara  doldurmaya yetti. Hele meyve kompostolarındaki asitler bu kapları delebilmekteydi. Zararları ancak otuz yılda fark edilebildi. Ama iş işten geçmişti. Sonra  sekiz-on kat çelikten mamul tencerelerin  çağı  başladı.
Bu kalın aslında demir tencereler yerinden kalkmıyor , en kısa zamanda kararıyor, cilası  içinde bir dünya para isteniyordu. Hele teflon denilen yani kimyada poli tetrafloretilen olarak anılan kanser yapıcı bir madde ile kaplanan adı yanmaz aslında kendi  yanar tavalar ise  tehlikenin ta kendisiydi. Piyasada adı   yanmaz olan  birçok mamul vardı. Gerçek teflon hangisi  kimse  ayırdedemiyordu.. Cam kaplar ise bir elimizden düşmeye görsün tuzla-buz oluyor; bunlar için icat edilen mikro dalga fırınlarına ise kimsenin  daha aklı ermiyordu.
Kimyada  saf suyun  en doğru  saklama kabı bile  kalaylı  bakır kaplardı. Asla cam değildi. Dolayısıyla  eski kalaylı  bakır kaplar  da  lezzet ,kullanım,hafiflik ve malzeme olarak  çok doğru  kaplardı.Bunlara eski  banmalar  ve pekmez kazanları  da eklenebilirdi.
Bugünkü  felaket , hormonlu meyve ve sebzelerin kanser yapıcı kaplarda  pişirilip zehir niyetine yenilmesi ama  fark edilememesidir.
İşin en  doğrusu eski bakır kaplara,emayelere ve doğal beslenme,tabii  gübre ve eski üretim  tekniklerine    geri dönülmesidir.
Ve bir gün  dönüleceğine de adım gibi eminim..
İşte bugün buraya da yazıyorum..
Saygılarımızla..

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  28

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ESKİ  PARALAR
Kan ter içinde  uyandı.
Hayatta iken bugüne kadar hiç görmediği ve sadece albümlerdeki kahverengi-beyaz eski fotoğraflardan hatırladığı büyük dedesini rüyasında görmüştü. Sakallı ve heybetli bir adamdı.Ona ısrarla Kuran-ı Kerim okumasını ve okuduğu takdirde sıkıntılarının biteceğini söylüyordu.Kendisine  yasin-i Şerif okuyan kimsenin kalmadığını ,onun kendisine okuduğu Yasinler ve gönderdiği fatihalardan çok memnun olduğunu belirtiyordu. Yatağın kenarına oturdu. Ne güzel rüyaydı.
-"Sen hayırlara tebdil eyle Yarabbi " sen  yardımcımız ol.Şu hastane masrafları için beni mahcup etme! Kalktı, yüzünü yıkadı. Abdest aldı. İki rekat şükür namazı kıldı. Giyindi, kahvaltı etmeden hastanenin yolunu tuttu.
-Oğlunuz  iyi beyefendi, her gün biraz daha iyileşiyor. Allah korumuş da bu kazayı ucuz atlatmış. Eğer emboli atsaydı hiç kurtaramazdık.
-Bu tıbben bir mucizedir. Birazda hastanemizin imkanları tabii..
-Evet, Allah  hepinizden  razı olsun.
Oğlu çalıştığı işyerinin arabası ile kaza yapmıştı. Ağır yaralı olarak acil servise getirmişler,iki ameliyatla dalağını ve karaciğerini almışlar,bacağına da çivi takmışlardı. Araç sigortalıydı. Oğlu da öyleydi. Ama oğlunu hayata döndüren ve akciğerlerindeki tıkanmayı gideren birde cihazı sadece bu en yakın özel hastanede vardı. Burası da çok pahalı bir yerdi. Ama ölümle hayat arasında sıkışmış kalmış bir insanın fazla uzak bir tercihi olamazdı. Buranın masraflarını ssk ödeyecekti. Ama hastanenin devletle anlaşması olmadığı için parayı kendisinden istiyorlardı.
-Ben hastanenin muhasebe müdürüyüm beyefendi. Oğlunuz on gündür burada. Size geçmişler olsun diyorum.Allah bir daha böyle acı göstermesin. Bağlı olduğu bird cihazının saatlik kirası....dolar. en son sistem bilgisayarla  çalışır. Sizden bir miktar para isteyecektim. Doktorlar yarın çıkacağını söylediler de!
-Ne tutuyor masrafımız?
-Üç milyar yedi yüz milyon beyefendi. Faturayı kimin adına keselim.
-Bana iki gün daha müsaade eder misiniz? Senet versem?
-Senet veya çek almıyoruz, karşılığı çıkmıyor, prensibimiz böyle. Lütfen sizde anlayış gösterin . Öyle çok alacağımız var ki?
-Lütfen iki gün daha müsaade ediniz. Toparlamaya çalışıyorum. Kalmaz elbette borcum,bakın oğlum daha yatıyor,kaçıcı değiliz.
-Peki size itimat ediyorum. Cuma günü görüşelim olmaz mı?
-Peki İnşallah!
Üç milyar mı demişti, küsuru de vardı. Bu onun üç yıllık maaşı demekti. Bu kadar parayı nereden bulacaktı.
Tekrar oğlunun yattığı odaya gitti. Onu hayata döndüren bird cihazından çıkarmışlar, yavaş yavaş ayılmasını bekliyorlardı. Hemşirelerden tekrar durumu hakkında bilgi aldı ve oradan ayrıldı.  Bu kadar parayı nereden bulacaktı. Düşüne düşüne evine geldi.içi sıkılıyor,başı çatlayacak gibi ağrıyordu. İlkindi  ezanı okunuyordu. Abdest aldı. Namazını kıldı.duasını etti, tespihini çekti. Ve o sırada aklına dün gece rüyasına giren büyük dedesi geldi. Kuran-ı kerimi eline aldı. Ona Yasin okudu.
-Bu Yasin-i Şerif i büyük dedem Hamdi efendinin ruhuna hediye eyliyorum, kabul eyle ,vasıl eyle,haberdar eyle yarabbi! Dedi. Kitabı kapattı. Gözleri nemlenmişti. Durumunu hatırlıyordu. On beş gün önce çok büyük bir trafik kazası geçirmişlerdi, üç büyük ameliyat geçirmiş, iki defa komaya girmiş ve özel hastanenin bird cihazına bağlanarak hayata dönmüşlerdi. Yaşadıkları Allahın bir lütfü ve büyük bir mucizeydi. Sırtını duvara dayadı ve öylece kalakaldı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
-Biliyorum bu güne kadar hep yardım ettin,yine edeceksin Yarabbi . Sen birilerini, bir şeyleri vesile eyle, görünmez hazinelerinden yardımlar ihsan eyle şu hastanelere ve bize gerçekten emeği geçenlere bizleri mahcup eyleme. Diyordu. Yavaş yavaş duruldu. Gözyaşlarını sildi. Önündeki rahlede kapalı durumda bulunan kitabı aldı. Kapağını açtı. Senelerdir okuduğu kitapdı bu. Evdeki en eski Kuran-ı Kerim olduğunu biliyordu. Kapağın içindeki ilk sayfanın en altında "Mümkünsizzade Hamdi bin Abdullah İhsan,1313" yazıyordu. Bu mübarek kitap büyük dedesinin kitabı idi, annesinden kendisine intikal etmişti. Ona da babasından kaldığını sanırken büyük dedesinin olduğunu da şimdi öğreniyordu. Bunda bir gariplik yoktu. Sayfaları tekrar çevirdi.çevirdi, tezhiplere baktı,cildi bir daha inceledi.evirdi çevirdi, sayfaları tekrar açtı,kapadı... Büyük dedesinin yüz küsür yıllık kitabı elindeydi. Bu ne büyük bir miras ve ne şerefti. Eserin her yeri orijinaldi. İşte sayfaların arasındaki paralar bile duruyordu. Yasin suresinin önündeki beş lira, mülk den sonra bir lira,ve buna benzer birkaç eski kağıt parayı Hamdi efendi kaldığı yerleri kaybetmemek için sayfa aralıklarına sıkıştırmıştı.Senelerdir o da bu mübarek kitabı okurken bu paralara rastlar, sonra alır yine yerine koyardı. Bu paraları bu kitabın bir parçası olarak addettiği için hiç bir zaman alıcı gözü ile bakmamış ve kitabın sayfaları arasından ayırmayı düşünmemişti. Ama bugün bu paralara ilk defa alıcı gözü ile bakmak istiyordu. Paralar tedavülden kalkmıştı.Yüzyıl önceki bir liranın veya beş liranın bugün ne değeri olabilirdi ki. İşte on yıl önceki bin liraya bugün ekmek alınmıyordu. Oysa o zaman o paraya bir aylık kira ödeniyordu. Yasin suresinin önündeki beş lirayı aldı. Sonra diğerlerini de bulundukları yerlerden topladı. Kitabı kapattı, öptü, kütüphanedeki yerine koydu. Suçluluk duyuyordu. Büyük dedesinin paralarını kitabından ayırmıştı. Birden aklına geceki rüyası geldi. Bu eski paralar dedesinin kendisine bir yardımı olmasındı? Akşama vakit vardı. Üzerini giydi. Eski ayakkabıcılar arastasındaki Emin Baba' ya gidecekti. Bu eski paraların kıymetini belki o bilebilirdi. Yaşlı bir adamdı, küçücük bir dükkanda eski saatleri tamir eder, kehribar tesbih ve ağızlık yapar, eski paraları alır ve satardı. Dükkanının önünden geçerken camına yapışık eski paraları görür,  önemsemez geçerdi.
Bu seferde aklına o gelmişti. Doğru arastaya gitti. Onu buldu. Dükkanda yalızdı.
-Selamualeyküm Emin Baba..
-Vealeykümselam evlat? İhtiyar belki doksan yaşındaydı. Bu yaşta hala böyle hassas bir işle niye uğraşırdı ki ...Şimdi de gözünde lüple elindeki eski bir saati tamire uğraşıyordu.
-Evet,nedir derdin?
-Bu paraları soracaktım baba, anlar mısın, değerleri nedir, kaç para ederler.
-Çok mu paraya sıkıştın,
-Evet,
-Ver bakayım..
-Buyrun.
-Şu beş lira Kudüs’ün fethi şerefine basılmıştı. Fetih gerçekleşmeyince geri alındı, piyasaya tam sürülecekken geri çekildi. Bu itibarla yaşıtı beş liralardan çok daha fazla değer kazandı. Çünkü az sayıda basılmıştı. Hükümet tedavülden kaldırdı, elinde olanlara yeni para verdi, bunları da geri toplamadı. Sahipleri de hatıra diye sakladılar. O zaman hiç bir değeri yoktu. Ama şimdi en değerli paradır. Bak arkasında Kudüs’ün resmi var.
-Ya diğerleri.
-Onlar pek para etmiyor,hemen herkesin kasasında vardır aile büyüklerinden böyle birer ikişer,ama bu Kudüs basımı....
-Nasıl değerlendirebilirim Emin Baba, Allah aşkına bana yardım et.
-Vallahi bunu alacak benim param yok, ama benim deli oğlum bu paraların hastasıdır. Alır satar, bunun ticaretini yapar, ilmi tarafıyla ilgilenmez. Ben eskiden bu işi zevk için yapardım. O alıyor ve götürüp İstanbul’a satıyor. İyi de para kazanıyor kerata. Çok zengin oldu. Bunun bu günkü değerini ona sormalıyım.
-Ne zaman sorabilirsiniz.
-Şimdi sorarım, şuradan iki çay söyle bakalım çaycıya.
Ayağa kalktı, küçük dükkanında dip tarafa yöneldi. Kuytu bir köşede üzeri eski bir bezle örtülü, yine eski bir telefonu açtı. Numarayı ezbere biliyordu. Karşısına çıkan belli ki oğluydu. Ona parayı anlattı. Basım yılını söyledi. Konuşulanların arasında geçen Kudüs sözcüğünden; karşı tarafın paraya önem verdiğini biraz daha anladı, sevindi.
-Satacak mıymış diye soruyor?
-Evet, hemen satacağım, İnşallah
-Şansın varmış Evlat, para beş eder, diyor.
-Nasıl yani, ne beşi, beş bin canım..
-Beş bin de ne, Emin Baba. Şimdi beş bin mi kaldı.
-Anlayıver oğlum, biz yaşlılar daha bu büyük paralara alışamadık.
-Yani?
-Yani senin anlayacağın, beş milyar eder diyor?
-Ne beş milyar mı?
-Evet, İnşallah.!
Sevinçten, hayretten ve heyecandan elinden düşen çay bardağının pantolonunu ıslatması ve sıcak çayın bacağını yakmasına aldırmadı. Birden ayağa kalktı.
-Hay Allah razı olsun Baba yaa! Bana ne büyük iyilik yaptığını bir bilsen. Bu oğlun  nerede çalışıyor, yanına nasıl gidebilirim.
-Merak etme, otur hele, şimdi sen gerçekten satmak istiyor musun?
-Evet, Baba, satacağım, çok borcum var. Sıkıntıdayım.
-Peki o zaman al bu paranı, onun yanına git, "getirsin  parayı, göreyim hemen parasını  vereyim" diyor.
-Tamam, hemen şimdi giderim ve götürürüm İnşallah.
-Peki , haydi  hayırlısı olsun bakalım,gözün aydın.
-Hay Allah razı olsun Baba, çok teşekkür ederim, Allah ne muradın varsa versin.
-Bak oğlumun çalıştığı yeri tarif ediyorum. ,İyi dinle!
-Dinliyorum Baba,dinlemez olur muyum, hem de can kulağı ile.
-Özel hastane var ya, hani şu yeni yapılan özel hastane. İşte orada muhasebe  müdürüdür benim oğlum.
Şuradan belediye otobüsüne bin, seni önünde indirirler. Ver parayı al paranı,selamımı da söylemeyi unutma ha.!
Oğlu yarın hastaneden çıkacaktı. Hiç bir borçları kalmadığı gibi ellerinde paraları bile artmıştı. O gece yatsıdan sonra seccadesinde oturan adam hıçkırıklar içerisinde kendisini Yaratan Yüce Allaha CC. ona gösterdiği bu mucizelerden dolayı teşekkür ediyor, defalarca secdeye kapanıyor, doğruluyor, yine kapanıyordu. Bu olaya sebep olan büyük dedesine Yasinler ve Fatihalar yolluyor , okuduğu Kitab-ı Kerim' in sayfaları arasına yeni basılmış kağıt paralar yerleştiriyordu.
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 29

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ESKİ ÇORUM EVLERİNİN ÖZELLİKLERİ VE YAŞAM :
Tarihi Çorum Evlerinin bugün ki ayakta kalanları ve tarihi eser kapsamına alınanlar ancak ikinci kuşak yapılardır. Eski ve nevi şahsına münhasır Çorum evlerinden birkaç müştemilat(Tekkeli Hoca-Eşref Ertekin-evinden kalanlar ile–köyler ve bazı ilçelerdekiler hariç-nerede ise hiç bir şey kalmamıştır.
İkinci kuşak yapıların inşasına Tanzimat’ın ilanı ile başlanmış, Ebniye nizamnameleri ve bina standartları belirlenmiş ve inşaat işleri fenni bir hale getirilmişti.
Bulundukları arsa üzerinde cadde veya yol kenarlarına yaklaşan bu binalar her ne kadar asri olmuşlarsa da Osmanlı’dan gelen kafes geleneğini uzun yıllar devam ettirmişlerdir.2
(Bir müddet sonra bu cephelerde revizyona uğramış kafesler atılmış, cumbaları iptal edilmiş ve balkonlar eklenmiş; arka bahçeleri küçülmüş, oda sayıları ve fonksiyonları da iyice azalmıştı.) Varlıklı ailelerin iki katlı büyük konakları da bulunmakla birlikte üç katlı olanları nadirdi. (İlçelerimizden sadece İskilip üç katlı ve ikinci kuşak evleri ile maruftur.)
Gerçekte tarihi veya eski Çorum evleri denilen kavram; büyük ailelerin yaşadığı, harem ve selamlık esasına göre düzenlenmiş; toprağa dayalı kapalı bir ev ekonomisinin sürdürüldüğü,  büyükçe bahçeler içinde münferit yapılardı.
Ahırları, haymalıkları, kış için mahsul veya erzak depolama yerleri, kilerleri, çamaşırhaneleri ve pekmez kaynatma mahalleri olan çok fonksiyonlu evlerdi. Genellikle açık sofalı(Hayat veya divanhane de denilir.) olan bu yapılar tek katlı olur; bütün odalar bu sofaya açılırdı. Her oda kendi ısınma ve temizlenme problemini kendi içinde çözerdi. Bir baş oda veya orta odada toplanılır, yemekler yer sofrasında ve birlikte yenilirdi.
En tipik olanları yan yana dizilmiş odaların önünde geniş ve açık sofanın, ahşap parmaklıklarla ve masif çam direklerle çevrildiği, zemini kırmızı pişmiş toprak tuğla ,(karo)
döşeli, bahçe içerisinde, etrafı toprak veya taştan yüksek bir duvarla çevrili; sokakla hiç bir ilişkisi olmayan: geniş bahçeye ve atmosfere açık olarak inşa edilenleriydi.
Eski Türk evlerinin karakteristik özelliği olan tepe penceresi yani renkli camlı, vitraylı pencereler bazı varlıklı insanların evlerinde bulunurdu.(Bu tür yapılara Kastamonu, Bursa ve İstanbul’da sık rastlanmaktaydı.)
Zeminden sekiz on basamak kadar yüksekti ve taş bir temel üzerine oturmaktaydı. Bazen de su basman seviyeleri hizasında ahırları ve muhtelif depolama birimleri yer alırdı. Sofadaki sabit mobilyaları uzun ahşap sedirler, ahşap erzak dolapları ve ahşap merdivenler ile parmaklıklardı. Mimaride ve fonksiyonda iklimin etkisi olduğu kadar sahibinin gelir etkisi de önemliydi. Ama ana fonksiyon şeması değişmezdi. İnancın etkisi gereği haremlik –selamlık (baş oda) kavramı çok uzun yıllar büyük ailelerle birlikte yaşadı.
 Oda tavan yükseklikler birinci kuşak evlerde alçaktı. Odalar halılar, sofalar kilim ve yolluklarla kaplanırdı. Oda zeminlerini birkaç kat çeşitli (kırmızı ve beyaz toprak ve üstü hasır zeminleri ) halı veya kilimler örterdi. Bunların varlığı insan ve yer ilişkisini belirlerdi ve aynı zamanda da birer de kültürel miras sayılmaktaydılar. Yemekler yerde yenir, yerde ibadet edilir, yerde yatılır ve uyunurdu. Sadece ahşap sedirler bu ilişkiyi bozardı. Bahçeli düzen yaşamı, toprak üzerinde geçen zamanı belki ahireti hatırlatırdı.
Binaların uygun yerlerinde üzerlik denilen kurutulmuş bitki manzumeleri sallandırılır bunların yakılması ile nazar ve cin etkisinin uzaklaştırılacağına inanılırdı. Kapıların üstüne at nalları takılır veya yüksek bir yerlere bazen de bina alınlarına, köşelerine geyik boynuzları asılırdı. Cam altı tekniği ile yazılmış veya çini levhalarda “Maaşalah,Ya malik- ül Mülk veya Ya sahib-ül Mülk” yazılır görünecek bir yere ön cephelerin en yüksek yerlerine takılırdı.
Baş oda bahsettiğimiz gibi evin en önemli misafir odasıydı. Evin yaşlıları, erkekleri genellikle burada oturur ve toplanırlar; misafirler buraya Kabul edilirdi. Ayrıca her ailenin birde kendi odası olurdu. Yine bu ilk kuşak evler bulunduğu cadde ve sokaktan görünmezlerdi. Tam mahremiyet kesb ederler ve bulundukları arsanın en uzak köşesine inşa edilirlerdi. Yaşama mekânına ulaşmak için büyükçe bir bahçeyi geçmek gerekirdi. Bu bahçelerde demirbaş olarak dut,  ayva, vişne ceviz vb ağaçlar olur,; açık sofa önü ve çardaklar asmalar ile kaplanırdı. Bu evlerde son otuz yıla gelinceye kadar mutlaka-büyükbaş veya küçükbaş hayvanlar da hayvan beslenir; süt ve yoğurt gibi hayvansal gıdalar hep evde hazırlanırdı. Ekmek yapımı başlı başına bir hadiseydi. Temel gıda maddesi olan ekmek yarı yarıya kepekli kara değirmen unundan yufka formunda açılır. Kurutulur, yenileceği zaman ıslatılarak, yumuşatılarak tüketilirdi. Bağ bahçeye ulaşım ve her türlü nakliyat at arabaları ile olurdu. Evlerin pek çoğunun ahırları ve at arabaları vardı. Bahçesinde türlü çeşitli sebze ve meyve yetiştirilen bu yapıların birer de kuyuları mutlaka bulunurdu.
Yapı tekniği açısından ahşap karkaslama üzerine (iskedos) ve toprak tuğlalı kireç harcı ile örülerek inşa edilen bu binalar tatlı kireç sıva ile sıvanır ve toprak boyalarla boyanırdı. Masif çıralı çam taşıyıcı direklerinin bugünkü kolonlar yerine geçtiği bu yapıların yüzyılı aşkın yakın ömürleri olurdu. Elekrik olmadığı için önceleri zeytinyağı kandilleri ve sonraları da gaz lambaları ile aydınlanma temin edilirdi.V arlıklı aileler gazyağlı lüks lambası kullanırdı.
Isınma önceleri duvara gömülü ocaklarla sağlanır ve bunlarda aynı zamanda yemekte pişirilirdi. İlave olarak mangal kullanımı son derece yaygındı. Daha sonra sobalar kullanılmaya başlandı ve kömür tüketimi yaygınlaştı. Kapalı bir ekonominin hüküm sürdüğü eski yapılarda dışarıdan gazyağı ,tuz ,kelle şeker ve baharat haricinde pek bir şey satın alınmaz ; herkes kendi yiyeceğini kendi hazırlardı. Mimari tasarım olarak ortak özellikleri daima mütevazı bir ruh taşımalarıydı. Hele mahalle odaları denilen ve her mahallede bir veya birkaç tane bulunan-semtin ileri gelenlerinin akşam kahve sohbetleri yaptığı ve halledilmesi gereken meselelerin konuşulduğu özel yapılar da zamanın sosyolojik ve anlayışına çok uygundu. Ege’ deki yapılarda görülen ve antik Yunandan kalma cephe süslemeleri ile Karadeniz yapılarındaki ahşap detaylar Çorum evlerinde hiç görülmezdi.
İkinci kuşak evlerde belirgin olan yabancı detaylar, (demir parmaklık ve şebeke işleri, kapı kilit ve bazı metal malzemeler) Ermeni ustaların elinden çıkardı. Pişmiş toprak tuğla ile ocak arkalarına örülerek yangına karşı koruma sağlayan kalkan duvarlar Çorum evlerinde birçoklarında yoktu. Yine bazılarında da pişmiş toprak borularla-pöğrek-ısıtma ve atık sular için gerekli fenni detayların da düşünülmüş olması hayret vericiydi. Bir eski Çorum evi Anadolu Türk evinin ta kendisiydi. Bu eski evlerin yaşayan benzerlerini ancak Bursa’nın Selçuklulardan günümüze intikal etmiş olan Cumalı Kızık köyünde görmekteyiz. (Tarihi çevresiyle ün salan Safranbolu evleri, kozmopolit çizgiler ve her kültürden izler taşıyan İstanbul evleri, hatta Boğaziçi yalıları, kalın taş duvarlı Erzurum evleri bile Anadolu evi özelliği taşımamakta; ancak bulundukları yöreyi yansıtmaktadırlar.)
Eski Çorum Evleri mobilyasızdı. Yataklar yere serilir ertesi sabah dolaplara kaldırırdı. Oturma birimleri ot yastıklı ve ahşap divanlardan ibaretti. Bakırdan üretilmiş muhtelif kaplar; kalaylanarak kullanılır, mangal, rahle, muhtelif günlük kullanım malzemelerinden başka bir şey bulunmazdı. Yaşam mütevazi ve az sayıdaki eşya ile sürüp giderdi. Beton ve demir çağına gelinceye kadar bu tek katlı ev tipleri yakın ve uzak çevrede görülmeyen bir asma kültürüne de ev sahipliği yapmışlardır. Birçok il ve ilçede sokağa asma dikme adetinin bulunmadığı; ancak arasta ve açık avlulu çarşılarda görebileceğimiz bu olayın şehrimizde son derece yaygın olması hayret vericidir. Evin dış duvarının kenarına dikilen bir asmanın bütün sokağa gölgelik yaptığı, gelen ve geçenlerin üzümlerinden istifade ettiği, kapı önlerinde oturan yaşlıları güneşten koruması gibi özellikleri bilhassa Yeniyol, Yavruturna ve Kale mahallelerinde hala görmek mümkündür. Eski insanların zarif yaşama kültürünü tarihi ve doğal çevreyi birleştiren bu düşüncesine böylece hayran olmamak elde değildir.
Bugün ise bütün bunlardan bahsetmek artık imkansızdır. (Gayri Müslümlerin eski Çorum’ un hayatındaki rolleri-başka illerdeki gibi-Tarihi yaşama çevresini etkileyecek kadar uzun ömürlü ve etkin olmamıştır. Bu itibarla Çorum’daki hemen bütün yapılar, günümüze kalan ahşap minareli camiiler, hanlar, kale, köprüler, köy konakları, bağ evleri, sokak çeşmeleri, eski okullar binaları vb mimari unsurlar hep nev-i şahsına münhasırdır yani orijinal Müslüman-Türk Veya özgün İç Anadolu üslubu olmuştur diyebiliriz.)
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 30

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ESKİ ÇORUM'A DAİR
            Aziz şehrimiz Çorum'un tarihi ve mimari çevresini,şehir dokusunu en son "görebilenlerden" birisi olmakla bahtiyarım.
            Yaşlı orta kuşağı geçenlerin ancak hatırlayabilecekleri "Çorum'un Tarihi" dünü " Çorumlu 2000 Dergimizin kapaklarında bulunan resimlerden müşahede edeceğiniz gibi, tabii bir dokuya sahip ve geleneklerin etkisi ile kendiliğinden oluş-muş,bu güne göre çok daha güzel ve estetik,hatta daha "samimi" idi...          
            Birbirlerine yakın çıkmalı, kafesli, cumbalı, bahçeli ve genellikle iki katlı evlerden teşekkül eden mahalleler,taş döşeli daracık sokaklar, çıkmazlar,aralıklar, çeşmeler, ahşap minareli camiler, serviler, kavaklar,dut ağaçları ve eski insanları ile o eski Çorum'un artık günümüz Çorum'u ile alakası ve benzerliği kalmamış.
            Umumiyetle ahşap çatkılı "iskedos" denilen bir karkas iskelet üzerine ve zamana dayanıklı "öz"lü ve yaşlı çam ağaçlarından inşa edilen;bu çatkıların arası toprak ve saman karışımı "kerpiç" tuğlalarıyla örülmüş, duvarları "tatlı kireç" ile sıvanır ve çivit mavisi,aşı boyası veya pastel toprak boyalarla boyanır,bugün "rustik" denilen eski alaturka ki-remitlerle de çatıları örtülürdü.
            İçlerinde her odada bir ocak bulunur ve ısınma,pişirme gibi işler tezek,odun vb. tabii yakıtlarla sağlanır;Bolşevik Rusya'dan gelen gazyağı ile beş veya on numara idare lambası veya lüks kullanılır,fakir evlerde de daha çok zeytinyağı kandilleri aydınlanma için kullanılırdı.
            Bütün eski Müslüman Türk evleri gibi eski Çorum evleri de mobilyasızdı. Günümüzden bir yüz yıl öncesindeki bu evlerde ot yastıkların dizildiği bir eski kerevetten,bir tel dolapla,mutfak raflarından, bir Kur'an-ı Kerim rahlesinden başka bir mobilya veya ahşap eşya yoktu. Herkes yer sofrasında oturur,yer yatağında yatar,her odada bulunan "hamam dolabı"nda yıkanırdı.
            Memlekete pompalı gaz ocağı ve ispirto ocağı ile plastik tabaklar yeni girmeye başlamış, vatandaş teldolabını buzdolabı gibi kullanmaktan henüz kurtulamamıştı.            
            Bizim bile yetişemediğimiz çok daha eski günlerde ise;evlerde su tesisatı bulunmaz,her kez bahçesindeki kuyudan su çeker veya sakalar vasıtasıyla mahalle çeşmesinden su getirtirdi...
            Çorum'un eski mahalleleri olan Devane, Çöplük,Karakeçili,Yeniyol,Gülabibey,Azapahmet ve  Alaybey sokaktaki eski Çorum evlerinde hayat; genellikle büyük bahçe kapısından sonra başlardı. Uzun taşlık geçilir,bahçedeki ekili sebzeler ve dikili meyve ağaçlarından bilhassa, asma, kiraz, dut ağaçları ile gül ve sümbüller hatta mis kokulu iğ-deler temaşa edilerek ilerlenir ve esas "ev"e varılır.
            Aziz şehrimiz Çorum'un tarihi ve mimari çevresini,şehir dokusunu en son "görebilenlerden" birisi olmakla bahtiyarım.
            Yaşlı orta kuşağı geçenlerin ancak hatır-layabilecekleri "Çorum'un Tarihi" dünü " Çorumlu 2000 Dergimizin kapaklarında bulunan resimler-den müşahede edeceğiniz gibi, tabii bir dokuya sahip ve geleneklerin etkisi ile kendiliğinden oluş-muş,bu güne göre çok daha güzel ve estetik,hatta daha "samimi" idi...          
            Birbirlerine yakın çıkmalı, kafesli, cumbalı, bahçeli ve genellikle iki katlı evlerden teşekkül eden mahalleler,taş döşeli daracık sokaklar, çıkmazlar,aralıklar, çeşmeler, ahşap minareli camiler, serviler, kavaklar,dut ağaçları ve eski insanları ile o es-ki Çorum'un artık günümüz Çorum'u ile alakası ve benzerliği kalmamış.
            Umumiyetle ahşap çatkılı "iskedos" denilen bir karkas iskelet üzerine ve zamana dayanıklı "öz"lü ve yaşlı çam ağaçlarından inşa edilen;bu çatkıların arası toprak ve saman karışımı "kerpiç" tuğlalarıyla örülmüş, duvarları "tatlı kireç" ile sıvanır ve çivit mavisi,aşı boyası veya pastel toprak boya-larla boyanır,bugün "rustik" denilen eski alaturka kiremitlerle de çatıları örtülürdü.
            İçlerinde her odada bir ocak bulunur ve ısınma,pişirme gibi işler tezek,odun vb. tabii yakıtlarla sağlanır;Bolşevik Rusya'dan gelen gazyağı ile beş veya on numara idare lambası veya lüks kullanılır,fakir evlerde de daha çok zeytinyağı kandilleri aydınlanma için kullanılırdı.
            Bütün eski Müslüman Türk evleri gibi eski Çorum evleri de mobilyasızdı. Günümüzden bir yüz yıl öncesindeki bu evlerde ot yastıkların dizildiği bir eski kerevetten,bir tel dolapla,mutfak raflarından, bir Kur'an-ı Kerim rahlesinden başka bir mobilya veya ahşap eşya yoktu. Herkes yer sofrasında oturur,yer yatağında yatar,her odada bulunan "hamam dolabı"nda yıkanırdı.
            Memlekete pompalı gaz ocağı ve ispirto ocağı ile plastik tabaklar yeni girmeye başlamış, vatandaş teldolabını buzdolabı gibi kullanmaktan henüz kurtulamamıştı.            
            Bizim bile yetişemediğimiz çok daha eski günlerde ise;evlerde su tesisatı bulunmaz,her kez bahçesindeki kuyudan su çeker veya sakalar vasıtasıyla mahalle çeşmesinden su getirtirdi...
            Çorum'un eski mahalleleri olan Devane, Çöplük,Karakeçili,Yeniyol,Gülabibey,Azapahmet ve  Alaybey sokaktaki eski Çorum evlerinde hayat; genellikle büyük bahçe kapısından sonra başlardı. Uzun taşlık geçilir,bahçedeki ekili sebzeler ve dikili meyve ağaçlarından bilhassa, asma, kiraz, dut ağaçları ile gül ve sümbüller hatta mis kokulu iğ-deler temaşa edilerek ilerlenir ve esas "ev"e varılır. Pişmiş tuğla ve oluklu kiremitten oluşur;bu malzemeler  bütün eski dükkanlarda  eski evlerin ve birçok ticarethanelerin de temel yapısını teşkil ederlerdi.
            Bu arada eski Pontus Rumlarından kalma ve Ermeni ustaların yaptığı taş dükkanlar ve muhtelif yapılarda bulunur,mahalle aralarında ve çıkmaz sokaklardaki bu yapılar süslemelerinden asri pencerelerinden hemen kendisini belli ederdi.  Bugün kapısına veya duvarına sarı teneke çakılarak "Korunması gerekli tarihi kültür değeri" ilan edilen evler ise o tarihlerde henüz yoktu. Çünkü büyük ve ağır tokmaklı,çift kapılı,bir at arabası kapısı ve bir insan girişi kapısından oluşan o güzelim asmalı taç kapılarından girilerek bahçe geçilen ve haremlikli,selamlıklı büyük ailelerin yaşadığı evler bu aziz şehrin temel dokusunu teşkil ederdi.Osmanlı'nın sonu ile,Cumhuriyetin ilk yıllarında bu ev tipi yavaş yavaş ortadan kalktı. Bahçeler küçüldü. Evler caddeye yanaştı. Cumbalarla sokağa sarktı. Kafesli pencerelerden türküler ve gramofonlar sokağa taşmaya başladı. Yunan'a ve Yemen'e giderler dönmüyordu. Yüzyıllar süren daimi seferberlik Devlet-i Ali coğrafyasını ev insanları-nı darmadağın etmiştir.                   
            Sonra balkınlar icat oldu. Kafesler atıldı. Küçük ve kareli camlı giyotin pencereler icat oldu. Ve şehrin ilk kömürlü-mazotlu motor dairesi faaliyete geçip bazı hanelere elektrik verilmeye başlandı. Ahırlar iptal oldu ve bizi bugüne getiren müteahhitli betonlu hızlı değişim süreci başladı. 
            Derken Almanya'ya ilk göç kafilesi yola çıktı. Harb-i Umumide çok ölü veren ve çalışacak in-san mevcudu kalmayan "Doyçland"a kara yağız   Çorum insanı da gidiyordu.
            Bir müddet sonra gidip de oraları görenler memleketi ve eski hallerini beğenmez oldular. Bir elli iki şavrule en moda otomobil ve faytonlar bile hâlâ  makam arabası iken,Velipaşa Hanından An-kara'ya kalkan Deutz ve Volvo markalı uzun burun-lu ve mazotlu otobüslerle tozlu yollar saatler sürerdi  Hızla eğişen zaman insanlık ilişkilerinden, yaşama tarzlarına kadar her şeyi değiştiriyordu. Sokak çeşmelerinin suyu kesiliyor,kanalizasyonlar döşeniyor,her eve elektrik giriyor,şehirlerde beledi-yecilik gelişiyor,devamlı bir yerler yıkılıyor,evlerin cumbaları kesiliyor,tarihi çevre katliamı da bütün hızı ile başlıyordu.
            Önce Piri Baba Çamlığındaki tarihi mescit ve türbe yıkıldı,şehrin en eski kabristanı düzenlendi ve park yapıldı. Caddeye kestane ve dut ağaçları, parklara çamlar dikildi. Vakfiyesi olan birçok mescit ve hayrat satıldı. Her köşe başındaki ve bahçedeki kabirler tarumar edildi. Yerlerine betonlu ve demirli temeller atıldı. Eski daracık sokaklar genişletildi.
 
..
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 31

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

GAZETECİLER BAYRAMI  MÜNASEBETİYLE GAZETECİLER
Bulunduğu işyerinde  hemen her şeyden  sorumlu olanı  ve toplumumuzun en altta kalanı  da   ne yazık ki gazetecilerdir.
Genellikle  mesai saatleri  ve ne yiyip ne içtikleri ; ne zaman yatıp uyudukları ve  tatilleri  hatta bayramları bile belli  değildir.
Saat  kulesi  ile  vilayet  önündeki haber üretim yerlerine ve bir de önündeki bilgisayarın uzaydaki  internet şebekelerine bağlı olan beyinlerinin telleri kopuncaya kadar çalışan bu meslek gurubunu ne yazık ki  kimse anlamamış ve kıymetini de  bilememiştir.
Gazeteci  evine  sabaha  karşı  mahalle bekçileriyle  birlikte gider.
Mesaisi    altı saatlik uykusundan kalktığı  anda başlamıştır. Bazen önündeki klavyenin simit susamlarından  çalışmadığı da olur. Hele ona birde şekerli çay dökülürse  kopan küçük kıyamettir.
Yemek  saatinde  her an  birisi  bir yerde bir basın toplantısı mutlaka yapacak; iyi resim almak için girdiği  kalabalıklarda  birkaç cop da  sırtına  mutlaka yiyecek veya kim vurduya gidecektir.Telefonlar  birbiri peşine  çaldığı zamanlarda tablasında sigarası ve bardağındaki  çayı  da hep yarım kalmaktadır.
Eni boyu birkaç km.lik bu şehirde bir avuç insan daimi olarak  hemen iki günde bir  bu gazetelerin sayfalarını  işgal eder ; O bilgisayarını  kapatmaksızın  o haberden bu habere ; bir toplantıdan diğerine koşar . Hızlı not tutmaktan bilekleri ağrır, ayakkabısının tabanının  yarılması  kimsenin umurunda  değildir. Ve yine  bu her gün  bir şey söyleyen insanların en güzel resimleri çekilir, onlar için kağıtlar harcanır, matbaaların silindirleri döner, ağızlarından
çıkanlar haber lisanına  çevrilir, satırlara  dizilir, sayfalara dökülür ve bu söz sahipleri bu suretle  itibarlarına itibar  katar; bu şehirde  büyük ve önemli  insanlar  olur, saygı görür; tanınır ve bilinirler, böylece insanlarda  memlekette olup biteni öğrenirler Amma Oysa bunları  yapan emek  sahiplerini  pek kimse tanımaz, bilmez hatta  sevmez...Ülkede  iletişimli fakülteler orada  profesörler filan olsa da   gazeteci Çorumda doğru dürüst bir iş veya  meslek sahibi olmayan ,hatta  evlenecek kız verilmeyen adam  demektir.
Herkesin pijamalarını giyerek  akşam  yemeklerini  yiyip, ellerinde çay bardaklarıyla televizyonlarının  karşısına geçtikleri saatlerde onun  işi esas  şimdi başlamakta ve  yirmiye yakın sayfa bağlanıp matbaaya gönderilmek  zorundadır. Yoksa  demoklesin kılıcı gibi bir yasa  başlarının  üstlerinde  bir ecel gibi daima sallanır:
"Üç gün hele bir çıkma  resmi  ilanını  keserim, sende hapı  yutarsın "diyen bu  ilgili  mevzuat da  kaybedilecekler ;  hep dokuz sıfırlı rakamlar olacağı ve o da kağıtçı ile matbaacıya gideceği  için hiç duraklama veya  aksama  affedilmemektedir.
O  günde  en az on altı saat  çalışır. Hele kışın akşam saatlerinde otobüs durağında beklerken tonlarca egzoz gazı  yutar ve önünden homurtularla  geçen cipleri ve otomobilleri  sayar .Ama kimse onun mesaisinin  yeni başladığının farkında değildir.Hatta  onun  orada olduğunun da...
Sonra  bu her gün sayfaları  işgal  edenlerin yüzde doksan beşi  bu gazeteleri almaz, abone olmaz hatta  kendi resmi veya haberi  yoksa bile okumazlar. Onun için  bu şehrin nüfusu on yılda elli bin artmışken  gazeteler hala 1500 adet bile basılamamaktadır. Basılsa dahi para verip alan  bir elin  parmakları kadar bile  yoktur.
O bazen  bekler, telefonla yapılacak  bir teşekkürü,not  tutması için bir küçük ajandayı, bir buket çiçeği veya bir tükenmez kalemi, veya bir çam sakızı armağanı…Ama nafile, herkes sineğin yağını hesaplamaktadır. Öyle  bir tepsi  baklava ile  gazete  idarehanelerine akşam sürprizi yapacak ve cennete  gidecek  insan sayısı ise trilyonda  bir  bile değildir. Hatta böyle bir hareket  dahi  ütopyanın ve halüsinasyon görmenin ta kendisidir.
O günde yüz bardak demli çay ve Yeşilaycı Attila  efendinin  inadına iki paket   sigara  içer. Günlük  radyasyon miktarını  sekiz-on saat almazsa  rahat uyuyamaz. Öyle  yirmi yılda  emekli olan gazeteci  tipi  ancak İstanbul plazalarının veya bilmem ne gurubunun dergi editörleri ile ayağı uçaktan yere  değmeyen  parlamento veya  hükümet  muhabirlerinin hakkıdır.Emekli  olacağı  gün  genellikle  onbeş-yirmi yıl açığı  çıkacak ve onu cebinden ödeyecek hatta  emekli olduğunu bile göremiyecektir. Sarı basın  kartı  en büyük hayalidir. Onunla bütün  kapılar açılacak ,uçaklara indirimli binecektir. İtibar görecek  belki silah ruhsatı alacak , memlekette  nadirattan sayılacaktır. Ama ona ulaşmak  çoğunlukla  kaf dağının  ardında Nuh'un gemisini aramak kadar zordur.Onun  için gazetenin verdiği ve genellikle de kendisi tarafından bilgisayarda hazırlanan ve sarıya  boyanan  bir tanıtım
kartını  arka  cebinde  taşımakla teselli  bulacaktır.
Onun için seçim zamanları iyi zamanlardır. Meydana çıkan pehlivan adayları kesenin  ağzını açıp  yemekli  kahvaltılı-mevlidli toplantılar yapacak ve O belki bir an için yarım ekmek içine ayakta kafa kellesi tükrük  köftesi  yerine  belki sıcak bir  çorba içebilecektir.
Artık  karanlık odada film yapmasa ve arşivlerde toz yutmasa da önündeki canavar monitörden  çıkan  radyasyon  sayesinde bazen aniden bir frankeştayn olması veya hastalanması da her zaman ihtimal dahilindedir.
O gazetesinin muhabiri, yazarı, fotoğrafçısı, dizgicisi, çaycısı, dağıtıcısı, reklamcısı, hatta ilancısı bazen de paspasçısı   hatta  her şeyidir.
Bu kadar  acıklı  cümleyi  buraya sıralayarak konuyu  izam ettiğimizi –abarttığımızı- düşünenler olabilir.
Hani geçen gün çalışan gazeteciler  bayramıydı ya. Sanki çalışmayan gazeteci  varmış gibi. Bir yerlerde birileri kendi  kendine   bayram  kutlamaları  yapıyor ve demeçler veriyordu ya .
Soruyoruz , gazeteci öldüğü  gün mü bayram edecektir.
Bütün cefakar meslektaşlarıma-sigarayı  az içmeleri  hatta bırakmaları dileklerimle/  selam  olsun... Gazeteciler gününüz  kutlu olsun…
Saygılarımızla.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  32

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

GAZİPAŞA’DA YEŞİLAY  KUTLAMASI
Yeşilay etkinlikleri çerçevesinde ilimizdeki  okullarda  Yeşilay  haftaları kutlamaları devam ediyor..
Geçtiğimiz gün de  Gazipaşa   ilköğretim  okulunda öğrencilere bir konuşma yapan Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Şubesi   başkanı Attila Alpay ‘ da  bu haftayı idrak  eden ve  önemseyen  tüm  eğitim  kurumlarına ve  onların saygıdeğer yöneticilerine  teşekkür  ettiğini bildirerek şunları söyledi :
“Sigara  yasasının  çıkmasıyla  davamız desteklenmiş olmakta  bizde  bu gibi zararlı  maddelere  karşı  bir kez daha  zafer   kazanmış  bulunmaktayız. Bu günde ilimizdeki  eğitim kurumlarından  Gazipaşa ilköğretim okuluna gelerek  Yeşilay  haftası  etkinliklerine  katıldık. Genç öğrencilerimiz  haftanın önemini  belirten  şiirler ve kompozisyonlar okudular. Bu suretle bilinçlenen gençlerimizi  görmek ve onların bu önemli haftanın  etkinliklerine  katılımlarını  sağlamak  bizim için son derece  memnuniyet verici olmaktadır. Zira  sigara  alkol ve  her türlü bağımlılık  yapıcı  madde tüm yurdumuzu   ilgilendirmekte nüfusumuzun  önemli  bir kısmı da bu maddelerin esareti altına  girmiş  bulunmaktadır. Bizim mücadelemiz  insanları  ve bilhassa  gençlerimizi bilgilendirmek  suretiyle  bu çabalar katkıda bulunabilmektir. Zira ağaç yaşken  doğrulur. Otuz   yıl sigara  içmiş bir  insanın bırakması  bizim için  hiç önemli değildir. Bizim  derdimiz hiç başlamayan bir  nesil yetiştirmektir. Bunun müjdesini de  gençlerimizin gözlerindeki parıltılardan anlıyor, görüyor  ve çok seviniyoruz.
Gazipaşa ilköğretim  okulunda bu etkinliği tertip eden  tüm  yöneticilere Okul müdürümüz Sn.Tuğrul Delibaş’ a  Müdür Yardımcımız Sn.Nuray Ertaş’ a  bilhassa din kültürü öğretmeni Sn.Rıdvan Bolat’ a sonsuz şükranlarımızı sunuyor; hafta  etkinliklerine katılan  tüm öğrencilerimize de  sağlıklar ve  başarılar diliyoruz.
Resimlerde  Gazipaşadaki  Yeşilay  haftası  etkinleri  ve Yeşilay  konferansından  kesitler görülüyor.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 33

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

GÖZ AMELİYATI
-Yaşayacak mıyım doktor bey oğlum? Çok korkuyorum. Hayatımda hiç ameliyat olmadım. Hatta iğne bile olmadım desem yeridir. Bu yaşa kadar hiçbir hastalık da geçirmedim. Ama bu  göz ameliyatı beni  korkutuyor.Ölecek miyim acaba..
-Korkma bey amca,  bir saat ya sürer ya sürmez. Hiç bir acı duymayacaksın. Bak günde yirmi tane yapıyoruz bu ameliyattan burada .
-Yok yinede çok korkuyorum. Ne olur, acımayacak değil mi?
-Merak etme acımayacak, bak sana söz veriyorum.
-Elini ayağını öpeyim, doktor bey oğlum.
-Sen nereden emeklisin bey amca?
-Ben emniyetçiydim, emekli polisim.
-Yaa, iyi. Seni sanki bir yerden  hatırlıyor gibiyim ama..
-Senin  sesin de yabancı gelmiyor bana ama göremiyorum ki..
-Bey amcayı içeri  alınız ve ameliyata  hazırlayınız..
-Acımayacak değil mi  doktor bey oğlum..
-
-Evet, Nasılsınız bakalım.. Birazdan sargılarınızı açacağız. Bir şikayetiniz var mı ?
-Hayır yok; Allah razı olsun. Hiç bir şey duymadım, hiç bir şey hissetmedim.Eliniz ne kadar  hafifmiş. Eksik olmayın...
-Eveet, işte.Nasıl görüyor musunuz ?
-Görüyorum, doktor görüyorum. Dünyayı  görüyorum,  beş yıldır hasrettim. Bahçedeki ağaçları, bahar dallarını, çiçekleri görüyorum. Elinize sağlık, Allah razı olsun.
Allah razı olsun, Allah ne muradın  varsa versin. Çoluk çocuğunuza bağışlasın.
Herkese anlatacağım sizi ne kadar başarılı bir operatör olduğunuzu herkese  söyleyeceğim. Eksik olmayın, sağ olun var olun..
-Sizi birazdan taburcu edeceğiz. Arkadaşlar  işlemlerinizi yapıyorlar. Hazır mısınız?
-Evet doktor, çok iyiyim. Balkondan denize bakıyor ve uzaktaki gemileri bile seçebiliyorum  artık. Allah razı olsun. Allah ne muradınız varsa versin. Hiç acı duymadım çok korkuyordum.
-Biz vazifemizi yaptık. Gerisi Allahın  takdiridir. Gayret bizden Tevfik Allah' CC tandır.
-Evet, elbette, elbette.
-Beni hatırladınız mı ?
-Sesiniz hiç yabancı gelmiyor ama..
-Siz  siyasi şubeden manyeto Kamil değil misiniz ;
-Beni  nereden  tanıyorsunuz, lakabımı nereden biliyorsunuz.
-Sizi tanımayan var mı ?
-Nereden  nasıl, ne oldu da , ne olur Allah aşına..?
-Onbeş yıl önce Çapa tıp fakültesinde öğrenciydim. Eşimde eczacılıkta okuyordu. Hatırlarcısınız, başörtüsü yasağını protesto ediyor, okulun  önünde masum eylemler yapıyor hakkımızı arıyorduk. En fazla basın bildirisi okuyor, pankart açıyor ve alkış tutuyor, kız öğrencilere uygulanan bu yasağı protesto  ediyorduk.Hatırladınız mı o  günleri..
-Evet, hatırlamaz olur muyum, bizim görev alanıydı orası, yıllarca orada çalıştık. Çok kötü günlerdi.
-Asıl bizim için çok kötü günledi. Bir gün bir ihbar üzerine bizi  arkadaşlarımla içeri alıp üç gün sorguladınız.  Hizbullah zanlısı olarak işkence yaptınız. Ben arkadaşlarımın sözcüsüydüm. Sizinle konuşurken niye sakallıyım ve niye karşınızda hazır olda durmuyorum diye bana bir tokat attınız.
Sol gözümün beyazındaki kan pıhtısını görüyor musunuz. O attığınız tokat neticesi patlayan göz damarlarımdan günlerce göremedim. Sonra hepimize elektrik verdiniz. İçeri  girip çıkan arkadaşlarınız size manyeto kamil diyorlardı. Ben ve beş arkadaşım bizlere verdiğiniz elektrikten dolayı kısır kaldık. Hiç birimizin çocuğu olmuyor.
Size o zaman yalvardık, sizin Allah’ınız kitabınız yok mu diye, burada..... benim  diyordunuz. Biz yalvardıkça manyetoyu daha hızlı çeviriyordunuz. Hepimizin organlarını yaktınız. Sonra hiç bir şey ispat edemediniz ve bizi serbest bıraktınız.
Eşim de okula  giremediği için  sınıfta kaldı ve eczacılıktan atıldı. Şimdi evde.
Hani demin Allah  ne  muradın varsa versin diyordunuz ya..Muradımız birer evlattı. Şimdi ondan sayenizde mahrumuz.
Şu parmağımı da görüyorsunuz değil mi? Hele ucundaki  yanığı..İşte kabloyu bağladığınız ve elektrik vererek yaktığınız yer de orasıydı.
Şimdi bu ellerle sizi şifaya kavuşturmaya çalıştık. Ve bize yaptıklarınızı da Allaha havale ettik.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 34

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

HANGİ GENÇLİKLE NEREYE?
Büyük yazar ve şair aziz Hocam son makalesinde “M. Âkif ile Âsım'ın Nesli'nin bu toplumun oluşumundaki önemli yerleri iyi bilinip gençlere benimsetilmeden, bu ülkenin geleceği belirsiz; yabancılaşmanın tehdidi altındadır. Bunu iyi bilmeliyiz...”diyor.
 Hemen her gün bir eğitim kurumunu ziyaret edip Yeşilay konferansları veren birisi olarak karşımda gördüğüm gençlik profili hakkında hiç de iyimser değilim. Tabii bu profil aslında onların ebeveynlerinin de talihsiz bir izdüşümüdür aslında.
 Kanaatimce ortada gençlik filanda yoktur. Hele “Ey Türk Gençliği” hitabede kalmış hatta tarihe karışmıştır. Bir ila on yedi yaş arası çocuk ve ergen insan topluluğu tümüyle kendine ve değerlerine hatta inancına yabancı bir gençliktir. Tespitime göre Türkiye topraklarında yeni bir Amerikan kolonisi yetişmektedir. Bunların nüfusu 26 milyondur ve on beş milyonu da talebedir. Tabii “talebe talebeden demektir” oysa bunların da velilerinin de gelecekte neyi talep edeceklerine dair en ufak bir fikirleri bile yoktur. Bu yeni Amerikan nesli doğru dürüst Türkçe konuşamamakta, gramer bilmemekte ana-babasından öte kimseyi tanımamakta ve kendi aralarında geliştirdikleri garip bir lisan ile hatta çoğu zaman da argo ile konuşmaktalar. Büyük bir kısmı ilkokulda sigaraya, ortaokulda içkiye başlamakta, ilerleyen yaşlarda da enerji içecekleri ve biralar ile ağır alkollü içkilerin esiri olmaktalar. Kola bağımlılığı artık iyice yerleşmiş ve bunu da fastfood yiyecekler, cips hamburger ve diğerleri takip ettiği için ortaya bizim çocukluğumuzun iki katı cesametinde yeni ve tuhaf bir nesil çıkmış bulunmaktadır. Büyümeden küçülmüş ve büyük bir kısmı küçük dağları ben hallettim edası ile dolaşan; dünyada ne kadar moda varsa takip eden, para kazanmanın güçlüğünü bilmediği ve asla da bilemeyeceği için çok kolay harcayan bu genç insanlar topluluğu ile o yaştaki  Çanakkale mücahitlerinin ve Asımın neslinin de en ufak bir alakası bulunmayacaktır elbette.
Yüzlerce diziden gördükleri gibi yaşayan ve esrarkeş şarkıcı ve sarhoş türkücülerin peşinden adeta uçarcasına koşan bu milyonlarımıza hiçbir nasihat ve eğitim sistemi para etmemektedir. Çünkü onları televizyon dizileri ve internet zaten gereği kadar yetiştirmiştir. Tüm dizilerdeki alkol sofralarında eniştelerine aşık ablalarını görerek ve gayrı meşru çarpık ilişkileri takip ederek onları taklit edenler kadar bunlara müsaade eden ebeveynlerde suçludur elbette.
Neticede bu gidişat ve zorlamalarla liseler ortaokul, ortaokullar da ilkokul seviyesine adeta çekilmiş ve hatta indirilmiştir. Genel kültür, Adabı muaşeret, yüksek ahlak, Milli ve manevi ,hatta bedii değerler adeta küserek bu toplumu terk etmişlerdir. Sayıları iki yüze yakın üniversitenin pek çoğunun ise seviyesi bir memurluk sınavında bile başarı sağlatamazken hayatta başarı nasıl sağlanabilecektir. Bilimsel makale, buluş ve dünya çapındaki araştırmalara dair hayallerimiz henüz temenniler halindedir.
Hemen her köyde ve kasaba açılan üniversite ve kampuslar oraya yığılan genç nüfusun bitmez tükenmez ihtiyaçları için esnafın işlerini biraz yoluna koymaktan başka bir işe yaramamıştır. Üniversite sanayi işbirliği masalları bende yıllardır ninni etkisi yapmaktadır. Hayata hazırlamaktan uzak ve ülke gerçekleriyle hiç ilgisi olmayan mevcut eğitim sistemimiz yüzde doksan işletmeci yetiştirmekte ve hemen herkes okulu bitirince bir masaya ve bilgisayarın karşısına yerleşerek bir şeyler işletip, imza atıp çuvalla para kazanacağını ve ispanyada şatolar kuracağını zannetmektedir. Babasının tezgahını devralma talihine sahip olmayanlar için ise durum bir felaketten ibarettir.
Birde muhafazakar ailelerin çocukları olan bir kısım İslamcı(!) gençlik kesimi vardır. Bunlar da mevcut moda rüzgarlarının ve çağdaş trendlerin(!) etkisi altında kendilerine yeni bir sosyete ve giyinme tarzı icat etmişler, daracık kot pantolonlarının üstüne başörtüsü, pardesülerinin altına Amerikan spor ayakkabıları, cilbablarının tepesine de rengarenk eşarplarını hörgüç gibi bağlayarak Çin parfümlerinden oluşan ağır koku bulutları içerisinde ana caddemizde boy göstermektedirler. Büyük şehirlerde sevgilileriyle sarmaş dolaş gezinen bu gençlerimizin ilimizdeki temsilcileri de sayıları gittikçe artan kafeteryaların baş müşterisidirler.
Çoğundaki en pahalı cep telefonları babalarında bile yoktur ve hepsi de sevgili ebeveynlerinin gözbebeğidir ve ne isterlerse yapmalıdırlar. Gittikleri ol tuttukları takım, konuştukları Türkçe doğrudur, peşinden gittikleri esrarkeş şarkıcılar doğrudur. Müzik onların müziğidir. Sanat onların yaptıklarıdır. Bunların haricinde bizim deminden beri söylediklerimizin hepsi yanlıştır zaten.
Okul bitince kapak Amerika’ya atılmalı, susayınca kola içilmeli, su gibi İngilizce bilinmeli, Hıristiyan Avrupa’nın ne kadar adeti ve rezilliği varsa benimsenmeli, sevgililer günü filan asla atlanmamalıdır. Beş vakit namaz kılmak Müslüman olmak için yeterlidir. Ona da hacdan gelince başlanmalıdır. Şehir olarak yılbaşı gecesi iki yüz tanker içki içilmeli ve bir gün mutlaka zengin olunmalıdır. Tabii bunun içinde hedefe ulaşmak için her yol sonuna kadar denenmelidir.
Ana caddede normal bir otomobilin beş katı zehirli gaz üreten ve üç katı benzin tüketen dev ciplere imrenerek bakanlar ve lüks vitrinleri seyredenler; zavallı aziz şehrimizde il nüfusunun yüzde kırkının yeşil kartlı olduğunu ve kenar mahallelerde ne kadar öksüz, dul, yetim, aç, perişan ve yoksul insan olduğunu asla bilmemektedirler. Mevcut ne kadar cemaat, cemiyet, stk aktivist vs varsa kendi çevresinde, yurdunda, partisinde, dergahında bulunan ve belki hakikaten düzgün, iyi Kur’an okuyan bir avuç yavruya bakıp teselli bulmakta ve büyük resmin tamamını kimse görememektedir.
Akşama kadar birbirlerini eleştiren siyasilerimize ve bizi yönetenlere soruyorum. Bu konulara dair bir öneriniz, çözümünüz veya hatta bir diyeceğiniz var mı?
Buradayım bekliyorum!
Adam gibi çocuk yetiştiren o bir avuç ebeveyni yukarıdaki ifadelerimden elbette tenzih ve tebrik ediyor, selamlar yolluyorum.
Saygılarımızla…

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 35

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

IRAK’ A ASKER...
Bir taşra muharriri olarak görüş ve düşüncelerimizi  bir de  biz beyan edelim  ve moda deyimiyle  konuyu  bir de  biz masaya  yatıralım  dedik.
Irak ‘ a “Asker ”giderse ne olur?
Bence korkulacak bir şey olmaz. Zaten o gidilecek yer Memalik-i  Irakeyn  bir dalavereyle elimizden alınmış eski Osmanlı yani vatan toprağıdır. Mehmetcik  bugün oradaki İşgalci coni’lere ve kiracı araplara  nezaret etmeye gidecek ve kuzeydeki kürtlerin  devlet ilan etmelerini  önlemeye, Türkmenleri  ezmelerine müsaade  etmemeye çalışacaktır.
Düne kadar birleşmiş Milletleri ve natoyu devre dışı bırakan abd bu sefer kuyruğu sıkışınca  en yakınındaki Türklerden  yardım istemeye yüz bulabilmektedir.
Daha geçenlerde abd nin başı televizyonlarda “ kuzeyde  istikrar  sağlanmıştır, oradan  bir korkumuz yok” diyor ve Ankara da buna şiddetle tepki gösteriyordu. Oradaki  kürtlerden fazla nüfusa sahip Türkmenler zaten oranın  eski sahibi ve Osmanlı  ahalisidirler. Yıllarca Kıbrıs Türk’ü  gibi elleri  yüreklerinde   barzani ve talabani eşkıyasının baskınlarına karşı  elleri tetikde nöbet tutmadılar mı ? Bari bu seferde  Mehmetçik sayesinde  rahat nefes alsınlar ve bir avuç şalvarlı eşkıyanın  karşısında büyük millet olmanın mutluluğunu ve  gururunu  yaşasınlar.
Sonra “araplar  kurşun sıkarlarmış” diyorlar. Vaktiyle Osmanlıya   kurşun sıkmanın bedelini  işte böyle  büyük bir zillete ve  sefalete düşerek ödediler. Bu sefer  hiç sanmıyorum ki  böyle bir yanlışlık yapsınlar.
Amerika’ya gelince... Onların samimi  olmadıklarını Ankara da biliyor. Önce peşmerge’leri adam sanıp yanaştılar baktılar ki  bu aşiret bozuntuları ve  mağara adamları ile bir iş olmaz. Her tarafları ayrı oynuyor, devlet kuracağız diye orada coni’lere  pis pis sırıtıp vıcık vıcık yağ çekiyorlar. Onlar da  büyük Türkiye’yi  gücendirmek pahasına bunlara göz kırptı, sırtlarını sıvazladı. Ama  Türkiye’yi  kaybettiğini  birileri buşh’ un kulağına  fısıldayınca jetonları düştü, etekleri  tutuştu. Sonra  da gelsin Mehmetcik  diye  krediler, yardım vaatleri, yalvarmalar, yakarmalar...!!
Bu arada küçük hatırlatma  yapalım.
Vaktiyle Kore’de 717  askerimiz şehit oldu ve 2246  askerimizde   yaralandı. 176 askerimiz de  kayıp oldu. ( Buna karşılık Kıbrıs Barış harekatındaki  kaybımız ise 498  şehit ve 1200  yaralıydı.)
Kore de Kunuri de  verdiğimiz bu kadar şehidin büyük bir kısmı  hep Amerikalıların 16.  Birliği çekilirken  onlara  kalkan olarak  görev yaptığımız  sırada  verildi. Ne kadar coni kurtulduysa o kadar Mehmetçik de şehit olmuştur.
Ama bunu  unutup da karakolu basıp  kafamıza torba geçirmeleri yok mu?.. Affedilir  bir  hata değildir.
Yine bir kere daha hatırlayalım ki . Irak amerikanın  haince işgali altındadır. Bu son yüzyılın en kanlı  işgal ve  katliam  harekatıdır. Dün Afganistan dada aynısı yapılmıştır. İkiz kuleleri uçuran siyonistler böylece  amerikan ordusunu  Müslümanların  veya İslam Dünyasının üzerine  saldırtmıştır. Irakta iki –üç ayda ölen Müslüman  sayısı 30 bindir. Bir önceki körfez krizinde ise  200 bin şehit verilmiştir. Sırf Ameriye -Bağdat’a 20km yakın bir mahalle-sığınağında  sabah  namazında atılan Gbu sınıfı kamyon büylüklüğündeki bombalar ile 1800 kadın ve çocuk aynı anda kavrulmuş ve toz edilmişlerdir. Bu seferde  şehit edilen  çocuk ve kadın sayısı 10 binin  üzerindedir. Iraklı asker  sayısı 20 bindir. Bunlar az rakamlar değildir. Bunlar Müslüman  zavallı  şehitler olup bizim din kardeşlerimizdir.Her namazda  bu müminler için dua etmemiz  boynumuzun  borcudur.
Hain Amerikan’ın  orada  işi yoktur. Müslümanları  birbirine  kırdırmak için  bomba yüklü  kamyonlarla  Şii lideri İmam el Bakır’ ı  şehit etmişler ve bunu her gün bir yerlerde tekrar etmeye başlamışlardır. Bütün  plan  Siyonizm’in gizli  karargahlarının  ürünüdür.
Tek tehlike  orada Amerika’nın  yanında yer aldığımızı  sanan Arapların  bize  ateş açmaya kalkmasıdır. Yoksa  Türkmenlerin  güvenliği açısından Mehmetçik elzemdir.
Kuzeydeki mikrobik  iltihaplanmalar ve kangrenler açısından  oraya   cerrahi müdahale  her zaman şarttır. Nöbetçi  doktorun  adının da “ Mehmet” olması  iyidir.
Çünkü  Musul Kerkük Türk, Memalik’i Irakeyn’ de ,Güzelce Bağdat ta Osmanlıdır.
Osmanlınındır.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 36

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İÇKİ , SİGARA VE ÇORUM…
Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığımız bir makalede  eski Çorumluları veya “geçen yüzyıldaki insanımızı  resmetmeye ” çalışmış onun  özelliklerini, hasletlerini  anlatmış ve teknolojinin bu günkü   kadar olmadığı o karne  ve  yokluk günlerinde ne  zorluklar çekerek yaşadığını hikaye  etmeye uğraşmıştık.
Eski Çoruml’ların  her ne kadar emekleri, yaşantı biçileri, dürüstlükleri ve sevdaları meşhur ise de  maalesef “müskirat’a ve tütüne ”olan  merakları  da o derece marufdu.
O günlerde sigara daha bilinmediği için kıyma ve sarma tütünler yine kağıtla ve  çubukla  içilirdi.En iyi sigara kağıdı  Suriye’den gelir ; Bitlis’ in altınsarısı  sert tütünleri, Ege’nin yumuşak tütünleriyle harmanlanır, nemlendirilir, saç teli inceliğinde   kıyılır ve kağıda sarılarak içilirdi.O zamanki “ kahve peyke’sinde yan gelip oturarak Yemen’den gelen elle çekilmiş ve mangalda meşe kömürü ateşiyle pişmiş kulpsuz bir fincan  kahveyi köpüğüyle içmek ;beldeki ipek veya yün  tokat kuşağının  arasından çıkarılan gümüş bir tabakadan intizamlı ince bir cigara sararak ; eşrafla, dostlarla ve ahbaplarla   tüttürmek, yarenlik etmek  büyük bir keyifdi.
Bugünün “hamburger ve kola nesline”   yavan gelen bu muhabbet  mutlaka “ mızraklı ilmihallerden alınmış, Kerbela hikayeleriyle başlar ; Yunan Yemen ve Balkan harplerinin  Harplerinin  -harbi umuminin-hatıraları ile devam eder ve Ermeni mezaliminin dehşetinin verdiği gözyaşlarıyla biterdi.
Bütün bunlar devam ederken o sıralarda bütün dört bir yanı çepeçevre üzüm bağı olan  aziz şehrimizde dev küplere ve fıçılara şaraplar “  vurulur” ;  bazı köylerimizde dünya çapında bir kaliteye sahip “rakı’ lar da “çekilir” ; böylece kültürümüzün  müskirata ait bölümü de  tamamlanırdı. Birayı pek  kimse bilmezdi. Uzun boyunlu tekel  birası ancak Halk Evindeki balolarda  yeni sosyete tarafından içilirdi.
Bugün ise  değişen tek şey ; artık kalmayan bağlarımızdan çıkan kara üzümlerle yapılan şarabın ve rakının süslü şişelerde ambalajlanarak Tekel tarafından yapılıyor ve satılıyor olmasıdır. Çorum  insanı  yine “iyi sigara içmekte özellikle amerikan tütünü kullanmakta; erişkinlerimiz bolca rakı tüketirken; gençlerde bira’ya “ takılmakta !!”, çocuklarda bu işe “ teneke kutu kola” ile başlamaktalar.
Yüce dinimiz tarafından “Haramdır” diye emredilen ve “Müslüman Türk  İnsanı’na “ asla yakışmayan  bu iptilaların ; bizi  büyük bir milli felakete  doğru  sürüklemekte olduğu aşikardır.
Alkol ve sigara  bağımlılığı ile uyuşturucu maddelerle mücadeleye “ Otuzbeş yılını veya bütün bir ömrünü adayan” Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı  Emekli Albay Ağabeyimiz Sayın Selahattin Kaptanağası’ nın tesbitlerine göre “1930 lardaki kişi başına düşen bir litrelik alkol tüketimi  hızla artmış” ve bugün bizi  dünya üçüncülüğüne yükseltmiş bulunmaktadır.Bunun  arkasında elbette Amerikan şirketleri ve İskoç viskisi üreten dev tröstler vardır.Geçtiğimiz yıl “ Denizli’de halka bedava bira dağıtıldığını da anlatan” Yeşilay Genel Başkanına  göre “ dış kaynaklı kolalı içeceklerdeki kokain,kafein ve karamel adı altındaki  mahiyeti meçhul maddeler insanı küçük yaşta  alkole alışıracak güç’tedirler. Bununla mücadelenin tek yolu da  alkol üretimini kısıtlamak”tır.
Arşivimde konu ile ilgili olan bir başka gazete kupüründe ise şöyle denilmektedir:“ Çorum’ da 1998 yılının ilk altı ayında 268 bin ton kilogram tütünden 1 trilyon 370 milyar lira gelir elde edilmiş; 25.352.279 litre olan alkollü içki satışından ise 282 milyar 907 milyon lira gelir elde edilmiştir”.
Tam dört yıl önce Çorum’ lular bu kadar içki içtiyse bugün ise bu rakamlar nereye tırmanmıştır.Yine bu rakamların içinde “ özel sektörün sattığı biralar,ithal edilen ve süslü şişelerde gittikce ucuzlayan iskoç viskileri ; çocukların içtiği teneke kutu kolalar ve bazı köylerimizde hâlâ üretilen kaçak rakılar” yoktur.Onları yok farzetmek mümkün olmasa dahi sadece Tekel’in verdiği rakamlarla bu kadar içki bizim hesabımızla 1500 Tanker veya kamyon gelmektedir. Gayrı resmî ama varit olan tüketimi de bir bu kadar tutarsak 3000 kamyon veya tanker dolusu içkiyi bu Çorum insanı “ neresine” içmektedir.
Bana göre ilçeleriyle birlikte nüfusu 1milyona yaklaşan İlimizde alkol almayanlar “ sadece Ulu camii cemaatindeki birinci safdaki insan sayısı” kadardır. Bu rakam Türkiye’nin beşte biri demek olan İstanbul’da ise Yeşilay Genel başkanı değerli Ağabeyimiz Selahattin Kaptanağaası’nın çevresindeki “ Sahabe Ruhu,edebi ve yaşantısına sahip bir avuç mümtaz insanla ” sınırlıdır.
Çorum ve çevresi açısından bu perişanlığın ekonomiye getirdiği katkıyı hesaplayanlar ; hastanelerimizdeki-ülke çapında günde yapılan- 250 bypass ameliyatını, kalp servislerindeki gençleri, akciğer kanseri ve sirozdan ölenleri,psikolojik tedaviye ayırdığımız paraları, yıkılan yuvaları ve sönen ocakları asla hesaplamamaktadırlar.
Felaketin bir başka boyutu ise en “çok sigara tüketen ülkeler içinde dünya yedinciliğine” yüksemiş olmamızdır.
Avrupa’da ise Yunanistan’dan sonra ikinci gelmekteyiz. Dünya ortalaması yılda 1 kg. iken biz 2 kg. sigara tüketiyoruz veya içip paramızı ,sağlığımızı ve dumanını havaya savuruyoruz.Tekel Genel Müdürlüğü ise Avrupa’nın en büyük içki ve sigara üreten kuruluşu ;ayrıca da Dünyada 5. sırada yer alıyormuş.
Her şeyde sonuncu olan ülkemizin burada ilk sıralara yükselmesi pek sevinilecek bir havadis olmasa gerekir. Zaten egzoz gazları, tüp gazlı otomobillerimiz, çimento fabrikamız ,asfalt ve salyangoz fabrikamızla, tezek,lastik ve kömür dumanlarımız,baz istasyonumuz ,ozon deliğimiz ve gittikçe artan ahlak kirliliğimizle perişan bir haldeyiz. Birde buna yukarıdaki saydıklarımızı ekler ve alt alta toplarsak yekunumuzun kocaman bir “milli felaket” olduğu üzüntüyle ortaya çıkacaktır.
Bu ızdıraba yine devam edeceğiz.
Allâh (CC.) emanet olunuz…
Saygılarımızla…

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 37

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İLİMİZİN  ÇEVRE  SORUNLARI VE ACİL ÇÖZÜM BEKLEYEN  MESELELER:
1/ ÇİMENTO FABRİKASI:
Yıllardır  kentin atmosferini  tehdit eden en büyük faktördür. Gecenin ilerlemiş saatlerinde filtreleri  devreden  çıkarılmakta ve kente kükürt  dioksit, kil ve atık gazlar saçmaktadır.Yapıldığı  yıllarda  ilimizin bu kadar büyüyeceği ve daimi rüzgarları hesaplanmadığı artık için kentin ortasında kalmış  en büyük sanayi  kuruluşudur. İlk  zamanların da sulu sistemle atık maddeleri  tutan filtreleme  olayı bugün kaldırılmış ve tehlike gün geçtikçe büyümüş; baca gazlarından etkilenen  insan sayısı artmıştır. Fabrika yaklaşım alanındaki semtlerin sağlık analizleri, çevredeki  etkilenen bitki florası ve faunası bunun çarpıcı sonuçlarını mutlaka ortaya çıkaracaktır.
2/TAŞ OCAKLARI:
Melikgazi  semti  tepesinde bulunan ve çevre  tüzüğüne  göre taşların  kırılması esnasında su püskürtülmesi gereken   tesislerde  maliyetlerin artması, su püskürtme sisteminin  elektrik harcaması, taşlık arazide kuyu açılamaması ve suyun  şehirden bozuk yollarla ve tankerlerle getirilmesi sonucu  bütün ocaklar  kuru taş kırma işiyle mıcır elde etmektedir.Aktif çalışan beş ocaktan en büyüğü  belediyenindir.
Taş kırılması esnasında ortaya çıkan toz bulutunun  uzmanlarca incelenmesi çok çarpıcı  tesbitleri  ortaya çıkaracaktır. Taşların ana maddesi  olan kalsiyum bileşiklerinden  başta kalsit olmak üzere silisyum dioksit,kuvars,kireçtaşı vs gibi mineral  yapılı bir çok doğal malzeme mikronize olmakta ve daimi  esen rüzgarlarla  bir bulut halinde şehrimizin  üzerine savrulmaktadır.İlimizin bütün yüzeylerine yapışan bu toz tabakaları  araçların  hareketi ve doğal sirkülasyonlar  neticesi havaya  kalkmakta atmosfere karışmakta ve solunumla insan akciğerlerine yerleşmektedir.Minerallerinin  mikroskobik iğneler  halinde olduğu bu  taş tozları bronşlara  saplanmakta ;orada  iltihap toplayarak bilhassa kış  aylarında koah ve benzeri hastalıklara sebeb olmakta; fark edilmediği  takdirde kansere kadar gidebilmektedir.
İlimizde hava  kirliliğinin  azalmasına ters orantılı olarak akciğer hastalıklarında  artış olduğunu uzmanlar gözlemlemişlerdir.
3/ BELEDİYENİN  ASFAST  FABRİKASI:
Bitümlü  kanserojen hidrokarbonları  ısıtarak  taşlara  yapıştıran ve 140  derecede  yüksek ısı, zehir ve toz saçan bu tesisin orada hala bulunması toprak,hava ve su kirliliği  açısından bir cinayettir.
4/TAVUK ÇİFTLİKLERİ ; BÜYÜKBAŞ HAYVAN ÇİFTLİKLERİ:
Yüz otuza yakın tavuk çiftliği ve doksan  adet büyükbaş hayvan çiftliğinin kuşatması altında  bulunan  talihsiz  şehrimiz gibi yeryüzünde  başka bir yerleşim yeri   daha bulunmamaktadır.
Birkaçı hariç hemen hepsi  atıklarını   araziye bırakmakta,  yer altı sularını   kirletmekte; atmosferimize  bilhassa yaz aylarında  ağır ve iğrenç kokular saçmaktadırlar. Maalesef  koku  tüzüğü diye bir çevre koruma  maddesi  olmadığı  için bu  madde hiç dert edilmemektedir.
 
5/ÇORUM ÇÖPLÜĞÜ:
Yangını  asla sönmeyen ve atmosfere devamlı metan gazı  saçan; arada bir küçük patlamalar  yapan, dumanı  uzaydan  bile görülebilen bu yer rakım olarak il merkezinden yüksekte  dev bir dağ oluşturmaktadır.Tıbbı atıklarında atıldığı  tepenin altında  büyükçe bir göl oluşmakta ; bahsedilen bu  iğrenç  bölgeye  kokudan dört km.den fazla -gaz maskesiz- yaklaşmak imkansız  bulunmaktadır.
Zehirli çöplük gölünün görüntüsü iğrençtir. Atmosfere  yazın buharlaşma ile saçtığı  kokuların içinde sanıyorum ki yeryüzünün bütün elementleri bulunmaktadır.Sayıları  kırka yaklaşan ve oraya her gelene saldıran  çöp adamlar  kabilesi geceleri de il genelinde  bidonları karıştırmakta; orada  eşelenen kedi ve köpekler mikrop taşımakta ve bu pisliklere konan kuşlar ilimizin  parklarında  tünemekteler.sadece  tıbbı atıklara çözüm bulunduğunu  işitiyoruz. Ama büyük çöplük için  henüz ufukta bir tasarı görülmemektedir.
6/BACA GAZLARI :
Evsel katı yakıt dumanları, sanayi bacaları,petrokok isleri vb..
7/Otomobil Egzostları ve Doğazgaz kombilerinin  bacaları  :
İlimizde üç kişide iki kişinin otomobili bulunmakta bunların da yarısı  doğal gazla  çalışmaktadır.Egzost ölçümleri yapılırken  doğaz gaz atıkları  olan başta ölümcül karbonmonoksit gazı ölçülmekte midir ?
Kan hemoglobininden  yapıştığı zaman çok güç ayrılan  karbonmonoksitin -karboksihemoglobin zehirlenmesinin- insan dolaşım  sistemi ve  damar  yapısı üzerinde  etkisi  tıp otoritelerinin  malumu  iken karbonmonoksit  zehirlenmesi  neden hiç konuşulmamaktadır.
Ayrıca şu anda yeni olan kombi bacalarından  araç ekzostları kadar bir miktarda karbonmonoksit ilimiz atmosferine karışmakta ve gizli bir ölüm tabakası  haline dönüşmektedir.
Benzinli motorların, sayıları  gittikçe artan motorsikletlerin,çevre yolunda seyreden ağır tonajlı vasıtaların zehirli gazlarını da  bunlara mutlaka eklemeliyiz.
8/ASBEST KİRLİLİĞİ :
Araç balatalarından fren yaptıkları esnada ayrılan ve koparak atmosfere karışan amyant  yani asbest lifleri  ilimiz atmoferinde  yılda birkaç yüz kg.lık bir zehirli  atık oluşturmaktadır. Asbest  liflerinin  akciğere yapışması sonucu oluşan asbestosis  hastalığı tehlikeli bir akciğer kanserine yol açmaktadır.
9/PERKLORETİLEN VE SİYANÜR KİRLİLİĞİ :
Kuru temizlemecilerin ana hammaddesi olan perkloretilen zehirli  bir kanserojendir.temizlenen elbiselerin üzerinde de kalmakta; kuru temizlemecilerin makinalarında ısıtılarak  buhar halinde  atmosfere  karışmaktadır. Bilhassa eskiyen ve madde kaçıran  bu makinaların ve kuru temizlemecilerin denetimi gerekir.Bunlar  katı atıklarını  çöpe ve sıvı atıkları da şehir kanalizasyonuna vermektedirler.
Fotoğraf  stüdyolarının  film yıkama kimyasalları ağır siyanür bileşiklerinden-Potasyum ferrosiyanür,hiposülfit,vb- oluşmaktadır.Bunlarda  bidonlarla  toplanarak  her akşam ilimizin ücra köşelerindeki semt çeşmelerine  boşaltılmaktadır.
Bu iki  maddenin  yer altı sularına bıraktığı  zehirliliğin önüne  geçmek imkansızdır.
10/ ATIK PİLLER,KADMİYUM  ZEHİRLİLİĞİ VE AĞIR METALLER….
11/GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ ;
Egzostları sökülmüş ve sayıları gittikçe  artan motorsikletlerin meydana getirdiği hava ve gürültü kirliliği,yine eskimiş ,bakımsız egsoztlu  vasıtalar.Gereksiz  çalınan klaksonlar…
12/ELEKTROMANYETİK DALGA  KİRLİLİĞİ ;
baz istasyonları, radyo ve telsizler, cep telefonları, uydu antenleri

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 38

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İSO 9001

Vakit sabahın dördü. Hastamın kalbinin fenalaşması üzerine acil servis ambulansını  çağırıyorum. Kısa bir müddet sonra  hemen geliyor. Aynı amerikan  filmlerindeki gibi kibar ve nazik  bir hekim ve bir yardımcısı tam teçhizat evime  giriyor; hastamı  muayene ediyor ve hastaneye  kaldırılması gerektiğini söylüyorlar.
Ayrılırken de  para pul lafı eden yok. Harika bir hizmet. Bu sistemi kuranları gecenin bu saatinde nöbet bekleyenleri ve çalışanları   bir kere daha sevgi ve saygılarımla selâmlıyorum.
Sonra bir yirmi otuz yıl öncesi  gecenin bu  saatlerinde çektiğimiz kepazeliği  düşünüyorum. Ortada ne ambulans vardı ne de elinde portatif elektroşok cihazı ile Hızır gibi yetişen ve nöbette  bir kibar hekim. Ne günlerden nerelere geldik. Allaha  şükür.
Sonra gittiğimiz  hastanede   hemen karşılandık ve  durumumuz incelendi. Otuz altı saattir  nöbette olduğunu  söyleyen bir hemşire hanım kardeşimizin  cansiperane bizle ilgilenmesi karşısında  çok duygulandık. Derken kan tahlilleri için laboratuara  gittik. Orada  uyuyan  hemşire kardeşimizi  uyandırdık. Tahlilleri yaptırdık ve müşahede  yerine  yattık.
Sabahı bekleyip mütehassıs  hekime çıkacak ve daha bir inceden inceye muayene olacaktık. Birkaç saat geçmişti ki  hastam ve ben can havliyle  fırladık.Bariton sesli ve iri gövdeli bir  adam  acildeki  perdenin arkasında  var  gücüyle  bağırıyor ve birine bir şeyler anlatıyordu. Zaten zor yatışan tansiyonumuz  yine fırlamıştı ve yine fenalaşmıştık. Hışımla dışarı fırladığımda  baritonu önce temizlik  müstahdemi zannettim. Sordum hekim olduğunu  söyledi. Tartışsam iş iyice büyüyecek hastam  daha da fenalaşacaktı. Yan bölmelerde ince perde ile ayrılmış kısımlarda  daha da fena durumda  olan  hastalar da   vardı. Böylece sabahı ettik.Acile gelişimizden tam  altı saat  sonra doktorun karşısına çıktığımızda  çok daha berbat durumdaydık. Acillere  mütehassıs  hekimlerin  çağırılması gerektiğini de bir yandan düşünürken geri  kalan  maceramızı da  tam bir vatandaş  gibi yaşadık.. Sırada ,kuyruk,kalabalık,sıkıntı,ızdırap,evrak,in-çık,imza,tasdik fotokopi, bürokrasi, muamele ve eziyet  vardı.
Bütün bunları bu gün  niye  anlatıyorum. Artık hastanelerimizde karafatmalı- kasvetli odalar  yok. Her  yere  pırıl pırıl seramik, gömme spot ,seramik ve  yağlıboya..Ambulansların içi uzay merkezi gibi, cihaz alet, edevat tamam..Ama  ya insan faktörü...
Verilen bu Iso 9001  standardı  hep bu cansız  duvarlara veriliyor. Ya insan standardını kim yükseltecek. Veya  sağlık görevlisinin, müstahdemin ,otuz altı saat nöbet tutan hemşirenin,günde kırk ameliyata giren cerrahın yaşama standardını kim belirleyecek..
İnsanlarımıza adabı muaşereti, oturup  kalkmasını, İstanbul şivesi ile  konuşmasını, gereksiz korna çalmamasını, trafik kurallarına uymasını, acille

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 39

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İSRAİL'LE BAŞ EDEMEZSİNİZ!
Bu mübarek günlerde otuz milyon sigara tiryakisi baca gibi tüter ve yine bu İslam memleketi ramazan ayında orucunu kola ile açarsa;  İsrail’le baş edemezsiniz!
Uyuşturucu, alkol ve fast foodlarla, tüketim çılgınlığı ve marka deliliği toplumun tüm kesimlerini zehirli bir sarmaşık gibi sarmışsa; İsrail’le baş edemezsiniz!
Olmayan paralarla, kredi kartı ile lüks tüketim manyaklığı, hunharca alışveriş çılgınlığı ve insanımızı Amerikan kâfirine benzetmişse; İsrail’le baş edemezsiniz!
Her türlü moda akımları ve buna benzer rezillikler modacı, topçu ve popçu takımı önderleri otuz milyon gencimizi peşine takıp, tv kanallarındaki kepazeliklerle birlikte uçuruma doğru götürüyor da kimse buna ses çıkarmıyorsa;  İsrail’le baş edemezsiniz!
Avmlerde hunharca alışveriş yapan vatandaş -haramı helali zaten geçtik- parasının nereye gittiğine bakmadan Siyonistlerin ve onların dünyada palazlanmasına yardım eden Avrupalı ülkelerin mallarını bir türlü boykot etmeye yanaşmıyorsa; İsrail’le baş edemezsiniz!
İçimizdeki hainler ve onların menfaatçileri mümin kardeşleri için ellerini açıp adeta havaya zıplarcasına beddua ederken İsrail’le gelince sesini çıkaramıyorsa,
Üstelik bunların siyasetteki izdüşümleri Türk- İslam tarihinin iki bin yıldır görülmemiş en büyük ihaneti için birlikte hareket edip stratejiler geliştiriyorlarsa; İsrail’le baş edemezsiniz!
İslam dünyasının zengin petrol ülkeleri, İsviçre bankalarındaki paraları, Avrupa daki
sarışınları ve Amerika daki malikanelerinin hatırına günümüzün firavun ve zalimlerinin yanında yer alıp onlara destek veriyorlarsa; İsrail’le baş edemezsiniz!
Orada sokaktaki her Yahudi birer keskin nişancı olarak kadın- erkek dört yıl askerlik yapıyor ve sizinkilerde askerden kaçmak için bedelli ve çifte vatandaşlık dümenleri ile bu kutsal vatan görevinden habire kaytarmak için çabalıyorsa, İsrail’le baş edemezsiniz!
 Uçak bilgisayar yazılımları, silah programları, tank yenilemeleri tohum ve zirai terörizm işleri hep bu milletin başının altından çıkıyor ve buna karşı da hala milli bir çabanın ve seferberliğin içine giremiyorsak, 140 tıp fakültesi ve dev araştırma hastanelerinin bulunduğu bu ülkede eski maliye bakanı tedavi için oraya gidiyorsa, Sekiz milyonluk bir ülke yüzölçümü Ankara kadar bir yerde çocuk kanı döküyor, masum sivilleri katlediyor ve bu eski Osmanlı toprağındaki alçakça işgalini hala sürdürüyor da bir buçuk milyarlık dev İslam alemi de buna seyirci kalıyorsa; İsrail’le baş edemezsiniz!
Nükleer denizaltıları, nükleer füze kalkanları ve hava savunma sistemleri varda bunların hiç biri sizde yoksa. İsrail’le baş edemezsiniz!
Organize sanayideki Yahudi pazarlama firmaları ile  iş yapan bir sürü fabrika devletin “ two minüte” dediği anda  kapısına kilit vuracak ve çorumun yarısı işsiz kalacak ve gezicilerde bunu fırsat bilip  hükümet istifa diye sokaklara  dökülecek, Diyarbakır’da  molotoflar ve büyük şehirlerde de  gaz bombaları patlayacaksa İsrail’le baş edemezsiniz!
Gazze’deki  katliamları protesto için saat kulesinin  dibinde  basın bülteni okuyan, hassasiyet gösteren  yalnızca bazı dernekler ve İslami  kuruluşların  duyarlı ve sayısı bini bile bulmayan aziz insanlarıdır. Bunların haricinde iftardan sonra  klimalı  dev cipleriyle caddelerde piyasa yapan ve simitçi kovalayan  diğer bir kısım hemşerilerimizin ne Filistin, ne Bosna ne Çeçenistan nede doğu Türkistan umurunda değildir. Böyle bir gençlik profili ve ahali yapısıyla; bu  maksatsız, amaçsız, davasız ve kavgasız kalabalıklarla; İsrail’le baş edemezsiniz!
Ramazan biterken Enderun teravihleri bile okusanız, nihavent makamında gazeller  bile atsanız  camilerimiz bomboş parklarımız, bahçelerimiz ağzına kadar dolu ve tv lerimizin başında insanlar abuk- sabuk yarışma programları ve saçma- sapan dizileri seyrediyor ,Gazze’deki  çocukların canhıraş çığlıklarını dünya kupası höykürmeleri bastırıyorsa;
İsrail’le baş edemezsiniz!
Üçüncü dünya savaşı başlamış “küfür  milleti” modasıyla, spor ayakkabısı kot pantolonu, makyaj malzemesi budalaca yarışmaları, sineması, otomobili, popçusu, topçusu, bonzaisi, kolası, hamburgeri  ve tüm rezillikleriyle, Cep telefonu, İnterneti, vatsapı, feyzbuku ve bilmemne boku ile  milyonlarca yeniyetme  salağımızı  esir almışsa
Ve bu tablo İslam ülkelerinin  kahir ekseriyetinde de  aşağı yukarı aynı ise; İsrail’le baş edemezsiniz!
Bu katiller topluluğu ,ben-i İsrail kabilesi inşallah Yüce Allah CC  “ Elkahhar” ismi azamı ile tez zamanda hake yeksan olarak mahvü perişan olsun.
ALLAH CC önce Filistin’in  sonrada  bizim yardımcımız ola
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  40

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KADINA ŞİDDET Mİ ?
Yurdumuz gündeminden bir türlü kaybolmak bilmeyen konuların  başında  artık kadına şiddet mevzuu gelmektedir. Geçen gün  İstanbulda bir dernek; şiddet gören kadınlara silah kullanmayı  öğretmek amacı ile bir proje başlatarak  onları atış poligonuna  götürüyor;  atış talimleri yaptırıyor ve  hatta yakın dövüş teknikleri ile kendilerini savunmayı  da öğretiyormuş.
Ülkemizde  kadın erkek ilişkileri bu hale geldi  ise işte bu esas  hapı yuttuğumuzun resmi olsa gerektir.Bu hale  gelmiş bir aile  ilişkisinin  derhal bitirilmesi millet ve memleket menfaatinedir. Öyle bir aileden  artık hayır gelmeyeceği  açıktır ve silah talimlerine  de-bizce -hiç gerek yoktur.
Son birkaç yıldır bu konuyu işleyen milli İslami  kurum, kuruluş, stk vslerin çalışmalarını  takip ederek kimin ne dediğini de bir kenara  kaydetmekle meşgulum.Gördüğüm ve acı tesbitim odur ki  meselenin  hep kadın  tarafından  bakılmakta  erkek açısından  kimse konuyu  ele almamaktadır.Hep zarar görene acınmakta  ve işi bu hale  getiren- bir kısım-  kadınlara  ise kimse  bir şey dememektedir.
Kadına şiddete  elbette ki  baştan ve peşinen  benden de kocaman bir “hayır”  ama birde meselenin  kimsenin görmek istemediği  başka bir boyutu var. Ne yazık ki bu boyut ne şehrimizdeki  evliliğe hazırlık  kurslarında ne de  büyük şehirlerdeki benzeri seminerlerde  ele alınmadığı gibi hükümetin ilgili bakanlıklarının da  gündeminde hala yoktur. Bir sürü stk, siyasi parti ,cemaat ve cemiyetin bile bu konuda bir  projesi bulunmamaktadır.
Bir kadını  evlenmeye ikna etmek  bir erkek için dünyanın  en zor işidir. Onun  gönlünü kazanmak ve yuva  kurmaya  razı etmek için  erkeğin  anasından  emdiği süt burnundan  gelmektedir. Mutlaka iyi bir mesleği , parası, kariyeri, karizması olacaktır. Bir erkeğin ise  kadınların genel kabulündeki kalıba girmesi  için- hele bu günlerde-  on fırın ekmek yemesi gerekmektedir. Öyle imanı, ahlakı, nezaketi, aile görgüsü ve hatta takvasının  önemine  dair ölçüler  geçen yüzyılda ve ilmihal kitaplarında kalmışlardır. Bir kadının eş seçme kriterlerinin sayısı  erkeğin nerede ise  on katıdır. Erkek için onun namuslu ,güzel ve ahlaklı iyi bir aile kızı olması  yeterlidir.Buna son yıllarda  artan masraflara   destek olması ve ortak yaşama  kalitesinin  yükseltmesi için “çalışan olması”tercihi de eklenmiştir.
Daha sonra evlenen  tarafların,çoluk çocuğun   gittikçe  artan  tabeplerinin getirdiği  maddi ve  manevi yük  önce erkeğin  derdi olmaktadır.Çorumlu aile büyükleri gençleri bir ölçüde desteklemeye  hala devam ediyorlarsa da  sorumluluk yine ve hala erkektedir. İyi bir gelir elde  etmek için para kazanarak her şeye rağmen çocuklarını  kimseye  muhtaç etmemek ,faturaları  ödemek,ne pahasına olursa olsun yaşama konforlarını  devam ettirmek  için  verilen kutsal  ve büyük mücadelede  Türk erkeği  ne yazık ki yalnızdır.
Eğitim kurumlarımızın müfredatları henüz aile  kurma ve yaşatma kültürüne dair  çocuklara ve gençlere bir  şey vermediği  için çiftlerin çoğu  hayat  içinde bocalamakta ve bu şiddet tabloları ortaya çıkmaktadır. Aile büyükleri  çoktan huzurevlerine  postalandıkları  ve son yüzyıldır “çekirdek çitleten”  bir aile modeline  de dönüşüldüğü  için onlarında taraflar üzerinde bir etkisi kalmamıştır. Gelinler kaynanaları istememekte; yaşlılar  evde  fuzülü görülmektedir.
Yüz yıl önce  evde  kayınpederlerin  hakimiyeti  varken  taze gelinlerin sabah ezanında abdest  suyu ısıttıkları ve havlu tuttukları  günler geride kalmıştır. Sonra   kaynana egemenliği başlamışsa da bu da uzun sürmemiş; …boncuk bulunacak sanılan  çocukların televizyon kumandasını ele geçirmesi ile de yeni ve karanlık bir çağa girilmiştir.Türkiyede  erkeklerin ölüm yaşı kadınlarınkinden  erkendir. Buna sebeb  yaşam kavgasında erkeğin  çok daha fazla yıpranmasıdır. Öyle elli yıl önce bir at arabası yükü ile gelin olmaya  razı kız da  kalmamış, yirmi tonluk kamyonlarda çakılı türlü çeşitli eşyalar günümüz insanın gözünü  doyurmaya  da   yetmemiştir.(Türkiyede   evlenme  masraflarının büyük bir kısmı  maalesef  hala erkek  tarafının üzerindedir.) Kadının  şiddet görmemesi  için samimiyetle  söylüyorum ki erkeği  çileden çıkarmamak , vardan-yoktan veya halden anlamak, erkeğin  girdiği  yaşam kavgasında ona samimiyetle omuz  vermek gerekir.Erkek  milletinden beş misli fazla konuşan kadın nesli biraz da kendine özeleştiri getirmeli ve  kendini peri padişahının kızı zannetmemelidir.Bence şiddet  gören  kadın, yıllardır evde sistematik bir biçimde  işlemiş erkeğe  yönelik dırdırın, baskının ve bitmez tükenmez talepler terörünün  sonucudur.
Bir erkeği kadına  şiddet uygulamaya  iten  sebebleri durup-dururken  erkeklerin yarattığını  hiç ama hiç sanmıyorum. Bence kendini  öldürtmeye çalışan, erkeğin damarına basan, çenesi ile onu çıldırtan ve halden anlamayan  huysuz ve edepsiz bir kısım kadınlarımız vardır. Dünyayı  bile aslında kadınlar yönetmektedir.Kadın cinsinin içgüdülerinin ve yeteneklerinin bir erkeği  avucuna alıp  çekip çevirme  özelliklerinin  sınırı yoktur. Bu açıdan  erkeğin  zekasından kat kat üstündürler.dememiz odur ki  şiddet görmek veya görmemek  kadının  elindedir. Ailede kadın ne isterse  o olur. Bu ahir  zamanda ötesi laf-ı güzafdır.Buna  aykırı  fikir beyan etmek  vallahi  de safsata  hatta mügalatadır.Dünkü  gazetelerin  yazdığı gibi şiddet gören  kadına  silah kullanmayı  öğretmek ve bunu büyük bir ciddiyetle aleme   duyurmak  Türk aile  yapısının  çöktüğünün  resmidir.  Hele  kadına  şiddet  anında  alarm verecek  cihazlar takmak, acil telefon hatları tesis  etmek ,erkeğe elektronik kelepçe vurmak ve bunların bir ucunu karakollara  bağlamak rezaletin son  perdesidir.
Devletin  yapması gereken  evlenecek çiftlere en az birkaç ay  ciddi kurs ve eğitim vermesi ve bunda başarılı  olmayanların ise  evlenemeyeceklerini  bildirmesidir. Böyle kısa ve önemsiz sanılan eğitimler kırk-elli yıllık  yuvalar  kurar  ve sağlıklı ve huzurlu  ailelerin  tesisine  sebeb olur. Hapishaneler boşalır,tımarhaneler sinek avlar, aile meseleleri adliye koridorlarına  düşmez , sokaklarda kadınlar bıçaklanarak kan gölünde  yüzmez ve dünyaya da rezil rüsva olunmaz. Bu eğitimlerde  din adamlarından, psikologlara,bizim gibi Yeşilaycılardan,doktorlara,ve bu konuda kimin söyleyecek   sözü ve ilmi bir bilgisi,projesi çözümü varsa istifade edilmelidir.Medya ve diziler bile bu konuda bir denetimden geçirilmeli ve her şeye bir çeki düzen verilmelidir. Hatta bir yastıkda kırk-elli yıl kocayanlar ise ödüllendirilmeldir. Yoksa öss  sınavı  için fizik- kimya öğreten ,hızlı test  çözerek, sekiz-on sene tayin  bekleyen bunalım içindeki insanları  yaratan bu sistemle  bu işler çözülmez ve düzelmez.
Hem eskiden o kimsenin beğenmediği  görücü usulü ile  evlenmelerde boşanmalar mı vardı,  sokaklarda  ağız-burun  kırılan ve kan revan içinde kalan kadınlar mı vardı, kadına şiddet mi vardı.Erkeğin  kadına ,kadının erkeğe   sevgisi ve saygısı  yeniden  tesis edilmeli ve bunun için gereken her şey yapılmalıdır. Otoyollar ve  Çamlıca  tepesine camii  gibi  projeler bu saydıklarımız yanında birer  basit avuntudur. Toplumun  temeli  ailedir.
Saygılarımızla.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 41

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KADİR GECESİ

Bir ramazan ayının daha geride bırakıldığını ve bu mübarek ayı tamamiyle oruçla geçiren  bir çok hemşerimizin  bayramdan sonra  eski kötü alışkanlıklarına  geri  döneceğini  ifade eden Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum  Şubesi  Başkanı Attila ALPAY; “Tevbe-i  Nasuh’ta” bulunalım dedi.

Kadir gecesi  münasebetiyle  yayınladığı  basın bildirisinde “ bu mübarek  gecede ramazan münasebetiyle ara verdiğimiz -eğer varsa-  bütün  kötü alışkanlıklarımıza  veda edelim ve  yepyeni bir hayata başlayalım  diyerek  şunları söyledi :

İlimizin çok sigara ve içki içilen bir yer  olduğunu  biliyoruz. Bunlarda yetmezmiş gibi  yüz kızartıcı suçların ve buna benzer bize yakışmayacak  hadiselerin de gün geçtikçe arttığını  basından üzülerek  takip ediyoruz.Öte yandan şehrimiz ramazanı tam anlamıyla  yaşayan  az sayıdaki  illerin  arasında gelmekte ;kim hangi  kötü alışkanlığını  pençesinde  ve aykırı fiiler içinde ise bu mübarek ay münasebetiyle ara vermektedir. Sigara satışları  yarı yarıya  ,içki satışları da büyük oranda  düşmüştür. Bunlar  sevindirici tespitlerdir ama bayramdan  sonra  maalesef pek çok sayıda  kardeşimiz bu eski ve  kötü alışkanlıklarına  geri dönmekte; zararlı  ve haram  maddelerle hem yaptığı  ibaretlerin sevabını sildirmekte  hem de  ahiret hayatını  tehlikeye attığı  gibi bu dünya da  çeşitli suçlar  işlemektedir. İlimizde  nerede ise  hemen her gün boşanmalar olmakta, alkollü araç kullanmalar yüzünden  trafik kazaları  vuku bulmakta, yuvalar  dağılmakta,cinayetler işlenmektedir.

Yaklaşan  ve bin aydan hayırlı  olduğu  bildirilen Kadir gecesinde tüm vatandaşlarımızı  büyük bir Tövbe-yi  Nasuha  davet ediyor; kim ne- alkol,sigara vb. ne kullanıyorsa- onu bırakmaya ve yepyeni bir  insan olmaya,  günahlarından arınmaya ve mümin  olmaya davet ediyorum.Bir dahaki seneye  Ramazan ayına erişemeyeceğimiz  gibi böyle bir Kadir Gecesinin  tövbesi de nasip  olmayabilir. Belki  bunu  hatırlatmak bize  düşmemekte   ama  ömrünü  alkol,sigara ve bağımlılık yapan maddelerle mücadeleye  adayan bir insan olarak  bunu vazife  addettiğimiz, insanlarımızı  bilhassa  gençlerimizi  bunlardan vazgeçirmek için  yoğun bir çaba harcadığımız  da unutulmamalıdır. Hemşerilerimize  Emr-i Bi’l  Maruf’u  bir kere daha tebliğ etmek için ayrıca herhangi bir görevli olmaya da  gerek yoktur.Müminler ancak kardeşlerse herkeste birbirini  uyarabilir.Yüce  Allah CC  ramazanda olduğu gibi bayramdan sonra da  bütün zararlı madde  alışkanlığı  ve hali olanlarınıza  bıkkınlık versin ve  bütçesi,sağlığı,ailesi ve ülkesi için zararlı olabilecek kim ne kullanıyorsa ikrah ettirsin.

Tüm  hemşerilerimin Kadir  gecesini  ve yaklaşan  bayramlarını  tebrik eder ;Tevbe-i Nasuhlarının da kabul ve mübarek  olmasını temenni ederim.”

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 42

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KANSER OLMAK İSTEMİYORSANIZ
Yeme ve içme alışkanlıklarınız hızla değiştiriniz. Mümkünse elli yıl önceki atalarımızın yaşadığı gibi yaşamaya başlayınız.
Kepekli ekmek fantezinizden vazgeçin. Taze kepek bulmak her zaman mümkün değildir. Kepeğin nemlenerek küflenmesi aflatoksine o da kansere sebep olur.  Son günlerde içine boya maddesi kattıkları için artık güvenilmez olmuşlardır. Beyaz ekmeğin mayasının içinde de sodyum peroksit vardır. Çorum yufkası ile Çavdar ekmeğini tercih ediniz. Yoksa siz bilirsiniz.
Mutfak tuzunuzu Çorum’daki turşuluk için üretilen kaya tuzu ile değiştiriniz. Onun da tuzluk için ince şeklini üretiyorlar. Çorum tuzu hatta deniz tuzu hala doğaldır. Hem de çok lezzetlidir. Diğerlerini ağartırken kimyasal madde kullanmaktadırlar. Kaçınınız.
Mutfaktaki çizilmiş teflon kaplarınızı hemen atın. Hakiki teflonlar çok pahalıdır. Ya paraya kıyıp onlardan alın veya çeliklere geri dönün. Piyasada teflon yerine satılan Çin malı ince kahverengi boyalı hafif kapları asla almayınız. İlk kullanışta çizilirler ve sizi kanser ederler. En iyi kaplar ve tencereler eski kalaylı bakır kaplar ve toprak güveçlerdir.
Toz kırmızıbiberin kanser etmeyeni nerede ise yoktur.  Acı biberinizi ve kurutulmuş sebzelerinizi kendiniz üretiniz. Her türlü baharatı ve bitki çayını buzdolabında saklayınız.
Piyasadaki meşhur markalı yoğurtlarda uzun süre dayanmaları için katılmış kimyasal maddeler vardır. Reklamlara aldanmayınız. Ya Çorumda yapılan yoğurları tercih edin ya da kendiniz mayalayın.
Hormonlu domateslerin zararlı etkilerini yok etmek için birkaç gün mutfaktaki camın önüne güneş ışığına koyunuz. Her gün çevriniz. Isı etkisi ile kimyasal maddeler bozunmaya uğrayıp sizi kanser edemeyeceklerdir.
Hele zeytindeki kimyasallar saymakla bitmez. Deterjanın ana ham madesi olan sodyum hidroksit yani sud kostikle bir gecede karartıldıkları için kanserojendirler. Bu en pahalı zeytinlerde bile böyledir. Ucuz, lezzetli ve kaliteli zeytin bir şans işidir. Çekirdeği kahverengi zeytinleri nerede bulursanız alın. Bir daha bulamıyabilirsiniz. Ülkemizde kimyasal kullanmadan zeytin üreten tek kurum Vakıflar idaresidir. Balıkesir ve Akçay’daki Çorum kolonisinde yaşayan akrabalarınıza sipariş veriniz. Orada Vakıfların satış mağazaları vardır. Mümkünse üç-beş kilo alarak buzdolabında saklayınız. Yiyeceğiniz kadarını beş-altı kere sıcak sudan geçiriniz, soğuk suda asla bekletmeyiniz. Üçte iki sirke ve üçte bir limon suyu ile terbiye ediniz.
Artık mısırözü, soya yağı ve buna benzer yağlara asla yaklaşmayınız. Ülkemizde geçen yıl gdo lu ürünler yani genleriyle oynanmış ürünlerin girişi serbest bırakılmıştır. Mısır ve soya yağı da gdo’lu ürünlerden elde edilmektedir. Ayçiçek, Fındık yağı ve bilhassa zeytinyağını tavsiye ediyoruz.
Diş macunlarının en iyisi Ulucami civarında satılan ve kardeş İslâm ülkeleri tarafından toz misvaktan üretilmiş macunlardır. Bunlarda alkol ve kloroform yoktur. Son günlerde bizde de  buna benzer markalar  internet üzerinden  satılmaktadırlar. Fiyatları üç-beş liradır. Bir tüp altı ay gider. Zaten kullanılacak miktar bir seferde insanın göz bebeği kadardır. Birkaç tane alıp eşe dosta hediye ediniz.
Saçınızı boyamak için kullanacağınız kimyasal maddeler birçok kanserin baş sebebidir. Gençlerimizin saçlarını boyamalarını önlemek için ebeveynlerin yoğun çaba harcamaları gerekir. En doğal saç boyası bitkisel kınadır. O da  zor bulunmaktadır. Onun yerine ucuz Hint kınalarından kaçınınız. En doğal kına çeşitleri sadece İstanbul Kapalıçarşıda bulunur.
Gözüne sürme  çeken  mümin kardeşlerimiz doğal sürmenin  artık yeryüzünde  bulunmadığını  bilmelidirler., Onun yerine kullanılan civa bileşikleri  zehirleyicidir. sarık, cübbe ve takke ile idare edelim. Sahte sürmeler körlüğe ve kansere sebep olurlar. Vazgeçiniz.
Zayıflamak için üretilmiş çeşitli biber haplarından ve buna benzer maddelerden faydalanmak için mutlaka bir hekime danışınız. Ülkemize bunlar Tarım Bakanlığı izni ile girerler. Ayrıca bunların ne olduklarını veya ne olmadıklarını anlayacak teknik imkanlar-laboratuarlar - ülkemizde henüz mevcut değildir. Sağlık bakanlığı izni ile  üretilenlerin sayısı çok azdır. Son günlerde her önüne gelen bir şey üretip şişelemekte ve tv’ların desteği ile  voliyi  vurmaktadır.  Hapı yutmak istemiyorsanız  bu hapları asla yutmayınız. Zayıflamak için boğazımızı tutmak ve parkın etrafında eşofmanları giyip onbeş- yirmi tur atmak yeterlidir.
Çamaşır makinalarımızda  kireç önleyici ve yumuşatıcı  gibi maddelere gerek yoktur. Vücudumuza çamaşırlarımızdan terle  girecek  kimyasal madde sayısını  artırmayınız. Üçüncü  deterjan gözünü boş bırakınız. Makinanız orada malzeme varmış gibi çamaşırınızı bir kere daha temiz suyla durulayacaktır.
Saçlarını yüz bin volt cereyan  yemiş gibi  yapan  yavrularımızı  jöle kullanmaktan vazgeçirmek  için Necipbey Briyantini ile  tanıştırınız veya eskiden o işi  birkaç damla limon suyu  ile yaptığımızı  hatırlatınız. Yoksa daha  evlenemeden  isimlerinin önüne  üç harfli bir unvan yerleştircek ve toplumda öyle anılacaklardır. Kel filanca vb gibi.
Bu ve buna benzer daha  nakledilecek  çok mevzuu vardır. Ayrıntılı bilgi almak için  bizi aramanızı; doğal malzemelerle  hayatınızı  yeniden  tanzim etmenizi ve bilinçli bir tüketici olarak yaşamanızı tavsiye  eder, uzun ömürler ve sağlıklar dileriz.
Saygılarımızla..
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 43

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KIRKA YAKIN TİRYAKİ DAHA SİGARAYI BIRAKTI
Geçtiğimiz günlerde başlayan sigara yasaklarını bir başlangıç kabul eden birçok tiryakinin artık sigaralarını bıraktıkları ve sağlıklı bir yaşama başladıkları öğrendik.
Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Temsilciliği olarak ana caddemizde açtığımız “sigaranın zararlarını” anlatan sergiyi gezdikten sonra nefis muhasebesi yaparak kendi istekleri ile sigarayı bırakan kırka yakın Çorumlu hemşerimizin de yeni ve sağlıklı bir yaşamı seçtikleri gözlendi.
Yeşilay Sergisindeki panolar ve resimlerle sigaranın dehşet verici yönlerini gören ve öğrenen tiryakiler dağıttığımız cd lerle de bu bilgilerini pekiştirerek birer ikişer sigarayı bıraktılar.
Uzun yıllar sigara içtiklerini ama kimsenin kendilerini bu denli bilgilendirmediğini, artık sigara denilen büyük madde bağımlılığının arka planlarını ve gerçek yüzünü de gördüklerini kaydeden tiryakiler aldıkları bu karardan geri dönmeyeceklerini de açıkladılar.
On gün süren Yeşilay Sergisinin son  günlerinde  artık sigara  içmeyeceklerini beyan eden tiryakilere Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Temsilcisi olarak  şükran belgeleri ve armağanlar verdik.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 44

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KONUŞMA DİLİ VE ÇORUM AĞZI
Osmanlı Devletinin  en geniş ve yaygın zamanlarını  ele alacak  olursak  çok sayıda  lisanın  Osmanlı  coğrafyasının  hemen her yerinde konuşulduğunu ve bir dil birliğinden bahsetmenin mümkün olmadığını  görmekteyiz. Gayet tabii karşılanması gereken  bu hal  mucibince de Çorum ve havalisi geldiği yerdeki lisanı konuşmaya  devam ediyordu denebilir.
Ayrıca hiç bir dil konuştuğu gibi yazılmamakta ve yazıldığı gibi de konuşulmamaktadır. Bu itibarla konuşma ve yazı dili olarak ikiye ayrılan güzel Türkçemiz iç Anadolu ve bölgemiz içinde aynı şekilde mütalaa edilebilir.
Yazı dili aynı zamanda bir milletin kültür dili demektir. Osmanlı Devletinin erken devirlerindeki lisan birliğini sağlama çabalarını saymazsak bir müddet sonra gelişen ve kabul gören yazı dilini İstanbul Türkçesi veya şivesi diye de tanımlayabiliriz. Fakat buna mukabil günlük konuşma dilinde bu birlik Osmanlı coğrafyasının hemen hemen hiç bir yerinde sağlanamamıştır ama buna rağmen bölgesel ağızlar arasında hiç bir zamanda bir çatışma çıkmamış Anadolu insanı bütün bu farklılığa rağmen birbiri ile anlaşmaya yüzyıllar boyunca güzellikle edegelmiştir. Buna sebeb Türkmen ekseriyetin ve Oğuz boyları hâkimiyetinin oluşturduğu bir Milli Birlik içinde olmaları ve geldikleri Orta Asya’da da bir devlet geleneği içinde yaşamalarıdır.Anadolu’nun Türkleşmesi ile gelenler lisanları, adet ve gelenekleri, töreleri ve kanunları ile gelerek burada yeni bir medeniyet kurdular. Bu itibarla lisan, dil ve edebiyat da kurallarıyla aynen taşınmış oldu.
Bu konuda ellili yıllarda araştırmalar yapan Çorumlu eski Dil’ciler Oğuz Boylarının, oba ve soy isimlerinin Orta Asya’dan aynen gelerek Selçuklular zamanında köy isimleri olarak kullanıldığını; yüzyıllar içinde de bu köylerden il merkezine gelenlerin hala bu isimleri kullanmaya başladıklarını söylemektedirler.
Cumhuriyetin ilanından sonra da yine bu isimler soyadı haline dönüşerek hala yaşamaya ve kullanılmaya devam edecektir.  Bu konudaki ilk akademik çalışmaları Türk Dil kurumunun 1930 lu yıllarda başlattığı çabalarda görüyoruz. Uzmanlar tarafından Çorum ağzının  özgün kelimeleri derlenmiş ve kayda geçirilmiştir. Fakat bu arada  Çorum’lu  Dilci ve eğitimcilerin çalışmaları da bu çabaları  takip  etmiş; araştırmalar  giderek zenginleştirilmiştir. Bunlar içinde en özverili  çalışmaları Eğitimci Tayyar Kerman gerçekleştirmiş bu konuda detaylı bir eser vermiş; onu Nesrin Ayçam, Abdullah Ercan ve ismini sayamadığımız pek çok araştırmacı takip etmiştir. Hafız-ı Kütüp Eşref Ertekin Hoca efendinin geniş ve uzun derlemelerinin kaynak olarak göstermek hiç te yanlış olmaz.
Son olarak bu konuda öğrendiklerimiz; bugün bile Türkçemizle birlikte Kırgız; Çuvaş, Kazak Türkçesi sözlüklerindeki pek çok kelimenin Çorum ağzı kelimelerle hala ve bire bir  örtüşüyor olmasıdır.
Sonuç Olarak: Bütün müellif ve dilcilerin ortak görüşü Çorum ağzı kelimelerin artık sadece literatürde kaldığı, medyanın, yazılı basın ve endüstriyel gelişmelerin Anadolu ağzındaki tarihi ve kültürel birikimleri de aşındırıp yok ettiği şeklindedir. Her ne kadar artık sokaktaki Çorum insanı İstanbul Şivesiyle konuşuyor ve yazıyorsa da hala köylerde bu dil özelliklerinin kaybolmadığı ve yozlaşmanın ulaşmadığı bazı yerlerin olduğu anlaşılmaktadır.
Yapılacak iş; bu konudaki eksiklikleri bulmak ve halk edebiyatı ürünlerini hızla kayıt altına alarak Çorum Dili ve Edebiyatına hizmet etmek olmalıdır.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 45

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KULAKSIZ SOKAK , 1973...
 
Eski kışlardan bir kış olmuş, hava sühuneti-sıcaklığı-nakıs –eksi-kırklara kadar inmişti. O zamanki adı “Şubeye giden Kulaksız Sokak’ta olan resimdeki ana caddeye  bağlanan ve Kulaksız camiinin bulunduğu bu sokaktaki eski evler de  günlerce yağan  karın altında  kalmış o zamanki   eski Çorumlular da  büyük bir sıkıntıya duçar olmuşlardı.
Mamafih çocuklar  için durum böyle değildi. Onlar için kış kartopu, kardan adam, yokuşlardan aşağı kaymak ve eğlence demekti.
Fakat evlerdeki  tuvaletlerin ve su tesisatlarının  donması herkesi  mahalle camilerindeki  çeşmelere mecbur etmiş ve o yıl  büyük bir  felaket yaşanmıştı.
Yağan  kar yolları  kapatmış  sadece  Gazi  Caddesi ve Yeniyol açık kalmış geri  kalan bütün sokaklarımız buzla kaplanmıştı. Elektrik tellerinin de kopması üzerine  fırınlar ekmek çıkaramamış ve kışla fırınından gelen  ekmekler sırayla ve kuyrukla dağıtılabilmişti. Gökyüzü  simsiyahtı. Kelimenin tam anlamıyla bir kara kıştı. Sokaklarda  kayıp düşenlerin ve kollarını  bacaklarını  kıranların  haddi hesabı   yoktu.
Kağnı arabaları ve faytonlar hala tedavüldeydi.Resmi daireler makam arabaları olan faytonlardan yeni kurtulmuşlardı. Bir mark üç-beş liraydı ve insanlar  doları, repoyu,borsayı ve hormonlu sebzeleri ve bilgisayarı henüz bilmiyorlardı. Tarlalar ve bağlar hâlâ  insanların dostuydu. İki dönüm bir bağı olan aile  dışarıdan  sadece  tuz,gazı yağı ve kelle şeker alarak aylarca  hayatını idame ettirebilirdi.Bağ bozumları  bütün canlılığıyla  yaşıyor ve Pekmez sofralardaki saltanatını  hâlâ sürdürüyordu.
Televizyon ise henüz gelmemiş eski komşuluklar  gece ev ziyaretleri ve misafirlikler henüz bitmemişti.
GLOBAL ISINMA  ile dünya atmosferi daha  BÜYÜK BİR HARARET KESBETMEMİŞTİ. ve o zaman bilinmeyen  ozon tabakası   bile sapasağlamdı. Elinde tahta bavuluyla  Alamanyaya giden Briyantin bıyıklı Çorumlular diğer hemşerilerimizle beraber oradaki Türk kolonisinin  temellerini  daha yeni  yeni atmaya  başlıyorlar ve Ford  fabrikalarındaki  cıvataları büyük bir kuvvetle sıkıyorlardı..
İşte böyle bir günde  yazılmıştı üstteki tarihi yazı.
Altta ise otuz beş yıl  sonra  aynı sokağın artık cadde haline gelmiş ve  genişlemiş yeni durumu  görünmektedir.
Eski tek katlı ahşap kireç badanalı sırasıyla Karto’ların, Kavukçu’ların, Davut Cemallerin evlerinin  yerini  beyaz eşya  dükkanları ve cam kaplı  yüksek iş hanları  almış  bulunuyor.
Eski kışlar ise  çoktan  mazide  kaldı...
Saygılarımızla...
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 46

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

MEZAR-I  ŞERİF
-Sen takımınla indiğimiz yerde kalıp geriyi kollayacak, uydu bağlantısıyla devamlı hem bizimle hem de karargahla haberleşeceksin. Bir aksilik olursa yardım kodunu kullan ve üsse haber ver. Her ihtimale karşı üç helikopter ve Harrierlerin katılacağı hava desteği hazır bekliyor. Bu şerefi İngilizler de kendileriyle paylaşmamızı istediler.
-Sende adamlarınla kayalık arazide sürünerek ve saklanarak köyü kuşatacaksın. Üç manga askerin var.  Her binaya birisi yaklaşacak. Herkesin yaklaşacağı binalar belli. Gece olduğu için yağ kandili yakıyorlar. Işık gelen pencerelerden korkmayın, karanlıkta pusu kuracakları çok yer var. Açıkta başka bina yok, ama  esas korkumuz yeraltı  girişleri..
-Termal kamera timi önce bölgeyi tarayacak. Ondan okey gelince binaları kuşatacaksınız.
-Uydudan bugün bu köyde bir hareket olduğunu gözlemledik. Bu köyde yaşayan insanlar var. Hem savaşıyor hemde barınıyorlar. Mayın yok, çünki kendileri de burada geziniyor. Alışılmış bir güzergâh tespit edemedik.
-Toprak evlerde eğer siviller varsa onları  toplayın, mukavemetle karşılaşırsanız ateş açın. Bu tam bir sıcak çatışma da olabilir. Eğer biz çekilirsek Harrierler ve Kobralar buranın tozunu atacaklar.
-Benim en korktuğum bu toprak evlerdeki savaşçılar değil de şu ortadaki büyük taş yapı. İçine uydudan giremiyoruz. Termal kamera işlemeyecek kadar duvarları kalın. Tahminimize göre yeraltına açılan kapı burası. Ve buradan bütün bir kentin altına ulaşacak tünellere bağlanılıyor, bütün istihbarat ve lojistik destek karargâhları burada. Aylardır aldığımız telsiz sinyallerinin  merkezi de burası zaten,hiç şüphemiz yok.
-Ben Vietnam’da iken de böyle taş ve eski harabelerin çok iyi sığınak ve komuta merkezi olduğunu görmüştüm,onlara ne top işler ne de tankla girebilirsiniz. Belki bir metre kalınlığında ve nükleer savaş sığınakları standardında duvarları var.
-Sende adamlarınla bu binayı kuşatacaksın çavuş, yapının  hiç bir penceresi  yok, sadece üst kısmında çok küçük hava delikleri var, oradan içeri de gaz bombası atamayız. Nasıl gireriz şu anda bilmiyorum. İki adamın plastiklerle kapıyı uçursun, içeri el bombası atın, birisi spiral monitör ve termal robotla içeri baksın, sonra girin.
-İşte orası bizi yeraltına götürecek olan giriş kapısıdır. Bunu unutmayın.
-Albayım Pentagondan arıyorlar.General Rousse telefonda..
-Buyrun Albay Hawkings..!
-Evet efendim,
-Olur efendim...
-Dikkat ederiz efendim.
-Sağolun efendim..
 -Beyler haberler kötü. Uzmanlar o taş binanın Müslümanlar için çok kutsal bir yer olduğunu bildiriyorlar. Eğer bir tahribat yaparsak ve bu duyulursa çok kötü olacakmış Bilhassa İran’ın derhal Afganistan’ın yanında savaşa gireceğini söylediler.
Zaten Müslüman ülkeleri -Türkiye hariç- hepsi fırsat kolluyor, Cia nerede ise bütün adamlarını bu ülkelerde hükümetleri bizden yana olacak manevralarda kullanıyor. Cezayir deki ayaklanmayı da gericiler tehlikesine karşı cuntayı kışkırtarak  güçlükle başardık. Ama bu durum uzun sürmez.
-Komutanım!
-Evet!
-Orası  İran  için neden çok önemli acaba?
-Bilmiyorum, hem İran hem de diğer İslam ülkeleri için çok önemliymiş. Ama bize vız gelir. Amerikanın çıkarları hepsinden önemli. Belki  orası bir mezar,anıt veya başka kutsal bir yer olabilir. Ama ne olursa olsun bizim hedefimiz.
-Sen bir şey mi diyeceksin, Nijeryalı ?
-Şeyy, hayır efendim.
-Bu binayı bulup kapısını açınca çok büyük bir patlayıcı veya ateş desteği ile karşılaşırsak o zaman ne  yapalım?
-Hemen geri çekilin. Sen takımınla karargâha ve pentagona haber vereceksin. Zaten bir kısmımız o zamana kadar belki ölecek. Ama destek birlikleri gelince de orayı dümdüz edecekler. Sulandırılmış uranyum kullanma kararı aldık.
-Ama komutanım.
-Sus çavuş, başka çare yok, yerin on metre altında tüneller kazmışlar, atom bombası bile atsan işlemez, Ne ile gireceğini  sanıyordun, İşaret  fişeği ile mi ?
-Ama efendim,Cenevre konvans..İnsan hakları...Nato çerçevesi
-Hepsini  boş ver yüzbaşı.
-Pentagon bir kılıfına uydurur. İtiraz edenin ımf  ile bağlantısı, dış yardımları ve amerikan kredisi kesilir,dolarları üçe  katlanır, Rambo filmleri  bile seyredemez,bir daha asla hamburger yiyemez,kola da içemezler görürler seslerini yükseltmeyi..
-Suçsuz yere çok insan öldürdük efendim. Bunun  sorumluluğunu...
-İkiz kulelerde de beş bin yankee öldü. Kimse sordu mu   o zaman.. Bunun sorumluluğunu ben üstüme  alıyorum. Korkuyorsan karının yanına  dönüp ,tv da beyzbol maçı seyredebilirsin.
-Evet, bir sorusu olan?
-Sen bir şey mi diyecektin Nijeryalı..
-Hayır efendim..
-Hareket saatine  kadar  herkes hazırlıklarını gözden  geçirsin! Hepsi bu kadar .Hepinize bol şanslar.
-Sağ ol!
-Dikkaaaat !.
-Rahat.
-Emirleri duydunuz, herkesin malzemeleri hazırmı? Saat 24.00 de bizi almaya gelecekler. Siz bu ülkenin en seçilmiş otuzbeş adamısınız. Eğer başaramazsanız, rezil oluruz.
-Peki kapıyı açıp yeraltı girişini bulursak ne olacak yüzbaşım.
-Bizim görevimiz oraya kadar, arkadan gelenler halledecek onu.
-Ne yapacaklar.
-Sanırım zehirli gaz kullanılacak. Belki de napalm!
-Ama efendim.
-Evet,
-O tünellerdeki labirentlere girecek kadar enayi mi zannettin bizi. Bu çılgınlık olur.Hepimizi fare gibi avlarlar. İşleri bitince girer teker teker toplarız.
-Sen  iyi misin  Nijeryalı..
-Evet,komutanım,
-Biraz rahatsızsın herhalde..
-Hayır komutanım.
-Pekala, çocuklar, Sam amca bizden fedakarlık bekliyor. Hadi göreyim sizleri...
-Şimdi dağılabilirsiniz.
-Termal kamera  cevap ver...
-Evet, efendim.
-Köy temiz yüzbaşım, ortadaki  taş bina hariç hiç bir hayat belirtisi yok.
-Ben adamlarımla  köye giriyorum yüzbaşım,hoşça kalın..
-Hadi bol şanslar..
-Bu harekatın zamanlamasını yapanlar neden ayın safhalarını da hiç hesaba katmaz ki. Şu aydınlığa bak, gece görüş bile kullanmıyoruz. Eğer burada olsalardı  keklik gibi avlanacaktık.
-Bizde Nijeryalıyı gönderirdik.
-Niye?
-Herif zaten zenci,simsiyah  baksana, bir gözlerinin içi beyaz .Zaten onu görünce korkarlar..
-Kesin konuşmayı,şimdi iş zamanı,telsizi ver  Tom.!
-Alo , alo , gprs cevap ver.
-Seni dinliyoruz  yüzbaşım!
-Çavuş,  ben binayı  kuşatmaya gidiyorum, köyde  hiç bir canlı yok.Etraf temiz.Siz bulunduğunuz yeri  koruyun,eliniz tetikte olsun. Bir tuzak olabilir.
-Bu kadar  kolay  olacağını  ummuyordum.
-Evet, komutanım kimseler yok. Köyü boşaltmışlar, ama yine de dikkatli  olmak lazım. Bu kadar kendileri  için önemli bir yeri bu kadar boş  bırakmazlar. Bu işin içine bir iş var çavuş..
-Haydi Logan, ekibini  al ve binayı kuşat.
-Ok. Komutanım.
-Kapıya, patlayıcıları  yerleştirdiniz mi ?
-Evet efendim, bağlantıyı kesmeyin ,etrafta siper alın.
-Şimdi...
-Tamam çavuş içeri giriyoruz,
-Dikkatli olun yüzbaşım. Bol şans.
-Kapıda amma sağlammış, zor kırıldı, eski bir yapı burası. Kapının levhalarına bak, perçinlemişler birde..
-Burası  bir mezara  benziyor komutanım.
-Evet mezar tabii, pentagon öyle dedi. Hemde Müslümanlar için çok da önemli bir  mezar.
-Ne önemi varmış ki  bir taş bina  alt tarafı,
-Bob, termal  spiralini getir, başınızı uzatmayın ve bulunduğunuz yerden kıpırdamayın sakın
-Kimse ayağa kalkmasın.
-İçeride ne var bob, çevir  bana monitörü..
-İçerisi boş komutanım...Bomboş..Aa dip tarafta merdivenler var .Bir kapı görünüyor ama giriş kapalı, taşla  örülmüş  sanki...
-Tamam işte orası, bulduk yeraltı sığınağının  girişini bulduk .
-Ne yapacağız Komutanım.
-Uçuracağız Nijeryalı.
-Ama burası  bir türbe. Bir kutsal mezar,benim inancıma göre  buranın...
-Sahi,Sen Müslüman’dın değil mi ?
-Evet, efendim.. Şimdi anlıyorum tedirginliğini. Seni  niye bizimle  yolladılar ki ?
-Burası bir İslam ülkesi yüzbaşım, Nijeryalının bize çok faydası olabilir.
-Kes sesini  çavuş.Seninle sonra  konuşacağız Nijeryalı..
-İçeri  giriyoruz, gece görüşleri takın.
-Haydi,ileri.Marş.
-Buraya buraya ..Hiç girmeyecektik komutanım.
-Emir böyle. Binlercemizi öldüren adamlar buraya saklanmışlar, yeraltı sığınağına giden yolun ağzı burası...
-Burada duvarda yazılar var, ne yazıyor gel de oku Nijeryalı .
-Başüstüne komutanım.
"La seyfe illa zülfikar"..."La  feta illa Ali". Aman Allah’ım, Yarabbi beni Affet..
-Zenciye bak korkudan  bembeyaz oldu . Çok komik.
-Yamyam ağlıyor bak,
-Kes ağlamayı Nijeyalı ne oldu, niçin,cevap ver. Neredeyiz? Ya bu kapının üstünde ne yazıyor?
-Haza Kabr-ü Ali-yül Murtaza...Bin Ebu Talib .(RA). Allahu Ekber...
-Buradan çıkalım yüzbaşım, bende korkmaya başladım.
-Nijeyalı Yere kapandı Yüzbaşım. Burada önemli birisi olmalı..
-Korkmaktan bahsedeni alnından vururum. Çocuk musunuz siz.?
-Bu taş duvar  çok eski yüzbaşım. Yeni örmüş olamazlar. Girişin kenarları da örümcek ağları ile örtülü bunlar bir gecede olmaz.
-Valla hiç anlamam emir emirdir, patlatacağız ve içeri gireceğiz.
-Kes  ağlamayı Nijeryalı.Kalk ayağa Burayı sen uçuracaksın anlaşıldı mı ?
-Cevap versen...Yokse emre  itaatsizlikten...
-Şeytan diyorki  bir çatışma çıksa da şu pis zenciye bir kurşun ...
-Yüzbaşım, bir gürültü var dışarıda.
-Susun bu da ne?
-Müslümanlar geliyor, nal sesleri var.
-At kişnemeleri duyuluyor, geliyorlar, atlarla  geliyorlar.
-Jiple gelecek  değiller ya sersem, bu ilkel herifler
-Tuzak bu biliyordum. Bizi kıstırdılar işte.
-Herkes dışarı,çabuk kayaların arkasına  tam siper..Çavuş çavuş gprs ,pusuya düşürüldük. Karargâha haber ver. Helikopterler, harrierler gelsin,hava desteği...
-Çabuk makineliyi  kurun,.
-Yüzbaşım  sizi duyamıyoruz, neler oluyor orada.
-Alo, alo!
-Ateşş edin ateşşş.!
-Aaahhhh!
" Cnn den şimdi aldığımız bir haberi veriyoruz sevgili izleyiciler:
Amerikan deniz piyadelerinin mezar-ı şerif'e yaptıkları baskın başarısızlıkla sonuçlandı. Kafası kesilmiş durumda bulunan otuz dört amerikan askerinin katliamını üstlenen olmadı. Taliban'ın Pakistan’da bulunan sözcüsü ise kenti üç gün önce boşalttıklarını açıklarken Usame bin ladin in Sudana geçtiği ileri sürülüyor.
İran İslam Cumhuriyetinin operasyon ile ilgili olarak Abd ' ne nota vermeye hazırlandığı ve Endonezya ile Pakistan’ın da   harekatı protesto ettikleri bildiriliyor.
Öte yandan Türk hükümeti yetkilileri de  Abd başkanı  G.W.Bush' a  gönderdikleri mesajda Amerikan askerlerinin   katliamından büyük üzüntü duyduklarını ve teröre karşı mücadelede Amerikaya her zaman destek vereceğini açıkladılar.
Bu arada Amerikan ordusundaki zenci Müslüman askerlerin  ordudan firar ederek Taliban saflarına katılmak üzere Afganistana geçtikleri de  gelen haberler arasında"
 
La feta illa  Ali :Ali ra dan başka genç yok
La feta illa  zülfikar : Zülfikardan başka kılıç yok
Haza kabr-ü Aliyyül murtaza : burası Hz.Ali ra' nın kabridir.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 47

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

MEVLİD
Diyarı gurbete bir otel odasında yapayalnızdım.
Birkaç aylığına geldiğim bu uzak Avrupa ülkesinde ucuz olsun diye seçtiğim bu kenar mahalle pansiyonunun bu odası adeta bir hapishane hücresine benziyordu.
Küçük bir buzdolabı, hemen yanında lavabo, onun yanında küçük bir tuvalet ve yanında da duş vardı.
Her santimetre kareyi bile değerlendirmişlerdi. Tek lüksüm buzdolabının üstündeki renkli televizyon ile çay yapmaya yarayan elektrikli çaydanlık idi.
Tek bir penceresi, pencere dede demir bir kafesi vardı. Birinci kat olduğu için bir emniyet tedbiri almış olabileceklerini düşündüm. Fazla üzerinde durmadım. Pencerem sekiz on metre uzaktaki tuğla bir duvara bakıyor ve hiç bir yer görmüyordu. Sanırım bir iç avluydu burası. Odaya verdiğim para ülkemdeki bir aylık ev kirama bedeldi. Birkaç ay kalacağım bu yerin böylesine sıkıcı olması beni üzmüştü. Daha ucuz ve iyi bir yer bulana kadar bu yarı karanlık ve izbe yerde idare edecektim.
Neyse, sızlanmayı bırakıp alışmaya çalışmak en iyisiydi. Yapacak başka bir şey yoktu. Sıkıldığım zaman dışarı çıkıyor hava alıyordum. Şehirdeki işim haftada birkaç gün olduğu için bazı günler tamamıyla odamda yaşıyor ve o zamanda kendi işlerimle meşgul oluyor, iki kat yukarıdaki mutfakta kendime basit yiyecekler hazırlıyordum.
Arada bir benim gibi bir kaç yabancı da ellerinde tava ve tencerelerle mutfağa geliyor ve dört gözlü büyük ocaktan hep birlikte istifade ediyorduk.
Hal ve hareketlerinden ve hazırladıkları yiyeceklerden onlarında epey yoksul olduklarını fark ettim. Turist miydiler, yoksa gidecek evleri mi yoktu, kimin nesiydiler, sormaya çekindim. Onlarda aynı şekilde ben konuşmazsam hiç bir şey söylemiyorlardı. Selam verirsem alıyorlar sorarsam söylüyorlardı. Tuhaf bir yere düşmüştüm. Zaten şehrin genelindeki insan ilişkileri, günlük yaşantı, insanların birbirine gösterdikleri muamele alıştığım gibi değildi. Çok iyi olduğu kadar çok garip tarafları da vardı.
 
Mübarek ay yaklaşıyordu. Geldiğim ülkenin başkenti olmasına rağmen daha bir Türk'le karşılaşamamıştım. Türk Mahallesi diye bir yer olduğunu işitmiştim. Ama şöyle bir dönerci ve lahmacuncu görsem gam yemeyecektim. Her yer yabancıydı ve bende  kendimi çok yalnız ve garip hissediyordum. Ezan sesi duymadan yaşamanın ne demek olduğunu ve insana  ne kadar acı geldiğini  burada öğrendim. Yanıma bunu düşünemediğimden pusula da almamıştım. Yavaş yavaş yaşadığım çevreyi keşfetmeye başladım. Metroyu, otobüs duraklarını, yakındaki kiliseyi,  en ucuz marketleri, berberi postaneyi öğrenmiş, haritamı kurmuştum. Kilisenin çan kulesindeki rüzgar gülünden güneyi, sokakta rastladığım sakallı  ve bıyıksız bir pakistanlı kardeşimden de kıbleyi öğrenmiş mutlu olmuştum. Mübarek ay gelmişti. Kendimi yeni düzenime alıştırmış, orucumu ya ucuz bir ucuz bir kafede açıyor ya da üç kat yukarıdaki mutfakta hazırladığım yemeklerle odamda iftarı ediyordum.
Nihayet Pakistanlıların yaşadığı mahallenin otelime çok yakın olduğunu ve orada da bir camii bulunduğunu öğrendim.
Bir gün gidip camiyi buldum ve büyük bir mutlulukla cemaate karıştım. İçeride okunan ezan dışarı verilmiyordu, Cuma hutbeleri İngilizce okunuyordu ama yine de inancımı paylaştığım insanlarla birlikte olmaktan mutluydum cemaat hep Pakistanlı ve Hintli Müslümanlardı. Türkleri daha seçememiştim. Buna da şükür ediyordum.
Mübarek günler böyle yalnızlıkla geçti. Nihayet Kadir gecesi geldi.
Dünya ile irtibatımı sağlayan televizyon sadece o ülkenin kanallarını alıyor oranın haberlerini veriyordu. Ülkemin gazeteleri burada çok pahalıydı. Memleketten haber ve havadisleri telefonla alıyordum. Ama haberleşme de bana göre çok pahalı olduğu için zor oluyordu. Bunları düşünüyor bir yandan da iftar için hazırlanıyordum. Kendi kendime şu televizyon ülkemin kanallarını alsa da şöyle memleketimi bir seyretsem, selatin camilerinden doya doya bir mevlit  ,ilahi ve  Kur' an -ı Kerim dinlesem  ne kadar güzel olurdu  Yarabbi diye düşünürken kapımın vurulduğunu  hissettim. Gelen otelciydi. Odama uydu bağlantısı  isteyip istemediğimi soruyordu. Ona kendi memleketimi de seyredebilecek miyim? Diye  sordum .Dünyada birçok yeri seyredebileceğimi söyledi..
O anki sevincimi anlatmam mümkün değildi. Böyle mübarek bir gecede beni bundan başka sevindirecek hiç bir hadise olamazdı. Nerede ise mutluluktan ağlayacaktım. Penceremden kablolar sallandı, cihazın arkasına bağlandı ve  tamam denildi. Hemen açtım ve Türk kanallarını  sırayla gezinmeye başladım. İftar vakti yaklaşıyordu. Çoğu kanalda ilahiler ve Kuran-ı Kerimler okunmaya başlamıştı ama burada daha iki saat vardı. Meridyen farkından dolayı böyle oluyordu. Ama razıydım. Allaha CC şükrediyordum.
Hazırlıklarımı bitirdi. Kendi saatime doğru orucumu açtım. Bir kenarda namazlarımı kıldım ve ülkemden yapılacak mevlit yayınını beklemeye başladım.
Nihayet muhteşem Süleymaniye Camii göründü Aylardır böyle mükemmel bir Kur' an ziyafeti dinlememiştim. Ruhumun yıkandığını ve kendime geldiğimi hissettim. Allah imandan Kur' andan ayırmasın sözünün ehemmiyetini bir kere daha anladım. Çok mutluydum. Fakat yayın kısa kesilmiş hemen duaya geçilmişti. Mevlit yayınları bu kadar kısa olmuyordu. Başka kanallara geçtim. Hemen hepsi sözleşmiş gibi kısa tutmuşlardı kandil programlarını, ekserisinde ise her zamanki gibi şarkılar, türküler, her çeşit müzikler ve magazin programları gırla gidiyordu.
Neden böyle yapmışlardı. En çok bizim gibi düşünen insanların bulunduğu kanallar bile bu kısa tarifeye uymuşlardı. Ne olurdu  yarım saat daha Kuran' kıraati verselerdi.Aradaki saat farkı bu canlı yayını kesip bağlamaya imkan veriyordu.
Hayretler içindeydim. Kafamdan kaynar sular dökülmüştü. Emin olmak için bir kere daha kanalları taradım. Mevlid yayını bana göre çok erken sona ermişti.
Neden bu iş böyleydi. Yoksa ben mi kaçırmıştım. Ama hepsinde başladığı zamanı  biliyordum. Bu yaşa kadar böyle kısa zamanda mevlit okunduğunu hele böyle en mübarek  bir hiç gecede hatırlamıyordum.
Televizyonu kapattım. Oteldeki odamın içinde gezinmeye başladım. Kana kana su içerken  bardağı  elinden alınan çocuk gibi için için feryat ediyor ve neden, yarabbi  neden..diye haykırıyordum.
Penceremin yanına çöktüm. Sırtımı duvara verdim. Başımı ellerimin arasına aldım. Gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülüp dizlerime damladığını hissettim. Başımı kaldırdım, ilerdeki yüksek tuğla duvarın karanlığı üzerinden gökyüzünü ve yıldızları gördüm. Lütfeyle yarabbi. Zamanı benim için genişlet, ülkemi özledim, camilerimi özledim, ezan seslerini ve vatan toprağını özledim  diye  hıçkırarak ağlıyordum.
Birden ince bir ses duydum. Bir inilti zannettim. Sonra baktım  bir yerden  Kuran-ı  Kerim kıraati geliyordu. Kulağımı iyice açtım ve duvara dayadım, penceredeki demirlere rağmen başımı alabildiği kadar uzattım. Ses tam üstümdeki odadan geliyordu. Buna adım gibi emindim. Tecvidinden üslubunu yakalayamamıştım. Ama yine de mükemmeldi kim okursa okusun, bu saatteki  susuzluğumu dindiriyor, içime  serin yağmurlar yağdırıyordu. Başımı pencere demirlerine iyice dayadım, dinledim, dinledim...
 
Çok mutlu olmuştum.
Gecenin  kalan zamanını da  bende ibadet ederek huzur içinde  geçirdim.
 
Ertesi gün otelcinin yanındaydım.
-Günaydın, uydu anteni için teşekkür  ederim. Beni çok mutlu ettiniz.
-Problem değil, epeydir düşünüyorduk. Bir isteğiniz veya bir eksiğiniz var mı?
-Yok teşekkür ederim.
-Pardon birde bir şey soracaktım. Bu çevrede başka Türk veya başka milletten Müslümanlar yaşıyor mu?
-Pakoların-Pakistanlıların- mahallesi ve camisi  var. O da dört durak ilerde.
-Peki  benim odamın üstünde dün gece kim kalıyordu?
-Neden sordunuz? Rahatsız olduysanız  odanızı değiştirelim.
-Yoo, odamdan  çok memnunum, gece yukarıda bazı sesler duydum da ?
-Farelerdir , bina epey eski görüyorsunuz.
-Fare değildi  buna eminim.
-Ama imkansız, otelimiz bir haftadır boş. Ne  gelen var ne giden, sonbahar artık , ucuz turları bekliyoruz.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 48

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 MİRAÇ KANDİLİ VE SİGARA YASAKLARI KUTLAMASI
Tüm yurtta 19 Haziran tarihinde uygulamaya başlayacak olan yeni sigara yasası ile hemen tüm kapalı alanlarda sigara içme yasağının başlayacağını ve bu suretle içmeyenlerin de rahat nefes alabileceğini belirten Türkiye Yeşilay Cemiyeti Çorum Temsilcisi olarak yasanın hayırlı olmasını diliyorum.
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihin aynı zamanda da miraç kandiline rastlamasının çok önemli bir tevafuk yani ilahi rast gelme olduğu ve bu yasa cumhuriyet tarihinin en önemli yasasıdır. Zira otuz dokuz milyon sigara tiryakisi bununla sigaraya elveda demek zorunda kalacaklardır. Onların açısından zor gibi görünse de içmeyen ve temiz hava solumak isteyen geride kalan vatandaşlarımız için bu çok sevindirici bir gelişmedir.
Öte yandan yasanın yürürlüğe girdiği tarih de “Miraç Kandili”ne denk gelmektedir. Bu çok sevindirici aynı zamanda da ilahi bir rast gelmedir. Hele şu mübarek üç aylarda böyle bir yasa vesilesiyle sigarayı bırakmak artık bir vatandaşlık görevi olmalıdır. Zira içilmesi yasaklanan ürün tümüyle yabancı ülkelerin ürettiği ve canımıza kastederek bizi kanser ve kalp hastalıklarına duçar eden kainat çapında korkunç bir zehirdir. Bunlara verilen para ve getirdiği hastalıkların tedavisine ödenen rakamlar korkunçtur. Artık sigarayı bırakmak milli bir görev olmalıdır. Öte yandan içilen bu sigaralar yüksek miktarda alkol ihtiva etmektedir. Bir paket sigarada bir yemek kaşığı alkol vardır. Bu uygulama son yirmi senedir sürdürülmektedir. Devletin ünlü sigara ve içki üretim kurumu Tekel yabancılara satılmıştır ve artık yoktur. Para devlete gitmemekte ve doğruca yabancı zehir tüccarlarının cebine oradan da mermi ve bomba olarak Müslüman kardeşlerimizin üzerine yağmaktadır.
İçinde bulunduğumuz üç aylar tüm kötü alışkanlıklardan arınacağımız ve sonunda da Ramazan’la ihya olacağımız çok kutlu bir zaman dilimidir. İçkiler ve alkol türleri zaten Müslümanlar için haramdır. İçine alkol katılan sigaralarda artık haram sınıfına girmektedir. Bu itibarla hem bu sigara yasası, hem de üç aylar; hem de idrak etmekte olduğumuz miraç kandili münasebetiyle artık bu zehirden kurtulalım ve bu kötü alışkanlığımızı bırakalım. Hem paramız cebimizde kalsın, hem haram işlemeyelim, hem sağlımızdan ve canımızdan olmayalım, hem de yeni çıkan yasayı çiğnemeyelim.
Bu mübarek günün hürmetine tüm tiryakileri sigaraya ve başka kötü alışkanlıklardan kurtulmaya ve tövbe ederek temiz ve sağlıklı Müminler olmaya çağırıyorum.
Hem yeni Yasamız Milletimize hayırlı olsun ve miraç kandilimizde kutlu olsun.
 
NOT: Türkiye Yeşilay Derneği’nin yeni Sigara yasasının yürürlüğe girmesi münasebetiyle bugün 20 Temmuz 2009 da Gazi Caddesi eski adliye önünde bir sergi açacaktır. Her yıl dünya sigarayı boykot gününde-31Mayısta-açılan serginin bu yıl yeni sigara yasasının yürürlüğe gireceği tarihte açılması kararlaştırıldı. Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi münasebetiyle yeni Kanun metnini fotokopi olarak dağıtacaklarını, sigarayı bırakmak isteyenlere ücretsiz cd ve broşür vereceklerini ve sigaranın zararlarının anlatan panoları ile halkı bilgilendireceğiz.
Tüm Çorumlular sergimize davetlidir. Atilla ALPAY

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

49

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

OKULLARDA  ŞİDDETİN  ÖNLENMESİNE DAİR BİR ARAŞTIRMA 
Okullarımızda  teknik ve kriminal anlamda  bir şiddet olduğu kanaatinde değiliz. Çok şükür ki ilimiz  dahilindeki okullarda çeteleşme, yaralama, kavga,cinayet vb gibi ağır suçlar görülmemekte ,öğretmenlerimiz şiddete  maruz kalmamakta ve öğrencilerin  mala ve cana  yönelik  taşkınlıkları bulunmamaktadır. Bize göre esas tehlike dışarıdadır. Büyük şehirlerdeki  istenmeyen  haller de   önümüzdeki -belki-bir on yıl içinde şehrimizde de görülmeye başlanacaktır. Bunun içinde  şimdiden  bazı tedbirlerin  alınması  gerekmektedir.
Okul müdürlerimizin ve değerli  eğitimcilerimizin  çeşitli vesilelerle  basına verdiği bilgiler içerisinde kayda değer disiplin suçları olmadığını ve okullarımızda  asayişin berkemal bulunduğunu da memnuniyetle  öğrenmiş  bulunuyoruz.
Ancak Türkiye  Yeşilay Derneği ;  ülkemiz çapında yaptığımız araştırmalar  ve anketler sonucu okullarımızda şiddet  diye bir kavramın -en az gelişmiş ülkelerdeki  oranlarda-bulunmamasının yeterli olmadığını; eğitimin ve  başarının artması için  gençlerimizin  ruh ve beden sağlıklarının da  yerinde olması gerektiğini düşünmektedir.
Bu itibarla tespit ettiğimiz  tehlikeler şunlardır:
1/ Yurdumuzda  1-17 yaş arası  genç nüfus 26 milyondur. Bunun on beş milyonu öğrencidir.Bu gençlerimiz yedi-on bir yaşları arasında sigara ve alkole başlamaktadır.Yakın yıllarda enerji içecekleri de bağımlılık yapan  maddeler  arasında yerini almış; sentetik uyuşturucular (extasy' ler ) bilhassa büyük  şehirlerimizde  adeta  salgın  haline gelmiş bulunmaktadır. Büyük  uyuşturucu  trafiğinin  köprüsü olan ülkemizde de hemen her gün zararlı maddeler  yakalanmakta, bunlarda büyük miktarlara  tekabül etmektedir.
Yurdumuzda seksenli yıllardan  beri gittikçe artan yabancı sigara bağımlılığı tekel idaresinin  tümüyle satılması  neticesi  çok uluslu şirketlerin eline geçmiş, propaganda, üretim ve çeşitlilikler gittikçe artarak hızlanmıştır. Sigara ile mücadele  yasası  çıkmasına rağmen ülkemizde sigara, alkolizm ,uyuşturucu ve buna benzer maddelerle mücadele ve eğitimi  adına  hemen hiçbir şey yapılmamaktadır.Ülkemizde  kanser salgın halindedir. Kolalı  içecekler  karaciğer  kanserlerine, içinde  kimyasal katı  maddeleri bulunan formülü meçhul sigaralar da akciğer kanserlerine kalp ve damar hastalıklarına  da zemin  hazırlamaktadır.
2/İlimiz çevre kirliliği olarak  önde gelen  vilayetler arasındadır.
Şehrin kuzeyindeki taş ocaklarının  atmosfere yaydığı  kalsit kristalleri  silikozis hastalığına, yanındaki  çimento fabrikası da yüksek atmosfer kirliliğine  yol açmaktadır. Otomobil sayısı fazladır.(üç kişide  ikisinin motorlu aracı bulunmaktadır.)Bu itibarla
kış aylarında atmosferdeki karbon monoksit miktarı  öldürücü seviyelere  yükselmekte baca gazları, egzoslar, tavuk ve büyükbaş hayvan çiftlikleri , baz istasyonları,gürültü  gibi  bir çok tehlikeli çevre  faktörü  ilimizde   yaşayan halkın ruh ve beden sağlığını haddinden fazla  tehdit etmektedir.
3/Her gün  beş-yedi hemşerimiz vefat  etmekte ve bunların yarısı da çok genç yaşlarında  ilk ve son kalp  krizleri ile ve yine  ilk ve son beyin kanamalarından hayatlarını  kaybetmektedirler.
4/Bütün bunlar yetmezmiş gibi  fast-food  türü beslenme rejimi ,popüler  kültür kirlilikleri medya, moda,sinema internet ve televizyon bağımlılığı  , kumar, her türlü  fuhuş ve zührevi hastalıklardan da  bilhassa  gençlerimiz  şiddetle  etkilenmekte ; bunun  neticesinde de kişilik kaymalarına  uğrayarak, milli ve  manevi  değerlerine  yabancılaşmış,istediğimiz vasıflardan uzak bir nesil haline gelmek üzeredir. İşte bugün  önemsemediğimiz  şiddet  o zaman tam olarak başlayacak ve bunun önünü de  kimse alamayacaktır. Yılda 160 bin insanımızı kanserden  kaybederken; kalp ve damar hastalıklarından ölenlerin  envanterini de  kimse tutmamaktadır.
5/Hemen  her ilimizde  AİDS’ten ölenler vardır, adi suçlar artmakta ve cinsel suçlar taciz ve tecavüz iddiaları  yüzümüzü  kızartmaktadır.
6/Ne yazık ki eğitimcilerimizin pek çoğunda  bunlara dair bir endişe bulunmamakta ; küresel kriz ve  artan çevre sorunlarına ve bunların fertlere  yükleyeceği sorumluluklara dair kimsede de bir endişe taşımamaktadır.
Bu saydıklarımız  müfredatlara, planlara ve programlara alınmadıkça ve  toplum önderlerinin  endişesi ve derdi  olmadıkça  önümüzdeki  on yılların  büyük sıkıntılar ve acılar getireceği  aşikardır.
Bunun için  Türkiye Yeşilay Derneğinin  ilgi ve mücadele alanlarına giren konular   açısından okullarımızda acilen alınması gereken tedbirler aşağıdadır:
1/Bu güne  kadar çalışmayan ve hemen hiçbir faaliyeti  bulunmayan Yeşilay Kulüpleri yeniden canlandırılmalı, çalışır hale gelmeli, gönüllü  öğretmenler ve öğrenciler  aracılığı  ile sigara alkol ve her türlü  madde bağımlılığı ile mücadele  edilmeli; gençler bilgilendirilmeli, bu gibi maddelerin insan bünyesine verdiği  zararlar  iyice öğretilmelidir. Bunlarla mücadele  için yarışmalar tertiplenmeli, kim ne kullanıyorsa  bıraktığı takdirde armağanlar verilmeli ve  sağlıklı yaşam teknikleri ,metotları ve biçimleri özendirilmelidir.
2/Gerek  okullardaki şiddet  ,gerek  madde bağımlılığı, gerekse de diğer ahlaki mevzuular hakkında  öğrencilerin olduğu  kadar ebeveynlerin de bilgilendirilmesine ve eğitimine yönelik projeler geliştirilmeli; okul  yönetimleri tarafından da öğrencilerin  takibine
 dair  gerekenler  mutlaka yapılmalıdır.
3/Dünyamızın  besin kaynakları hızla azalmakta ve iklimi değişmektedir. Bu itibarla  ne zaman bir tabii  afetle  veya besin kıtlığı ile karşı karşıya kalacağımız bilinmemektedir. Gençlerimize tasarrufu, nimetlerin  kıymetini, bulunmadığı  önceki yılların dramatik  hikayelerini  anlatmalı ve "büyük israf furyasının" önlenmesine  çalışılmalıdır.
4/Obezite artık gençlerimizin  en önemli  hastalığıdır. Sağlıklı yaşam bilgileri ile donatılmaları ve doğal yaşam  prensiplerini benimsemeleri ve bilmeleri ; spora ve buna benzer  faaliyetlere yönlendirilmeleri gerekmektedir.
5/İlimizde yüzü aşkın internet kafe, iki yüze yakın kahve ve çay ocağı bulunmaktadır. Pastane, kafeterya vb gibi gençlerin  gidebileceği yerlerin sayısı bilinmemektedir. Bunların hemen hepsinde sigara içilmekte ve yeterli denetimler yapılamamaktadır. Ayrıca
gençlerimizin  kimlerle arkadaşlık ettikleri, ne zaman evlerine gelmeleri  gerektiği, nasıl beslenmeleri ve paralarını  nerelere harcadıkları  ebeveynleri tarafından iyice denetlenmelidir.
6/Ebeveynleri tarafından  gençlerimizin yetenekleri, musiki ve güzel sanatlara; spora vb meşguliyetlere olan eğilimleri belirlenmeli; özendirilmeli ve takibi de   yapılmalıdır. Okul dışında dersler aldırılmalı, spor  salonlarına ve kültürel etkinliklere de yönlendirilmelidir.
7/Bütün bunlardan da en önemlisi " Dini ve Milli terbiyenin" okulların yanı sıra  aileler  tarafından da  yeterince verilmesi gerekliliği olmaktadır. Bu konuda  medyanın geliştirdiği  popüler kültür ve evlilik dışı yaşamların özendirilmesi, şiddet içeren tv dizileri ve
gayrı ahlaki şekilde yaşayan  sanatçı ve sporcu gibi insanların medyaya yansıyan hayat tarzları  maalesef gençlerimizi  içten içe etkilemekte hatta zehirlemektedir.Bunlarla  mücadele  için yeni projelerin geliştirilmesine ve acil tedbirlerin alınmasına  çok
ihtiyaç vardır.
Bütün bu yukarıda  saydıklarımız  ne yazık ki kimse önemsememekte, yine kimse bunlarla  mücadele konusunda  ciddi bir adım atmaya,plan ve proje üretmeye hatta tedbir almaya  yanaşmamaktadır.
8/Yine bu saydıklarımız  müfredatlara, okullara, ders kitaplarına ve programlarına  yerleşmedikçe, insanlarımızın  yaşama ve düşünce biçimi değişmedikçe ruh ve beden sağlığı yerinde  gençler yetiştirmemiz ,şiddeti  ve suçları önlememiz hatta kalkınmamız ve medeniyet
hamleleri  yapmamız  asla mümkün olmayacaktır.
Saygılarımızla…
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 50

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ORGANİZE SANAYİ  BÖLGESİNDE ÇALIŞMALAR!
Sanayi kuruluşlarında sigara ile ilgili  semirlerine  hiç ara vermeden  devam eden  Türkiye Yeşilay Cemiyeti Çorum Şubesi    geçtiğimiz günde   Organize Sanayi  bölgesinde fabrika  personeli seminer  vererek beş  personelin  daha sigarayı bırakmasına  vesile oldu. Sigara  alkol ve  bağımlılık yapan  maddeler hakkında fabrika  personeli konferans  salonunda  fabrika  personeli ve çalışanlarına  sinevizyon destekli bir seminer veren  Yeşilay Derneği olarak: “Sanayi  kuruluşlarında   zararlı  ve bağımlılık  yapan maddeler hakkında  insanlarımızı ve çevremizi bilgilendirmeye devam ediyoruz. Okulların  kapanması ile  birlikte  sivil ve ticari kuruluşlarda  çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu sanayi bölgesinde ziyaret ettiğimiz beşinci fabrika ve burada da çok sayıda personelin sigara içtiğine şahit olmaktayız.
İnsanlarımız bu zehirden kurtulmak istemekte ve zararlı yönlerini bu kadar bilmemekteler. Fakat bir karşı bilinç ve cephe oluştuğunu görmek artık bizler için son derece mutluluk verici olmaktadır.
Sigara içen bir fabrika çalışanının sigara molalarında kaybettiği süre yıl içerisinde birkaç milyara varan bir para kaybına ve değeri ölçülemeyecek katma değer ve eksikliğine sebep olmaktadır. İşyerleri artık bu konuda bilinçlenmekte hem çalışanlarının sağlığını hem de işletmelerinin karlılığını düşünerek sigara ile mücadeleye de önem vermekteler.
Bu günde burada beş kardeşimizin sigarayı bıraktığını ve artık içmeyeceklerini görüyoruz. Arkadaşlarının huzurunda söz vererek yemin eden ve bir daha sigara içmeyeceğini beyan eden bu kardeşlerimizi kutluyor ve yeni hayatlarında sağlık, mutluluk ve başarılar diliyoruz.”
Bu seminer  sonunda sigarayı  bırakan Kadir Yalçın,Savaş Aykaç, İzzet Karataş,Osman Halıcı ve Nuh Aksoy  isimli personele  Yeşilay  Derneğince  şükran belgeleri  verildi.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 51

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

OSMANLI CAMİLERİ
Büyük Osmanlı Devleti  yani Devleti Ali-i Osmani  ve onun sahip  olduğu   büyük Osmanlı  medeniyeti hala  bu aziz milletin evlatlarına  yeterince  anlatılamamıştır. Eğitim ve öğretim müfredatlarında ise siyasi  ve harp tarihi yer almakta  bunun  haricindeki diğer konulara ise  hiç değinilmemektedir. Oysa ki Devleti Ali’nin hüküm  sürdüğü  yeryüzünün  aydınlanma  çağları hiçte  azımsanmayacak  kadar büyük bir zaman dilimini  ve ona ait de  muhteşem bir coğrafyayı  kaplar.
Osmanlı Bilim ve teknoloji tarihi, Tıp ve mimarlık tarihi, giyim kuşam,döküm ve silah sanatı,musiki  tarihi,adabı muaşeret, mutfak sanatı  gibi  insanlık ve medeniyet  göstergesi olan bir çok  bilim ve  sanat   dalı  hala  önemsenmemekte  ve  bilhassa gençlerimize hiçbir zaman ve hiç bir yerde öğretilmemektedir.
Cumhuriyet tarihçileri Osmanlıdan bahsetmemekte, Osmanlı  tarihçileri  ise   Cumhuriyete  değinmemekte ısrar ederken yukarıda  saydığımız  dev  bilim  dalları ise  unutulup gitmektedir. Mesela içinde  bulunduğumuz yıl Devlet’i Ali’nin  yani Osmanlı  Devletinin  710. Kuruluş yılıdır. Diğer senelerde  olduğu gibi  bu yılda  bu önemli tarih kimsenin  umurunda  olmamıştır. Her türlü kültürel  hadiseye duyarlı olan   devlet ve gelip  geçen hükümetler bu olayı  her yıl nedense  “es” geçmektedirler.
Ömrümüzün Otuz beş yılını  Osmanlı mimarlık ve sanat tarihine  vermiş bir  fakir olarak iddia  ediyorum ki  muhteşem Osmanlı  medeniyetinin  bir benzeri yeryüzüne  daha  gelmemiştir ve bir daha da  gelmeyecektir. Teknoloji  ve fen  ne kadar ilerlerse ilerlesin  onların  yakaladığı  yüksek kültür  ve medeniyet  seviyesine  erişmek asla mümkün  olmayacaktır.
Osmanlı  Medeniyeti tarihinin siyaseti bile tartışmalara açıktır. Bilim ve teknoloji tarihine  bilhassa yabancılar  çok meraklıdır. Mimarlık tarihi  ve eğitimi ülkemizde  genellikle masonların ,ateistlerin ve batı medeniyeti tarihçilerinin elindedir.Osmanlı ve Selçuklu medeniyetine  arkeoloji kürsüleri  ve eski çağ tarihleri  kadar  bile  önem verilmez. Mesela  ilahiyat fakültelerinde  bile bu ders yani Türk İslam Sanatı  Tarihi  yarım sömestrilik-keyfekeder- bir ders olup  hiç de ehemmiyet kesbetmez. İlgili öğretim elemanı bulunamadığı  içinde  başka branşlardan  meraklı eğiticiler atanır.
Oysa ki  -mesela bir mimarlık tarihi, bir Hatt  sanatı, bir musiki  tarihi vb.gibi-bunların  üzerinde yapılacak çalışmalar bir  insan ömrüne   bile sığmayacak kadar derin ve engindir. Onlar; incelendikçe  hayret verici  güzelliğini  çok uzun  zamanlar içinde  ancak anlayabildiğimiz  teknik  sırlara da vakıftır.Bunların  binde biri bile  hala çözülememiştir.Bugünkü  teknik imkanlarla  ortaya  koyduğumuz ve adına “modern” dediğimiz her şey  Osmanlı eserleri ve  medeniyeti yanında  nispetsiz, zevksiz, faydasız,dayanıksız ve sağlıksızdır.Bunu zaman-zaman  meydana gelen depremler ispatlamakta  bilgisayarlarla  yapılan  hesaplarla  inşa   edilen yapılar  en ufak bir sarsıntıda yerlere  serilmekte, inşa edenler hapse  atılmaktadır.
Bu iddiamızı  ispatlamak için ve  bir yerden  başlamak  gerekirse  camiiler  haftası dolayısıyla “ Osmanlı  camilerini”yani ecdat  yadigarlarını, İslam coğrafyasının mühürlerini  ve yeryüzü   mimarlık ve mühendislik tarihinin  en muhteşem yapılarını ele almak anlamak ve anlatmak  yeterli  olacaktır kanaatindeyim.
Osmanlı  Camileri , külliyeleri  hatta  Selatin  camileri zamanının  birer  dini ve insani yapılar topluluğu  olup ; böyle bir  anlayışa ve yapılaşmaya başka  hiçbir medeniyette  rastlanmaz.Mesela bir Süleymaniye  külliyesi  hem ahirete hem de bu dünyaya  matuf  tüm hizmetleri ihtiva ederek  mü’minlerin hizmetine sunar. Doğumevinden kütüphanesine, aş evinden kuş evlerine, ana  okullarından  yanındaki  üniversiteye  kadar  hayatın  her anına  damgasını  vurmuş büyük  ve asil  bir düşüncenin eseridir. Ortada  muhteşem bir camii, yanında sebilleri, şadırvanı,bahçesinde türbeleri,haziresinde muhteşem  mezartaşları ve biraz ilerde  külliyenin çok dışında  vakıf evleri ve dükkanları ile   kıyamete kadar duracak , kendini besleyecek maddi  ve manevi  kaynaklara  sahip  muazzam bir mekanizmadır.İçtimai analizleri bir  kenara  bırakacak olursak teknik olarak da  bu günkü imkanlarla  artık bunların yapılması  değil projelendirilmesi bile mümkün  değildir. Artık ne Osmanlının o büyük  mimarları ne onları  yetiştirecek  Hassa mimarlar  ocağı, ne  sanatkarlarına  sahip  çıkacak bir ehli Hiref Teşkilatı, ne o yapı malzemeleri ve ne de  o  sabır, iman ,ihlas  takva mevcuttur.Bilhassa  son yıllarda  yapılan  pek çoğu bu gözle bakılınca  birer  zevksizlik  abidesidir. Dikkatli yapılanlar ise Osmanlının bire bir  kopyasıdır. Veya bunları başaramayanlar ise çok modern teknik ve yollar  deneyerek o ruhani ve mana  çizgisinden uzaklaşmış bulunmaktadırlar.
Bunlar  hamaset veya duygusalık değildir. Teknik ve proje üstünlüğünün, zamanının   ilim ve fenninin neticeleridir. Mantık,matematik,geometri,fonksiyon ve estetiğin tezahürüdür. İnsanı  kainatın merkezine  koymanın , dünya  ve  ahiret  dengesinin  sağlamanın en büyük göstergesidir.
Yapılan  bütün camiiler  zaman içinde gittikçe  gelişen  büyüklük, proje, nüfus ,iklim ve ihtiyaçlara  göre  şekillense de   yüzyıllar içindeki  disiplinleri, tarzları, yapı malzemeleri, planları, mühendislikleri ve mimarileri  asla  bozulmadığı  gibi  Osmanlı coğrafyasının   dört bir köşesindeki  yapılar da birbiri ile  alakasız ,bağlantısız ve ilgisiz değildir. Sanki  büyük bir el tüm Osmanlı  coğrafyasını  nakış nakış ve çok bilinçi bir şekilde  işlemiş, hatta onları  işleyenleri yönetmiş, bütün sanatkar mühendis ve  mimarlar da   bu büyük emre uyarak  muhteşem bir medeniyet ortaya koymuşlardır.
Yirmi birinci yüzyılda bu kadar malzeme  çeşidi, elektronik  araç, teknik imkan ,enerji ve makine gücü ile yapılanlar Osmanlı  eserleri ile karşılaştırılınca  çok ehemmiyetsiz kalırlar. Elektriğin olmadığı, mermerin, taşların ve kayaların el ile  yontulduğu,hatta vinçlerin bulunmadığı,dev hafriyatların ve kazı işlerinin  el ile  yapıldığı da  göz önüne  alındığında Osmanlı eserlerininin ihtişamı ve sihri  biraz daha  ortaya çıkmaya başlar.Bir selatin camiinin minarelerinin  yüksekliği 65 -70 metredir. On beş metre temeli  vardır. Zemin sularının drenajında  dört yüz işçi çalışmakta, caminin  suları kırk km uzaktan getirilmektedir. Yedi bin işçi ve usta son derece uyumlu ve düzenli bir şekilde işbirliği yapmaktadır. Her şey insan ve kas gücüyledir. Ortada makine  ve motor, kule vinçler vs.ler yoktur.Sondaj makinaları, dozerler,kepçeler,vinçler ve çelik iskeleler  bulunmamaktadır. Demir  donatı kullanılmadan  temeller atılmakta, deniz üzerindeki camilere ve  köprülere fore kazıklar  çakılmaktadır. Bir önyargı ile  baksanız dahi  hiçbir yerinde  en ufak bir kusur bile göremeyeceğiniz  bu yapılar  günümüze göre çok da  çabuk yapılmışlar ve çok hızlı bitirilmişlerdir. Bir Kocatepe caminin  bilgisayarla  yapılar projelere  göre  hazırlanan kubbesi  iki kere çökmüştür ve inşası  onbeş yıl sürmüştür.   O zaman zarfında  üç tane Süleymaniye camii  değil  külliyesi  yapılabilirdi. Ve o mühendis ve mimarlar topluluğuna on beş yıl süre verilse dokuz külliye  daha ortaya koyabilirlerdi. Hele hele bugünkü  teknik imkanları da  olsa  neler yapabileceklerini  tahmin bile edemiyorum.
Günümüzde nano teknoloji  diye  geliştirilen bir konu Osmanlı  hattatları, tezhip ve  minyatür ustaları ve sanatkarları tarafından yüzlerce yıldır bilinmekte ve  kullanılmaktaydı. Teknik kayıtlarda  bir inşaat ölçüsü olarak  geçen “Tar-ı  Ankebut” yani örümcek ağı ölçüsü  mm nin milyarda biriydi ve dev yapılarda  kullanılmıştı. Yine minyatür ve tezhiplerde kullanılan fırçalar insan saçı ve kirpiği kullanılarak  yapılmıştır.
Hemen tüm külliyelerde  hem dahilde  hem de son cemaat  yerlerinde  kullanılan gergi  demirleri denilen  inşaat unsurları her yapıda standart 5 cmdi. 14.yüzyılda hesaplanan bu ölçüyü bugünkü bilgisayarlı inşaat  uzmanları 4 cm bulmuşlardır.Önce bunu hata  zannetilerse de   Sinan’ ın  bu  ölçüyü yapıları  on üzerindeki bir depremden  kurtarmak maksadı ile belirlediğini  geç de olsa  anlamışlardır. Günümüzde bütün yapılar on katsayısı depremine  göre hesaplanmaktadır. Onun üzerine  çıkabilecek bir afeti  kabul  etmek istemezler. Ama bu tabii  afetin  katsayısı mı olur diye düşünmekten de  aciz kalmaktadırlar.
Yapı teknikleri bilhassa  depreme dayanıklılık açısından son yıllardaki  Japon teknolojisinin  bir benzeridir. Çelik kenet ,agraf ve geçmelerden oluşan  inşaat detayları  vardır. Bu itibarla  hiç birisi  depremler geçirdiği  halde  yıkılıp dağılmamış ve yok olmamıştır. Bunun  ispatı ile  ortadadır. İsteyen bu yapıları  gidip inceleyebilir.
Yine  en önemli hususlardan  birisi de Osmanlı camilerinin  kubbe çaplarındaki farklardır. Selimiye ve Süleymaniyenin dev kubbeleri birer küre  kesmesi  olmadığı  gibi  iki ucu  uzayda kesiştiği varsayılan  birer  elipsoid  veya paraboloiddir.Kararlı denge  durumunun  sınırındaki  kubbe  türü budur.Arap ,Avrupa ve Ortodoks kubbeleri  , eski Orta Doğunun,  Mısır ve Hindistanın  soğan kubbeleri yapımı en kolay kubbeler olup  en kararlı  denge   durumundaki kubbelerdir. Oysa Osmanlı kubbeleri  sınırda inşa edilmişlerdir. Her iki denge  durumunun da   tam ortasında  bir mucize  sergilerler. Yani bir adım ötesi uçurum  yani  çökme  durumu  olup, yüzlerce yıldır  üzerlerindeki  tonlarca kurşunla  nasıl  durdukları da ayrıca  hayreti mucip olmaktadır. Çaplarındaki  farklılığı  bilerek uygulayan  Mimar  Sinanın  bu sırrını  kimse  henüz çözememiştir. Bu sır birde Ayasofya da vardır. Ama o yapının kubbesi deprem etkileri ile yırtılmış ve mecburen çaplarında 130 cm lik bir fark meydana  gelmiştir. Bunu  önlemek ancak  dört minare ile başarılabilmiştir. Tahminimize göre  depremi  önlemek,yer kabuğu hareketlerini  tolere  etmek, nisbetleri  yakalamak veya  başka bir hesaplama sisteminin gereğini yerine getirmek  amacını  gütmektedir.Bu dört işlem haricindeki  yeni bir hesaplama aritmetik   sistemi  demektir. Yeryüzü uygarlığı onlu ve altmışlı iki  sistem üzerine kur uludur. Birisi  en-boy- yükseklik olarak on’un katları  şeklinde büyür veya küçülür .Diğeri  de dördüncü boyut zamandır .O da altmışlı sistem olarak  hesaplanır.Mimar Sinan  bunlarında  da üzerinde  yeni bir  sistem geliştirmiş olabilir. Yoksa mevcut bilgilerimizle bunları kavramaya imkan yoktur.
Teknik yönlerinden  başka Osmanlı camiilerinin  bedii, içtimai, dini ,milli,harsi(kültürel) cephelerini anlatmaya  ne bu satırlar  nede ömrümüz yetmez.Ama hayretimizi mucib olan nokta  bütün bunları  araştırmaya ve öğrenmeye  neden kimse yanaşmamaktadır.Ecdat  yadigari  bu yapıları  bize yabancı uzmanlar mı tanıtmalıdır.
Vakit geç olmadan bunların dilini  anlayan,teknik ayrıntılarını çözen,  onlardaki sırlara vakıf olan  yeni “Sinan’lar ve Yeni Osmanlılar” yetiştirmeliyiz.
Bu gibi konular müfredatlara,eğitim programlarına,derslere  gençlerimizin gönüllerine, dimağlarına hatta ruhlarına  yerleştirilmedikçe atalarımızın nadide eserlerini  turist rehberlerinden öğrenmeye  mecbur kalacağız.
Bugünkü  durum bundan  ibarettir vesselam…
Dularımızla…

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 52

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

OSMANLI  SERGİSİ  AÇILDI
Camiiler  Haftası dolayısıyla  ilimiz Ulu camiinin  bahçesinde  Osmanlı  dönemi   sanat eserlerini  gösteren bir sergi  açıtım. Tarafımdan hazırlanan; toplam yirmi iki adet büyük boy panodan oluşan ve yurdumuz coğrafyasının muhtelif yerlerindeki Osmanlı döneminde yapılmış  sanat eserlerinin  resimlerle anlatıldığı  sergimin  açılışını  il  müftüsü  Ahmet Çelik yaptı.
Camiiler başta olmak üzere, saraylar, tarihi evler, hat ve  tezhip sanatı örnekleri  ile mimarlık  tarihi  eserlerinin yer aldığı renkli fotoğraf ve grafik efektlerle  Osmanlı  döneminin  ihtişamının ve öneminin vurgulandığı  serginin açılışında  konuşan İl Müftüsü  Ahmet Çelik  şunları söyledi:
“Bugün burada camiler haftası münasebetiyle hazırlanmış muhteşem bir sergiyi izliyoruz. Gördüğümüz resimler, fotoğraflar ve çizimler gerçekten itina ile hazırlanmış. Bu resimlere bakarak altı yüz yıllık şanlı geçmişimizi görmemeye gelmek hakikaten imkansız. Ecdadımız diğer ülkeler gibi olmayıp dünyaya medeniyet armağan etmiş bir devlettir. Bu itibarla adı imparatorluk değil büyük Osmanlı devletiydi. Tüm hizmetler ve yapılan işler millete armağan edilmiş ve bu da vakıflar aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Osmanlı bir vakıf medeniyetidir. Burada görülen eserlerin hemen hepsi milletindir ve günümüzde bize, bizden de yeni kuşaklara intikal edecektir. Bu büyük medeniyet yeryüzü kültürleri arasında müstesna bir yer işgal etmektedir. Bunu gelecek kuşaklara anlatmak zorundayız. Çocuklarımıza ecdat yadigârı eserleri tanıtmak, onların güzelliğini göstermek ve tanıtmak mecburiyetindeyiz. Bu kıymetli sergiyi hazırlayan Attila Alpay ağabeyimize de çok teşekkür ediyorum

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 53

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÖZÜR  DİLERİM  EY KUDÜS                      

Özür  Dilerim Ey  Kudüs….

Ölüm  şimdi sessiz bir nehir gibi

ıssızlık içinde

Kırılır kolları taş atan çocukların

Üzgünüm…

Dağlara taşlara meydan  okuyan

Çokca  İbrahim  soylu  çocuklara

Masal  bile anlatamadım

Sustum ha sustum….

Özür dilerim Ey Kudüs…..
                        L. Erdoğan
 
Her gün biraz daha  karmaşıklaşan İsrail-Filistin  meselesinin  aslında Siyonizmin Dünya  üzerindeki  yayılması demek olduğunu  anlamak için  fazla akıllı  olmaya gerek  yoktur. Bütün dünya ülkeleri iyi-kötü bir  hukuk sistemi üzerine  oturmuş kendi düzenlerini  çekip çevirmekteler.Ama iş İsrail’e gelince bu durum değişmekte  karşımıza  ikiyüzlü  bir  hukuk  sistemi  çıkarılmakta  buna da  dünyada hiç kimse  bir ses   edememektedir.
Bunlardan birisi Dünya ve Bm  normlarındaki  hukuk  anlayışı diğeri de tevrata  dayalı  özel bir  hukuk  sistemidir. Dışarıya   karşı insan haklarını savunmakta ,BM kararlarından  bahsetmekte ve onun üyesi olmakta,uluslar arası  ilişkilerde  batı ile birlikte  yürümekte fakat  kendi  çıkarlarına  gelince hemen üzerindeki  esvapları atıp takkelerini  giymekte,zülüflerini  salıvererek ellerine  kitaplarını  alıp ileri  geri  sallanmakta ve bir Musevi  olduklarını kainata  adeta  haykırmaktalar.
Bu iki yüzlü  güya  hukuk  anlayışı ülkenin olduğu  kadar  vatandaşlarının da yaşama  biçimi ve gayesi  olmakta bu kutsal ülküden onları  alıkoymaya  kimsenin gücü  yetmemektedir.
Muharref  tevrata göre kendilerine vaat edilen topraklar  dedikleri yer bugün  işgal etmeye devam  etmekte oldukları Filistin  ile  Anadolu  topraklarının da  nerede ise  yarısıdır.
İncilde  bulunmamasına  “rağmen kendilerinden  olmayanlara düşmanlık ve  kin beslemek ve yine kendilerini  her milletin  üstünde görmek, hatta kendilerini  bütün insanlığın  efendisi saymak  itina ile büyüttükleri sapık  bir mefkuredir.
Tabii  onların  bütün insanlığa  karşı olduğu gibi bizim de  onlar için muhtelif  tanımlarımız vardır ve bu da İsrail oğullarına karşı  çok dikkatli ve tedbirli olmamızı gerektirmektedir.
Bir kere  Kudüs ve Filistin  hala bir Osmanlı  toprağıdır. Kanla ,   şanla ve şerefle  Osmanlı’ ya  Memluklardan  intikal etmiş  kutsal bir vatan coğrafyasıdır. Orasının    yerli ahalisi Arapların  Osmanlı  tebaası  olmasına  karşın  İsrailoğullarının  hiçbir  hakları yoktur. Bugün  oturdukları  arazi  onlara  atalarından kalmış da değildir, para ile satın aldıkları  tapuların etrafına beton duvarlar örerek; hesap sorarak taş atana  füze atarak, toprak evlerin üzerine  dev tankları  sürerek ,    oluk  oluk Müslüman kanı dökerek  zorla  işgal ettikleri beş yüz yıllık eski  anavatanımızdır.
Burada gerçekten özür      dilenmesi gereken bizim eski  kıblemiz Hz. Ömer’ (RA) in ve Selahaddin  Eyyubilerin şehri olan “Mübarek Kudüs” dür.1400  Yıldır Müslüman şehri olan  Kudüs Efendimizin SAV miraca  yükseldiği yerdir. Ondan   öncede  Süleyman  Peygamberin ve Saba melikesi Belkıs’ ın  ülkesidir. Bugün ağlama duvarı  denen yerde Hz. Süleyman  AS Peygamberin  eseri olan mabedin yegane kalıntısıdır.
Bugün   Yahudilerin birer  Amerikan askeri gibi donanarak dev tanklarla  Konya ovası kadar bir  yerde   ev-ve  katliam yaptıkları ve yakıp yıktıkları bu  aziz kent bugün harabe  ve kan gölü  halindedir.  Müslümanların  aziz naaşlarını  gömecek  bile toprakları  kalmamıştır.  Çünkü  hepsi işgal altındadır.
Kudüs utancı sadece Arapların değil elbette ki  bütün  İslam  dünyasınındır. Dünyadaki bir buçuk milyar Müslümanın  sadece iki yüz milyonu  arap  ise yüz seksen milyonu da  TÜRK’ tür. Tarih önündeki  cezai  sorumluluk bu toprakları  bir hile ile  elimizden  alanlara ait  olmalıdır. Dolayısıyla  özür dilenmesi gereken  yer eski  kıblemiz olan kutsal ve aziz Mescid-i Aksa’nın Şehri olan Kudüstür.Filistin  Arapları değil,Yahudiler ise  hiç değildir.
Hz. Süleyman AS ve Hz.Musa AS da  iki büyük İslam Peygamberidir.Yüce  Allah-u Azim Üş Şan’ ın oluk oluk Müslüman  kanı  döken  bu  katil kabileye  böyle bir vaadi de asla yoktur.
Hile  ve  diplomatik  manevralarla  elimizden alınan bu şehrin  hesabını ne Osmanlı  ne de cumhuriyet insanı  olarak asla soramadık.Sormak  ve konuşmak  cesaretini bile gösteremedik.
İşte bizde bu itibarla kendi  payımıza düşeni söylüyor ve Lokman Erdoğan’ ın yukarıdaki dizelerine aynen  katılıyoruz.
Senden  özür diliyorum  ey kutsal Kudüs…Sahip  çıkamadığım, seni koruyamadığım,yahudilere kaptırdığım ve seni benden alanlara  hesap  soramadığım  için…
Özür dilerim Ey Kudüs…
Gözyaşlarım ve Dualarımla…..

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 54

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

POP STAR YARIŞMASI
Ağlayın  yavrum  ,
Döktüğünüz bu gözyaşları  az bile bu iş için...
Ağlayın Oğlum  kızım,evladım  ağlayın..
Şarkıcı  olamadınız,sizi elediler, beğenmediler, tüh  bir de alay  ettiler...
Ağlamanızda da mı olmadı. Yere diz çöktünüz, iki elinizi kavuşturarak ve hicranlı bir sesle bunun adeta ölümden bile beter olduğunu ifade ettiniz..Yere  kapandınız. Önlerinde  secde ettiniz..Yoo,  no’lamaz gibi garip sesler  çıkardınız.
Yine mi beğenmediler...
Göz yaşlarınız yüzünüzü yıkadı. Bacak kadar yaşınızla  yüzünüze sürdüğünüz boyalar sel oldu aktı ,salya sümüğünüz  birbirine karıştı da milyonlara rezil mi oldunuz...Ama pop  star olamadınız öyle mi ?
Şu mübarek  günlerde  göbeğiniz  karnınız bağırsağınız açıkta, şarkı söylemeye taa nerelerden  geldiniz ve pop star olunca da şana,şöhrete,paraya,4x4 jeeplere ,boğazda  villalara,yatlara,katlara,atlara,korumalara, bir sürü kocaya veya karıya pardon  arkadaşa mı kavuşacaktınız..
Bu iş; Unkapanı  müzik  çarşılarından, Mahmutpaşa yokuşlarından  geçmeden, kasetleriniz minibüslerde ,Kumkapı’nın  balık lokantalarında  ve meyhanelerde çalınmadan çiğ köfteler yoğurmadan, hiç olur mu sandınız.
Hiç mi film seyretmediniz. Köyünden kalkıp gelen elinde sazı ile  , İstanbul’un  “Yüksek kaldırımlarına” düşenleri...
Gazinolardaki     Beyoğlu’ndaki  abilerinizi ,ablalarınızı...
Babaları,babalara gelenleri  hiç duymadınız  mı ?
Jiletcilik diye bir ehli sanat erbabı  nasıl türedi  sanıyorsunuz.
Aaah  ki ne ah..
Nasıl üzüldüm  bilemezsiniz...
Demek ki  sizi seçmediler ve birde alay ettiler  öyle mi ?
Komşumuz  İslam ülkesi   Irakta  yaşıtlarınız  nasıl yaşıyor biliyor musunuz?
Abd işgali başından beri elli bin suçsuz din kardeşimiz şehit oldu.
Elin conisi kapına postalı ile tekme atarak sabahın köründe  namluyu gırtlağına dayayıp seni yatağından sürükleyip evinde direnişçi mi arıyor veya tuttuğu gibi guantanamoya mı götürüyor.Orası mı neresi..(Haritaya bak anlarsın  yavrucuğum.Orada hiç pop star  yoktur buna eminim..)
Hele geçen yıl bombalarla dümdüz edilen Afganistan da  acaba  hiç pop star  var mı ?
Çeçenistan da  sizin yaşınızdakilerin silahları  soğuktan  ellerine  yapışmış  gözleri ufukta  dev tupolev ağır bombardıman uçaklarını mı düşlüyorlar.
Hele  Filistin..Hele  dünkü Bosna, Hersek,dünkü  güneydoğumuz..
Bak mübarek  ramazan,birkaç cüz Kur’an okudun mu  dedelerine  veya şehitlerimize..
Orucunu tutuyor,namazını  kılıyor musun?
Mesela Ecdadın Osmanlı’dan haberin var mı ?Hiç Süleymaniye yi gördün mü ? Necip Fazıl’ ı okudun mu ? Hasan  Basri Hazretleri kimdir,bilir misin ?
Bu aziz  ülkeye  yönelik bir projen var mı ?
Bilimde sanatta,teknolojide,ağır sanayiide gerçekleştirilecek bir buluşun,patentin, incelemenin ,geliştirmenin veya  amatörde  olsa bir çabanın;
İlmi bir araştırmanın  peşinde misin ?Okuyorsan  derslerin nasıl?
Hayatını  örnek aldığın bir fen adamı,bir tasavvuf büyüğü,bir  kahraman var mı ?
Ülkene  yakışır bir insan olmak için pop starlıktan başka düşlediğin   bir “hal” yok mu ?
Sana adab-ı  muaşeret-i  ,selam vermeyi, topluluk   karşısına  çıkmayı,argo yerine Türkçe konuşmayı,edebi,görgüyü, adam gibi giyinmeyi,şu mübarek günlerde karnını bacağını  göstermemeyi,utanmayı, edebi,hayayı öğretmediler mi ?
Hadi  içinizde birkaç    gayrı müslüm, moskof  asıllı filan var ama ya gerisi...
Adam  olup da  ne yapacaksınız yavrum  Pop star  olmak varken.
Bu dünyada zaten ne varsa   şarkıcılıkta,artistlikte,topculukta,popculukta var..
Düne  kadar dayani  ölümüne kadar bu ülkenin yıllarca en büyük vergi  ve  madalya  rekortmeni  de bir Ermeni’ ydi   ve gelmiş-geçmiş en büyük genelev patroniçesiydi
Şu mübarek günlerde ülkemizin ,insanlarımızın,yoksullarımızın,ilim ve hilm erbabının hali nicedir diye  mübarek  ramazana  yakışır    programlar  yapmak  dururken bizleri  böyle işlerle  meşgul eden  mezkur tv kanal’ ını şiddetle protesto ediyor; bu çocuklara  “ sizi pop star yapacağız” diye  atmadıkları  fırça komayan  yarışma jürisi  ve avanesine de teşekkürler ediyor; ağızlarına  sağlık diyorum.
Saygılarımızla...
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 55

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Sena ÖZKAŞ 

SİGARA’NIN  GERÇEK YÜZÜ
YEŞİLAY GÖNÜLLÜSÜ
DUMLUPINAR  İLKÖĞRETİM  OKULU 7/C 2660
Bilindiği  gibi  içinde bulunduğumuz 1-7 mart 2009  tarihi Yeşilay Haftasıdır. Günümüzden 89 yıl önce kurulmuş ve Bakanlar Kurulu  kararı  ile topluma  yararlı  derneklerden  kabul edilmiştir.Yeşilay’ın  temel görevi insanları  bilhassa  gençleri Sigara ; alkol ve bağımlılık yapan her türlü maddenin  zararlarından  korumaktır.
Bunun için eğitim faaliyetleri düzenler, okullarda seminerler ve  konferanslar  verir,hapishanelere ve askeri birliklere gider, yurtları  ve sivil  toplum kuruluşlarını  ziyaret eder; film gösterileri yapar , broşür ve cd dağıtır, sergiler açar…
Her yıl ülkemizde yüz binlerce cana  ve milyonlarca maddi  kayba yol  açan  sigara orta çağdaki  veba  salgınından sonra 21. Yüzyılın en  tehlikeli hastalığıdır.
Bunu alkol, uyuşturucu , enerji içecekleri ve  benzerleri takip eder.Günümüzden  elli yıl önce  üretilen Türk Sigaraları artık  yapılmamaktadır. Zira bu sigaraların  yerini  artık yaşıtlarımın dahi  üzerinde bağımlılık  yapan  yabancı  sigaralar  almıştır. Sigara kullanmak ve gömlek  cebinde bulundurmak adeta bir gelir göstergesi sayılmış ve moda  olmuştur. Halbuki bu süslü ve şık sigaraların içerisinde  genleriyle  oynanmış, radyoaktif hormonlarla  beslenmiş ve kimyasal gübrelerle  yetiştirilmiş   aslında tabiatta olmayan , laboratuarlarda  üretilmiş  yabancı tütünler mevcuttur.Bu  tütünler  fabrikalarda  ince  ince kıyılır, nemlendirilir, sonra da üzerlerine kakao, etil  alkol ve  toz şeker  katılarak daha da zehirli  hale  getirilir. Bir de bunlara  ilaveten  formülünü  kimsenin bilmediği  soslar katılmış ve  bağımlılıkları artırılmıştır.
Sigara  içenlerde içmeyenlere  göre kalp krizi ,damar tıkanıklığı , kanserler, erken yaşlanma ve erken ölümler daha  çabuk gerçekleşir.sigara  içen insanların  bir çoğu zengin  değildir. Fiyatı pahalı olmasına rağmen dar gelirli aileler’de  paket  paket sigara tüketilmektedir. Sigaranın  içinde bulunan  bağımlılık yapan maddeler  veya kimyasallar  üreticinin  yararına olmasına  rağmen tiryakilerin  de sonunu  hazırlar.Bu  yüzden  sigaraya başlayan bir insanın bırakması  tıbbi  yardım almadan  çok zordur.Sigara  içenlerin  sayısı  gün  geçtikçe artarken , hayatını  kaybedenlerin  sayısı  da artar. Sigarayı  başlama  yaşı  ilkokullara  kadar  inmiştir. Bunun sebebi  hem çevremizdeki tiryakiler  hem de  tv ve medyadır. Amaçları  insanları  ve bilhassa   yaşıtlarımızı  etkilemektir. Sigara paketlerinin  üzerinde birtakım  uyarıcı  yazılar vardır.(Sigara öldürür, sigara sizlere ve çevrenizdekilere  zararlar  verir, sigarayı bırakmak ölümcül  kalp ve  akciğer  hastalıkları riskini azaltır gibi…) Paketlere  bunların yazmasına  rağmen  geleceklerini  düşünmeden neşeliyken, ağlarken veya  gülerken büyük bir zevkle  içerler. Hatta sigaranın rahatlattığını, kendilerine iyi geldiğini bile  düşünürler.
Sizlerden bu  Yeşilay haftası  münasebetiyle  ricamız ; bilhassa bizlerin ve  küçük   kardeşlerimizin  yanında  sigara  içmemeniz  mümkünse bu kötü alışkanlığı artık bırakmanızdır. Zira  bizler de  bu dumanlı  atmosferi  soluyarak  pasif  içici  oluyor  ve sizlerden  çok daha fazla  etkileniyoruz. Öte yandan  aylık  bütçemizin önemli bir kısmı  sigaraya; ülkemizin  bütçesinin  büyük bir  kısmı da  sağlık harcamalarına gidiyor.
İnsanlar iyiliği de kötülüğü de kendilerine yaparlar. Nasıl  başlarsak  öyle gideriz.Bu nedenle  bağımlık yapan  zararlı  maddelerden uzak  duralım.
Hem kendimize hem de  çevremizdekilere zarar vermeyelim. Zira  içinde  bulunduğumuz durum  artık büyük   bir felaketten ibarettir!
Saygılarımızla!

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

56

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

SEVGİLİLER GÜNÜNÜ  PROTESTO  EDİYORUM.!
              Bu tür sevgililer günü vb gibi günler  ne yazık ki istilacı ve barbar Avrupa  kavimlerinin  kutladığı St.Valentin isimli bir Hristiyan azizinin  ismine izafeten icat edilmiş ;yurdumuzda ise  İstanbul  Beyoğlun da  esnaflık yapan gayrimüslimler tarafından  geliştirilerek  kültürümüze zorla oturtulmuştur.
Bu geleneğin ve adetin hedef kitlesi ; sayıları Irak ve Afganistan nüfusu kadar  yani 28 milyonluk dev  bir topluluk olan ve  yaşları 1-17 arası  olan  sevgili yavrularımızdır. Bu  çocuklarımızın  hayata atılıp  para kazanmalarına  henüz uzun yıllar vardır.
Fakat ceplerinde  sevgililerine  belki de en pahalı hediyeyi  alacak kadar da çok paraları  her zaman bulunmaktadır. Paraları  yoksa  kredi  kartları, o da  yoksa  onları çok seven ve daima  iyi harçlık veren büyükbabaları ve büyükanneleri de mutlaka  ihtiyaçlarını  karşılayacaklardır
Diğer yanda  binlerce  esnafta vitrinler süsleyip, afişler hazırlamakta  sanki bizim böyle bir geleneğimiz varmış gibi  ve bir bayram geliyormuşçasına  çok para kazanmanın derdine düşerek böyle bir furyaya her yıl mutlaka katılmaktadırlar.
Kendilerine  sorsalar  hiçbir zaman yolunda  gitmeyen işleri  belki böyle bir gün vesilesiyle bir an olsun canlanacak ve nakit sıkıntıları gidecek ve o gün için   rahat nefes  alacaklardır.
Bazı tv kanalları mikrofonlarını  İstanbul’un taksim  meydanının mutlu azınlığına, gayrı meşru yaşamaktan utanmayan sanatçı bozuntularına ve bir  kısım ahlaksız insanlarına  uzatıp saatlerce  röportaj yapacak; kimin kime hangi haram kazançlarıyla ne hediye  aldıklarını  öğrenmeye  ve bu müstesna günü (!)  nasıl kutladıklarını bilmeye çalışacaklardır.
Aziz şehrimizin de  bütün kafeteryalarında akşama kadar dersleri  asarak oturup baba  parası ve burslarını  yemeye çalışan bir kısım sevgili  gençlerimiz; karşılarındaki  sevgililerine  ilanı  aşk etmeye çalışacak ve böylece bu  mübarek günü(!)
idrak etmeye  çabalayacaklar  ama  aynı akşamki mübarek kandil gecesi  yine  kimselerin  umurunda  olmayacaktır.
Birde  bunun tersini  düşünelim. Bizim  olmayan böyle bir gelenek yerine  Hıristiyan avrupa ülkelerinin veya amerika’nın bir şeker bayramımızı, bir Hıdrellezi, bir Aşura gününü, bir “Üç aylarımızı” veya buna benzer  bizim için  kutsal ve önemli  olan bir zamanı benimsemesi mümkün müdür  ? Hatta oraların  ahalisi  bu vesileler ile  birbirlerine  hediyeler alsınlar, kutlasınlar veya bir şeyler yapsınlar…
Bunu  düşünmesi  bile  bize  mizahi  gelmekte  ve hemen pek çoğumuz  “olur mu  canım öyle şey” demekteyiz.Ama ne yazık ki onların adetleri  ve gelenekleri  milli kültürümüze öylesine oturmuş veya  oturtulmuş ki  tersine  bile düşünmekten aciz  hale  gelmişiz..
İnacımızda, sosyal adet ve geleneklerimizde  sevgililer  günü  diye bir şey yoktur. Türk  milletinin bildiği sevgili kavramının  muadili “Yar”dir.Ve bu aziz millet  sevmeyi de, sevgiyi de , sevgiliyi de-egoist Avrupalıdan-  çok daha iyi bilir.
Bizde Mü’min hanımlar ve erkekler  önce  nişanlanırlar, sonra da evlenirler. Nikah merasimlerinden sonra İslam devletinin çekirdeği ve  temelini teşkil eden kutsal aile birliği de  böylece  kurulmuş olur.
Böyle “arada kalmış”  gayrı meşru ilişkiler bize tv dizilerimizin ve avrupanın hediyesidir.(Eski Yeşilçam filmlerindeki konular bile bugünkülerin yanında –vallahi-masum kalmaktadır.)
Bakıyorum da bizim gibi fakir  taşra muharrirlerinden ve birkaç bin basan bazı muhafazakar ceridelerinden(gazetelerden) başka buna  tavır koyan hiç kimse yok.
On bakanlık bütçesi kadar zengin ve kalabalık olan muhteşem Diyanet işlerimiz bu yılda bu işi birde kandil kutlaması ile birleştirmez mi, insanın çıldırası geliyor adeta…Eğitim sendikaları,Müslüman  işadamları,her türlü  cemaat, cemiyet ve tarikat mensupları ile bin bir  türlü hanım dernekleri ve bilumum duyarlı stk lar ve bizim gibi düşünen insanlar  basın bültenleri de mi yayınlayamazlar,hiç mi kimsenin söyleyecek bir sözü  yok, niye bu işler kimsenin  umurunda değil. Niçin  bütün vitrinler, dükkanlar  rengarenek çiçekler,çelenkler, hediyelikler ve buna  benzer zırıltılarla dolu… Ne oluyor, bayram mı geliyor.Niye gülüyoruz ağlanacak  halimize…
Tanzimattan sonrada   biz bu filmleri görmedik  mi, yüzeli yıl süren  seferberlikler sonucu,iki milyon şehit, vererek koca bir hilafet ve saltanat ülkesini, bir Devlet-i Ali’ yi hep bu kafirlere benzeme illeti  yüzünden kaybetmedik mi ..
İki tane karanfil , bir tane  gülün  , ucuzluktan alınmış çin malı masum bir hediye’nin  ucu sefalete, zillete, perişanlığa,seferberliklere, esarete ve  oradan da cehenneme  gider genç beyler ve  hanımlar,hatta bir kısım esnaf arkadaşlar…
Unutanlara dün Bulgar,Moskof ve Ermeni mezalimlerini bugün de ,Bosnayı ;Çeçenistanı, Filistini, Irak’ı ,Afganistanı,Türkistanı hatta hatta  “acı vatandaki” Solingen’leri hatırlatırım.
Sevgililer günü  diye bir şeyi  kutlayan herkesi ,üç kuruş kazanacağız diye bu kültür yozlaşmasına  çanak tutan bir kısım esnafı ve bize karşı çıkan  herkesi ama  herkesi de  şiddetle protesto ediyorum.
Allah  CC cümlesine hidayet, şuur ,iman ve izan  versin…
Saygılarımla!
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 57

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

SEVGİLİLER GÜNÜYDÜ 
Bu tür-sevgililer günü vb gibi- günler  ne yazık ki istilacı ve barbar Avrupa  kavimlerinin  kutladığı st.Valentin isimli bir Hıristiyan azizinin  ismine izafeten icat edilmiş ;yurdumuzda ise  İstanbul  Beyoğlunda  esnaflık yapan gayrı Müslimler tarafından  geliştirilerek  kültürümüze zorla oturtulmuştur.
Bu geleneğin ve adetin hedef kitlesi ; sayıları Irak ve Afganistan nüfusu kadar  yani 28 milyonluk dev  bir topluluk olan ve  yaşları 1-17 arası  olan  sevgili yavrularımızdır.Bu  çocuklarımızın  hayata atılıp  para kazanmalarına  henüz uzun yıllar vardır.Fakat ceplerinde  sevgililerine  belki de en pahalı hediyeyi  alacak kadar da çok paraları  her zaman bulunmaktadır.Paraları  yoksa  kredi  kartları, o da  yoksa  onları çok seven büyükbabaları ve büyükanneleri de mutlaka  ihtiyaçlarını  karşılayacaklardır.
Diğer yanda  milyonlarca  esnaf ta vitrinler süsleyip ,afişler hazırlamakta  sanki bizim böyle bir geleneğimiz varmış gibi  ve bir bayram geliyormuşçasına  çok para kazanmanın derdine düşerek böyle bir furyaya her yıl mutlaka katılmaktadırlar.
Kendilerine  sorsalar  hiçbir zaman yolunda  gitmeyen işleri  belki böyle bir gün vesilesiyle bir an olsun canlanacak ve nakit sıkıntıları gidecek ve o gün için   rahat nefes  alacaklardır.
Bazı tv kanalları mikrofonlarını  İstanbul'un  mutlu azınlığına, gayrı meşru yaşamaktan utanmayan sanatçı bozuntularına ve ahlaksız insanlarına  uzatıp saatlerce  röportaj yapacak ; kimin kime hangi haram kazançlarıyla ne marka otomobil  aldıklarını  öğrenmeye  ve bu müstesna günü (!)  nasıl kutladıklarını bilmeye çalışacaklardır.
Aziz şehrimizin de  bütün kafeteryalarında sigara dumanları içerisinde boğulmalarına  aldırmadan oturup baba  parası ve burslarını  yemeye çalışan sevgili  üniversite gençlerimiz ; karşılarındaki  sevgililerine  ilanı  aşk etmeye çalışacak ve böylece bu  mübarek günü(!) idrak etmeye  çabalıyacaklardır.
Birde  bunun tersini  düşünelim. Bizim  olmayan böyle bir gelenek yerine  hristiyan Avrupa ülkelerinin veya amerikanın bir şeker bayramını, bir hıdrellezi, bir aşura gününü, bir üç aylarımızı veya buna benzer  bizim için  kutsal ve önemli  olan bir adetimizi benimsemesi mümkün müdür  ? Hatta oraların  ahalalisi  bu vesileler ile  birbirlerine  hediyeler alsınlar, kutlasınlar veya bir şeyler yapsınlar..
Bunu  düşünmesi  bile  bize  mizahi  gelmekte  ve hemen pek çoğumuz  "olur mu  canım öyle şey" demekteyiz.Ama ne yazık ki onların adetleri  ve gelenekleri  milli kültürümüze öylesine oturmuş veya  oturtulmuş ki  tersine  bile düşünmekten aciz  hale  gelmişiz..
İnacımızda, sosyal adet ve geleneklerimizde  sevgililer  günü  diye bir şey yoktur.Türk  milletinin bildiği sevgili kavramının  muadili "Yar"dir.Ve bu aziz millet  sevmeyi de, sevgiyi de , sevgiliyi de-egoist Avrupalıdan-  çok daha iyi bilir.
Bizde mü'min hanımlar ve erkekler  önce  nişanlanırlar, sonra da evlenirler. Nikah merasimlerinden sonra İslam devletinin çekirdeği ve  temelini teşkil eden kutsal aile birliği de  böylece  kurulmuş olur.
Böyle "aradakalmış"  gayrımeşru ilişkiler bize tv dizilerimizin ve avrupanın hediyesidir.(Eski Yeşilçam filmlerindeki konular bile bugünkülerin yanında –vallahi-masum kalmaktaydı.) Bakıyorum da bizim gibi fakir  taşra muharrirlerinden ve birkaç bin basan bazı muhafazakar ceridelerinden başka buna  tavır koyan hiç kimse yok.
On bakanlık bütçesi kadar zengin ve kalabalık olan Diyanet işyeri  bir çabanın içine giremez mi; eğitim sendikaları,Müslüman  işadamları ve bizim gibi düşünen insanlar  basın bültenleri de mi yayınlayamazlar,hiç mi kimsenin söyleyecek bir sözü  yok…
Tanzimattan sonrada   biz bu filmleri görmedik  mi,yüzeli yıl süren  seferberlikler,iki milyon şehid, koca bir hilafet ve saltanat ülkesini, bir Devlet-i Ali' yi hep bu kafirlere benzeme illeti  yüzünden kaybetmedik mi ..
İki tane karanfil , bir tane  gülün  , ucuzluk pazarından  alınmış masum bir hediye'nin  ucu sefalete, zillete, perişanlığa, esarete ve  oradan da cehenneme  gider genç beyler ve  hanımlar,hatta bir kısım esnaf arkadaşlar…
Unutanlara dün Bulgar,Moskof ve Ermeni mezalimlerini bugün de,Bosnayı ; Çeçenistanı, Afganistanı,hatta hatta  acı vatandaki Solingenleri, daha yerdeki  kanları kurumamış Gazze' deki şehitleri  hatırlatırım.
Sevgililer günü  diye bir şeyi  kutlayan herkesi, üç kuruş kazanacağız diye bu kültür yozlaşmasına  çanak tutan bir kısım esnafı ve bize karşı çıkan  herkesi de  şiddetle protesto ediyorum.
Allah  CC cümlesine hidayet,şuur ve izan  versin. Saygılarımla!

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  58

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

SİGARA HARAM MI?
Yıllardır dinlediğimiz bu  bitmeyen tartışmalara bu tarihi günde aldığımız önemli haberle son ve tarihi bir nokta koymak istiyorum.
Ülkemiz insanlarının üçte ikisi iyi sigara içer. Alman ve İtalyan lütgatlarına bile “ Türk gibi sigara içmek ” deyimini yerleştirecek kadar bizimle millileşen bu zararlı alışkanlık artık daha da korkunç bir hal almış ve en az on yedi milyon vatandaşımıza öldürücü bir son darbeyi indirmek üzere laboratuvarlarda özenle hazırlanmıştır.
Otuz-kırk yıl önce filtreli sigarayı bile içemeyen Türk insanı bu zehire nasıl alışmış veya nasıl bulaşmıştır.
Yurtdışına gidip de orada Türk sigarası bulamayan insanlarımız bir müddet sonra kazançlarının önemli bir kısmını yabancı sigaraya yatırıp içindeki kimyasal maddeleri spermlerindeki kromozomlara yerleştirince onların torunları olan bugün ki Almancıların bile marlboro içmesi bilimsel bir gerçeklik olmuştur.. Adamlar bunun için laboratuvarlar kurmuş, bilim adamları kiralamış, karşı çıkanları yok etmiş ve var güçleriyle çalışarak dünyayı paylaşmışlardır.
Ülkemizde bu sigaraların bulunmaması ve kaçakçılığın önlenememesi bu insanlarımızın kimyasal sosu ve bağımlılık yapıcı narkotikleri barındırmayan yerli sigaraları da içememesi sonucu Tekel ; 2000 ve 2001 gurubu sigaraları imal etmeye mecbur olmuş, Amerikalı uzmanlardan yardım istemiş, içine önce TOZ ŞEKER, KAKAO VE ETİL ALKOL koymuş, yetmeyince de oradan ithal soslar getirilmiş ve bu marlboro taklidi sigaralara iyice yerleştirilmiştir. Tabii insanlarımızın içine de kanser tümörleri ve damarlarının içine de pıhtı, zift, nikotin, 4000 tür zehirli madde...
İstihbaratımıza göre AB nin emirleriyle en temiz sigaralarımız olan Maltepe ve Samsun ‘ un içine de toz şeker, kakao ve alkol yerleştirilmek üzereymiş...
Yani artık sigaradaki yine tekelin ürettiği Etil Alkol yani beyaz ispirto bal gibi bulunmakta ve tiryaki hangi sigarayı eline alırsa alsın, çektiği ilk nefeste 900 derecede ısınmış alkol buharını da içine çekmiş olmaktadır. Bu ağızda soğuyarak hemen alkole dönüşmekte ve tükürüğe de karışarak mideye inmektedir. Bu suretle de Müslüman haram’ı içmiş bulunmakta ve günah işlemektedir.
Daha soluk borusuna, yemek borusuna, mideye, akciğere yapışan yanmış şekeri ve kakaoyu, faili ve formülü meçhul ithal Amerikan soslarını konuşmuyoruz.
İnanmayan aldığı bir paket sigarayı açar açmaz koklasın eğer anlamıyorsa her adım başındaki tekel bayilerinden birisine koklatsın.
Bugün bu yazdıklarımız  sigaraya cevaz veren bazı hoca efendilerimize; kanser araştırmacılarımıza, Sağlık Bakanımıza otuz milyon tiryakimize ve ilgililere üzüntülerimizle ithaf olunur.
Saygılarımızla...

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  59 

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

SİGARA NASIL BIRAKILIR? 
1-sigara birden ve aniden bırakılır. Yardımcı ilaçlara ihtiyaç yoktur. Tüm kutsal bildikleriniz üzerine yemin ediniz ve çevrenizi şahit tutunuz.
2-Son bir SİGARA veya kahve içip işi duygusallaştırmayınız. Ayağa kalkıp paketinizi hızla buruşturup bir yere fırlatarak bu işi bitirin ve bulunduğunuz yerdeki bir pencereyi açıp derin bir nefes alın.bunu yeni hayatınızın ilk soluğu olarak kabul ediniz.
3-Paket, kibrit,çakmak tabla gibi nesneleri derhal bulunduğunuz yerden ebediyen kaybediniz. Sigara içilmez veya “no smoking” gibi levhalar veya tablolar satın alarak her yere asınız.
4-Sigara içilen her yerden uzak durunuz. Bulunduğunuz yerde içen kişiler varsa onları protesto etmeye derhal başlayabilirsiniz.
5-En az on beş gün kahve içmeyiniz. Çayla veya bitki çayları ile yetininiz.
6-Sigara arzusu gelince bir bardak su içiniz, tespih çekiniz, çiklet çiğneyiniz Çorum leblebisi yiyiniz.
7-Stresten uzak durunuz. Günde bir saat yürüyünüz. Bisiklete bininiz spor yapınız. Alkol de sigaranın ikiz kardeşidir onu da terk ediniz.
8-Uykunuzu aksatmayınız. Beyniniz ancak uykuda oksijenle beslenmektedir. Yaşantınızı yeniden düzene sokacak prensip kararları alınız. Artık bütün HÜCRELERLNİZE artık taze kan ve oksijen gideceğinden hızla dirileşmeye ve canlanmaya başlayacak buna kendiniz de hayret edecek ve hatta güzelleşeceksiniz.
9-Kahveler, egzozlar, parfümler hepimiz için tehlikelidir. Temiz hava soluyunuz. Sık banyo yapıp derinizin gözeneklerini açık tutunuz.
10-Mutlaka kan veriniz. Bu vücudun atamadığı zift ve nikotinin sürekli damarlar içinde dolaşmasını önler ve vücudunuz da yeni ve taze kan yaparak sizi sağlığınıza kavuşturur.
11-Beslenme alışkanlıklarınızı değişiriniz. Yeşil bitkilerle beslenerek kendinize YENİ beslenme ve yaşama rejimleri tatbik ediniz. Rafine yiyeceklerden kaçının. Kara un veya kepekli undan mamul ekmeği tercih ediniz. En ideal ekmek Çorum yufkasıdır. Tuzu da az kullanın. İçinde gıda boyaları ve kimyasal tatlandırıcılar ile e sınıfı maddeler bulunan hiç bir maddeyi evinize sokmayınız. Mutlaka zeytinyağı kullanınız ağır salçalı yemekleri ve kızartmaları terk ediniz. Fazla et, konserveler ve aşırı tuz, ağır baharatlar ve bol turşu yemek kalp-damar sağlığınıza ve tansiyon düzeninize zararlıdır. Yeşil sebze ve meyve tüketimini artırınız. Her hafta bir kere mutlaka balık yiyiniz. Izgara ve haşlama yapmak en iyisidir.
12-Yaşınız kırkın üzerindeyse günde bir aspirin mutlaka için mideniz rahatsızsa bağırsakta çözünenini tercih edin aspirinin çok çeşitleri vardır. Eczacınıza danışabilirisiniz.
13-Kolalı içecekleri hayatınızdan uzaklaştırıp yerine süt, ayran, hoşaf ve kompostoları yerleştiriniz.
14-Bütün bunları hayatınıza tatbik ettiğiniz ilk birkaç gün içinde beyninizdeki sigara şalteri kapanmış olacağından artık korkmayınız iradeli sağlıklı ve inançlı bir insansanız bir daha başlamanız asla mümkün olmayacaktır.
15-Günde ortalama bir paket sigaradan yılda en az 350 milyon, on yılda yine en az  3.5 milyar kardasınız. Bununla neler yapacağınızı bir hesap ediniz. Fakat esas kazancınız sağlığımız ve çevrenize verdiğiniz zarardan geri dönmüş olmanızdır.
16-Bununla da teselli bulamadınızsa – ülkemizde – her gün sizin gibi sigara içen 21 milyon aktif içicinin net 21 milyon doları yakıp akşama kadar dumanını havaya savurduğunu düşünün.pasif içicilerle beraber 51 milyon insanımızın meydana getirdiği savurganlığın boyutları sizi hiç ürpertmiyor mu? Hele içtiğiniz Amerikan sigarası ise yaktığınız her bir sigaranın mermi, bomba, kurşun olarak Filistin’e, Irak’a, Afganistan’a gittiğini yoksa BİLMLMİYOR MUSUNUZ?
17-Artık temiz kokan pırıl pırıl ve yepyeni ve sağlıklı bir insansınız. Vücudunuzun yenileme mekanizmaları tam güç çalışmakta, birikmiş zehirler dışarı atılmakta, akciğer hücreleri yeni bronşlar üretmekte, tıkalı damarlar yeni kılcallarla kalbinizdeki koroner sisteminizi takviye etmekteler.
18-Bulunduğunuz yerdeki Yeşilay teşkilatının konferanslarını ve film gösterilerini izleyiniz sergilerini geziniz. Sigarayı bıraktığına çok daha memnun olacaksınız. Hatta bir Yeşilay gönüllüsü olarak; içki sigara ve madde bağımlıları ile mücadele eden hayırsever toplum gönüllüleri kervanına sizde katılın.
19-Sigarayı bıraktığınız bu tarihi yeni bir başlangıç kabul ediniz ve biliniz ki  biyolojik ömrünüz 22 yıl daha uzamıştır. Sizi tebrik eder yeni hayatınızda ve ömrünüzde sağlık ve afiyet başarı ve mutluluklar dileriz.
Saygılarımızla!
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 60

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

SÜLEYMANİYE
Güzel bir sonbahar akşamıydı.
Bazı işlerim icabı yolumun düştüğü Süleymaniye Camii havalisine geldiğim zaman daha akşam ezanına epey vardı.
Dışarıdaki musluklarda abdestimi aldıktan sonra camiiye girdim. İçeride hiç kimseler yoktu. Mihrab ve minber civarında birkaç ampul yanıyor, içerisi derin bir sessizlik ve huşu içinde bulunuyordu.
Ayakkabılarımı bir kenara bırakarak muazzam ve muhteşem mabedin içinde ilerledim. Bir yandan etrafıma bakınıyor, bir yandan da bu mimarlık şaheserini seyrediyordum. Arkada bulunan granitten mamül dev kolonlardan birisinin dibine oturarak etrafı incelemeye koyuldum. Muazzam ve yüksek kubbe,  onu takib eden yarım kubbeler,kemerler,vitraylı pencereler,tezyinat beni hayretler içinde  bırakıyordu. Devlet-i Ali'i Osmani'nin en kudretli döneminde inşa edilen bu yapı o kadar sadeydi ki. Mihrabın iki kenarındaki iki seramik panodan başka camide doğru dürüst çini yoktu. İstenilse Sultanahmet Camii gibi yirmi bin metrekare çini kullanılabilirdi. Koca Sinan'ın sadeliklerden mürekkep bir güzellik arzuladığı ve bunun da ancak büyük bir tevazuu demek olduğu bu yapıda çok daha iyi anlaşılıyordu.
Biraz sonra camiye birkaç kişi daha girdi. Onlarda bu loş ve karanlık mabed içinde hayaletler gibi süzülerek bir kenara iliştiler.
Nihayet ezan okundu. Saf tutmak üzere caminin muhtelif köşelerinden müminler birer birer sökün ederek en öne dizildiler.
Derken imam efendi göründü. Yazlık açık renk cübbesi ve kavuğuyla bu loşluğun içinde ve bu muhteşem mabedin dekorunda ağır ağır ilerliyor; Çağrı filmindeki aktörler gibi görünüyordu.
- Safları sık ve düzgün tutalım ey cemaati Müslimin. Allahın rahmeti üzerinize olsun.
- Amin.  O esnada gayriihtiyari her iki tarafa da bakmak ve saf içinde konumumu doğrulamak istedim. Hafifçe eğildim ve gördüklerim karşısında hayrete düştüm. Camide tek bir saf vardı ve onun da iki ucunun camiinin her iki duvarına ulaşmadığı görülüyordu. Tahminime göre bu ulu mabette bu akşam vaktinde belki otuz beş-kırk kişi ancak namaza duruyor ve cemaatin de çoğu zenci gençlerden oluşuyordu.
Tekbirimiz alarak namaza başladık.
Böyle bir ibadet anı daha pek yaşamamıştım.
Hemen omzumun yanı başındaki Müslüman kardeşim de siyah deriliydi. Bu hiç de garip değildi. Burası Allahın mabedi ve Türkiye’de bir salatin camiiydi. Herkes gelebilirdi. Kelime-i Şahadet getirip Müslüman olmuş ve bu hak dini benimsemiş herkesin burada ibadet etmeye hakkı vardı. İyi de bizim insanlarımız neredeydi. Müslüman Türkler hangi camiye gitmişlerdi.
Nihayet namaz da, dua da, tesbih de bitti. Hoca efendi mikrofonunu çıkardı. Cemaat yavaş yavaş dağılmaya başlıyordu. Ben bir yandan bu siyah derili, gözlerinin beyazları iyice belirgin, kırmızı dudaklı, iri yarı zencileri inceliyor, bir yandan da büyük bir yeise kapılmış bulunuyordum.
Ülkemin en büyük camisinde, bir akşam vaktinde neredeyse bomboş bir camideydim. Fakat sanki başka bir memleketteymişim gibi insanlarımızı görememiştim.
Artık hayretimi gizleyemeyecektim. Doğru imamın peşi sıra gittim.
- Selamualeyküm hocam! Ağzınıza sağlık, Allah kabul etsin.
- Ve aleykümselam,cümlemizinkini de!
- İnşallah, hocam bir sorum olacaktı da:
- Buyurun!
-Bu siyah derili  zenci kardeşlerimiz nereliler, turist mi bunlar. Beni aydınlatır mısınız? Çok hayretimi mucip oldu da. Sonra cemaat nerede, hava kar değil kış değil, niye kimse yok?
- Siz yabancısınız herhalde.
- Evet öyle sayılır karşıda oturuyorum.
- Her gece bu kadar veya biraz daha az, belki birkaç kişi daha fazla oluyor cemaatimiz. Bizde ağzımız alışmış safları sık ve düzgün tutalım diyoruz ya. Ortada ne saf var ne de kimse gördüğünüz gibi.
- Peki bu zenciler kim?
- Onlar Bengaldeşli ve Sudanlı Müslüman kardeşlerimiz. Aşağıda mercandaki bekâr odalarında, karanlık hanların izbe köşelerinde yaşıyorlar.
- Niye orada yaşıyorlar, niye buradalar ki.
- Ülkemize çalışmaya gelmişler. Camiinin çarşılarındaki dükkanlarında çaydanlık ve polisaj atelyelerinde çalışıyorlar, imalat yapıyor, para kazanıyorlar. Ülkelerindeki işsizlik ve yokluk onları buralara sürüklemiş. Çok temiz insanlar.
- Evet belli, yürüyüşleri bile edebli.
- Eğer onlarda olmasa şu koca Sinan'ın eseri, Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Hanın camii de bomboş kalacak. Allah razı olsun onlardan. Onlar şereflendiriyorlar bu Yüce mabedimizi..

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 61

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TARİHİ ÇEVRE VE ESKİ KENT  DOKUSU:
1970’li   yıllara gelinceye kadar sivil mimarlık tarihi örneklerinin en son ve özgün modellerine   sahip ilimiz  bugün bu  özelliğini  tamimiyle kaybetmiş bulunmaktadır.
Eskiden dar sokakları; kerpiçten tek katlı eski evleri, mescidi, çeşmesi, kabristanı, ,damalı döşemeli yaşlı teyzeleri, bacalarında leylekleri, inekleri, tavukları, köpekleri ve taş döşeli sokaklarıyla tipik bir Anadolu kent dokusuna sahip ilimiz; ilk tarihi çevre katliamına kırklı yıllarda uğradı.
Birçok tarihi mabet cemaatsizlikten dolayı satıldı. Kapatılan tekkelerin binaları cemaatleri de dağıldığı için harap olmaya başladı ve medreseler, mahalle mektepleri ile hamamlar da kapandı. Yine bu satış anında nice hüsnü hat levhaları, kıymetli ahşap, minber ve mihraplar, kandiller,antika elyazması kitaplar ,halı ve kilimlerde  yağmalanarak müzayedelere  gönderildi. Tekke ve medrese bahçelerindeki, camii hazirelerindeki kabirler de yıkıldı. Bütün ilimiz  ve ilçelerinde iki yüze  yakın tasavvuf ehli, derviş, ve ulemanın kabirleri de yok edildi.
Sonra altmışlı yıllara gelindi. Yol genişletme çalışmaları başladı. Sokaklarından o zaman yeni çıkan kamyonların geçemediği gerekçesiyle birçok evin cumbası kesildi. Yeni açılan ve bahçelerin içinden geçen yollar eski evlerin çoğunu ortadan kaldırdı. Asırlık dut ağaçlarını ve dibindeki “dedelerin kabirleri” de silip süpürüldü. (Yetmişli yıllarda yabancı ilim adamlarınca keşfedilen Safranbolu evlerinin açtığı çığır ve İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Tarihi Kürsüsü çevresinde oluşturulan Tarihi Türk Evleri’ ne nihayet sahip çıkma anlayışı gittikçe kuvvetlenmiş bu makalenin yazarı tarafından yüzü aşkın eski Çorum evinin fotoğrafı çekilmiş amatörce arşivlemesi yapılmıştı.)
Hemen akabinde Anıtlar Yüksek Kurulu tescil komisyonunca eski Çorum evlerinin  tespiti yapılmış; bu tespit esnasında da çok önemli  yapılar  gözden  kaçırılmış;tarihi olmayan bazı yerler de  tarihi kabul edilerek , kapı ve duvarlarına sarı plaketler  çakılarak  koruma altına alınmıştı.
Aradan geçen zaman içinde bu eski evler yani sivil mimarlık örnekleri zamanın tahribi ve atmosfer şartları ile yıkılmaya yüz tutmuş, bazıları yakılmış, bazıları da sahipleri tarafından iyice tahrip edilerek-bir  şekilde(!)- tescilden çıkartılmıştı. Dini ve askeri mimarlık örnekleri olan mescit, kale ve köprüler halen kullanıldıkları için tahribe karşı korunmuşlar ve işe yaradıkları için de sürekli onarılmışlardır.(Bunlardan eski sokak çeşmelerinin sayıları bir yirmi yıl önce 35 iken bugün birkaç tane kalmış olması bu işin en üzücü yanını teşkil etmektedir.)
O yıllarda tarafımızdan yetkililerin dikkatini çekmesi için “Tarihi Çorum  Evleri” isimli bir fotoğraf  sergisi hazırlanmış(1984) ve o zamanki Akbank Sanat Galerisinde sergilenmiş iki yıl sonra Belediye Sanat galerisinde bu sergiler tekrarlanmış ve  daha sonra İstanbul da Alarko Holding galerisinde  sergilenerek  İstanbul Sanat çevrelerine tanıtılmıştı. 
Bu çabaların ilk izdüşümü Alaybey sokağındaki Kâtipler Konağı’nın onarımı olmuştur. Sahipleri tarafından geleneksel Çorum Yemekleri lokantası olarak açılmış ve büyük de beğeni toplamıştır.(Yıllar sonra yeni sahipleri tarafından onarılan ikinci yapı da Çorum Mevlevi hanesidir. Bugün özel bir mescit halinde bulunmakta ve arada bir kullanılmaktadır.)  
Zamanın tahribine uğrayan bazı camilerin orijinal ahşap minareleri yıkılmak zorunda kalmıştır.(Kulaksız Camii ve yıkılarak yeniden ve tam anlamıyla inşa edilen Hamit camii de önemli mescidlerimizdendi.)
 Mevcut diğer camilerimiz de zaman içinde değişik onarımlar görmüş, bu onarımlar; yapıların  sağlamlıklarını ve kullanılabilirliklerini  artırmış olmasına rağmen ahşap kısımlarını  tahrip etmiştir. Yenilenen bazı detaylar yağlıboya ile kaplanmış masif çam direkler ve çatkılar(kolon-kiriş) ve abanoz minberler iyice nahoş hale getirilmiştir.
Köy ve kasabalardaki durum da bundan farklı değildir. En çok tarihi evin bulunduğu İskilip’te de müellif tarafından 1985 yılında benzer bir çalışma yapılmış ve ilçenin eski hali ile yurdumuzda ender bulunan sıvasız ve üç katlı evleri fotoğraflanmış ve arşivlenmişti. ( Bu çalışma 1997 yılında tekrarlanmış ve aynı yıl İskilip’te tertiplenen tarih de İz Bırakan İskilipli Alimler”Sempozyumunda da tebliğ olarak sunulmuş; ertesi yılda Diyanet Vakfı tarafından yayınlanmıştı.)
Son günlerde bu tarihi camilerin bahçelerinde bazı hayır sahipleri tarafından yaptırılan mozaik kaplamalı, zevksiz, nispetsiz ve garip renklerdeki şadırvanlar ile ilimizin muhtelif yerlerine tarihi çeşme diye yaptırılan tuhaf çeşmeler birer kültür ve tarihi çevre kirliliği örneğidir. Buna son dönemin tüm camileri, minareleri, çeşmeleri, mezarlıklardaki taç kapıları da, kabir ve türbeleri de dâhildir.)
Bugün ise birkaç korunmuş yapı, kale ve saat kulesi haricinde bir tarihi çevreden söz etmek artık imkânsız hale gelmiştir.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 62

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TAVLA
Ortalığı kavuran güneş batmak üzereydi. Ecabad'a giden karayolunun kenarındaki şirin bir köyün asmalı kahvesinde ahali oturmuş dinleniyordu. Kimi yoldan geçen araçları izliyor, kimisi tv seyrediyor, kimisi nargile tokurdatıyor, kimisi de çay içiyordu. Ortadaki alçak mermer  havuzun etrafına serpiştirilmiş masalarda oturanlar yine yorgun  ve sıcak bir günün sonunda akşam serinliğini  bekliyorlardı.
Bir yolcu otobüsü geçti. Peşinden bir başka özel vasıta. Derken başka bir  araç göründü, sinyallerini yaktı, yavaşladı, yaklaştı ve kahvenin önünde durdu. Bir müddet dışarı  çıkmamak için duraklayan yolcular nihayet pencerelerden başlarını uzatıp, çevreyi incelediler. Direksiyondaki; aracın kaputunu açan çubuğu çekti ve  aşağı indi, bunu diğeri takip etti. İki orta yaşlı turistti gelenler. Kahveci birkaç adım öne çıktı. Yüksek bir sesle bağırdı.
-Welkam,velkam..Kola var,pepsi var,ayran var.
Nargile içenler,tavla oynayanlar,velhasıl herkes o tarafa dönmüş gelenlere bakıyordu.
-Bunlar turist galiba !
-Tabii turist baksana.
-Yoksa ne işleri var burada.
-Ne olacak dedelerinin mezarlarını  ziyarete geldiler. Başka neden gelsinler ki
-Bunlar İngiliz, çocuklar,
-Nereden anladın Gazi dede.
-Birde soruyorsun,Gazi Deden elli yıl önce kimlerle çarpıştı, burada..
-Elbette tanır,insan dostunu da tanır düşmanını da.
-Öyle değil mi Gazi dede.
-Öyledir İnşallah,Allahualem..
 
Turistler  ilerlediler,kadın olanı etrafa bakınırken kahveci  koca bir maşrapa su ile yanında belirdi.. Araç su kaynatmıştı. Radyatör kapağından buhar çıkıyordu. Durum anlaşılmıştı.
-Ben var şok teşekür etmek.
-Birşey değil , buyrun,velkam, cold cola,soğuk ayran,türkiş kafi..
Kahvenin önündeki çeşmede yüzlerini yıkadılar, birkaç köylü ayağa kalktı, içeri buyur etti. Bir tanesi ellerini sıktı. Herkes kendince bir şeyler söyledi. Ortadaki havuzun kenarına, kahvenin en serin yerine oturttular misafirleri.
Herkes merakla bakıyordu gelenlere. Hâlbuki turistlere alışkındılar. Hemen her sene binlercesi gelir, harp sahalarını ve abideleri ziyaret  eder,köyden alışveriş yapar,burada oturur dinlenir,sonra da giderlerdi.
-Biğğ kola and biğ türkiş kafi,please.
-Okey, mr. Allright kafi sade mi olsun,normal ?
-Sağde,sağde,su da,cold water,
Kalabalığın ilgisi misafirlerden  yavaş yavaş çekildi. Onlarda rahat rahat serinlemeli ve misafirperverlikte bir kusur edilmemeliydi.
-Where are you came from, Mr.?
Birden  bütün başlar havuzun öbür başında tavla oynayan Gazi Dede' ye döndü.
Turist birden silkindi,şaşkındı.
-Ooo,Yeaa.Good, We came from İstanbul.!
-Why?
-Visiting , For memory ,For my dads grave..
Kimse şaşkınlığını üzerinden atamamıştı
-Vay Gazi Dedem ingilizce de biliyormuş.
-Biliyormuş da bizim haberimiz yokmuş.
-Ne dedi bu gavur Gazi Dede.
-Büyükbabasının mezarını ziyarete gelmiş.
-Sen nereden biliyorsun İngilizceyi dede, Ya,
-I.cihan harbinde bizi Glasgowa, bunların memleketine gemi almaya gönderdilerdi. O zamanki harbiye-i umumi reisi Enver paşaydı. Orada üç ay kaldık ve kurs gördük. Bende çarkçıbaşıydım.
İstanbul da idadiyi bitirmiştim.Harp çıkınca askere çağrıldım. Sonra muharebe başlayınca vermeye yanaşmadılar,halbuki parasını ödemiştik,,bizde kalkıp gelip harbe katıldık. Hepsi bu.
-Vay amma hikaye ha, roman gibi.
-Bu konuya film çevrilir be Gazi Dede..
-Susun bakayım, edepsizlik etmeyin. Şurada misafirlerimiz de var.
-Bırak çocukları, sevdiklerinden böyle yapıyorlar. Benim bir şikâyetim yok.
-Tabii, biz bu günleri onlara borçluyuz.Benden bir çay Gazi Dede'me..
-Allah uzun ömürler sıhhat ve afiyetler versin.
-Seni başımızdan ve köyümüzden eksik etmesin.
-Amiin.!
 Turistlerin biraz dinlendikleri her hallerinden belliydi. Dede onlara da İngilizce olarak durumu anlattı. Sonra karşısındaki ile tavlaya kaldığı yerden devam etmeye koyuldu. Turistlerin şaşkınlıkları ve hayranlıkları daha da artmıştı. Nihayet kahveci kola ve kahveyi getirdi..
 
Bir ara erkek İngiliz’in tavlaya aşina olduğu anlaşıldı. Çünkü  oturduğu sandalyeyi biraz çekerek  dedenin masasına yaklaştırmış,, hem kahvesinden bir yudum alıyor;  hem de dedeyi izliyordu
Köyün en yaşlı insanı ve bir Çanakkale gazisiydi. Yaşı yetmişi geçeli çok olmuştu. Sempatik cana yakın bir ihtiyardı. Bastonuna  dayanarak hemen her gün bu kahveye gelir, önüne gelenle tavla oynar, herkesi yener,çayını içer ve akşam namazında tam ezan okunurken de  giderdi.Öyle ki  birkaç  gün kahveye gelmese hemen merak eder ve evine yollanır halini sorarlardı
Nihayet tavla bitti. Oynadığı köylü yenilmişti. Saf saf dedeye bakıyordu.
-Benden bir çay dedeme..Vallahi  pes.Bu yaşta bu zeka..Maşaallah...
-Eyvallah, sende dikkatli oynasaydın.
Kahveci çayı getirdi.
Turistler merak içindeydi. İngilizce konuşan ihtiyar bir tavla ustasıydı.
-Sen var benle oynamak, bekgamın.
-okey,mr,sitdown,wait a minute, I,m drinking tea, my tea time,now.
-allright ,I 'm waitin here
Ortalık  derin bir sessizliğe bürünmüştü. Gazi Dede keyifle çayını  yudumluyordu.
 Rakibi de kalktı, aracına doğru ilerledi otomobilinin suyunu koydu,radyatörün kapağını kapattı. Hanımı da aracın içini yerleştirmeye koyulmuştu.
-Yes Sir, I,m Okey. Lets play the backgammon.
-Okey, I am ready,
Güneş iyice köyün arkasındaki dağlara gömülüyor, hafif hafif esen bir meltem asmalı kahvenin çardağına hoş bir serinlik getiriyordu.
Nihayet oyun başladı. Bütün köylü halka olmuş, sandalyelerini dizmiş oyunu seyrediyorlardı.
-Şeş!
-Five!
-Düşeş
-Gate,
-okey
-Yek,
Asrın maçıydı sanki.Nefesler tutulmuş, gözler bu iki oyuncuya kilitlenmiş, dikkatler yoğunlaşmış, kaşlar çatılmıştı..
Epey bir zaman geçti. Oyun öyle güzel gidiyordu ki İngiliz' in de yaman olduğu anlaşıldı.
Nihayet bir gürültü  koptu. Gazi Dede son pulu hızla tavlaya indirdi . ve "tuuş" diyerek oyunun bittiğini ve zaferini ilan etti.
İngiliz şaşkındı, nasıl bu kadar çabuk ve güzel yenilmişti. Hala şoktaydı, adeta dili tutulmuştu.
-Dede kazandı.Yendi İngiliz’i.
-Evet, İngiliz mağlup,
-Hayret, Bravo Dede ,Ya.
-Maaşallah Dede,Maaşalah..
Gazi Dede havuzun kenarına astığı bastonunu aldı ve ayağa kalktı. Bir eliyle bastonuna dayanırken bir eliyle de tavlayı kapattı.
-Give me your hand !
İngiliz elini  uzattı ve sıkacak  zannetti. Dede tavlayı koltuğunun altına sokarak.
-Take your backgamın(tavlanı al),geçmiş olsun.its okey.dedi..
Herkes şaşkınlık içindeydi. Kalabalıktan ve İngiliz’den çıt çıkmıyordu. Dede yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkardı ve baktı. İlerde köyde minareden ezan sesi yükseliyordu. Sonra kalabalığa döndü. Yaşlı Çanakkale gazisinin ağzından dökülen cümleler kahvenin ortasında bir top gibi patladı.
-Biz bunlara burada yenilmedik, tavlada mı yenileceğiz?
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  63

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TEKEL NEDEN SATILMAMALI
Bugünler de bir Yeşilay mensubu olarak en çok karşı olduğum konulardan birisi Tekel’in satılması hadisesidir.
“Tekel satılırsa ne olur ” diyenleri hemen aydınlatmak istiyorum.
Ülkemizin dört bir tarafındaki tütün kuşağını ekip biçerek para kazanan üç milyona yakın insanımızın ekmeği ile ve yetmiş milyonumuzun da sağlığı ile oynayacak olan bu hadisenin ince ayrıntıları aynen şöyledir.
On seneden beri ülkemizde İzmir –Torbalı ’ da Amerikan sigarası üretimi yapılmaktadır. İçine bizim tütün kalitemizin binde birine bile erişemeyecek olan Virginia-Burley tütünü katılmaktadır. Geldiği ülkede sulak yerde büyüyen ve tohumları bile genetik çaprazlama ve nükleer mutasyonlarla dev hale getirilerek üretimi hızla artırılan ve nasıl yetiştirildiği bizce hiç bilinmeyen metotlarla işlenip derlenerek ülkemize getirilip insanlarımızın sigarasına yerleştirilen bu “ot”; çevresinde bin bir türlü oyunu da beraberinde getirmektedir.
Zira her gün yirmi milyon TC vatandaşı her sabah bakkaldan bir paket yabancı sigara alarak akşama kadar tüketmekte ve yirmi milyon doları da yakarak dumanını havaya savurmaktalar. Ertesi gün bir yirmi milyon dolar daha yakılmaktadır. Tabii bu arada dört bin çeşit zehir de insanlarımızın akciğerlerini ve peş peşe yapılan zamlar da bütçelerini kasıp kavurmakta.
On yıldır yurdumuzda üretilen sigaralara kakao, toz şeker ve etil alkol karıştırılmakta olup bunun kanserojen etkisi de bu kadar iyi bilindiği halde kimsenin umurunda olmamaktadır.
Hatta yakın akrabalarından en az iki-üç kişinin kanserden öldüğü ülkemizde bu gerçek hala önemsenmiş değildir. “Bana bir şey olmaz ya” diyenleri kendilerine getirecek film ve laboratuar tahlilleriyle arşa yükselen “eyvah” nidaları geç kalınmışlığın son haykırışları olmaktadır.
Eğer tekel satılacak olursa, alacak olanlar mutlaka abdliler olacak onlarda “kimse uyanmasın diye” içimizdeki iş birlikcileri ile ve amerikan muhipleri cemiyeti üyeleriyle ortak hareket edeceklerdir.
Bütün bildiğimiz yabancı markaların üretimi artacak ve içlerindeki Türk tütünü derhal iptal edilecek ve tütün üreticisinin ocağına virjinya –burley tütünü ağacı dikilecektir. Zaten ikibin gurubu sigaralarda eskiden %17 olan ABD tütünü oranı % 67ye çıkarılmış ve içine ithal kimyasal soslar katılmıştır. Bu sefer de tütün yerine tamamı ile bağımlılık yapıcı bu maddelerle artık iyice zehirlen ilecektir.
Türkiye de yaşı 25 ve altında olan kesim 35 milyondur. Bu da bu zehir tacirleri için büyük bir sürek avı demektir. Paketlerin üzerine deve ve camii resimleri koyarak bu av daha da cazip hale getirilecek araba yarışı, tropiler, sinema kulübü reklamları, kovboy imajlarıyla bu tüketim iyice pompalanacaktır. Okullarımızda kız arkadaşına hava atmak için, olgun ve zengin görünmek çabasıyla, kişilik kaymalarına uğrayan, bir kere bu uyuşturuculara paçayı kaptıran ve dar gelirli babasından çarptığı harçlıklarla kendini zehirleyen, kansere namzet 12 milyon yeni yetmemiz vardır. Bu insanların bağımlı olmaları tekelin yeni sahibinin ellerini daha çok ovuşturarak kârlarını katlaması demektir. Türk gençliğinin kanser olması, genç yaşında hüccetten kalp ve damar hastalıklarından insanlarımızın vefat etmesi kimsenin umurunda değildir.
Şu anda içine kimyasal madde katılmayan Türk sigaraları sadece Samsun ve Maltepe dir. Alkollü içkilerden de tekel üretimleri tabiidir. Bunlar yaban ellere geçerse bu böyle olmayacaktır. Laboratuarlarda üretilmiş meçhul kimyasallarla insanlar toplu halde katledileceklerdir.
Hükümet haram üretimin vebalini üstünden atmak maksadını gütmektedir. Yoksa yüzde bin kâr eden ve hergün bir sigara fabrikası inşa edecek kadar net ve temiz para kazanan başka bir kit veya tesis yoktur.
Bizce tekel satılmamalı, insanlarımıza sigara ve alkolün zararları anlatılarak,( hatta okullardaki müfredatlara bile ders olarak konularak gençler ve çocuklar bilgilendirilmeli ),bu alışkanlıktan yavaş yavaş vazgeçmeleri sağlanmalıdır.
Yoksa el oğlu veya tekelin yeni sahipleri olan coniler ve onların enişteleri mişonlar bizlere veya kimseye asla acımayacaklardır.
Tıpkı Filistin e,Afganistan a,Irak a,Bosna’ya acımadıkları gibi.
Vekillerimizi bilgilendirmek üzere bir Yeşilaycı olarak onları brifinge davet ediyorum.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

64

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TEL
Lise yıllarımdı. Bir ziraatçı olan babam  görevi icabı sık sık köylere gider; özellikle  yaz tatillerinde   bende onunla gider; değişik yerler görür, insanlarla tanışır, oyalanırdım.
Şehrin sıkıcı atosferinden çıkıp yeşil ormanlara, papatyalarla kaplı dağlara, gelincik dolu ovalara gitmek beni çok mutlu ederdi. Hele gittiğimiz köylerde kaldığımız geceler yıldızları seyreder, şehirdeki evimizden niye bu kadar çok ve parlak görünmediklerini merak ederdim.
Bir gün yine sabah erkenden yola çıkmıştık. Bu sefer pirinç ekimi yapılan bölgelere, çeltik tarlalarına gidecek orada inceleme yapacaktık.
Aracımız keskin virajlarla dolu dağlara tırmanarak akarsuların içinden ve dere yataklarından geçiyor, arada sırada tek ayağını kaldırmış leylekler kırmızı gagalarıyla yol boyunca bizleri selamlıyorlardı.
O gün epey yol gittiğimizi geniş ve uçsuz bucaksız bir ovaya gelince anladım. Şehirden ne kadar uzaklaşmıştık kim bilir. Araçtan indik. Benim ise her tarafım uyuşmuştu. Zorlukla birkaç adım atıp kendimi toparladıktan sonra etrafıma baktı. Burası bir çeltik tarlası idi. Pirinç ekimi yapılıyordu. Babam:
-İşte o çok sevdiğin pilav var ya; onun pirinci işte burada böyle ve ne zorluklarla yetişiyor. Görüyor musun? Dedi. Hayretler içindeydim. Ben pirincin sulak yerde yetiştiğini, ekilen  yerlere çeltik denildiğini okumuş, duymuş ve dinlemiştim ama insanların böyle paçalarını sıvamış  suyun ve  çamurun içinde yüzdüklerini de hiç görmemiştim. Saatlerce suyun içindeydiler. Bu iş yani pirinç tarımı ne kadar da zahmetliymiş meğer diye düşündüm.
Hem belleri  ağrımıyor muydu, öyle saatlerce elleri ve ayakları suda durarak bir şeyler yapmak çalışmak çabalamak ne kadar zordu Yarabbi! Ben bunları düşünürken babamın yanındaki köylülerle uzaklaştığını ve benimde bir kenarda kalakaldığımı fark ettim. Hemen önümde çok yaşlı bir kadın eğilmiş suyun içinde bir şeyler yapıyordu.
-Hoş gelmişsiniz oğlum,sağa söylüyom. Heeey! Hoş geldiniz!
-Aa özür dilerim teyze, dalmışım, Hoş bulduk. Kolay gelsin, nasılsınız.
-Nassı olalım işte Allaha şükür, yuvarlanıp gidiyoruz, görüyorsun suyun içindeyiz. Eğmek parası.
Yaşını tahmin edememiştim. Sordum. Annemden birkaç yaşta küçük olmasına rağmen ama öyle yaşlı gösteriyordu ki. Yüzü  kırışmış, başörtüsünün kenarından görünen bir tutam saçı da bembeyaz olmuştu. Bir yandan çalışıyor bir yandan da benimle konuşuyordu.
-Okuyonmu?
-Evet,
-Nerede?
-Liseyi bitirdim bu sene.
-Afferim.
-Okuyup da ne olacaksın?
-Bakalım, doktor olmak istiyorum.
-İnşallah , Allah CC yardımcın olsun.
-Amin teyze ,cümlemizin.Sizlerinde.
Yaptığınız iş ne kadar zor teyze, ben pirinç ekiminin bu kadar zor olduğunu bilmiyordum!
-Ne sanırsın ya, bir avuç pirinç için bir ömür veriyoz burda, dabanlarımız, avuçlarımız suyun içinde.
-Bende zannediyordum ki bu iş.
-Gordün işte, sanıldığı  kadar goley değil.
-Hem hangi iş goley ki. İnsana öyle hemen ekmek vemiyorlar bu dünyada.
-Biliyon mu?
-Neyi Teyze?
-Geçenlerde  bizim gomşu  Hatce gadının torunları geldi  Alamanya' dan.Guççük iki oğlan , pirinci de, yomurtayı da pavlikada yapılıyor sanıyorlarmış. Hele tavukların boynuna ip takıp da it gibi sürümeye galkmadılar mı?
-Gule gule öldüydük. Heleççik bebeğin biri yımırtayı tavıkdan çıkarken görmüş .Bi daha ikisine de yımığta yediremedik.
-Ne bilsinler bebekler,gavır ellerinde büyüyünce öğle oluyo. Cahallık işte. İkimizde gülüştük
-Ayran içen mi?
-Zahmet vermeyeyim,hem işiniz de var.
-Hazır  zaten oğlum, şimdi alır gelirim.
Doğruldu, çamurun içinde zorlukla ilerledi. Bir kenardaki  eşyalarının bulunduğu yere  çıktı. Biraz sonra elinde bir tas ayranla geldi.
-Buyur bakelim guççük beey.
-Sağ ol teyze!
-Allah razı olsun, susamıştım. Çok makbule geçti. Eline sağlık.
-Afiyet ossun . Bi daha veremmi?
-Yok kafi geldi, teşekkür  ederim, ölmüşlerinizin  canına değsin.
-İyi para kazanıyormusun bari teyze. Bu kadar zor bir iş karşılığında.
-Ne gezer evlat, garınımızı zor doyuruyoz.
-Mesela bugün mayış  günü, yarın  elimizde heç para galmayacak, tuza gaza, şeker,una hep zam yaptılar. Kimse bizi  düşünmüyo,heç düşünmüyo.
-Neden teyze.Annem hep pirincin pahalı olduğunu söyler. Tanesini  tabakta bırakmayın der. Bir taneye bin melaike hizmet ediyormuş der.
-Orada öyle ama tarlada para etmiyo.
-Mesela bugün maaşınla ne yapacaksın teyze, nerelere dağıtacaksın.
-Tel alacağım.
-Ne teli?
Cevap vermedi, birden düşüncelere daldığını hissettim, hem çapa  sallıyor hem de içini çekiyordu. Birden doğruldu. Bana döndü.
-Anan bunun bir tanesine bin melaike hizmet ediyormuş diyo, he.
-Evet teyze!
-Anan doğru söylemiş,gutlu kadınmış.Biliyo.
-Hem sen melaike gordün mü heç?
-Yoo , nereden göreyim. Onlar görülmez ki?
-Gorülür, gorülür.Benim  yavrım da melaike gibiydi.
-Ne oldu yavrunuza?
-Ne sen sor ,ne ben söyleyim?
-Ne oldu teyze?
Gözleri  yaşarmaya başlamıştı. Elindeki çapayı bıraktı. Kolunun tersiyle gözlerini  silmeye çalıştı. İçin için ağlıyordu. Birden kendimi  suçlu hissettim.Yarasını deşmişdim. Kimbilir oğluna ne olmuştu. Neydi ızdırabı?
-Sefillik, fukaralık işte. Yıllarca bu işten garnımızı zor doyurduk. Bir kenara üç-beş kuruş artırıpda evimizin pencerelerine bir tel takamadık.
-Ne teli teyze? Haa,demin söyleyecektiniz de.
-Hani şu sinek girmesin diye satılan teller varya? Göz göz,delik delik.
-Evet, anladım.
-İşte para bulupda bir teli  bulamadık. Fakirliğin gözü kör olsun. Buralarda çok olur. Aha bu çamırın yüzünden . Sivrisinek soktu da, sıtma oldu ve öldü zavallı yavrım. İşte  o bir pirinç tanesine hizmet edenlerden birisi de benim melaike oğlumdu , annadın mı?

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 65

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TEZİMİZ
Tezimiz  ,Çorum’un “nev’i Şahsına münhasır” veya “özgün” niteliklerini, etnoğrafyasını, folklorünü  bir kere daha tebarüz ettirmek ; bunun  Anadolu Medeniyeti içeresindeki  yerini ve ehemmiyetini  ortaya  koymak  amacını  taşımaktadır.
Öteden beri  Antik Hitit Medeniyetinin gölgesinde  kalarak  son yıllarda artan turizm potansiyelinden de böylelikle istifade edememiş; öte yandan saf, duru ve yerel kültür değerlerini de daima içinde barındırmış olan Çorum’u bir kere  tanımak ve tanıtmak arzusundayız.
Takdir edilmelidir ki bir bölgenin tüm  yönleriyle araştırılması, tarih içindeki  rolünün ortaya konması ve varsa onu diğerlerinden ayıran özelliklerin anlatılması pek kolay bir iş değildir. Yıllara ve ciltlere sığmayacak zengin  bir kültürü tevarüs  etmiş olan Anadolu’yu  sadece kültürel olarak ele almak  bile çok geniş ve kapsamlı araştırmalar ile olağanüstü çabalar gerektirecektir.
Yurdumuzda etnografya ,dil ve edebiyat, sosyal adet ve  ananeler ,halk oyunları ve folklor, antropoloji,el sanatları, yaşayan adet ve gelenekler ile ve hatta Anadolu mimarlık ve sanat  Tarihi  üzerinde yeterli çalışmaların yapıldığı;arşivlerin gereğince incelendiği,mevcutların envanterinin çıkarıldığı,tasnife alındığı  kanaatinde  değiliz.Hatta ülkemizin tanıtımı ve turizm politikası bile  Ege ve Akdeniz’deki iklim ve doğa güzelliklerimiz ile bizden önceki uygarlıkların  antik  medeniyetlerine odaklanmış bir şekilde seyretmeye devam etmektedir.Bütün bunların  tabii bir sonucu olarak İç Anadolu Müslüman Türk Medeniyeti daima gölgede kalmış; yeterince aydınlatılamamış,anlatılamamış, öğretilememiş hatta anlaşılamamış bulunmaktadır.
Antik Hitit medeniyeti üzerinde yeteri kadar çalışma yapılmıştır kanaatindeyiz. Belki kazılar ve yeni eserlerin ve yerleşim birimleri ile arkeolojik buluntuların  ele geçirilmesi uzun yıllar alabilir. Hatta yurdumuzdaki müzelerin hemen pek çoğu antik çağlara ait malzeme ile dolu olmasına rağmen Anadolu’muz dünyanın  en büyük canlı ve hala yaşayan bir açık hava müzesi olarak  fark edilmeyi beklemektedir.
Çorum’ un ve Anadolu’nun yeni sahibi Müslüman Türkler’ dir ve bu uğrunda kan dökerek ve büyük bir bedel ödeyerek  sahip olduğumuz bir nimet ve aynı zamanda da  anavatanımız ve yurdumuzdur. Bunu yeterince anlamak, tanımak ve tanıtmak, yeryüzü kültürleri arasındaki layık olduğu şanlı  yerine ve “asrın  idrakine” oturtmak  borcumuz olmalıdır.
Böylece iddiamız odur ki :
Çorum ve havalisinde tevarüs eden bu iç anadolu medeniyeti;
Ülkemizdeki diğer bölgelere kıyasla çok daha saf ve bakir etnoğrafya unsurları  ile Orta asyadaki anavatanımızdan gelen  özgün ve nev’i şahsına münhasır  değerleri ihtiva etmektedir.
Bu  köklerin üzerinde  taşıdıkları hususiyetler yeni  yurdumuzun havası suyu ve toprağı ile yoğrularak şekillenmiş ve hem vatanımızın hem de dünyanın en doğru ve güzel uygarlığını  ortaya  çıkarmıştır..
Ülkemizin diğer köşe ve bucaklarının  kültür ve medeniyet adına tescili ve çıkış noktası hatta batıya uzanması hep orta ve iç anadolu eliyle olmuştur.
Bugünki mesahamızın dört katı kadar büyük Devlet-i Ali Osmani medeniyetinin kalbi ,acıları ve özü  hep burada kalmış;onun devamı olan devlet yeniden burada kurulmuş; yeni Türk ve İslam Medeniyeti ;modern Türkiye Cumhuriyeti olarak burada  şekillenmiştir.
İslamın potasında eriyen nice kabile, millet veya insan toplululuklarının   kültür  cevherleri bizden önceki antik çağların kalıntılarıyla ve mirasıyla  hem hal olmuş ve  ortaya bugünki özgün “Anadolu Medeniyeti”  çıkmıştır.
Işte bu medeniyet içesirisde Çorum saflığını daima korumuş orta asya cevherlerini ve asil doğrularını daima muhafaza etmiştir.
Bunun sebebleri şunlardır :
Orta asya oğuz boylarının  doğrudan gelip yerleştiği son vatandır.1071 de  kapıları açılan ve 1096 da son  haçlı seferinden sonra artık ebediyyen bizim olan ve dünya durdukça da bizim olacak olan “Ana Vatanımız”  olmasıdır
Büyük göç yolları ve ticari güzergahlar üzerinde olmayıp sefer yolları üzerindeki  askeri bir menzil de değildir .
Ezici bir düşman hakimiyetinde uzun  zaman kalmamıştır. Bünyesinde  gayrımüslüm unsurları  fazla ve uzun zaman barındırmamıştır. (Bu unsurlar şehrin kültür,adet ve gelenekleri  üzerinde  hiç etkili  olamamışlar; sadece ticaret, sanat ve  zanaatla uğraşmışlardır.) Yakınında veya sınırlarında kültür etkileşimine gireceği  farklı bir millet veya başka bir devlet yoktur.
Lisanını, ibadetini  ,yaşantısını  yasaklayacak bir dış tehdit almamıştır.
Büyük göçler ve istilalarla demografik yapısı değişmemiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra da bu içe kapanık ve ketum halini sürdürmüştür.
Yeni devletin başkentine bu kadar yakın olması nerede ise hiç bir avantaj sağlamamıştır.21.yüzyılda havaalanı ve demiryolu yoktur.Ana karayolları bile hala tek şeritir. Devletin yegane yatırımı  seksen yıldır iki fabrikadan ibarettir.(Şeker ve Çimento Fabrikası).
Okuma yazma oranı ülkemizin en yüksek seviyede  olan ilidir. Cumhuriyetten once en uzun askerlik  yapanların(iskilip 9-14 yıl ) ve en çok gidip de dönmeyenlerinin  olduğu bir kahramanlar ve yiğitler şehirdir.
Osmanlı’nın  ve yeni cumhuriyetin bir sürgün yeridir. Isyancıların mesken tuttuğu ama aynı zamanda  Milli mücadelenin  kilit isimlerinin de yetiştiği bir fakir beldedir.
Dünyaya asırlar boyu açılan tek kapısı Samsun vilayetidir.Bütün ihtiyaçlarını oradan  karşılamıştır.
Bugün  ise görünüşte büyük metropollerin herhangi bir semtinden farkı olmayan; en çok ortaklıklı şirketlerin bulunduğu,kendi yağı ile kavrulmaya  çalışan, kendini sevenleri  kendine aşık eden; Evliya Çelebi’ nin dediği gibi  “Güzelleri  Bol Çelebileri Çok ”bir Anadolu vilayetidir.
Bizde bu tezimizde tarihi Çevre birimleri olan Tarihi  Çorum evleri ile onlardaki yaşamı ,mimari özellikleri ile  anlatacak, kısmen, dil ve lisan üzerinde  duracak birazda bir folklor değeri olan Yemek antropolojisinden bahsedeceğiz.İl geneli  ile bazı ilçelerde otuz yıldır sürdürdüğümüz tarihi çevre  araştırmalarımızın  neticelerini  ortaya koyacak; onlarda  fark ettiğimiz  ve nev’i şahsına münhasır özellikleri,doğruları ve hatta güzellikleri dile getireceğiz.
Bütün bu tesbitlerimizin sonucunda da büyük Anadolu uygarlığının yeniden ortaya konulması, tebarüz ettirilmesi,anlaşılması,gelecek kuşaklara zengin bir kültür mirası olarak devredilmesi,anlatılması ve sevdirilmesi hatta sahip çıkılması için gereken çareleri önereceğiz.
Saygılarımızla…
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 66

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YARDIM
Uzun bir masanın etrafına dizilmiş çok sayıda subay oldukça gizli ve hararetli bir toplantı yapıyordu. Konu Amerikan Yardımıydı ve Amerika'dan olduğu gibi diğer ülkelerden de farklı yüksek rütbelerde çok sayıda subay vardı.
Göğsü yıldız ve madalyalarla süslü yaşlı paşalar gümüş saplı bastonlarına dayanmış topluluğu dinliyorlar, belli ki gözlemci olarak bulunuyorlardı. Vietnam’da ve körfez harekâtlarına katılan subaylar birer birer kürsüye çıkıyor, topluluğa film gösterileri eşliğinde bir şeyler anlatıyorlardı.
Gündemdeki konu Amerikan yardımının önemi üzerinde merkezleniyor ve Nato’ya üye ülkelerin yükümlülüklerini tam yerine getirmediklerinden yakınılıyordu. Birleşik devletler ordusundaki her bir asker için Amerikan hükümetinin ne kadar para harcadığı anlatılıyor bunun dörtte biri kadar bile diğer Nato ülkelerinin harcama yapmadığından yakınılıyordu.
Her zamanki gibi Nato içinde Amerika’yı ve onun çıkarlarını öne çıkaran bir toplantı yapılıyordu. Yine her zaman olduğu gibi kararlar onun aleyhine alınacak ve sam amca her zaman her yerde olduğu gibi burada da galip gelecekti.
Bir an her şeyi göze alıp bu kadar kurmay subay, emekli Nato generalleri ve kuvvet komutanları varken kalkıp: "Bosna’da dört yüz bin kişi ölürken, altmış bin kadının ırzına geçilir, elli bin küçük çocuk öldürülür,  pazar yerine atılan bir havan mermisi ile Müslümanlar paramparça edilirken neredeydiniz?  Oradaki komutanınızın Sırplarla kadeh kaldırırken çektirdiği bu fotoğrafta mı yalan" diye sormak geldi? " İkiz kuleler bahanesiyle yerle bir ettiğiniz fakir Afganistan’daki üç bin masum ailenin ailesine tazminat ödediniz mi? Olayların baş sorumlusunun mossad olduğu anlaşıldıktan sonra neden bu ülkeden çekilmediniz.
Attığınız yardım paketleri misket bombaları ile neden aynı renkteydi. Bunları mayınlı bölgelere atarak, fakir kadın ve çocukların o bölgeye hücum etmelerini sağlayıp paketlerin açılması neticesi havaya uçarak parçalanıyor sizde böylece bölgeyi mayından temizliyordunuz.
Siz mi adalet dağıtıyorsunuz, bütün bunlar olup biterken nasıl insan haklarından bahsediyorsunuz. Bizimde istihbaratımız yok mu?  O Müslüman ülkeyi siz uydudan seyrediyorsunuz ama bizim orada yaşayan binlerce vatandaşımız, akrabamız, tüccarımız öğrencimiz var. Sizden çok daha kolay o ülkeye girip çıkıyoruz. Bilgi ve haber alıyoruz anlattıklarınızın hepsi ama hepsi yalan şimdi de gözümüzün içine bakarak bizleri kandırmaya uğraşıyorsunuz. Nato bütçesine yaptığımız katkıyı ülkemize aktarsak her yıl beş baraj inşa ederiz. Üstelik faydalandığınız üslerden de yıllarca İslam dünyasına saldırdınız ve Müslüman kanı akıttınız. Üstelik bu antlaşma sadece komünistlere karşı kurulmuştu, kominizim bitti. Bu seferde onların başı Rusya’yı pakta almaya çalışıyorsunuz. Komünizme karşı kurulan bu antlaşma şimdi kime karşı ve neyi savunuyor, sizin çıkarlarınızı değil mi ?"
İçinden bunları söyledi, haykırdı, haykırdı durdu. Gözleri doldu, bombalanan Kabil, iki yüz bin Şehit veren Irak, masum Sudan, Bosna, Kosova birer film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Bu haramilere söylenecek o kadar çok söz vardı ki. Oturduğu yerden Üstlerine baktı, onlarda başları önlerinde susuyorlardı. Hem susmasalar ne yapacaklardı ki. Arkalarında meclis ve halk desteği yoktu ki. Ülke gençliği Amerikan gençliği gibi giyiniyor, Amerikan sigarası yerli sigaradan çok tüketiliyor, onların müziği dinleniyor, onların lisanı konuşuluyordu. Hele büyük kentlerdeki tabelalar ve tüketim merkezleri adete birer küçük Amerika idi. Bu kadar bu ülkenin ve yaşantısının hayranı uyuşmuş bir halk kitlesi varken kime karşı çıkabileceklerdi ki.
Yarın sevgililer günü, öbür gün cadılar bayramı, kolası, hamburgeri, sineması, cazı, sazı ve bilumum kepazelikleriyle küçük Amerika olmuştu ülkesi.
Yutkundu, yutkundu. Boyun damarları gerilmiş başına ağrılar girmişti. İçinden böyle bir güne lanetler okuyordu. İşte, kalkıp taa İngiltere’den iki ay deniz yolculuğundan sonra gelerek Çanakkale’den geçmeye kalkışan İngiliz ordusunun subayları.  Anadolu’yu bir baştan bir başa geçerek taa Maraş'a kadar gelen ülkedeki Ermeni ile birlikte yapmadığı katliam bırakmayan Fransızlar.  Libya’yı otuz yıl haraca kesen ve ülkeyi dikenli tellerle çeviren Akdeniz’imizin ve bizim eski Trablusgarp’ın işgalcisi İtalyanlar, İzmir’i yakan ve 9 Eylül'le denize döktüğümüz Yunanlılar Çeçenlerin ve Kafkas Müslümanlarının katili Ruslar.  Bizi birinci dünya harbine sokan Almanlar. İşte bütün düşmanlar oradaydı. Şimdi biraz sonra bu hainlerle eller sıkılacak, kadehler kaldırılacaktı.
Afganistan’da beş bin masum sivil kadın, ihtiyar ve çocuk şu mübarek Ramazan günlerinde dev ağır bombardıman uçaklarından yağan birer tonluk bombalarla şehit edilmişti. Bir köyün yok olmasına bir bomba yetiyordu. Toprak evlerde çamur sıvanmış camilerde dua eden müminler paramparça ediliyordu. Şimdi de kalkmış operasyonun başarısı diye konuşuluyor ve birbirlerini tebrik ediyorlardı. Allah’ım! Bu ne acı bir şeydi. Bunları bilmek, bunları hissetmek ve hiçbir şey yapamamak ne kadar acıydı. Yine üstlerine baktı, hepsinin başı önündeydi. Birden bir karışıklık oldu. Kürsüdeki sarışın ve uzun boylu Amerikalı bu sefer, evet bu sefer Türkleri hedef alarak konuşuyor ve Amerikan yardımı olmazsa Türkiye’nin hiç bir şey yapamayacağını savunuyordu.
Ağzını yayarak yaptığı konuşmasına büyük bir gurur ve kibirle devam etti. Senelerdir hemen her marka silahı Türkiye’ye vermişler ve Türkiye’de sadece cephane yapabilmiş, yüksek teknolojiyi bir türlü yakalayamamıştı. Hele Türkiye diğer Nato ülkelerine nazaran askerine en az para harcayan ülke konumundaydı. Oturduğu yerden üstlerine baktı, komutanı not alıyordu. Belli ki biraz sonra cevap hakkı ülkesine gelecekti. Patavatsız ve şımarık Amerikalıyı büyük bir kızgınlıkla dinledi. Burası böyle bir Nato toplantı değil de bir cephe olsaydı, gösterirdi bunlara ama.
Sorular soruyordu devamlı Amerikalı ve Türkiye’nin bunları cevaplamasını istiyordu. Sonra konuşması bitti topluluğu selamladı ve yerine oturdu. Salonda buz gibi bir hava esiyordu. Herkes Türk delegasyonunun ne diyeceğini merak ediyordu. Komutanı kendisine baktı, gözüyle "sen cevaplayacaksın" diye bir işaret yaptı ve arkasına yaslandı.
Uzun masanın çevresindeki heyetin ikinci halkasındaydı. Oturduğu yerden kalktı. Komutanına baktı. Üstü" sana güveniyorum" der gibiydi. İlerdi, Kürsüye geldi. Amerikalı için yapılan alkışlar hala devam ediyordu. Bir an onların dinmesini bekledi. Topluluğu selamladı.
Onlara insan haklarından merhametten bahsetmeyecekti. Sivil bir toplantıda olsa ve sahipsiz sokak köpeklerine gösterilmesi gereken merhametten bahsetse gözleri yaşaracak olan bu insanlara bir ders vermeliydi. Öksürdü. Salona birden bir sessizlik hakim oldu. Sol kenarda oturan simültan tercümanlara baktı.
-Her kullandığım kelimeyi çok dikkatli tercüme edeceğinizi umarım. Dedi.
-Size bir araştırma takdim ediyorum.
 On yıl önce yapılmış ve burada her Türk ailesinin askerdeki oğluna kaç dolar gönderdiğini yazıyor. Daha Türk annelerinin elleriyle ördüğü çoraplar, yün fanilalar veya başka iç giyimleri kayıtlı değil. Araştırmalar; sadece ülkemin askerdeki oğlunu düşünen yegâne memleket olduğunu gösteriyor, yapılan harcama da Amerikan ordusunun harcamasına yakın. Memleketimin savunma bütçesinin ise nerede ise dörtte biri.
-İtiraz ediyorum, bu araştırmayı kim yapmış.
-Natonun yaptığı resmi bir araştırmadır bu rapor ve dönemin genelkurmay başkanı A.Haıg' in emriyle 1975 de yapılmış.
-Olabilir. Fazla önemli değil.
-Ama demin aksini söylüyordunuz.
-Peki, öyleyse, söyler misiniz bana. Amerikan yardımı askeri kredisi, teknolojisi, silahları olmazsa nasıl savaşacaksınız? Bir savaşta ne yapacaksınız?
-Bizim çok önemli bir aracımız vardır. Sulh zamanlarında da çok iş görürdü ama esas harpte kullanırız onu. İki tekerleği vardır. Motoru yoktur. Muazzam silah ve cephane taşır, giderken de korkunç sesler çıkarır. Özellikle geceleri ay ışığında daha çok yol alır. Bir harp olursa onları sakladığımız yerlerden çıkaracak ve yine kullanacağız.
-...
-Onu bazen yürütmek için öküzleri kullanırız. Olmazsa insanlarımız çeker. Her iklimde çalışır yani gider. Biz ona kağnı diyoruz. Binlercesi vardır ülkemizin her köşesinde. Ve biz o kağnılarla kovduk vaktiyle ülkemizi işgal eden dedelerinizi. Buna da inanmazsınız işte İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve Rus delegeleri burada. Sorun onlara, Haydi. öyle değil mi?
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 67

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YEŞİLAY  75.YIL İLKÖĞRETİM OKULUNDA
İlimizdeki seri konferanslarına devam eden Yeşilay Çorum Şubesi geçtiğimiz gün de  75 yıl ilköğretim okulundaydı. Ders yılı başından  beri hız kesmeden ilimiz  eğitim kurumlarını  gezen ve öğrencileri  bilgilendiren Türkiye Yeşilay  Derneği  Çorum  Şubesi  başkanı  Attila Alpay amaçlarının;  madde  bağımlılığı ile hiç tanışmayan, zararlı maddeleri  kullanmayan, ruh  ve beden sağlığı  yerinde bir  nesil yetiştirmek olduğunu anlatarak şunları söyledi :
"Yine  bir okulda  genç kardeşlerimizi ve  öğrencilerimizi bilgilendiriyoruz. Sigara, uyuşturucu ve zararlı madde satıcıları onların yolunu beklemektedir. Bizleri bu yaşta kimsenin etkilemesi mümkün değildir. Ama  onların  taze bedenleri ve körpe  dimağları  her zaman etki  altında  kalmaya  müsaittir. Bizlerin çabaları onları bilgilendirmekten ibarettir. Duyarlı öğretmen arkadaşlar sayesinde okulları ziyaret ediyoruz. Bu sefer de iki yıl önce geldiğimiz 75.yıl ilköğretim okuluna tekrar geldik. İl dahilinde hiç gitmediğimiz okullar  ve  bizi çağırmayan  eğitim kurumları bulunmaktadır. Sigara  alkol ve madde  bağımlılığı  ile mücadele sadece Yeşilaycıların  değil hepimizin  görevi  olmalıdır. Tüm eğitimcileri, rehber öğretmenleri, gönüllüleri bize katılmaya davet ediyorum. Ayrıca öğrencilerini bilgilendirmemize imkan tanıdığı  için  75.yıl  ilköğretim okulu müdürü  Sayın Mustafa  Fuculara  da Türkiye Yeşilay Derneği  ve şahsım adına  saygılarımı sunuyorum."

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 68

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YEŞİLAY ERKEK YURDUNDA
Sigara  Alkol ve tüm bağımlılık yapan maddelerle  ilgili mücadele ve bilgilendirme çalışmalarına devam eden Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi geçtiğimiz günde Çorum Shçek bağlı  erkek  yurdunda bir konferans  verdi.
Sigara bağımlılığının  bilhassa gençler arasında  çok erken yaşlarda başladığına  dikkat çeken Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi  Başkanı Attila Alpay ,sigarayı  kolalı ve alkollü içeceklerin takip ettiğini bunun da yükselerek  ağır bağımlılık yapan maddelere  doğru geliştiğine  dikkat çekerek  şunları söyledi :
"Uzun yıllar sigara içen arkadaşlarımız ve  hemşerilerimiz  sigara kanunu  ile sigarayı bırakmak mecburiyetinde kalmışlardır. Kırk-elli yıl içtikten sonra bırakmanın   bir faydası yoktur. Bizim maksadımız ruh ve beden sağlığı  yerinde bir  nesil yetiştirmektir.Bunun da yolu  hiç başlamamaktır.
Şimdiki  bilgisayar çağında  yetişen  yavrularımız  bizden çok daha geniş teknik  bilgi ve beceri imkanlarına  sahip  bulunuyorlar. Onların  bizim düştüğümüz hatalara  düşeceklerini  sanmıyorum. Yıllarca bir zehire  tutsak olarak  bir servet  ödemek ve karşılığında  kanseri, kalp hastalıklarını  ve ölümü satın almak akıl  işi olmasa gerek. Bizim yaptığımız  da onları  bilgilendirerek  gelecekte  bizlerin  hatalarına düşmemelerini sağlamaktır.
Bu itibarla her yıl geldiğimiz Shçek birimlerinde sinevizyon destekli konferanslar vermeye bu yılda davet   edildik. Gençlerimizin ilgisi salon ve hazırlıklar  mükemmeldi. Yurtta  yaşayan ve çoğunluğu orta öğretim çağındaki gençlerimizi bilgilendirmemize   ve işbirliği  yapmamıza imkan tanıyan Shçek  İl Müdürü  Sn.Mustafa Oruç' a ve gerekli  organizasyonları büyük bir titizlikle yapan Erkek Yurdu Müdürü Cemil İnceyılmaz' a,Müdür yardımcısı Adem Yılmaz' a ve  Çocuk ve gençlik Merkezi  müdürü Sn.Numan Yakut' beyefendiye ;yetiştirme yurdu idareci ve öğretmenlerine ve tüm yetkililere sonsuz şükranlarımızı  sunuyor; Türkiye Yeşilay Derneği ve şahsımız  adına çok teşekkür ediyoruz."

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 69

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YEŞİLAY  HAFTASINDA SİGARAYI BIRAKTI
Yeniyol mahallesi  Gazi  sokakta  işyeri  sahibi olan 42  yaşındaki  Kemal  Öztürk de Yeşilay haftası  dolayısıyla  sigarayı bırakanlar kervanına  katıldı.Türkiye Yeşilay Derneği  Yeşilay Çorum şubesi tarafından sigarayı  bırakması  dolayısıyla  kendisine  şükran belgesi verilerek , tebrik edilen ve bilgisayar  hizmetleri   veren   bir  müessesenin  sahibi  olan Kemal Öztürk yirmi yıldır sigara  içtiğini belirterek  şunları söyledi :
“Yıllardır zararlarını  bu kadar  bilmeden  sigara  içiyordum. Pek de  fazla  içtiğim söylenemezdi ama  her an artırabilirdim.  Geçtiğimiz  aylarda  Yeşilay Başkanımız  Attila Alpay ile tanıştım.İşyerime gelerek  bana ve  yanımda  çalışan gençlere  kısa bir konuşma yaptı ve  sinevizyon görüntüleri ile  bizi  bilgilendirdi. O sırada  epeydir  fark etmediğim  zararlarını  resim ve  filmlerden görüp  öğrendim.Epey canım  sıkıldı. Fakat o anda  bu işten kurtulmak için  gün bu gündür  dedim  ve  son paketimi  Attila  ağabeye  vererek  bu işe  son verdim. Bırakalı  dört gün  oldu  . Biraz zorlanıyorum  ama  sağlıklı  ve uzun ömürlü  yaşamaya da  alışacağım. Kimler  bırakmadı  ki.Ben mi bırakamayacağım. Bu zehrin esiri olarak  hem ömrümden  yirmi  yılı kaybedeceğim ve  birde  maddi ve manevi  büyük kayıplara uğrayacağım.Artık geri dönüş yok. Beni kimse  başlatamaz. Dumanını  yel ve parasını  da  el almayacak. Hem sağlıklı olacağım  hem de   param cebimde kalacak. Bu krizde bütün  esnaf  arkadaşlara tavsiye  ediyorum.
Bunu  herkes bırakabilir.
Herkese  sağlık ve  mutluluklar temenni ediyor  ve Yeşilay haftası münasebetiyle  sigarayı  bırakmalarını sağlıklı bir yaşamı  tatmalarını diliyorum.”

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 70

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YEŞİLAY İLİM  YAYMA’DA
İlim Yayma Cemiyeti Çorum Yurdunda Türkiye Yeşilay derneği  Çorum Şubesi Başkanı Attila Alpay; gençleri zararlı maddeler konusunda  bilgilendirdi.
Yurdumuzda  gün geçtikçe artan  sigara  bağımlılığı  başta olmak üzere  gençlerimizin ruh ve beden sağlığını etkileyen her türlü  madde bağımlılığı  üzerinde de  duran Yeşilay şubesi  başkanı Alpay; bu tür konferanslarında  dinleyicilerini  sigara  içmekle  itham etmediğini ; bilakis gençlerimizi yarınların  geleceği olarak gördüğünü ve bilgilendirmek  için bu  tür davetlere  gittiğini de  belirterek : “Burası  bir paratoner gibi  gençlerimizi her türlü  tehlikeden  kurtaran ve  koruyan bir cemiyet  çatısıdır. Bu itibarla biz bu tür yerleri diğer  toplu öğrenci kurumlarından  farklı görmekteyiz.  Zira bir misyonu temsil eden  gençler burada  barınır ve eğitilirler. Bu itibarla bizde üzerimize düşeni yapmaya geldik. Sevgili genç kardeşlerimizi her yıl olduğu gibi bu  yılda bilgilendirdik. Onları da gelecekte zararlı  maddelerle mücadelede yanımızda görmek istiyor; Türk İslam toplumunu   tehdit eden  unsurlarla mücadele de   birlikte  çalışmaya  gerekirse savaşmaya  davet ediyoruz.
Bizi bu gece buraya davet eden kıymetli eğitimcilerimize ve yurt müdürlüğüne sonsuz şükranlarımızı sunuyor; tüm öğrenci kardeşlerimize başarılar ve sağlıklar diliyoruz.”
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 71

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YEŞİLAY KIZ YURDUNDA
Sigara  Alkol ve tüm bağımlılık yapan maddelerle  ilgili mücadele ve bilgilendirme çalışmalarına devam eden Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi geçtiğimiz günde Çorum Shçek kız yurdunda bir konferans  verdi.
Sigara bağımlılığının  bilhassa gençler arasında  çok erken yaşlarda başladığına  dikkat çeken Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi  Başkanı Attila Alpay ,sigarayı  kolalı ve alkollü içeceklerin takip ettiğini bunun da yükselerek  ağır bağımlılık yapan maddelere  doğru geliştiğine  dikkat çekerek  şunları söyledi :
"Uzun yıllar sigara içen arkadaşlarımız ve  hemşerilerimiz  sigara kanunu  ile sigarayı bırakmak mecburiyetinde kalmışlardır. Kırk-elli yıl içtikten sonra bırakmanın   bir faydası yoktur. Bizim maksadımız ruh ve beden sağlığı  yerinde bir  nesil yetiştirmektir.Bunun da yolu  hiç başlamamaktır.
Şimdiki  bilgisayar çağında  yetişen  yavrularımız  bizden çok daha geniş teknik  bilgi ve beceri imkanlarına  sahip  bulunuyorlar. Onların  bizim düştüğümüz hatalara  düşeceklerini  sanmıyorum. Yıllarca bir zehire  tutsak olarak  bir servet  ödemek ve karşılığında  kanseri, kalp hastalıklarını  ve ölümü satın almak akıl  işi olmasa gerek. Bizim yaptığımız  da onları  bilgilendirerek  gelecekte  bizlerin  hatalarına düşmemelerini sağlamaktır.
Bu itibarla  her yıl geldiğimiz Shçek birimlerinde sinevizyon destekli  konferanslar vermeye bu yılda davet   edildik. Gençlerimizin ilgisi salon ve hazırlıklar  mükemmeldi.Yurtta  yaşıyan ve çoğunluğu orta öğretim çağındaki gençlerimizi bilgilendirmemize   ve işbirliği  yapmamıza imkan tanıyan Shçek  İl Müdürü  Sn.Mustafa Oruç' a ve gerekli  organizasyonları büyük bir titizlikle yapan Çocuk ve gençlik Merkezi  müdürü Sn.Numan Yakut' beyefendiye ;yetiştirme yurdu idareci ve öğretmenlerine ve tüm yetkililere sonsuz şükranlarımızı  sunuyor; Türkiye Yeşilay Derneği ve şahsımız  adına çok teşekkür ediyoruz."

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 72

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

YEŞİLAY  ÜNİVERSİTEDE..
Her  yıl geleneksel  olarak yapılan üniversite  bahar şenliğine  bu  yıl Açaray  gençlik kültür ve sanat  Derneğinin  davetlisi  olarak katılan  Türkiye  Yeşilay Derneği   Çorum Şubesi de açtığı  standıyla ilgi ve beğeni   topladı.
Üç gün süren  şenlik boyunca  gençlerle beraber olan  ve onlara sigara  alkol ve  uyuşturucuların zararlarını anlatan Şube  başkanı Attila ALPAY; gördüğü ilgiden  memnun  olduğunu   belirterek şunları söyledi :
“Hitit  üniversitesinin Geleneksel olarak yaptığı  bahar  şenliklerine  bu yıl ilk defa  katıldık. Üniversite  yönetiminin  bize verdiği  yerde  stand açarak  panolarımızı  yerleştirdik. Üniversite gençliğimizden  çok büyük bir ilgi  ve   alaka gördük. Pek çoğunun  sigara içmesine rağmen  hemen hepsinin bırakma isteği içinde  olduklarını gözlemledik. Bütçelerinin  büyük bir kısmının  bu zehire gittiğinin ve şiddetle zehirlendiklerinin hemen  hepsi farkında. Yine hepsi de  kurtulma  yolları arıyor.Onları bilgilendirdik , broşür ve cd dağıttık.Sorularını  cevapladık.Sergi  süresince  sigarayı  bırakan gençlere  belge ve armağanlar verdik.Gördüğümüz samimiyetten son  derece memnunuz. Bütün  gençlerimizin sigarayı  ve kimne içiyorsa bilumum bağımlılık  yapan maddelerini bırakmalarını  ve sağlıklı bir ömür   sürmelerini  diliyoruz. Hepsine  derslerinde  başarılar temenni  ederiz. Ayrıca bize  yer veren  üniversite  yönetimine ve  bizi  bu etkinlikten haberdar ederek davet eden Açaray  Kültür ve gençlik derneğine de  çok  teşekkür ederiz.”

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayı