SANAL OLMAYAN ;
 "FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR"
YAZARLAR TOPLULUĞUNA   HOŞ GELDİNİZ !
DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

SAYI 15  01/12/2009

İÇİNDEKİLER
Ahmet CANBABA ALLAHIN DEDİĞİ OLUR
Ahmet CANBABA DÜŞÜNDÜRDÜN
Ahmet CANBABA AYDINLIK OLSUN

İsa KAYACAN YAZILARIMIN YER ALDIĞI GAZETE VE DERGİLERDEN

Mahmut Selim GÜRSEL GÖZLER YALAN SÖYLEMEZ!
Mahmut Selim GÜRSEL YENİ YIL
Mahmut Selim GÜRSEL BAK DOSTUM
Mahmut Selim GÜRSEL BİZ SİZİ TANITIYORUZ, SİZ BURADAN BAŞKASINI TANITMAYINIZ!
Mahmut Selim GÜRSEL KUR'AN-I KERİM GÖRE KURBAN VE KURBAN BAYRAMI

Mustafa Nevruz SINACI İNSANİ BOYUT VE ATATÜRK
Mustafa Nevruz SINACI KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU : ANAYURT ANADOLU 
Mustafa Nevruz SINACI “ET’LE TIRNAK GİBİ”
Mustafa Nevruz SINACI AB YÖNTEMLERİNİ KULLANMAK GEREK
Mustafa Nevruz SINACI İNSAN HAKLARI ve TÜRKİYE
Mustafa Nevruz SINACI İNSAN HAKLARI ve ÜLKENİN GERÇEKLERİ
Mustafa Nevruz SINACI İNSAN HAKLARI VE ADALET AHLAKI
Mustafa Nevruz SINACI ASİMETRİK SAVAŞ, İNSAN HAKLARI VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ
Mustafa Nevruz SINACI DEVLETİ TESLİM ALMAYA CÜR’ET
Mustafa Nevruz SINACI GRİP VE ASRIN SOYGUNU
Mustafa Nevruz SINACI KURUMSAL GASP VE KUL HAKKI
Mustafa Nevruz SINACI MİLLİ DEVLET VE MİLLİ EĞİTİM

Sakin KARAKAŞ STAJYER ÖĞRETMEN ADAYLARI OSMANCIK’A HAYRAN KALDILAR

Selma GÜRSEL KADAYIF

Üzeyir Lokman ÇAYCI GEÇTİKÇE BAHARLARIN KIYISINDAN
Üzeyir Lokman ÇAYCI DESENLER
 
Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

ALLAHIN DEDİĞİ OLUR
 
Önceden bilen olsa da
Allah’ın dediği olur
Kazada ölen olsa da 
Allah’ın dediği olur
 
Şer zincirini kırsa da
Hoş, iyi ,kötü varsa da
Ahrette hesap sorsa da
Allah’ın dediği olur
 
İstanbul da ,Muşta yazar
Ankara da, Kaşta yazar
Takside dolmuşta yazar
Allah’ın dediği olur
 
Araştırıp soranda mı
Tefsir edip soranda mı
Tevrat ta mı, Kuranda mı
Allah’ın dediği olur
 
Yağmur yağsa,şimşek çaksa
Aşklar yürekleri yaksa
Sonumuz kara topraksa
Allah’ın dediği olur
 
Yanlış yoldan gidilse de
Suçsuz idam edilse de
Ölüm ona ödülse de
Allah’ın dediği olur
 
Sular bassa afet olsa
Ölümcül felaket olsa
Tarumar olmuş kent olsa
Allah’ın dediği olur
 
Şans kapıyı çalsa haktan
Beklediğin gelir yoktan
Şer gelse de aça toktan
Allah’ın dediği olur
 
Düşlerini yaptırsa da
Arzulara taptırsa da
Doğru yoldan saptırsa da
Allah’ın dediği olur
 
Toplasa ümmeti dede
Bilmez hakikat i  ve de
Bilimi yanlış bilse de
Allah’ın dediği olur

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

DÜŞÜNDÜRDÜN       
 
Akıllara  sığmaz  sonsuz  kavramda
Olmayanı  düşündürdün  sen  bana
Asık  yüzler  neden  dolmuş  çevremde
Gülmeyeni  düşündürdün  sen  bana
 
Akıl  çekiç,  akıl  bilgi,  akıl  örs.
Doğru  düşün  gitmesin  işlerin  ters.    
Hayatında  birçok  olaylardan  ders
Almayanı  düşündürdün  sen  bana
 
Sevmeyen,  gönülde  boylar  hapis i
Sevgiyle  kurmadın  dünya  yapısı
Her  zorlu  işlerde  çıkış  kapısı
Bulmayanı  düşündürdün  sen  bana
 
Çalıştırır  insanın  ahmağını
Eksik  etmez  başından  tokmağını 
Komşusu  aç  yatarken  ekmeğini
Bölmeyeni  düşündürdün  sen  bana
 

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

AYDINLIK OLSUN
 
Bir mum yakıp karanlığa ilk adım
Atalım yolumuz aydınlık olsun
Gücümüzü mutlu birlikteliğe
Katalım yolumuz aydınlık olsun.
 
Vatanımın hançer sokmuş bağrına
Hesap soramamak gider ağrıma
Neyimiz var neyimiz yok uğruna
Satalım yolumuz aydınlık olsun
 
Hasret kalarak  özlenip  yeniden
Tehlikelerden gizlenip yeniden
Tohum gibi filizlenip yeniden
Bitelim yolumuz aydınlık olsun.
 
Yurdumuzda askeriz bu seferde
Çare bulacağız bilinen derde
Fabrika bacası gibi her yerde

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

YAZILARIMIN YER ALDIĞI GAZETE VE DERGİLERDEN YILLAR İTİBARİYLE ÖRNEKLEME SIRALAMASI

Her şeyin bir başlangıcı, devamı ve sonucu var. İsa Kayacan’ında, basın-yayın hayatında yer almaya başlayışı, gazete ve dergilerde imzasının görünmeye başlaması Nisan 1956’ya rastlıyor. Daha doğrusu gazete sütunlarında ilk şiirinin görüldüğü tarih, İsa Kayacan’ın yayın başlangıcıdır Nisan 1956. Sonra yıllar hızla geçerken, İsa Kayacan’ın imzasının görüldüğü yayın organı sayısında artışlar gözleniyor. Bunlardan bazılarının sıralanışı üzerine bir göz atalım:
1956 – Tefenni, Yeşil Eşeler Gazetesi,
1957 – Demokrat Burdur ve Tefenni Yeşil Eşeler Gazeteleri,
1958 – Burdur’un Sesi ve Demokrat Burdur Gazeteleri,
1959 – Burdur Lisesinin “Sesimiz” Gazetesi,
1960 – Burdur Yeni Turan ve Andımız Gazeteleri,
1961 – Bucak Işık, Burdur Son Çağ, Elbistan’ın Sesi Gazeteleri
1962 – Serhad Artvin ve Bartın Gazeteleri,
1963 – Serhad Artvin ve Elbistan’ın Sesi Gazeteleri,
1964 – Burdur Yeni Turan, Bartın, Bilecik, Serhad Artvin Gazeteleri,
1965 – Zümrüt Rize ve Serhad Artvin Gazeteleri,
1966 – Bolu Sesimiz Gazetesi, Ankara Ece, Eskişehir Emre, Ferhat Dergileri,
1967 – Bolu Sesimiz, Adapazarı Akşam Haberleri Gazeteleri, Ankara Çele, Akın, Ulusca Uyanış, Şanlıurfa Nabi ve Balıklıgöl Yozgat Bozok Dergileri,
1968 – Adapazarı Anadolu, Ankara Yeni Tanin, Seziş Şiir Gazeteleri, Akın, Bakış, Bahçe, İstanbul Sanat Dünyası, Eskişehir Emre Dergileri,
1969 – Ankara Yenigün, Adana Hürses, Düzce Ferman, Uşşak Postası, Aydın Ses, Yeni Kastamonu Gazeteleri, Eskişehir Çağdaş, Emre, İstanbul Evelek, Özlem Dergileri,
1970 – Ankara Tasvir, Yeni Tanin, Babaeski Postası, Çorum Ekspres, Zonguldak Şafak, Hür Bartın, Tokat Topçam, Turhal, Yeni Tokat, Bartın Devrim, Karabük Doğuş, Manisa Işık, Düzce Ferman, Gaziantep Güney Postası, Zonguldak Haber, Menemen Haber, Van Sesi, Bursa Yenişehir, Kdz. Ereğli Memleket, Şirin Ereğli, Gazeteleri, Ankara Çocuk-Yuva, Adımlar, Eskişehir Emre, İstanbul Sanat Dünyası Dergileri,
1971 – Bursa Yenişehir, Elazığ, Düzce Ferman Gazeteleri, Adana Hürses Dergisi.
1972 – Son Havadis, Başkent, Hür Anadolu ve Yeni Tanin Gazeteleri,
1973 – Ankara Tasvir, Hür Anadolu, Adapazarı Son Haber, Bandırma Ufuk, Kayseri Emel, Sivas Kızılırmak Gazeteleri,
1974 – Ankara Tasvir, Düzce Ferman Gazeteleri,
1975 – Ankara Tasvir, Diyanet, Keşan Önder, Erzurum Milletin Sesi, Gazeteleri, Ankara Ajans-Türk, Kemalist Ülkü, Hız, Mersin Lider Dergileri,
1976 – Tercüman, Son Havadis, Tasvir, Gündem, Kayseri Hâkimiyet, Trabzon Türksesi, Van Serhat, Samsun Medeniyet Gazeteleri, Ankara Ajans-Türk, Kemalist Ülkü, İstanbul Türk Basın Birliği Dergileri.
1977 – Ankara Zafer, Adalet, Tasvir, Gündem, İzmit Hürssöz Gazeteleri,
1978 – Ankara Adalet, Zafer, Gündem, Tasvir, İstanbul Hergün, Isparta Demokrat, İzmir Hüryol, Kozan Postası, Van iki Nisan, Bucak Oğuzhan, Muğla Hamle, Bolu Sesimiz Gazeteleri, İstanbul Pos-Tel Dergisi.
1979 – Ankara Adalet, İstanbul Ortadoğu, Erzurum Doğu Ekspres, Muş Şark Telgraf, Bursa’nın Sesi, Mersin Savaş, Siirt, Trabzon Hizmet, Isparta Demokrat, Devrek Postası, Demokrat Gümüşhane, Niğde’nin Sesi, Ankara Kazan, Bitlis Birlik, İzmit Hürsöz, Antalya Şelale, Yeni Alanya, Yeni Erbaa, Yeni Şarkışla Gazeteleri, Ankara Hız Dergisi.
1980 – Ankara Zafer, Bugün, Adalet, Kastamonu, Karamürsel Ekspres, Erzurum Doğu Ekspes, Elazığ Nurhak, Bitlis Birlik, Acıpayam Postası, İzmit Hürsöz, Bolu Sesimiz, Amasya Sabah, Isparta Demokrat, Demokrat Gümüşhane, Eskişehir Milli İrade, Muğla Hamle, Gazeteleri, İstanbul Bizim Güneş, Yozgat Bozok Dergileri,
1981 – Ankara Zafer, Tasvir, 24 Saat, İpsala Mücadele, Keşan Önder, Gazeteleri, Ankara Kooperatifçilik, Yeşil Türkiye, İstanbul Bakış Dergileri,
1982 – Ankara Adalet, Tasvir, Adapazarı Anadolu, Keşan Önder, Muğla Hamle, Yozgat, Tokat Tozanlı, Erzurum Doğu Ekspres, Van iki Nisan, Giresun İleri, Lüleburgaz Hürfikir, İzmit Hürsöz Kdz. Ereğli’nin Sesi, Tekirdağ Yeni inan, Erzincan Birlik, İstanbul Olay Haber, Denizli Ticaret ve Ekonomi, Nazilli Batı, Devrek Postası Gazeteleri, İstanbul Türkiye, Bakış, Köy Tarım ve Orman, Ankara Gülpınar Dergileri.
1983 – Ankara Adalet 24 Saat, Kars Postası, Ankara Mesaj, Zile Postası, Eskişehir İstiklal, İzmit Hürsöz Gazeteleri,
1984 – Ankara Adalet, 24 Saat, Aydın Yeni Kıroba, Samsun Türkkanı, Devrek Postası Gazeteleri,
1985 – Tercüman, Adalet, Burdur, Ankara Ticaret, Bitlis Birlik, Ankara 24 Saat, Keşan Önder, Serhad Artvin, Bingöl, Antalya Ekspres, Konya Anadoluda Bugün Gazeteleri,
1986 – Son Havadis, Adalet, 24 Saat, Hüryurt, Haber, İzmir Ocak, Sivas Anadolu, Konya Yeni Meram, Burdur Yenigün, Eskişehir Milli İrade, Nazilli Anadolu, Antalya Ekspres Anadolunun Sesi, Türk Haber Ankara, Burdur, İstanbul Olay Haber Gazeteleri, Tokat Birikim Dergisi,
1987 – Tercüman, Son Havadis, Ankara Ticaret, Hüryurt, Türk-koop, Tefenni’nin Sesi, Konya Yeni Meram, Balıkesir Yeni Haber, Elazığ Fırat, Yeni Karabük, Yalova Haberci, İzmit Hürsöz, Bucak Oğuzhan, Erzurum Milletin Sesi, Burdur, Mardin Öncü, Kayseri Ülker, Yeşil Iğdır Gazeteleri.
1988 – Ankara Ticaret, Burdur, Yeşil Iğdır, Alaşehir Toptepe, Malatya Gayret Gazeteleri.
1989 – Ankara Meydan, Burdur, Alaşehir Toptepe, Yozgat Gazeteleri, Ankara Burdur’a Hasret, Eskişehir Çağdaş Dergileri.
1990 – İstanbul Ortadoğu, Konya Yeni Meram, Yozgat, Muğla Hamle, Burdur, Keşan Önder, İzmit Hürsöz Gazeteleri,
1991 – Ankara Ticaret, Keşan Önder, Konya Yeni Meram, Yozgat Gazeteleri, Edirne Damla, Ankara Standard Dergileri,
1992 – Ankara Türkiye Bayram, İzmir Dobra, Van İki Nisan, Burdur Gazeteleri. Ankara Standard Dergisi.
1993 – Antalya, Silifke, Yeni Adana, Yozgat, Tatvan Sesi, Polatlı Postası, Batman Çağdaş, Denizli Ticaret ve Ekonomi, Elazığ Uluova, Van Serhat Gazeteleri, Ankara Standard Dergisi,
1994 – Konya Yeni Meram, Burdur Gazeteleri. Ankara Gülpınar ve Standard Dergileri,
1995 – Burdur, Van Postası Gazeteleri,  Ankara Gülpınar, Standard Dergileri,
1996- Burdur, Burdur Yenigün, Türkiye, Yeni Meram Gazeteleri, Ankara Karınca ve Standard Dergileri, MPM Bülteni.
1997 – Burdur, Van Postası, Burdur Yenigün Gazeteleri, Ankara Gülpınar Dergisi.
1998 – Ankara Hergün, İzmit Hürsöz, Nazilli Şafak, Van Postası, Burdur, Burdur Yenigün Gazetesi.
1999- Gaziantep Olay, Keşan Önder, Zümrüt Rize, Van Postası, Fethiye, İzmit Hürsöz Gazeteleri,
2000 – Ankara Vakit, Zümrüt Rize, Gaziantep Olay, Tekirdağ Yeni İnan, Muğla Hamle, Keşan Önder, Fethiye, Bandırma Gerçek, Van Postası, Silifke, Konya Yeni Meram, Yeni Söke, Yeşil Iğdır Gazeteleri, Ankara Gülpınar Dergisi,
2001 – Ankara MPM Anahtar, Burdur, Zümrüt Rize, Bandırma Gerçek, Konya Yeni Meram Gazeteleri, İstanbul Gülşen ve Size Dergileri,
2002 – Konya Yeni Meram, Burdur, Devrek Postası, Van Postası, Ankara 24 Saat, Olay, Keşan Önder Gazeteleri, Ankara Gülpınar, Çağrı, İstanbul Size Dergileri,
2003 – Ankara Anayurt, Olay, Devrek Postası, Konya Yeni Meram, Vangölü Ekspres, Sorgun Postası, Zümrüt Rize Gazeteleri, Ankara Av Doğa, Bulgaristan Tuna Boyu Dergileri.
2004 – Ankara Anayurt, Belde, Olay, Tasvir, Sonsöz, 24 Saat, Tekirdağ Yeni İnan, Burdur Fethiye, Vangölü Ekspres, Van Postası, Burdur Yenigün, Gaziantep’te Zafer, Denizli Meydan, Keşan Önder, Saygın Malkara Gazeteleri, Ankara Çağrı, Gülpınar, İstanbul Size, Antalya Güllük Dergileri,
2005 – Ankara Anayurt, Belde, Olay, Tasvir, 24 Saat, Sonsöz, Mersin Tercüman, Burdur, Burdur Yenigün, Serhad Artvin, Devrek Postası, Kilis Kent, Bucak Ses-15, Oğuzeli, Van Postası, Tekirdağ Yeni inan, Gaziantep’te Zafer Gazeteleri, Ankara Çağrı, Gülpınar, Salihli Sevgi Yolu, Kosova Bay, Azerbaycan Bayatı Dergileri.
2006 – Ankara Belde, Anayurt, Tasvir, Olay, Sonsöz, 24 Saat, Zümrüt Rize, Lüleburgaz Hürfikir, Aydın Şafak, Burdur, Burdur Yenigün, Saygın Malkara, Isparta İlke, Sorgun Postası, Serhad Artvin, Gazeteleri, Ankara Gülpınar, Folklor-Edebiyat, Tokat Kümbet, Mersin Maki Dergileri,
2007 – Ankara Anayurt, Belde, Tasvir, Olay, Gündem, Sonsöz, 24 Saat, Burdur, Burdurlu’nun Sesi, Burdur Yenigün, Tefenni’nin Sesi, Kilis Kent, Gaziantep’te Zafer, Keşan Önder, Yeni Söke, Zümrüt Rize Gazeteleri, Bulgaristan Tuna Boyu, Ankara Sürmelim Dergileri,
2008 – Ankara Anayurt, Belde, Tasvir, Olay, Sonsöz, Gündem, 24 Saat, Burdur, Burdur Yenigün, Bucak Ses-15, Gölhisar Pınar, Tefenni’nin Sesi, Gümüşhane Kuşakkaya, Burdurlu’nun Sesi, Babaeski Söz, Bayburt Çoruh’un Doğduğu Yer, Fethiye, İstanbul Özden, Yeni Söke Gazeteleri, Niğde Akpınar, Söke Sarızeybek, Pamukkale Güneşi, İstanbul Yeni Size Dergileri.
2009 – Ankara Anayurt, Belde, Yarın, Olay, Sonsöz, Gündem, 24 Saat, Eğitim Dünyası, Burdur, Burdur Yenigün, Burdurlu’nun Sesi, Tefenni’nin Sesi, Bucak Ses-15, Oğuzeli, Gölhisar Pınar, Zümrüt Rize, Söke Ekspres, Yeni Söke, Sorgun Postası, Van Postası, Fethiye Gazeteleri, Dikili Ekin, Ankara Çağrı Dergileri.
Not: İsa Kayacan’ın yıllar itibariyle yazılarının yeraldığı gazete ve dergiler sıralaması bir örnekleme olarak hazırlanmıştır.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
GÖZLER YALAN SÖYLEMEZ
 
"Gözler Yalan söylemez" derler!
İnanma!
Yalancı ise sahibi,
Değil onun gözleri;
Bütün onun bedeni;
Onun cismani hali;
Onun ruhani hali;
Kısaca her yeri,
Yalan söyler.
İnsanlıktan çıkartan
Dinleyeni çıldırtan
Yalanın o sahibi.
Bilmiyorum bilir misin?
Yalanı sende sever misin?
Ufak dediğin yalanların,
Ürediğini görmez misin?
Önce söylerken yalanını
Saklarsın karşındakinden gözlerini
Sonra artık alışır bütün bedenin
Sen yalanı gerçek,
Gerçeği salan bilirsin.
"Gözler Yalan söylemez" derler
Bunu diyenler ilk küçük yalanlar
İçin muhakkak söylemişler!
18 Aralık 11,55 ÇORUM

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
YENİ YIL
Her yıl tekrarladığımız ve bir yıl boyunca sizlere yazdığımız gibi onlarca yazarımız ve  şu an 56844 Fikir Dergisi Google grubu  üyesi bulunmaktadır.
Her bayram bu grup ve yazarlarımızın kutlamalar gönderdiğini düşünürsek her birimizin e-postaları kilitlenir ve çalışmaz duruma düşeceği düşüncesi ile kutlamalarda bulunmak isteyen arkadaşlarımız ve grup arkadaşlarımızın bize yazmaları ve kutlamalarını kısaca bildirmeleri gerekmektedir.
Hepimiz bu sayfalara emek vermekteyiz.
Aşağıda bulunan tarihlerin altına kutlamalarda bulunmak istiyorsanız 20 Aralık 2009 tarihine kadar bana yazınız.
Corumlu2000@gmail.com
 
 
1 OCAK YILBAŞI
25 ŞUBAT MEVLİT KANDİLİ
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI
1 MAYIS EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK SPOR BAYRAMI
17 HAZİRAN REGAİP KANDİLİ
8 TEMMUZ BERAT KANDİLİ
11 AĞUSTOS RAMAZANIN BAŞLANGICI
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI
5 EYLÜL KADİR GECESİ
9 EYLÜL RAMAZAN BAYRAMI
29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI
16 KASIM KURBAN BAYRAMI
7 ARALIK HİCRİ YILBAŞI
16 ARALIK AŞURE GÜNÜ

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BAK DOSTUM!
 
Bak dostum!
Sana diyorum dinle sözümü
Dostum dediysem bir bildiğim var.
Sana söylediğim bu sözleri
Birkaç kişiye sende söyle
Bu dünya fani bir alan
Biraz da sen oyalan
Geçiyor ömür denen zaman
Bakmıyorsan arkana sen
Acırım haline ben.
Bakacaksın ki arkana geride kalan
Ayak izlerin silinmiş mi?
Bakacaksın ki sen izinden gelinmiş mi?
Günü gün etmek hüner değil bilirsin;
Yaratılmış otlarda günü gün eder inan
Sen ot değilsin geliştirmen gerek arkandaki günü
Kötülükleri bırakırsan ektiğini görürsün
İyiliklerle geldi isen sevinirsin.
Bak dostum!
Ben sana derim ki görmezsen ileriyi
Geriye bak görürsün ettiğini
Ona göre görmeye çalışırsın atini.
15 Aralık 2009 Çorum 15,45

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BİZ SİZİ TANITIYORUZ, SİZ BURADAN BAŞKASINI TANITMAYINIZ!
            Dergilerimizde sizlerin fikirleri ve yazıları ile meydana gelen topluluğumuzda; sizlerin dergine inmeyen ve üçüncü şahıslarla hem kendinizi hem de yayınevimizi karşı karşıya getirecek fikri çalışmalarınızı elemek ve yazar ve yayınlayan için hukuki girişimlerden kaçınılması için yazılarınızda kesme, kırpma, kısaltma gibi kısaca (sansür) yaptığımın farkındasınızdır.
            Neden bunlara gerek duymaktayım?
            Bildiğiniz gibi Fikir Sanat Eserleri Kanunu yazarı bağladığı gibi yayıncıyı da müteselsilsen (birlikte) yargılamaktadır.
            Buraya yazanların ve ben yayıncı olarak birer “Donkişotluk” yaparak fikirlerimizi dergilerimizden okutmaktayız. Yaptığımız iş kurbağayı ürkütmesin ve bizleri mahkeme mahkeme süründürmesin diyerekten sansür uygulamasını yapmaktayım.
            Neler yazılarımızda batar:
            1- Mahmut şöyle yazmış buna katılıyorum. Burada Mahmut’un yazdığını kopyalayıp yapıştırmak ile Mahmut’a katıldığını bildirme sizi Mahmut’un Fikiri çalışmasını sizin yayınlamanıza imkan vermez. Mahmut yayınlayana da yazana da telif ücreti talebi ile tazminat davası açabilir.
            2- Yazınızda Mahmut’un bir kitabını tanıtıyorsunuz. Masum ve o yazara karşı yapılmış bir jest karşı taraf olan Mahmut’u acaba memnun edecek mi? Belki etmeyecek. O zaman Mahmut fikri eseri hakkında olumlu veya olumsuz çalışmasını yayınlayan ve yazan hakkında tazminat ve eseri hakkında içinden alıntılardan dolayı da telif hakkı isteyebilir.
            3- Yazınızda Mahmut’un dini görüşleri ile ilgili bir yanlışlık gördünüz ve bunu yazınızda kopyalayarak yayınladınız tenkit veya övgünüzü yaptınız. Yine yukarıdaki sakıncaları muhatap olabilirsiniz.
            4- Bir partinin aleni yaptığı bir eylem, bir icraat için partinin ismi veya o partinin vekili ile ilgili alıntılar da yine telif eserleri kapsamına girmektedir.
            5- Sizin dini görüşünüz veya siyasi görüşünüze Mahmut ile çakışırsa Mahmut sizin yazdığınıza fikir eserleri kanunu gereği Tekzip hakkı doğar ki yazınızı tekrar tekzipli yayınlama mecburiyeti de yayıncı olarak bana düşer.
            6- Falancanın çalışması çıkmıştır. Siz o çalışmaya sahipsinizdir, satın almışınızdır. O çalışmayı tanıtmak için lütfen bana yazı olarak göndermeyiniz. Be tanıttığını kitabı görmemişimdir, sizin tanıttığınız bölümleri beğenmemişimdir. Kitabını veya çalışması tanıtacak Fert bizzat dergilerimize kendisi yazsın. Biz değerlendirelim değer bulursak yayınlayalım.
            7- Yanlış anlaşılan bir konuyu da buradan tekrarlayayım. Bir firma tanıtımı için o firma ile yazarımız mülakat, röportaj gibi çalışmalar yapabilir. Sanal dergilerimize yazı veren yazarlarımıza telif veremiyorum. Bu açığı kapatmak gerekçesi ile  belirttiğim nemayı siz vermiş olarak kabul edilmektesiniz. Bu ortaklık çerçevesi ile yapılacak tanıtımlardan alacağınız %33 dışındaki meblağı katkı olarak yollamanız gerekmektedir. Bu bölümde yanlış anlamalara son vermek için şunu da belirtiyi ki İLLA Kİ SİZDE PARALI röportaj yapma mecburiyetiniz yoktur. Bu bir bakıma hepimizin eş, dost ve diğer tanıdıkları yahu bizi de tanıtı ver dileklerine de bir nevi sigortanız olarak sizlere bilgi verilmektedir.
            8-  iş arayan okuyucularımız ve tanıtım firmaları için yapılan teklif olarak sitemizde bulunmaktadır.
            Bu nedenler ve buna benzer nedenlerle gelen pek çok yazıyı yayınlayamamaktayım. Tazminat parası ve mahkeme kapılarında zaman kaybı benim çalışmalarıma zarar verir. Bu nedenler ışığı altında sizlerinde çalışmalarınızda örneklemeye çalıştığım gerekçeleri dikkate almanızı rica eder, kaleminiz (klavyeniz) e güç ve kuvvet dilerim.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
KUR'AN-I KERİM GÖRE KURBAN VE KURBAN BAYRAMI
            Dini bayramlarımızdan olan “Kurban Bayramı” Zengin Müslümanların olmazsa olmazlarında birisi ve sorumlu olduğu “Hac” şartının yapıldığı bir kutsal ayda kutladığımız bayramdır.
            Bilgilerimizi tazelemek açısından bu satırları yazarken Yüce Kuran’ı Kerim’in mealinde:
Kurban Kesmenin esas amacından birisi de Hac görevini tamamlayan bir vecibe olması ve Hac görevi yapmayanlarında bu görevlerini belli ayda yapılması ve Hac:
2:197. Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.
 
108 Sure’de çok açık olarak Peygamber Efendimize “kurban Kes!” diye emri bulunmaktadır.
108-el-KEVSER  Bismillâhirrahmânirrahîm
108:1. (Resûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik.
108:2. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.
108:3. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.
            Yine: 108 Sure’de: Her ümmete Allah’ın adını ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık” demektedir.
22:34. Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlâhınız, bir tek İlah'tır. Öyle ise, O'na teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevazi insanları müjdele!
Yine: 6. Sure’de: Kesilmiş olanlarına ancak Allah C.C. adı anılarak kesilenlerden yeyeyiz emredilmektedir.
6:118. Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yeyin.
            Allah C.C. adı anılarak kesilen hayvanlardan yenmemesi emredilmektedir.
6:121. Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.
            Kesilecek olan hayvanlardan da Yüce Kur’an-ı Kerimde bahisler vardır.
22:36. Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yeyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.
            22 Sure’de belli günlerde Allah’ı ansınlar diyerek Kurban Bayramını işaret etmiş bulunmaktadır.
22:28. Ta ki kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günler de Allah'ın ismini ansanlar . Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin.
Kurban Bayramı Hac’ın bitiminden sonra kutlanmaktadır. Yüce Kur’an’ı Kerim’e göre Hac için İbrahim Aleyhi selam’a:
22:27. İnsanlar arasında haccı ilân et ki,gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen argın develer üzerinde sana gelsinler.
22:28. Ta ki kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günler de Allah'ın ismini ansanlar . Artık ondan hem kendiniz yeyin,hem de yoksula, fakire yedirin.
3:97. Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.
22:29. Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Ev'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler.
Hepinizin Kurban Bayram’ını kutlar nicelerine ermenizi dilerim!

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
İNSANİ BOYUT VE ATATÜRK
O, Peygamberler hariç; dünyanın bu güne kadar gördüğü, milletine en içten duygularla bağlı, samimi-sadık, sevgili ve değerli, namuslu-dürüst, demokrat, onurlu ve sorumlu, keza en mütevazı, masrafsız ve kalender devlet adamı idi. Şüphesiz, O’nu dünya çapında liderlik ve “emperyalizm karşıtı” insani boyut da önderlik derecesine yükselten buydu. “Hayatta en hakiki mürşit ilim’dir, fen’dir” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi fani hayatını da; Fazilet anlamında Cumhuriyet; Özgür bilim, insan hakları, adalet ve hukuk bağlamında Demokrasi ve “insan’a hizmet, insan için devlet” idealine adamış olduğunu görürüz. 
Bu, O’ndan sonra eşi, emsali, benzeri görülmeyen bir yüksekliktir.
Örneğin, Cumhurbaşkanlığı süresince Atatürk, yolluk ve harcırah almazdı, Her bakımdan devlete yük olmaktan çekinir ve korkardı. Dünya da “bütün malını milletine bırakan” tek lider O’dur.
O’NUN EVRENİNDEN BİR ÖRNEK
            Tam “insan hakları, adalet ve hukuk” konusunu işlediğim bir gün (10 Aralık) ve sırada, çok sevgili ve değerli dostum Süreyya Gökçeoğlu tarafından bana gönderilen ve Atatürk'ün Yaveri Muzaffer Kılıç tarafından anlatılıp, nakledilen olayı aktarıyorum:
            “Atatürk’ün Yaveri Muzaffer Kılıç anlatıyor:
            Bir gün Atatürk'le beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus'a geçiyorduk. O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkandan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkânının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu.
Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk'ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik. Beraberce dükkana yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler.
Kitapçı; "Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok" dedi.  Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler.
Kitapçı ezile büzüle;- "Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim" dedi. Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;- "Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz" dediler.  Kitapçı; "Paşam 40 lira istemişlerdi "  deyip yine halı sahibinin ismini vermedi. Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;
- "Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam " dedi.  Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü doğru bir kişiydi. Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkâna 40 lira bırakmamı emretti. Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu. Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;
- "Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama, kapısını kimseye kapamıyor" diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;
- "Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi'nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz."  dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık. Aynı akşam Abdülhalim Efendi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı. Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi. Abdülhalim Efendi:
- "Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım." dedi. Atatürk de:
- "Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz." diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.
Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak:
- "Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı…" derken  Atatürk sözünü keserek mütebessim:
- "Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz." diyerek veda edip ayrıldılar. Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı. Bu ibret verici anı; O büyük asker, devlet adamı ve devrimci liderin, en az bu nitelikleri kadar büyük olan insanlığını anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.
Abdülhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlânâ Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdülhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan etmiştir. (1922). Ayrıca; Herkese açık sofrasını sürdürebilmek için halısını satan bir tarikat ehlinin, dini siyasete  alet ederek para, mevki ve güce ulaşan, yurt içinde ve dışında saf  ve eğitimsiz vatandaşları sömürerek trilyonluk mal varlıklarının sahibi olup sefa süren, günümüz din ve tarikat bezirganlarından farklılığını da ortaya koyuyor.
Tabii, anlayana ve anlamaktan yana nasibi olanlara !”
"Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir."
(Ankara, 1937, Mustafa Kemal Atatürk)
e.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU : ANAYURT ANADOLU
10 Şubat 1947 tarihinde “Ege’de bulunan On İki Adalar konusunda İtalya ile sulh görüşmeleri resmen başladı. Toplantıya Çin, Fransa, İngiltere, Somali, İrlanda, Sovyetler Birliği, Avustralya, Belçika, Yeni Zelanda, Brezilya, Habeşistan, Yunanistan, Hindistan, Kanada, Polonya ve Türkiye “TARAF ÜLKE” olarak davet edildi. Fakat Türkiye, hukuken ve tarihi hakları itibarıyla taraf ülke olduğu ve katılma hakkı bulunduğu halde İnönü ve Recep Peker hükümetinin aldığı bir kararla; Görüşmelere ve muahedeye katılmak istemediğinden bütün haklarından feragat etmiş oldu. Hal böyle olunca, antlaşmanın 14. maddesi uyarınca “flebisit” yapılmasına gerek görülmedi ve bütün adalar (Türkiye’nin taraf olmaması ve talepte bulunmaması nedeniyle) yegâne istekli Yunanistan’a verildi.
Tarihi bir fırsat, bilerek ve isteyerek kaçırıldı.  Peki, bu sıra (aynı gün) İnönü–Peker hükümeti ile TBMM ne iş yapıyordu?  “ABD ile 06 Aralık 1946 günü (Abraham Lincoln’ün Minnesota’da Kızılderili/Türk katliam ve soykırımı konusunda kesin emir verdiği tarihte) yapılan (Türkiye aleyhine vaki çok vahim, alçaltıcı ve milli menfaatlere en aykırı) ikili anlaşmayı, 5002 Sayılı Kanunla uygun görüp, onaylamak suretiyle “çok ivedi kaydıyla” aynı gün yürürlüğe koymakla meşguldü. Zira bu anlaşma, 12 adalardan vazgeçmenin anlamını en açık biçimde ortaya koymakta ve âtide  ANADOLU’ dan feragatin yollarını resmen açmakta idi. Anlaşma gereği: ABD’nin Türkiye topraklarında ihtiyacı olan ve olacak bütün (askeri üs, alan, depo, antrepo, okul, mesken v.d..) arsa, arazi, alan ve gayri menkullerin edinim, ABD’ye tevzii ve teslimi hususunda bizzat Türk hükümetlerini resen yükümlü kılan, tedarik, temin ve satın almada kural olarak cari “İHALE MEVZUATI”  ise yok sayan, devre dışı bırakan ve re’sen hareket etme serbestliği tanıyan tam bir müstemleke yasası idi.
12 Adalardan feragat ve ABD’nin Anadolu’ya yerleşmesini sağlayacak olan ve ric’at ve hicret anlamına gelen bu iki büyük olay hangi tarihi günde yapıldı dersiniz? “Hicri Yılbaşı” gününde. İşte batı, bu kadar ölçülü, sabırlı, hesaplı ve haince hareket eder ve  Türk Milleti’ni Anadolu’dan hicret ettirmek için böyle sinsi, menfur ve alçakça tuzaklar kurar.
OYSA: Lozan Antlaşmasından dokuz yıl sonra 1933’de General Mac Arthur’a “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük, Kıbrıs ve 12 Adaları geri alacağım. Selânik’te dahil olmak üzere, Batı Trakya’yı TÜRKİYE hudutları içine katacağım” diyordu, Mustafa Kemal ATATÜRK
O, Misak-ı Milli sınırlarını tamamlama, bütünleme ve geleceğe sınırlarla ilgili bir sorun bırakmama konusundaki azimli ve kararlı idi. Hatay meselesi olgunlaştıktan sonra 12 Adalar, Kıbrıs ve Batı Trakya ve diğer Türk Yurtları konusunda fırsat kollamağa başlamıştı.
Ömrü vefa etmedi. (Allah rahmet eylesin nur ve huzur içinde yatsın)  Buna rağmen, 12 Adalardan feragat eden, en yakın silâh arkadaşı, CHP Genel Başkanı ve (fiilen gerçekleşen duruma göre) siyasi varisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü idi.
Ne kadar acı, üzücü ve ‘hicabı mucip’ bir gerçek değil mi?
Musul-Kerkük konusunda da zuhur eden hiçbir fırsat değerlendirilmedi. Batı Trakya ve Selânik konusunda ‘niyetler bile’ dile getirilmedi.
Lozan Antlaşmasına rağmen Londra, Zürich ve Garanti antlaşmaları ile tekrar ‘Milli Dava’ haline dönen ve anavatana katılma umudu beliren Kıbrıs konusu, 1974’de yarım bırakıldı. Gümrük Birliği Antlaşması ile alenen peşkeş çekildi. Şimdi, başta Kıbrıs olmak üzere; Musul-Kerkük ve Batı Trakya tasallut altında! Tecrit edilmiş. Abluka altına alınmış. İzole edilmiş. Zulüm ve işkence sürüp gitmekte!  Buna mukabil, düşmanın gözü ANADOLU’ ya dikilmiş. 1963’de şekil değiştirerek; Ekonomik bir işbirliğinden (AET) siyasal entegrasyon ve emperyalist işgal yoluna giren (AB) sürecinde Anadolu elden gidiyor. Sinsi ve Sistematik bir işgal, bölme-parçalama plânı, asli unsur Türklere karşı ahlâken çökertme, siyaseten yozlaştırma ve tedrici olarak (adım-adım) Anadolu’yu “müstakbel yaşam alanı” olarak işgal edip, sömürme çabaları son evresine doğru yaklaşıyor.
1938’den bu yana, sinsice başlayan ve giderek yükselen bir sesle “Anadolu Türk yurdu değildir !, siz buraya 1071 yılında geldiniz. İşgalcisiniz, yerli değilsiniz” deniliyor. 
ACABA ÖYLE Mİ?
Klâsik tarih anlayışının alışılmış bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’ nde: Yeni Türkiye Cumhuriyet için “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu.
Atatürk ise, “bir aşiretten asla cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını”, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletînin tarihîn “büyük-yüksek, medenî vasfı unutulmuş bir büyük milleti” olduğunu düşünüyor ve her vesile ile bu tespit, fikir ve düşüncesini açıkça ‘bütün dünyaya’ ilân ediyordu.
Cumhuriyetle birlikte bu gerçeği Milletine ısrarla açıklayan Atatürk; yeni Türk tarih tezi üzerinde tekrar düşünülmesi gerektiğini, Osmanlı’dan sonra ilk defa, kendini asil-soylu milletine, Türk kimlik ve kişiliğine (harsına) adamış, ciddi-ilmi bir birikim, araştırma ve çalışma ile ortaya koymuş ve tarihimizin derinliklerine doğru yaptığı incelemelerle günümüzü aydınlatan ve geleceğe ışık tutan çalışmalar yapmış, yaptırmış ve bu yolda inançla yürünmesi gerektiğini işaret/vasiyet etmiştir. Bu, çok değerli çalışma ve araştırmalar (emperyalizmin yeniden Türkiye üzerindeki tarihi emellerini hayata geçirdiği bir süreçte) kimi zaman art-kötü niyetli, kimi zaman da yetersiz ve dar bakış açılı, cahil, maksatlı, günümüz (sözde resmi) tarihçiliğinin temellerini sarsmaya başlamıştır. Özellikle AB sürecinde yoğunlaşan Atatürk (Kemalizm) ve Türk karşıtı cereyanlar ile Ana Yurt Anadolu’dan Türklerin çıkartılması (kovulması veya asimile edilmesi) girişimleri karşısında; Gerçek-samimi Türk münevverleri, Alperenleri ve Kanaat Önderleri tarafından “Türk Tarih Sentezi” tekrar gündeme taşınmış, bu yolda dünyanın dört bir yanından yağan somut bilgi belge ve kanıtlarla “gerçek ANADOLU ve yaklaşık on bin yılları aşan bir Türk tarihi ortaya çıkarılmış, bilenler tarafından sinsice gizlenmeye ve yok edilmeye çalışılan bilmeyenlerce ise ya gaflet ve hıyanet nedeniyle reddedilen veya cehalet nedeniyle bîhaber olunan ve “çok dar bir kesite sığdırılmaya çalışılan” bambaşka bir tarih öznesi ortaya konulmaya kalkışılmıştır.
Oysa gerçek, bu dahili bedhahların öne sürüm ve iddialarının aksinedir.  Ortada, tıpkı “Gizlenen Rejim Kemalizm” gibi, bir de “Gizlenen Tarih”, daha açık bir ifade ile “Gizli Bir Tarih” vardır.
Bu, Anadolu’nun ve Türk’lerin hakiki tarihidir. Çok daha açıkçası: Tarihi gerçekler ve Atatürk’ün Türk tarih tezidir. Özellikle, 16 Mart 1923, 27 Haziran 1933 ve en son 19 Kasım 1937 tarihlerinde Atatürk, Adana’da yaptığı konuşmalarda; Önce, Anadolu’nun 4000 yıllık Türk yurdu olduğunu söylemiş,  ikinci gidişinde 7000 yıldır Türklerin burada meskun olduğunu beyan ederek; Son Adana konuşmasında ise, Fransız işgali altındaki Hatay’ın durumuna atfen, “Kırk asırlık Türk Yurdu asla düşmana terk edilemez” demiştir.
Atatürk tarafından yapılan bu konuşmalar çok derin çalışmalar ve araştırmaların ürünüdür. Asla tesadüfi değildir.  Türk Tarih Kurumu’nun kuruluş nedeni de budur. Şöyle ki: Atatürk’ün tarih araştırmalarına büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurması iki esas-ana gayeye yöneliktir:
1-Türk milletinin başlangıçtan itibaren millî, medenî, bilimsel ve kültürel varlığı araştırılarak, insanlık tarihine katkıları ve evrensel değeri ortaya konacaktır.
Böylece, Osmanlı’nın son 100-150 yıllık döneminde husule gelen milli, manevi ve kültürel kopukluk ve erozyon tamir ve telâfi edilecek; Hem de, Türklerin şerefli tarihi bütün dünya tarafından görülecek, bilinecek, yeni nesil olarak yetişen Türk çocukları atalarının büyüklüğünü öğrenecek, onlarla öğünecek ve sistematik bir biçimde içine sürüklendikleri aşağılık duygusundan kurtulacaklardır.
Diğer taraftan milli tarih şuuru millî bilinci kuvvetlendirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada büyük ilham kaynağı, kuvvet kaynağı olacak; Türk, Türklüğünden asla utanmayacak, aksine bilinçli bir şekilde ataları ve tarihi ile gurur duyacak. İftihar edecek.
Tarih çalışmalarının asıl gayesi, beklenen ve hedeflenen sonucu budur.
2-Türklere daima, az gelişmiş barbarlar gözüyle bakan, her fırsatta karalayan ve yüzyıllar boyu mesnetsiz iddia, itham ve iftiralar atarak (şimdi Papanın yaptığı gibi) ısrarlı gayretlerle (Türkleri) Anadolu’dan atmaya çalışan Avrupalılara cevap vermek. Zira o sıralarda Haçlı ruhunun bir işareti olan “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir Millettir, geldikleri yere dönmelidirler” fikri (bu gün olduğu gibi) oldukça yaygındı.(01) Bu nedenle, Türk Milletinin eski, büyük, medenî ve güçlü, kuvvetli ve kudretli bir millet (ve devletçilikte en büyük geleneğin sahibi) olduğuna âdeta iman etmiş olan Atatürk, bu inancının sağlam belgelerle ortaya konulmasını istiyordu. Ancak bu yapılabildiği takdirde ki, “Türklüğün unutulmuş medenî vasfı” ortaya çıkacak, ve Avrupalıların iddiaları kökünden çürütülecekti. Böylece Türklük Dünya milletleri arasındaki şerefli (mutlak surette lâyık olduğu) yerini alacak, Türk gençleri, Avrupa’nın üstünlüğü karşısında aşağılık duygusuna kapılmaktan kurtulacaklardı.  
Atatürk’ün bu fikirleri şu cümlelerde ifadesini bulmuştur: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” Gerçekten, tarih milletlerin hafızası ve ilham kaynağıdır. Millî şuuru uyandırmanın yolu dil ve tarih şuurunu uyandırmaktır. Çünkü “milletler ancak tarihlerini bilmek suretiyle, millî şuura sahip olurlar. Bir millete mensup olmak onu bilmek demek değildir. Millî şuur adı üstünde “şuur” demektir. Şuur ise, bilmek, farkına varmak manasına gelir. Milletinin tarihini bîlmeyen, kelimenin gerçek manası ile “millî şuur”a sahip olamaz. Mensup oldukları milletlerinin tarihini bilmeyen nesiller, içlerinde milletlerine karşı canlı bir ilgi, saygı ve sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böylelerinin yabancı akım ve menfi tesirlere kapılması ve yabancılara köle olması çok kolaydır.(02)
Atatürk, “MİLLİ DEVLET” fikrine sahip, hakiki ve samimi bir Türk milliyetçisi olarak kendisinin sahip olduğu “millî şuur” un bütün millete mal olması için, büyük bir azim, irade ve kararlılıkla çalışıyordu.
O, bütün ömrünü bu ideale adamıştı. Çünkü ona göre: “Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen hamle (atılım) kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten Türk çocukları istiklâl fîkrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları (atalarını) öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.” (03) 
Afet İnan, onun tarih ve tarihçilerden ne beklediğini, neler düşündüğünü ve neler yapmaları gerektiğini şöyle anlatıyor: “Bilhassa eski çağlara kadar gidebilen yeni tarih ufuklarının bizim kavmimiz için de açılmış olması lâzımdır. Tarihî devirlerde çeşitli coğrafi bölgelerde bir varlık göstermiş olan Türk kavimlerinin daha eski devirlere giden köklerinin olmaması imkânsız görülüyor. Bugün millet mefhumu altında teşekkül etmiş bir Türk varlığının, kavim olarak yaşadığı devirler elbette olmuştur. İşte, Atatürk, bu devirlerdeki Türk kavminin tarihî çağlarda olduğu gibi, ana yurttan yayılma izlerini belgelere dayanarak tarihçilerin incelemesini istedi. (04) Yine Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kurulduğu zaman onun başına getirilen ünlü Türkçülerden Yusuf Akçura da 1. Türk Tarih Kongresi’nde yaptığı konuşmada şunları söylüyor:  “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rüyet zaviyelerinden bakmayıp, onu sırf hakikat nokta-i nazarından görmek ve -bu görüş sayesinde Türk kavminin tarihte hakikî mevkiini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemeye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavimlerine tarihî hakkını vermektir.” (05)
Eski (son dönem Osmanlı) tarih anlayışının bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde: “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu. Atatürk ise, “bir aşiretten cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletinin tarihin derinliklerinden gelen ve muhteşem bir mazisi olan “büyük ve medenî vasfı unutulmuş bir millet” olduğunu düşünüyordu ve elbette bu tezinde doğru ve haklı idi.  Bu fikrini belgelerle doğrulamayı da tarih ilmine ve tarihçilere bırakıyordu: “Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kuramaz. Bunun başka türlü bir izahı olmak lâzımdır. Tarih ilmî bunu meydana çıkarmalıdır.(06)
Atatürk’ün tarih çalışmalarının esas gaye ve ana hedefinin, Türk tarihinin bütün devirlerinin aydınlatılmasına yönelik olduğunu; İkinci amaç ve hedefin ise: Özellikle, Avrupalıların haksız ve asılsız iddialarına karşı bilimsel veriler ve belgelerle cevap vermek maksadına matuf bulunduğunu (dayandığını) daha önce ifade etmiş ve açıklamıştık.
Ancak, Atatürk, bu ikinci derecedeki gaye için bir tarih tezi geliştirmeyi düşündü. Düşündüğü bu teze göre: “Türk ırkı Anadolu’da ilk devlet kuran bir millettir. Bu ırkın kültür yurdu, ilk zamanlarda iklimi müsait Orta Asya idi. İklimi daha sonra değişti. Yüksek bir ziraat hayatına geçen, madenlerin kullanılmasını bulan bir topluluk göç etmek zorunda kaldı; Orta Asya’dan doğuya, güneye, batıda Hazar Denizinin kuzey ve güneyinde olmak üzere yayıldı; gittikleri yerlere yerleşerek bildiklerini oralara yaydılar ve geliştirdiler; bazı yerlerde yerli halk ile karıştılar. Irak, Anadolu, Mısır ve Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın temsilcileridir. Biz bugünkü Türkler de onların çocuklarıyız.” (07)
              Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni geliştirilen bu tezi, Afet İnan da şöyle özetliyor: “Dünyada yüksek kültürün ilk beşiği Orta Asya’daki Türk anayurtlarıdır. O kültürü kuranlar ve bütün dünyaya yayanlar da Türklerdir. (08) Anadolu, kültür ve medeniyetin bütün dünyaya yayıldığı yerdir. Bütün dünya bu konuda hemfikirdir. Art niyetli batılılar tarafından ısrarla ihtilâf konusu yapılan mesele ise; Bütün medeniyetlere beşiklik, ve hatt⠓ANALIK” etmiş olan ve adını bu vasıftan alan, yer yüzünün tek (en değerli) toprak parçası ‘Anadolu’ medeniyetinin; Türklerle değil, başkaca ırk, soy ve milletlerle başladığı iddiasıdır.
Bu iddialar en az ‘bülbül dağı’ masalı kadar yalan ve uydurmadır.
Buraya kadar yapılan izahlardan da anlaşılacağı üzere, Atatürk, Orta Asya’dan Anadolu’ ya uzanan Türk tarihini bir bütün olarak düşünmüş, dolaylı olarak da Anadolu’nun eski tarihi ile ilgilendirip irtibatlamıştır. Onun tarih çalışmalarının gayesi, Anadolu’nun Türk vatanı oluşundan önceki tarihini araştırmak değil, Türk tarihini bütün veçheleriyle araştırıp ortaya koymak; Buna bağlı olarak da son müstakil Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni üzerinde kurduğu Anadolu’da bulunmamızı haklı gösterecek delilleri bulmaktır.
Başta Sümerler, Hitit-Etiler, Aka ve Akatlar olmak üzere Anadolu’da kurulan eski kültür ve medeniyetlere, yani Avrasya-Anadolu’nun gerçek sahip ve tarihi sakinlerine “Türklere” karşı; Daha erken-yakın dönem batılı göçmen ve işgalcileri Rum-Romalı, Pontus, adalı ve Makedonlara dayanarak, mesnetsiz hak iddia edenlere karşı manevî bir savunma silâhı hazırlaması bunun içindir.
DAHASI: Tekrarlamakta yarar var.Lozan Antlaşmasından dokuz yıl sonra 1933’de General Mac Arthur’a “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük, Kıbrıs ve 12 Adaları geri alacağım. Selânik’te dahil olmak üzere, Batı Trakya’yı TÜRKİYE hudutları içine katacağım” (09) demesi, ‘Misak-ı Milli sınırlarını tamamlama, bütünleme ve geleceğe sınırlarla ilgili bir sorun bırakmama” konusundaki azim, irade ve kararlılığından dolayıdır.
Bu kararlılık, aynı zamanda gelecek nesillere bir vasiyet, ifa ve icrası zorunlu bir kutsal vazife, güvenlik stratejisi, kısa-yakın dönem ideali, Anadolu Türk ülküsü ve “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri..” ve/veya “Muasır medeniyet seviyesini aşmak” gibi, alınması ve varılması zorunlu bir “HEDEF” tir. Bazılarının zannettiği ve art niyetle-kasıtla iddia ettiği gibi Atatürk, Orta Asya Türk tarihine (BÜYÜK ATA YURDUNA) göz yumarak, Türklüğün tarihini Anadolu’nun eski kavimlerine (Sümerler, Hititler, Etiler vs. gibi) bilinçsiz ve dayanaksız teorilerle bağlamaya çalışmamıştır. Aksine, objektif ve gerçekçi bir yaklaşımla Anadolu’nun eski medeniyetleri ile Türk tarihini birleştirme esasına dayanan yeni, doğru ve gerçekçi ‘orijinal tarih tezini’ de; Bütün Türk bilim adamları ve kanaat önderlerinin üzerinde mutabık kaldığı “orijinal bir sentez” olarak Orta Asya Türklüğüne, Ata Yurda bağlamıştır. Bilindiği gibi onun dil ırkçılarına karşı geliştirdiği “Güneş Dil Teorisi” de Orta Asya kaynağına dayanmakta idi.
Atatürk’ün Dil ve Tarih tezleri, sentezleri hep aynı anlayışın eseridir. Ancak ve maalesef, 1938 tarihli ‘karşıdevrim’ ve Kemalizm’in ‘gizlenen rejim” haline getirilmesi nedeniyle ikisi de tarihî birer “sakıncalı hâtıra” olarak kalmıştır. Yani, her şeyin açık seçik, net anlaşılır biçimde ortada, görünür-bilinir olmasına rağmen, aklın, ilmin ve sağ duyunun; “Milli Tarih Şuurunun” hâkim olamadığı Türkiye’de pek çok konu gibi, Atatürk’ ün tarih, dil ve din (lâiklik) kuramları ve anlayışı da gayesinden saptırılmaya çalışılmıştır. Üstelik adı, hayatının muhtelif evreleri, sonradan uydurulmuş sözde hatıraları ve “bir bütünün içinden cımbızla seçilip ayrılan ve özel bir maharetle amaca uydurulan” vecizeleri kullanılmak ve menfur amaçlara alet edilmek sureti ile şöyle ki; Büyük Ata, Türk İnkılâbının önderi ve Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılarak ebedi istirahatgâhına çekildiği günün hemen ertesinde “karşıdevrim” başlatarak, ezeli Türk düşmanları Lord Kingros ve Lloyd George’un yoluna giren kadrocular, aydınlıkçılar, dahili-harici bedhahlar, sabetay, dönme, devşirme, ateist ve paganlar (batı uşakları, Türk ve İslâm düşmanları) tarafından; 11.Kasım.1938’den itibaren, Türk Milletine şânlı geçmişini unutturmak, milli şuur ve köklü medeniyetinden koparmak; Özellikle ve bilhassa ATATÜRK’ ü ebediyen hafızalardan silmek için uygulanan menfur, sinsi emperyalist psiko-harp planına göre: TÜRK ün Anadolu’ ya gelişi inatla-ısrarla; 26.Ağustos 1071 Malazgirt Zaferine dayandırılmaya çalışılmıştır.
Bu bir Grek (Yunan-Rum), Sanskrit ve Lâtin tezidir. Maksatlı ve yalandır. Ancak, Gaflet ve dalaletle, ısrarla devam ettirilen AB sürecinde bu ve benzeri beyin yıkama, bölme-parçalama taktikleri sistematik bir bütün olarak devam ettirilmektedir.  Başta Milli Eğitim Bakanlığı müfredatında yer alan bütün (resmi) ders kitapları olmak üzere, piyasada satılan ve özellikle 1938-1950, 1960-2005 arasında basılan kitapların tamamında bu bilgi böyle verilmekte, yalan söylenmekte, tarih tahrif edilmekte ve körpe beyinler “bilinçle” yıkanmaktadır. İlgili, yetkili ve sorumlular gaflet ve dalâlet içindedir. Komşu Yunan Anadolu’ya İyonya derken ve Anadolu halkının kahir ekseriyeti’ nin Türkleştirilmiş ve İslâmlaştırılmış Rum-Yunanlı olduğunu iddia ederken; Bu aymazlık, utanmazlık, ilgisizlik ve kayıtsızlık hicap vericidir. Üstelik İngiliz, Fransız, Amerikan ve Alman kayıt ve kaynakları da bu saçma sapan, asılsız ve mesnetsiz iddiaları tasdik eder ve doğrular nitelikte olup, bu muharref, sahte, uydurma, hayâl mahsulü belge ve bilgiler pekalâ Yunan-Rum ve Ermeni soykırımı gibi, daha büyük ve alçakça bir yalanın, iftiranın sözde ispatı için kullanılmaya kalkışılmaktadır. Bütün bu milletlerin ders kitaplarında koyu bir Türk düşmanlığı işlenmektedir. Buna mukabil, bizim ders kitaplarımızda Ermeni mezalimi, Rum-Yunan, İngiliz, Fransız, Alman ve Amerikan zulmüne ilişkin tek bir satır bile yoktur. Oysa, bu milletler 312 yılından bu yana Anadolu’da asimilâsyon, soykırım, haçlı seferi, gasp, irtikap, katliam ve soykırım yapmakla; Misyoner okulları açmakla ve Anadolu Türk medeniyetini yok etmeye teşebbüsle malul ve mahkum milletlerdir. Çoğu tarih kitabı yazarının Ermeni, Rum, dönme ve devşirme orijinli olduğu göz ardı edilerek, onların kitaplarına itibar edilmekte, ilgili ülkelerin ders programlarında yer alan aleni “TÜRK DÜŞMANLIĞI” na rağmen Türk çocukları adeta “Düşmanlarımıza Dost” bir ruh hali (psikoloji) içinde yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şey de, “MİLLİ” vasfını haiz iki bakanlıktan biri ve, kat’i surette yabancıların görev almaması gereken bir yerde ‘Milli Eğitim Bakanlığı’ nda yabancı uzmanların çalıştırılması ve hem de söylendiğine göre: Talim Terbiye Kurulun’nda görev yapmalarına müsaade olunmasıdır. Böyle bir vakıa gerçekse; Türk milletinin yapısında, çatısında, kimlik ve kişiliğinde meydana gelen yozlaşma, çürüme, ahlâki ve milli erozyonun suçlusu ve sorumlusu, bizzat, bu hale rıza göstererek görev yapan Milli Eğitim Bakanlarıdır. Bu bakanları atayan kabineler adına Başbakanlar ve onay mercii olan cumhurbaşkanlarıdır. Daha sonra tekrar değinmek üzere, şimdi devam edelim: Yukarda açıklanan menfur süreçte: “Anadolu’da kurulmuş bütün eski medeniyetlerde Türklüğün hakkı vardır. Çünkü bütün yüksek kültürler, medeniyetler Orta Asya’dan çıkmıştır. Orta Asya’nın yerli kavmi de Türklerdir” anlayışı, fikir-tez ve gerçeği tersine çevrilerek çok garip, fanatik batıcı ve Türk düşmanlığı ile malul bir mantıkla âdeta: “Türklerin ataları eski Anadolu kavimleridir; Orta Asya ile bir ilgileri yoktur. Varsa bile Anadolu’ya geldikten sonra, melez (karma-karışık, orijini kaybolmuş) bir millet ortaya çıkmıştır. Biz onların devamıyız” gibi, hiçbir bilimsel yanı ve dayanağı olmayan ve sadece Türk düşmanlarının ekmeğine yağ süren ‘bilim ve gerçek dışı bir iddia” şekline getirilmiştir. Maalesef itibar edilen de budur.
Bu görüşü ısrarla savunanlardan birisi olan Melih Cevdet Anday, bir yazısında şöyle diyor: “Bugün bilimsel tarihin kaynakları çok daha gerilere götürülmüş ve yorumlar çok değişik biçimler almaya başlamıştır.(...) Bugün bile çocuklarımızın ilkokul kitaplarında Orta Asya’dan -anayurdumuz- diye söz edilmektedir. Buna üzülmek azdır. Çıldırmalıyız. Bizim ana yurdumuz Orta Asya ise, Anadolu nemiz oluyor? Bu soruya karşılık bir Yunanlı çıkıp da “o da bizim ana yurdumuz” derse hoşlanacağımızı pek sanmıyorum. Oysa biz Atatürk’le birlikte bu toprağın uygarlıklarını benimseme yolunu tutmuşuzdur.”(10) Böyle saçma bir yorum ve anlayışla, Atatürkçülüğü ve onun tarih anlayışı ile tarihi gerçekleri bağdaştırmak mümkün değildir. Zira Türklüğün anayurdunun Orta Asya olduğu tarihî belgelerle sabittir.
Ayrıca Atatürk devrinde ve onun emirleri ile iki defa yayınlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı kitabın ilk cümlesi “Türklerin ana yurdu Orta Asya’dır” şeklindedir. (10) Atatürk, Türklüğü ve Türk tarihini mutlak bir bütün olarak düşünmüş ve haklı olarak öyle değerlendirmiştir. Doğru olan da budur. Ona göre Türklük ve Türk tarihinin kaynağı Orta Asya’dır. Bütün Türkler, Orta Asya’dan dünyanın diğer bölgelerine yayılmışlardır.  Bu konudaki fikirlerini şöyle ifade etmiştir: “Bizim Türk milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır. Tâ uzakları görüşü ve hızlı bir uçuşu vardır. Ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir beden sahibidir. Zaten maddî olsun, dimağı (akli) olsun hiçbir sıkıcı kudret içinde durmaz. Bu yaratılışta olduğundan yüksek ana yurdunun dünyadan uzak vaziyetine karşı isyan etmiştir. İşte o zaman bu ilk Türkler başlarını alarak, dünyanın hem doğusuna hem batısına yayıldılar.”(11) 
Atatürk’ün Türklüğün kaynağını Orta Asya’ya bağlayan ve bugün ilmî bir gerçek olan Türk tarihi anlayışını bir tarafa bırakıp, Türkiye Türklüğüne başka atalar aramak Türk tarihini saptırmaya çalışmaktır. Atatürk, bilim ve gerçek dışı bir şekilde, Anadolu Türklüğünün kaynağını eski Anadolu kavimlerine bağlamaya veya onlarla karışarak yeni bir melez millet meydana getirdiği fikrini yaymaya asla çalışmamıştır. Ancak, silâhla müdafaa ettiği Anadolu’yu tarih ve kültür yoluyla da müdafaa etmek için çalışmıştır. Bugün “millî şuur” sahibi olamamış bazı okumuşlarımız, Orta Asya’dan devam edip gelen Türk tarihi anlayışı yerine durmadan “Anadolu Medeniyeti”, “Anadolu Uygarlıkları”, “Anadolu halkları”, “Anadolu insanı” v.s. gibi gariplikler icat etmektedirler. Anadolu’nun, bugünkü insanları da bütün halkı da Türk’tür. Türk milletinin en az 4000 yıllık yurdu ve mutlak bir parçasıdır Anadolu. “Anadolu halkı” nın, “Anadolu insanı” nın kültürü, gelenekleri, medeniyeti diye bir şey yok; Türk milletinin medeniyeti, kültürü, gelenekleri v.s. vardır. İşte bu nokta-i nazardan hareketle Büyük Önder ATATÜRK, yeni nesillere şöyle bir vasiyet, emanet ve “UYARIDA” bulunmuştur:
ATATÜRK’ten UYARI (Gazi Mustafa K. ATATÜRK; Yersiz, gereksiz, sebepsiz ve anlamsız değil bir söz, tek bir sözcük bile söylememiştir. Peki, aşağıdaki sözleriyle Atatürk kimlere karşı Türk milletini uyarmak istemiştir? Düşünün ve konuyla ilgisini kurun bakalım!) “Tarihimizi inceleyiniz. Türk’ün çektiği bütün felaketler, karşılaştığı tehlikeler ve kötülükler hep kendi öz benliğini, milli varlığını ihmal ederek, nereden geldiklerini ve ne oldukları, hangi nesle ait bulundukları belirsiz birtakım kimseleri kendilerine yönetici tanıyarak onların bilinçsiz bir aracı olmak durumuna düşmüş olmasıdır.” Mustafa K. Atatürk.
Şimdi söyleyin bakalım: Atatürk’ün bu uyarısı, günümüz için de geçerli midir? Fakat, elbette, Türk milleti Anadolu’yu yurt-vatan edinmeden önce burada bazı kavimler, milletler ve medeniyetler bulunmuş olabilir. Fakat bunlarla Türklüğün ve Türk Medeniyetinin aynı topraklar üzerinde bulunmaktan başka bir bağı yoktur.(12) Bunu kimse iddia edemez.
Anılan topluluklar, olsa olsa, Türk milletinin yüksek medeniyeti, temel bir değer olan insan sevgisi, adaletle himaye ve engin hoşgörüsüne dayanan ‘devlet geleneği’ dahilinde varlıklarını sürdürmüş gruplar biçiminde düşünülebilir. Anadolu’da yaşamış eski kavimlere ait medeniyet kalıntılarını, devletimizin sınırları içinde kaldığı için insanlık adına korumak, onlardan turizm aracı olarak istifade etmek başka şey; onlarla hissî, millî bağ kurmaya çalışmak başka şeydir. Bu iki ayrı konuyu birbirine karıştırmamak lâzımdır. Kaldı ki “eski Anadolu medeniyetleri, kültür ve inanç bakımından bize çok uzaktır. Sanat eserleri vasıtasıyla bile onlarla hissî bir bağlantı kurabilmek bir hayli güçtür. Bunun sebebi, bizim bin yıldan beri onlardan çok farklı bir kültür iklimi içinde yaşamamızdır.”(13)
Oysa, tarihi eserlere karşı Atatürk ve Türk Milleti’nin gösterdiği himaye, sahiplik, saygı ve koruma, başta Batı medeniyetleri (!) olmak üzere hiçbir devlet ve millet tarafından düşünülmemekte, tam aksine Osmanlı, Türk ve İslâm eserleri tam bir haset, kıskançlık ve amansız bir kindarlık ve nefretle yok edilmektedir. İslâm medeniyetini, özgün eserleri, bilim ve kültüre derin katkıları, yüksek değerleri ve insani yaşam biçimi bakımından başta  Endülüs örneği olmak üzere bütün Avrupa da kazıyan papalık, Portekiz ve İspanyadır. Osmanlı-Müslüman-Türk eserleri yönünden ise Batıda Po ovasından (İtalya) tutun, eski Yugoslavya, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya en kötü örnekler durumundadır. Üstelik vahşi batı bu tahribatı örgütlü ve plânlı bir biçimde yapmaktadır.
Bu amaçla Sırp-Çetnik, Schwaba (Alman-Fransız-İtalyan) ağırlıklı olarak (1364) kurulan, Çrna Ruka diye anılan ve Osmanlı’ya çok büyük hasar, maddi-manevi zarar veren ve büyük tahribatların mesulü olan “kara el” çetesi bu devletler tarafından sevk, idare ve organize edilmiş olup;  Kara El’ in birinci vazifesi Türk ve Müslümanları, ikinci vazifesi ise: Türk ve Müslüman eserlerini yok etmek, Türk ve Müslümanların Musevi, İsevi ve diğer dünya halklarına vaki himmet ve hizmetlerini unutturarak tarihten silmek, üçüncü ve son (muhtelif namlar altında güncel) vazifesi de: Türk, Osmanlı ve İslâm kaynaklarını tahrif ederek, günümüz AB stratejilerinin gerçekleşmesine zemin hazırlamaktır. Hariçte daima ve her fırsatta bu yıkım, tarumar, tahribat, tarihten ve tabiattan silme eylemini sürdüren bu menfur örgüt (CR/daha sonra CFR) vasıtasıyla 16 Eylül 1863’de Amerikalı misyoner Christopher Robert, dönemin en yüksek dereceli mason, misyoner casus ve Yahudilerinden, İstanbul’ da yerleşik, tebaadan bir tüccar Cyrus Hamlin ile papalık ve patrikhane tarafından kurulan Robert Kolej; Osmanlının parçalanması ile Türk’lerin Öz Yurdu Anadolu’nun maddi ve manevi tahribatını üstlenecek ve fiilen yürütecek kadroların oluşturulması görevini üstlenmiş ve yürütmüştür. 1900’lerden itibaren her derece ve düzeyde devlette yerleşik (kadrolaşmış hale gelen) resmen görev, yetki ve sorumluluk alan Robert Kolej mezunları; Harici bedhahlara büyük destek sağlamış ve dahili bedhahlar sıfatıyla yetiştirildikleri ve kirli amaca uyum sağladıkları için en büyük ihanetlerini Osmanlı’ya karşı tezgâhlayarak, art arda ihanet ve bizzat hazırlanan felâketlerle koskoca devleti bitirmişlerdir. Daha bitmedi. Bu sistemli ajitasyon, cebri işgal, faşist yönetim, jenosit-soykırım, şer ve şeytani zihniyet tarafından 12 Adalar, Girit ve Rodos’ta tek bir Türk eseri kalmamış; Şimdilerde Güney Kıbrıs çete devleti dahi Türk-İslâm eserlerini mezarlık ve tarihi evler, türbe, han ve hamamlar dahil yer yüzünden silmeye ve yok etmeye koyulmuştur. İşte ‘batı medeniyeti’ dediğimiz kefere bu kadar cahil, cani ve ruh dengesi bozuk bir katiller güruhudur.
Bulgaristan’dan öte, Romanya’dan itibaren Azerbaycan’a kadar olan coğrafyada da aynı eser-tarih katliamını görmek mümkündür. Osmanlı-Türk, İslâm eserlerine karşı en büyük katliamı ise İslâm düşmanı ve din tüccarı Vahhabi Suud ailesi yapmıştır ve halâda yapmaktadır. Aslen Beni Kaynuka soyundan asaleten Yahudi (dönme) olan Suud’lar ve Faysal’lar; Kafadan ABD, gönülden İsrail ve mideden İngiltere ve Fransa’ya bağlı, lâkin dünyanın bir numaralı Atatürk ve Türk düşmanıdırlar. Nihai vukuatları ise, Mekke’de kalan son Osmanlı kalesini de yerle bir etmek ve yıkılan kalenin yerine bir otel yapmak olmuştur. Hatırlayınız. Dahildeki Robert Kolej orijinli yöneticiler ile El Ezher çıkışlı din tüccarları Arap’a çanak tutmuş ve muhtemelen bazı kirli çıkarlar ve esasen taptıkları para uğruna kutsal şehir Mekke-i Mükerreme de kalan son ecdat eserine sahip çıkamamışlardır. Bu “tek tanrıları PARA olan” fakat yanı sıra İsrail-AB-ABD’ye de tapan Robert Kolej, Şam veya El Ezher orijinli Anadolu düşmanları, dönme, devşirme ve sabetaylar; TC dışında yer alan nadir Türk ve İslâm eserlerinin tahribine (mahsus) seyirci kaldıklarından başka, 1963 yılından itibaren AB destekli projeler ihdas ederek; Sözde “Dinler Arası Diyalog”, “Haç Turizmini Teşvik”, “Anadolu Kültür ve Medeniyetlerini Yaşatma” adı altında “Anadolu Türk (Sümer, Eti/Hitit, Selçuklu, Osmanlı ve diğer) eserlerini yok etme ve tamamı putperestlere ait sapık tapınak, meyhane, Pazar, panayır ve tiyatrolardan ibaret “eski Roma” eserlerini, tarihi dekor, adet, gelenek ve görenekleri dahil ihya etme kalkışmalarına çanak tutmaktadırlar. Oysa, bütün bu eserler Türk’ün iyi niyetli koruması, sahiplenmesi, engin hoşgörü ve müsamahası sayesinde bu günlere ulaşabilmiş değil midir? Bütün bu kin, nefret, cürüm işlemek için insanları, devlet ve milletleri tahrik, örgütlü güçleri teşvik ve yegâne eğilim, amaç ve varlık sebebi Türk milletini Anadolu’ dan tahliye olan papa (BABA)‘nın son mesajı:
“ÜLKENİZİ (Anadolu’yu) VE DİNİZİ (İslâm’ı) BIRAKIN” değil mi ! (*)
Fazla uzatmayalım. İşte, bu ve benzer binlerce nedenle, dünyanın en medeni milleti Türklerdir. Geri kalmışlık sadece ekonomi ve teknoloji alanındadır. O’ da “Madde ve Manâda Bütünlük” konulu makalemizde (14) bütün safhalarıyla arz ve izah ettiğimiz şekilde; Gaflet ve dalâlete düşen son Osmanlılar, İttihat ve Terakki partisi mensupları ile bunların himayesinden yararlanarak vatanı tahrip eden dahili ve harici bedhahların ABD ve AB ülkeleriyle müşterek marifetidir. Ancak, hangi maksatla olursa olsun, Türkiye tarihini Türk tarihinden kopararak “Anadolu tarihi” ve “Anadolu medeniyetleri” içinde mütalaa etmek isteyenlerin artık gaflet ve dalâlet-ihanet uykusundan uyanmaları gerekir. Çünkü böyle bir anlayış Türklüğü bölmekten, Türkiye Türklüğünü dünya Türklerinden koparmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu istikamette faaliyet gösteren gafil ve hainler hakkında Atatürk; “Türk birliği’ ne inanıyorum, çünkü onu görüyorum” diyerek işaret etmiş, Türk Birliğini nihai hedef olarak göstermiş ve kat’i irşâdını bu şekilde bildirmiştir. (15) Ulu önder Atatürk’ün bu istikametteki kararlılığının bir başka delili de; “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Komşumuzdur. Müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir. Ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bir dostumuzun idaresinde; Dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnızca o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lâzımdır. Millet buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak.. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Milletimize inmeli ve olayları böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların, (Türkiye dışındaki Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.” (16)  Burada verilmek istenen çok açık bir masaj var. O’ da, “Önce ve mutlaka Misak-ı Milli sınırlarını korumak, tahkim etmek ve tamamlamak gerekir. Tamamlamak nedir ? Milli yeminin icabı olan Kıbrıs, 12 Adalar, Selânik dahil Batı Trakya, Musul-Kerkük ve Nahçivan’ı geri alarak ülkemiz sınırlarına katmak, Azerbaycan sınırlarına dayanmak suretiyle Türk Birliği’ne giden yolu açmaktır.” Alınması gereken mesaj ve anlaşılması-yapılması gereken budur. Bu da, önce ANADOLU’ da sağlamlaşmak ve ebedileşmek ile mümkündür.
Önce, Anadolu üzerindeki kara bulutlar dağıtılmak ve Avrasya sağlama alınmak, milli hakimiyet, hürriyet-bağımsızlık ve hükümranlık garanti altına alınmak zorundadır. Büyük nutkunda Gazi Mustafa Kemal şöyle diyordu: “Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissi, fikri ve fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki, milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avı olurlar. Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi;
 “Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi” diyelim.
Düşmanlarımıza bu gerçeği anlattığımız gün, fikrimize, idealimize, geleceğimize yan bakan her kişiyi düşman kabul ettiğimiz gün, milli benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her engeli derhal devirdiğimiz gün, gerçek kurtuluşa ulaşacağız. Ve, sizler gibi aydın, azimli, imanlı gençler sayesinde bu kurtuluşa ulaşacağımıza emin olabilirsiniz..” (17) Ayrıca; “Türk milleti kurtuluş savaşından beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca, kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına ilgisiz davranılması elbette uygun görülemez.
Fakat, milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde düşünülmemeli ve savunulmalıdır. Milliyet davası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ideal meselesidir. Şuurlu bir ideal demek pozitif bilimlere ve bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propagandalarda denenmiş yöntemlere müracaat etmek şarttır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz, Türklük davasını böyle uygun bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” (18) Dahası; “Türk eli büyüktür ve yeryüzünde yalnız o büyüktür. Her yeri dolduran Türk’tür ve her yanı aydınlatan Türk’ün yüzüdür. Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur. Bu damarlar birbirini tanısın. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve alem dünyaya hayret verecektir. Türk’ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak güneş ne demek, o zaman görülecek. Bu karmaşık işlerin içinden yükselebilmek için bize dirilik gerekir. Birlik onunla beraber yürür. Diri yalnız Türk milletidir. Birliği ortaya koyan da Türktür, dilediğine ne olduğunu anlatan da Türk’tür, çalışalım”(19) Bu ayrıntıları, bilhassa 1938’den itibaren yürürlüğe konulan içine kapanma, Türk dünyasından uzaklaşma ve Batının tefessüh etmiş kültürüne entegre olma eğilimlerinin, başta Atatürk olmak üzere ‘kurucu unsurun” kahir ekseriyeti tarafından tasvip edilmediğini açıklamak ve ispatlamak maksadı ile konuya eklemiş bulunuyorum.
Şimdi tekrar ayrıntılara daldığımız yere dönelim:
Yine dilimizi “Özleştirme” adı arkasında da aynı oyunların oynandığı düşünülürse, izah etmeye çalıştığımız “Anadolucu tarih ve siyaset anlayışının”, “Anadolu medeniyetleri” sevdalılarının eliyle dünya Türklüğünün merkezi ve öncüsü olmaya çalışan Türkiye Türklüğü üzerinde oynanan. oyunları kolayca anlaşılır. Hele bunları Atatürkçülük adına yapmak büyük bir Türk milliyetçisi, Türklüğün 20.yüzyıldaki büyük öncüsü Atatürk’e karşı gaflet içinde değil ihanet içinde olmak demektir. “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan, yapana sadık kalmaz ise, değişmiş olan hakikat şüpheli bir şekil alır ki, beşeriyetin yolunu değiştirir. Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça söylemeye cesaret gösteren insanlar olmalıyız. Tarih bir milletin kanını, hakkını, varlığını, hiçbir zaman inkâr etmez, edemez.” (21) Anadolu (AVRASYA) ile bu coğrafyayı bütünleyip tamamlayan Suriye, Lübnan ve Kudüs interlandı, yıllar önce batının ‘müstakbel yaşam alanı’ olarak seçilmiş ve belirlenmiş, dünyanın en önemli, değerli, iklimi ideal ve zengin topraklarıdır.
Oldum olası batının gözü buradadır.
Bu batı için bir idealdir. Sevdadır.
Bu sevdadan kolay kolayda vazgeçmeleri mümkün değildir.
Bu nedenle, büyük önder Atatürk’ün yukarda açıklanan ve ‘ezel-ebed düşman batının’ menfur emellerine dikkat çeken söz, nasihat ve vasiyetleri, bütün Anadolu, dünya  ve uzay Türklüğü tarafından bilinmeli, çok dikkatli, tedbirli ve akıllı olunmalıdır.
Aslında bu, 1500 yıldır inatla, ısrarla sürdürülen menfur bir de’zinformasyon ve psikolojik harp’ in ürünüdür. Bu taktikle Selçuklu öncesi Anadolu kana bulanmış, Selçuklu parçalanmış, Anadolu Beyliklerine ihanet ve fesat tohumları saçılmış ve Osmanlı’nın yeni bir Türk Devleti olarak kurulmasını önlemek için her türlü gayret sarf edilmiştir. Osmanlı kurulduktan sonra ise, İsevi din adamları, Yahudiler, Hahamlar, Kilise, PAPA ve Papazlar kullanılarak çok sinsi ve alçakça bir faaliyetle 1923’e kadar bu menfur faaliyetlerini ısrarla sürdürmüşlerdir.
Öyle ki, Osmanlı’yı yıkan ve parçalayan, ırkçılığı körükleyen ve bölücülük yapan bütün din ve devlet adamları (çete başları) milli sınırlar içinde faaliyet gösteren misyoner okulları ve yabancı misyon kolejlerinden mezundur.
Bu hain, menfur plânın ikinci aşama, son evresi olan ve Osmanlı Coğrafyasını taksim etmek, parçalamak ve bölmek amacını matuf Birinci Dünya Savaşı’nın Anadolu’da vaki hareket ve faaliyetlerini şöyle bir gözden geçirelim bakalım: Tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da yabancılar toprak alıyorlardı. Başta Ege, Akdeniz, Hatay, Van ve civarı ile Kars, Rize (Potamya-Güneysu) dolaylarında bu arazi ve emlâk alımları yoğunlaşmıştı. Özellikle, Merzifon'da, Amerikalı misyonerler bazı arazi ve tarlaları satın almışlardı. Merzifon, Pontus faaliyetinin bölgedeki önemli merkezlerinden biri olmuştu. "1884 tarihinde Amerikan misyonerlerinin teşebbüsüyle şehrin kuzeyinde bir kısım arazi ve tarlalar satın alınmıştı. Buralarda inşaata başlanarak kısa zamanda ev, okul, aşhane, kütüphane, marangozhane, eczane, hastane gibi birçok müesseseler meydana getirilmişti. Öksüzler ve dilsizler mektebi de bulunduğu gibi, o zamanlara göre ilk, orta, lise derecesinde tahsil gösterilen her derece ve düzeyde okul ve Kolejlerde lisan olarak İngilizce, Fransızca, Rumca ve Ermenice okutuluyor ve konuşuluyordu. Kısmen Arapça, Farsça, Türkçe dersleri de vardı." Atatürk bir yandan Milli Mücadeleyi örgütlüyor, bir yandan da yabancıların dört bir yanda yürüttüğü ihanet faaliyetlerini tespit etmeye, izlemeye ve önlemeye çalışıyordu. Zira, bütün Misyoner okulları Kurtuluş Savası'na karsı emperyalist işgalci güç ve ülkelerin savaş aygıtı konumunda ve durumunda idiler.
Asi ve işgalci düşmanla, casusluk, tahkim, iaşe, ibade ve insan gücü temin-takviye dahil tam bir işbirliği içinde hareket etmekte ve faaliyet göstermekte idiler. Atatürk ve arkadaşları tarafından yürütülen milli mücadeleye karşı çok hain ve mukavim bir güç durumuna gelmişlerdi. Bu yolda Amerikalıların yardımı ve yönetiminde, Merzifon Amerikan Koleji'ne Amerikan malı silahlar getirilmiş, Rum gençleri örgütlenmiş, okulda ayrılıkçı kulüpler kurulmuştu. Büyük Millet Meclisi hükümetinin kararıyla büyük bir soruşturma başlatıldı ve okul kapatıldı. Bunu diğer il ve bölgelerdeki misyoner okullarının kapatılması takip etti. Atatürk'ün masonlar ve misyonerliğe karşı nefreti büyük ve tavrı net idi. Örneğin, ağır işgal koşullarında, Amerikanın Yakındoğu Heyeti'nin yetimhane, çiftlik ve okul açmak için izin istemesine karşı aldığı tutum son derece sertti. Atatürk, 3 Ocak 1921'de İçişleri Bakanlığına gönderdiği müstacel (acil ve zaruri) bir yazıda: "Amerikalılar tarafından numune çiftliği ve sair benzeri müesseseler husule getirilip buralarda kendi tebaamızdan olan binlerce çocuğun Türk hükümeti ve milletine karsı dostane ve sadıkane olmayan hissiyatla donanmış olarak yetişmelerine asla müsaade ve müsamaha edemeyiz" denmekte ve hükümetleri vatan topraklarını yabancılara satmaktan men etmektedir. İktisadi, sınai (endüstriyel) amaçlar ile bu amaçların tahakkuku ile mukayyet muvakkat satışa izin veren ve fakat bunun haricindeki satışlara kesinlikle ve asla izin vermeyen “Köy Kanunundaki düzenlemeler” Atatürk tarafından yapılmıştır. Köy Kanununda yer alan “Yabancılara gayrimenkul satışına ilişkin” yasakları kaldırarak, yasada amir usul ve esasları değiştiren hükümetlerin ne denli Türk, ATATÜRK ve ANADOLU düşmanı olduklarını varın siz taktir edin. Üstelik, mütekabiliyet ilkesinin tabii bir gereği olan “milli değerleme” norm, ilke ve kriterlerinin satış şarlarına dahil edilmemiş olması, mezkür eylemin (1974 yılı itibarıyla yargı ve Anayasa Mahkemesi kararları mucibi) tam bir “vatana ihanet” suçunu oluşturduğu ayan beyan malûmdur.
Oysa, ANADOLU, tefessüh etmiş Avrupa’nın gelecekteki “en ideal yaşam alanı” olarak seçtiği ve asırlardır ele geçirmeyi hayâl ettiği “efsanevi” bir coğrafya, mucizevi bir toprak parçası ve yer yüzünün en mükemmel iklim ve yaşam koşullarına sahip alanıdır. Yer yüzünde ANADOLU kadar değerli başkaca bir toprak parçası yoktur. Merhum, adı  Anadolu ile müsemma ve müstesna büyük ATA bakınız Anadolu’yu nasıl algılıyor, ne kadar veciz, edebi, duygusal ve eşsiz, harikulâde bir lisan ile anlatıyor:
 ANADOLU ve VATAN SEVGİSİ
Bu bölüm içinde Atatürk’ün, (muhtemelen) yıllardır gizlenen ve gün ışığına çıkartılmayan “ANADOLU ve VATAN SEVGİSİ” üzerine çok veciz bir söylemini, belki de  ilk defa olmak üzere sizlerle paylaşmak istiyorum:  "Aziz ülke, Büyüklüğün ve iyiliğin ezeli perestijkarı (sevdalısı) olan Anadolu evlatları, Son hayat ve istiklal cenginde, beşeriyetin yaratamayacağı varlıkları imanlı kalplerinden taşan bir kuvvetle vücuda getirirlerken, onun içinde bulunmayanlar, o mukaddes heyecanı yaşamayanlar, kim bilir, o büyük kuvvetin ilhamını milletimizin hangi membadan aldığını tasavvur ve tahayyül ederler; Ve kim bilir bu büyük işi ne yanlış bir muhakeme ile tahlil ve tetkik ederler. Anadolu'yu dışından ve içinden sezmeyenler, yeşil, sık ormanlarının dallarını yararak, bereketli ve sonsuz ovalarına inmeyenler; tufanların yardığı keskin kayalarıyla semayı delen dağların demir ve bakır sinesinden aşarak büyük ovalar içinden gürültüler, kıyametler koparıp çağlayan ırmakların soğuk sularından içmeyenler; Ve yanık sesleriyle hasret türküsü çağıran memleket kızlarını, dertli kavalına uzun ve eski hatıraları üfleyen engin ruhlu Anadolu çobanlarını karşısına alıp dertleşmeyenler, o kudret ve kuvveti bir türlü anlayamazlar. Anadolu! Ey gönülleri hicran ve hasret dolu anaların evlatlarını göğsünde barındıran sevimli ve tarihi yurt! Ey büyük kahramanların her bucağında at oynattığı aziz ülke. Sen o kadar esrarlı ve tılsımlı güzelliklerin, yüksekliklerin içtimagâhısın ki: Fırtınalardan ilham alan şairlerin kalemi ancak senin bir ağacının dalı ve tabiatının güzelliğinden levha yaratan ressamların eseri, senin güzelliğin yanında nihayet bin bir renk ve manzaranın bir parçasıdır. Anadolu'da sönmeye mahkûm aşklar, bülbüllerin candan gelen ve cana tesir eden sesiyle, sönmek üzere bulunan hayatlar taze çam ağaçlarının keskin ve zevk-aver kokularıyla, hasretten eriyen gönüllerde saz şairlerinin ruhtan ruha ateşli bir sel halinde süzülen feryatlarla verilir. Korkunç ölüm, bu diyarın üzerinden korkarak geçer. Ölmeyecek milletin bu ebedi mekanı üzerinde baykuş feryadını bülbül sesi boğar, hasta, alil ihtiyarların son iniltilerini cenk havası içinde bir kasırga gürültüsü koparan genç Anadolu çocukları dindirir.
Burada her dermansız;  kahramanlar karargahına kurþ’un ve gülle taşımak için yerinden kımıldanır ve gökten inen bir ses, bütün ruhlara hayat ve hareketi emrettiği zaman, Anadolu'da boş duran bir tek Türk'e rast gelmiş bir çift göz bulunamaz. İstiklal ve zafer uğrunda dökülen kanlarla sinesini süsleyen Anadolu'da renksiz ve soluk bir manzara yok gibidir. Orada her şey ateşli rengiyle gözleri yakar. Bu diyarda yaşayanlar dünden bugüne ve bugünden yarına kahramanlık, şeref ve fedakarlık taşımaya memur edilmiş, ümit ve iman telkinine gönderilmiş manevi birer heyet gibidir. Her evin içinde dünün şerefini yaşatmak için bugününü feda edenlerin isimleri, her mübarek günde en derin hürmetlerle anılır.
Ekseri çocukların gözlerinde daima iki damla yaş ve göz bebeklerinde titreyen solgun bir hayal görürsünüz. Bu çocuklar meçhul kahramanların yadigarlarıdır. Yurdun her bucağından esip gelen rüzgarları, büyük şehidlerin kahramanlık hislerini küçüklerin kalbine bırakır. Onun içindir ki her evde yaşayan küçük kalplerin içinde büyükler vardır ve her Anadolu evi kimsesizlere kapısını şefkat ve hürmetle açan birer yuvadır. Anadolu'yu gezenler, gördükleri şekle bakarak hükümlerini vermeye kalkarlarsa aldanırlar. Tabaka tabaka onu saran tarihi yaprakları birer birer çevirmedikten tetkik etmedikten sonra, Anadolu için rey vermek doğru olamaz. Anadolu'da saf ruhların bağlı kaldığı ölümsüz hatıralar vardır. Mübarek günlerde ziyaret edilmesi, miras gibi, ecdattan intikal etmiş öyle mezarlar vardır ki, bunlarda çok uzak zamanlara ait gazaların kahramanları yatar.
Anadolu köylüsü bu ziyareti ifada kusur etmeyi en büyük günah bilir ve bu ziyaret her gün; ölen ve yaşayan kahramanların gurur veren destanlarını yad ve tekrar ile eda edilir. Anadolu yavrusunun süzgün ve kayıtsız gibi görünen bakışlarının altındaki vefakar ve asil nurunu görmek ve anlamak için ruhunu bilmek lazımdır. Anadolu evladı, bulutlar içindeki yıldızlara benzer: Küçük bir heyette gizlenmiş koca bir âlem. Yabancılara açılmayan kalbinin ifadesini yalnız gözleri ifşa eder.
Onlar büyük tahammüllerin timsalidirler.
İhtiyar tarih, hiçbir vakit bu kadar sabur (sabırlı) bir millete tesadüf etmemiştir. Anadolu evladı, bugüne kadar gözü kapalı girdiği muharebelerden bin bir zaferle dönmüştür. Bugün ise gözleri açık olarak atıldığı mücadeleden, mutlaka istiklaline sahip bir devlet vücuda getirerek çıkacaktır.
Çünkü Anadolu evladının mukadderi bu!
Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk Milleti ve özümüzden aldığımız güç ve güvendir." Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.
Şimdi tekrar günümüze dönelim. ABD-Papa destekli AB kisve ve maskesi ardında uygulanan menfur projenin son aşamasına bakalım: Yukardan itibaren anılan ve açıklanan bu, kapitalist-emperyalist psikolojik harp planına göre 1071 tarihinin (bazı gafil iç unsurlar ve hattâ çok milliyetçi geçinen kesimler dahil olmak üzere) inatla tekrarlanıp durulmasının altında; Özellikle ve bilhassa vahşi, hırsız, yolsuz ve emperyalist batının ezeli ‘şark meselesi’, Vatikan’ın ‘hilâli-salip” çatışması, dinler arası (!) diyalog konsepti; Büyük Britanya İmparatorluğu’nun (İngiltere’nin) 21 Temmuz 1923’de Lord CURZON önderliğindeki İngiliz delegasyonu ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan heyeti adına İsmet İNÖNÜ tarafından (Türkiye ile İngiltere arasında) imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ÖZERK ancak, sonuç olarak İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olduğunu kabul eden anlaşma”; ve dahi, 1939 ile 1950 arasında Türkiye ile başta ABD olmak üzere Yunanistan, İngiltere, Almanya ve diğer ülkeler arasında (Türkiye ve Türk-İslâm halkı aleyhine) akitli “GİZLİ ANLAŞMALAR” kullanılarak Anadolu’ya el koyma niyetleri ile bu amaç ve istikamette 1945’li yıllarda ABD’nin planladığı "Yeşil Kuşak projesi” ürünü: ‘günümüz söylem biçimi’ ile bir nevi ‘ılımlı İslâm’ tarzında tanımlanan “tarihi anlam, önem, dini değer ve içeriğinden soyutlanmış, içi boşaltılmış” Türk-İslam sentezi” yatmaktadır. Yani, emperyalizme karşı verilen efsanevi bir red, direniş ve başkaldırı sonucu Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşları tarafından kurulan milli-laik, özgür, hâkim ve hükümran, tam bağımsız ve bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti yerine; 1750–1900 “Bir İmparatorluğun Yağması” yıllarını yaşayan “Batıya kul-köle, dinini, diyanetini, milliyetini, milli, ilmi ve kültürel değerlerini unutmuş, AB ve ABD’ye açık Pazar olmuş, yüksek değer ve tarihi devlet geleneğinden arınmış "Ilımlı İslam" veya ‘dejenere bir yeni Osmanlı’ (!) sistemi... Yahut da, evanjelist sahte peygamberlerin insani yönden mutasyona uğramış  din tüccarları için yazıp hazırladıkları “gerçek furkan” ve buna dayalı olarak BOP ve BİP, Hiçbir dini, ilmi ve İslâm’ i hükmü (değer ve gerekliliği) haiz olmayan halifeliğin ihyası v.s.. Bu ne enteresan ve ham bir hayâldir. Lâkin, son Osmanlı halifesi dahil, pek çok Osmanlı din adamı (!) ile vükelâsının mason, misyoner, dönme, devşirme yahut sabetay olmasından cesaret alınarak geliştirilmiş bir ‘menfur’ plân. Yani ütopya.  Aslında Proje, Batılı Hıristiyanlar tarafından, yaklaşık 2000 yıl önce Anadolu’ya gelerek yerleşmiş Türklere karşı bir tedbir olarak ilk kez 19 Haziran 325 tarihli İznik Konsüller toplantısında ele alınmış ve yürürlüğe konulmuştur. 625 yılında tekrarlanan toplantıda; Bu menfur projenin pekiştirilmesi yanında, 2533 İncil arasından 4’ü seçilip, Barnaba İncili aforoz edilmek suretiyle “kapitalizm ve emperyalizm” İncil’le bütünleştirildi. Engizisyon mahkemelerinin kurulmasına karar verildi. Hızla ilerleyen ve genellikle Hun, Ak Hun, Avar, Bulgar, Çuvaş ve Peçeneklerin itibar ettikleri Bogomile mezhebine karşı en vahşi önlemlerin alınmasında mutabık kalındı. Mevcut İnciller her türlü İslâm’ i mesaj, ima-imaj, Kur’an la uyuşan ve örtüşen söz, söylem ve son peygamberin adı ile Müslümanların yaşam biçimlerini anımsatan kelime ve kavramlarından ayıklandı. Barnaba İncil’i ise “Muhammet veya Ahmet isminde bir peygamberin ‘son peygamber’ olarak geleceğini ve bütün İsevilerin Muhammed’e intisap etmesi gerektiğini müteakip yerlerinde ‘açık birer ayet olarak’ ihtiva ettiği (Kur’an da yazılı olduğu biçimde haber verdiği) ve çoğu yerinde Müslümanların kitabı ile uyuşup örtüştüğü için dışlandı. Bütün dünyada toplatıldı, Yakıldı ve yok edildi.
Bu kararlar doğrultusunda, 1071 öncesi asırlardı Anadolu’da mukim ve fakat Müslüman Türkleri asimile etmek ve sonrasında ardı arkası kesilmeyen Türk ilerleyişini durdurmak, Kudüs ve Hıristiyanların diğer kutsal saydıkları yerleri geri almak için 1096-1270 yılları arasında toplam sekiz Haçlı Seferi ve bir dizi küçük sefer düzenlendi. Netice alınamadığı görülünce bu defa Papalar, Haçlı Seferleri boyunca ve sonrasında "Anadolu ve Rumeli'yi istila etmekte (kurtarmakta) olan Türklere karsı Avrupa milletlerini ayaklandırmak için bütün teşkilatlarıyla harekete geçtiler" ve buna rağmen Haçlı Seferlerinin sonuç vermediği görülünce 1208 yılında fiilen misyonerliğe (içten bölme hareketine) başladılar. 1312 yılında yeniden İznik Konsüllerini topladılar. Bu defa özellikle Anadolu Türklüğüne karşı 19 Haziran 1312’de çok kapsamlı ve ayrıntılı bazı kararlar aldılar. Bu tarih, Türk-Müslümanlara karşı verilen fiili, fikri (psikolojik) ve sosyal-kültürel savaşta derin bir taktik ve strateji değişikliğini ifade eder. Bu toplantıda: “Osmanlı Devleti’nin büyümeden, gelişmeden ve her ne pahasına olursa olsun Anadolu’ da tekrar Türk birliği sağlanmadan yıkılıp yok edilerek; Yeni bir Türk devletinin mutlaka ve behemahal önüne geçilmesi. 1299’da başlayan devlet olma ve devlet kurma eğiliminin yok olması ve temelli çökertilmesi için bilumum fiili tedbir ve tedhişe ek olarak; Başta Türk ve Müslümanların aile yapısı olmak üzere, askeri düzen dahil ‘itaat, sadakat ve inanç’ sistemlerinin zamanla bertaraf olmasını (işlemez hale gelmesini) sağlayacak strateji ve metot (de’jenerasyon) psikolojik harp kararları alındı.
Ayrıca, Müslüman Türklerin (Arap, Acem, Suriyeli ve diğer Türk asıllı olmayan halklar üzerinde bu tarih itibarıyla plânlanan bozulum-yozlaşma sağlanmış ve beklenir dejenerasyon tezahür ederek sonuçlarını vermiş idi) genel ve güncel yaşamları ile iktisadi, siyasi, dini, ilmi, sosyal ve kültürel hayatlarının (yaşam boyutundaki) uygulama yönünden zayıf (geri) tarafları tespit edilerek, casus ve misyonerler için bir dizi strateji, propaganda ve çalışma programları hazırlandı.” Dahası, Haclı seferleri sırasında Cluny papazı Peter, birçok kaynakta adı Robert Keton olarak geçen "Ketton'lu Robert'ten Kur’an-ı Kerimi Latince'ye çevirmesini istedi. "Ketton'lunun tercümesinde Kur'an-ı Kerim 'Zındıklığın (dinsizliğin) kaynağı, Hıristiyan (İsevi) kilisesinin varlığını tehdit eden yıkıcı hareketlerin sebebi' olarak gösteriliyor, cihat bir saldırı ve vahşet unsuru olarak ile sürülüyor ve 'Eğer Kur'an'ın verdiği zararlar dirayetli bir karşı mücadele ile bertaraf edilmek isteniyorsa, onu mutlaka öğrenmek gerekir'" deniliyordu. 1311'de Papa' nın emriyle "Şark Dilleri Kürsüsü" kuruldu. 1312'de Viyana Konsulü' nde, Avrupa'nın Oksford, Paris, Roma gibi ünlü üniversitelerinde Arapça’nın da okutulması kararlaştırıldı. Bütün papaz okullarında ise Kur’an eğitimine geçildi.
Anadolu'da 1208’den sonra "en teçhizatlı misyonerlerin" faaliyeti esas olarak bu karar, tedbir ve teşebbüslerden itibaren başlar. Önce Katolikler, daha sonra Protestan (Amerikalı, İngiliz, Fransız ve Alman) misyonerler Osmanlı İmparatorluğu'ndaki etnik unsur ve gayrimüslimleri kullanarak, kışkırtarak, milli bilinç çalışmaları yaparak ve bölerek merkezi otoriteye karşı çıkmaya yönelttiler. İsyan edenleri teşvik ve himaye ettiler. Onlara ırk, din, ahlâk, dil ve tarih konusunda ayrılıkçı-bölücü bir misyon ve motivasyon aşıladılar. Okullarla, yurtlarla, yuvalarla, kilise ve havralarla tahkim ve en ileri, modern silâhlarla teçhiz ettiler.
Bu tarihten itibaren Yahudi ırkı (Musevi) ve İsevi millet, mensup (mansıp) ve mezheplerine ait ne kadar Kilise, Havra ve dini kurum görüntüsü altında faaliyet gösteren bina, tesis ve mütemmim cüzü varsa tamamı adeta bir askeri üs, ihanet şebekeleri (hain) eğitim merkezi, silâh-mühimmat sevk, intikal, destek ve tahkim (istihkâm) merkezi olarak faaliyet gösterdi.
Osmanlı'nın, 1535'te, gücünün ve özgüveninin zirvesinde iken Kanuni Sultan Süleyman Hân zamanında Fransızlara tanıdığı kapitülasyonlar sayesindedir ki, ilk kez bir Hıristiyan kral, Osmanlı Devleti nazarında padişahla ‘eşit taraf’ muamelesi gördü. 1583, Sultan Üçüncü Murad döneminde ise; Fransız elçisi ve Papa' nın temsilcisinin isteği kabul edilerek, egemenlik haklarını ortadan kaldıran bir karar daha alındı: Böylece, kendi halkının bir başka devletin göndereceği öğretmenler tarafından eğitilmesi kabul edilmiş oldu. İşte, bu (dönem itibarıyla son derece masum, makul, iyi niyetli ve insani amaçlarla vaki ilişki ve anlaşmaların yapıldığı) tarihten itibaren Osmanlı coğrafyasında yüzlerce misyoner okulu, kilisesi, yetimhane vb. merkez açıldı. Güçlü ve hakim devlet dönemi için bunlar bir tehlike olarak görülmedi. Verilen haklar bir lütuf, inayet ve iyi niyet göstergesi olarak kabul edilmekte idi. Ama, gelecekte nelerin olabileceği (ve muhatap tarafın bu anlaşmaları kötü niyetler, menfur-sinsi amaçlarla kullanabileceği ve olabildiğince istismar ve suistimal edeceği) hiç kimsenin aklına bile gelmedi. Umuru devlet tarafından hesap edilemedi. Sonradan gelenler de maalesef gereken beka ve basireti göstererek tedbir alamadı, veya batının etkisi altında kalarak alınamadı.
Kapitülâsyonlar ve müteakip anlaşmalar ile devam eden süreci bakın, Ermeni araştırmacı Levon Panos Dabagyan, misyonerlerin verdiği zararı nasıl izah ve ifade ediyor: “Ermenilerin Milli Kilisesi ile birlikte, milli bütünlüğü bölünmüş ve böylece Türkiye Ermenileri, kapitalist-Emperyalist Devletlerin adeta oyuncağı durumuna düşerek çok büyük kayıplara uğramışlardır".
TARİHİ GERÇEK
Gerçekte Türkler, kutsal kitaplar ve başta ‘Dedem Korkut” olmak üzere pek çok efsanede açıklandığı, anlatıldığı ve Kur’an-ı Kerim ile İslâm’ i kaynaklarda kayıtlı olduğu üzere; Hazreti Nuh’un oğlu Yasef (YUSUF)’in soyundan gelmektedirler. Hazreti Nuh zamanında yıllarca ikamet ettikleri yurtları Mezopotamya (Sümerler), doğu ve güneydoğu Anadolu  havalisi (dahil) olduğu halde, tufandan sonraki ilk yerleşim yerleri Ağrı Dağı ve Anadolu’nun doğu ve yine güneydoğu çevresidir. (20) Bu tarihi gerçekten hareketle, batı kaynaklarında Orta Asya dahil Anadolu Trakya hariç bütün bölümleri “TÜRKİYE” olarak adlandırılır ve eski haritalarda böylece gösterilir.
Ancak, Hazreti Nuh belirli bir aradan sonra Yasef/Yusuf ailesi ve ahvadını Orta Asya taraflarına göndermiş, (M.Ö. 4500 yıllarında) gidenler de, bu günkü Tanrı Dağları ile Amuderya ve Siri Derya nehirlerini içine alan iklimi müsait ve çok verimli bir coğrafyada yerleşmişlerdir. Orta Asya’da, Atamız Yusuf’un sülâlesi genişleyip büyüdükçe etrafına sığmaz olmuş, bir bölümü orada kalmaya devam ederken, sülâleden bir kısım Türkler, tekrar Ana Vatan Anadolu taraflarına göç ederek Hazreti Nuh’dan sonra ilk defa M.Ö. 3500 yıllarında, yani bu günden 5500 yıl önce gelip Anadolu’ya yerleşmişlerdir. (21) Dahası,  aynı dönemlerde Hazar Denizi (adını Hazar Türklerinden almıştır) Volga, Dinyeper ve Dinyester’i geçerek bu günkü Romanya steplerini aşan Türklerin büyük bir bölümü Balkanlar ve Anadolu’ya yerleşmişlerdir. İleriki yıllarda oluşan Bogomile (Bojnak) Mezhebi tarihi incelendiğinde bazı gerçekler çok daha açık ve net bir biçimde  ortaya çıkmaktadır. O dönemde Kıt’a Avrupa’sında yaşayan kavimlerin ne kadar zalim, adi, alçak, insanlık düşmanı, hain, ilkel ve vahşi olduklarını anlamak bakımında da bu kesitin incelenmesinde fayda ve zaruret vardır.
TÜRKLER, İSLÂMİYET VE ŞAMANLIK
Kur-an’ı kerimde açıkça sabit ve inancın (Amentü) temel ilkesi olması nedeniyle kabul etmek gerekir ki; Hazreti Nuh (bütün peygamberler gibi) Müslüman’dı. Dolayısıyla Türklerin atası Yasef/Yusuf’ da sadık, samimi ve muttaki, iyi bir Müslüman idi ve İslâm’ın döneme raci akaidine-ilkelerine sadık kaldığı ve Hazreti Nuh’un şeriatını özenle yaşattığı anlaşılmak gerekir. Oğuz Kağan Destanına göre, Oğuz Han’da Müslüman olarak doğmuş, üç gün süreyle annesinin memesini ağzına almamış, Annesi büyük bir endişe ve üzüntüyle yalvarınca ise üç günlük çocuk “Anne, ben Müslüman’ım, sen değilsin. Eğer Müslüman olmazsan sütünü içemem” demiştir. Hazreti İbrahim’in de baba tarafından Türk olduğu ve Peygamberimiz Efendimizin de bu cihetle Türk soyuna dayandığı söylenir.
Türklerin tarih boyunca sergilediği yüksek medeni vasıf, insan odaklı kültür,  saygı, sevgi, hoşgörü ve yüksek toleransın temelinde ola ki bu manevi gerçek vardır. Bu nedenle, sonraki bin yıllar içinde oldukça değişen ve (zaman zaman, yer yer) Şamanlığa dönüşen inanç ve ibadet biçiminin temelinde İslâm inancı (Müslümanlık) vardır. Diğer bir anlamda, bütün milletler gibi Türkler de, Müslüman olarak hayata başlamış ve fakat, diğer milletlerden (kavimlerden) farklı olarak inançlarının özünü-esasını muhafaza ederek tarih sahnesinde yürümüşlerdir.
Türklerin MS 760 – 800 yıllarından itibaren geniş kitleler halinde İslâm’ı kabul etmelerinin ana sebeplerinde biri: Şamanlık ile İslâmiyet arasında, bin yıllar boyunca değişen çok az unsur hariç büyük bir örtüşme ve benzeşme olmasıdır. Nitekim, bu anlamda Türkler akın akın İslâm’a katıldıktan sonradır ki, daha büyük devletler ve yüksek medeniyetler kurmuşlar ve dönem itibarıyla bilimin, kültürün ve bilincin gelişmesine çok büyük katkılarda bulunmuşlardır.  Tam yeri gelmişken burada, Büyük İslâm Peygamberi’nin Türkler hakkında ne buyurduğunu bilhassa hatırlatmak isterim. O Yüce Peygamberimiz, bize bahşedilen ‘Türk’ ismi için: “BEN ALLAHI’IN YARATICI AŞKIYLA CİLÂLANMIŞ TERTEMİZ, SAF BİR AYNA’ YIM. BU YÜZDENDİR Kİ; BANA BAKANLAR, BU MÜCELL AYNADA KENDİ YÜZLERİNİ VE YÜREKLERİNİ TEMAŞÂ EDERLER. TÜRK GİBİ GÜZEL VE AYDINLIK OLANLAR, BU NUR’DAN IŞIKTAN OLAN AYNADA, KENDİ GÜZELLİKLERİNİ GÖRÜRLER” buyurmuşlardır. İşte TÜRK budur. Bu, (böyle) olmak durumunda ve zorundadır. (22) Peki, bu muhteşem, istisnai övgüye ve muazzam mazhariyete sebep ne ? Cevabı bizzat Kur’an-ı Kerim vermektedir. Okuyunuz: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. Onlar müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar" (Mâide: 54)
Size çok önemli bir Hadisi Şerif daha nakledeyim: "Fitne, fesat çoğaldığında ve kan gövdeyi götürdüğünde Allah bu ümmete mevaliden (Efendiler. Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı alimlerden) bir ordu gönderecektir (TÜRKLER); Onlar ata binmede Araplardan çok daha üstün ve silah kullanmada onlardan daha çok mahirdirler. İşte Allah (C.C.) bu dini onlarla yeniden bir kere daha güçlendirecektir." Hz. Muhammed (S.A.V.) Aynı Nûr’ un devamı olan gönüller sultanı Hz. Mevlâna’ mız ise; “ŞU SONSUZ DERYÂDA AKIP GİDEN GEMİNİN MANÂSINA-KAPTANINA TÜRK DENİLİR, TÜRK ! ELBETTEKİ SÛRETA YAŞAYANLARA DENİLEMEZ. O, YÜCE MANÂNIN GERÇEĞİNİ İDRAK EDEREK YAŞAYANLARA SADECE TÜRK DENİLİR !” (23) diyerek; Türk’ün gerçek anlamda olgunluğun, kemalâtın ifadesi olduğunu belirtmiştir. Bu kemalât, yüce dağların, göklerin ziynetleri olan yıldızların, ayın, güneşin anlamlarına kadar ululanmıştır.
Son olarak, Yunus Emre Hazretleri de şöyle der:
"BİLMEYEN NE BİLSİN BİZİ, BİLENLERE SELAM OLSUN" Yer, yer (dünya) olalı hiçbir kavim/millet/halk/topluluk bu kadar övülmemiş ve yüceltilmemiştir. Bütün Türk alemi bu hakikatleri bilmeli ve ona göre motive olmalıdır. MESELE DİN’SE EĞER! ve insanlık adına batı, ABD ve diğerleri; Sözde insan hakları, demokrasi, adalet gibi (samimi olmayan) iddia ve kavramlar ileri sürerek; 11 Eylül (ikiz kuleler) gibi oyun, iftira ve senaryolar düzerek, Türk-İslâm alemini tehdit ve Anadolu’yu tasallut-tarumar edip, aslında ‘yüceltmek-kutsamak, mümin ve muteber kullar olmak için’ tanrıyı (Allah’ı) arıyorlarsa eğer; Önce Türk tarihine bakmalıdırlar. Tanrı (Allah) orada. Gerçek İslam oradadır. Gerçek kültür, medeniyet, saf, temiz, berrak, namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu, sevgili, saygılı, hoşgörülü ve değerli “İNSAN”, insanca yaşam biçimi orada. Makro ve mikro bazda kozmik, sosyolojik, sosyometrik, epistomolojik bakımdan “elektik”(gerçek insan formu) ontolojik ve tarihi diyalektik sırlar ile kâinat/evren, Türk aleminin, on bin yıllık “gizlenen tarihinin” ve İslâmiyet sonrası tasavvuf güncesinin tertemiz, pırıl-pırıl sinesinde gizlidir. Okusun okumasını bilenler ve araştırsınlar.
MEDENİYETLER BEŞİĞİ ANADOLU Hiç düşündünüz mü ? Niçin medeniyetler beşiği Anadolu’dur ? ve 5700 yıllık Yahudi inancına göre “her milenyumda (bin yılda bir) Anadolu’dan büyük bir medeniyet zuhur eder (çıkar) ?  Çünkü, Anadolu barışsever atalarımızın insan sevgisi, barış, anlayış, adaletle yönetim, eşitlikle himaye, tolerans ve hoşgörüsü nedeniyle; Yunanlı İskender, Haçlı taarruzları, Aksak Timur (!) ve yine vahşi batının tahriki sonucu vuku bulan din savaşları ve kardeş kavgaları dışında ciddi bir tahribat ve yıkıma maruz kalmamış, bu sayede, başta Türk kültür ve medeniyeti olmak üzere, çok farklı kültür ve medeniyetler burada gelişme imkânı bulmuşlardır. Dünyanın hiçbir coğrafyasında, ülke veya devletinde bu himaye, sahiplenme ve hoşgörü yoktur. Örneğin IX asıdan XI. asrın sonlarına kadar Sicilya İslâm Devleti’nden günümüze intikal bir eser var mıdır ? Ya, Amerika’da Kristof Kolomb’dan 25 yıl önce Osmanlı himayesinde kurulduğu yenilerde açıklanan ve varlığı ileri sürülen devletten !.. Tekrarlamakta fayda var. Endülüs medeniyetine ne oldu. Ya, Hun, Avar, Türk-Bulgar ve Peçenek eserlerine ne oldu. Tarihi ve kültürel eserler bir yana; Neden Avrupa 1760 yıllarında başlattığı Avrupa’ nın Müslüman ve Türk soykırımları ile Türklerin tam bir vahşetle tahliyesinden (tarihin en büyük tehcirinden) bahsetmez!
Aslında, Türk tarihinin derinliklerinde, gün yüzüne kasıtlı olarak çıkarılmayan, Cumhuriyet hükümetlerinin de yeterince sahip çıkmadığı gerçekler, bu günün sorularının hepsine cevap verecek derecede, kapsam ve nitelikte büyük bilgiler içermektedir. Tıpkı, bütünüyle yalan ve iftiradan ibaret Ermeni soykırım iddiaları gibi, mevcut ve muhtemel pek çok iddia ve iftiranın yolu böylece kesilebilir. Günümüzde tefessüh etmiş sözde Avrupa  medeniyeti geçmişinden korkmakta utanç ve hicap duymaktadır. Bu nedenle tarihi karartmakta kendince haklıdır. Ama bizim korkacak neyimiz var?
Türkler bilgeliklerini İslam’la kazanmadılar, bilakis İslâm’la ivme kazandılar. Ama ne zaman ki, arı-duru, saf ve gerçek İslâm’ı sulandırmaya kalktılar, işte o zaman kaybettiler. Bu sözüm yanlış anlaşılmasın. İslam’ın içindeki bilgelik ve kemâl derecesi / olgunluk saklı sırlar yine Türklerin bilgeliğiyle insanlık alemine çok farklı ufuklar açmıştır. Daha sonraları hurafelerle yozlaştırılan, din tüccarlığına ve siyaset simsarlığına alet edilen ve başkalaştırılan İslam yüzeysel ve taklidi hale gelince yani, iktidarı yobazlar ele geçirince Türkistan'da doğan bilgelik de şimdilerde yeraltına indi. Hala o yobazların çelişkili ilmihalleriyle insanımız, bu bilgelikten, olgunluktan ve safiyetten mahrum kaldı. Şimdilerde kadınların saçalarıyla, başlarıyla, yazma ve baş örtüleriyle uğrasan bizler o zamanlar evrenin sırlarıyla ilgileniyorduk. Ne oldu da İslam bugün ki haline geldi? Neden bazı adetlerimiz, gelenek ve törelerimiz batıl inanç olarak bir kenara itildi, atıldı ve Şamanizmden gelen derin kültür ve bilgelik birikimimiz İslam’ı doğru yorumlarken birden necis (pis) Arapların; Tıpkı Museviler ve İseviler gibi tahrif ve tahrip ettikleri suni ve sapık (sözde) dine inanmaya başladık ? (sapık din derken asla gerçek İslam’ı kastetmiyorum) İste çözülmesi ve çözümlenmesi, aşılması gereken soru ve sorun bu.
TEKRAR HATIRLATALIM
Orta Asya’dan göç edip gelen Türklerin İlk yerleştikleri yerler Güney Doğu Anadolu’da bu günkü Diyarbakır, Cizre, Mardin, Musul, Kerkük ve Zagoros Dağları’nın batı etekleri olup; Yaklaşık 500 sene buralarda hüküm sürdükten sonra bir bölümü Orta Asya’ya tekrar geri dönmüş, kalanları ise Anadolu içlerine doğru ilerlemiş, buralarda uygarlıklar kurarak, çoğalıp çeşitli kabileler, boy ve soylara bölünerek muhtelif devletler kura gelmişlerdir. Nuh Tufanı efsanelerinde bu hususta çeşitli bilgilere rastlanmaktadır. Önemine binaen tekrarlamakta fayda var. İslamiyet gelmeden çok önceleri de TÜRK vardı. Dahası, zaten Türkler evvelinde de Müslüman idi. Yukarda da değindiğimiz üzere, Şamanlık, orijini NUH şeriatı olan; Hazreti Muhammedi (SAV) in vesile olduğu “EKMEL DİN” in belki de sadece bir alt versiyonu idi. Şamanizmi incelediğimizde bunu açıkça anlamak, taktir etmek ve görmek mümkündür. Ahmet Yesevi’den intikal ve Yahudi asıllı bozguncu Abdullah Bin Sebe (sebailik) ile hiçbir ilgi ve alâkası olmayan, bütünüyle ‘nev-i şahsına münhasır’ Şii-Batıni karakterinde uzak, saf İslâm ve ‘ehli Sünnet ve’l Cemaat’ esasını baz alan Hacı Bektaş-ı Veli Aleviliğini incelediğimiz taktirde de aynı izlere ulaşırız. Zira, Şamanizm ile İslâm arasında kayda değer ciddi çelişkiler yumağı yoktur. Bu tarihi süreçte “orijinal İslâm, adeta bir Türk İslâm’ı” biçiminde şekillenmiştir.  Şüphesiz ATATÜRK’ de bunu anlamış ve görmüştür. (24)
Bütün bu tarihi ve tabii-doğal gerçekleri inkâr eder ve yaklaşık 4000 yıldır bu toprakların TÜRK olduğunu görmezden gelirsek, o zamanda düşman/batı derki sana "mademki Anadolu’ya yeni geldiğini kabul ediyorsun, o halde çek git" buradan. Ya terk et Anadolu’yu, ya da benim dayattıklarımı kabul et. 1500 yıldır özellikle Türklere, 1400 yıldır da bütün insanlık ve İslâm alemine Papalıkça oynanan oyun bu değil mi? Ak-at Kralı Naram-Şin’in (M.Ö 2200) Anadolu seferlerini anlatan "Şartamhari" beyannamesinin (kil tabletler) 15. maddesinde şöyle yazılıdır. “Türki kralı İlsu-Nail” Yine Ak-at tabletlerinde; Mardin merkez olmak üzere, güney Anadolu ve Musul,Kerkük dolaylarında yerleşik Hurriler de Türk kavmidir. Hurri dilinin filolojik kökeni ve özelliği Türkçe’ dir. Hurriler’in torunları Urartular da Hurri dili özelliği taşıyan dile sahiptir. Hurriler proto-Türk kavimleridir. Tıpkı Sümerler gibi. Anadolu Türk ün ikinci Vatanı değil, Orta Asya ile birlikte en eski Yurtlarından biridir. Anadolu ya (MÖ 700) Kafkaslardan gelen İskitler (Sakalar) Türk kavmidir. Urartular’a devamlı saldıran Asurları tarih sahnesinden silen İskitlerdir. Urartu başkenti Tuşpa (Van) da Şamran suyu diye bilinen su kanalları Urartu mühendisliğinin şaheseridir. Bugün Orta Asya da (Doğu Türkistan, Sincan) Şamran suyundan çok daha ileri teknikte 4500 yıllık (yer üstü ve yer altı) Karız ve Jinhan kanalları vardır. Karız ve Jinhan kanalları, bu gün Çin sınırları dahilinde yer alan üç mimarı harikadan biri olarak kabul edilmektedir. Büyük göçe neden olan bölgesel kuraklık sırasında Tanrı Dağlarındaki suyu buharlaşmaması için 60 kilometre mesafeye taşıyan Karız kanallarının toplam uzunluğu 5100 kilometreyi bulmaktadır. Uzunlukları 4 ile 60 km. arasında değişen Karızların sayısı 1800 civarındadır. Bu muazzam kanallar ve su yolları, en az Mısır piramitleri veya Aztek / İnka tapınakları kadar, hattâ onlardan çok daha önemli, gerekli, değerli ve insani amaçlarla inşa edilmiş olup; Aynı dönemde demir ve bakırı işleyen ve modern tarım yöntemlerini büyük bir başarıyla uygulayan (25) Atalarımızın eseridirler. Bu eserler ve benzerleri, bu günkü Tanrı Dağı ve civarından, Mezopotamya ve Anadolu dahil çok geniş bir coğrafyada net bir biçimde görülür.
Dikkat edilirse, atalarımızın tarih boyunca inşa ettiği bütün eserler insanlık yararına, üretim ve hizmete yöneliktir. Hepsinde “kamu yararı” baz alınmıştır. Çok önemli bir kültürel değer ve eser olan ve Türk tarihine ışık tutan “Orhun Kitabeleri” ise, son derece mütevazi boyutlarda inşa edilmiştir. Bunda ibret alınacak dersler vardır.
Evet, şimdi Nuh Tufanını ve Sümerleri baz alırsak bu topraklar, gerçekten de Atatürk’ün dediği gibi yaklaşık 7000 yıllık; (*) Orta Asya’dan ilk göç dikkate alındığında ise, en azından  kırk asırlık (4000 yıllık) Türk Yurdudur. Doğu Roma tarihi ayrıntılı bir biçimde incelenirse eğer, günümüz için sürpriz sayılacak çok enteresan bilgilere de ulaşmak mümkün görülmektedir. Dış düşmanlar ve iç işbirlikçileri, bunun içindir ki; TÜRK’ e tekrar "yüksek, asil ırkını, nadir harsını-kimliğini, kişiliğini, nadir kültür ve medeniyetini öğreten” ATATÜRK e düşmandırlar.
Burada Atatürk tarafından ortaya atılan “Güneş Dil” teorisini de çok iyi anlamak ve bu bağlamda inceleyip-irdelemek gerekir. Ancak, bu tez-teori Atatürk zamanında her nedense fazla işlenmemiş, bir şekilde göz ardı edilmiş ve 1938’den itibaren tarihi bir sır gibi saklanması cihetine gidilmiştir. 1960’dan sonra ise kamusal ve kurumsal alandan bütünüyle çıkartılmış bir teoridir. Ne yazık ki, hiçbir Üniversite konuyla ilgilenmemektedir !
Mezkür çarpık zihniyetin fanatik ve dış bağlantılı, işbirlikçi taraftarları işte 1938’ den bu yana, bazen açıkça çoğunlukla da gizlice-sinsice ATATÜRK İlke ve inkılâplarını, yani ‘KEMALİZMİ” menfur bir ‘grek orijinli’ karşıdevrimle yok ederek, planlı bir şekilde rejimi ne olduğu belirsiz (dejenere) ve ABD tarafından tam bir haçlı zihniyeti ile yazılan GERÇEK FURKAN doğrultusunda "ılımlı İslam" modeline çevirmek için var güçleriyle çalıştılar, çalışıyorlar, çalışmaktalar.
Atatürk’ün cumhuriyetin geleceğini emanet ettiği saf ve masum Türk gençleri ve çocuklarına, emperyalist işbirliğiyle hazırlanan Atatürk sonrası Tarih kitaplarına inatla "sen Anadolu’ya 1071 de geldin, medeni değilsin, vahşisin, göçebesin, 1071 öncesinde Anadolu’da sen yoktun” anlamına gelen ifade ve ilhamlarla, hattâ açıkça-alenen yazıp, çizerek, niteliği henüz netleşmemiş ve orijini tanımlanmamış “Türk-İslam sentezi” adı altında, namazsız, niyazsız, imansız, şuursuz, takva dışı uyduruk bir “takiyye” (din, inanç tüccarlığı) aşılamak için ellerinden geleni yaptılar. Yapmaktalar. Bu günde: "Türk sen azınlıksın Anadolu zaten mozaiktir, sen geleli 1000 yıl bile olmadı, senden önce burada halklar vardı" tezini işliyorlar. Alt kimlik, üst kimlik gibi, milli devletle örtüşmeyen saçma sapan görüşler ileri sürüyorlar. Her biri asli-esas kurucu unsurlar konum ve durumunda bulunan ve aralarında insani, medeni ve yasal (vatandaş) hakları bakımından en küçük bir ayrılık-gayrılık olmayan insanlar arasına fitne-fesat ve tefrika tohumları ekmeye çalışıyorlar. Atatürk’ün Anayasası’ndan (1928) bu nedenle ve bu art niyetle, bilinçli olarak “MİLLİ” sözcüğü kaldırılmış (1961) ve parçalardan biri veya ‘bir kümenin elemanı/birim’  anlamına gelen ve bu anlama yol açarak ‘ırkçılığı çağrıştıran, ayrımcılığı teşvik ve tahrik eden’ milliyetçilik deyimleri konulmuştur. Bu nedenle: “Cumhuriyetin en büyük ihanet ve kırılma hareketi” 27 Mayıs 1960 başkaldırısı (ihanet hareketi) dir.  
Şimdi tüm bu gerçekler apaçık ortadayken; TÜRK ü inadına "sen 1071 de geldin" diye kandırmaya çalışanlar kime hizmet etmektedirler acaba? 1800’lü yıllarda bir keşişin gördüğü rüyayı öne sürerek, ‘Meryem Ana bu topraklarda yaşadı ve burada öldü’ diye Bülbül dağını haç yeri ilân edenleri mi !.. (26) Cümle alem biliyor ki, bu hayal mahsulüdür. Papalığın gerçekleşmesi yolunda adım-adım ilerlediği en büyük rüyasıdır.  
Hani, İskit kralı İdandir, Pers kralı Darius a; özbe öz TÜRK karakteri taşıyan şu metni göndermişti. “Ama siz ille de savaşmak istiyorsanız, bizim atalarımızın orada (Anadolu’da) mezarları var. Onları bulun, onlara el kaldırın, o zaman görürsünüz. Mezarlarımız için savaşıyor muyuz, yoksa savaşmıyor muyuz. Ama daha önce keyfimiz istemediği sürece sizinle savaşmayacağız". Sen, Ata mezarları için savaşan Atalarını TÜRK’ e öğretme. Ama, Türkiye’ye gelen Suudi Kralı "geleneklerimizde mezar ve mezar ziyareti yoktur" diyerek TÜRK ün ATA’ sının mezarı ANITKABİR e gitmeme saygısızlığın görmezlikten gel. Ondan sonrada TÜRK çocuğuna inatla "sen 1071 de Anadolu’ ya geldin" de. Vahhabi Kral, kendi ağzıyla "benim Ata mezarım yoktur" diyor. Ama sen işbirlikçiliğine inadına devam et.
"Türk’ ü, bugün BOP ve BİP adını alan ve evveli 1800 yıllarına kadar dayanan keferenin yeşil kuşak projesi" içinde boğmaya çalış. Vahşi batının “Şark Meselesine” teslim ol. Milli devletini, milli kimliğini ve on bin yıllık Türk kültür ve medeniyetini unut. İnsanlığı ve efendiliği terk et. Kul ve köle olmaya bak! Öyle mi ? Dahası var. MS.395 yıllarında Basık ve Kursık yönetimindeki Hun ordusu, tekrar Antakya ve Ankara ya geldiler. Diğer Hun kolu da başlarında, Balamir’ in torunu Uldız (Yıldız) ın komutasında Avrupa’nın ortalarına kadar indiler. 26 ağustos 1071 de Malazgirt Zaferini kazanan büyük TÜRK Komutanı ALP ASLAN; tapusu dedelerinin olan kırk asırlık TÜRK Yurdu Anadolu’ya, yani, dede topraklarına yeniden gelmiştir. Alp Aslan’ın ordusuna karşı duran Romen Diyojen askerlerinin büyük kısmının “ALLAH-ALLAH” diye tekbir getirdiğini ve tıpkı Birinci Kosova Zaferinde olduğu gibi, bir anlık hayret ve şaşkınlıktan sonra derhal kendilerine gelerek Türk tarafına geçtiğini duydun mu sen hiç! İşte, Alpaslan bu muhteşem buluşma ve kucaklaşma (vuslat) ile geldiği dede topraklarında da zaten var olan TÜRK kimliği; Alpaslan’ı başarılı kılmıştır. Kaldı ki Türk unsurunun rastlanabilecek “en az karışık” bir millet olduğu sarahaten bilinmektedir.
SONUÇ: Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu’nun Türk dünyası için ifade ettiği anlam konusunda muhteşem bir basiret (ileri görüş/öngörü) ifade eden ve adeta günümüz Türkiye’ sinin vizyonunu açıklayan bir vecizesi var. Aynen şöyle: 
“ANADOLU; Anadolu, her türlü sataşmalara, taarruzlara karşı bütün varlığıyla nefsini savunmaktadır ve bunda başarı kazanacağından emindir. Anadolu bu savunmasıyla yalnız kendi hayatına ait vazifeyi yerine getirmiyor,belki bütün doğuya yönelik hücumlara bir set çekiyor. Bu hücumlar elbette kırılacaktır, bütün bu sataşmalar mutlaka nihayet bulacaktır. İşte ancak o zaman batıda, bütün dünyada gerçek huzur, gerçek refah ve insaniyet hüküm sürebilecektir.” M.Kemal ATATÜRK, (1921 Atatürk’ün S.D.II, S.21)
Türkler, öz be öz anayurtları Anadolu’ya her adım attıklarında Batının ve batı kökenli  unsurların soykırımcı, vahşi, acımasız, topyekün ve (içten ve dıştan) sürekli olarak saldırılarına maruz kalmış bir millettir. Bugün de bu menfur saldırılar aynı acımasızlıkla devam ettirilmektedir. Batı için “şark meselesi” bitmemiştir. Asırlarca adeta genetik bir nitelik olarak kuşaktan kuşağa aktarmış olan batılı, Türkiye kuşatmasını bu ülke kayıtsız şartsız denetlenebilir bir “bölge” haline getirilinceye kadar da sürdürecektir. ABD ve sadık partneri AB (Batı), Türkiye’yi zaafa uğratmak amacıyla kendi elleri, imkân ve kaynaklarıyla kurmuş olduğu PKK ile PKK’nın yanında irtica, irticanın da yanında, marjinal siyaset, sultacılık, diktatörlük ve diktatörlüğün çifte standartlı, orijinal olmaktan uzak, sahte-yapmacık, mason-sabetay orijinli ve yalancı, bir tür ‘manda tipi’ demokrasi versiyonunu 50 yıldır uygulamaya koymuştur. Bu süreçte Türkiye’nin gerek “milli” bir kültür politikasının bulunmayışı, gerekse eğitimin yetersizliği nedenleriyle millet ne Türk ne de Türklük hakkında gerekli, zorunlu ve yeterli bilgi sahibi olamamakta ve sürekli bilinç kaybına uğramaktadır. Bu kaybın mutlaka ve behemahal telâfi edilmesi şarttır. Aksi taktirde kırk asırlık Türk Yurdu ayaklarımızın altından süratle kayacak, kaydırılacaktır. Şimdi, Büyük Türk komutanlarından ATA Alpaslan ve ATA-TÜRK’ ün bu gün Türk Milletine zorla dayatılan “sen Anadolu ya 1071 de geldin" tezinden ve buna mukabil uygulanan pasif ve palyatif politikalardan ötürü kemikleri sızlıyordur.
Büyük ruhun şâd olsun ATAM Alparslan ve ATAM “ATATÜRK”; Anadolu mazide de Türk’tü, atide de Türk olacak ve ilelebet TÜRK kalacaktır. Ey Türk Milleti, üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe ‘sana yok olmak’ yoktur. İlini ve töreni bozmaya kalkışanlar elbet bir gün helâk ve BATI zail olacak, Allah belâlarını verecek ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde var olan ‘Türk Kahramanlığı’ ve ‘yüksek Türk kültürü’ mutlaka galip gelecek; Ve, “Türklüğün medeni vasfı âtinin ufkunda bir güneş gibi parlayacaktır”  
ANADOLU KIRK ASIRLIK TÜRK YURDUDUR BİLİNE!
ATATÜRK’ ün Türk Ordusu’na hitabı :
               “Ordularımız ve Ordularımızı meydana getiren milletimiz güçlüdür. Bu güçlerin üstünde üzerinde bir gücümüz daha vardır ki; oda, kabul edip elimizde bulundurduğumuz ve bulunduracağımızı kanıtladığımız Ulusal Egemenliğimizdir. Ulusal Egemenliğimiz için tehlike yoktur ve olamaz. Çünkü milletimiz; Yüzyılların acı yumruğunu yemiş, bunlardan ve yıkıntılardan ders almıştır. Bu Milleti gericiliğe sürüklemenin imkanı kalmamıştır. Bütün millet; Emin ve kaygusuz olsun ki; Bu İNKILÂBI yapanlar, bu gibi olumsuz dayatma ve girişimleri yok edecek kudret ve yetenektedir. Aynı zamanda önlemlerini de almıştır. Sizlere kesinlikle diyebilirim ki; MİLLETİN EGEMENLİĞİ EBEDİDİR. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”
ATATÜRK’ÜN TÜRK ORDUSU’NA VASİYETİ
“Utkuları (birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına erişilen mutlu sonuç, yengi, zafer) ve geçmişi insanlık tarihi ile başlayan,her zaman utkuları ile birlikte uygarlık nurlarını taşıyan Kahraman TÜRK ORDUSU; Vatanımızı ve Ulusumuzu,en sıkıntılı ve en güç zamanlarında nasıl ki, zulümden, yıkıntıdan, tutsaklıktan ve kötülüklerden ve düşman işgallerinden korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugün kü güçlü döneminde de,askerlik tekniğinin bütün modern silah ve araçları ile donanmış olduğun halde,görevini gelecekte de aynı bağlılıkta yapacağından hiç kuşkum yoktur.
            Bugün Cumhuriyet in on beşinci yılını,durmadan artan büyük gönenç ve kudret içinde karşılayan büyük Türk Ulusunun önünde,Kahraman Ordu;sana yürekten şükranlarımı açıklar ve bildirirken büyük Türk Ulusunun övünç gurur duygularına tercüman oluyorum.
            Türk Vatanının ve Türk toplumunun şan ve onuruna,iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevini,her an yerine getirmeye hazır ve emrinde olduğun,benim ve büyük Ulusumuzun ordu ya verdiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha güçlenerek,büyük bir özveri ve yaşamını hiçe sayarak her türlü görevi başarmaya hazır olduğundan eminim. Bu güvenim ve inancım ile; Kara, Deniz ve Hava Ordularımızın kahraman ve yetenekli komutanları ile subay ve erlerini selamlar,takdirlerimi bütün Türk Ulusunun önünde beyan ederim.. ( 29.Ekim 1938, Gazi Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı)
Batılılar tarafından yüzyıllardır bütün dünya halkları, Türk ve İslâm alemine yapılan sinsi  propaganda ile; Türkler’ in barbar, vahşî, uygarlıktan uzak, yalnızca savaşan ve uluslaşamamış göçebe bir topluluk olduğu ileri sürülmüştür.
            Oysa; Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanım demenin, ulus-devlet-ülkü, medeniyet, yurt ve millet kavramlarının çağdışı olup olmadığı; Türklerin göçebe mi medeni-uygarmı olduğu; bu çalışmanın ışığında Türk aydınına düşen görevler, sekülerizm ve Oryantalizm’in olumsuz etkileri eminim bundan böyle daha iyi anlaşılacak ve gelecek nesillere aktarılacaktır.
            Sözü, konu ile doğrudan ilgili Atamız Oğuz Kağan’ın Duası ile tamamlıyorum: 
OĞUZ KAĞAN'IN DUASI
            ULU TANRI ! GÜZEL TANRI ! GÖK TANRI ! Sen TÜRK'ü TÜRK yurtlarını koru !
Düşman şerrinden sakla ! TÜRK'ü yiğitlikte daim et ! TÜRK'ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK'ü gerçekçi yap ! TÜRK'ün gönlüne herşeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan evvel TÜRK'lük sevgisini koy ! TÜRK'ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar ! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK'e zevk ve rahat verme ! Bilakis zahmete alıştır ! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin ! TÜRK'ü faal, cevval edersin. TÜRK'e değişmez bir seciye ver ! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün !
ULU TANRI ! Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK'e bunları ver ! TÜRK'ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK'e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine itimat sahibi olsun ! TÜRK'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat ! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK'ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın ! 
ULU TANRI !
            Namuzsuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et ! TÜRK herşeyi mukayese etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı, derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK'leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın ! Kimsenin tatlı diline inanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK'ü çalışkan et ! TÜRK'ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı alet etsin ! Tembel TÜRK'ü hemen öldür ! TÜRK'e her milletinkinden üstün zeka ver ! Zeka ve çalışma ; ikisi bir arada olunca TÜRK'ün önünde durulmaz ! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK'leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl ! TANRI , TÜRK'leri sen kendi elinle birleştir ve her şeyden evvel ruhları birleşsin ! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et ! TÜRK'ü töresine sadık kıl, Tanrı !  TÜRK budunu : Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın !
ULU TANRI !
            Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok !
GÜZEL TANRI !
Sana hepsinden çok yalvardığım şudur: TÜRK'ü dalkavukluktan kurtar! Dalkavukluk ve emsali vasıtalara zengin olmaktan koru! TÜRK'e kötü para hırsı verme! Dalkavukları yok et!
AMAN TANRI!
            TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru ! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin ! Sen TÜRK'e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver ! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın !
ACUNU ( DÜNYAYI ) YARATAN YÜCE TANRI!  TÜRK'e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI , TÜRK'e sağlam, sürekli irade ver ! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır ! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver ! Mesuliyeti TÜRK yurdundan eksik etme ! En büyük kuvvetinTÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK'e öğret! TANRI ! TÜRKÇE konuşulan, TÜRK'e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK'ün hükmü altında bırak!
Okumuş olduğunuz OĞUZ KAĞAN'ın  TÜRKLÜK duası manevi değerlerini kaybetmeden çoğalarak günümüze kadar devam etmiştir. Bu yazı tablosunu okuma fırsatı bulan her TÜRK inşallah okuduklarını anlar ve kendisine hayat tarzı olarak benimseyip, okumamış olanlara anlatarak öğretir. Eksikliğini yaşadığımız hemen hemen he şeyin bu TÜRKLÜK duasında var olduğuna inanıyoruz. Unutulmaması gereken bizce en önemli husus; "Yaşadığımız dünyadan ebedi istirahatgâhımıza geçerken, sonsuzlukta yankılanacak tek şeyin hayatta iken onurumuz için verdiğimiz mücadele" olduğunu bilmektir. Bir insanın onuru, mensubu olduğu milletin yüceliği ve şerefi ile eşdeğerdir. OĞUZ KAĞAN'ın TÜRKLÜK DUASI dünyada konuşulan diğer TÜRK lehçelerine de uyarlanıp ÖZTÜRKLER MÜCADELESİ' nin bir çalışması olarak tüm dünya TÜRKLER'ine ulaştırılacaktır. 2000’li yılları BİRLEŞİK TÜRK DEVLETLERİ' nin kurulması için milât kabul edip, tüm dünya TÜRKLER'ini bu kutsal davada göreve davet ederek var olan onur ve mücadele azmimizin devamını diliyoruz.
YÜCE ALLAH (CC) TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN! AMİN
 
01.     Doç. Dr. Mehmet SARAY, Atatürk ve Türk Tarihi, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 249,Ocak 1984. Tahsin Ünal, Cumhuriyetin 50. Yılında Tarih Anlayışımız. Türk Kültürü Araştırmaları, Ankara. 1973 (Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları)
02.     Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Türk Milletinin Kültür Değerleri, İstanbul.1977 s.31-32
03.     Atatürkçülük-Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, 1. kitap – Genel Kurmay Başkanlığı Neşriyatı, Ankara-1982
04.     Prof. Dr. Afet İnan, Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1000 Temel Eser Serisi, s. 110
05.     Yusuf Akçora, Birinci Tarih Kongresi Zabıtları, s.595
06        Pof. Dr.  Prof. Enver Ziya Karal, Atatürk’ten düşünceler, İstanbul-1981, s.89
07        Prof. Dr. Cengiz Orhonlu, Atatürk ve Tarih Görüşü, Türk Kültürü Dergisi, C: 6, Sayı: 61, Yıl: 1967
08        İkinci Tarih Kongresi Zabıtları, 1937, s.85
09        Türk Silâhlı Kuvvetleri Dergisi, Temmuz-1992, s.333, Sayfa: 26
(*) Hamdi Yılmaz, Anayurt Gazetesi, (Neval Kavcar) 01-02/Eylül/2006 - Ankara
10        Melih Cevdet Anday, Urla Yarımadasında Bir Gezinti, Milliyet Gazetesi, 27.7.1972, s.5
11        Türk Tarihinin Ana Hatları, 1930.s.1
12        Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Anadolu Medeniyetleri ve Biz Türk Edebiyatı Dergisi, Eylül-1983
(*) Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ, Barem-Ekim: 2006, s. 66-67
13        Belde Gazetesi, Sıra Dışı, 9.10,11 ve 12 Eylül 2006 – Ankara
14        Dr. Oğuz DOĞAN, Türk Dünyası Edebiyatı
15        Atatürk, 29.Ekim.1933 – Türk Dünyası, Çağrı Kürşat Yüce, Tutibay Yayınları, Ankara-2001
16        1923-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: II, 1952, Türk İnkılâp Tarihi Ens. Yay.
17        Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 13, Abdülkadir İnan – 1963/332
 
18        Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu-Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Atatürkçü Düşünce, S: 540 – 1992 / 359
19        Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk – c: III, s. 928
20. Kaynak: Pitman, Walter; Ryan, William, "Noah's Flood:The New Scientific   Discoveries About The Event That Changed History," Simon Schuster, 1998, ISBN 0-684-81052-2
21. Direnen Türkler, Müslüm Ulusoy, Tanı Yayın-Ankara, 2006
22        ÖZKAYNAK, 2006-49 – Aylık Dergi, s. 3, Ankara
23        ÖZKAYNAK, 2006-49 – Aylık Dergi, s. 3, Ankara
24        Atatürk’ün Kur’an Kültürü, Yard. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu – İlgi Yayınları, 2006-İstanbul ve Seni Anlasaydık Bu Hale Gelmezdik, İbrahim Candan – Akasya Yayınları, 2005-Ankara.
25        Belde Gazetesi, 12 Eylül 2006 – Ankara
26. Anayurt Gazetesi, Hamdi Yılmaz – Nevval Kavcar, 01/02.09.2006 - Ankara
Not: Atatürk’ün tarih konusuyla ilgili değişik sözleri için “Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri” (Prof. Dr. Utkan Kocatürk) adlı esere bakınız.
e.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
“ET’LE TIRNAK GİBİ”
Başbakan, Diyarbakır olayları ile ilgili olarak yaptığı bir konuşmada milletçe “etle tırnak gibi” olduğumuzu savundu. Hatırlarsanız eğer bu benzetmesine Çanakkale şehitlerini ve ‘Çanakkale Ruhunu’ da örnek gösterişti. Başta kendisi dahil, keşke Başbakanın dediği gibi olabilsek.
Atatürk’ün hedef gösterdiği “muasır medeniyet”i aşmamızı sağlayacak ve bu “mucize” yi kolaylaştıracak bir beklentidir “etle tırnak” gibi olabilmek. Nerde o günler?
 Diğer taraftan, “etle tırnak” gibi olmamız gereken başka bir konu, daha doğrusu çok önemli ve acil bir sorunumuz daha var. Anayasa, yasa, hak, hukuk, kural tanımaz ve ahlâki ilkelere uymaz bilinçsiz bir toplum haline geldik. Kanun, kitap, adabı muaşeret ve insanca davranış konularında şuursuz, eş deyişle, “bilinç yoksulu” haline geldik ne yazık ki. Çevre, trafik, tasarruf, vergi, imar, özelleştirme, yönetimi denetleme ve siyaseti takip, sorun yaratanları ikaz, uyarma ve aydınlatma-bilgilendirme gibi, iyi insan ve iyi vatandaş sıfatıyla kişisel sorumluluk gerektiren alanlarda yaşanmakta olan karmaşa dikkate alındığında; Anayasal ve yasal sorumluluğumuzun gerektirdiği şekilde hareket etmediğimiz, yurttaşlık görevlerimizi yapmadığımız, dolayısıyla da “yasa bilincimizin” can çekişmekte olduğu açıkça ve kolayca görürüz.
Böylece meydan üç beş soysuza kalmakta ve büyük sıkıntılar yaşanmaktadır.
Sayın Başbakan darılmasın ama, daha önce vaki ‘evet, bu ülkede Kürt sorunu vardır’ açıklaması ile karanlık emellerin dışavurumu, şer ve şeytani güçlerin görünen yüzü biçiminde tezahür eden bir avuç ‘sözde’ aydınla bir araya gelmesinden sonra doğrusu, onun bu gerçeğin farkında olup olmadığını merak ediyorum. Ya başkaları, örneğin Sayın Baykal ve diğerleri; Ortalığı karıştıranların ‘vahşi batı/AB+ABD’ güdümlü ve Ermeni orijinli olduklarının acaba farkında mı? Gerçekten et ve kemik gibi olan “kurucu unsurların” huzur ve tesanüdünü bozmaya yeltenenlerden büyük bölümünün “SÜNNETSİZ”, ekseriyetinin Ermeni ve yabancı uyruklu lejyoner, yani paralı eşkıya ve kiralık katil olduklarını biliyorlar mı ? Sanmıyorum. Peki, İçişleri Bakanlığı bunları neden açıklamıyor? Ayıp olur diye mi? Ayrıca, Cumhuriyet tarihi boyunca bütün (sözde) Kürt ayaklanmalarının ardında Ermenistan, ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin olduğu ne çabuk unutuldu. Ya PKK’nın ASALA’ nın dönüşümü olduğunu bimeyen var mı? Öyle ise gaflet ve dalâlet kimde ve nerde ? Yani, sorunun kim ve ne olduğumuz ya da hangi makamı işgal etmekte olduğumuzla ilgisi, alâkası yok. Bu sorun sahipsizlik, bilinçsizlik,sorumsuzluk ve eskilerin deyimi ile tam bir şuursuzluktur.   Hepimizin içinde yaşayan bu sorun, eğer kendimize gelmezsek sonumuz da olabilir.
VİRÜS !
Şu halde, “hak-hukuk-adalet ve yasa bilinci” ve ‘ülke sorunları ile doğrudan ilgilenme sorumluluğuna’ gerçekten sahip değiliz. Kişiliklerimizin derinliklerinde yaşayan bu sorunun bir virüs olduğunu düşünebiliriz. Bizler, bu “virüs”ten kurtulmayı, diğer bir deyişle, “yasa bilincini” edinmeyi ve vatandaş olarak üzerimize düşen görevleri yapmayı başarmak zorundayız. Evet, devlette kanunları bilmemek mazeret değildir Lâkin, hiçbir bilince sahip olmadan alel usul her önümüze geleni tenkit etmek ve kendi değerlerimizce yargılamak da ne yazık ki suç değil... Fikir özgürlüğü deniliyor buna. Toplumda en çok istismar ve suistimal edilen konu bu. Bunu, iyi insan ve iyi yurttaş olarak faydalı ve gerekli alanlarda bir “iyi yurttaş üretme projesi” olarak  tanımladığımız ve uyguladığımız taktirde adeta bir “okul dışı eğitim” çalışması yapmış olacağız. Böylece, şu anda şiddetle ihtiyaç duyulan “toplumsal rehabilitasyon” olayı kendiliğinden devreye girecek. Toplum kendi kendini aklayıp, ayıklayacak. Pisliklerden temizleyecek. Bilinç düzeyi yükselecek. İçimize kadar nüfuz eden virüsü yenecek ve daha sağlıklı, kalıcı güçlü, aktif, dinamik ve ‘sürdürülebilir’ bir ‘öz’ toplumsal refleks geliştirilecek. Doğal dengeleyiciler (stabilizatörler) yeniden hareket ve hız kazanacak. Toplumsal değer ve dinamikler yenilenecek. Her şey içimizdeki virüsten kurtulmaya bağlı. Virüsü yenmenin yolu ne ? Başbakanın dediği “et ve kemik gibi” olabilmek. Hacı Bektaşı Veli’ nin gösterdiği “bir olalım, iri olalım” felsefesini hayata geçirmek. Onlarca etnik ırkı bir arada tutan ve hep birlikte “vatan” diye topraklarına, bayraklarına sarılan ve bütün değerlerini sahiplenen devletleri gıpta ile örnek alalım. İçimizdeki virüsleri atalım. Hastalık ve pisliklerden kurtulalım. Kendimize gelelim. Kendimizde olalım. 
Aslında bu, “et ve kemik gibi” olmanın doğal gereğidir. Ancak, et ve kemik gibi olanlar arasında, aynı hal ve ideallerde birleşmenin, aynı kaderi; kederde, kıvançta ve tasada bir olarak, eşitlik, hakkaniyet ve adaletle paylaşmanın, asgari müştereklerde birleşmenin, sıkıntılara birlikte katlanıp, nimet ve külfetleri birlikte –dürüstçe,adilce- paylaşmanın şart olduğunun bilmek ve uygulamak zarureti vardır. Aksi taktirde bu söylem lâfı güzaftan ileri gidemez. İcaplar önemlidir.  Aksi taktirde, ‘din kardeşimiz Recep’ boşuna konuşmuş olur.
Umur-u devlet için söz önemlidir. Bu söz ise çok mükellefiyeti beraber getirir.
Özellikle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı açıklamalarından sonra “yasa bilinci” konusunun tekrar ele alınması ve bilhassa hükümet tarafından gözden geçirilmesi gerek. Zira, yasalar konusundaki bilinç noksanlığı uygulamada çok önemli ve ciddi, kalıcı sorunlara yol açmakta, bu sorunlar ise ‘halkın devlete olan güvenini” sarsmaktadır. Oysa, güven ve adaleti dengeli ve düzenli bir biçimde sağlamak baştaki hükümetin görevidir. Hükümet yasaları ‘gerektiği biçimde’ uygulamak, mevcut kanun ve mevzuatın yetersiz kalması halinde de ‘hakkaniyet, eşitlik ve adalet’ ilkelerine uygun yeni kanunlar çıkartmak zorundadır. TBMM’nin görevi budur.
‘Demokrasinin vazgeçilmez unsurları’ şeklinde tanımladığımız siyaset kurumları bunun için vardır. Yolsuzluk yapma, devleti ve vatandaşı soyma ihtirası ile kıvranan adi, alçak ve insanlık dışı kesimleri koruma, kollama, yardım ve yataklık yapma değil.. Hep birlikte yapmaları gereken şey: Önce, her ne olursa olsun mevcut yasalara her kesin ve her kesimin istisnasız uymasını sağlamak, uygulamada vatandaş aleyhine (şunun-bunun aleyhine değil) problemler çıkması halinde ilgili yasayı ele alıp yeniden düzenlemek, düzeltmek ve kamu-halk menfaatine işleyecek şekilde düzeltmektir. Şimdi sayın başbakan ‘etle tırnak gibiyiz’ diyor. Diyor ama, ülkemizin belirli bir bölümünde devletin yasaları uygulanmıyor. Uygulamanın temini için var olan resmi ve yasal güç kullanımı yoluna gidilmiyor. İş mi bu?    
O Başkan Bizim Başkanımız.
Evet o bu milletin başbakanı. Başbakan konuşuyor, millet dinliyor. Haklı mı ? Haksız mı? Açık ve net şekilde bilinmiyor. Neden? Çünkü, halk da yasa bilinci yok da ondan. Böylece, “Yasa bilinci” konusunda ne kadar yetersiz, bilinçsiz ya da “yoksul” bir toplum olduğumuzun çok somut bir örneği ortaya çıkıyor. Yukarda bahse konu örnekte gördüğümüz gibi yargı ve yürütme birbirine giriyor. Sonuçta, başbakan yargıdan, yargı başbakandan şikâyetçi oluyor. Orada söz konusu edilen şikâyet ve sıkıntıların nedenini “bencillikle”,“bana necilikle”, ”sorumsuzlukla”,“kural tanımazlıkla” açıklamak elbette mümkün. Fakat ana mesele bu değil. Şöyle 1961’den bu yana kanun teknikleri ve çıkartılan kanunların amaç, ilke ve içeriklerine baktığımızda mesele ortaya çıkıyor. Bakıyoruz önce her şey halktan yana. Sonra işler yavaş yavaş iktidarca muteber birilerinden yana, sonra tefessüh etmiş AB’ den yana, derken kapitalist, emperyalist ve milletin kanını emenden yana dönüşmeye başlıyor. Atatürk’ den bu yana hasbelkader yürütülmeye çalışılan “iyi yurttaş üretme projeleri” rafa kaldırılıyor. Zamanla çıkartılan lâstikli-esnek yasalarla, ayrımcılığa çanak tutuluyor. İlerleyen süreçte bozulum başlıyor. Bozulum yozlaşma, kokuşma, kirlenme ve iğrenç kapitalist oyunlara dönüşüyor. Ve nihayet dengeler bozuluyor.
Bozulan dengeler, haksız ve hukuksuz yere verilen tavizlerin sonucudur.
Nihayet ülke ‘taviz kaldıramaz’ ve ‘haksızlıkları sindiremez’ hale geliyor.
Bu gün Türkiye’nin ve Türk milletinin ‘içine sindirme’ kapasitesi dolmuştur.
Sonuçta günümüzün başbakanı da bu sürecin tabii bir ürünüdür. Olayı aldığı ve alıştığı gibi götürmek arzusunda. Bütün çıkar odakları ise yanını-yöresini doldurmuş bir halde. Elbette kendileri için de bir şeyler umuyor ve bekliyorlar. Bu çemberin hemen yanı başında ise, yıllardır malum alışkanlıklarını sürdürenler var. Elbette bütün bu arazı aşmak kolay değil. Ama o bir başbakan. Hakkın ve halkın yanında olmak zorunda. Bir yığın yalakanın ve iğrenç çıkar gruplarının değil. O nedenle, büyük düşünmek, çok az konuşmak ve halkın refah ve mutluluğu için (çıkar gruplarının değil) müşterek menfaati için gece gündüz “adaletle, faziletle, hukuka ve adalete” uygun olarak çalışmak ve Türkiye’nin başbakanı olmak zorunda. 
“Büyük düşünen geleceğin gereklerini görüp, feraset ve basiretle ele alan, ele aldığını azim, irade ve tam bir kararlılıkla ve kanunlara uygun, mevzuata sahip ve saygılı olarak yapan”, “tuttuğunu koparan, gözü kara bir başbakan”, “ülkenin bütün siyasi yöneticilerini bir araya getirerek, partiler üstü bir yaklaşım ve tutumla” güzel ülkemizi içine düştüğü bataklıktan çıkaran-kurtaran bir başbakan olmak kolay değildir. Bu iş sabır ister. Bilinç ister. Özellikle yasa bilinci çok önemlidir.
Yasa bilinci “et ve kemik” gibi olmaktır.
Her şeyi adalet, hakkaniyet ve hukuka uygun olarak yapmaktır. Ayrıcalıkları ortadan kaldırmaktır. Taraf tutmamaktır. Hale, ve kişiye göre yasa çıkartmamaktır. Çıkarttırmamaktır. En önemli ve gerekli olanı da: Mevcut ve meri, geçerli yasaları ona, buna, şuna göre değil, kamu yararına dosdoğru uygulamak ve uygulatmaktır. Emel (zihniyet) bu olursa, amel (icraat-faaliyet de) düzgün olur. Bu takdirde düzgün bir başbakana kim ne der ki! Yeter ki, zaaflar aşılsın. Yeter ki, hür ve hükümran devletten asla taviz verilmesin. Emsallerden şaşılmasın. Mütekabiliyet için eşit şartlar beklensin. Eşitlik, adalet ve hakkaniyete uygun olmayan ‘necasetle’ iştigal edilmesin. Ve, gerçekten et ve kemik gibi olunsun.
Umur-u devlete yakışan ve halka gereken budur.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
AB YÖNTEMLERİNİ KULLANMAK GEREK
Terör yine başa belâ. Oysa kurtulmanın kolayı var. Dayatılan AB kriterlerinde ne deniliyor. ‘Bütün sorunlar hukukun içinde ve hukuk yoluyla çözülecek’ Son çeyrek asırdan beri Türkiye, teröre 35 bin can verdi. 150 milyar dolar dolayında para harcadı. Yatırım ve üretim durdu. Halk fakirleşti. İç ve dış borç arttı. Sorunlar büyüdükçe yönetim kalitesi düştü ve sonuçta AB güdümünde ve AB reçeteleri ile hiçbir problemin çözülemeyeceği anlaşıldı. Koca devlet işi gücü bıraktı ve PKK terörüne odaklandı.
Şimdi bakalım. Benzer durumlarla karşılaştıklarında onlar ne yapıyorlar. Hani, şer ve şeytani güçler tarafından uydurulmuş olup da sözde atalarımıza maledilen bir söz var. ‘İmamın dediğini yap, ama gittiği yoldan gitme’ derler. Maksat malum İmamı halkın gözünden düşürmek. Böylece halkı dinden, imandan ve ahlâki değerlerden uzaklaştırmak. Bunu bize salık verenler, kendi ülkelerinde ‘cemaat ne derse desin imam bildiğini okur’ hükmüne göre hareket ediyorlar. Nasıl mı ? Şöyle: ABD’de bir 11 Eylül olayı vuku buluyor, derhal ilgili ülkede insan hakları, hukuk, ahlâk, hoşgörü ve tolerans adına ne varsa rafa kaldırılıyor. Bir sürü ülke terörist ilân edilip; Demokrasi adına haçlı seferleri başlatılıyor. Ardından Afganistan sahte sebep ve sudan gerekçelerle Afganistan ve Irak işgal ediliyor. Suriye ve İran tehdit ediliyor. Her iki ülke halkına kan kusturuluyor. Olacak şey mi ? Ama oldu işte. NATO sessiz, BM yağcı yardakçı, yardımcı ve yatakçı. Oh ne güzel. ABD yapınca böyle. Ya Türkiye!
Gelelim İngiltere’ye. Metroda patlatılan bir bomba yüzünden kıyametler koptu. On binlerce insan mağdur ve perişan edildi. Ülkeye giriş-çıkış durdu. Müslüman devletlerden gelenler hava alanları ve gümrük kapılarında mağdur edildi. Yüzlercesi içeri alınmadı geri çevrildi. Mevcuda ilâveten olağanüstü yasalar hazırlandı. Akla hayale gelmedik yasaklar konuldu. Aynı İngiltere on yıllarca İRA’ ya kan kusturmadı mı ? Gördüğü her yerde İRA özgürlük savaşçılarını tereddütsüz vurmadı mı? Ya Fransa. 1968 olaylarından malul. 2005 hak arama eylemlerinden mahkum. Şimdi de iş kapıları kapanan masum halka ve öğrencilere kan kusturmakla meşgul. Elinde sopa olana copla, taş olana bomba ve arada bir silâh çekene ise tankla otomatik tüfekle mukabele ediyor. Kazara meydana gelen bütün tahribatın bedeli ise tutuklananlara ödettiriliyor. Diyarbakır, Adana, Mersin, Hakkâri, Yüksekova, Şemdinli ve Van olayları ile kıyas edildiğinde devlet terörü halkı vuruyor. Kimseye aman yok. Af yok atıfet yok. Sıkı mı Türkiye de ki gibi bir çapulcu takımı ortaya çıksın. İki günde çanına ot tıkanır. Canları burunlarından getirilir.
17 Eylül örgütünü Yunanistan bir mevsimde infaz etmedi mi? Ya Almanya da Baader Meinhof militanları. Bir gecede hapishanede infaz. Sıkıysa her hangi bir AB ülkesinde birisi ayağa kalksın. Birileri hak falan istesin. Derhal başları ezilir. Nesilleri bile kökünden kurutulur yok edilir. Bırakalım bunca büyük olayları. Meselâ her hangi birisi, yine her hangi bir AB ülkesinde polise karşı çıksın. Diklensin. İkaz ve ihtarlara aldırmasın. Görün bakalım sonu ne olur. Bir de polise silâh çekme gafletinde bulunursa manzarayı o zaman görün. Olay yerinden sağ çıkabiliyor mu? Çıkamıyor mu? Adamı hemen oracıkta haklarlar. Sonra sıkıysa birisi hesap sormaya kalksın. Bizim İnsan Hakları nam Komisyon, Kurul veya STK’ ları hiç gidip de AB hapishanelerinde inceleme yaptı mı ? (Onlar bizimkileri çok denetledi de !) Orada yatan mahpusların nasıl uyuşturulduğunu, insanlıktan uzaklaştırıldığını, her türlü zulüm, eziyet ve işkencenin kapalı kapılar ardında (tıpkı Ebu Garip’te olduğu gibi) taciz ve tecavüzle terbiye edildiklerini gördü mü ? Gulag takım Adalarını (Rusya) ve daha dünkü Sırp ve Bulgar hapishanelerini duydunuz mu hiç... İşte AB bu. Bilinsin.
Diğer taraftan, aynı AB’nin başta Fransa, İngiltere, Norveç ve Danimarka’sı, hattâ Yunanistan ve kendi kırılası ellerimizle kurduğumuz Güney Kıbrıs çete devleti terör örgütüne yardım ve yataklık yapmıyor mu ? PKK’yı Türkiye’ye karşı koz, tehdit ve baskı unsuru olarak kullanmak gibi uluslar arası çirkin bir ihanetin her türlüsünü yapmıyor mu ? Daha ne düşünüyorsunuz beyler!
AB bize ne diyor. Hakkı olan hukukun içinde yol arar.
Hukukun dışına çıkanlar tedip ve terbiye edilmek zorundadır.
Öyle ise, halâ neden duruyor Türkiye. Çözün polisin elini, açın Askerin önünü. Problemi olan Türk adaletine gitsin. Öyle, iç hukuk yolları noksansız tamamlanmadan AİHM’ ne gitmek yok. Hangi vatan haini AB köpeği icat etmiş bu yolları. Aynı AB’de var mı böyle bir şey. Kesinlikle yok. AB’de olmayan bizde de asla olamaz. Ülkeyi yönetenlerin artık kendine gelmesi gerek. Hangi bakanlığın görev ve yetki alanında gevşeklik varsa, dirayet yoksa, vatan ve milleti koruma-kollama iradesi yoksa, memurdan bakana kadar sorumlusu bulunsun. Bulunmuyor mu ? Bulunup, biliniyor da icabı yapılmıyor mu ? O halde ‘balık baştan kokmuş’ demektir. Lâkin, her başın da başını tutan biri vardır. O’ da Sayın Cumhurbaşkanı’dır. Umarız böyle bir hal vukuunda Anayasadan aldığı yetkileri kullanır ve çekinmeden görevini yapar.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
İNSAN HAKLARI ve TÜRKİYE
Özellikle, Türk düşmanı bölücü unsurlar, küresel güçler ve AB yanlısı gruplar üzerinde haklı kuşkular yaratan Agos gazetesi yazarı Ermeni asıllı vatandaşımız Hrant Dink cinayeti ertesinde TCK 301’in gündeme taşınması, ülkemizde yeni ve geniş boyutlu tartışmalara yol açmış bulunmaktadır.  “Düşünceyi açıklamak” adına aziz ve necip Türk milleti ve medeniyetine aleni hakareti suç olmaktan çıkartmak gibi düşmanca, onursuz ve art niyetli bir kalkışma zaten başlı başına suç olmakla; Bu konunun “İnsani boyut, hak, adalet ve hukuk” bağlamında incelenmesi gerekir. Nitekim, tartışma içerik ve biçimi, Sivil Toplum Kuruluşları arasında öteden beri var olan ayrışmayı netleştirdi. Eğilimler açıkça ortaya çıktı. Bu taraflardan biri (AB, ABD, Soros ve Karen Fog yanlıları) maddenin kesinlikle ve tümüyle kaldırılmasından yana. Hattâ, 2006 yılı “tedbir kararlı” Ermeni diyasporası toplantısı konusunda sürpriz bir çıkışla konferansın yolunu açan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, 3 Şubat 2007 tarihli gazetelerde bu defa “301 gider, 216 gelir” demekle büyük bir şok ve şaşkınlığa yol açtı. Acaba, Cemil Çiçek ne demek istemektedir? Hazır elimiz değmiş ve konu gündeme gelmişken 216’yı da kaldırma konusunda işaret mi veriyor! İşte, var olan (dış güdümlü) insan hakları kuruluşları da (maalesef) tam bu cenahta yer almakta.
Saman altından su yürütmekle maruf ve daima perde arkasında kalmayı yeğleyen bir takım sivil toplum kuruluşu nam; Lâkin, STK olmakla uzak-yakın hiçbir ilgi ve alâkası  bulunmayan “özel kanunla kurulu” bazı Oda, Sendika, Birlik ve bunlar tarafından oluşturulmuş Konfederasyonlar ile sözde plâtformlar da maddenin fesih ve ilgasından yana.
Bunların bir de “ihanet kokulu” üst kimlik – alt kimlik söylemi var. Bunlardan milliyetçi geçinen bir grup da “değiştirilsin” ama kalsın diyor. Milli devlet kavramını, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbı bağlamında anlayan samimi ve sağ duyulu gerçek sivil toplum kuruluşları ise; Maddenin aynen korunması, hattâ ağırlaştırılmasından yana. Zira, dünyanın hiçbir devletinde, hangi niyet, düşünce ve amaçla olursa olsun “millete hakaret etmek” serbest ve yasal koruma kapsamında değil. Kaldı ki, başta ABD olmak üzere pek çoğu “ülkenizde devletimiz aleyhine” eylem, söylem, tertip ve teşebbüsler var diye, adli takip ve diplomatik sorunlar dahi yaratabilmektedirler.
Şu hale nazaran sorulur; Bu hainler nereden güç ve cesaret almaktadır. Bu ne küstahlıktır ki, Türkiye’de Türk’e hakaret hakkı istenmektedir! Türkiye’de İnsan Hakları Konusuna, genel karakteri içinde mevcut komisyonlar ve Sivil Toplum Kuruluşlarının durumları itibarıyla daha önceleri yayınlanan ki ayrı seri makalemizde bir hayli değindik. Bilimsel norm, ilke, disiplin ve kriterler çerçevesinde Gerekli açıklamaları yaptık. Keza, aynı anlam ve bağlamda “TBMM İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONUNUN” daha ilmi, ciddi ve objektif bir çalışma periyodu içinde olması gerektiğine de işaret ettik.
Burada tekrar ifade ediyorum: Her fırsatta ülkemize sözde insan hakları dersi vermeye kalkışan AB’de adeta bir vahşet hüküm sürmekte ve konuyla ilgili olarak yaşanan olaylar bir çete devletini aratmayacak boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. AB ile aktedili ve yürürlükteki ikili anlaşmalar çerçevesinde, Milletvekillerinden oluşan bir “İnsan Hakları Komisyonu”, Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu’nu da yanına alarak en kısa sürede giderek, yerinde olayları ve olanları incelemek zorundadır. Bu heyet AB ülkelerinde cari bütün mevzuatı incelemek; Acaba Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, özellikle Yunanistan ve en medeni bildiğimiz ve kendilerinden kanun kopyaladığımız İtalya ve İsviçre’de bu işler nasıl yürümektedir ?
Eğer, AB’nin ekmeğine yağ sürmek uğruna menfur bir oyun oynanmıyorsa, haydi iş başına. İnsanlık alemi sizi bekliyor. Açlar, yoksullar, baskı ve tehdit altında inleyenler ve insanlık dışı işgale maruz kalanların size ihtiyacı var. Bu millet sizi niye besliyor? Er kişi, ekmeğini yediğinin kılıcını çalandır.
Haydi iş başına! Şimdilerde Türkiye’nin maruz kaldığı 301 baskısı karşısında eğer, başta TBMM ve Başbakanlık insan hakları komisyonları olmak üzere, bizde mevcut ‘insan hakları’ nam dernek ve vakıflar bunu beceremez ve temel insan haklarının ihlâl ve inhilâle uğratıldığı yerlere gidemezler; Buna karşın dışardan (AB) gönderilen heyetlerin ülkeye girmesine ve Türk milletinin onur ve erdemini küstahça rencide ederek incitmesine göz yumarlarsa, aralarında “İNSAN YOK” demektir. Şimdi meseleyi daha da açıyor ve Türk milletinin verdiği görev bağlamında 3686 Sayılı Kanun hükümleri dairesinde TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’ nun görev ve yetkilerini baz alarak birkaç gün sürecek araştırma ve sorgulamamıza başlıyoruz. İlgili maddenin (a) şıkkı şöyle demektedir. Buna göre: 
a)Uluslararası alanda genel kabul gören insan hakları konusundaki gelişmeleri izlemek, Öncelikle şu hususu belirtmek gerek “Uluslararası alanda genel kabul gören ‘İnsan Hakları’ konusundaki gelişmeleri izlemek” oturup’ ta dünyada neler olup-bittiğini gözlemek değildir. Peki nedir ? Bilinsin. Açıklayalım: Başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olmak üzere konuya ilişkin BM Anayasası, cari mevzuat; İslâm’ın temel hüküm ve akideleri, Peygamberimiz efendimizin ‘Veda Hutbesi’ diğer ahkâm ve sair ahlâki usul ve esaslar dahilinde kimin ne yaptığını takip ve kontrol etmektir.
Hangi devlet ne yapıyor, insan haklarına nasıl bakıyor. Azılıklarına ne gibi haklar tanıyor, eşitlik ilkesi bunlarda var mı, varsa muhtevası nedir? Bunu mutlaka bilmeliyiz.
Velev ki, ahsen-i takvim üzere yaratılmış ve Yüce Yaratıcıya halife kılınmış İNSAN’ ın uluslar arası forum ve plâtformlarda tanınmayan hak ve hukuku konusunda da tanımlar getirmek, yeni norm ilke ve kriterler getirmek gerekir. İnsanca yaşam boyutu ‘Bilgi Çağı’ nın ana unsurudur. Bu unsurun temelini, kapitalist ve emperyalist HIRSIZ lügatında yer alan ‘güvenlik’ değil; “ADALET” hukuk ve ahlâk yer alır. Bütün insan hakları kurum, kuruluş ve komisyonlarının temel amaç ve görevi: Yaşam boyutunda adaleti hakim kılmaktır. Eşitliği teşmil etmektir. Var olan bütün imtiyaz ve ayrıcalıkları yalnızca ülkeden değil, bütün dünyadan kaldırmak, zenginler ve fakirler arasındaki uçurumu kapatmak, işgalleri önlemek, masum ve mazlumları korumak, haksızlık ve yolsuzlukları önlemek ve dünyanın her neresinde olursa olsun “İYİ, İLKELİ, ONURLU, NAMUSLU, DÜRÜST, ÇALIŞKAN ve ÜRETKEN” insanı korumak ve kollamaktır.  ‘İnsan Hakları’ derken, özellikle ve bilhassa neden ‘İNSAN’ vurgulanmaktadır ? Hiç düşündünüz mü ? Zira, hak-hukuk ve adalete lâyık olan varlık sadece ve yalnızca İNSAN’ dır. İnsan da, çevresini saran ve insan için var olan varlıklara değer vermek, adalet ve hakkaniyetle davranmak zorunda ve durumundadır. Amma önce ve elbette insan. Dünyanın her neresinde olursa olsun insan; İyiden ve doğrudan, hak ve adaletten yana olan ve ‘doğrusal yönde’ yaşamını sürdürendir. Doğrusal yönde yaşam: Hepimiz Hazreti Adem ve Havva’nın çocuklarıyız, bütün dünya insanları olarak eşit haklara sahip bulunmaktayız. Bu dünya bizim için yaratılmıştır. Dünyada kardeşlik ve barış içinde yaşamak en birinci görev ve sorumluluğumuzdur. Anlaşmayı ve adaletle paylaşmayı bilmeli ve bilmeyenlere usulünce bildirmeliyiz. Bu yaklaşım insan hakları, adalet ve hukukun temel umdesidir. Sorumlu ve bilinçli olmayı zorunlu kılar. Görev, tam bir inanç ve bilinçle bütün dünyada bunun mücadelesini vermektir.
Ne demiş atalarımız ‘Zulüm abâd etmez insanı, ilim abâd eder.’ Yani; Eziyet, baskı, işkence ve zulümle, zorla insanlık alemi şenlenmez. Mamur ve müreffeh bir ülke, ilim ve irfana rağmen, cehalet ve şeametle inşâ olunamaz. Ya ilimle, ya zulümle anlayışının ‘ya zulümle’ yanı yanlıştır. Diktatör ve despotlara mahsustur. Tarih bu güne kadar insanlık dostu bir diktatör veya despot görmedi. Hepsi insanlık alemine zarar verdi. Onarılması çok güç tahribatlara neden oldu. Bu nedenle, son yüz yılın en büyük lideri eşsiz Atatürk’ün ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ vecizesini çok iyi anlamak be bilinçle yaşamak gerek.
Evet, ne diyor 3686 Sayılı ‘İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu’ görev ve yetkilerine dair yasanın (b) fıkrası ? Bakalım:
b) Türkiye'nin insan hakları alanında taraf olduğu uluslararası anlaşmalarla T.C. Anayasası ve diğer  milli  mevzuat  ve  uygulamalar  arasında uyum sağlamak amacıyla yapılması gereken değişiklikleri  tespit  etmek  ve  bu  amaçla  yasal  düzenlemeler önermek,
Siz hiç, veda hutbesini tam olarak okudunuz mu ? Ya Medine Muahedesini ? Veya Peygamberimiz Efendimizin, insan hakları evrensel beyannamesini yazanların hayal bile edemeyecekleri haklar ve hukuku ifade eden hadis-i şeriflerini... “OKU” emri ile başlayan İslâm’ın ve Müslümanların temel kitabı Kuranı Kerimin insan haklarına dair emir ve hükümlerini? Halife Hazreti Ali’nin Mısır Valisi Malik bin el-Haris-el eş-Şeyter’e yazdığı mektup’ tan dünyanın ve ülkeyi idare edenlerin ne kadar haberi var? Muharref İncillerin hangisinde bu denli adalet, hukuk ve ahlâk ön görülür. Afrika’ya İncilleri ile gidip, asırlar boyu terör estiren ve tapularla dönen kan emici Avrupa ile 100 yılda 91 ülkeyi işgal ederek kana bulayan ABD mi insan haklarını bizden daha iyi bilecek. Onlar, 1215’de ‘Magna Carta’ yı İslâm aleminden mülhem (ilham alarak) ortaya atmadılar mı ? Virginya İnsan Hakları Beyannamesini yazabilmeleri 1776 yılına kadar sürdü. Ancak 1789’da Fransız İnsan Hakları ve Yurttaş Hakları Beyannamesini ortaya koyabildiler. Ancak-nihayet 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini oluşturup yayınlayabildiler.
Derken, Paris Şartı, Helsinki İnsan Hakları Sözleşmesi vs. vs. Adama sorarlar: Bunları madem ki yazdın. Öyle ise söyle bakalım! Hangisine adam gibi uydun? 1914’de dünyayı kana bulayan sen değil miydin? Ya 1942’de ki hezeyan? Milyonlarcası gaz odalarında boğulan, cayır-cayır yakılan, bilinçli soykırıma uğratılanlar insan değil mi ? Ya 1914 ilâ 1923 arasında Erivan’dan Batum’a, Batum’dan Kars ve Van havalisi dahil Adana’ya kadar Türkler üzerinde soykırım yapan Ermeniler’ le, İzmir – Afyon hattında on binlerce insanımıza soykırım uygulayan insanlık düşmanı Rum ve Yunan’a ne demeli? Üstelik bu kefere şimdi, tam bir utanmazlık ve arsızlıkla karşı soykırım iddiasında. Toprak ve tazminat istemi var. İşte bu nedenle Türkiye İnsan hakları konusunda çok hassas olmak zorunda.
Türkiye, Atatürk’le, ‘Türk İnkılâbını’ gerçekleştirmiş ve bütün mazlum milletlere özgürlük ve bağımsızlık yolunu açmış; Öncü, önder-örnek bir millet ve devlet olarak herkesten daha duyarlı olmak zorunda. Ve yine Türkiye, Cumhuriyet ve demokrasiyi insan hakları, adalet ve hukuk, eşitlik ve özgürlük biçiminde algılayan ve uygulama temellerini atan bir Cumhuriyet olduğu içindir ki; İçinde mevcut hainlere taviz vermek yerine, bunlara akıl veren örgütlü ihanet şebekelerini yakından takip etmek zorunda.
7 Kasım 1982 Tarih ve 2709 Sayılı (Kanun) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, her ne kadar 1924 ve (kesintisiz 36 yıl uygulanan) Atatürk’ün 1928 anayasasına göre; Bazı konularda daha iyi, olumlu ve ileri, bir kısım meselelerde ise maalesef daha da geri hükümler içermekte ise de, şu kendilerini ‘çağdaş-medeni’ olarak telâkki edip mazlum milletlere zulmeden organizasyonlara nazaran çok ileri ve insani bir Anayasadır. Şu kadar ki, iyi niyetle, namuslu, ilkeli, onurlu ve dürüstçe uygulanması koşuluyla.
İlgili fıkra (b) meyanında şu açılımı yapabiliriz : Başta TBMM, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, diğer kurul, alt ve üst komisyonlar ile bizzatihi MECLİSİN GÖREVİ; Tıpkı 50 küsur milleti tam bir birlik-beraberlik, eşitlik (!?) ve tesanüt içinde tutan ABD, Çin, Rusya, İngiltere, İspanya, Romanya ve daha nice onlarca ülke gibi; Eşit haklar, mutlak adalet, din-inanç ve geleneklere sahiplik ve saygı bağlamında lâik ve evrensel hukukun dünyaya şamil “yani, herkesçe uygulanan” hükümlerine kat-i riayetle huzur ve insicamı sağlamak. Birlik-bütünlüğü adaletle temin ve tesis. Her türden ayrılık ve farklılığa, ayırımcılık ve anarşiye, terör ve hak ihlâline kesinlikle izin vermemek suretiyle; Bizi bölmek isteyenlerin kendi ülkelerinde yaptıkları ve özenle uyguladıkları gibi ‘meşakkat, zahmet ve külfet ile mükâfat (paylaşım) ve mücâzâtta” (cezada) kamu vicdanını rahatlatıp, müsterih kılacak ‘ilim ve adalet ortamını’ tesis ve idame ettirmektir. Lâzım olan ve bahusus kurul, kurum STK ve komisyonların asli ve hususi sorumluluğu budur. Bu çerçeve dışında kalan ve bölücü akımlara yakın olanların insan hakları ile hiçbir ilgisi-alâkası yoktur. Aldanmayın. Zira, bütün insan hakları mevzuatı gibi, insan hakları kurum ve kuruluşları da; Müesses nizam içinde ‘İnsanca bir yaşamı’ arzulamak ve bu uğurda ‘insanca-yasal-bir mücadele’ vermek zorundadır.
Gelelim 3686 Sayılı Yasanın [c] fıkrasına.
c)Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonlarının gündemindeki konular hakkında, istem üzerine görüş ve öneri bildirmek,... diyor. Bu çok, ama çok  önemli. Yani; Yasama organı olan TBMM’de yurttaşları yönetmek ve kamu işlerini yürütmek adına ne gibi faaliyet varsa, hepsini takip, kontrol ve istem halinde koordine etmek... İstem yoksa no’lacak ? Atatürk’ün Türk dünyası için söylediği gibi “susup oturulacak mı ?” Asla, ve kesinlikle hayır. Mutlaka ve kesinlikle taraf olunacak.  İkinci bölümde bütün ayrıntıları, sebep ve gerekçeleri ile açıklamıştık. Türkiye, devlet ve hükümet olarak insan haklarını doğru anlamak, iyi okumak, net algılamak ve tam bir dürüstlükle uygulamak zorundadır. Gelenek bunu gerektirir. Türk-İslâm devlet geleneği insanı “insanlar arasında din, inanç, dil, ırk, etnik kök ve mezhep gibi hiçbir ayrım gözetmeksizin” eşit ve adaletle yönetme esasına dayanır. 
Şu kadar ki: Kanunlar anayasaya, anayasa da bizzat insana, “insanla birlikte olan-gelen ve doğuştan var olan” temel haklarına, mutlak eşitlik ilkesi dahilinde uygun olmak zorundadır. Bunun aksini iddia ve aksine hükümler ihdas veya tesise teşebbüs eden “kim olursa olsun” çağdışı bir mahlûk, gerici, yobaz ve mürtecidir. Gerçek irtica daima ayrılık ve farklılık ihdas eden, hakiki (ilk) üretici ve nihai-son kullanıcı-tüketici arasında sülük görevi-sömürgenlik yapan, çalışmadan sahip olan, hak gasp eden, ilim ve ürün üreten kesimleri iliklerine kadar sömüren “hayvan altı” varlıklardır. Bunlar da doğal olarak biçimsel açıdan “insan formunu” kullanır. Suret-i haktan görünüp; Halkın hakkını, emeğini ve ürününü sömürmek için her kılığa girerler.
İnsan hakları, adalet ve hukukun önündeki en büyük engel bu güruhtur.
İnsanlar, oluşturdukları ‘hukuk devletlerinde’ kamu vicdanını rencide etmeyecek bir çerçevede onları da korur. Yine, İnsanlar, onların yanı sıra, doğal denge, çevre ve çevremizde yer alan canlı-cansız bütün değer ve eserleri korur. Fakat, onlar (insan haklarına sahip ve saygılı olmayanlar) devleti ele geçirdiklerinde ‘kötülüğün yayılması için’ ellerinden gelen her şeyi yapar ve sadece kendilerinden olanı korurlar. Her türlü hak ve hukuku ihlâl etmekten geri durmazlar. Cemiyet içinde her şekil ve surete girerek, ‘insanlığı’ tahrip ve ‘insan haklarını’ yok etmek için uğraşırlar.Öyle ki, İnsanlık, doğrusal yönde bir erdemliliktir. İnsanlık düşmanları da ‘kötülük yayılsın’ isterler.
Bu nedenle: İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ve Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu ile bütün insan hakları dernek, kurum ve kuruluşları STK’ lar, daima teyakkuz halinde bulunmak, içeriği ve amacı her ne olursa olsun,bütün teşebbüs, gelişme ve oluşumları takip, kontrol ve mümkünse doğrusal yönde yani: İnsan Hakları, Adalet, Eşitlik ve Hukukun Üstünlüğü yönünde ‘regüle etme’ görevini yerine getirmek zorundadırlar. Aksi taktirde, ahlâken çökmüş, çürümüş ve tefessüh etmiş Avrupalı gelir ve bize medeniyet, insan hakları, hukuk ve adalet öğretmeye kalkar. Bu ne vahim ve rencide edici bir durumdur. Hangi insan ve hangi aklı başında yurttaş bunu kabullenebilir?  Bu mesele epey sürecek. O nedenle, konuyu yaşanmış bir hikâye ile noktalayalım. Bir grup bedevi çölün ortasında kervan sürmekte ve mallarını satmak için Şam’a götürmektedir. Tam o sırada bir hırsız-harami grubunun hücumuna uğrarlar ve develer dahil bütün malları cebren çalınır. Gasp edilir. Hırsızlar kervan ve mallarla uzaklaşırlarken kervancı başı arkalarından seslenir. “Durun, bir dakika beni dinleyin. Size söyleyecek bir sözüm var.” Haramilerin başı hayretle duraklar ve kervancı başına döner ve “Haydi, ne söyleyeceksen söyle” der. Kervancı başı : “Ne olur gittiğiniz yerlerde bu mal ve develeri çaldığınızı söylemeyin, kendi malınızmış gibi satın” deyince hırsız hayret ve şaşkınlık içinde “Neden !?” deyince kervancı başı çok büyük bir lâf eder.
SÖYLEMEYİN Kİ, KÖTÜLÜK YAYILMASIN”  Evet, bütün siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel kurumların olduğu gibi, özellikle ve bilhassa İnsan Hakları kurum ve kuruluşlarının başta gelen görevi budur. İnsan hakları adalet ve hukukun ve toplumun en büyük düşmanı olan “kötülüğün yayılmaması için” çalışmak.
Kötülük nedir ? İnsan haklarına aykırı olan her türlü tasarruf, fiil, teşebbüs ve harekettir. Alman anayasasının çok enteresan bir bitiş cümlesi vardır. (Halâ duruyorsa eğer) “Bu anayasanın amacı: İyi, ilkeli, dürüst insan, onurlu ve sorumlu vatandaş yaratmaktır” Amerikan anayasasında da “iyi olan kazansın” ilkesi yeri geldikçe tekrarlanır. Biz Türklere yakışan da: “Bu Anayasa: ‘İyi, namuslu, onurlu, ilkeli ve sorumlu, dürüst çalışan, doğru üreten, israftan kaçan ve tasarrufa riayet ederek ülkeyi yücelten temiz yurttaşlar’ içindir, ibaresi konulmalıdır. Bu öneri irdelediğimiz kanunun (d) fıkrasına uygun düşmektedir. Mezkür (d) fıkrası şöyle der:  
d) Türkiye'nin insan hakları uygulamalarının,taraf olduğu uluslararası anlaşmalara, Anayasa ve Kanunlara uygunluğunu incelemek ve bu amaçla, araştırmalar yapmak, bu konularda iyileştirmeler, çözümler önermek, Buna göre: TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ile Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu ve diğer (konuyla ilgili) kurumlar, kuruluşlar, barolar, siyasetle iştigal eden organizasyonlar ve özellikle SİYASİ PARTİLER; Öncelikli görev olarak mevcut bütün kanunları tek-tek incelemek suretiyle “hangisi ne kadar insan haklarına uygundur” biçiminde bir kalifikasyon çalışması yapmalıdır. Bunun yanı sıra da TBMM’ nin gündem sıralamasında yer alan kanun tekliflerinin ‘insan hakları, adalet, eşitlik ve hukuk’ yönünden uygunluğunu denetlemeli ve ‘devletin asli sahibi olan’ birey-toplum üzerinde yaratacağı olumlu etkiyi ölçüp tartmalıdırlar. Hani ne diyoruz: Her insan bir devlettir. Devlet insan için vardır. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ve, Meclisin duvarındaki vecize: “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” Bunun esas anlamı ‘halka rağmen devlet’ değil ‘devlet için halk’ dır. Yani, devlet halk için vardır. Atanmış veya seçilmiş, yönetmek ve yürütmekle görevli bütün kişi, kurum, organ ve kuruluşlar ‘milletin emrinde ve hizmetinde’ olmak zorundadır. İşte, bahse konu kurul ve komisyonlar, bunun gerçekten böyle olup-olmadığını denetlemek ve takip etmek zorundadır. Aksi taktirde, her biri insan hakları, adalet, hukuk ve eşitlik ilkesine temelden aykırı olan; Rüşvet, iltimas, nüfuz ticareti, siyaset simsarlığı, din ticareti, gasp, irtikap, sahtecilik, kaçakçılık, hortumculuk, yolsuzluk, suistimal, haksız mal edinme, görevi kötüye kullanma, vergi kaçırma ile her an pusuda bekleyen ve bu nevi alt varlık eylemlerinden beslenen anarşi, terör, ayrımcılık ve bölücülük hortlar. Sonra bunlarla baş etmek, hakkından gelmek zordur. Faturası ağır olur. Maliyeti yüksektir. Kalkınma-gelişme durur, ülke geri kalır.
Bakınız,bir ulusun başına böyle talihsizliklerin gelmesi hep bir ihmal sonucudur.
Bu kadar büyük ceremesi olan İHMAL nedir ? İnsan Hakları, Adalet ve Hukuk.
Adalet insan haklarını tarif, hukuk ise teminle mükelleftir. Eğer, bir ülkede adalet yoksa, hukuk ve devlet’ de yok demektir. Zira, en iyi devlet “HUKUK DEVLETİ” olarak tanımlanmıştır. Hukuk devleti nedir ? Adalet ve hakkaniyetin bütün bireyleri şamil bulunduğu-kapsadığı, hiçbir şekil ve surette insanlara haksızlık yapılmadığı, her kesin ve her kesimin tam bir eşitlikle korunup-gözetildiği, dokunulmazlık, ayrıcalık ve imtiyaz gibi kavramların kesinlikle mevcut olmadığı, ticari sır gibi ilkel ve insanlık dışı bir uygulamanın uygulamadan atıldığı, kamu sırrının sadece ve yalnızca uluslar arası istihbarat ile sınırlı tutulduğu; AÇIK, ŞEFFAF, DEMOKRATİK ve SAYDAM devlettir.  
Eğer devlet böyle değilse ve devlet içinde hal⠑gerçek anlamda’ (AB’nin ve gerici unsurların ileri sürdüğü anlamda değil) hak ihlâli varsa, başta TBMM olmak üzere ‘kamusal alanda’ çok büyük bir görevi ihmal, görevi kötüye kullanma, makam ve mevkileri fuzuli işgal, duyarsızlık, sorumsuzluk ve bilinçsizlik var demektir.
Böyle bir sorun “meşruiyet” tartışmalarının sebebi, kaynağı ve dayanağıdır.  Böyle bir sürecin başlaması halinde adalet’ de tartışılır. Hukukun yerini ‘kanunculuk’ alır. Keyfi kanunlar çıkarılmaya başlanır. İnsan hakları, adalet ve hukuka aykırı kanunlar çıkartmak hükümeti işgal ve devleti millete rağmen gasp etmektir. Bunun işareti zulümdür. Zulüm, doğrudan veya dolaylı olarak uygulanan bütün işkenceleri kapsar. Zulümle kötülük yayılır. Kötülüğün yayılması ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel hayatı felç eder. Hak ve adalet adına hareket eden bütün ‘yasal kuvvetleri’ zaafa uğratır. Bunun doğal sonucu : Şeytanın uşakları görevini üstlenen suç unsur ve odaklarının oluşmasıdır. Tedbir alınmadığı taktirde bu suç odakları süratle mafyalaşır. Devletin kurum ve kuruluşlarına sızar.  Uzatmayalım. Bu ve benzer bütün olumsuz unsurların oluşum nedeni: İnsan haklarına riayetsizliktir. Mutlaka ters teper. Vahim sonuçlar yaratır. Neden ? Çünkü, insan hakları asla hakim kişi ve kurumlarca verilen, lütuf ve inayet olarak kullandırılan değil; Doğuştan ve yaradılıştan var olan ‘medeni ve insani’ haklardır.Sonuçta, ilgili ve yetkili Kurumlara düşen görev bu hakları yaşam boyutunda korumak, kollamak ve geliştirmektir.
            Şimdi geldik en önemli, esas ve kritik meseleye. Kanunun (e) fıkrası gereği Komisyona yüklenen özel görev : “İnsan haklarının  ihlale  uğradığına  dair  iddialar  ile  ilgili  başvuruları incelemek veya gerekli gördüğü hallerde ilgili mercilere iletmek,”  Şimdi biz; “İnsan Haklarının İhlale Uğradığı veya uğratıldığına dair” fiil, fail ve   iddialarla ilgili bilgi ve somut gerçekleri açıklıyor ve başta TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı, Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der, İnsan Hakları Vakfı ile genel olarak ‘İnsan Hakları’ adalet ve hukuk ile alâkalı bütün kurum, kuruluş ve örgütleri göreve çağırıyoruz. Buna göre: 1. 4.Mart.2006 günü Sağlık Bakanlığı tarafından, Yeşil Kartlı vatandaş sayısının 11 milyon 262 bin 279’a yükseldiği açıklandı. Ayrıca, yeşil kartın 2005 yılında devlete maliyetinin 3 milyar YTL olduğu öğrenildi. Açıklamaya göre: Yeşil Kartlı vatandaş sayısının en fazla olduğu iller sırasıyla şöyle: Diyarbakır, Adana, Kahramanmaraş ve Erzurum. En az yeşil kartlı ise Bilecik’te bulunmakta.
YORUM: İlgili kanuna göre yeşil kart, her hangi bir sosyal güvencesi, geliri ile muayene ve tedavi olabilecek gücü (imkânı) bulunmayan işsiz, sahipsiz, fakir, yoksul ve kimsesizlere verilir.Zira:Genel sağlığı korumak devletin görevidir.(Anayasa Md. 13) Ancak, rakam çok ürkütücüdür. Yeşil Kart her ne kadar bireysel olsa bile, bu kartı taşıyan her birey asgari iki kişilik bir ailedir. Etti mi sayı 22.5 milyon. Etki alanı faktörü içinde değerlendirdiğimiz taktirde: Yaklaşık 25 milyon aç, bakıma muhtaç, işsiz, sosyal güvenceden yoksun fakir ve yoksul vatandaş.
SORUN: Resmi işsiz sayısının 2 milyon küsur olarak telâffuz edildiği ülkede bu rakam ne ? Rakam gerçekse yeşil kart tevziinde haksızlık ve yolsuzluk var demektir. Tut ki böyle bir haksızlık ve yolsuzluk yapılmakta ise, bunun bedeli hak sahibi insanlar ile namuslu ve dürüst vergi mükellefleri yönünden ‘hak gaspı’ değil midir? Dahası ortada adalet ve eşitlik ilkesine açıkça aykırılık vardır. Diğer bir anlamda yönetimin dikkatsizlik, takipsizlik ve disiplinsizliği sonucu on binlerce kişinin sosyal güvenlik kurumlarından haksız maaş alması da aynı şey değil midir? Her iki halde de yoğun bir hak ihlâli söz konusudur. Yani, bu kadar yeşil kartlının olması da, devletin anayasa ve yasa emri ile zorunlu görevine rağmen sağlık alanında insan haklarına uygun doğru-dürüst ve istikrarlı bir politika uygulamaması da. Ayrıca, genel olarak ilâç ve sağlık sektöründe yaşanan ve iyi-namuslu-dürüst vatandaş hakları aleyhine vahim sonuçlar yaratan haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, sahtecilik, görevi ihmal, bakım ve tedavi hataları.
2. 01 Ocak 2006’dan itibaren geçerli olan ve 16 yaşından büyükleri kapsayan net asgari ücret 380 YTL. Buna mukabil Şubat-2006 ayında açıklanan ‘açlık sınırı’ 733 YTL., ‘yoksulluk sınırı’ ise; 929 YTL’ dir.
YORUM: Bilinen ve bazı çevrelerce sektörel bazda ileri sürülen rakamlara göre Türkiye’de asgari ücretle çalışan 5 milyon kişinin var olduğu söylenmekte. Memur ve İşçi Sendikalarına bakılırsa bu sayı söylenenden daha da büyük. Onlara göre sadece 5 milyon dolayında ‘bir aileye bakma yükümlülüğü taşıyan’ kişi bulunmaktadır. Sorunun daha acıklı diğer boyutu ise; Emekli Sandığı, SSK ve BAĞ-KUR’ dan emekli, dul ve yetim maaşı alanların durumudur. Her ne kadar net asgari ücret altında maaş alan emekli yok ise de, rahmet-i rahmana ulaşmış emeklilerin eş, evlât, maluliyet ve bakım mükellefiyetinden ötürü yararlananların tamamına yakını asgari ücretin altında maaş almaktadır. Bunun yanı sıra, 2005 yılının Kasım ayında Ankara Numune Hastanesi’nde iş gören bir müteahhit firma tarafından yapıldığı gibi, işe alınıp üç ay çalıştırıldıktan sonra eline bir kuruş bile para ödenmeden atılanlar da vardır. Dahası (maalesef) bazı saygın meslek grupları da dahil olmak üzere binlerce insan bürolarda, atölyelerde, fabrika, mağaza, muhtelif işyeri ve dükkânlarda asgari ücretin dahi çok altında ve sigortasız olarak çalıştırılmakta, hattâ bunların büyük bir bölümüne “bir-kaç ay çalıştırıldıktan sonra” (tıpkı Numune Hastanesi örneğinde olduğu gibi) hak ettikleri maaş bile verilmeden sokağa atılmaktadırlar.
SORUN: Medeni milletler ve hukuk devletlerinde insan; En büyük kıymet ve en değerli varlıktır. Devletin varlık sebebidir. Kurucu unsurdur. Devlet insan için vardır.Bu bütün dünyada kabul görmüş olağan, doğal, yasal ve anayasal bir gerçekliktir. Eşit işe eşit ücret, ücrette ilkelilik, norm ve standart birliği, yani adalet ve sosyal güvenlik ise ‘vazgeçilmez’ bir insan hakkıdır. İnsani boyut, toplumsal bilinç, akıl ve bilgi çağının temel ilkesi budur.Türk İstiklâl Harbi gibi herkesin ve her kesimin birlikte paylaşıp, beraber katlandığı ‘milli seferberlik’ dönemleri hariç olmak üzere; Bütün ileri, medeni ve demokratik hukuk devletlerinde refahın tabana yayılması, ilkeli-onurlu ve dürüst paylaşımın gerçekleştirilmesi, ‘nimet ve külfette’ adaletli, faziletli, namuslu ve dürüst olunması esastır. Dışa ve 3. dünya ülkelerine karşı her ne kadar zalim, emperyalist, kan emici ve sömürücü olsalar bile, başta AB, ABD ve OECD ülkelerinin çoğunda münhasıran ‘kendi insanlarına ait ve raci’ olmak koşuluyla bu sorun çözümlenmiştir.
            İki örnekle ilgili olarak şimdi soruyorum:   
-Bir yanda, dünyanın en zenginleri arasına girecek düzeyde bol para, servet, kaynak ve mülk sahipleri yaratacak kadar “zengini daha zengin” etme politikası uygularken; Diğer taraftan 12 milyona yakın insanı Yeşil Karta mahkum ve muhtaç edecek kadar “fakiri dada fakir” yoksul ve muhtaç duruma düşürme politikası;
-Ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını seferber ederek; Yaşı ve hizmet süresi dolanlar ile mevcut imkân ve servetleri itibarıyla ‘maaşa muhtaç’ olmayan memur ve işçileri emekliye ayırarak; Bankamatik memuru nam ‘havadan haram para alanları’ işten atarak; Maaşlar arasında ‘kıdem, ehliyet ve liyakate’ uygun düzenleme yaparak ve ‘kamu hizmeti ile bağdaşmayan fiil ve teşebbüslerde bulunmuş, yani suç işlemiş’ kişilerin işine son vererek yeni iş alan ve olanakları yaratmak varken; Milyonlarca insanımızı işsizliğin, açlığın ve yokluğun pençesinde kıvrandırmak;
-Ciddi işleyen bir takip, kontrol ve caydırıcı ceza mekanizması kurmamak ve çok sıkı takip etmemek suretiyle: On binlerce çocuğu çalışmak zorunda bırakmak, en az sosyal güvencesi olanlar kadar bir nüfusun ‘sosyal güvencesi olmadan’ kaçak çalışmasına göz yummak durumunda kalmak; Örneklediğimiz Numune Hastanesi olayı gibi belki binlerce kişinin de ‘ücretsiz’ çalıştırılması ve sömürülmesi-istismar edilmesi karşısında insanları çaresizliğe terk etmek; İlgili ve sorumluları tek tek yakalayıp, yargı önüne çıkartarak cezalandıramamak;
-Bütün bu ‘kutsal emek’ istismarları ve buna bağlı kayıt ve kapsam dışı ile ‘kamu vicdanı adına’ ödünsüz bir mücadele yapmamakla ve kayıt dışının % 50’leri aşmasına seyirci kalmakla, devleti trilyonlarca lira vergi ve batmakta olan ‘ulusun geleceği’ sosyal güvenlik kurumlarını aynı miktarlarda prim kaybına uğratmak;
-Böylece, 770 bin km2 ve 73 milyon nüfusu mücavir 81 vilâyetten müteşekkil koca bir devletin idari, mali, askeri ve sair bütün yükünü ‘insafsızca-merhametsizce’ % 35 gibi; Namuslu-dürüst, ilkeli ve onurlu mükellefin omuzlarına yüklemek;
-Devlet olmanın onur, güven, rahatlık, huzur ve gururu ile insanca-hakça, özgürce yaşamanın, uluslararası alanda IMF ve Dünya Bankası dahil kimseye madden bağımlı ve göbekten bağlı kalmak zorunda olmadan “hürriyet ve adaletin’ tadını çıkarmanın, refahı tabana-bütün halka adaletle yaymanın, külfeti paylaşmanın ve milletçe mutlu olup-huzuru-güveni ‘milli gücümüzle’ korumanın yolunu tıkayan: “Kayıt dışı ekonomi, kayıt, kapsam ve kontrol dışı yatırım, istihdam, sıcak para sirkülâsyonu, kaçakçılık, her türlü yasa dışı iştigal, nüfuz ticareti, kanunsuz komisyon, rüşvet, para karşılığı iltimas, gasp, irtikap, sahtecilik, makam ve memuriyeti kötüye kullanarak özel çıkar sağlama, stokçuluk, spekülâtörlük, yüksek kâr, fahiş kazanç, gayri ahlâki faaliyet...” gibi, tamamı insan hakları, adalet, hukuk ve kamu yararına aykırı iştigallere karşı çıkmamak, bu ve benzer faaliyetlerin kökünü kurutmamak;
-Bütün bu ahval ve şeraite adeta rıza göstermek gibi bir kararsızlıkla, bilinçli, azimli, kamu yararına olumlu ve kararlı bir mücadele yürütmemek suretiyle telâfisi kabil olamayacak büyüklükte bir kaynak kaybına neden olarak: Asgari ücreti açlık sınırının altında tutmak;
-Emeklilerin kahir ekseriyetine hem adaletsiz,dengesiz,emsal devletlere göre haksız, emekli olunan kurumlar itibarıyla denge, mesleki formasyon, kıdem, ehliyet, derece ve düzey kavramları ve ‘sosyal güvenlik kurumlar arası kriter, norm ve standartlara’ aykırı maaş bağlamak ve maaşlar arasında dengeli ve düzenli artışın esas ve ilkelerini uygulayacak sistemi oluşturmamak;
-Çalışanlar arasında, tıpkı emekliler gibi ‘kıdem, ehliyet, liyakat ve tahsille mütenasip’ dengeli ve adaletli, ilkeli maaş usulünü ihdas etmemek; Kök-asli ücretler üzerine seyyanen zam yapmak ‘en adaletli’ yöntem iken; İnsan hakları, adalet ve medeni hukuka aykırı olan, farklılık ve ayrıcalıkları tırmandıran ‘yüzdeli sistemi uygulamak’ suretiyle dengeleri bozmak, maaş düzenini dumura uğratmak; En düşük gelirli kesime lojman tahsis etmek ve/veya savunma amaçlı zorunlu haller dışında ‘lojman saltanatını’ kaldırmak gerekirken, en yüksek gelir grubundan itibaren ikametgâh ve lojman tahsisinde bulunmak;
            Bölüm olarak arz edeyim: Bütün bunlar İNSAN HAKLARINA uygun mu ? değil mi ? Millet olmanın zorunlu kıldığı ‘nimet ve külfette birlik-eşitlik’,‘kaderde ve kıvançta birlik’, ‘sosyal adalet’ ile hukukun üstünlüğü ilkesine itaat ve sadakat bakımından lütfen inceleyin ve büyük Atatürk tarafından vasiyet ve bütün millete emanet edilen ‘Türk İnkılâbının’ esas, usul, unsur ve ilkeleri yönünden değerlendirin. Bakalım ortaya ne çıkacak?
Yeri gelmişken ve hazır fırsat hasıl olmuşken arada bir temas etmekte fayda var. Bize insan hakları konusunda tesir ve tavsiye teşebbüsünde bulunanlar, yani fotoğraftaki AB, hangi haklardan bahsediyor acaba? İngiltere’nin Irak halkına sağladığı haklardan mı? Fransa’nın Fas, Tunus ve Cezayir halkına sağladığı haklardan mı? İtalya’nın Libya halkına sağladığı haklardan mı? Hollanda’nın Surinam halkına sağladığı haklardan mı? Yoksa Bosna-Hersek’te Boşnaklara sağladıkları haklardan mı?
Fransa’nın çok değil bundan elli sene önce Cezayir deki 1.500.000 masum ve müsemma, korumasız insanı vahşice katlederek 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın en büyük soykırımını yaptığını unutanlar, bu gün İngiltere’nin (ABD ile ortaklaşa) Iraktaki katliamlarını izlesinler. Üstelik AB, Müslüman ülkelerde sistematik soykırımı, bölünme ve parçalanmayı desteklerken, buna kılıf olarak azınlık haklarını öne sürüyor. Kendi ülkesinde vaki masum direnişlerin üstüne de baskı, şiddet ve devlet terörü ile gidiyor.
Bu nedenle “VAHŞİ BATI” olarak nitelenebilecek AB’nin ille de azınlık hakları diye tutturduğu şu haklar, neden toplumların tamamını huzura erdirecek çoğunluk haklarını içermiyor? İçermiyor çünkü üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek niyetleri.
Bence hiç oyalanmadan ve çok geç olmadan bu “Vahşi Batı”nın sözde insan hakları ve uyum yasalarını bir kenara bırakıp, Cezayir halkı adına, Irak halkı adına, Batı Trakya, Bosna-Hersek, Kerkük, Telâfer ve bütün Türk dünyası halkı adına, masum ve mazlum milletler adına, gerçek insan haklarına ve yasalarına sahip çıkmak gerek. Üstelik verdiğimiz bütün ödünlere karşın AB maceramız bitmek üzere. 1963’de başlayan süreçten bu güne kadar zarardan başka ne geçti elimize? Çok değil, daha yüz sene önce dünyanın en gözde medeniyeti iken, şu geldiğimiz hale bakın. O cihânşümul Osmanlı ve Atatürk Cumhuriyetinden geride kalan ne? Onlara yaranmak için yaptıklarımızla kaldık. Bütün iç huzur, barış ve düzenimizi bozduk. “Türkiye’nin her yarinde kan gövdeyi götürüyor. Hırsızlık, gasp, kapkaç, vurgun, soygun, mafya, çeteler. Edremit’te ahali protesto yürüyüşü yaptı. İlköğretim okulları ve Liselerde bile her gün kanlı olaylar yaşanıyor. Ve bunlara yolsuzlukları, parasal vurgunları, özelleştirme vurgunlarını, devletteki anormal ve acayip İslâmcı (?) kadrolaşmayı, devletin ve milletin parasının belli vatandaşların ceplerine nasıl hortumlandığını ekleyin. Devlet düzeni alt üst edildi. Sivil asker bütün kesimlerden büyük tepki var. Asayiş, can ve mal güvenliği, polise, yargıya ve devlete güven kalmadı. İç ve dış siyasette başarısızlıklar birbirini izliyor. Masallar döneminin sona erdiği çok net ve açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Ötesini izlemeye devam edeceğiz. Bir iktidarın beceriksizliği ve kaprisleri uğruna güzelim ülkemize yazık oluyor. (1)
Buna karşın, “insan hakları, adalet, hak, hukuk ve ahlâk tanımayan dünyanın en yağcı medyası başbakana ve hükümete yaranma yarışında. Her gün sabahtan akşama kadar iktidara methiyeler düzülüyor. Yağcılık yapılıyor. Hatta zaman-zaman başbakan basın nam mütareke medyasına hakaretler ediyor. “Bunlar avanta istiyor, vermediğimiz için bize saldırıyorlar” veya “Yabancı ülkelerin uşağı bunlar..” gibi lâflar ediyor. Alınan veya onuru kırılan yok. (2)  Oysa, insan hakları, ilke, onur ve erdemine sahip çıkması gereken ilk unsur medya değil mi? Gerek vahşi batıdan gerekse dahili veya harici olsun başkaca unsurlardan gelecek ‘insan hakları ihlâlleri, telkin, tedbir ve teşebbüsleri’ karşısında en hassas, özenli ve duyarlı olması gereken medya değil mi? Demek ki değilmiş. Öyle ise, mevcut ve mer’i medya da bu yönden ‘kamu vicdanında’  sorgulanmaya ve yargılanmaya muhatap, müstehak ve muhtaçtır. Mezkür insan hakları kuruluşları medyayı da takip etmek, uygunluk araştırması yapmak ve insan hakları yönünden denetlemek zorundadır.
Şimdi devam edelim. İnsan hakları, Adalet ve Hukuk ne kadar gözetiliyor? Bir yazar sesleniyor köşesinden: “Piyasalar liberal yasalar kominist” diye “Vahşi kapitalizmin karşısına vahşice yasa maddeleri konuyor” dedikten sonra yeni Türk Ticaret Yasasının 55.(1.a/5) maddesi ile 55.(1.a/8) maddelerini örnekleyip; Haksız rekabetin önünün nasıl açıldığını, tekelleşme, tröstleşme ve kartelleşmeye nasıl çanak tutulduğunu açıklıyor. Tanıtım ve reklâma getirilen sınırlama, kısıtlama ve denetimin önünün kesilmesi ile namussuz ve sahtekârların önünün nasıl açıldığını anlatıyor.
Şimdi 5. bölümden itibaren süregelen (e) fıkrası uyarı fiili insan hakkı ihlâllerini sıralamaya, ilgili ve yetkililerin, dolayısıyla kurum ve kuruluşların dikkatini çekmeyi sürdürelim. Bakalım dikkate alan ve cevap veren olacak mı acaba? Ve Türkiye’de insan hakları mevzuat ve muamelâtı bu durumdan ne kadar etkilenecek. Göreceğiz.
Vahşi Batı (AB) Rusya’dan ithal ettiği doğal gaza 65 dolar ödüyor. Biz aynı gazı “Anadolu’nun hortumlanması” anlamına gelen mavi akım yoluyla 265 dolara alıyoruz. İnsan haklarını alenen ihlâl ve tecavüz anlamına gelen bu ‘domuzluğu’ yapanlardan bu güne değin hesap soruldu mu? M3 başına fazladan 200 dolar ödemenin milli ekonomiye olumsuz yükü hesaplandı mı ? Neden 35 dolara teklif edilen Türkmen gazı alınmadı da 250 milyon Türk’ü sömüren baş kapitalist çarlık emperyalizminin hamisine hortum bağlatıldı ? Madem bağlatıldı niçin 65 dolara değil de 265 dolara. Bu durum evrensel insan haklarına aykırı değil mi? Hani sömürü insan haklarına aykırı idi.
Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri,son yıllarda özellikle akaryakıt, uyuşturucu, sigara ve içki başta olmak üzere elektronik eşyadan sebze ve meyveye kadar yasa ve kayıt dışı ticaret ve kaçakçılığın had safhaya ulaştığını açıklıyor ve daha etkin önlem alınmasını istiyorlar. Biz buna elektrik ve suyu da ekleyelim. Zira, Diyarbakır merkezli olmak üzere, Van’dan Silifke yakınlarına kadar elektrik ve su kaçağı da gani. Adana ve Mersin’de bu yüzden ölümler bile olmadı mı?
Bu yüzden devlet milyarlarca dolar gelir (vergi) kaybına uğramakta; Yasa dışı yollardan ülkeye giren ‘sıcak paraya’ muhtaç olmakta, zorunlu kamu hizmetleri aksamakta, eğitim ve yönetim kalitesi düşmekte, açıklar büyümekte, işsizlik artmakta, dış borç boyunduruğu, IMF baskısı, AB çengeli derken bu kayıp, kaçak ve kaçakçılığın “MİLLİ MALİYETİ” cari devlet bütçesini bile aşmaktadır. Burada da korkunç bir insan hakları ihlâli vardır. Kurumlar ve kuruluşlar sessizdir. Sebep, fail ve hain müsebbipler üzerine gidilememektedir. Zira, cesaretsiz, bilgisiz ve beceriksiz, beka, basiret, proje ve vizyondan yoksun yönetimler; Akaryakıt, Elektrik, Su ve Doğalgaz gibi “ana girdi” niteliğinde olan ve bütün boyutlarıyla üretim ve hayatı doğrudan etkileyen ve yaşam kalitesini belirleyen, bütün standartların “ana kriteri” olan bu temel ürünleri % 1000’ lere varan fahiş bir pahalılıkla satmasıdır. Kaçakçılığın ana nedeni budur. Kaş yapayım derken göz çıkartılmakta, insan hakları, eşitlik, adalet ve hukuk çiğnenerek, adeta yasa dışılık özendirilmektedir. Sigara, çay ve şeker fiyatları da buna dahildir. Her birinde bir büyük hak gaspı ve şaibe vardır. Bu sayede üretici malını satamaz ve hayvanların önüne atarken, tüketici Pazar bitimlerinde çöpe atılan veya çevreye terk edilen sebze ve meyveleri toplamaya mecbur ve mahkum edilmekte, aracı-tefeci ve komisyoncu ise ‘devasa bir haksız gasp’ iğrenç irtikap ve insan hakkı ihlâline neden olmaktadırlar. Doğrudan üretici ve nihai tüketici bu nedenle çok mağdur ve perişandır. Bırakın ‘insancasını’ olağan ve doğal yaşama hakları dahi ihlâl edilmektedir. Burada bütün insan hakları kurum ve kuruluşları ‘aracı-tefeci ve komisyoncuyu’ aradan kaldıracak öneriler getirmek zorunda iken; Bu güne kadar hangisi bu konunun üzerine gitti ve gerçekte yüz binlerce insanın açlık, yokluk ve yoksulluk sebebi olan bu konuyu inceledi veya irdeledi ? Yoksa bunun bir zulüm olduğunun ‘insan hakları kuruluşları’ farkında değil mi ne?
Üç yıldır Kızılay da ki büromda otururum. Yüzlerce müteahhit dostum, tanıdık ve arkadaşım var. Her gün en az ikisi uğrar. Hasbıhal ederiz. Her seferinde sorarım: “Hayırlısı ile bir iş veya ihale alabildiniz mi?” Alanların tamamı, karşılığında rüşvet verdiklerini söyler. Alamayanlar da, rüşveti verebilecek doğru, sağlam ve garantili adresi bulamadıklarından veya rüşvet taleplerini karşılayamadıklarından yakınırlar.Bu güne kadar Partide olsun büroda olsun ‘rüşvet vermeden iş alan’ bir müteahhide rastlamadım. Var diyen lütfen açıklasın. Rüşvet, ceren için de alan için de haram değil mi? Haydi inanç (dinsel) boyutu bu. Ya insani boyutu ? Rüşvet karşılığı bir iş almak veya hizmet ifa etmenin insan hakları ile bağdaşır yanı ne ?
Öyle ise neden, Türkiye deki insan hakları kuruluşları rüşvet, iltimas, yolsuzluk, suistimal, sahtecilik, gasp, irtikap, ayırma-kayırma ve nüfuz ticareti gibi insanlık dışı, iş ve iştigallerle mücadele etmez ? Neden; İnsan haklarının sadece ve yalnızca insan olanlar için geçerli olduğunu bilmez ? Hükümetin Tüpraş ve sair haklı konularda yargı tarafından verilen kararlara uyulması için eylem yapmaz. Eğitim hakkının sürekli düşen kalite karşısında yükseltilmesi gerektiğini talep etmez ? Serbest rekabetin önünün açılmasını, fahiş fiyat uygulamasına son verilmesini, konut spekülâtörlüğünün önlenmesini, aracı-tefeci ve komisyoncunun ortadan kaldırılmasını, vergi kaçakçılığı ile kayıt dışılığın kesin olarak önlenmesini istemez. Oysa bunların tamamı insan hakları, adalet ve hukuka aykırıdır. Hak ihlâlidir. Haksız gasptır. İrtikaptır. Neden gerekli mücadele hakkıyla ve lâyıkıyla verilmez?
            Bu bölümü şu sorular ve sorunlarla tamamlamak istiyorum:
            . Sayın Başbakanın halktan birine ‘lan’ diye hitap etmesi,
            . Yeni TCK gereği bazı mahkemelerin hırsızlıktan yargılanan bir sanığa “bir yıl süre ile ahıra girmeme ve akşam 20’den sabah 8’e kadar sokağa çıkmamasına”; Ruhsatsız tabanca taşımak ve adam yaralama olayına karışan başka bir sanığa “On ay süreyle içkili yerlere girmekten men” cezası hükmetmesine; Polisin yakaladığı nice gasp, hırsızlık ve kap-kaç sanığının serbest bırakılması,
            . Kıbrıs’ta verilen bütün tavizlere rağmen halâ izolasyonun sürdürülmesi,
            . Yine Kıbrıs’ta tapusu Türk vakıflarına tescilli Maraş bölgesinin Rumlara verilmek istenmesi.
            . Batı Trakya Türk azınlığına, Yunanistan’ın AB üyesi olmasına rağmen Türkçe konuşma, dernek, vakıf kurma, ana dilde yayın-eğitim ve Lozan Antlaşmasının amir hükmüne rağmen kendi müftüsünü seçme hakkının tanınmaması. Türk köyleri üzerinde mevcut izolasyonun kaldırılmaması. Seyahat, iş kurma, toprak satın alma ve ibadethane açma özgürlüğünün tanınmaması.
            . Başta Yunanistan olmak üzere,bütün AB’yi kapsayan Türkçe konuşma yasağı,
            . 22 batık banka mağruruna ait hakların iade ve telâfi edilmemiş olması,
            . Asgari ücretin vergi dışı bırakılarak, insani bir seviyeye çıkartılmaması,
            . Emeklilerin kahir ekseriyetine haksız, adaletsiz, her hangi bir norm, ilke ve standart birliğine uymayan, açlık ve yoksulluk sınırının altında maaş ödenmesi ile hastalıkları halinde bakım, ilâç temin ve tedavi hizmetleri konusunda çok büyük mağduriyetin yaşanmasına ve ‘emekli maaşları ile çalışanlara yapılan zamlar arasında’ makul ve mantıklı bir uyum sağlanamaması nedeniyle, maaşların giderek eriyip yok olmasına, milyonlarca emelinin bu nedenle rezil ve kepaze edilmesine, 
            . Başta Diyarbakır olmak üzere Van-İçel hattında, devlete, millete ihanet eden hain adlarının cadde ve sokaklara verilmesi; Eşkıya ya angaje olmuş bazı belediye başkanlarının çocuk katilini lider olarak kabul ettiklerine dair yasa dışı beyan ve esas anlamda “taraf olduklarını” itirafları,
            . Aynı hat üzerinde ödemekten kaçınılan elektrik ve su bedelleri,
            . Pek çok can yakan ve yuva yıkan, ocak söndüren ‘ekonomik suça ekonomik ceza’ uygulamaları. Soyguncu ve hortumcuların serbestçe dolaşmaları. Her sokağı gasp eden ve halkı sömüren mafyaların ağırlıklı varlığı,
            . Halkın inanç ve öz değerleri üzerinde baskı oluşturan ve toplumu giderek yozlaştıran masonluk ve misyonerlik faaliyetlerinin artması,
            . 27.03.2006 tarihli Dünya Bankası raporunda yer alan eğitim kalitesinin sürekli olarak düşmesi, buna paralel biçimde ‘açığı kapatmak üzere’ süratle yayılan dershane sektörünün MEB’ nın da bütçesini aşan bir büyüklüğe ulaşıp, tam bir sömürü aracı haline dönüşmesi,
            . Kuş gribi vakaları nedeniyle vahşice yapılan tavuk itlâfı,
            . Aynı itlâfın şimdi köpekler üzerinde sürdürülmesi,
            . Sadece yalan ve iftiradan mürekkep, asılsız Ermeni iddialarının bir üniversite salonunda “karşılıklılık ilkesi gözetilmeksizin” dile getirilmesine izin verilmek suretiyle Türk ve Türkiye düşmanlarının yüreklendirilmesi,
            . Aynı üniversite de “Kürt sorunu” adı altında asılsız, mesnetsiz ve dayanaksız, ve fakat bölücü örgüt ve taraftarlarına destek mahiyeti arz eden konferanslara izin verilerek, AB’ye şirin görünme sevdası uğruna üniter yapı ile milli birlik ve bütünlüğün riske edilmesi, eşkıyaya hürriyet ve teröre meşruiyet taleplerinin yolunun açılması, vd,
            Bu maddeler namütenahi olarak sıralanabilir. Bunların hepsini yazmaya kalksak yerimiz yetmez. Sabrınız kifayet etmez. Ama gerçek bu ve diğerleri. Dikkat ediniz: AB ve ABD kendi vatandaşlarının kıymetini çok iyi bilir ve dünyanın her yerinde onları korur, kollar. Oysa, Türk geleneği insanlık davasının kâbesidir.Bütün insanlığın hak ve hukukunu kollar. Şimdi insan hakları örgütleri söylesin bakalım: Bırakın Türk olmayı bir tarafa, sadece ve yalnızca İNSAN olarak düşünelim ve konuşalım. Yukarıda sayılan uygulamaların hangisi insan haklarına uygun. Hangisini Türk insanı, yurdu, yurttaşı ve vatandaşına yakışıyor. Ey ‘SÖZDE’ insan hakları kurum, kuruluş ve STK’ ları uyanın artık. Ülkeyi bölmek, parçalamak ve bizleri tekrar kul-köle etmek isteyenlere değil; Büyük Atatürk’ün işaret buyurduğu ve hedef gösterdiği “muasır medeniyet seviyesini aşmayı” hedefleyen “iyi insan, namuslu, dürüst, bilinçli ve sorumlu vatandaşlarımıza” yani İyi ve Doğru olanlara sahip çıkın.     
Kanunun (f) fıkrasına ilişkin ayrıntılara geçmeden önce, ‘dünyada uygulanan insan hakları ile ilgisi nedeniyle’ ibreti alem iki örnek vermek istiyorum. Önce maddeyi bir görelim. Fıkra şu:  f) Gerektiğinde dış ülkelerdeki insan hakları  ihlallerini  incelemek  ve  bu  ihlalleri  o  ülke parlamenterlerinin dikkatlerine doğrudan veya mevcut parlamenter forumlar aracılığıyla sunmak,
ÖRNEK: 1, EBU GARİB HAPİSHANESİ ve HADİSE KATLİAMI
"Biz, tecavüze uğrayan kadınların bağrışmalarını duymamak için, zincirlerle bağlı olduğumuz işkence hücrelerinde, yüksek sesle ve ağlayarak Tekbir getiriyorduk." Bu sözler; Ebu Garib Hapishanesi mahkumlarının sembol ismi Hacı Ali Kaysi'ye ait. Gördüğü işkencelerden dolayı; elleri eğri büğrü, vücudunun değişik organları, verilen elektrik yüzünden felç olmuş. Bir halkın, hem de bu asırda, gözlerimizin önünde, insanlık dışı işkence ve katliamlara maruz kalışını anlatırken, hâlâ ağlıyor ve kalbi sıkışıyor. İşte çok güvenerek müttefiki olmaya çabaladığımız, bölge ülkelerine sözde demokrasi ve insan haklarını taşıma iddiasında olan ‘Büyük Orta Doğu Projesinin’ gerçek yüzü!
Ayrıca, Irak'ın Hadise kasabasında, Kasım ayında yaşanan katliamlara, bizler henüz, yeni tanık olduk. Hadise Hastanesi Baş Hekimi; hastaneye getirilebilen ölülerin, başlarından ve göğüslerinden kurşunlanarak öldürüldüğünü açıklıyor. Bombalama, tarama değil. Yakın mesafeden ve maktullerin gözlerinin içine bakarak gerçekleşen, tüyler ürpertici bir katliam. Öldürülenlerin çoğu kadın, ihtiyar, hatta üç aylık bir bebek de alnının tam ortasından ve göğsünden patlatılmış. Olay esnasında, evde olmayan bir baba, sabah adeta bir mezbahaya dönmüş evinde, çığlıklar atarak bağırıyor amatör kameralara: "Evim battı eyvah!" ve yatak odasındaki bir gardrobu gösteriyor. Gömleklerin ve ceketlerin asılı olduğu askının hemen altına sığınmış küçük oğlu. Mütecavizler evi bastıklarında kaçacak yer olarak bulabildiği en çocuksu yerde: Dolaba kaçmış, gömleklerin altına büzüşmüş küçük çocuk. Onu orada yakalamış Amerikan askerleri, orada sıkmışlar beynine. Orada öylece, dolabın içine saklanmış küçük bir çocuk cesedi. Sessiz ve çaresiz. Dilini yutmuş dolap, kan ağlar gibi bakıyor amatör kameranın gözlerine. Dolabın kapısından dışarı taşan kan ve et parçaları. Artık dolaba kaçan küçük bir çocuk değildir sözünü ettiğimiz. Bir tür çuvala benziyor, küçük çocuğun tanınmaz cesedi. Bir tür kan ve et parçası yığını. Kan, dolabın kapaklarından dışarı doğru taşmış. Ve yataklar, yataklar, dağınık ve beyaz çarşaflı yataklar. Ani bir gece baskınının tüm savunmasızlığını ispat edercesine, elinizi değdirseniz "az önce burada biri yatıyormuş" diyebileceğiniz kadar sıcak yataklar. Onlar da kana batmış. Saçları savrularak yere yatırılmış küçük kızlar ve onların, alınlarından vurulduğu halde bir türlü gözleri kapanmamış ihtiyar dedeleri. Hepsi ölü. (Kıbrıs’ta EOKA katliamlarını lütfen hatırlayınız..)
            İşte, sözde insan hakları, adalet, barış ve demokrasi havarilerine ait Büyük Ortadoğu Projesi! Bir de, henüz medya tarafından (maalesef) yayınlanmamış insanlık dışı görüntülerle beyinleri yakıp eritecek cinsten korkunç kasetler var.Irak Hapishanelerinde sistemli işkence ve tecavüze maruz kalan kadınların iç parçalayıcı vahşet dolu görüntüleri. Aşağılık Amerikan askerlerinin önünde diz çökertilmeye zorlanan kadınlar ve onların beyinlerine dayalı namlular eşliğinde mahvedilişleri. Leğenler dolusu kadın, bastırıldıkları leğenlerde onurları iki paralık olmuş, doğup doğacaklarına pişman edilmiş zavallı masum, savunmasız kadınlar, kızlar. Müslüman kadınların ayaklar altına alınan iffeti! Nerede insanlık? Ve nerede kardeşlerimiz? (Burada Bosna-Hersek soykırımları, Senica ve Srebrenica’yı hatırlayınız) 
            Bu vahşet; Ortaçağ' da ve krallıklar düzeninde bile vaki olmamıştır.
            Bu çirkin vahşet; bilgi ötesi çağda ve insanlığın nice vahim tecrübelerden sonra eriştiği hukuk bilinci ve kurumsallaşmaların asrında, 21. yüzyılda oluyor. Bunu ABD yapıyor. Ve bizler hâlâ, Amerika'daki yüksek hukuka saygıdan, Amerika'nın bir "özgürlükler ülkesi" olduğundan falan bahsedebiliyoruz. Zencilere verilen haklardan ve kadına dair pozitif ayrımcılıklardan, Müslüman askerlerin Amerikan Ordusunda namaz kılma hürriyetinden ve Amerika'da örtüleriyle okullarına devam edebilen Müslüman kız öğrencilerden. Amerika'nın dünyanın bütün renklerinden insanlara kucak açtığından falan bahsediyoruz. Amerika; büyük demokrasi ve hürriyetler ülkesi, ışıklı gökdelenlerin, rengarenk Hollywood'un, dünyaya yön veren banka ve üniversitelerin ülkesi diyoruz. Kendisine sığınanları, sımsıcak kanatları altında avutan, kutlu ve himayedar Amerika! Dünyada resmi sayısı 13 milyon olduğu açıklanan vatansız insana sormak gerekiyor oysa, niçin ülkelerinde ve evlerinde değiller. Dünyada bilinen ve dile getirilen miktarı 1 trilyon dolarlık silah sanayisinden ve savaş bütçelerinden sormak gerekiyor Amerika'yı. Hiroşima ve Nagazaki'den. Ve onlardan daha vahim bir bombanın düştüğü Irak ve Afganistan gibi ülkelerden, o ülkelerin çocuklarından, kadınlarından ve üstünde ot ocak bitmeyen uzun ve kederli sahralardan sormak lazım Amerika'yı. Bölümü bir ayetle sonlandıralım. (Yarın 2. örnek Yunanistan’dan) "Kafirler, birbirlerinin dostu ve müttefikidir. Siz de onlar gibi dost ve müttefik olmadıkça, yeryüzünde fitne ve büyük bir karışıklık baş gösterecektir." (Enfal 73)
Bir gazeteci Komşu' da yerleşmiş Türkiye yalanlarını liste olarak yayınladı. İşte '10 Büyük Yunan Yalanı'na karşı To Vima gazetesinin verdiği cevaplar şöyle:.
 NE DİN NE DİL BASKISI
1. Osmanlı, Yunan'a İslam baskısı yapmadı.
2. Aileler çocuklarını kendi isteğiyle yeniçeri yaptı.
3. Yunanca yasaklanmadı.
4. Kilise'nin asıl düşmanı Katoliklerdi.
5. Bağımsızlık ayaklanma ile gelmedi.
6. Yunan tek başına bağımsızlık elde etmedi.
7. Sırplar da ayaklandı.
8. Diğer devletler çıkarı için yardım etti.
9. Türkler de topraklarından oldu.
10. Mübadelede dönenler Anadolu'ya gidenlerdi.
Yunanistan'ın en büyük 10 yalanı Yunanistan'ın To Vima gazetesi, tarih kitaplarında yer alan Osmanlı'ya yönelik 10 büyük yalanı ilan etti.
Her Balkan ülkesinde -hatta Avrupa ülkesinde- okutulan tarih kitaplarında
olduğu gibi, Yunanistan'ın da tarih kitaplarında kahramanlık öyküleri ve mit'leri yer alıyor. Yunanistan'ın 1821'de bağımsızlığını kazanmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklanması, tarih kitaplarının en önemli bölümünü oluşturuyor. Mücadele yıllarında Yunan milletinin kahramanlıklarını konu eden tarih kitaplarını inceleyen TO VİMA gazetesi, Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasının 185'inci yıldönümünde Yunanistan'ın "10 büyük yalanı"nı yayınladı. Gazetenin yazarlarından Andreas Pappas'ın yaptığı araştırmaya
göre işte Yunanlılar'ın yalanları:
1. YALAN: 400 yıllık Osmanlı yönetimi sırasında Osmanlılar, Yunanlılar'ı şiddet yoluyla İslamiyet'i kabul ettirmeye çalıştı: Oysa; Osmanlılar İslamiyet'i kabul etmeleri için Yunanistan'da kimseyi zorlamadı. Bosna ve Arnavutluk gibi ülkelerde fazla vergi ödememek ya da Osmanlı'da memur olarak  çalışabilmek için kendi istekleriyle İslamiyet'i kabul edenler oldu.
2. YALAN: Hıristiyan çocuklar ailelerinden zorla koparılarak ve İslamiyet'i kabul ettirildi ve yeniçeri ocaklarına kapatıldı: Oysa; Osmanlı ordusu güçlendikçe bir çok Hıristiyan aile çocuğunu yeniçeri kampına teslim etti.
3. YALAN: Yunanlılar, Osmanlı döneminde gizlice dillerini ve Hıristiyanlığı öğrenmek için 'gizli okul ismiyle' okullara gidiyordu: Oysa; Osmanlı döneminde herkes istediği dilde eğitim görebiliyor, dinini özgürce yaşıyordu.
4. YALAN: Yunan kilisesi Osmanlı İmparatorluğu'na karşı sert bir mücadele verdi: Oysa; Osmanlı'ya karşı mücadeleye, bazı din adamları da katılmıştır. Ancak çoğu din adamı İstanbul'un alındığı 1453'ten Yunanlılar'ın 1821 yılındaki ayaklanmasına kadar Osmanlılar'dan çok Katolikler'i düşman olarak görüyordu.
5. YALAN: Yunan ulusu 1821'de Osmanlı'ya karşı ayaklanıp bağımsızlığını kazandı: Oysa; Ayaklanma anında bastırıldı. 1827'de Fransa, İngiltere ve Rusya bağımsız Yunan devletinin çıkarlarına hizmet edeceğini düşünerek savaşa müdahale etti. Yunanlılar da bağımsız oldu.
6. YALAN: Ayaklanma sayesinde 1881'te Tesalya (orta Yunanistan) bölgesi Yunan topraklarına katıldı. 1897'de Osmanlılar'ın Atina'yı kuşatma operasyonu başarısızlıkla sona erdi. 1920'de Osmanlı toprakları Serv Antlaşması ile paylaşıldı: Oysa; Bunlar Yunanlılar tarafından değil yabancı devletler tarafından sağlandı.
7. YALAN: Osmanlı'ya karşı sadece Yunanlılar ayaklandı: Oysa; Bu bölgede yaşayan Arnavut, Sırp, Blah ve Slav kökenliler de ayaklandı.
8. YALAN: Yabancı devletler Yunanlılar'ı çok sevdiği için destek oldu: Oysa; Bağımsız bir Yunan devletinin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine dair aldıkları güvencelerden sonra savaşa müdahale ettiler. Yunanistan bu nedenle 1910-1920 arasındaki Balkan Savaşlar'ında yapılan paylaşmalardan karlı çıkmış; ahalisinin yüzde 40'ı Yahudi, yüzde 25'i Türk ve sadece yüzde 20'si Yunanlı olmasına rağmen Selanik kenti Yunan topraklarına katılmıştır.
9. YALAN: Sadece Yunanlılar vatanlarından oldu: Oysa; Bir çok halk ve millet kendi yurtlarından olmuş; göç etmek zorunda kalmıştı. 19'uncu yüzyılda Girit'in yalnız Rethimno bölgesinde yaşayan Müslüman (Türk) ahalinin sayısı Hıristiyanlar'dan çok daha fazla olduğunu; Yanitsa (Yenice) kentinin o dönemde Müslüman Osmanlılar'ın en kutsal kentlerinden biri olduğunu; 1913'te Kuzey Yunanistan'daki Kilkis kentinde yaşayan Yunanlılar'ın sayısının toplam ahalinin ancak yüzde 5'ini oluşturduğu gösterilebilir.
10. YALAN: 1. Dünya Savaşı'nda Anadolu'dan Yunanistan'a göç etmek zorunda
kalan Yunanlılar Helen topraklarından kopartıldı. Bu insanların ezici bir çoğunluğunun anadan-babadan Anadolulu değil; Oysa; 19. yüzyılın ortalarında kendilerine daha iyi yaşam koşulları aramak için Yunan adalarından ve kuzey Yunanistan'dan Anadolu'ya göç etmiş Helen kökenlilerden oluştuğunu anımsatmakta yarar vardır.
            Kanunun en önemli ve can alıcı fıkrası (g) Burada “Her  yıl  yapılan çalışmaları, elde edilen sonuçları, yurtiçi ve yurt dışında İnsan Haklarına saygı ve uygulamaları kapsayan bir rapor hazırlamak.” deniliyor.
Şimdi, doğrudan ve ağırlıklı ilgisi nedeniyle 03 Nisan günü “Afyon Kocatepe Haber” gazetesinde yayınlanan “çok önemli” bir mektubu bilgilerinize sunarak, yarın konunun hukuki ve insani boyutuna girmek istiyorum. Mektup, Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci tarafından yazılmış olup, aynen şöyle: “Merhaba Efendim. Ben, (DİYARBAKIR) Dicle Üniversitesi Öğrencisiyim. Adım ..Bu mesajı olayları anlatmakta çaresiz kaldığımız için yazıyorum. Çünkü sesimizi korkmadan duyurabileceğimiz pek fazla insan kalmadı. Konuya gelince: 2 gündür Diyarbakır'da çıkan olayları az-çok duymuş ya da takip etmişsinizdir. Soruyorum Diyarbakır ili hangi ülkeye bağlı!? Hangi ülkenin sınırlarında? Bu üniversiteye geleli yıllar oldu ama hemen her gün (abartısız) devlet aleyhine, bölücü başı terörist Abdullah Öcalan lehine eylemler, forumlar yapılmasın, bildiriler okunmasın. Fakültelerin ortak bahçesinde satılan apo posterli, Kürtçe yazılı bölücü dergilerin satılması da cabası. Tabi bunlara tuvaletlerdeki ''Türk, Türkçü, Türkçe giremez'' vs.. gibi sayısız yazıların varlığını da ekleyecek olursak varın siz durumun ciddiyetini düşünün. Ve ilginçtir bunları yapan sözüm ona öğrencilerin büyük kısmını cümle alem artık biliyor, tanıyor. Çoğu defalarca hapse girmiş, çıkmış kişiler ve üniversite yönetimince (nasıl bir yönetimse artık) hiçbir şekilde cezalandırılmamış kimseler...ve son olaylarda da yine bu insanlar başı çekiyorlardı. Afedersiniz ama azdılar demek daha doğru gelecek sanırım. 2 gündür Diyarbakır da şehir merkezinden tutun, Koşuyolu, Bağlar, Kuruçeşme ve daha birçok semtte bir çok noktada devlet aleyhine gösteriler düzenleniyor. Ne var canım bunlar doğal hali Diyarbakır’ın demeyin.Çünkü bunlar gösteri boyutunu aşmış durumda. Hiçbir şeyi göstermeyen medya dahi sokaklarda polis-provokatör çatışmasını defalarca verdi (Bu sadece gösterilen kısım) Şehir şu an da ruh gibi. Emniyet binalarının camları inmiş,bankalar yakılmış, okullar, sağlık ocakları, karakollar basılmış, otobüs durakları darmadağın, yollardaki tabelalara kadar saldırılmış durumda. (Nasıl bir demokrasi arayışıdır ki devletimizin onlara sunduğu bu imkanlara saldıracak kadar küstahça!)
Saat 20.00 sularında dışarı çıktım ve eski OHAL zamanındaki görüntüden pek de farklı bir görüntüye rastlayamadım.Sokaklarda sadece panzerler,emniyet birim elemanları ve ara-ara çatışan göstericiler var.Bir polisin uyarısı üzerine hemen koşarcasına eve dönmek zorunda kaldık. Olayın bizi en üzen yanı ise bugün Kampüse sıçrayan olaylardı.Üniversite polisinin şehirde görevde olmasını fırsat bilerek ''şehit namırın,biji serok apo'' şeklinde sloganlar eşliğinde “YÜZLERINDE MASKELERLE” bir kısmı zaten belli olan ve onlara katılan pkk sempatizanları önce Fen-Edebiyat/Diş Hekimliği Fakültelerinin ortak bahçesinde toplandılar. Sonra Fen-Edeb.Fak'ni bastılar.Tehditler ve sloganlarla Bütün öğrencileri zor kullanarak dışarı çıkardılar.Daha sonra Bizim fakültemiz olan Tıp fakültesine baskın yaptılar ve yine aynı şekilde Derslikleri ve Kütüphaneyi boşalttırdılar.Karşı koymayı denedikse de 1-2 kişinin böyle kudurmuş bir grup karşısında ne kadar sözü geçer varın siz hesap edin. Mecburen çıktık.Ve sonra Diş Hek. ordan da mimarlık sırasıyla bütün fakülteleri boşalttırdılar ve hiçbirimiz derse giremedik. Çok sayıda arkadaşımız da mağdur, perişan oldu ama hiç kimsenin gücü yetmedi bunlara.Nereden cüret edebiliyorlar bilmiyorum ama şöyle bir tehdit eklediler ''yarın okula gelmeyeceksiniz !, gelenleri cezalandıracağız!'' şu an da bütün öğrenci arkadaşlarımız tedirgin ve korkmuş durumda. Okula gidemiyoruz.(Başkasının derdi nedir bilemem ama bizler okumak için memleketlerimizden kalkıp buraya geldik ama durum işte yukarda anlattığım gibiyken nasıl bunu başarabileceğiz varın tahmin edin) Biz yarın yine de derse gidebilmeye çalışacağız ama sonuç ne olur kestiremiyoruz.
Olay anında bazı TV kanallarını aramayı denedikse de ilgilenen olmadı.Üniversitedeki bu olaylardan şu saat itibariyle halâ hiçbir kanal, gazete vs., yayın organı tek kelime bile söz etmedi.Bu nedenle sizlere başvurmayı daha uygun gördük. Lütfen, Allah rızası için bu çağrıyı duyun, duyurun. Burası neresi? Biz nasıl bir yerdeyiz? Biz de anlayalım milletimiz de anlasın.Demokrasi,kardeşlik palavrasını atanlarda görsün.
Kimseyle bir zorumuz yok, bari Okuma hakkımıza mani olmasınlar. Lütfen! Türk gençleri olarak bizleri sokaklara dökülmek zorunda bırakmasınlar! İlginiz için şimdiden teşekkür ederim.  Not: Yazımda dilbilgisi ve imlâ kurallarına pek uygun olmamış olabilir ama bu gün yaşadığımız stresten sonra bunu anlayışla karşılayacağınıza inanıyorum.İyi çalışmalar ve basarılar dilerim. Diyarbakır, 03 Nisan 2006”
            Şimdi geldik bölüm sonuna. Halihazır Türkiye’de faaliyet gösteren ve güya “insan hakları” ile alâkadar olan sivil toplum kuruluşları, kurul ve komisyonlarına; Son irdelediğimiz (g) fıkrası uyarınca (Her yıl yapılan çalışmaları, elde edilen sonuçları, yurtiçi ve yurt dışında İnsan Haklarına saygı ve uygulamaları kapsayan bir rapor hazırlamak) hükmünün ne denli takip olunduğuna bakacağız. Önce, “her yıl yapılan çalışmaları..” bir gözden geçirelim. Şöyle ki: (Önce verdiğimiz örnekleri ele alalım)
EBU GARİP HAPİSHANESİ VE IRAK : Olay 2004 yılında başladı. 2005 yılında patladı. Türkiye üzerinden 2 uçak geçti. Hattâ Sabiha Gökçen hava alanında mola verildi. Yakıt ikmali yapıldı. İki bakanlık birbirini yalanlar mahiyette açıklamalar ve birbirlerini tekzip eder mahiyette beyanlarda bulundu. Ama, Türkiye’de ki insan hakları kurul, komisyon, dernek ve vakıflarından bir ses yükselmedi. Ebu Garib’de binlerce insan işkence gördü. Bunlar arasında Türkler’ de vardı. Bir Türk heyeti gidip de yerinde inceleme yapmak üzere talepte dahi bulunmadı. Irakta yaşanan vahşet, katliam ve soykırımlar konusunda bunların hiçbirisi sesini yükseltmedi. 
YUNAN VE AB YALANLARI, ÇİFTE STANDART, AİHM : Hatırlanırsa eğer, bebek katili yakalandığı zaman cebinden Rum pasaportu çıkmıştı. İtalya’ya geçişi de komşu  Yunanistan üzerinden oldu. Orada bir PKK kampı vardı ve PKK 17 Eylül örgütü ile iş birliği yapıyordu. O günlerde Yunanistan önce bütün bunları yalanladı. Somut belgelerle gerçek subut bulunca kabul etmek zorunda kaldı. Ancak, Türkiye aleyhine faaliyet gösteren menfur bir örgüte yardım ve yataklıktan da geri durmadı. Örnekte açıklanan tarihi yalanlar gibi, Yunanistan hep yalan söyledi. Yaptığı da yaydığı da insan haklarına aykırı idi. Lâkin, ne Türkiye deki sivil toplum ve nede Başbakanlık veya TBMM insan Haklarını İnceleme Komisyonu üzerine gitmedi. Orada vaki ve acil bir sorun olan “Batı Trakya” dahil ihlâllerin üzerine gitmedi. Aynı Yunanistan AB ile kol kola vererek Türkiye aleyhine AB Parlâmentosu dahil AİHM nezdinde dahi üst üste insan hakları aleyhine ve çifte standart niteliğinde “siyasi” kararlar aldırdı. Yine bu örgütlerden çıt yok. Protesto yok. Kınama yok. Olansa, alabildiğine cılız ve iddiasız...
DİYARBAKIR MESELESİ : Başta örneklenen ve açıklanan mektupta görüleceği üzere Diyarbakır’da, yaşamın bütün alanlarını içine alan bir insan hakları ihlâli var. Bu durum fiilen öteden beri mevcut. Üniversitede olana YÖK sessiz. Sokakta olana hükümet kayıtsız. Genelde ise, sözde insan hakları kuruluşları “şer ve şeytani” Ermeni tandanslı örgütten yana tavır koymakta. Bu gün Van-Mersin hattında devlet dumura uğratılmış, eşkıya çocukları kullanıyor, masum halk taciz, dükkânlar talan ediliyor, can ve mal güvenliği yok. Polis sokağa çıkamıyor. Sokakta yaşanan vahim olaylara, açık gasp, irtikap ve soygunlara müdahale edilemiyor. İki yüzlü vahşi Avrupa olaylar hakkında komisyon kuruyor. Türkiye’ye göndereceğini açıklıyor. Kimseden bir tepki yok. Fransa’da polis “hak arayan” eylemcilere kan kusturur, meydanlarda insanları köpek gibi tutuklayıp sürüklerken AB’nin sesi çıkmıyor. Ama, Diyarbakır için, Şemdinli için acele bir komisyon kuruluyor. İnsan hakları bunun neresinde. Anlayan, bilen varsa beri gelsin. Oysa devlet masumdan, müsemmadan, haklıdan ve doğrudan yana olmak; Ortada eğer eğer bir haksızlık varsa “kanun yolunu” göstermek ve kanun dışı eylem ve menfur teşebbüsleri anında ve ininde boğmak, yok etmek zorundadır.
            Bu insan hakları kurul, komisyon ve sözde sivil toplum kuruluşları neden bu şekilde haykırmıyor, anarşist ve teröristleri lânetleyip kanun yolunu göstermiyor ? Yapılan bütün eylemlerin biçimsel olarak alenen insan hakları, usul ve yasalara aykırı olduğunu savunmuyor. İlân etmiyor. Anlaşılır gibi değil. Dahası, AB veya ABD’nin soruna yaklaşım biçimi zaten insan haklarına aykırı. Bu durum neden kınanmıyor ? Van dahil olmak üzere Diyarbakır, Adana, Mersin, Muğla ve diğer bazı üniversitelerde açıkça PKK örgütlenmesi tırmanıyor. Bölücü örgüt üniversite yönetimlerinden himaye görerek güçleniyor. Bu durum neden YÖK nezdinde protesto edilmiyor? Gerekli önlemlerin alınması istenmiyor. İnsan hakları örgütlerinin görevi “insan olanı savunmak ve insana sahip çıkmak” iken, neden bu insanlık düşmanlarına karşı gerekli şekilde mukabele edilmiyor. Dahası var.
            Avrupa’da, başta Türkler olmak üzere yabancılara karşı tam bir ayrımcılık ve sistemli asimilâsyon politikası sürdürülürken; Bölücü başı açıkça himaye edilirken, bütün AB ülkeleri bölücü örgüte yardım ve yataklık yarışına girmiş iken; Danimarka roj TV’ye her şeye rağmen sahip çıkıp, savunurken; Daha önce İngiltere ve diğer AB ülkelerinde med ve medya TV yayınlarını sürdürürken; Ülkemizden kaçan katiller her şeye rağmen himaye edilirken; Adeta Türkiye ile alay edilir gibi AİHM tarafından siyasi kararlar verilir iken; Bu İnsan Hakları kurul, komisyon ve örgütleri nerede idiler. Şimdi ne yapıyorlar. Neden ülkemiz ve milletimizin yüksek menfaatlerine sahip çıkarak, birlik, dirlik ve beraberliğimiz ile müesses hukukun, bölünmez bütünlüğün korunması uğrunda neden mücadele vermezler?
            Özellikle Türkiye aleyhine vaki ihlâller başta olmak üzere, ülkemizde faaliyet gösteren insan hakları kurul, komisyon ve sivil toplum örgütlerinin ilgilenmesi ve netice alması için uğraş vermesi zorunlu görülen konular şöyledir: Danimarka’da Türkiye aleyhine ve açıkça bölücü örgüt lehine ‘provokatif’ amaçlı olarak yayınlar yapan roj TV; İnsan haklarını ihlâl etmekte, evrensel hukuk ilkelerine aykırı olarak diğer bir devletin iç işlerine karışmakta, karışıklık yaratmakta ve alenen düşmanlık, ayrılık ve nifak tohumları ekerek, Türkiye Cumhuriyetinin birlik ve bütünlüğünü bozucu bir eylem içinde bulunmakta, ayrıca bu faaliyetinden ötürü tahribat ve hasara yol açmakta ve masum halka zarar verilmesine sebep olmaktadır. Bu nedenle derhal kapatılması ve başkaca bir devletin bu nevi yardım, yataklık, aleni veya gizli düşmanlık yapmaması için “bütün insan hakları kuruluşları tarafından” açıkça uyarılması, şiddetle kınanması ve AİHM ile Lahey Yüksek Adalet Divanı dahil olmak üzere şikâyet edilerek dava açılması gerekmektedir.
Yunanistan bölücü örgüt başına Güney Kıbrıs Devleti vasıtasıyla pasaport temin etmek, destek olmak, yardım ve yataklık etmekle suçlu ve Türk kamu vicdanında mahkumdur. Aynı zamanda AB üyesi olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum tarafının iş bu kötü sicili nedeniyle kara listeye alınması, Batı Trakya’daki soydaşlarımıza yaptığı insanlık dışı davranış, KKTC dahil uygulanan insanlık dışı izolasyon, Türk adının ve ana dilin kullanımı ile ibadet hürriyetinin kısıtlanması konularında vaki kısıtlamaları derhal kaldırması, kaldırmadığı taktirde kınanması ve insan haklarını ihlalle suçlanarak ‘mukabele-i bilmisil’ hakkının Türkiye Cumhuriyeti tarafından kullanılması ve bütün insan hakları örgütlerinin buna destek olması gerekir.
IMF, Dünya Bankası, ABD ve OECD ülkeleri ödünç para ve kredi politikaları konusunda Türkiye’ye farklı politikalar uygulamakta ve diğer ülkelere oranla daha yüksek faiz oranları uygulamaktadır. Bu da insan hakları, adalet ve evrensel hukuka aykırıdır. Uluslar arası ilişkilerde karşılıklılık, eşitlik ve mütekabiliyet esastır. Bu nedenle farklı kota, yüksek faiz ve ülke halkının aleyhine olacak şekilde; Başta orta sınıf, alt sınıf, memur, işçi ve emekliler aleyhine sonuçlar doğuran uygulamalara derhal son verilmesi istenmek, takip edilmek ve uygulanmak zorundadır. Bu ihlâlin önlenmesi de insan hakları kuruluşlarının görevidir. İcabı yapılmak zorundadır.
Ekonomik alanda Rusya tarafından AB’ye uygulanan doğalgaz satış fiyatı ile ülkemize dayatılan % 400 dolayında fazla-fahiş fiyat politikası da insan haklarına aykırıdır. Ayrıca, gümrük birliğinin Türkiye aleyhine işleyişi ve gümrük vergi tarifeleri’ de başkaca bir sorundur. Burada karşılıklılık ve eşitlik ilkesi gözetilmemektedir. AB insan hakları ve evrensel hukuk normlarını çiğnemek suretiyle Türkiye ve Türk halkını sömürme niyeti ile hareket etmektedir.
Dahası, suçluların iadesi konusunda AB çifte standart uygulamakta ve Türkiye’ yi sıkıntıya sokmakta; Danimarka, Hollanda, Norveç, Fransa, Almanya ve Yunanistan ile ABD açıkça bölücü örgüte destek vermek suretiyle insan haklarını ihlâl etmekte; Başta Almanya ve diğer AB devletleri ülkelerinde özellikle Türkler olmak üzere bütün yabancılara asimilâsyon politikası uygulamak, anadilde konuşma, yayın, eğitim ve ibadet kısıtlamaları koymak suretiyle ağır bir ihlâle vasıta olmaktadırlar. Bunların tamamı ülkemize dayatılan kriterler ile ters nitelik arz eder çelişkilerdir.
NETİCE OLARAK: 14 bölümdür incelemekte ve değerlendirmekte olduğumuz insan hakları, adalet, hukuk, karşılıklılık ve eşitlik konusunda, açıkça ortaya çıkmıştır ki, AB malul ve mahkum bir konum ve durumdadır. ABD tamamen insan hakları karşıtıdır. Buna mukabil ülkemizin iç hukuku zayıflatılmakta, bölücü unsurlar alenen desteklenmekte ve dahilde edinilen hainler sayesinde bu menfur odak ve politikalar adeta bir düşmanlık ve ‘psikolojik savaşa’ dönüşmüş bulunmaktadır. İnsan hakları kurum, kuruluş ve örgütlerimiz ise gaflet içinde olmakla bu savaşa mukabele etmek yerine, son derece pasif, zayıf ve palyatif davranarak adeta düşmanın ekmeğine yağ sürmektedirler.
Türkiye’de “adam gibi”, amaçları ve anlamına uygun olarak icra-i faaliyette bulunan “İnsan Hakları” örgülerinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Var olanların ise gerçek anlamda insan hakları, adalet ve hukukla ilgisi alâkası yoktur. Bir bölümü bölücü akımların amaçlarına hizmet etmekte, yardım ve yataklık yapmakta, diğerleri de havanda su dövmektedirler. Örneğin, onca çağrımıza rağmen halâ Fransa’ya bir heyet gönderilememiş ve yukarıdaki konularla ilgili olarak AB ve ABD ciddi bir biçimde takip altına alınarak kınanamamıştır.
Bu nedenle; Başta TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu ile diğer gönüllü sivil toplum kuruluşlarının, konuyla ilgili olarak çok daha ciddi, iyi, cesur, insandan yana politikalar geliştirmesi ve uygulaması zorunludur. Şu durumda bu görev hakkıyla ve lâyıkıyla yapılmamaktadır.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
İNSAN HAKLARI ve ÜLKENİN GERÇEKLERİ
Şu an için duraksayan ve iyice sürüncemeye kalan sözde AB uyum sürecinde en çok bahis konusu edilen husus insan hakları olsa bile; Ne hikmetse İnsan haklarındaki ihlâller azalmak yerine, yoğun bir biçimde artmaya, ülkemiz geneline yayılmaya ve süratle çoğalmaya devam ediyor.
Hattâ, başta KKTC olmak üzere, ülkemizi yakından ilgilendiren K. Irak (Süleymaniye, Musul, Kerkük, Telâfer), Batı Trakya ve şimdilerde Bulgaristan da Türklere, Türkmenlere ve Türk soyundan gelen azınlık ve sair (Müslüman) unsurlara karşı tecavüzler artıyor. Bölücü terör örgütü halâ birincil tehdit unsuru olmayı sürdürüyor. ABD izin vermediği için sınır ötesi harekât gerçekleştirilemiyor.  Sözde soykırım iddialarını bütün dünyada sürdüren ve art niyetli karar tasarıları için bastıran diyaspora, insan hakları, hukuk ve adâlet ahlâkını hiçe sayıyor. Konuyla ilgili en kritik tasarıyı gündeminde tutan ABDye karşı bir İncirlik misillemesi yapılamıyor. Ciddi bir karşı tavır ortaya konulamıyor. Sonuçta, insan hakları ihlâlleri, gasp ve tecavüzler başta ülkemiz olmak üzere bütün dünyada yayılma eğilimi göstermektedir. Bu aşamada işin en garip ve enteresan yanı da bu ihlâllerin sadece sivil halk kitleleri arasında değil, hukuk devleti niteliği taşımayan terörist hükümetler nezdinde de sürdürülüyor olmasıdır.
Örneğin, İrana yönelik açık tehdit, siyasi takip, antidemokratik baskı ve kısıtlamalar ile (BM) Güvenlik Konseyinin ambargo teşebbüsü bu yolda atılan adımlar meyanında özgün örnektir. Filistin de İsrail terörü bütün şiddetiyle sürerken, Irakta terör, gerilim, soykırım ve vahşet günden güne büyümektedir. Üstelik, son ikisi devlet terörüdür. Ancak, ülkemizi çevreleyen bu ve buna benzer tehdit ve tehlikelerin yanı sıra olayın en vahim, üzücü, düşündürücü ve kritik tarafı, iç hukuk ve güvenlik zafiyetidir. Fail yönünden sonuç alınmayan vakıalar, neticesiz kalan soruşturmalar, bulunamayan failler, caniler veya pekâla bilindiği ve bulunduğu halde uzantı ve bağlantılar yüzünden alınamayan suçlular. Dahası; Adalet Bakanlığı ve yüksek yargı organları arasında sürüp giden siyasallaşma mücadelesi... Gözlerden kaçırılmaya çalışılan ve karşılıklı suçlamalarla aylardır sürüp giden bir garip kargaşa. Gerçek şu ki: Ülkemizde hukuk dumura uğramış vaziyette. Bu nedenle insan hakları ihlâlleri sürekli artış gösteriyor.  Başta Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Diyarbakır, Adana ve Mersin olmak üzere, her yerde suç oranları yükselişte. Ülkemiz suç cenneti olma özelliğini koruyor. CMUK gereği suçlulara bedava avukat tahsis olunuyor. Mağdur ve mazlumlara yardım eli uzanmıyor.
Hasılı adalet yerini bulmuyor. İnsan hakları ve adalet istismar ediliyor. Her işin ucunun vardığı dokunulmazlık ve imtiyazlar aynen duruyor. En başta insan haklarına aykırı olan bu. Lâkin verilen sözler tutulmuyor. Vaadler yerine gelmiyor. Hesap soran yok. Sormayı düşünen de. Sorsalar ne olacak sanki ? Ortada hesap vermek ve milletle yüzleşmek niyetinde olan yok. İşte durum, bundan dolayı vahim. Buna mukabil iktidar, yaklaşan seçimler nedeniyle kalıcı ve kesin önlemler almaktan adeta kaçınıyor. Yolsuzluk ve suistimallerin üzerine de, maalesef yeterince gidilmiyor. Güney Doğuda halâ elektrik ve su parası tahsil edilemiyor. Belediyeler denetimsiz. Var olan denetim ve teftiş kurullarının eli kolu bağlı. Amir izin verecek de, denetim ve teftiş yapılacak. Öyle bir durum ki bu; Ülkenin taşları (koruma, korunma ve güvenlik unsurları) sıkıca bağlanmış, saldırganları, hırsız, yolsuz, köpek ve domuzları (Devletin malı deniz, yolsuzluk yapan domuz) adeta serbest bırakılmış gibidir. İşin fiili yanı bu. Bir de yansıyan yönleri var. 
Hatırlanacağı üzere, 10.Aralık.2006 bizde de İnsan Hakları Günü" olarak kutlandı. Toplantılar düzenlendi, törenler yapıldı. İnsan haklarında AB normları ve çağdaş kriterleri yakaladığımız söylendi. Bazı küstah demeçlerle "bizde insan haklarının gerçekte bilinmediği, var olan haklar ve yasal düzenlemelerden ise yeterli ve gerekli biçimde yararlanılamadığı vurgulandı" anlatılmaya çalışıldı. 301. maddenin Türkiye için bir ayıp ve aykırılık olduğu dile getirildi. Türkiyede Türk milletine hakaret ve aşağılama dahil, düşünce özgürlüğünün önünde var olan bütün engellerin kaldırılması istendi.
Lâkin, Anadolu insanının AB marifetiyle gasp edilen insani, hukuki ve medeni hakları, ABDnin başta Irak olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerindeki hak ihlâlleri, Ebu Gureyb hapishanelerindeki işkenceler, dünyanın dört bir tarafındaki faili meçhuller, vahşi kapitalizm ve küresel emperyalizm hiçbir insan hakları örgütü tarafından hakkıyla ve lâyıkıyla gündeme getirilmedi. Önem ve değeri ile orantılı bir şekilde takibe alınmadı. Elbette bu gerçek değil, demeçler siyasi, törenler düzmece, hepsi zorlama, aldatmaca. Doğruluk ve samimiyetten uzak. Söylenenlerin çoğu yalan, tezvirat, takiyye, fikri sefalet ve cehalet ürünü. Maksatlı ve tuzak kabili. Konuşanların çoğu Soros ve Karen Fogg uşakları. Dile getirilenler ise, ülkemizi bölme ve parçalama sürecinin güncel versiyonları.  Hiç biri gerçek değil. Özellikle TÖRE konusu gereğinden çok abartılmakta, milletin namus ve şerefi ile alenen oynanmaktadır. Öyle ki, halk arasında öteden beri İb... diye anılan homoseksüeller ile insanlığın yüz karası fahişelere her türlü tolerans ve hoşgörü gösterilirken; Başörtüsü, sair örtüler ve tesettüre karşı çok katı ve acımasız, insanlık düşmanı kampanyalar sürmektedir. AB uğruna harici bedhahlara peşkeş çekilen istiklâle paralel olarak Hakkıdır Haka Tapan Milletimin İstiklâl diyen, namus ve fazilet timsali son nesilde ortadan kaldırılmak ve Müslüman Türklüğün istikbali yok edilmek isteniyor. Aile kurumu sarsılıyor, din ve ahlâk anlayışı kazınmaya kalkışılıyor.
Oysa, bunların hepsi yaşama, barınma, beslenme, inanma ve inandığı gibi bir hayat sürme haklarındandır. Yani, temel-asili insan hakları. Dokunulmazlar ve kutsallar. Bunlara dokunma hakkı ve hükümetlerde, ne devlette ve ne de namaz kıldırma memurlarının başı olan Diyanet İşleri Başkanına ait değildir. (bu konu ayrıca işlenecektir)
Bu arada, Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu tarafından bir de Azınlık Raporu yayınlandı. (geçen yıl) Edep dışı kavga ve tartışmalara neden oldu. Bütün Türkiye’nin gözü önünde çirkin görüntüler sergilendi. Sözde savunucular birbirine düştü. Apaçık ihanet kokan Rapor Savcılık ve Mahkemelik oldu. İnsan hakları nam komisyonun nelerle uğraştığı ve hangi amaçlara hizmet ettiği net olarak ortaya çıktı.
Burada telâffuz edilen söylemler bazı politikacıların diline düştü. Büyük Atatürk ve kurucu unsur tarafından Milli Devlet temelinde teşkil edilen Türkiye Cumhuriyetinde yeni azınlıklar yaratma, alt ve üst kimlik tartışmaları yapma çılgınlığı başladı. Neden? AB istiyor diye... Hatırlayınız, Atatürke karşı en büyük saldırı ve hakaret olan Ortlander raporu nu da AB Komisyonu hazırlatmış (2003) ve kabul etmişti.
Türkiye de gerçek ve objektif anlamda insan hakları, hak, Adalet, Hukuk, Cumhuriyet, Demokrasi ve Lâiklik yok. Bunların olabilmesi için gerekli ve zorunlu alt yapı da yok. Zira, insan haklarının olmazsa-olmaz şartı, temeli ve teminatı adalet, demokrasi ve hukuktur. Adaletin olmadığı yerde devlet "hukuk devleti" olamaz; olsa-olsa polis ve kanun devletinden söz edilebilir. Tıpkı, günümüz Türkiye' si gibi.
Neden? Çünkü: Adalet, hukuk ve hukuka uygun kanunlarla kaim demokrasinin hakim olduğu ve "insan haklarının yaşam boyutunda" geçerlik arz ettiği bir ülkede; Hırsız, yolsuz ve hortumcu olmaz. Olsa da kamu vicdanında aklanmadan serbestçe dolaşamaz.
Büyük Atatürk'ün "Cumhuriyet fazilettir, erdemdir." diyerek; Devletin ana ilkesini "Namuslu-Dürüst-Demokrat bir yönetim" biçiminde belirlediği Türkiye de; Öncelikle bütün Atatürkçü  ve Kemalistlerin yüksek bir karakter, onur-ilke ve erdem üzere dürüst insanlar olması zorunludur. Mesela bir rüşvet, iltimas, yolsuzluk ve su istimal erbabının "ben Atatürkçüyüm" demesi yalancılık ve sahtekarlıktır. Bütün bunları apaçık gördüğü ve olanca hadiseler görev, yetki ve sorumluluk alanında cereyan ettiği halde, sorumlu bir siyasisin ben çok namuslu ve dürüstüm demesi veya bazı kimselerin bu ortamda siyaset yapan bir takım insanları bu tarzda nitelemesi gibi. Kaldı ki, bu eksende bütün namuslular, (lâkal) en az namussuzlar kadar cesur, atılgan, sorumlu ve takipçi olmak zorundadır. Bu nedenle: Başta evrensel norm, standart ve kriterler olmak üzere; "insani-İslâmi-medeni ve bilgi boyutunda" yer aldığını iddia eden bir ülkede: Devlet garantisinde iken "batırılan" bir bankanın mudileri perişan edilemez. Amma edildi. Ucu her nereye kadar varırsa varsın, hiç bir suç cezasız kalamaz. Amma kaldı. Evrakta hile, sahtecilik, ihaleye fesat karıştırma, ayırma kayırma, kollama, soygun, suistimal, rüşvet, iltimas, çifte standart, vergi kaçırma, kayıt ve kapsam dışı ekonomi erbabı imtiyazlı-hakim sınıf haline gelemez. Geldi işte.
Haksız vergi, sınırsız kâr ve fahiş fiyat yoluyla zulüm uygulanamaz. Uygulanmakta...Din ve inanç sömürüsü, misyon tacirliği ve siyaset simsarlığı yapılamaz. Parti sahipleri "milletin istek ve iradesini" hiçe sayamaz. Baskın  kongreler yapılamaz. Devlet imkanları ve personelini kimse kendi çıkarları için kullanamaz. Siyasi iktidar dilediği gibi kadrolaşamaz. Ortalıkta aç, sefil ve perişan dolaşan milyonlarca işsize rağmen, işe alım ve atamalarda torpil yapılamaz, rüşvet-iltimas, ayırma ve kayırma gibi insanlık dışı ve insan haklarına aykırı kirli oyunlar oynanamaz. Yapılmakta ve pekalâ da oynanmakta. Siyasi Partiler Kanunun yetersiz, alt kademe teşkilatlarının  sorumsuz-denetimsiz olduğu atıl ve muattal bir yapıya seyirci kalınamaz. Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları ile mütedair mevzuat, demokrasinin namusu olan "millet iradesinin devlet idaresine" adalet ve hukuka uygun olarak yansımasını önleyecek ve parti sahipliğine (sultalara) yol açacak biçimde düzenlenemez. Namuslu ve dürüst seçimlerin önüne engeller konulamaz. Millet iradesinin devlet idaresinde eşitlik, adalet ve hakkaniyetle yansıması önlenemez. Kanun, kural ve kapsam dışılığa göz yumulamaz.
Asgari ücret "insanlık dışı bir sömürü aracı" olarak kullanılıp, Emekliler açlığa mahkum edilemez. Ediliyor. 2006 ikinci dönem zamları eksik verildi meselâ: Hiç kimse "kayıt ve sosyal güvenlik yönünden" kapsam dışı tutulamaz, İnsanlar açlık ve yoksulluk sınırının altında çalıştırılamaz. Kamusal alan ve özel alan gibi rasyonel olmayan sınırlama ve tanımlamalarla, etik boyutlardaki kıyafete yasak getirilemez. En temel insan hakkı olan; Yaşama, beslenme, barınma, öğrenme, inanma ve inandığı gibi hayatını sürdürme hakkının önüne "antidemokratik" engeller konularak geçilemez. Asker kişiler ve Polis gücü dışında hiç bir sektör ve meslek grubuna, zorunlu kıyafet ve standart-tip forma mecburiyeti dayatılamaz. Ancak, ısrarla dayatılıyor. Suç, belirli ve tanımlı olmak zorundadır. Gayri ahlaki olmadıkça hiç kimse kıyafetinden ötürü ayıplanamaz, suçlanamaz ve hürriyetleri kısıtlanamaz.  ölmeyecek kadar ücret" politikası uygulanamaz. Zenginler ve fakirler arasında, ortalama refah düzeyi, makul ve mantık boyutları dışında uçurumlar yaratılamaz. İmkan ve fırsat eşitliği yönünden vatandaşlar arasında ayrıcalık yapılamaz. Eşitlik bozulamaz. Asil olan milleti temsilen "vekalet" görevini üstlenenlere "asla" dokunulmazlık, milletten farklı, fazlaca imtiyaz ve ayrıcalık tanınamaz.
Medya, siyasetçi, bürokrat ve yönetici yalan söyleyemez. Boş vaatte bulunamaz. Milleti aldatamaz. Kandıramaz. Hiç kimse dini-milli-ilmi-manevi-moral ve kültürel değerlerini kendi çıkarları için kullanamaz. İnançlar ve insanlar istismar edilemez. Ve sair.., (burada binlerce olumsuz örnek sıralanabilir) Ancak, nasıl ki kanunlar Anayasaya aykırı olamaz ise, Anayasa da "insana ve insan haklarına" aykırı olamaz. Esasen bunları sorgulamak-yargılamak ve alternatif çözüm üretmek amacıyla, İyi niyetle kurulmuş bir komisyon ve/veya STKların AB istiyor diye bölücülükle iştigal etmesi kabul edilemez.
Şurası mutlaka bilinmeli ve hafızalara kazınmalıdır ki; "devletin malı deniz, hırsızlık-haksızlık-yolsuzluk yapan ve bile-bile buna göz yuman bütün yetkili, görevli ve sorumlular domuzdur.  "İnsan hakları, adalet ve hukukun üstünlüğü önündeki en büyük engel: "hak, adalet ve hukuka aykırılıktır" müesses olan devlet ve yetkili-sorumlu durumdaki Hükümet: İnsan hakları, adalet ve hukuku temin ve tesise, "adaletli, saydam, temiz ve dürüst olmaya", "demokrasiyi" bütün kurum ve kuruluşları ile hayata geçirerek "asli görevini" tavizsiz ve ivazsız olarak yapmaya mecburdur ve mecbur olunan en önemli mesele şudur:
Türkiye Cumhuriyetinin artık kendi kendisi ile yüzleşme ve halkıyla hesaplaşma zamanı gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce mutlaka başlamak ve genel milletvekili seçimlerine kadar sonuçlanmak kaydı şartı ile bu yüzleşme ve hesaplaşmanın yapılması; İnsan hakları, adalet ve hukukun mutlak üstünlüğü yönünden son derece önemli, gerekli ve zorunludur. Aksi taktirde, geleceğe güvenle bakılamaz.  
e.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
ASİMETRİK SAVAŞ, İNSAN HAKLARI VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ
1. Merhum Hablemitoğlu'nun, Köstebek adlı kitabı, sayfa 141: "Devletin gücünü devlet savunucularına karşı kullanma aşamasına gelmiş Fethullahçı’ların, operasyonel anlamda kayda değer başarıları olmuştur. Operasyonlarında, amaca ulaşmada her yolu mübah sayan ve her türlü sınır tanımaz fırsatçılık, ahlaksızlık, takiyye unsurlarını içeren bir konsept çerçevesinde hareket eden istihbaratçıların kullandıkları  yöntemler şöyle: Telefon dinleme, tehdit, sahte belge üretimi ve montaj, çarpıtılmış bilgiye yönelik kampanyalar, hırsızlık, kundakçılık,  şantaj amaçlı kadın pazarlama ve görüntü kaydı, her türlü illegal kayıt kullanımı (böcek, gizli kamera vb) rüşvet, gasp-darp, bilgisayar sahtekarlıkları, ev ve işyeri kurşunlama, emniyeti suiistimal, "hakim kiralama" v.d…”
            2. “DTP'li Kışanak: "Bu saatten sonra bu ülkede dökülecek her damla kanın, yitirilecek her canın sorumlusu AK Parti hükümetidir" (Basın: 09 Aralık 2009) 11 Aralık günü de DTP, Anayasa Mahkemesi tarafından temelli kapatıldı. Soyadı “TÜRK” olan parti başkanı mahkeme kararını tanımadıklarını beyanla; “hukukun üstünlüğü” ilkesini hiçe sayarak, İnsan boyut, hak, hukuk ve adalete yönelik asimetrik savaşın bir parçası olduklarını adeta itiraf etti.  
            3. “Finlandiya eski Sağlık Bakanı Dr. Rauni Kilde’den domuz gribi hakkında şok açıklama: “Domuz gribi aşısı bir aldatmadır. Aşı ile dünya nüfusunun çoğu öldürülmek isteniyor, Düşüncenin sahibi eski ABD Başkanlarından Henry Kissinger’e ait. Karar 14-15 Mayıs 2009 tarihinde yapılan Bilderberg toplantısında alındı. ABD, hiçbir maddi kayıp yaşamadan hatta milyarlarca dolar kazanarak dünya nüfusunu üçte iki oranında azaltmayı hedeflemektedir. Dünya Sağlık Örgütü’ne domuz gribinin ölümcül bir salgın olduğu yönünde beyanda bulunması için baskı yapıldı. Aşıyı tercihli değil zorunlu yapmak istiyorlar. Özellikle hamile kadın ve çocukların ilk önce aşı ile zorunlu tutulması gelecek nesilleri hedeflediğini gösterir” Finlandiya hükümetinin sınıflandırmayı kabul etmeyip hastalığın derecesini “normal” olarak gösterdiğini ifade eden Kilde; “Hiç kimse aşının bir yıl, beş yıl ya da 20 yıl sonra ne gibi etkilerinin olacağını bilmiyor: Mutlak kısırlık mı? Kanser mi? Ya da ölümcül herhangi bir hastalık mı? ABD ileride bundan doğacak herhangi sıkıntıdan dolayı ilaç şirketlerine bir sorumluluk yüklenmemesi için şimdiden önlemini aldı ve onları tüm sorumluluklardan muaf tuttu. Bu bile işin ciddiyetini göstermeye yeter” dedi.
4. Baltalı ilâh, halihazır dünyanın dört bir tarafındaki “masum ve mazlumlara karşı” haçlı seferi yürüten, savaş halinde ABD başkanı Obama Nobel barış ödülü aldı!
5. Domuz gribini Amerika mı üretti? Çin'in Şangay Pudong havaalanında 28 Kasım’da düşen ve 3 ABD’liye mezar olan kargo uçağının, havadan serpilmek üzere mutasyona uğramış grip virüsü taşıdığı belirtildi. Bir diğer korkunç iddia ise, uçağın Çin'den havalandıktan sonra gideceği Kırgızistan'daki gizli İsrail üssünü hedef aldığı ve kaza sonucu değil, İsrail gizli servisi Mossad'ın ajanları tarafından düşürüldüğü oldu. Kazadan kurtulan bir Endonezya’lının, Endonezya Savunma Bakanı Juwono Sudarsono'nın gizli operasyonlar yürüttüğü gerekçesiyle bir süre önce kapatılmasını istediği ABD Deniz Üssü'nün Tıbbi Araştırma Bölümü'nde görev yaptığı belirtiliyor. Endonezya Sağlık Bakanı Siti Fadilah Supari, A gribinin batılı ülkeler tarafından üretilen biyolojik bir silah olduğunu ileri sürmüştü.
Çin'in yanı sıra Hindistan ve Nijerya'da da şüpheli biyolojik maddeler taşıdıkları gerekçesiyle ABD uçaklarının zorunlu inişe zorlandığı belirtiliyor. Virüsün çok farklı ve akciğerleri ciddi oranda tahrip eden ölümcül bir türü görülen Ukrayna’nın başkenti Kiev'de kasım ayında şüpheli uçaklardan halkın üzerine gaz püskürttüğü iddia edildi. Fakat Ukraynalı yetkililer, yüzlerce görgü tanığına rağmen olayı yalanlamışlardı.
6. Amerikanın Planı: Bu bir komplo teorisi değil, diğerleri de… Buna komplo teorisi diyenler, şöyle bir düşünüp dursunlar. Ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde ABD oyununun küçük bir parçası oynanıyor. Ama bizim için bu küçük dediğimiz oyun, bütün hayatımızı derinden etkiliyor. Amerika basıyor ‘karşılıksız ve teminatsız’ kâğıttan başka bir değeri olmayan dolarları… Kayıtsızca ve sorumsuzca bastığı dolarlar ile 3. dünya ülkelerinde fabrikalar ve yeraltı-yerüstü kaynaklarını satın alıyor. Sözde kredi (borç) verip o ülkeyi esir alıyor, ekonomisine yön veriyor ve hiçbir zaman el attığı ülkenin ekonomisi düze çıkmıyor. Bu gerçeği dikkatle değerlendirip, çocuklarımıza nasıl bir dünya bıraktığımızı bir kez daha düşünelim... Ve biz ülkemizde sağcı, solcu, alevi-sünni, şucu-bucu diye didişip dururken, dünyayı sömüren ABD içimizdeki figüranlarıyla planını haince uyguluyor görelim.
7. 20 yıllık kısırlaştırma “negatif ojenik” projesi: Küçük bir Kaliforniya Biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği; “erkeği kısırlaştıran, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücü bir tür mısır”ı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldıkları araştırma fonuyla geliştirdiklerini açıkladı. (1989) Toplumun üremesini engellemek ve erkekleri kısırlaştırmak amacıyla “sperm öldürücü mısır” kullanıma verildi ve "Negatif ojenik" projesi yürütülmeye başlandı. 
Kara baronlar bununla da yetinmediler. Bir başka uygulama da şöyle oldu;
1990'larda BM Dünya Sağlık örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinler'de 15 ila 45 yaş arası milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de aşı olabilirdi ama Aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları ile, Dünya Sağlık örgütü'nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Koryonik Gonadotropin (hCG) Içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, Tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla birleştiğinde Kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu.   Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık örgütü (WHO) için Tetanoz taşıyıcın bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972'de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum Deposu'nun ev sahibi Norveç Hükümeti kısırlaştırıcı aşının Üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı! NETİCE OLARAK: Yukarıda görüldüğü gibi Dünyanın en büyük devletleri, en etkin kurumları, şirketleri, vakıfları; toplumların sağlık, üreme ve yaşamlarının pek çok evresini olumsuz etkileyen çalışmalar yapmakta ve düşmanca projeler üretmektedirler. Bunlar ve daha binlerce örnekle gözler önüne serilebilecek, benzer menfur faaliyetlerin tamamı: İnsani boyut, medeniyet, hak-adalet ve hukuk algı ve kavramlarına aykırıdır.
YORUM: En basitinden, mufassalına, en etkin ve mükemmeline kadar bunlar; masum, tehdit ve tehlikeden habersiz, korumasız insan unsurunu hedef alan evrensel ve asimetrik bir savaştır. Hak, adalet ve hukuka aykırıdır. Dünya hukuk ve adalet teşkilâtı üstün hukuk zırhına bürünerek “kanun ve koruma” imtiyazıyla pasif-tepkisiz kalmakta.
Oysa hukukun üstünlüğü ilkesi, “hukukçunun üstünlüğü” anlamına gelmez. Bu nedenle, insan hakları konusunda dünya hukukçuları ve yerel (milli) adalet kurumları daha aktif olmak, sorumluluk ve duyarlıkla artık inisiyatif almak zorundadırlar.  
e.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ

DEVLETİ TESLİM ALMAYA CÜR’ET

             İlk önce bir hususu tespit ve hatırlatmakta zaruret var:
“Türkiye’nin Kürt sorunu var” demek ne kadar abes, anlamsız ve kastı mahsus (düşmanca) bir yalansa; “Dersimi zulüm ve katliam olarak nitelemek”, o kadar hainlik, devlete karşı zalimlik ve tarihi münkirliktir!
Bayramda başlayan ve bugüne kadar aralıksız yaşanan gelişmeleri mutlaka takip etmişsinizdir. Eli kanlı, esbabı (varlık sebebi) kirli menfur örgüt taraftarı, kanunen ceza ehliyetini haiz bulunmayan ve reşit olmayan 15 yaş altı partizan ve sempatizanlar, sözde kuruluş yıldönümlerini havai fişekler ve Molotof kokteylleri ile kutladılar. (!)
Ancak havai fişekler havaya değil, Türkiye Cumhuriyetine karşı atıldı.
Hedef Türk Polisiydi. Türk Askeri, jandarması, iyi vatandaşları ve TC devleti. Bir taraftan, bebek katili menfur eşkıya başının konforlu-pahalı istirahatgâhına odaklanan tartışmalar; diğer tarafta Anayasa Mahkemesi Raportörü’nün DTP mutlaka kapatılmalı raporu. Beri tarafta ise hâlâ devam eden kuruluş kalkışmaları (!)
Dikkat edin lütfen!
Bu kutlamalar öncelikle Mersin’de başladı.
ABD, AB + Ermenistan şeytan üçgeninin yardım-yataklığı ile Türkiye düşmanlığı ekseninde menfur örgüt havai fişeklerini polis minibüsünde kullandı. Ardından, ciddi bir engelle karşılaşmadıklarını gören militan ve sempatizanlar; giderek artan bir coşku ile Siteler Karakoluna saldırdılar. Bu defa havai fişeklerle yetinmeyip, Molotof kokteyli kullandılar. Millet, Devlet ve hükümetin karakolu yangın yerine döndü.
Hakkâri ve Yüksekova’da da ihanet kuruluş kutlamalarını sürdürdü. Emniyet güçlerine taş ve sopalarla saldırıldı. Molotof kokteylleri atıldı; Halka ve milli servete tasallut edildi. Bu guruba polis su ve göz yaşartıcı bomba kullanmak zorunda kaldı.
Ağrı’daki gösterilerde menfur örgüt bir markete Molotof kokteyli attı. İçerideki 20 kişi yanmaktan zor kurtuldu. Aynı şaki ve şeamet tarafından İstanbul’da Belediye otobüsüne atılan Molotof kokteyli mağduru genç kız şimdi komada. Vatan hainleri ve ihanet şebekeleri yüzünden ölüm-kalım savaşı veriyor. Bilinen ve belli olan suçluları yakalatıp, aynı şekilde cezalandırmayan yetkili ve sorumlular kahrolsun. Haine af, atıfet ve müsamaha edenlerin Allah belâsını versin.
Doğubeyazıt da kuruluş kutlamalarına katılan yerler arasında.
Hem de DTP, Kandil’den gelen Barış Elçilerini yanına alıp miting düzenledi.
Düzenlenen mitingde güvenlik güçlerine “barış” adına Molotof kokteylleri atıldı.
İzmir’de “şuursuz” coşku seline kapılan sürülerden nasip alan illerimizden. Karşıyaka’da belediye otobüsüne, içinde insan olduğuna bakılmaksızın “insanlık düşmanı yaratıklarca” Molotof kokteyli atıldı. Yolcular canlarını zor kurtardılar. Adana’da Molotof kokteylinin yanı sıra havai fişekler de sahnedeydi. Ateşler yakıldı. Birkaç yıl sonra, tıpkı Irak’ta milyonlarca masum-müsemma insanın katledilmesine göz yuman Obama gibi, domuzlarca Nobel Barış Elçisi seçilmesi beklenir eşkıya başı, bebek katilinin posterleri eşliğinde devlete-hükümete kafa tutuldu. Bir ay kadar evvel İzmir’i “Faşist şehir” olarak tanımlayan; yukarda anılan yerlerde siyasi uzantısı oldukları organize suç örgütüne yardım, yataklık ve yandaşlık yapan, devlete-hükümete karşı gelen, alış-veriş yapanından, kutsal bayram ziyaretine giden otobüs yolcusuna kadar yaklaşık 50 masum-müsemma kişinin hayatına kast edenler için nasıl bir tanımlama yapacak acaba?
Ayrıca nasıl oluyor da; Yargıtay Başkanını ve yargı mensuplarını henüz mahiyeti kesinleşmemiş bir oluşum namına dinlerken; tüm dünyada, menfur bir terör ve tedhiş örgütü olduğu sabit PKK’ya; yardım, yataklık ve yandaşlık yaptıkları bilinen kişileri dinlenip bu eylemler başlamadan önce tedbir alınmıyor? Bunun sebebi bilinmeli!
Söz konusu bölgede kelle koltukta görev yapan asayiş unsurları, asker, polis ve onların vefakâr aileleri bilmeli ki; hükümet, menfur suç örgütünü bitirme konusunda en az onlar kadar azimli,  kararlı ve elinden geleni yapmak emelindedir.  Ki hainler bilsin; “meydan boş değil”
            HELE BİR TARİHE BALALIM!
            Daha önce, Türkiye ile ilgili ve Osmanlı’dan bu yana süregelen bir “toplumsal dönüşüm projesi” açıklamıştım. Bu, her hangi bir resmiyeti olmayan ve tamamen Türk devleti’ni zaafa uğratıp, dolaylı yollarla ele geçirmek, halkını ve kaynaklarını sömürmek isteyen harici mihraklar tarafından, dâhili işbirlikçilerle beraber yürütülen sinsi bir projedir. Projenin aslı, müsebbibin idamı ile sonuçlanan çok eski bir hikâyedir. Anlatalım:
1820’lerde Fener Rum Patriği olan Papa V. (Çingene) Gregorius, dönemin Rus Çarı’na Türklerin yola getirilmesi ile ilgili bir mektup yazar. Mektuptan Padişah II. Mahmut haberdar olur. Diğer yıkıcı ve bölücü faaliyetleri nedeniyle zaten patriğin suç dosyası kabarıktır. Mektup da deşifre olunca, malum Papa, patrikhanenin kapısında asılarak idam edilir. İşte o mektup:
“Türkleri, maddeten ezmek ve yenmek mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden; Padişahlarına, kumandanlarına ve büyüklerine olan itaat ve sadakatlerinden ileri gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.
Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık, cesaret ve secâat (yiğitlik, yüreklilik) duyguları’ da an’anelerine (örf, adet ve geleneklerine) olan bağlılıklarından, ahlâk salâbetinden (sağlamlık ve yüksekliğinden) ileri gelmektedir.
Bu nedenle, Türklerde, evvelâ itaat ve sadakat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını yok etmek,dini metanetlerini zaafa (zayıflık-kuvvetsizlik) uğratmak icabeder. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan harici fikirler ve davranışlara onları alıştırmaktır. Türkler, dış yardımı reddederler; Haysiyet duyguları buna manidir. Velev (hattâ isterlerse) ki, geçici bir süre için zahiri (görünen) kuvvet verse de, Türkleri mutlaka dış yardıma alıştırmalıdır. Maneviyatları sarsıldığı gün,Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kuvvetli, güçlü, kalabalık ve zahiren hakim kudretler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir.
Bu sebeple, Osmanlı devleti’ni tasfiye için mücerret olarak (yalnızca) harp meydanlarındaki zaferler kâfi (yeterli) değildir, ve hattâ sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını (ağırbaşlılığını) tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz etmelerine de sebep olabilir. Yapılacak olan, Türklere hiçbir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribatı, her ne pahasına olursa olsun tamamlamaktır.”
Patrik nam Papa’nın mektubu; İznik Konsüllerinin aynı konuda aldıkları kararlar ile örtüşür ve yol gösterir mahiyettedir. Bu mektup, kendini Bizans’ın hamisi sayan ve SSCB’ne kadar Bizans bayrağını kullanan Çarlığa ‘bahusus projeyi’ ilham eder. Proje, başta yakın akraba Fransa ve İngiltere olmak üzere bütün batı’ya açılır ve anlatılır. Kısa sürede benimsenir ve uygulamaya konulur.
            Misak-ı Milli sınırlarının tek hâkimi TC Devleti ve Türk milletidir!...
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
GRİP VE ASRIN SOYGUNU
            Dikkat edin lütfen!
Bu bir NBC taarruzu, yani biyolojik-kimyasal savaş..
            Aynı zamanda sosyometrik unsurlarıyla tam bir asimetrik saldırı.
            Ülkemizde bundan önce kene taarruzu vardı. Aniden tebahur ettiler. (buharlaşıp yok oldular) Ondan önce, Kuş (Tavuk) gribi… Milyonlarca garip, masum ve müsemma hayvan ateşe atılarak veya fırında yakılarak, hunharca katliamlarla telef ve itlâf edildi.
            Oysa Anadolu kenesi (böğlek) öldürücü değildir. Katil keneler, ya uçaktan atılma veya içerde üretilip sahradan dağıtılmadır. Sonuçta hedef seçilen insanlar en değerli milli varlığımız; Kuş, tavuk, koyun, inek vs. gibi hayvanlarımız ise milli servetlerimizdi.
Hükümetlerin, Polis ve MİT dahil sorumlu kurumların gözü önünde, düşmanca ve alçakça yok edildiler!  Zamanla anlaşıldı ve açığa çıktı ki, bazı hükümetler işbirlikçi idiler. Aleni veya gizli iştirak suçundan başbakan ve bakanlar yüce divan’da yargılandı. 
            Daha da önceleri; Asya, Çin, Japon Gribi, hortumculuk, banka-banker ve döviz zedelik vardı. Mafya-medya-müteahhit-siyaset iştiraki sayesinde bu millet, depremzede de bile oldu. Sahte bunalım ve buhranlar, sanal kaos ve yapay krizler, gerçek kerizler tarafından “soygun-vurgun” amacıyla tezgâhlanırken, fakir-fukara, garip-guraba takımı, hep yolunan kaz ve soyulan taraf oldu. Yıllar boyu ıstırap, dert ve sıkıntılarla boğuştu ve koyun koyuna yaşadı bu millet.
Ama gerçek şu ki; bir türlü yakamızı bırakmadı bu melânet ve illet!

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
KURUMSAL GASP VE KUL HAKKI
            Türkiye Cumhuriyeti, tarihi boyunca hiç görülmemiş uygulamalarla sarsılmakta!..
            Katmerli vergiler, haraç mesabesinde harçlar ve hukuk dışı KDV+ÖTV vurgunu,  .
            Kaynağında vergilendirilmiş kazançtan, müteakip temlik-edinim, alım ve tasarruflarda “tekrar-tekrar” ve defalarca vergi almak. Bu suretle vatandaşa zulmetmek, alenen ve resen haksızlık ve yolsuzluk suçunu hükümet olarak fiilen işlemek. Kamu kurum ve kuruşları, ile bağlı iştirak, işletme ve “her ne kadar özel teşebbüs olsalar bile” resmen devletle ilişkili teşebbüslerde, ayniyle vaki usul, esas, tarh-tahsil ve uygulamalara engel olmamak!      
            Bilâkis, hiçbir hukuki, anayasal, evrensel ve insani gerekçesi, her hangi bir gerçekçi, akılcı, makul-mantıklı dayanağı olmayan bu antidemokratik edinim, uygulama, haksız tahsilât ve tasarrufları “kanun” çıkartmak suretiyle korumak, kalıcı kılmak ve sözde yasallaştırmak!..
            KAMU ADINA HAKSIZ EDİNİM VE CÜRÜM
            Kamu finansmanı amacıyla halktan “çok ağır” vergi tarh, takip ve tahsilâtına rağmen; Hukuk-ahlâk, mantık-mantalite olarak “% 100 kamu hizmetin mütemmim (tamamlayıcı-bütünleyici) unsurlarından; bedel, ücret, aidat, bağış, fon, katkı payı, özel idare hissesi, salma, harç-haraç, sabit ücret, seyyar ücret, döner sermaye gibi, rızaya aykırı ve mesnetten yoksun, spekülâtif “cebri tahsilâtlar yapılması” insan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırıdır.      
            Üstüne üstlük; Devlette istatistik işleri, sabit ücretliye zam kriterleri, eşit işe, eşit ücret, müktesep hakkın korunması gibi, adaletsizlik ve eşitsizliğin derin uçurumlar yaratığı “temel insan haklarına” aymazca ve pervasızca riayetsizlik had safhadadır.
            En vahim olan tasarruf, alçakça, acımasızca ve zalimane hak gasp’ı ise:  
            Elektrik (aydınlanma), Su, Doğalgaz (ısınma), Benzin-Mazot (üretim-ulaşım), Telefon (haberleşme), Konut-Kira (barınma), Eğitim ve Gıda (beslenme) gibi; En başta YAŞAM’ın, sonra da sanayi, tarım, ticaret-ziraat, zanâat-iktisat ve sair bütün toplumsal sürecin TEMEL GİRDİLERİ, hayati unsurları ve vazgeçilmezleri olan mal ve hizmetlerde;
            Haksız vergi (KDV-ÖTV), fahiş kâr uygulamaları!
            Artı: Vatandaş aleyhine “maliyet arttırıcı” edinim-iktisap ve tasarruflar!
            Araya özel şirket ve ortaklıklar konulması gibi aleni ihanet ve hainlikler.
            Başvuru, sınav, kayıt, talep, takip, tahsis ücretleri,
            Bu, her köşeye bir Deli Dumrul dikmek ve köşe başlarını haramilerle tutmaktır!
            Ve nihayet: Maliyetine arzı zorunlu kamu hizmetinden kâr gözetmek suretiyle; “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” zihniyetini güdenler ile “vatandaş koyun, devlet dediğin bir oyun, geleni soyun, gideni soyun” anlayışını, kendilerine şiar edine hırs, ihtiras ve kapris ehli kene, domuz taifesini tatmin vasıtasına dönüştürmektir.. Ki, bu ağır bir küfür ve insanlık suçudur.
            1970’lerde “Finansman Kanunları” namıyla adı ilk kez duyulan akıl, mantık, ahlâk ve hukuk dışı vergiler, yasa zoruyla gasp ve cebri harç kanunları için harekete geçtiği zaman, yer yerinden oynamış ve kıyametler kopmuştu. AP depremler yaşadı. 72’ler harekâtı patladı, 41’lerle büyük sarsıntılar yaşandı. AP bölündü ve mâkus talih sürecine girdi. DP kuruldu. Merkez parçalandı. İktisadi deprem, siyasi krizlerle derinleşti, depreşti ve şimdilerde iyiden iyiye kronikleşti.
            Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti öyle bir hale geldi ki;
            - Hak, adalet ve hukuk anlamını, mutlak etki ve belirleyici gücünü yitirdi.
            - Elli yıldır hükümetlerin hâkimiyet (adaletle yönetim) ilkesi eridi ve yok oldu.
            - Ülkemiz dâhili ve harici bedhahlar tarafından; Resmi-gayri resmi, açık-gizli/örtülü;
İktisadi, siyasi, sağlık, sosyal, kültürel, Hasılı her yol ve yöntemle soyuluyor, sömürülüyor, vakıa soygun ve vurgun günden güne büyüyor. Dahası ülkemizin değerleri, eserleri ve son yıllarda her türden hayvanları kaçırılıyor. En az insanlarımız, sevgili ve değerli halkımız kadar, Allah’ın bir lütuf ve emaneti olan hayvanlarımızda baskı, tehdit, zülüm, işkence ve tehlikeye maruz bulunmaktadır!

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
MİLLİ DEVLET VE MİLLİ EĞİTİM
            2009 yılı “24 Kasım-Öğretmenler Günü” münasebetiyle ele alınacak, işlenecek en önemli ve gerekli konusu; Bence, “milli devlet ve milli eğitim”.
Bu vesileyle, madden ve manen kendilerini kuşatan müzmin çile, derin azap, yolsuzluk, yoksulluk, fak’r-u zaruret, sefalet ve ıstırap sarmalında sürüklenircesine yaşam mücadelesi verirken; Diğer taraftan da “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli, namuskâr ve dürüst, yüksek ahlâklı, zeki, faziletli, erdemli, seciyeli ve seviyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven kadim nesilleri”ni  yetiştirmekteler!...
 
BUNU “BÖYLECE” YAPANLARA, MİNNETTAR VE MÜTEŞEKKİRİZ!..
Lâkin bu açılımların Türkçe ilim, aksiyon, “beka ve basiret” değeri nedir?
Tarih, diyalektik, etik, “TC dava ve misyon”u bağlamında bir bakalım!..
            Türk eğitim ve öğretim (talim ve terbiye) sisteminin temeli ‘milli devlet” esası üzerine kuruludur. Zira milli devlet, milleti meydana getiren unsurların tam bir huzur, emniyet ve güven içinde, geleceğe emin adımlarla yürüyebilecekleri tek ve yegâne idari ve siyasi, medeni sistemdir.
            Eğer dikkat olunursa, günümüzde çok çeşitli etnik kök, dil, kültür, din, mezhep ve inancı (çok dil’li ve çok kültürlü kombinasyonları) toplulukları “imtizaçla” (karşılıklı saygı, barış, demokrasi, uzlaşma kültürü ve anlayışla) bir arada tutan bütün devletler; Üniter değil, aksine milli’dir. 
             Özellikle ve bilhassa 1960’a kadar bu, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Türkçe düşünmesi, Türkçe konuşması ve Türkçe yaşaması” amacına yönelik olmakla beraber; Ülkemizde mevcut hiçbir “anadil”, “etnik kök” Müslim veya gayrimüslim hiçbir unsur olumsuz istikamette etkilenmek istenmemiştir.
            Kaldı ki, 1926, 1927 yıllarında, Lozan Antlaşmasına göre “azınlık” statüsünde olan gayrimüslimlerin bile; Lozan Antlaşmasının sağladığı hak ve avantajlarından hür iradeleriyle feragat ederek, sade ve sıradan Türk Vatandaşı olmaları, bu siyasetteki isabeti, çok belirgin biçimde ortaya koymaktadır.
GENEL OLARAK BİR BAKIŞ
Atatürk ve Cumhuriyet, Türk Milletinin belki en çok ihtiyaç duyduğu bir hususa çok büyük ölçüde önem verdi. “Eğitime..”
Osmanlının daha çok aristokratik bir eğitim anlayışını benimsemesi sonucu (bu, Osmanlının yaşadığı dönemin bir özelliği olarak belki de),  halkın büyük çoğunluğu eğitim imkânlarından yararlanamadı. O dönem 19.yy’ın sonlarına kadar çoğunluğu İstanbul ve Rumeli’de olmak üzere çok az sayıda ilköğretim düzeyinde okul vardı.
Özellikle Anadolu’da yaşayan halkın çoğunluğu okuma dahi bilmiyordu.
Bu da halka dayalı aydınlanma ve kalkınmanın gerçekleşmesini engellemişti.
            Mustafa Kemal’in komutanlığında kazanılan Kurtuluş Savaşı sonucu kurulan büyük TC, yaşamın hemen her alanında olduğu gibi eğitim alanında da seferberlik ilan etti. Günümüzde pek de itibar sahibi olmayan öğretmenlik mesleği, Cumhuriyetin ilk yıllarında el üstünde tutulan çok muteber bir meslekti.
ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ
Bu nedenle, Mustafa Kemal Atatürk, her vesileyle bu mesleğin kutsallığından bahseder, bir milletin kalkınmasında en önemli rolü öğretmenlerin oynadığına inanırdı.
            Cumhuriyetin ilk eğitim kurumlarından birisi 1926 yılında Atatürk’ün emriyle kurulan "Orta Muallim Mektebi’dir". 1926-27 öğretim yılında Konya’da eğitime başlayan Öğretmen Okul’u, daha sonra Ankara’ya taşınarak “Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü” adını almıştır.  Mimar Kemalettin Bey’in yaptığı bu muhteşem binada 1929-30 öğretim yılında Ankara’da öğretime başlayan mektep, sonraları “Gazi Eğitim Enstitüsü” adını almış ve 1982 yılında yapılan yüksek öğretimin düzenlemesiyle ilgili kanunla “Gazi Üniversitesi” olmuş ve misyonunu bu onurlu isimle sürdürmeyi başarabilmiştir.
Dolayısıyla, Cumhuriyet döneminde benimsenen ve uygulamaya konan eğitim felsefeleri, eğitim sistem ve politikaları bütünüyle milli ve buna mümasil bir ilmi temel üzerine inşa edilmiş, üstün insan (seviyeli ve seciyeli insan) yetişmesine büyük katkıda bulunulmuş ve bu politika 1971’lere kadar korunarak istikrarla sürdürülmüştür.
Cumhuriyetin esas olarak yetiştirmeyi hedeflediği insan tipi çağdaş, bilimsel, ilmi ve akılcı düşünen, milli değerlere sadakat ve samimiyetle bağlı, namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu, çalışan, üreten,  kendini geliştiren ve gerçekleştiren ve kendine güven duyan, “vatan, millet ve birlik (birlikte yaşama) sevgisi ile mücehhez bir insan tipidir.
Bunu gerçekleştirebilmek için Atatürk harf inkılâbını gerçekleştirmiş;
Anadolu’nun hemen her yerinde ilkokul ve ortaokullar açmış;
Sadece azınlıkların veya belli bir kesimin değil;
Tüm Türk çocuklarının eğitim ve öğretim görmesi için gerekli her tedbiri almıştı.
KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİ’DİR
Özellikle, kalkınma hamlesine halkın % 80’ninin yaşadığı köylerden itibaren başlamasını sağlayan ve bu amaçla köy okullarını açtıran Atatürk, günümüzün köylü ve çiftçisini hor gören popülist siyasetçilerinin aksine, bu ülkenin temelini ve öz dokusunu oluşturan köylüsüne milletin efendisi tabirini layık görmüştür.
            Sonuç olarak, Cumhuriyetin kuruluşundan 70’li yıllara kadar Türk eğitim-öğretim sistemi, eğitim felsefesi ve eğitim hareketleri ve gelişmeleri derinlemesine ele alınıp-incelenip değerlendirildiğinde; zihinlerimizde büyük bir ufuk açacak kadar önemli, özgün, bütün veçheleri ile milli ve dikkate değerdir.
AÇILIM SÜRECİ IŞIĞINDA BAKIŞ
Oysa günümüzde durum çok farklıdır. Eğitim ve öğretim paralelliği terk edilmiştir. Bundan dolayı eğitim kısırlaşmış, yozlaşmış ve milli mizansen üzerinde tartışma yapılabilecek kadar, boynuz kulağı aşmıştır. Günümüz açılımları ve işbu açılımlar çerçevesinde söz konusu edilenler bunun çok önemli bir kanıtı ve göstergesidir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Sakin KARAKAŞ

Sakin KARAKAŞ HAYAT HİKAYESİ

STAJYER ÖĞRETMEN ADAYLARI OSMANCIK’A HAYRAN KALDILAR
            Geçtiğimiz Cumartesi günü Osmancık İlçe Milli Eğitim Müdürlünce Aday Öğretmenlerin Osmancık’ı gezecekleri haberini aldım. Her zaman olduğu gibi guruba mihmandarlık etmem istendi. Eşimin de ev sahibi konumunda aday öğretmen olarak bulunduğu gurubun gezdirilmesi için gelen bu teklifi severek kabul ettim.
Osmancık İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünce stajyer öğretmenlerin yetiştirilmelerine yönelik temel eğitim kursu çerçevesinde genç öğretmen adayları ile birlikte güzel bir Aralık gününü değerlendirmeye çalıştık. Ağustos-Eylül ve Ekim atamalarında Kargı ve Osmancık ilçelerinde göreve başlayan 20 öğretmen adayının katıldığı kurs sonunda Osmancık’ı gezdik. İlçe Milli eğitim şube müdürlerin de iştirak ettiği program çerçevesinde saat 13.00 de başlayan Osmancık çevre gezisini saat 16.30 da tamamlayabildik. Genç öğretmen adaylarının gözlerindeki ışıltıdan Osmancık’a hayran kaldıklarını gözlemledim.
Yurdum dört bir yanından ilçeye tayin olup gelen bu genç arkadaşlar zamanla böyle güzel bir yerde görev yaptığımız için çok şanslıyız ve mutluyuz diyerek Osmancık’a olan hayranlıklarını dile getirdiler. Program çerçevesinde Osmancık’ın yöresel tatlarından ikramların sunulduğu öğretmen gurubu ile öncelikle Koyunbaba türbesini ziyaret ettik. Burada Koyunbaba hazretlerinin Osmancık’a geliş hikâyesini, II Beyazıt köprüsünün yapımındaki etkisini ve menkıbelerini anlatım.
Daha sonra kısa bir sahil turu yaptık. Daha sonra tarihi köprünün özellikleri ve Osmanlı dönemindeki önemini ölçülerini ve köprünün her iki yakasındaki camilerin yapılış hikâyelerini anlatarak karşı kıyıya geçtik. Bu arada köprüden Osmancık kalesinin muhteşem seyrinin insanı büyülediğini dile getirdiler.
Tarihi Kandiber kalesi, Tarihi ipek yolundaki önemi ve gizli tünellerinin anlatımını yaptım. Bu arada bol bol fotoğraf çektiren gençler bu güzel anları belgelediler.
Bölgedeki en önemli erken Osmanlı dönemi eseri olan Koca Mehmet Paşa (İmaret) camiini ziyaret ettik. Namaz vakti olmasına rağmen cemaatin kolaylık göstermesi ve anlayışlı davranmasını mükemmel bir davranış olarak değerlendiriyorum. Bu davranış Osmancık insanının ne denli konuksever olduğunun önemli bir belgesidir.
İstanbul’un manevi fatihi olan Akşemseddin hazretlerinin ilim tahsil ettiği ve müderrislik yaptığı Akşemseddin medresesi ziyaret sonrası akşam saat 16.30 sularında program sona erdi. Öğretmen adaylarının program sonrası Osmancık öğretmen evinde gezi ile ilgili notlar tuttuklarını gözlemledim. Ayrıca tarafıma konu ile ilgili sık sık sorular sorarak notlar aldılar.
Bu topraklarda doğup büyüdüm Bu memleketin hemen her karesinde anılarım var. Yılların birikimi olan bu anıları ve Osmancık tarihi ile ilgili önemli araştırmaları hayatım boyunca not ettim. Bu iş benim için şereftir, onurdur. Özel bir programın olmadığı sürece guruplara mihmandarlık işini zevkle yapıyorum. Yeter ki ülkemin güzel insanları bu cennet vatan köşesinin güzelliklerinden mahrum kalmasınlar. Ben gezmeyi sevdiğim gibi gezdirmeyi ve rehberlik yapmayı seviyorum. Bu bir tutkudur. Bu tutku sebebi ile ülkemin ellinin üzerindeki vilayetini gezdim. Gezdiğim yerlerle ilgili üç binin üzerinde fotoğraf albümü oluşturdum. Kırk beş saatin üzerinde de video kayıtları oluşturdum. Özellikle ülkenin popüler olan turizm merkezlerine üç beş defa gittiğim oldu.
Bilgiyi paylaşmak kutsaldır. Ben bu açıdan başta Osmancık’ın tarihi değerleri olmak üzere bilgiyi paylaşmayı tercih ediyorum. Çünkü bilgi paylaştıkça güzelleşir ve çoğalır.
Osmancık turizm açısından gelecek vaat ediyor. Özellikle Koyunbaba türbesinin inanç turizmine açılması önemli. Bu bağlamda sivil toplum örgütlerine kamu ve özel kuruluşlara önemli görevler düşüyor.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL

Selma GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

TEL KADAYIF BURMA

1 Kilogram tel kadayıf
1 kilo şeker
250 ceviz için
Bir su bardağı sıvı yağ
1 litre su
Nohut büyüklüğünde 1 adet limon tuzu.
 
            Alınan tel kadayıf açılarak yarım saat kadar normal havalandırılır. Ayıklanmış ceviz izi doğranır bir kaba alınır. Kadayıfın döşeneceği tepsinin az bir yağ ile yağlanır. Kadayıf masa üzerine açılır ve içerisine ceviz konularak sigara böreği gibi sarılır. Tepsiye sıra ile düzülerek tepsi tamamlanınca üzerine yağ ekilir ve kızdırılan fırında pişirilir.
            Bir tencerede 1 litre su ile bir kilo şeker konularak ateşin üzerinde karıştırılarak şeker eritilir. Kaynayan şeker şurubunun içine limon tuzu atılır bir taşım kaynatılır tencere bir kenara alınır.
            Kızartılan kadayıf sıcak ise soğutulmuş şeker şerbeti ekilir. Kızartılan kadayıf soğuk ise kaynatılmış şeker şerbet olarak ekilir.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 24

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

GEÇTİKÇE BAHARLARIN KIYISINDAN…
Biri karanlıkta çıplak, diğeri gece yarısında yorgun…
Bir başkasının babasının babası benzerdi oğlunun oğluna.
Kırardı testiyi, sonra ağlardı.
Değirmenci öğüttükçe zamanı, buğday un, un da ekmek olurdu.
 
Rüzgâr kuş sesi gibi pencere aralığındaydı.
Seçilmiş renklere rağmen her şey simsiyahtı.
Fark edilmiyordu ilkbaharlar.
Kedi gözleri sürüklenip gidiyordu Paris sokaklarından.
Uzaklarda merdivenler yukarı çıkarıyordu ak saçlıları.
Yakınlarda merdivenler derinliğine indiriyordu yırtılmış yamaçları.
Soğukluktan yüzleri eskimişti insanların.
Onlar önceden biliyorlardı “gölgelerin utanmadıklarını...”
Yarın yine aydınlıklar yüreklerinden vurulacaklardı!
Çığlıklar kaplayacaktı ortalığı.
Gülleri fark ettirmeyecekti acılar.
Pencere önlerini saracaktı korku duvarları.
Oldukça zor açılacaktı kapılar.
 
Paylaşılmayan pırıl pırıl gökyüzü,
Denizleri okşayan martılar yırtılmış resimlerle düşecekti ayak altlarına.
Biri karanlıkta çıplak, diğeri gece yarısında yorgun.
Bir başkasının babasının babası, benzerdi oğlunun oğluna.
Kırardı testiyi, sonra ağlardı.
Değirmenci öğüttükçe zamanı, buğday un, un da ekmek olurdu.
 
Rüzgâr kuş sesi gibi pencere aralığındaydı.
Seçilmiş renklere rağmen her şey simsiyahtı.
Fark edilmiyordu ilkbaharlar.
Yarın yine aydınlıklar yüreklerinden vurulacaklardı!
Çığlıklar kaplayacaktı ortalığı.
Gülleri fark ettirmeyecekti acılar…
Paris,  31.05.2003

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 25

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

DESENLER

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

1

 
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

1

Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM