SANAL OLMAYAN ;
 "FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR"
YAZARLAR TOPLULUĞUNA   HOŞ GELDİNİZ !
DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

SAYI 18 01/03/2010

İÇİNDEKİLER

Ahmet CANBABA MERHABA
Ahmet CANBABA SAVAŞIN GALİBİ
Ahmet CANBABA GÖRÜPTE
Ahmet CANBABA KIPIRDAMADI

Atilla ALPAY ESKİ PARALAR

Aydın ORHON HAYATIN NE ÖNEMİ VAR…

Mahmut Selim GÜRSEL PARAN YOKTU NEDEN?
Mahmut Selim GÜRSEL SENDEN NE DİLESEM YA HABİBİ!
Mahmut Selim GÜRSEL HACI ALİ KAZANCI SERGİSİ
Mahmut Selim GÜRSEL BİR BAHARA DAHA ERDİK
Mahmut Selim GÜRSEL SENİ SEN DİYE

Müslüm TUNABOYLU HALK İLE KENTLİLER ARASINDAKİ BOZUK DENGEYİ EŞİTLEMEK İÇİN “KÖY ENSTİTÜLERİ”
Müslüm TUNABOYLU KÖY ENSTİTÜLERİ NİN UNUTULMAZ EĞİTİM VE KÜLTÜR HİZMETLERİ

Mustafa Nevruz SINACI KKTC'DE SEÇİM VE "Truva Atı" SENDROMU AKP’NİN YEL DEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞI
Mustafa Nevruz SINACI ANKARA’DA TOPLU TAŞIM TRAJEDİSİ VE SÖZDE HUKUK (!) REZALETİ
Mustafa Nevruz SINACI HAKİKATİ KONUŞMAKTAN KORKMAYINIZ!..
Mustafa Nevruz SINACI KONFÜÇYÜS’Ü ANLAMAK GEREK!..
Mustafa Nevruz SINACI MEŞRUİYET VE MEŞRUAT

Necati ÇAVDAR MERHABA
Necati ÇAVDAR MERDİVEN
Necati ÇAVDAR LAF DEĞİL O’ NUN ÖLÇÜSÜ

Selma GÜRSEL KABAK KÖFTESİ (MÜCVER)

Üzeyir Lokman ÇAYCI DUA PARTİDEN’DEN UZAKLAŞANLAR ALLAH’A YAKINLAŞIRLAR !
 
Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

  MERHABA          
 
Küs  kalma  dosta  deyip  hu
Sözden  merhaba  merhaba
İnsanım  ben  belki de  bu    
Yüzden  merhaba  merhaba
 
İlham  alırım   bakıştan
Bir  gül  desenli   nakıştan
Gönlüm  bahar  kara kıştan
Yazdan   merhaba  merhaba         
 
Hatırımı soranlara 
Dosta sofra kuranlara
İçimize  girenlere
Bizden merhaba merhaba
 
Aklını  bana  takışla
Yer  ettin  gönlümde  kışla
Nazar   etmeyen  bakışla 
Gözden  merhaba  merhaba
 
Gözlerindeki   ışıktan
Yüzündeki  buruşuktan
Alnındaki   kırışıktan
İzden merhaba merhaba
 
Yaşama  nedenin haklı
İçinde  gelecek  saklı
Can evinde  sevgi yüklü
Özden merhaba merhaba   

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

SAVAŞIN  GALİBİ      
 
Mantıklı olan nedir  bir bak, akla girense
Aklı, doğru yönlendirendir başın galibi
Ayakta durup özüne hele bir dirense
Sen olursun içindeki savaşın galibi
 
Gelin mahkum olmayalım gelecek finansa
Baş kaldırsa tüm mazlumlar  A.B.D kınansa
Ne kadar gönül gözüyle görüp de  inansa
Sağduyu olacaktır bil ki  Buş un galibi
 
Önce içindeki kininde kendini yende
Hisset ölüm saçan ateşi yanacak tende
Bırakıp gerçeği, içinde olmayım bende
İçinde olmayayım böyle düşün galibi
 
Kurtardığınız  insanlar çekiyorlar yuha
Galip  çıktık dediniz  ölüyorsunuz   daha
Şimdi  sizlerde işi bıraktınız Allah’a
Bilinmez önceden savaşın  peşin galibi
 
Ölüm feryatları içinde bir kez yıkan
Binlerce eldir açılan, boğazını sıkan
Bitmez bu gidişle gözyaşı, yüreklerde kan
Sağ çıkarsa şayet bahara, kışın galibi

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

  GÖRÜPTE
Gidiyor dünyadan ölenler göçüp
Dertli paylaşıyor derdini açıp
Çıkmaz mı ağaca korkudan kaçıp
Kedi karşısında tazı görüp de              
 
Kama gibi çıksa sevgiler kından
Gönüllerde gezer bıkmaz akından
Güzeli sevmemek mümkün mü  candan
Bu kadar işveyi nazı görüp de
 
Gidiyorlar çoğu murat almadan
Yüreklerindeki aşkı bulmadan
Öyle kişiler var daha çalmadan
Oynamağa kalkar sazı görüp de                     
 
Tanrı veriyordu çoğuna yoktan
Hakkına razıydı gelirse haktan
Keyfi yerindeydi çoğunun çoktan
Birden isyan etti azı görüp de
 
Yokuşa çıkanlar inişe geçmiş
Çekilen acılar dinişe geçmiş
Ömür sona doğru finişe geçmiş
Kışa eremedi yazı görüp de                 
 
Kazan biri senin üçü çetelik
Delik cepte hiç kalmıyor metelik
Kendisi yer içer birde üstelik               
Kurda haber verir kuzu görüp de

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

KIPIRDAMADI 
 
Çocuk ufaktı bir gün
Kuzu aldılar eve
Besleyip büyüttüler
Kuzuyu seve seve
Sanki kuzu çocuğun
Canı ciğeri gözü
Babası çocuğuna 
Vermişti kesmem sözü
Kurban bayramı sabah
Kesildi canım kuzu
Ruhu candan ayırdı.
Sevap işledik diye
Kendisini kayırdı
Çocuksa kesik başı
Okşarken çıkık dili  
Döktü gözünden yaşı 
Eli kıpırdamadı
Babası uzatırken 
Çocuğuna mendili
Kesmek öyle kutsaldı
Kılı kıpırdamadı
Çocuk hala hayvanı
Öperek kokluyordu
Canı gelecek sanıp
Dilini yokluyordu
Sevdi okşadı ama 
Dili kıpırdamadı
Donup kalırken öyle
Döktü gözünden yaşı 
Eli kıpırdamadı
Kuzu çoktan ölmüştü
Dili kıpırdamadı
 
Yandı orman yandı gök
Sen yangına benzin dök
Çok büyük bir başarı
Yanıyor börtül böcek
Dumanlar öbek öbek
Yasa bürünmüş dağın
Doruğunda bulutlar
Hava durgun gün sıcak
Al bulutlu şafağın
Alı kıpırdamadı
Köz de yaban güllerin
Gülü kıpırdamadı
Yağmur gelir sel akar
Yamaçta toprak yok ki
Dağ taş sinmiş is kokar
Çalıda yaprak yok ki
Dağda yanmış ağacın
Dalı kıpırdamadı
Esse de rüzgar sessiz
Çalı kıpırdamadı
Hava sanki nefessiz
Yarınlara küs kalıp
Yağmur yağsa da yıllar
Ölü toprağın üstü
Kel kalmaktan bunalıp
Ne toprağa can geldi
Ne suçluya merhamet
Kalan leşti binlerce
Ölü kıpırdamadı
Yakan binlerce cani
Yakan binlerce deli
Nasıl varır ormanı
Yakmaya insan eli
Ses verdi dağlar taşlar
Deli kıpırdamadı
Hayat sundu tabiat
Ölü kıpırdamadı.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
ESKİ  PARALAR
Kan ter içinde  uyandı.
Hayatta iken bugüne kadar hiç görmediği ve sadece albümlerdeki kahverengi-beyaz eski fotoğraflardan hatırladığı büyük dedesini rüyasında görmüştü. Sakallı ve heybetli bir adamdı.Ona ısrarla Kuran-ı Kerim okumasını ve okuduğu takdirde sıkıntılarının biteceğini söylüyordu.Kendisine  yasin-i Şerif okuyan kimsenin kalmadığını ,onun kendisine okuduğu Yasinler ve gönderdiği fatihalardan çok memnun olduğunu belirtiyordu. Yatağın kenarına oturdu. Ne güzel rüyaydı.
-"Sen hayırlara tebdil eyle Yarabbi " sen  yardımcımız ol.Şu hastane masrafları için beni mahcup etme! Kalktı, yüzünü yıkadı. Abdest aldı. İki rekat şükür namazı kıldı. Giyindi, kahvaltı etmeden hastanenin yolunu tuttu.
-Oğlunuz  iyi beyefendi, her gün biraz daha iyileşiyor. Allah korumuş da bu kazayı ucuz atlatmış. Eğer emboli atsaydı hiç kurtaramazdık.
-Bu tıbben bir mucizedir. Birazda hastanemizin imkanları tabii..
-Evet, Allah  hepinizden  razı olsun.
Oğlu çalıştığı işyerinin arabası ile kaza yapmıştı. Ağır yaralı olarak acil servise getirmişler,iki ameliyatla dalağını ve karaciğerini almışlar,bacağına da çivi takmışlardı. Araç sigortalıydı. Oğlu da öyleydi. Ama oğlunu hayata döndüren ve akciğerlerindeki tıkanmayı gideren birde cihazı sadece bu en yakın özel hastanede vardı. Burası da çok pahalı bir yerdi. Ama ölümle hayat arasında sıkışmış kalmış bir insanın fazla uzak bir tercihi olamazdı. Buranın masraflarını ssk ödeyecekti. Ama hastanenin devletle anlaşması olmadığı için parayı kendisinden istiyorlardı.
-Ben hastanenin muhasebe müdürüyüm beyefendi. Oğlunuz on gündür burada. Size geçmişler olsun diyorum.Allah bir daha böyle acı göstermesin. Bağlı olduğu bird cihazının saatlik kirası....dolar. en son sistem bilgisayarla  çalışır. Sizden bir miktar para isteyecektim. Doktorlar yarın çıkacağını söylediler de!
-Ne tutuyor masrafımız?
-Üç milyar yedi yüz milyon beyefendi. Faturayı kimin adına keselim.
-Bana iki gün daha müsaade eder misiniz? Senet versem?
-Senet veya çek almıyoruz, karşılığı çıkmıyor, prensibimiz böyle. Lütfen sizde anlayış gösterin . Öyle çok alacağımız var ki?
-Lütfen iki gün daha müsaade ediniz. Toparlamaya çalışıyorum. Kalmaz elbette borcum,bakın oğlum daha yatıyor,kaçıcı değiliz.
-Peki size itimat ediyorum. Cuma günü görüşelim olmaz mı?
-Peki İnşallah!
Üç milyar mı demişti, küsuru de vardı. Bu onun üç yıllık maaşı demekti. Bu kadar parayı nereden bulacaktı.
Tekrar oğlunun yattığı odaya gitti. Onu hayata döndüren bird cihazından çıkarmışlar, yavaş yavaş ayılmasını bekliyorlardı. Hemşirelerden tekrar durumu hakkında bilgi aldı ve oradan ayrıldı.  Bu kadar parayı nereden bulacaktı. Düşüne düşüne evine geldi.içi sıkılıyor,başı çatlayacak gibi ağrıyordu. İlkindi  ezanı okunuyordu. Abdest aldı. Namazını kıldı.duasını etti, tespihini çekti. Ve o sırada aklına dün gece rüyasına giren büyük dedesi geldi. Kuran-ı kerimi eline aldı. Ona Yasin okudu.
-Bu Yasin-i Şerif i büyük dedem Hamdi efendinin ruhuna hediye eyliyorum, kabul eyle ,vasıl eyle,haberdar eyle yarabbi! Dedi. Kitabı kapattı. Gözleri nemlenmişti. Durumunu hatırlıyordu. On beş gün önce çok büyük bir trafik kazası geçirmişlerdi, üç büyük ameliyat geçirmiş, iki defa komaya girmiş ve özel hastanenin bird cihazına bağlanarak hayata dönmüşlerdi. Yaşadıkları Allahın bir lütfü ve büyük bir mucizeydi. Sırtını duvara dayadı ve öylece kalakaldı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
-Biliyorum bu güne kadar hep yardım ettin,yine edeceksin Yarabbi . Sen birilerini, bir şeyleri vesile eyle, görünmez hazinelerinden yardımlar ihsan eyle şu hastanelere ve bize gerçekten emeği geçenlere bizleri mahcup eyleme. Diyordu. Yavaş yavaş duruldu. Gözyaşlarını sildi. Önündeki rahlede kapalı durumda bulunan kitabı aldı. Kapağını açtı. Senelerdir okuduğu kitapdı bu. Evdeki en eski Kuran-ı Kerim olduğunu biliyordu. Kapağın içindeki ilk sayfanın en altında "Mümkünsizzade Hamdi bin Abdullah İhsan,1313" yazıyordu. Bu mübarek kitap büyük dedesinin kitabı idi, annesinden kendisine intikal etmişti. Ona da babasından kaldığını sanırken büyük dedesinin olduğunu da şimdi öğreniyordu. Bunda bir gariplik yoktu. Sayfaları tekrar çevirdi.çevirdi, tezhiplere baktı,cildi bir daha inceledi.evirdi çevirdi, sayfaları tekrar açtı,kapadı... Büyük dedesinin yüz küsür yıllık kitabı elindeydi. Bu ne büyük bir miras ve ne şerefti. Eserin her yeri orijinaldi. İşte sayfaların arasındaki paralar bile duruyordu. Yasin suresinin önündeki beş lira, mülk den sonra bir lira,ve buna benzer birkaç eski kağıt parayı Hamdi efendi kaldığı yerleri kaybetmemek için sayfa aralıklarına sıkıştırmıştı.Senelerdir o da bu mübarek kitabı okurken bu paralara rastlar, sonra alır yine yerine koyardı. Bu paraları bu kitabın bir parçası olarak addettiği için hiç bir zaman alıcı gözü ile bakmamış ve kitabın sayfaları arasından ayırmayı düşünmemişti. Ama bugün bu paralara ilk defa alıcı gözü ile bakmak istiyordu. Paralar tedavülden kalkmıştı.Yüzyıl önceki bir liranın veya beş liranın bugün ne değeri olabilirdi ki. İşte on yıl önceki bin liraya bugün ekmek alınmıyordu. Oysa o zaman o paraya bir aylık kira ödeniyordu. Yasin suresinin önündeki beş lirayı aldı. Sonra diğerlerini de bulundukları yerlerden topladı. Kitabı kapattı, öptü, kütüphanedeki yerine koydu. Suçluluk duyuyordu. Büyük dedesinin paralarını kitabından ayırmıştı. Birden aklına geceki rüyası geldi. Bu eski paralar dedesinin kendisine bir yardımı olmasındı? Akşama vakit vardı. Üzerini giydi. Eski ayakkabıcılar arastasındaki Emin Baba' ya gidecekti. Bu eski paraların kıymetini belki o bilebilirdi. Yaşlı bir adamdı, küçücük bir dükkanda eski saatleri tamir eder, kehribar tesbih ve ağızlık yapar, eski paraları alır ve satardı. Dükkanının önünden geçerken camına yapışık eski paraları görür,  önemsemez geçerdi.
Bu seferde aklına o gelmişti. Doğru arastaya gitti. Onu buldu. Dükkanda yalızdı.
-Selamualeyküm Emin Baba..
-Vealeykümselam evlat? İhtiyar belki doksan yaşındaydı. Bu yaşta hala böyle hassas bir işle niye uğraşırdı ki ...Şimdi de gözünde lüple elindeki eski bir saati tamire uğraşıyordu.
-Evet,nedir derdin?
-Bu paraları soracaktım baba, anlar mısın, değerleri nedir, kaç para ederler.
-Çok mu paraya sıkıştın,
-Evet,
-Ver bakayım..
-Buyrun.
-Şu beş lira Kudüs’ün fethi şerefine basılmıştı. Fetih gerçekleşmeyince geri alındı, piyasaya tam sürülecekken geri çekildi. Bu itibarla yaşıtı beş liralardan çok daha fazla değer kazandı. Çünkü az sayıda basılmıştı. Hükümet tedavülden kaldırdı, elinde olanlara yeni para verdi, bunları da geri toplamadı. Sahipleri de hatıra diye sakladılar. O zaman hiç bir değeri yoktu. Ama şimdi en değerli paradır. Bak arkasında Kudüs’ün resmi var.
-Ya diğerleri.
-Onlar pek para etmiyor,hemen herkesin kasasında vardır aile büyüklerinden böyle birer ikişer,ama bu Kudüs basımı....
-Nasıl değerlendirebilirim Emin Baba, Allah aşkına bana yardım et.
-Vallahi bunu alacak benim param yok, ama benim deli oğlum bu paraların hastasıdır. Alır satar, bunun ticaretini yapar, ilmi tarafıyla ilgilenmez. Ben eskiden bu işi zevk için yapardım. O alıyor ve götürüp İstanbul’a satıyor. İyi de para kazanıyor kerata. Çok zengin oldu. Bunun bu günkü değerini ona sormalıyım.
-Ne zaman sorabilirsiniz.
-Şimdi sorarım, şuradan iki çay söyle bakalım çaycıya.
Ayağa kalktı, küçük dükkanında dip tarafa yöneldi. Kuytu bir köşede üzeri eski bir bezle örtülü, yine eski bir telefonu açtı. Numarayı ezbere biliyordu. Karşısına çıkan belli ki oğluydu. Ona parayı anlattı. Basım yılını söyledi. Konuşulanların arasında geçen Kudüs sözcüğünden; karşı tarafın paraya önem verdiğini biraz daha anladı, sevindi.
-Satacak mıymış diye soruyor?
-Evet, hemen satacağım, İnşallah
-Şansın varmış Evlat, para beş eder, diyor.
-Nasıl yani, ne beşi, beş bin canım..
-Beş bin de ne, Emin Baba. Şimdi beş bin mi kaldı.
-Anlayıver oğlum, biz yaşlılar daha bu büyük paralara alışamadık.
-Yani?
-Yani senin anlayacağın, beş milyar eder diyor?
-Ne beş milyar mı?
-Evet, İnşallah.!
Sevinçten, hayretten ve heyecandan elinden düşen çay bardağının pantolonunu ıslatması ve sıcak çayın bacağını yakmasına aldırmadı. Birden ayağa kalktı.
-Hay Allah razı olsun Baba yaa! Bana ne büyük iyilik yaptığını bir bilsen. Bu oğlun  nerede çalışıyor, yanına nasıl gidebilirim.
-Merak etme, otur hele, şimdi sen gerçekten satmak istiyor musun?
-Evet, Baba, satacağım, çok borcum var. Sıkıntıdayım.
-Peki o zaman al bu paranı, onun yanına git, "getirsin  parayı, göreyim hemen parasını  vereyim" diyor.
-Tamam, hemen şimdi giderim ve götürürüm İnşallah.
-Peki , haydi  hayırlısı olsun bakalım,gözün aydın.
-Hay Allah razı olsun Baba, çok teşekkür ederim, Allah ne muradın varsa versin.
-Bak oğlumun çalıştığı yeri tarif ediyorum. ,İyi dinle!
-Dinliyorum Baba,dinlemez olur muyum, hem de can kulağı ile.
-Özel hastane var ya, hani şu yeni yapılan özel hastane. İşte orada muhasebe  müdürüdür benim oğlum.
Şuradan belediye otobüsüne bin, seni önünde indirirler. Ver parayı al paranı,selamımı da söylemeyi unutma ha.!
Oğlu yarın hastaneden çıkacaktı. Hiç bir borçları kalmadığı gibi ellerinde paraları bile artmıştı. O gece yatsıdan sonra seccadesinde oturan adam hıçkırıklar içerisinde kendisini Yaratan Yüce Allaha CC. ona gösterdiği bu mucizelerden dolayı teşekkür ediyor, defalarca secdeye kapanıyor, doğruluyor, yine kapanıyordu. Bu olaya sebep olan büyük dedesine Yasinler ve Fatihalar yolluyor , okuduğu Kitab-ı Kerim' in sayfaları arasına yeni basılmış kağıt paralar yerleştiriyordu.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Aydın ORHON

HAYATIN NE ÖNEMİ VAR…
 
Genellikle depremden öncesi ve sonrası ne yapacağımız konusunda bilim adamlarımız bizi uyarıyor.
Minnettarız. Evet sadece minnettarız. Uyarılara karşı duyarsızlığımızda bir değişim yok.
Deprem sonrası ikinci bir felaketi önlemek adına, yetkililer elektrikleri kesiyor. Bilim adamlarımız artçı deprem gelmeden, en kısa zamanda binayı terk etmemizi öneriyorlar. Ama nasıl... Deprem gündüz bile olsa merdiven boşlukları zifiri karanlık. Gece olabilecek bir depremi düşünmek bile istemiyorum. Düşünün bir kere; O an yönümüzün tayini için bir nokta ışığa nelerimizi vermeyiz. Sigara tiryakileri yaşadık deyip yanı başlarındaki çakmağı çakacaklar. Tabi bu eylem sonucunda çıra gibi yanmak, çevrenizdekileri yakmakta var. O şaşkınlıkla doğal gaz kaçağının olabileceği bile akıllara gelmeyebilir. El feneri çoktan unutuldu. Şarjlı ışıldak lambaların bataryası bitik. Biz millet olarak canımızın önemini bilmiyoruz.. Deprem sonrası sıcağı sıcağına bir şeyler yapmışsak yapmışızdır. Ondan sonrası Allah kerim. Bizde de, el fenerlerinde de pil bitmiştir.
Firmamız AYDINTAŞ olarak 2000 yılı ve devamında ki ar-ge çalışmalarımızı bu konuya yönlendirdik. Bizlere uygun, bozulmayan kırılmayan, kırılsa da ışık veren, kendi kendine şarj olan,
Batarya pil istemeyen, herkesin rahatlıkla uygulayabileceği bir ürün gerçekleştirdik. Bu emeğimizi korumak amaçlı patentimizi de aldık. Yaptığımız ürüne FOSFORIX adını verdik. FOSFORIX'in her türlü satıha uygulanabilecek özellikte boyasını ürettik. Normal boyaları uygulayabilen herkes FOSFORIX'i kullanabilir. Fırça, rulo, pistole ve serigrafi sistemi ile tatbik edilir.
FOSFORIX bünyesine aldığı  (şarj ettiği) herhangi bir ışık enerjisini, (odanızdaki bir ampül veya güneş enerjisini) karanlıkta geri verme özelliğine sahiptir. Işık verme süresi, aldığı ışığın şiddetine bağlı olarak 1-24 saat arasında verme özelliğine sahiptir. Depremden dolayı kırılan parçalar da ışık verme işlevini devam ettirir.
Bu ışık alıp verme olayı  10 yıl boyunca devam etmektedir.
FOSFORIX BOYA'nın arkasından FOSFORIX FUGA'yı ürettik. Bu ürün macun kıvamında olup seramik, fayans cam tuğla v.b derz aralıklarına uygulanmaktadır. FOSFORIX FUGA'nın koridorlardaki fugalara tatbikinde  güvenliğinizi sağlarken hem de karanlıkta egzotik bir hava kazandırırsınız.
Buraya kadar her şey güzel. Bu ürünü ilk duyanlar harika diyecekler. Ne kadar güzel bir ürün. Herkes bunu uygulamalı... Biz de böyle düşündüğümüz için senelerimizi verdik. Yüksek kapasite düşünerek iyi yatırım yaptık. FOSFORIX’in üretiminden bu güne kadar yaklaşık  15-20 fuarda tanıtımını yaptık. Dergilerde, gazetelerde reklam ve haberler...
Bu yaptıklarımız bizim meslektaşlarımızın iştahını kabartmaktan öteye gitmedi.
FOSFORIX’i kullanan firmaların genellikle mecbur kaldıkları için kullandıklarını öğrendik.
Üzücü ama hayatımızın hiçbir önemi yok…

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
PARANIZ YOKTU NEDEN?
Bir cemiyet veya dernek; bulunduğu yerin ahval ve şartlarına uyarak yediden yapılanma girişi yaparsa. Bu da ayrılmayı planlayarak bir kendi çıkarı için düşünen üyenin menfaati mi önemlidir?
O kuruluşu beğenilmeyen yöneticilerin kendi çıkar veya heveslerine uygun bir topluluğu kendi amaçları doğrultusunda yönetmek amacı ile mi yeniden aynı işlev ve görevi yapacağını öne sürerek diğer üyeleri de yerlerinden koparması önemlidir?
Bu kapalı şekilde anlatmaya çalıştığım olay benimde mensubu olduğum fakat bu güne kadar kendimi oradan uzak tuttuğum ve bir hizmet yapılmadığını gördüm yer olarak bildiğim yerdir.
Başkanlığını yapan şansın ilini tanımaması ve hatta bu makamın verdiği rehavetle ilinin Cumhuriyetinin kurulmasından bir önceki devirde bir gazeteci tarafından tertip edilen ayaklanmanın önderini bir sopa vuruşu ile dünyasını değiştiren şahsı tanımamasıdır. Bu şahıs kendi emeği ve kendi çabaları ile erlikten paşalığa kadar yükselen ve yaptıkları yararlılıklar gösteren ve şehrin en büyük camisin bir kütüphane kuran ve yüzlerce el yazması ve matbu eser vakfeden ve iline halen adı ile müsenna kütüphanesin bulunan şahsı cahil olarak bir ulusal gazetenin ili için verdiği beyanatta tanımlayan şahıstır.
Yeni bir kuruluşun alel acele kurduğu gözükmektedir. Eski dernekten ayrılan ve yeni derneği kuranların isminin bulunduğu Internet sitesinde ayrılanan kişilerin isimlerini görmek çok şaşırtıcı olarak gözükmektedir. Dernekten 62 kişinin koptuğu ve yeni derneğin bünyesini oluşturduğu http://www.facebook.com  bu sitede yazılmaktadır.
Bu listesinde 23, 24, 56, 57, 60, 94, 97, 115, 123, 132, 160 numarada kayıtlı bulunmaktadır. Bu isimleri http://www.facebook.com  üye olduğum gruptan tespit ederek burada yayınlamayı düşündüm. Davet üzerine bu http://www.facebook.com üyeliğe abone olmuştum. Bu gün bu gruptan gelen haberin içinde bulunan dernek kurucu başkanını bir cümlesi benim buradan çıkmama yetti. “Belediyenin katkıları ile teşrifatının tamamlandığını” belirtmesi buranın da Belediye himayesine girildiğinin bir itirafı olarak gözükmektedir.
62 kopan üye veya bu üyelerin kopmasını sağlayanların birkaç masa ve sandalye iye bir oda veya dükkan kiralayamadıktan sonra yana üyelerin birkaç kuruş vermeleri ile yürür mü? O da ayrı bir problem.
Bu işlev Ülkemizin bütün kurum ve kuruluşlarının ve çalışanlarının PARÇALANDIĞI süreçte ilimiz için acı bir tespittir.
Ayrıca bu ayrılanlar gerçekten dernekten ayrıldılarsa üye listelerinden de çıkartılmaları için gereken hassasiyeti göstermeleri gerekmektedir. Bu eksik ve dikkatsizlik komedisi karşısında kapalı olan tenkidim uyarı içindir.
17 Nisan 2010 Çorum   

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
SENDEN NE DİLESEM YA HABİBİ!
            Senin bu ayda dünyaya teşrif ettiğini ve yakın yıllar içerisinde doğum gününü kutladığımız bu ay içinde senden Allah’ın emri ve sana verilen yetki ile şefaatini istesem acaba kabul eder misin?
            Bu göründüğü hilalin aylar olarak takvime döküldüğü; Müslümanların ve bazı milletlerin kullandığı kameri ay içinde dünyaya teşrifinin gününü bilinmemesinin sebebi bilinmemesindeki hikmetin anlaşılması için çaba gösterenlerden birisi olmamı düşünerek senin adını anmama müsaade eder misin?
            Ey bu kâinatı yaratan yüce Allah’ımın “Ya Habib’im!” dediği Peygamberim olarak beni de Kevser’inden su içmeye davet eder misin?
            Ey kâinatın sahibi Allah’ım! Onun yüzü suyu hürmetine bu dünyada olduğunu bilen ve inanan kullarından birisi olarak beni de Habib’inle yakında yüzleşmem için müsaade eder misin?
            Ey cihanın son Peygamberi! Sevdiklerini senin sancağının altında toplarken yüce huzurda, bizler için Allah’ıma af, af diye bizlerin selamete çıkması için yalvaran. Yüce insan! bizi de sancağının etrafına kabul eder misin?
            Ey bu yer! Ey gök! Ey bu seher vaktinin zamanını ayarlayan şahit ol! Ben Allah’ımdan af diler, Onun Habib’inden de şefaat dilerken bu sanal satırlar olarak bu satırları okuyanları da şahit olarak dinler misin?

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
HACI ALİ KAZANCI
            1970 li yıllarda bir toplantı yerinde karşılaştık. Bu günkü gibi aynı çehre ve cüssede idi. O günden sonra Çorum’da karşılaştıkça birbirimize selamlaşma ve hal hatır sorma ile geçen uzunca bir süre geçti.
            Ortak bir arkadaşımızın söylemesi ile de sergi açtığını öğrendi. Sergi salonuna da yakın olmam sergiyi görmem için güzel bir vesile idi. Sergi salonuna girdiğimde ortak tanıdığımız bir öğretmen arkadaşımızdan müsaade isteyerek hızlı adımlarla yanıma geldi. Hayırlı olsun temennisi ile sergisini resimleyerek dergilerimde yayınlamak istediğimi söyledim. Her sanatkâr gibi o da memnun oldu. Çorum Güzel Sanatlar galerisinde açtığı sergisine katkılarından dolayı eşine, çocuklarına, ailesine ve emeği geçenler ile sergisini ziyarete gelenlere teşekkür etti.
Kısa hayat hikayesi:
            “Hacı Ali KAZANCI
            06/06/1952 tarihinde Çorum’da doğdu. İlköğretimini Çorum Zafer İlkokulunda yaptı. Lise öğrenimini Çorum Öğretmen lisesinde tamamladı.
            1971 tarihinde göreve başladı. 36 yıl eğitim ordusunun bir neferi olarak hizmet verdi ve 207 tarihinde emekli oldu. Emekli olduktan sonra ahşap el sanatları ile uğraşmaya başladı. İlk çalışması bir “kağnı” onu diğer çalışmalarını yapmaya itti. Halen çalışmalarını sürdüren Hacı Ali KAZANCI Çorum kalesi, Semerciler çarşısı, Yemeniciler çarşısı çalışmalarınıda düşünmektedir.”

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BİR BAHARA DAHA ERDİK
            Dünyayı yaratan belirli ve düzenli bir yörünge ile gece ile gündüzün çeşitli zaman diliminde olmasına özen göstermiş.
            Bizler bu alışagelmiş dünyanın zaman çizelgesinde bunlara pek dikkat ederek kendimize bazı zaman ayarlamaları yapmışız. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış gibi mevsimler ile bu mevsimlerin arasında bulunan ayları tespit etmişiz. Ayrıca gün dönümü dediğimiz zaman dilimini tespit ederek bu zaman diliminde belirli zirai çalışmalarımızı düzenlemişiz. En son mevsim ve gün uzatıp kısalmalarda enerji tasarrufu diye bize yutturulmaya çalışılar belirli bir kesimin menfaati uğruna saatleri bir ileri bir geri almalarla bazı kesimlerinde bundan rahatsız olacakların düşünmeden uygulamalara girmişiz.
            Dün sabaha karşı yine saat 03..00 te saatler Türkiye’de bir saat ileriye alındı. Gün ışığından daha fazla faydalanılacağı tezi ile
            Bizim konumuz gün ışığı ile olmayıp günlerin içinde İlkbahar Mevsimi ile olan konu için bir iki satır yazmak.
            İlkbahar ile birlikte toprak ve hava değişiklikleri ile canlılar yeni bir uyanış ile adeta zaman içindeki hoş ve saadetlerini dışa vurarak üreme ve gelişmelerini bütün hızları ile genlerindeki ilahi emirle gerçekleştirmeye çalışırlar.
            Bizim için bu mevsim hem çalışma ve hem de üretim açıklarımızı yapılandırma zamanıdır. Sanayici eksik malzemelerini toplar. Esnaf yeni çalışmalar için araştırma ve geliştirmelere girişir. Çiftçiler ekmiş oldukları ürününün gelişimini ve gidişatını kontrol ederler. Bitkiler yeşillenerek yaşamını devam ettirecek gün ışığını toplayacak yapraklarını açar ve üremek için elzem olan çiçeklerini açmaya başlarlar, bazıları da kendi alanında daha geniş yerleri kaplamak için yeraltından kökleri vasıtası ile gürleşirler, meyveler çiçeklerini meyveye dönüştürme çabasına girer. Böcekler ise yeni nesillerinin üremesi girişiminde bulunur, kuş ve diğer hayvanlar ise ya kışın doğurduğu yavrularını geliştirir ya da bahar ile yeni bir neslin üremesi için çabalara girişirler.
            İşte ilkbahar biz dünyada yaşayanlar için gerekli bir noktadır. İnsanlar bu zaman dilimini çeşitli etkinliklerle de kutlamaya çalışırlar.
            Bütün hepinizin ilkbahar ile yeniden doğuş anının kıymetini bilmemizi dilerim.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
SENİ SEN DİYE
 
Sen beni ben diye yarattın;
Sana sevgim ondan çok!
Ey ebedin ve ezelin sahibi;
Benim Seninle işim çok.
 
Benim benden başkaları ile hesabım çok.
Sen büyüksün af edersin
Ben başkalarının hesabı ile yanarken
Senden başka güvenim yok!
 
 
Seni Sen diye seviyorum;
Senden başka sevgim yok!
Seni sen diye biliyorum;
Senden başka kimsem yok!
09/04/11,30 Çorum

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

HALK İLE KENTLİLER ARASINDAKİ BOZUK DENGEYİ EŞİTLEMEK İÇİN “KÖY ENSTİTÜLERİ”
Bugün 17 Nisan 2010.günümüzden tam yetmiş yıl önce TBMM de kabul edilen bir kanunla halk ile kentliler arasındaki bozuk dengeyi eşitlemek için Köy Enstitüleri adı altında yeni bir Eğitim ve Öğretim Kurumu kurulmuştur.
Milli Eğitim Bakanı  Saffet Arıkan  döneminde yani 1936 yılında köy halkına pratik bilgi vermek amacı ile köy eğitmeni projesinin uygulanmasına başlanır.Askerliğini onbaşı yada çavuş olarak yapan gençler,Tarım Bakanlığı”nın işbirliği le ,modern tarım tekniklerini uygulayan Mahmudiye Devlet Üretme Çiftliği “nde bir süre eğitildikten sonra köylere gönderilir.Amaç,köye hem bir öğretmen hemde  modern tarım araçları ve yöntemlerini sağlamak.Uygulama umulanın üzerinde başarılı olmuştur.Uygulama için gerekli olan bütçe olanakları yeterli olmasa da,projenin sağladığı üretim olanakları uygulamayı olumlu yönde sürüklemektedir.
İsmail Hakkı TONGUÇ yönetiminde başlatılan uygulama olumlu gelişme gösterince 1937 ve 1939 yıllarında çıkarılan yasalarla köy eğitmeni yetiştirme deneyimi geliştirildi. Kırsal kesime uygulanan bu eğitim projesi daha sonra KÖY ENSTİTÜLERİ için uygun koşullar yaratmıştır.
Milli Eğitim Bakanı  Hasan Ali Yücel TBMM de yaptığı  konuşmada,Köy Enstitülerinin özelliğini,diğerlerinden bazı farklılıklarının bulunduğunu vurgulayarak “Biz bu müesseselere köy öğretmen okulu demedik.Çünkü evvelce bu isimde müesseseler vardı.Bunları yani Köy Enstitüleri ni onlara bağlamak istemedik.”Yasa karşıtları Köy Enstitüleri ni kentten uzak kalmış yeni bir sınıf yaratacağı konusunda kuşkularını belirtmişlerdir.Bakan Yücel iddiaların hayalden ibaret olduğunu,enstitülerin genellikle kent yakınlarında kurulacağını ,uygulamanın sonunda karşıt görüş sahipleri yanıldıklarını anlayacaklardır.”demiştir.Bir iş okulu olması nedeniyle köylünün emeğinin uygulama ile sömürüleceğini belirten karşıtlarla mücadelede başarı gösteren Yücel,15 yıl gibi bir süre içersinde Türkiye de ki öğretmen açığının kapatılacağını ,eğitim ve öğretimde yeni bir hamlenin yapılması gerektiğini ısrarla vurgulamış ve 17 Nisan 1940 da tasarı yasalaşmıştır.
Köy Enstitüleri geniş  arazi üzerinde kurulmaya başlamış, köye öğretmen yetiştiren  bu müesseselerin kuruluşunda köy çocukları çok büyük görevler üstlenmişlerdir.Devletin bu eğitim ve öğretim yuvalarını kendi olanakları ile tamamlaması mümkün değildir.Öğrenciler çeşitli iş dallarında  fiziki gelişimine göre görev almışlardır.Yeni yapılacak olan bir yatakhane yada derslik için gerekli olan,kireç,tuğla,kiremit,kapı,pencere üretimi usta öğreticilerle birlikte öğrencilerce  üretilmiştir.Enstitüye yakın bir yerde kiralanan yeterli bir alanda tuğla üretimi gerçekleştirilmiştir.
Kireç yapımı  için önce taş ocaklarından taş sökme,sökülen taşların fırınlarda yakılması daha sonra söndürülmesi olayı kimya dersi için en güzel  bir deney olmuştur.Köy Enstitüleri nde öğretmen adayları kültür derleri yanında çeşitli iş dallarında görev alarak  okulda kullanacakları barınakları kendileri yaparak,devlete önemli ölçüde  mali destek sağlamıştır.
Yurdun çeşitli yörelerinde kurularak sayıları artan köy enstitüleri çevresinde ki köylerde ufakta olsa derslikler inşa etmişlerdir.Bazı yerleşim birimlerinde öğretmen lojmanları yapılmıştır.Enstitüler yalnız kendi sahası içinde değil yörede de sosyal yardım çalışmalarını üstlenmiştir.Meydana gelen depremlerde ise acilen yöreye yardım ekipleri gönderilerek tahta barakalar yaparak deprem zedeleri barınaklara kavuşturmuşlardır.Yardımlaşma Köy Enstitüleri arasında da  gerçekleştirilmiş,köye dönecek öğretmenin karşılaşacağı sorunları kendi kendine çözümlemesi becerisine ulaşması sağlanmıştır.
1942-1943 Öğretim Yılında Köy Enstitülerine öğretmen,bölge okullarına yönetici,gezici başöğretmen,İlköğretim Müfettişi  yetiştirmek için Hasanoğlan Köy Enstitüsünde Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştur.
Zamanla sayıları  21 e yükselen Köy Enstitülerinden  1944 den itibaren yılda  2000 öğretmen  mezun etmeye başlamıştır..  . Köylere gönderilen öğretmene tarım araç ve gereçleri ile üretimden yararlanmak üzere,bağ,bahçe ve bir miktar tarla verilmiş,okulların bitişiğinde uygulama bahçeleri oluşturulmuştur.Öğretmenin okuldaki iş bölümüne göre mezun olduktan sonra  kullanması için marangoz yada demirci için gerekli körük,örs gibi araçlar sağlanmıştır.Kültür derslerinde yararlanması için öğretmene,mezun olurken belli oranda kitap,ansiklopedi de sağlanmıştır.Bunan yanında beşinci yıl tamamlanmadan öğrenciler trenle diğer bölgelere düzenlenen gezilerle komşu yöreler hakkında bilgi sahibi yapılıyorlardı.
Köy Enstitüleri modeli daha başında iken ülkeye bu kurumlar 16400 kadın ve erkek öğretmen ile 7300 sağlık memuru ve 8756 eğitmen yetiştirmiş olmasına karşın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ,karşıtları tarafından  mecliste zaman ,zaman topa tutulmuştur.
1928 de ki Harf Devrimi,Köy Enstitülerinin verdiği mezunlarla kırsal alanda başlatılan okuma-yazma seferberliği kısa sürede ülkede okur-yazar insan sayısının armasını sağlamıştır.Bu alanda köy eğitmenleri ile köyden yetişen öğretmenlerin kırsal alanda açtıkları halk dershaneleri ile yeni yönetime umulandan çok katkı sağlamıştır.
Köy çocuklarının beş yıl gibi bir süre içinde öğretmen olmaları kentlerde yaşayanların ilgisini çekmiş,önce yalnız köy ilkokulundan mezun olan çocukların alındığı okullara,sonradan  köy ilkokulundan diploma alanların yararlanması sağlanmış,böylece köy çocuklarının kontenjanlarına ortak olunmuştur.
Ülkede çok partili hayata geçiş,Köy Enstitülerini  karalama ile başlamış,adeta karşı tarafta etkili olabilmek için bu eğitim yuvaları akıl almaz suçlamalarla karşı karşıya kalmış,dönemin yazılı basını ise kentsel alandaki vatandaşları Köy  Enstitüleri gerçeği konusunda yeterince bilgilendirememiştir.
14 Mayıs 1950 de yapılan milletvekili seçimleri sonucu  Demokrat Parti  iktidar olmuş,ilk meclis toplantısında Atatürk Devrimlerinin yara aldığı gözlenmiş,.Okulları kapatacağız propagandasının sağladığı başarı sonrasında Köy Enstitüleri dönemi kapanmıştır.Birkaç dakikalık bir zaman tüketimi sonrasında sanırım Köy Enstitüleri nin başarıları konusunda  azda olsa bir bilgi sahibi oldunuz.
Kırsal alanda yaşayan biri olarak bende Köy Enstitüsünde beş yıllık bir Eğitim ve Öğretime tabi tutularak 1947 yılında kırsal alanda öğretmenliğe başladım. Köy Enstitüleri olmasa idi benimde bir eğitimci olmam mümkün değildi.20 bin dolayındaki köy çocuğunun Köy Enstitüleri sayesinde Türk Eğitim emekçileri ordusuna katılması bir başarıdır.
Sözlerimi bağlamadan bir konuya değinmek istiyorum.Köy Enstitülerinin kuruluş döneminde Çorum”a gelerek incelemelerde bulunan İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı TONGUÇ,Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsünde ilk Çorumlu öğrenciler kadrosunu oluşturmuştur.Enstitünün ilk mezunlarından olan Şakir Demir Mecitözü”nün Kışlacık Köyünde üç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsüne alınmış,Hacı Uçak yine Mecitözü nün Çıkrık Köyünde görev almış,yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak  çok genç yaşta yaşamını yitirmiştir.
İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç un Çorumdaki bir eğitim kurumuna adının verilmesi geçte olsa bir vefa borcudur diye düşünüyorum Okurlarıma saygılar sunuyorum.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

KÖY ENSTİTÜLERİ NİN UNUTULMAZ EĞİTİM VE KÜLTÜR HİZMETLERİ
Altı yüz yıllık bir dönemin eğitim ve kültür hizmetlerine bir göz attığımızda karşımızda ülke insanının bir bölümü hemen tüm eğitim ve kültür olanaklarından uzak kalmıştır.Konuyu biraz daha açacak olursak kentlerde ,kasabalarda yaşayan insanlar kırsal alanlarda yaşayan insanlardan daha şanslı daha önde tutulmuş görülmektedir.Bu arada kırsal alanda yaşayan bazı toprak ağaları varsıllığının bir sonucu olarak günün eğitim ve kültürünü almada kentlerdeki insanlar gibi alabilmiştir.Ama nüfusun yüzde sekseni çiftçi ve köyde yaşayan insanlar,eğitim ve öğretim kurumlarından yararlanma olanağı bir türlü bulamamışlar.Bir kısım aydınlar köyde yaşayanlar okusa ne olur okumasa ne olur diyebilmişler,kırsal alandaki yurttaşlarına bakış açıları kentlerdekiler gibi olmamıştır.Bir bakıma öz ve övey evlat muamelesi uygulaması öne çıkarılmıştır.İstanbul da ki saraya Çorum Koparandan kesilerek sunulan ağaçlar yıllar sonra Hemşehrimiz Prof.Hıfsı Veldet Velidedeoğlu  nun Cumhuriyet Gazetesi ne yazdığı anılardan beynimize yerleşmiştir
Kurtuluş Savaşı sonrasında  Anadolu da Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarınca kurulan yeni yönetim ,yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti,asırlarca unutulan seksen bin köyü ve o kadarda mezrayı kasaba ve kentlerin ulaştığı eğitim ve öğrenim düzeyine getirebilmek için yeni bazı atılımları yapması gerekiyordu 1928 de yapılan Harf Devrimi sonrasında ülkenin en ücra köşelerine dek eğitim ve öğretim kurumlarını ulaştırma amaçlanmış,bu nedenle önce ,askerliğini onbaşı ve çavuş olarak tamamlamış gençlerden yararlanma öne çıkarılmış,bazı il merkezleri yada yakınlarında eğitmen kursları açılmıştır.Çorum açılan bu eğitmen kurslarından öncelikle yararlandırılan illerin başında gelmiştir.Ama ne yazıktır ki bizim yöneticilerimiz Çorum a tanınan bu ayrıcalığın bir yanıtı olarak  hiçbir eğitim kurumuna İlköğretim Genel Müdürü olan eğitimci İsmail Hakkı Tonguç”un adını verememiştir.Öyle sanıyorum ki önümüzdeki aylar içinde bir eğitim kurumumuza rahmetli TONGUÇ un adı verilir.
Dönemin Cumhurbaşkanı  İsmet İnönü 17 nisan 1940 da TBMM de kanunlaşan KÖY ENSTİTÜLERİ ile ilgili olarak: Önümüzdeki senelerde nüfusumuzun çoğunu teşkil eden köylümüzün,gerek tahsil gerek geçim hususunda  seviyesini yükseltmeyi başlıca hedef tutacağız.Bu hususta elde edeceğimiz neticelere çok ehemmiyet ve kıymet veriyoruz.
Kat”i olarak inanıyoruz ki,köylümüzün tahsilini ve maişetini daha yüksek bir dereceye vardırdığımız gün,milletimizin her sahada kudretli,bugün güç tasavvur olunacak kadar yüksek ve heybetli olacaktır.İSMET İNÖNÜ
İlköğretim Genel Müdürü Tonguç,CANLANDRILACAK KÖY adlı yazılı yapıtında kırsal alana,yada köylüye bakış açılarını açıklarken :Memleket işleri yalnız yazıp çizmekle,nutuklar vermekle yürütülemez.Köyün içine girmeli,orada ki yolsuzluklar giderilinceye  kadar bizim gibi onlara katlanmalı,köylünün başına üşüşen dertleri elbirliği ile ortadan kaldırmalı.Bizimle hem dert,hem de sevinç ortağı olmalı
Bizim işlerimizi düzeltebilmek için bizim bildiklerimizi bilmeli,bizim yaptıklarımızı yapabilmeli.Halkın yapamadığını hiç kimse yapamaz,hele sadece.okur-yazarlığına güvenen hiç yapamaz.Bu laflarımızı kitaplardan öğrenerek söylemiyoruz.Bize bunları içinde doğup büyüdüğümüz,kenarında dedelerimizle babalarımızın mezarları bulunan köy öğretiyor.
Tonguç,eğitmen kursu döneminde Çorum a gelerek incelemelerde bulunmuş, Kastamonu Gölköy Enstitüsü nün ilk Çorumlu kadrosunu oluşturmuştur. Kastamonu ilk mezunlarından Mecitözü Kışlacık Köyünden Şakir Demir,yine Mecitözü nün Çıkrık Köyünden Hacı Uçak ilk aklıma gelen isimlerden dir.Şakir Demir üç yıl öğretmenlikten sonra Hasanoğlan da açılan Yüksek Köy Enstitüsü ne ayrılmış,Hacı Uçak ise yakalandığı hastalıktan kurtulamamış, Çıkrıkta hayata veda etmiştir.
Köy Enstitülerine köy okullarından mezun olan köy  çocukları alınırken, sonraları bu kural delinmiş, köy okulundan diploma alan şehir çocukları da Köy Enstitülerine alınmıştır. Bu olay köy çocuklarının kotasına bir bakıma el koymak olmuştur.
1928 den sonra ülkemizde okuma-yazma seferberliği  başlatılmış, seferberliğin ilk kahramanları da kurslarda yetiştirilen eğitmenler olmuştur. Eğitmenlerin hizmetlerini hatırlamamak en azından insafsızlık olur. Köy Enstitülerinin ilk mezunlarını vermesi ile seferberlik biraz daha canlanmış, çok zor koşullarda çalışan köy çocukları hiçbir zaman uygulamadan yakınmamış, görevini zorunlu olmadıkça aksatmamıştır.Çok kısa sürede köylerde tarımın,hayvancılığın,el sanatlarının unutulmaz bir şekilde geliştiğini,köylünün kente   zorunlu olmadıkça gitmediğini,modern tarımın köylünün yüzünü güldürdüğüne tanık olmuşuzdur.
Beş  yıllık bir eğitim ve öğretim sonrasında ya kendi köyüne yada yakın bir köye öğretmen olarak atanan gençler kendilerinden istenen hizmeti aksaksız gerçekleştirmişlerdir. Onların sayesinde kırsal alandan çok sayıda kamu görevlisi yetiştiği gözlenmiştir.
Köy Enstitülerinden mezun olan köy çocukları arasında yazarlar, ressamlar, parlamenterler, bakanlar görmek mümkün.
Kırsal alandaki bu uyanış ülkemizde bazı  çıkarcı guruplarını  rahatsız etmiş, kısaca köylünün uyanması arzulanmamıştır.
1940 yılında açılan 20 dolayında Köy Enstitüsü 1950 de iktidara gelen siyasal parti tarafından kapatılmıştır.
Konuyu şöylece bağlamakta fayda görüyorum. Köyden çıkıp,gerekli eğitim ve öğrenimi aldıktan sonra köye  hizmet için dönüş bugüne dek sürmüş olsaydı bugün TÜRKİYE NİN Avrupa birliğine girmek için çaba harcamasına gerek kalmayacaktı.Ama köy gerçeği ortaya çıkınca yalnız kendi gurubunu düşünen varsıllar,bu köy çocuklarının ne yapacakları belli olmaz diyerek güzelim eğitim ve öğretim kurumlarını kapatılmasına neden olmuşlardır.
Kırsal alandaki vatandaşların dünyanın gelişim ve değişim olgularından yararlanmalarına karşı çıkmak ne kadar bencil bir eylemdir.Bu gurupların bugün bile çıkarcı eylemlerini zaman zaman  sergiledikleri  konusunda duyumlar alındığı bir gerçektir.Şunun iyice bilinmesi gerekir Köy Enstitülerinin kapanmasına neden olan siyasal guruplar,o dönemde devamlı suçladıkları Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin yok yere yıpratıldığı konusunda yazılı ve görsel basında yorumlar yapmaktadırlar.Buda bizim kuşağı geçte olsa onurlandırmaktır.
Sözlerimi tamamlarken Köy Enstitülerinde görev alan ve ebediyete intikal eden tüm  yönetici, öğretim görevlisi,uzman,teknik ,sağlık ekipleri ile tüm hizmetlilere minnet ve şükranlarımı sunar, hayatta olanlara nice sağlıklı yıllar dilerim.Müslüm Tunaboylu

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
KKTC'DE SEÇİM VE "Truva Atı" SENDROMU
Şurası mutlak ve muhakkaktır ki; Anavatan Türkiye, Türk Dünyası veya KKTC'nin her neresinde yahut hangi kurumunda olursa olsun AB lehine bir tavır, taraf, tutum ve sempati hali ve haleti içinde bulunmak. Medeniyetin banisi (kurucusu), hak, adalet ahlâkı, hürriyet, hukuk ve medeni siyaset'in hamisi (koruyucusu) Türk Milleti adına affedilmez bir cehalet, gaflet; bilinçle fiil ifa ediliyor ise, faili dalâlet ve alenen ihanet içinde demektir!
Şu kadar ki; AB'ye karşı olmak, kendi içine kapanmak ve kapılarımızı asla dünyaya kapatmak değildir. Bilakis Türk medeniyeti cihanşümul, kültürü evrensel ve bireyleri bütün dünya ülke ve insanları ile temas ve teati, alış-veriş, ticaret, mütekabiliyete dayalı siyaset ve daimi barış, meşveret kaidesi üzerine kuruludur.
Kural olarak iş bu ilkeler ve çerçeve dışına çıkmak soy ve medeniyetimize ihanettir.
Mezkur "alenen ihanet" vaziyeti şu aşamada özellikle ve bilhassa KKTC'de varittir.
Üstelik bu yeni de değildir. "Tek birlik ve tek egemenlik" gibi akıl dışı bir kalkışma, ütopya, soy düşmanlığı, hezimet tellâllığı, Rum-yunan ve AB karşısında kompleks, soykırım ve katliam ile malul düşman karşısında zaaf ve hezeyandır. En doğrusu ve açıkçası; düşman adına, Milli Hudutlar dâhilinde örtülü (gizli, ajan provokatör sıfatıyla) siyaset yapmaktır.
TC'de son elli yıldan beri, Kıbrıs'ta ise, bilhassa 1989'dan itibaren illegal (gizlice), 2002 yılından itibaren de menşei AB ülkeleri ve TC olan köstebek, dönme-devşirme, dâhili-harici bedbaht, koza ve kriptolar sayesinde "milli dava" by-pas ve paspas edilerek KKTC, Yunan'a peşkeş çekilmiştir.
Müsebbiplerin tamamı Türk düşmanı, Rum-Yunan tohumu ve "Truva Atı"dır.
“AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN, LAFA BAKILMAZ” Geriye doğru, Talat dönemi son beş yıl ve Dr. Rauf Denktaş'ı tasfiye operasyonlarının yoğunlaştığı (ondan önceki) yıllara şöyle bir bakalım:
Bu süreçte GKR çete yönetimi tarafında Türk izleri, tarihi eser ve isimleri tüm alan ve unsurlarıyla silindi. Vakıf, imaret, cami, türbe, han, hamam, Türk konakları, cadde, sokak, dağ, tepe isimleri kalmadı. Kaldırıldı. Sanki asırlar boyu orada Türkler ve Müslümanlar hiç yaşamamış gibi, insanlık, ahlâk, hak, adalet ve hukuk dışı sinsice, alçakça, haince bir silme, yok etme ve karartma operasyonu yaşandı.
Rum-Yunan bununla da yetinmedi!.. Türk düşmanlığı bütün okul ve aileleri sardı. Kitaplar ve yayınlara ilmik, ilmik işlendi. Körpe beyinlere, genç nesillere ve bütün dünyaya "Türk düşmanlığı" odaklı yalanlar, iftiralar ve uydurma masallar aşılandı, pompalandı. Tüm
kurum, ev, sokak ve caddelere adeta "Türk ve Müslüman düşmanlığı" kazındı, nakışlandı!
Buna mukabil; Talat'ın inisiyatif aldığı günden buyana Türk tarafı, halkı ve toprağı kamu vicdanını derinden yaralayan, aşağılayan, ürküten ve "geleceğe yönelik olarak" kaygı yaratan, korku veren bir taciz, maddi-manevi, yerel, ulusal ve uluslar arası tecavüz ve sürekli düşmanca kampanyalar ile saldırılara maruz kaldı.
Türkçe, cadde, sokak, şehir ve köy isimlerine savaş açıldı.
Güneydeki (Rum tarafında) Türk Camii ve imareti alçakça tahrip ve yok edilirken, Türk tarafındakiler inadına imar, restore ve inşa edilerek AB'ye nispet, dalkavukluk, yataklık ve Yunan'a yağcılık yarışına girildi.
Mütekabiliyet "mutlak bir şart, vatani, insani ve hukuki görev" olmasına rağmen, ısrarla riayet edilmeyerek, adeta Rumlar lehine bir "fedakârlık ve feragat" yarışına girildi. Başta louzidiu olmak üzere; Anadolu insanının parası ve KKTC halkının istikbali "onursuzca,
soysuzca ve şuursuzca" peşkeş çekildi. Türk'ü Rum'a mecbur, mâhkum ve muhtaç etmek kastıyla ekonomi çökertildi. Hiç gereği yokken Lokmacı kapısı açıldı. Türk Ordusu'na karşı kin ve düşmanlık duyguları tahrik edildi. İzolasyonlara karşı ciddi, etkili ve güçlü bir tepki
gösterilmedi. Bazen Maraş ve bazı Türk toprakları alçakça pazarlık konusu yapıldı. Rum'un AB'ye verdirdiği ulufelere rıza gösterilerek, yalan, hayal ve hüsran peşine düşüldü.
Bu tam bir gaflet, dalalet ve hıyanettir.
Eğer seçimde "TRUVA ATLARI" Talat ve yandaşları KKTC'den sökülüp atılmazlar ise; Bu cehalet, gaflet ve dalaletin bedeli "ENDÜLÜS GİBİ" çok ağır ödenecektir. Dahası; Gerçekte büyük bir yalan, sahtekârlık, aldatma ve kandırmaca olan "Annan Planı" ile "iki millet tek devlet" aldatmacası "hain tuzak" uğruna Kıbrıs Türk halkı daha binlerce rezillik, küstahlık ve alçaklık düşmanlığa katlanmak zorunda kalacaktır.
Bunların hepsi bir düşmanlığın, alçaklık ve küstahlığın eseri!
Düşünün bir kere!
Niçin? Kongrelerinde 'İstiklâl Marşı" çalınmayıp, Ermeni şarkıları ve sirtaki söylenen UBP'nin adayı Mehmet Ali Talat'ı AB-D dostları, Rum- Yunan tarafı ve Türk düşmanları destekliyor da!... CTP gibi Milli tandanslı, Türk ruhlu ve "MÜCAHİT" referanslı "namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu Başbakan Derviş EROĞLU" na, düşmanca karşı çıkıyorlar?
Neden ve niçin?
O'na Türk dünyası, Anavatan ve KKTC'nin sağduyu, akıl, ilim-irfan, adalet ve özgürlük yanlıları sahip çıkıyor?
Çünkü: KKTC'nde "özgürlük, güvenlik ve mutluluğun teminatı" Derviş Eroğlu'dur.
RUMLARIN KORKUSU
"Eski Rum lider yaklaşmakta olan mukadder gerçeği açıkladı.
Glafkos Klerides, Kıbrıs sorunun kısa sürede çözülmemesinin, KKTC'nin Milli Devlet varlığının tanınmasını gündeme getireceğini söyledi ve ''Birkaç yıl sonra tanınma da gündeme gelecek. Kıbrıs Rum tarafı bir B planı oluşturmalı. Özellikle de seçimleri Derviş Eroğlu'nun kazanması halinde, gerekli tedbirler mutlaka alınmalıdır'' dedi. İşte Rum'un korkusu budur.
Temennimiz odur ki: KKTC seçmeninin sağduyusu galip gelir, özgürlük, refah ve güvenlik tutkusu Truva Atları'nı tasfiye eder ve Kıbrıs Türk'ü AB sendromundan, izolasyonlardan, esaret, abluka ve sözde "medeniyet" adına uygulanan vahşet, ıstırap ve kuşatmadan ebediyen kurtulur.
Lütfen Unutmayınız!
"Türk demek: Türk'çe düşünmek, Türk'çe konuşmak ve Türk'çe yaşamaktır.
Ne mutlu Türk'üm diyene..." (Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk)

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
ANKARA’DA TOPLU TAŞIM TRAJEDİSİ  VE SÖZDE HUKUK (!) REZALETİ
24 Aralık 2004 tarihinde (2004/35 sayılı) UKOME (Büyükşehir belediye başkanlığı ulaşım koordinasyon merkezi) Ankara içerisindeki dolmuş, otobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarının yolcu taşıma ücretlerinin arttırılmasına karar verdi.
UKOME kararı EGO Genel Müdürlüğü İdari Encümeninin 28.12.2004 gün ve 2004/212 sayılı “uygun görmesi” ile toplu taşıma % 33 zam olarak 01 Ocak 2005 tarihinden itibaren yürürlüğe girdi.
Bunun üzerine, Turhan Çakar Başkanlığında faaliyet gösteren “Tüketici Hakları Derneği” belediye'nin toplu taşıma araçlarına, 2005 yılı başından geçerli olmak üzere yapmış olduğu zammın iptali için, Ankara 2. İdare Mahkemesine iptal davası açtı.
Dava beş sene sürdü.
Bu sürede uzun bir hukuk mücadelesi verildi. 2. İdare Mahkemesi, önce toplu taşıma ücretlerinin artış işleminin iptali talebini reddetti. Ardından bu kararın Tüketici Hakları Derneği tarafından temyizi üzerine karar Danıştay tarafından bozuldu. Bozma üzerine davayı yeniden gören mahkeme, 15 Ekim 2009 tarihinde son kararını vererek, 01 Ocak 2005 tarihinde uygulamaya konulan ulaşım zamlarını iptal etti. Tüketicilerden fazladan para alınmasına dur dedi ve Ankara Büyükşehir Belediyesini mahkum etti.''
Bu kararla 5 yıl boyunca, derdest olan davaya rağmen yapılan “haksız ve hukuka aykırı” artışların hukuki dayanağı ortadan kalktı. Toplu taşım ve ulaşımda 2004 yılı fiyatlarına dönüldü. Söz konusu mahkeme kararıyla, ''dünya başkentleri ve İstanbul hariç bütün Türkiye şehirleri arasında ulaşımın en pahalı olduğu Ankara'da yaşayan işsiz, öğrenci, memur-emekli ve yoksul halkın, mağduriyetine son verilmiş ve fiyatlar emsalleri düzeyine inmiş oldu.
06 Mart 2010 günü, konu hakkında bir açıklama yapan THD Başkanı Turhan Çakar, ''yıllardır Ankaralıya ulaşımda reva görülen haksızlık, hukuksuzluk, insafsızlık, derneğimizin tüketicilerle sabırla yürüttüğü, hukuk mücadelesiyle ortadan kaldırılmıştır” dedi. Ayrıca; Ankara 2. İdare Mahkemesinin kararının kesin hüküm teşkil ettiğini ve iptal edilen zamların, vilayet genelini kapsayıcı-düzenleyici bir işlem olduğundan, kararın ortaya çıkan sonuçlarından tüm Ankara halkının yararlanacağını bildirdi.
Yaptıkları hesaplamalara göre, yolcu başına 5 yıl boyunca ortalama olarak fazladan 2 bin lira alındığını iddia eden Çakar, tüm yolculardan 5 yıl boyunca fazladan alınan bedelin, ortalama 5,5 milyar lirayı bulduğunu savunarak; Tüketicilerin biletlerindeki ücret farkının iadesi için, belediyeye müracaat edebileceklerini söyleyen Çakar, ''olumsuz cevap almaları halinde, eski kartlarla birlikte Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine başvurabilirler veya belediye yönetimi aleyhine, İdare Mahkemesine dava açabilirler. Dernek olarak bu konuda her türlü hukuki desteği vermeye hazırız'' dedi.
Devamla; Belediye başkanı Melih’in ise, “söz konusu karar sonrasında belediyenin iflas edeceğini ileri sürerek, hedef saptırmaya çalıştığını iddia ederek, ''bu hukuksuzluğu başka bir kılıf altında biletlerdeki transfer hakkını kaldırmak gibi, başka bir hukuksuzlukla devam ettirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Ankaralılar buna asla izin vermeyecektir'' diye konuştu. Bu arada basın açıklaması sırasında, Güvenpark'ın içinde yer alan minibüs durağında çalışan bir grup minibüs şoförü, basın açıklamasına tepki gösterdi. Minibüsçüler, ''Biz de ev geçindiriyoruz. Çok mu mutlu oldunuz. Siz 5 yıl önceki maaşınıza çalışır mısınız? Yağa, mazota ve benzine gelen zamları biliyor musunuz?'' sözleriyle karara ilişkin tepkilerini dile getirdiler. Minibüs şoförleri ile dernek üyeleri arasındaki sözlü münakaşanın artması üzerine, araya polisler girerek minibüs şoförlerini uzaklaştırdılar. Şoförler, karar öncesi 1,85 lira olan dolmuş otobüs ücretlerinin, kararın ardından 90 kuruşa indiğini belirtirken, bu fiyata ulaşım hizmetinin verilemeyeceğini savundular.
Kararı uygulama konusunda hukuki mecburiyetle karşı karşıya kalan Melih şöyle bir açıklama yapıyordu:
2. İdare Mahkemesi tarafından verilen bir karar. Davanın özetini okuyorum. “Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı Ulaşım Kordinasyon Merkezi’nin gündem dışı teklifle görüştüğü Ankara içerisindeki dolmuş, otobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarının yolcu taşıma ücretlerinin arttırılmasına ilişkin, 24.12.2004 tarih ve 2004/35 sayılı kararını onayan EGO Genel Müdürlüğü İdari Encümeninin 28.12.2004 gün ve 2004/212 sayılı kararını belirlenen şehir içi toplu taşıma fiyat tarifelerindeki artışın, fahiş olduğu, enflasyon oranlarının dikkate alınmadığı, hukuka ve mevzuata uyarlık bulunmadığı iddialarıyla iptali istenmektedir deniliyor" dedi.
Anılan tarihte, yani 31 Aralık 2004 gününde toplu taşım ücretleri 90 kuruş idi.
2004 yılı TÜFE enflâsyon oranı % 9.32 oldu. Buna rağmen toplu taşım ücretlerine % 33 zam yapıldı!... “Melih devamla: (IHA) Danıştay 2. ve 9. Dairenin verdiği mahkeme kararı ile pazartesi gününden (08 Mart 2010) itibaren Ankara’da toplu taşıma ücretlerinde tam biletin 90 kuruşa, öğrenci biletlerinin 60 kuruşa düşürüleceğini söyledi. Ankara Büyükşehir Belediye binasında basın toplantısı düzenleyen Gökçek, Danıştay’ın aldığı kararı ’kaos’ olarak niteledi. Gökçek, Tüketici Hakları Derneğinin açtığı dava ile toplu taşıma bilet fiyatlarının 6 yıl öncesine döneceğini ve Pazartesi’den itibaren Ankara’da ulaşım konusunda kaos yaşanacağını söyleyen Gökçek, otobüs ve metro hattında gecikmeli seferler düzenleyeceklerini bildirdi. Gökçek, yargı reformu konusunda fikir söylemlerinin erken olacağına işaret ederek idari mahkemelerin belediyeleri yönettiğini ifade etti. Gökçek, "İdari mahkemeler belediyeleri yönetiyor. Biz bir hata yaptıysak halk bize ders versin. Hukuk esnek olduğu için kişiye göre değişiyor" dedi.
İdare Mahkemesine, Tüketici Dernekleri Federasyonu’nun açtığı davayla ulaşım ücretlerine yapılan zamların iptalinin istendiğini ve 2’ye karşı 1 oyla davanın haklı bulunarak 2007 fiyatlarına dönülmesi yönünde karar çıktığını belirten Gökçek, "Ellimize ulaşan 2 mahkeme kararından 1’si bu" diye konuştu.
Bu davayı idari mahkemede kazandıklarını belirten Gökçek, "Tüketici Hakları Derneği bunu Danıştay’da yeniden temyiz etmiş. Danıştay, Tüketici Hakları Derneği’nin lehine davayı bozmuş ve idari mahkemede 15 Ekim 2009 tarihinde yani birinci aldığımız kararın yaklaşık 6 sene sonrasında iptal kararı vererek, bizim 2003 fiyatlarına dönmemiz için karar almış. İki tane mahkeme kararı var. UKOME her iki mahkeme kararının uygulanması için ve tatbik edilmesi için aşağıda karar verdi. Çünkü biliyorsunuz mahkeme kararlarını uygulamakta kanunen suç 3 yıla kadar hapsi gerektiriyor. Dolayısıyla biz de mahkeme kararlarını arzu ederek, benimseyerek, mantığımıza uygun bularak değil mecbur kaldığımız için uygulamak konumunda kaldık" ifadelerini kullandı. Daha sonra yeni bilet fiyatlarını açıklayan Gökçek, pazartesi gününden geçerli olmak üzere tam biletin 90 kuruş, indirimli (öğrenci) biletin ise 60 kuruş olduğunu duyurdu. Minibüslerde ise ulaşım ücretlerinin kısa mesafe için 90 kuruş uzun mesafe için 1 lira olduğunu belirterek, 1 saat içinde 50 kuruşa yapılan aktarmalı seyahatlerinde kaldırıldığını dile getirdi.”
Açıklandığı gibi 08 Mart Pazartesi günü Mahkeme kararının uygulanmasına başlandı.
Aynı gün TŞOF Danıştay’a başvurarak; UKOME kararını iptalini istedi.
Daha önce beş yılda çıkan karara mukabil bu defa üç günde karar çıktı. 11 Mart Perşembe günü dolmuşlar, 12 Mart’ta da otobüsler eski tarifeye döndü. Şimdi sorulur: Adalet bunun neresinde? Uygulanan hukuk orman hukuku mu?
NOT: Bu konu bitmez, dosya kapanmaz!... Yeri geldikçe gereği yapılacaktır.
E.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
HAKİKATİ KONUŞMAKTAN KORKMAYINIZ!..
            “Hesaplaşma ve Yüzleşme Zamanı” ad ve konulu makalemiz, gerek yurt içinde ve de gerekse yurtdışında çok büyük yankılara yol açtı. Olumlu katkı, tebrik, teşvik ve teşekkürlerin yanı sıra, bir hayli sitem ve tenkide de muhatap oldu.
            Olumlu katkı, fikri katılım ve kutlamalara teşekkür boynumuzun borcu…
            Lâkin sitemkâr tepki ve tenkit sahiplerinin, özellikle:
            “Mustafa Kemal Atatürk hiç kimseden hesap istemedi ve hesap da sormadı; O’nun bütün kaygı, eylem ve söylemleri Cumhuriyet devrimlerine yönelikti. Mustafa Kemal Atatürk, yaşadığı sürece kimseye hesap sormadı. Her hangi kimselerden günah çıkartmasını, itiraflarda bulunmasını veya birileri ile yüzleşme ve hesaplaşma yapılması isteminde bulunmadı.
            Kısaca: Cumhuriyeti kuran kimsenin böyle bir “hakikati itiraf, sırları ifşâ, hesaplaşma ve yüzleşme gibi istencesi yokken, günümüz aydınları tarafından böyle bir zorunluluk varmış gibi: İlle bir hesaplaşma, sorgulama,yargılama ve yüzleşme gereksinimi şimdi neden ve niçin gündeme taşınıyor?..” denilmekte…
            Önce Atatürk konusunda “yanlış bir yargı” ve “yanılgıyı” düzeltmek isterim.
            Hem de, güncel sorunlarla örtüşen ve çözüm öneren, kendi, vecize kabili lisanından;
Buyurun bakalım: 
            “Milletin varlığını devam ettirmek için fertleri arasında düşündüğü müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet dinî ve mezhebî bağlar yerine Türk milliyeti bağı ile (milli devlet bağlamında) fertlerini toplamıştır.
            Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir.Zahîrî cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir.
Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.
Fakat bu hal hiçbir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez.
Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu hakikati bizden iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Sonsuz bir özgürlük tasavvur olunamaz; hakların en büyüğü olan hayat hakkı bile mutlak değildir.
Fertlerin hürriyetini masun tutmakla mükellef olan insanların, diğer taraftan devletin de irade ve hâkimiyetinin kötürüm bir hale gelmemesine çok dikkat etmeleri lâzımdır. Fertlerin hürriyeti, devletin hâkimiyet ve iradesinin saklı kalışına bağlıdır.
Devlet iradesi kötürüm olursa, fertlerin hürriyetlerini koruyacak hiçbir kuvvet ve vasıta kalmaz.
Bütün dünya bilmelidir ki; Türk Milleti hakkını, haysiyet ve şerefini tanıtmaya kaadirdir. Türk vatanının bir karış toprağı için bütün millet tek vücut olarak ayağa kalkar. Haysiyetinin bir zerresine, vatanının bir avuç toprağına vuku bulacak bir tecavüzün, bütün varlığına vurulmuş darbe olacağını artık Türk milletinin fark etmediğini sanmak hatadır. Saygısızlığın, tecavüzün küçüğü büyüğü yoktur.
Hükümetlerin icraatları menfi olup da millet itiraz etmez ve iktidarı düşürmezse, bütün kusur ve kabahatlere katılmış demektir. Mustafa Kemâl Atatürk”
İşte bizim, mezkür makalede ifade ve ihsas etmeye çalıştığımız husus da budur.
Başta Mustafa Kemal Atatürk, kurucu unsur ve TC’nin tek “sivil anayasası” olan 1924 (1928)’e bu talep mugayir (aykırı) değildir. Zira bir tarafta millet adına faaliyete izinli, memur ve mecbur olan devlet, diğer tarafta, devlet adına “hile ve desise” ile edindiği güç, imkân ve kaynakları millet aleyhine tasarruf eden, kamu menfaatini hiçe sayan organizasyonlar.. Onurlu ve sorumlu vatandaşlar olarak “hesaplaşma ve yüzleşme” istemeyeceksin de ne yapacaksın?!.
Kamu vicdanını tatmin ve meşruiyeti ikame için “hesaplaşma ve yüzleşme” şarttır…  
 
E.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
KONFÜÇYÜS’Ü ANLAMAK GEREK!..
Yüce İslâm Dini’nin kadim ve Türklüğün her daim yükselen değerlerini göz ardı eden “politikACI’ların”; Bari “dünyanın en çalışkan, üretken ve dürüst ülkelerinin hâkim felsefesi” Konfüçyüs’ün ilkelerini öğrenmeleri ve hayata geçirmeleri beklenir!.
Kurduğu felsefe ekolü ile bugün bile Çin toplumuna yön veren Konfüçyüs, 2 bin 560 yaşında. Filozofun sözleri milyonların yolunu aydınlatıyor. M.Ö 551–479 yılları arasında yaşayan Konfüçyüs, büyük bir karmaşanın hüküm sürdüğü Çin’de topluma bir düzen vermek ve insanlara bireysel hayatlarında mutluluğa ulaştırmak için bir öğreti geliştirdi. Ana teması insancıl düzen olan öğretisine göre iyi insan, ancak dünya bütünüyle uyum içinde yaşayan insandır. Mensupları (izleyicileri) tarafından bugüne taşınan ve milyonlarca insan için rehber olan Konfüçyüs’ün;
SÖZLERİNDEN BAZILARI
Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.
Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.
Aradığını bilmeyen bulduğunda anlayamaz.
Kendine yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma.
Dal rüzgârı affetmiştir ama kırılmıştır bir kere.
İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.
Konuşmaya layık olanlarla konuşmazsanız, insan kaybedersiniz; Konuşmaya layık olmayanlarla konuşursanız, söz kaybedersiniz. Bilge olan kişi, insan kaybetmez, söz de kaybetmez. Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınız.
Karanlığa söveceğine, kalk sende bir mum yak.
Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.
Üstün insan, konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur.
Bilgi özgüveni, özgüven ise gücü yaratır.
Çizik bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir.
Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.
Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.
Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.
Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmaz ise; insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.
Faydalı insan odur ki boş durmayı sevmez, kişiliğini faydalı işlerle geliştirir.
Güçlü olan, sayıca kalabalık kitleler değil, eğitimli kitlelerdir.
İyi insanlar, olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.
Fedakârlıklar, senden başkası bilmiyorsa değer taşır.
Kitleler cezalarla düzene sokulursa yozlaşmış olur, bilgelik ve nezaketle yönetilirse bilinçli ve dürüst olur.
Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir.
Eğitimli insanın hedefi daima yüksek olur. Küçük işlerle küçük insanlar uğraşır.
Kendisini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulma konusunda daha şanslıdırlar.
İrade öyle değerli bir özelliktir ki bir ordu komutansız kalsa da kişi iradesinden yoksun kalamaz. İradeli insan davranışları tutarlı insandır.
İyi yönetici olmanın sırrı dört yanlıştan kaçınmak, beş doğruyu uygulamaktan geçer. Dört yanlış şunlardır:
1-Nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık),
2-Öğretmeden başarıyı ölçmek(kabalık),
3-Yöne-timde gevşek olup sınırlar koymak (art niyet),
4-Özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak).
Beş doğru ise şunlardır:
1-Müsrif olmadan eli açık olmak,
2-Gocunmadan çalışmak,
3- Haris olmadan istek duymak,
4- Mağrur olmadan rahat davranmak,
5- Ürkütücü olmadan saygın olmak…
E.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
MEŞRUİYET VE MEŞRUAT  
Meşru: Haram ve yasak olmayan; Hak edilmiş, adalet ahlâkı ve hukuka uygun olan..
Meşruiyet: Sosyal bilimler literatüründe, meşruiyete ilişkin tartışmalar genellikle Max Weber'in otorite ve meşruiyete ilişkin çözümlemeleriyle başlar. Weber: "Tecrübelerimiz bize göstermiştir ki, hiçbir otorite sistemi, sadece maddi, duygusal veya ideal motiflere dayanarak sürekliliğini sağlayamaz. Bütün bunlara ek olarak, her otorite sistemi meşruiyetine ilişkin bir inanç oluşturmak ve beslemek gayretindedir" der. Görüşlerinde iki unsur dikkat çekmektedir:
1. Meşruiyeti siyasi rejimlerin yaşaması için en önemli faktör olarak görmekte;
2. Meşruiyet kavramını tanımlarken inanç unsurunu esas almaktadır.
Bu genel tespitler çerçevesinde üç tip hâkimiyet veya otorite tipini ayırt eder.
Geleneksel, karizmatik ve hukuki-rasyonel otorite… Geleneksel otorite, bir toplumda uzun zamandan beri yaşayan geleneklere dayanırken, karizmatik otorite bir liderin olağanüstü özelliklerinden kaynaklanır. Karizmatik otorite tipinde halk liderin sahip olduğu bir takım nitelikler dolayısıyla ona biat ve itaat ederken, geleneksel otorite tipinde halkın yöneticilere itaat etmesinin nedeni, siyasi iktidarın geleneklere uygun olarak iktidara sahip olup kullandığına dair olan inançtır. Hukuki-rasyonel otorite tipinde otorite rasyonel bir hukuk sisteminin sonucudur. Bu otorite tipinde, insanlar geleneksel olarak saygı gören bir şefe veya karizmatik bir lidere değil, bir dizi soyut, genel ve kişilik dışı kurala bağlılık gösterir. Modern dünyada geçerli olan otorite tipi hukuki, adil-rasyonel otoritedir. Weber'in çözümlemesine göre siyasi iktidarlar yönetilenlerin rızasını talep ederken adeta şöyle seslenmektedirler:
Geleneksel şef: Bana itaat et, çünkü halkımız yüzyıllardan beri şeflerine itaat etmiştir.
Karizmatik lider: Bana itaat et, çünkü ben senin hayatını değiştirebilirim. Hukuki-rasyonel yönetici: Bana itaat edin. Çünkü ben sizin, adalet ve hukuka uygun olarak seçerek atadığınız yöneticinizim. Dikkatli incelendiğinde, meşruiyetin hukukilikle aynı şey olmadığı anlaşılır. Hukukilik; hukuk ve kanunlara uymaktır. Yöneticilerin anayasa ve kanunlara uymaları, “o yöneticilerin” yönetilenler gözünde meşru olduğu anlamına gelmez. Bir başka deyişle, yöneticilerin karar alırken, emir verirken pozitif hukuka uygun olarak davranmaları onların meşruiyetini kanıtlamak için yeterli değildir.  
Neticede meşruiyet: Kanunların, (insan-hayvan, bilcümle doğa varlıkları ve çevresel unsurlar dâhil olmak üzere) genel ve nesnel bağlamda evrensel hak, (görev-ilke, sorumluluk) adalet ahlâkı ve hukuka mutlaka uygun olması; Anayasa’ya aykırı olmaması ve Anayasa’nın da “kesinlikle ve asla” temel insan haklarına aykırılık taşımamasıdır.
Meşruh: Şerh olunmuş. Anlatılmış, açıklanmış ve izah olunmuş.
Meşruhât: Meşruat kelime ve kavramının yerine geçmek üzere kullanılır. Bir hüküm, karar veya eylemin meşruiyetine dair izahlar, açıklamalar ve bu meyanda yazılanlar demektir.
MEŞRUAT: (Objektif ve orijinal kelime, kavram) Hak ve meşru olanı beyan ve onay. Haram, yasa dışı ve yasak olmayan. Olaylar, hüküm, kanun, karar ve mütedair eylem; Yasa taslak ve tasarıları dâhil olmak üzere: “adalet, hak ve hukuk’a uygun” olunduğuna dair yazılı veya sözlü beyan. Adalet, hak ve hukuk (kanaat) önderleri tarafından verilen/konulan şerh.
BUNA GÖRE: TC’nin 37 yıl istikrar ve insicamla uygulanan, en uzun ömürlü ve tek sivil; “Kurucu (1924) Anayasası” varken, sözde yeni bir sivil anayasa arayışları nedendir ve bu istemin aslı, esası nedir? Üstelik 608 (613) suç dosyası ve içtüzük hükümleri uygulandığı takdirde % 80’i devamsızlıktan (görevini yapmamaktan) “düşük”, dokunulmazlık zırhları ile ancak korunabilen parlamenter ile… Bu olacak şey değil!.. Diğer konular da hakeza… Üstelik! Doğruların, dürüstlerin, hakkaniyet, adalet ve hukukun itibar görmediği, ilke, onur ve erdemin kabullenilmediği, zekânın ayaklar altına düştüğü, yüceliğin takdir edilmediği ve alkışlanmadığı, doğruyu söyleyenin dokuz köyden kovulduğu; iyi'den, doğru’dan, haklı’dan (bons sens) onurlu ve sorumludan yana olanların değil;  güç ve güçlüden yana olanların savunulduğu bir yer, dönem ve zamanda…
Aslında çarpılan, bozulan, çürüyen, yozlaşan ve dağılan düzeni imar, ıslâh ve tamir mecburiyeti varken!.. Ey!... Parlâmenterler, kendinize gelin...
E.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Necati ÇAVDAR

Necati ÇAVDAR HAYAT HİKAYESİ

MERHABA
 
Selam size ey yarenler
Hep Eli Hakka erenler
Halk içinde Hak görenler
Aşk şarabı içenler merhaba
 
Darlarda mutlu olanlar
Her an doğru yol bulanlar
Varlığı O’nda bulanlar
Bülbül gibi ötenler merhaba
 
Alem garip garip oluş
Anlamanın hepsi soruş
O’nu her eşyada görüş
Bilenlere selam olsun
 
Arla varmak gayet zordur
Kiri at,  kalbe nur  doldur
İslam girilecek yoldur
Candan uyanlara merhaba
10.1.1999        24.00.......

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Necati ÇAVDAR

Necati ÇAVDAR HAYAT HİKAYESİ

MERDİVEN
 
Ne kaldı geriye dün geçenlerden,
Kimi ağır kimi hızlı çıkıyor ondan.
Ne  için inilir, çıkılır ki merdivenden,
Bir aşağı bir yukarı bilmem neden ?
 
Bir zamanlar da inip çıkmışlar;
Geçmişler baban ve dedenler,
Göz önünde daim gelip gidenler
Bakiye mi heveslenir,  fani olanlar?

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Necati ÇAVDAR

Necati ÇAVDAR HAYAT HİKAYESİ

LAF DEĞİL  O’ NUN ÖLÇÜSÜ
 
Selami bey hep karanlıklara ışık yakar
Eli, gözü, gönlü açık, ırmak gibi akar
Laf değil O’nun  ölçüsü, icraata bakar
Altından anlar, ham demiri altın yapar
Malda mülkte gözü yok, insana bakar
İlim O’nun özmalı, ona herkes uymalı
Çekmegil der  “kaynak Kur’an olmalı.”
Eleştirel,  kırmadan hakikate varmalı
Kendimizi başkada değil, bizde bulmalı
Meğer ki çalışıp, insan öze kendi varmalı
Eğer ki; ilim olmaz ise  film de olmaz
Girilmezse hakikate, sırra da erilmez
İlmel yakin, hakkal yakin  ne? Bilinmez
Lakin terlemeden hiç menzile varılmaz

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL

Selma GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

KABAK KÖFTESİ (MÜCVER)
2 orta boy kabak
1 baş kuru soğan
Bir miktar maydanoz
1 yumurta
İstenildiği kadar tuz
İstenildiği kadar pul biber
Kaşıktan akana kadar karıştırılmak üzere un
Kızartılacak kadar sıvı veya katı yağ
 
            Önce kabaklar güzelce yıkanır. Kabağın başı kesilerek kabuğu soyulur. Soyulan kabaklar rendeden geçirilir. Üzerin soğan ince olarak doğranır, tuz ve biberi atılarak yumurta kırılır. Sonra kaşıkla karıştırılan malzemenin üzerine cıvıklığı gitmeyecek kadar un ilave edilerek karıştırılır.
            Bu karışım; ocakta kızdırılan yağ dökülmüş tavaya kaşıkla akıtılarak iki tarafı kızartılır ve sıcak olarak servis yapılır.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

DUA PARTİDEN’DEN UZAKLAŞANLAR ALLAH’A YAKINLAŞIRLAR !
Halil Efendi oldukça dindar, çevrede sevilen bir kişi idi.  Almanya’dan izine gelen Necmi’yi ve ailesini evine davet etmişti. Necmi eşini ve çocuklarını hasta olan babasının yanında bırakarak davet üzerine yola koyuldu. Kapının zilini çaldı. Halil Efendi’nin hanımı kapıyı açtı. Zahide Hanım Necmi’yi görünce :
-«Buyur … Buyur… Hoş geldin, sefalar getirdin Necmi Bey. Bizi ihya ettin. Şu an beyim ve komşularımız salonda namaz kılıyorlar…» dedi.
Necmi evin salonuna girdiği anda onlar dua etmeye başlamışlardı. O da onlara katılarak oturduğu yerde ellerini kaldırdı. Halil Efendi :
-Partiden’den uzaklaşanlar Allah’a yakınlaşırlar... Ya Rab! Ülkemizi, Devletimizin Milli bütünlüğünü tartışılır hale getiren, yolsuzluğun, haksızlığın, adaletsizliğin ve zulmün odağı haline gelen, bizi huzursuzluklara gark eden Parti yöneticilerini, Partiden’li bakanları, Partiden milletvekillerini, Parti’ye destek olan gazeteci ve yazarları, din adamlarını, bürokratları, Parti’ye oylarını veren insanları, sana havale ediyoruz, hepsini gerektiği şekilde cezalandır Allah’ım!
 Zor günleri yaşıyoruz. Üstelik sıkıntılarımız ve acılarımız görmezlikten geliniyor!  Olumsuzluklarını, haksızlıklarını ve zulümlerini tozpembe gibi göstermeye çalışıyorlar. Elazığ’da, Diyarbakır’da, Adıyaman’da, Tunceli’de, Van’da, Bingöl’de, Erzurum’da, Niğde’de, Konya’da, Edirne’de velhasıl yurdumuzun birçok yerinde şu an açlıktan, yokluktan, hastalıktan ölenler var
Evlerine bir dilim ekmek dahi girmeyen vatandaşlarımızdan habersiz ve Ülkemizi her gün 110 milyon dolar faiz ödemeye mahkûm eden bir iktidarla karşı karşıyayız. Onlar devletimizin imkanlarını Kongo yollarında harcıyorlar.
Giydikleri elbiselere, parmaklarındaki yüzüklere, çoğu Mercedes olan 87 bin 130 adet araçlara, keyifleri için kendilerine ayırdıkları bütçelere sen vakıfsın Allah’ım!
Ya Rab! Kahraman subaylarımıza esir düşmüş düşman muamelesi yaptıklarını duyuyoruz. Bunlar kötülükte, zulümde, adaletsizlikte çok ileriye gittiler. Bunların hallerini ve ahvallerini, milletimizden gizlediklerini ve sakladıklarını en iyi sen biliyorsun, ordumuza, yurdumuza kötülük yapanları, iftiracıları, onur kırıcıları, yaygaracıları, palavracıları, aldatıcıları sana havale ediyoruz, dualarımızı geri çevirme Ya Rab!
Dua oldukça uzun sürmüştü.  Namaz sonrası orada bulunanların hepsi Necmi’ye «hoş geldin» dediler. Halil Efendi de :
-Hoş geldin evlâdım! Geldiğini duydum. Hemen çocukları sizin eve gönderdim. Bugün bizim misafirimiz olsunlar, dedim. Niye hanımın, çocukların ve baban gelmediler? Necmi :
-Halil Amca, belki biliyorsundur, babam hasta! Epey sıkıntı çekti. Ağabeyim birçok ödül almış, oldukça başarılı bir subaydı. Atatürk’ü seven, vatansever bir kişiydi. Bugünkü iktidar sahipleri ülkesini sevenleri ve kahramanları cezalandırma yolunda epey mesafe aldılar. Ağabeyime iftira ve tertiplerle terörist damgası vurarak tutukladılar. Yani, Tarihi Gelen  Ergenekon sözcüğünü terörle özdeşleştirerek bir örgüt ismiymiş gibi kullandılar. Bununla hem insanlarımızın zihinlerindeki tarih sevgisine hem de insanların onurlarına tecavüzde bulundular.
Halil Amca, ne iş yaptığımı daha önce söylemiştim. Almanya’da büyük bir gazetede hukuk danışmanı olarak çalışıyorum. Ünlü Alman yazarlar bana:
-Ülkenizde cumhuriyet tehlikede! Atatürk’e ve Atatürk’ü sevenlere büyük saygısızlıklar yapılıyor. Adaletsizlikler dikkat çekici bir boyuta ulaştı. Bir hukukçu ve Türk olarak ne düşünüyorsunuz?" diye sordular. Halil Efendi :
-Pekiyi onların bu sorusuna sen nasıl bir cevap verdin? Necmi:
-Türkiye’de Partiden yanlısı bir kişinin kendilerinden olmayan bir kişiye  "Hangi asırda yaşamak istiyorsan oraya git. Dünyada artık milletlere ve milliyetçilere yer yok... dünya globalleşiyor aklını kullan, hislerini değil. Fazla söze gerek yok... akıllı ol!» şeklinde hitap ettiğini... Allah’la ilişkilerini kestiklerini ve kendilerini sadece çıkar için Müslüman gösterdiklerini,  bu kişilerin parayla dans ettiklerini, başka hiçbir ilâhî  ve  insanî gerçeği tanımadıklarını" söyledim. "Bunların makineleşen varlıklarında insanî değerler, insan sevgisi, vatanseverlik, kardeşlik, dayanışma, millet, bayrak ve vatan yer almamaktadır" dedim.
Üç yıldır hastalık nedeniyle ülkemize gelemiyordum… Annem ağabeyimin tutuklanmasına dayanamadı ve  kalp krizi  geçirerek öldü. Ben hasta halimle ancak cenazesine yetişebildim. Halil Amca, bana çok dokundu annemi görememek… Anama hastalığımı dahi üzülmesin diye söyleyememiştim. Ameliyat masasında "Ya Rab bana, anama kavuşma izni ver… Ne olursun ALLAH’ım benim, annemi bir defacık da olsa görmeden canımı alma"  diye dua ettim. Ama bir şeyler oldu, ağabeyim tutuklandı. Annem buna dayanamadı… Babam ise, hem Ağabeyimin, hem de annemin acılarıyla çıkmaza girdi. Vücudunun sol tarafı felç oldu. Kıbrıs gazisi ve emekli kurmay albay olan babamı, yani dev gibi adamı bugünkü ikidar bu hâle düşürdü. Doktorlar vücudunun sol tarafına felç inmesine hiç iyi bakmıyorlar… Sana soruyorum bunlar Müslüman olsalardı, Allah ve Peygamber sevgisi taşısalardı bu şekilde ordumuzun değerli mensuplarına, vatanseverlere, kahramanlara ve ailelerine zulüm yapabilirler miydi? Bunlar aile ocağımıza ateş düşürdüler. Halil Efendi:
-Müslüman demek eliyle, aklıyla, diliyle, bedeniyle görevleriyle, sorumluluklarıyla canlılara zarar vermeyen kişi demektir. Bir Müslüman hiç bir zaman aşağılık kompleksine düşmez. Bak bunların durumlarına! Burunları havada, kendilerini padişah veya kral gibi göstermek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar! Ne işleri var Dolmabahçe Sarayı’nda? Tarihi ve tarihi eserleri kendi yerlerinde bırakmak yerine orada kendilerine çalışma ofisi açtılar ! Pekiyi neler oldu sonra? Beşiktaş halkına hizmet veren Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi iptal ettirildi.  Otobüs durağı kaldırıldı.  Sadece Çankaya Köşküne 1 Ocak 2007 - 1 Temmuz 2008 tarihleri arasında harcanan para 33 milyon 939 bin 180 YTL... Ümraniye Dudullu'da, Sağmacılar bölgesi Hal-Otogar’da, Zonguldak-Ereğli’de, Giresun'da, Siyavuşpaşa Caddesi’nde, Denizli'nin Babadağ ilçesinde, Taraklı-Geyve’nin Kilhamamı mevkiinde, Şişli’de çöken yolların, bunların haricinde  yolları olmayan köylerin ve öğretmensiz okulların hesabını kim verecek? İngiliz gazeteleri Partiden yöneticilerinin Osmanlıcılık oynadığını yazıyorlar ! Bunların  bütün azâlarından günah fışkırıyor… Ayaklarının biri yabancı ülkelerde, diğeri ise havada… Emperyalist ülkelerin güdümüne girerek, dışarıdan aldıkları talimatlarla, telkinlerle, baskılarla ülkemizde zulüm tezgâhları oluşturdular. İktidara gelmeleri de, bugünkü varlıkları da, yarınlar için ülkemizde kurgulayacakları da şaibeli bunların. Aldıkları  kararlar da, işledikleri suçlar da diğer halleri gibi kuşku uyandırmaktadır. Referandum yoluyla veya Anayasa değişikliğiyle milleti oyuna getirerek padişahlık rejiminin yollarını açmaya çalışıyorlar.  Belki biliyorsunuzdur,  bütün diktatörler referandum yoluyla hedeflerine ulaşmışlardır.  Yani millete hile ile, "bizi cezalandırın, bizi kullanın, bizi uyandırmayın,  bizi ortadan kaldırın" dedirtmek istiyorlar !
Haylaz bir çocuğun, elindeki sapanla fırlattığı taş, kuşun kanadını kırar… Aynı taş yoluna devam eder ve bir evin penceresinin camını kırarak içeri girer. Evdekilere korku verir ve evdeki bir kişinin başını yaralar.  Çocuk, haylazlık, sapan, taş, kuş, kanat, ev, pencere, cam, kırma, girme, korku, baş, yaralanma kelimeleri bir araya gelerek bir kaç eylemin varlığını bize gösteriyor. Çocuğun kimliği, çocuğun eline sapan tutuşturanlar, devlet, milli eğitim sistemi, işlediği suç, ciddi şekilde sorgulanmadığı için suçlar ve olaylar değişik kişilere sirayet ederek yayılıyor veya sürekli hâle geliyor.
Eğer konuyu sizin ailece yaşadıklarınızla ilgili olarak ele alırsak, kendi vatandaşlarını, kahramanlarını kendi partilerinin hedefi haline getirmeleri, iftira ve tertip yapmaları, suçlamaları, hukuk dışı, anayasaya aykırı tavırlar içinde bulunmaları sadece bir kişiyi etkilemiyor, onların ailelerinı, eş ve çocuklarını, annelerini, babalarını da tedirgin ediyor, hattâ ölümlerine de sebep oluyor. Halbuki haklarında mahkeme kararı olmayan hepsi suçsuzdurlar. Pekiyi suçlu kim? : Elbette suçsuz insanları, kahramanları hedef haline getiren, yıpratan, rezil esen, öldüren veya ölümlerine sebep olanlar yani Partiden’li yöneticilerdir.
Necmi : Yazdığım bir şiiri size okumak istiyorum.
Edirne tarihim
İstanbul okulum
Niğde’li hemşehrim
Ankara huzurum
Urfa’lı dostum benim...
 
Diyarbakır’lı öğretmenim
Bitlis’li gözüm
Elazığ’lı aydınlık yüzüm
Siirt’li yüreğim
Adıyaman’lı özüm benim..
 
Urfa beşiğim
Maraş ışığım,
Konya güneşim
Denizli ahengim
İzmir kardeşliğim benim...
 
Bütün iller içimde birer bayrak
Kazanıldı her birisi canla savaşılarak
İsimlerimiz konuldu ezanlar okunarak
Bayrak bizim, vatan bizim
İstiklal Marşı bizim... din hepimizin...
 
Zahide Hanım usulca kapıyı açtı.
-Necmi Bey, biraz önce komşunuz, babanızın durumunun ağırlaştığını ve sizi beklediğini, söyledi. Necmi, apar topar oradan ayrıldı. Onun ardından misafirler de ayağa kalkarak gittiler.
Çok geçmeden Necmi’nin babasının öldüğü duyuldu. Halil Efendi, Zahide Hanım’a :
-İslam kılıfı altında cinayet işleyenleri ve canilerle işbirliği yapanları yüce Allah’a havale ediyorum, dedi.
Van, 12.04.2010

 

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

1

 
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

1

Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM