SANAL OLMAYAN ;
 "FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR"
YAZARLAR TOPLULUĞUNA   HOŞ GELDİNİZ !
DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

SAYI 14 01/11/2009

İÇİNDEKİLER
Ahmet CANBABA SUYA SABUNA
Ahmet CANBABA KİMSE KULAK ASMIYOR
Ahmet CANBABANE ZOR İMİŞ

Hüseyin Hüsnü GÜROL ERZİNCAN OVASINDAKİ DOĞALGAZ YATAĞI ÖNEM KAZANMIŞTIR

İsa KAYACAN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK İÇİN,
İsa KAYACAN ÜÇ KALEMDEN, ÜÇ AYRI ŞİİR
İsa KAYACAN MISRALARIN, SATIRLARIN İÇİNDEN
İsa KAYACAN YABANCILARIN SÖYLEDİKLERİNDEN:
İsa KAYACAN BURDURLU GAZİ, AĞIR TOPÇU KADEMLİOĞLU İSMAİL BAŞÇAVUŞ

Mahmut Selim GÜRSEL 10 KASIM
Mahmut Selim GÜRSEL BİLİYOR MUYUZ?
Mahmut Selim GÜRSEL NE DEMİŞTİ!
Mahmut Selim GÜRSEL CUMHURİYET BAYRAMI
Mahmut Selim GÜRSEL BU VATAN BİZİM

Mustafa Nevruz SINACI TÜRK'ÜM DOĞRUYUM
Mustafa Nevruz SINACI İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR
Mustafa Nevruz SINACI TABİATIN LANETİ
Mustafa Nevruz SINACI AÇILIMLAR VE AÇMAZLAR
Mustafa Nevruz SINACI EZELİ DÜŞMANLA RAKS

Müslüm TUNABOYLU 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ UNUTMAYALIM
Müslüm TUNABOYLU NEDEN 10 KASIMLAR  
Müslüm TUNABOYLU Mahmut TUNABOYLU Çile bülbülüm, çile Derdim var fax ile
Müslüm TUNABOYLU İLETİŞİMDE RADYOYU İHMAL ETMEYELİM

Sakin KARAKAŞLI ÖĞRETMEN OLMAK
Sakin KARAKAŞLI YEŞİL BOYALI BİBER
Sakin KARAKAŞLI SİMİTÇİ ELLERİNİ YIKIYOR MU?

Selma GÜRSEL KARNABAHAR KIZARTMASI

Üzeyir Lokman ÇAYCIBU ADAM SENİN BABAN
Sakin KARAKAŞLI KARGANIN AKLI001
 
Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

SUYA  SABUNA  
Bir yazar hangi siyasi çizgide olursa olsun halkın çıkarlarına uygun olmayan, ihtiyaçlarına cevap vermeyen siyasi uygulamaları irdeleyerek, bir dergide yazı yazamaz mı?
Yazamaz diyenler: efendim dergi kültür ve sanat dergisi olmalı, her türlü siyasetten uzak durmalı savı ile okurlarını, ülkemizde olup bitenlerden mahrum bırakıyorlar anlamını taşımaz mı? Oysa siyasetinde bir kültürü vardır. Demokrasi, Cumhuriyet, Mülki idareler, Dış ilişkiler gibi birçok konular siyasetle iç içedir. Bir Türk vatandaşı olarak insan siyasi kültürü de bilmek zorundadır. Bu zorunda olma;  kültür dergilerinde inceleme yazısı olarak yazılan ve bundan binlerce sene önceki Etilerden, Sümerlerden ve hatta bir taş üzerindeki yazı kalıntılarının incelenmesini kaleme alıp bir dergide yayınlanmasından da önceliklidir.
Dergilerde öncelikle yazılması gereken güncel siyasi kültür haberleri elbette ki suya sabuna dokunacaktır.
Şimdi biz Cumhuriyetin kuruluşu ile kurulmuş fabrikalarımızı yok bahasına satmış, elden çıkartmışız. Özelleştirmelere önem verip kağıt fabrikalarını satmışız rafinerilerimizi,  çimento fabrikalarımızı, enerji üreten barajlarımızı satmışız. Telefon konuşmalarımızı yabancıların tekeline bırakmışız.  İstedikleri zaman bizleri dinleme olasılıkları olmasına rağmen.
Ulusalcılığımız, dilimiz, devlet yapımız, Anayasamız, Bayrağımız Sınırlarımız hep tartışılma konusu yapılıyor. Sağlam bina, planlı şehirleşme yapmadığımızdan, depremde ve sel felaketlerindeki ölümlere, kayıplara kader deyip geçiştiriyoruz. Soygun ve talanlara dokunsan senden kötüsü yok. Bazen insanlar kendi dürüstlüklerini ve belirli bir seviyede kalmalarını suya, sabuna dokunmadıklarına bağlarlar. Haksızda sayılmazlar. İnsanlar bazen bozulmamak için mücadele verir duruma gelmiştir. Düşünün bir kere bir rüşvet çarkının dişlisi konumuna getirilmiş namuslu vatandaşımız, inançları gereği o rüşvet çarkının içinde görev alır ama rüşveti almazsa o kişiye enayi gözü ile bakıldığı kesindir. Çevresi mal mülk sahibi olurken o durağandır. Neden böyle insanlarımızı çoğaltmayalım? Neden onlara sahip çıkmayalım?
Artık bütün yaşam tarzımızı suya, sabuna dokunmamak üzerine geliştiriyoruz. Anne babalar çocuklarını, ev kadınları eşlerini, Amirler yanında çalışanları tembihler duruma gelmiş: “Sakın hiçbir şeye karışma gördüğünü görmezden gel, duyduğunu duymazdan. Sağmış, solmuş sakın karışma. Varsın çalsın.  Var mı sana zararı. Çalıyor ama iyide çalışıyor.  Hak ediyor adam”  gibi laflarla kötülüğü ve kötüleri de meşrulaştırmak üzerine toplumsal bir düşünceye de sahibiz.
İnsanlar korkularından neredeyse pandomima sanatçıları gibi işaretleşerek konuşup anlaşmaya başlayacaklar. Herkes sus pus olmuş.
Dikkat edin köşe yazarlarına. Hangi yazar suya, sabuna dokunmadan yazıyorsa o yazarın patronu tarafından sırtı sıvazlanıyor. Eğer yazar inatla doğruları yazmaya devam ediyorsa o gazetecinin işine son veriliyor. Dergilerde böyle. Aman doğruları yazıp eleştiri almayalım. Siyaset bizim neyimize diyorlar. O düşüncedeki yazarlar ayak uydurup kol sallayarak günlerini gün ediyorlar.
Şimdi ben Nobel Barış Ödülünü bir A.B.D. Başkanın almaması yönünden düşüncelerimi belirtsem ve bunun nasıl bir iki yüzlülük olduğunu ve nasıl birilerine yalakalık yapıldığını yazsam bunlar dergide yayınlanmayacak konular mıdır acaba? Türkiye’deki yardım kurumlarıyla ilgili bir yazı yazacaksınız ama içinde yargılanan dernekler geçmeyecek denilecek. Ama en güzeli galiba televizyon haberleri izlemeyeceksin, internete girmeyeceksin, gazete okumayacaksın, ülke sorunlarından, vatandaşın geçiminden haberin olmayacak. Tabiî ki geriye nasıl balık tutulur, Kültür etkinliklerinin değerlendirilmesi, Eymir gölünde ki mangal partisi, Modanın getirdikleri, Yıldız falı gibi yaz yazabildiğin kadar.  Konu çok, atış serbest.
Sevgili dostlar! Okuyanları bıkkınlığa sürükleyecek yazılar yazıp biz değişmeyiz. Biz adam olmayız, eski tas, eski hamam gibi yorumlara sürükleyecek yazılardan gelin kaçınalım. Gelin, biz adam olmayız ı bırakalım, onuncu köye yolculuğumuzu sürdürelim hep beraber. Kirlilik diz boyunu geçmiş,  boğazımıza kadar bir pisliğe batmanın eşiğine gelmiş olabiliriz. İnanın yazılarımızla davranış ve hareketlerimizle, çirkinliklerin etrafında bir halka oluşturalım. Ne kadar doğruları yazsak ta hiç bir şey değişmiyor gibi bir hezeyana kapılmayalım. Hiç olmazsa yanlışa bir adım atacak olanların yollarını, fikirlerimizle değiştirme olasılığı vardır.
Gelin bunun hazzını yaşayalım hep beraber.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

KİMSE  KULAK  ASMIYOR
 
Bu kötüye  gidişin bir sebebi
Var  diyorum kimse kulak asmıyor
Hayatı felce uğratır yağacak
Kar  diyorum kimse  kulak asmıyor
 
Kredi  verdin önüne gelene
Ağlayan var hayır gelmez gülene
Bilmediğini ne olur  bilene
Sor diyorum kimse  kulak asmıyor
 
Yalnız gençliktir varımız yoğumuz
Sırf kendini düşünüyor çoğumuz
Eğitimde dinde çağdaş ufkumuz
Dar diyorum kimse kulak asmıyor
 
Ne zaman, nereye kimler gelecek
Kimler örtülüden para verecek
Bu bilgiyi yalnız  başkan bilecek
Sır diyorum kimse  kulak asmıyor
 
Nöbet değiştirip bırak yerini
Halkım seçer sen üzülme birini 
Bastırılmış  yokluk  zincirlerini
Kır diyorum kimse  kulak asmıyor

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

NE ZOR İMİŞ
 
Söyle vatandaşım doğru değil mi
Girişimiz ne zor imiş A.B ye
Kutsal saydığımız şeylerden ödün
Verişimiz ne zor imiş A.B ye
                        
Öneriler yanlış ,karışık çözüm
Önce kolum gidecek, sonra gözüm.
Bizlere gelişi kolayda, bizim.
Varışımız ne zor imiş A.B ye
        
Başka devletler öz, bizler elde bir
Uygulanmış bizlere şiddet, cebir
Karambola getirip‘te binde bir
Vuruşumuz ne zor imiş A.B ye
        
Hangi devletler çıkacak arkayı
Almasak ta olur A.B markayı        
Onlardayken ipin ucu hırkayı
Örüşümüz ne zor imiş A.B ye
 
Hatalarının oluyor aması
Ara bulur,gönderirler Toması
Çifte standartlar uygulaması
Soruşumuz ne zor imiş A.B ye
 
CANBABA der demek dolmamış çilem.
Susturuyorlar etsek iki kelam.
Peki ağam, peki paşam deyip de selam
Duruşumuz ne zor imiş A.B

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Hüseyin Hüsnü GÜREL
Hüseyin Hüsnü GÜREL HAYAT HİKAYESİ
ERZİNCAN OVASINDAKİ DOĞALGAZ YATAĞI ÖNEM KAZANMIŞTIR
Doğalgaz fiyatlarının anormal ölçüde artması ve bu artışların devam etmesi ayrıca NABUCCU projesi için doğalgaz temininde çok büyük güçlük çekilmesi sebepleri ile; Erzincan ovasındaki zengin doğalgaz yatağı fevkalade önem kazanmıştır.
İnternette yayınlanan http://milliservet.blokspot com Web sitemde Erzincan ovasında Ülkemizin bütün doğalgaz ihtiyacını fazlası ile karşılayacak ve fazlası ihraç edilecek ölçüde çok zengin doğalgaz yatağı bulunduğu konusunda bilgiler verdim.
Bu konuda Devlet Yetkili Makamlarının ve Kurumlarının ilgi göstermesi istenilmiştir.
Bu Web sitesinde açıklandığım üzere depremler esnasında Erzincan ovasında bazı yerlerden çıkan alevler göklere yükselmekte; etraf nur gibi aydınlanmakta; atmosfer sis bulutu ile kaplanmakta, gökyüzü kızıl renge bürünmekte; gökte alev ile yanan doğalgaz ısısı ile; deprem geceleri Erzincan ovasında trilyonlarca m3 çok soğuk hava ısınmakta; ovadaki donmuş karlar erimekte ve her depremde Ülkemizin yıllık doğalgaz ihtiyaçlarından kat kat fazla gökte doğalgaz yanmakta olduğunu; Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı bulunduğunu; bu gerçekleri doğanın bangır-bangır bağırarak ilan ettiğini; Malezya ve Endonezya da olduğu gibi Erzincan ovasındaki fayların içerisinin tıka basa petrol (doğalgaz) ile dolu olduğu konularında yazılı belgeler ışığında bilimsel bilgiler verilerek; Devlet Yetkili Makamlarının, Kurum ve Kuruluşlarının bu konuya ilgi göstermeleri ve yardımcı olmaları istenilmiştir.
MTA Genel Müdürlüğünün 1/500.000 ölçekli Erzurum jeolojik haritasında Diyarbakır’ın Hani ilçesi civarında açılan 13 petrol kuyusunda üretim faaliyeti yapıldığı gösterilmektedir. Bu haritada Hani, Erzincan ovası ve civarındaki petrol teşekkülüne müsait yaşlı çökellerin benzer jeolojik yapıtı olduğu görüldüğünden; Erzincan ovası civarında doğalgaz yatağı bulunduğu bir defa daha bilimsel olarak doğrulanmıştır.
TPOA Genel Müdürlüğünün 13.10.2008/3690-019229 sayılı yazıları ile; Erzincan ovası ve civarında petrol ve doğalgaz arama faaliyetinin sürdürüldüğü konusunda bilgi verilmiştir. Aradan bir yıl gibi uzun süre geçtiği halde; Erzincan ovasında varlığı doğa tarafından kesin olarak belirlenmiş bu doğalgaz yatağı konusunda TPOA Genel Müdürlüğünce Erzincan Ovasında ciddi arama faaliyeti yapılmadığı ve Genel Müdürlükçe bu doğalgaz yatağı varlığına inanılmadığı anlaşılmaktadır.
Erzincan ovasındaki sondaj ve artezyen kuyuları ile yeraltından çıkan sular; depremler esnasında ısınmadığından ve sıcak sular akmadığından; Erzincan ovasında depremler esnasında trilyonlarca m3 soğuk havayı ısıtan ve ovadaki donmuş karları eriten ısının gökte yanan doğalgaz ısısı enerjisinden ileri geldiği kesin olarak belli olmaktadır. Doğa tarafından varlığı belirlenen Erzincan ovasındaki bu çok zengin doğalgaz yatağını hiçbir kimse yok edemeyecektir. Depremler esnasında Erzincan şehrinde ve ovasında bazı yerlerden alevlerin göklere yükseldiği; etrafın nur gibi aydınlandığı, atmosferin sis bulutu ile kaplandığı; gökyüzünün kızıl renge büründüğü; deprem geceleri buz gibi soğuk havanın ısındığı; ovadaki karların eridiği konularındaki gerçekleri Erzincan depremlerini yaşayan sokaktan geçen hamal efendiler dahil, bütün görgü tanıkları tarafından bilindiği halde; bu konudaki gerçekler;
Devlet Yetkili Makamları, Kurum ve Kuruluşlarınca, bilim adamlarımızca ve Üniversitelerimizce bilinmemektedir.
Erzincan depremlerini yaşayan görgü tanıkları yaşamış oldukları bu gerçekleri; Valilik veya Belediye Başkanlıkları vasıtası ile; Devlet Yetkililerine, Milletvekillerine, bilim adamlarına, Üniversitelerimize ve özellik ile Ankara da Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Başkanlığı’na ve Türkiye Petrolleri (TPAO) Genel Müdürlüğüne bildirildiği taktirde Erzincan ovasındaki bu çok zengin doğalgaz yatağı varlığı en kısa zamanda ortaya çıkacaktır. Erzincan şehri ve ovasında, bu konuda araştırma, soruşturma ve inceleme yapıldığı ve depremi yaşayan görgü tanıklarıyla bire bir görüşüldüğü takdirde; bu konudaki gerçekler çok daha iyi anlaşılacaktır. Bu çok zengin doğalgaz yatağı ile Ülkemiz, halkımız ve Erzincan’ın kaderi değişecek; Devletimiz doğalgazda dışa bağımlı olmaktan kurtulacak; vatandaşlarımız çok ucuz doğalgaza kavuşacak; ayrıca, yüz binlerce vatandaşımıza iş imkanı sağlanacaktır.
Bu doğalgaz yatağının işletmeye açılmasıyla; Milyarlarca dolar gereksiz masraf ve israfa neden olacak Mersin AKKUYU ve SİNOP nükleer enerji santrallarının yapılmasından vazgeçilecektir.
Kamuoyuna duyurulur.
 
İnş. Yük. Müh. (İTÜ-1953) - e.MAİL: hhgure@hotmail.com
WEB: http://milliservet.blogspot.com
TEL: 0312.4181237 - 4179051 - 4391925

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

ÜÇ KALEMDEN, ÜÇ AYRI ŞİİR
 
Bana yazılan şiirlerin kitap halinde yayınlanması çalışmalarımızın sonuna doğru gelindi
Aşağıda bana yazılan üç şiir var efendim. Bunlar sırayla;
 
ANADOLU’NUN SESİ
(Sevgi Eser-Ankara, 2009)
 *Prof.Dr. İsa Kayacan hocama ithaftır.
Anadolu’nun sesi, devrilmez koca bir çınarı,
Gücünü katan, teşvik eden, sevgi, selam ocağı.
Araştırma, yazılar elli iki yıllık süvari,
Sayısız kitabın kurdu, vaktinin gönül mekânı.
 
Bir uyanıştır, bir sedadır, titreyiştir gönülde,
Ruhu asla ölmeyen, eşine duyduğu sevgide,
Bütün bir olgu, meşgale durağı, kutsal bir seyir,
Yılların ayak sesini seriyor gözler önünde.
 
İSA KAYACAN-Akrostiş
(Melahat Ecevit, Isparta, 2007)
İnsanlar içinde, nadir olansın,
Seni yazmak, onur olur üstadım,
Aşina yanında, koca deryasın.
 
Kibir nedir, gurur nedir bilmezsin,
Ağzından çıkanlar, sözün incisi.
Yâren hanesine yazar, silmezsin,
Ak kağıda düşer gönül sancısı.
Canâna can telef eden tek cansın,
Acıda, sevinçte, hep arayansın,
Ne yazılsa azdır, bir Kaya-can’sın.
 
İSA KAYACAN
(Birdal Can Tüfekçi, Dalaman, 2007)
İlim çeşmesinin suyu ondadır,
Gürül gürül akar İsa Kayacan.
Dünya’nın en güzel huyu ondadır,
Örnektir bizlere, İsa Kayacan.
 
Bunca yıl çalışmış örnek bir lider,
Bir deryadır bilgin, ummana gider,
Burdur seninle hep, iftihar eder,
Bulunmaz bir eşin, İsa Kayacan.
 
Dostluk yolunda ki, sen meşalesin.
Sevgide rehbersin, ayda halesin,
Şiir ormanında, bir şelalesin,.
Çağlayıp akarsın, İsa Kayacan.
 
Her zaman her yerde, hep bizimlesin,.
Kocaman yüreğinle, koşar gelirsin,
Yurdun her yerinde basında sensin,
Saygılar sunarım, İsa Kayacan.
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

MISRALARIN, SATIRLARIN İÇİNDEN
Şiirlerin mısraları, mektupların, anlatımların satırları içinden seçtiklerimiz olur bazen.
şiirimizin ustalarından, duayenlerinden Feyzi Halıcı hocanın Mayıs 2006’da yazdığı, Dergisi “Çağrı”nın Mayıs 2006 tarihli 558. sayısında yayınladığı bendenize ait dörtlüğü:
 
DR. İSA KAYACAN (Feyzi Halıcı)
Bir bilgedir Doktor İsa Kayacan,
Sınırsız bir çaba, tekmil heyecan,
Gönülden başarı, sonsuz tebrikler,
Nasıl dayanıyor bu hizmete can?
 
BURDUR –BUCAK’TAN ÖĞRENCİ MEKTUBU
Gençlerimiz içinde, geleceğimiz bakımından ümit verenlerin ilk sıralarında yer alan, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Bucak, Hikmet Tolunay Meslek Yüksek Okulu’nun 2 nci  sınıfında okuyan Ökkeş Analık’tan aldığım bir mektup:
53 yılın duayen yıldızı, sevgili hocam İsa Kayacan’a; Size  sizi anlatmaya ömür yetmez:
2 ay önceydi, Gaziantep’teydim İnternette Prof. Dr. İsa Kayacan hocamın yazısını okuyordum. Birden aklıma, hocamı arayıp tanışmak geldi içimden. Uzun süren araştırmalarım sonucu hocamın telefonunu buldum ve aradım. Aradıktan sonra hocam telefona çıktı ve bir anda hayatım değişti.
1 hafta sonra hocamdan telefon geldi, İsa hocam;, “seninle ilgili bir yazı yazmak istiyorum” dedi. Duyduklarıma şaşırdım önce sonra hocama şunları söyledim; “Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu çalışmalarım lafta kalmıyacak söz veriyorum dedim. Gazeteci olunmaz yaşanır dedim.” İsa hocam yazdı. “Geleceğin aydınlığından genç bir ses: Ökkeş Analık” Ben gazete ve internette çıkana kadar yazıyı görmedim. Yazıyı okuduğumda rüyada gibiydim. İlk kez gazeteciliğin duayen isimlerinden Prof. Dr. İsa Kayacan hocam benle ilgili köşe yazısı yazmıştı. Kilis, Ankara, Burdur, Antalya, Gaziantep ve bir çok ilimizde yayınlandı. Bende ilk gazeteciliğe adım attığım gün gibi şımarmayıp çalışmalarımı daha da hızlandırdım.
İsa Kayacan hocama bir teşekkür borcum var. Bu borcumu da çalışarak ve yazarak yerine getireceğim.
Sevgili İsa Kayacan hocam; Başarılı ve üretken bir gazeteci olarak, her yazdığımda aynı heyecanı yaşamayı ve “gazetecilik yarını bugünden yaşamaktır” sözünü hep yanımda taşıyacağım. Siz bana sadece yardım etmediniz. Gazetecilikte ilerlememe ve bu güzel yazıları yazmayı öğrettiniz. Aydın bir gazeteci olarak, sizin izinizden yürüyerek yoluma devam edeceğim.
İsa hocam: Edebiyat ve kültür bahçemizin bekçisi.
İsa hocam: Gençlerin destekçisi, Burdur’un vazgeçilmezi, benimse aydınlığımdır.
İsa hocam: Türkiye ve dünyamızın yaşayan efsanesi gönül penceresidir.
Sevgili hocam;
Yağan yağmurlar vardır, yere düşer ama ıslanmaz,
Yükselen yıldızlar vardı, hep yükselen ama düşmeyen.
Yazanlar vardır ama
Size size anlatmaya, yazmaya ömür yetmez.
(Öğrencimiz Ökkeş Analık,  Bucak-Burdur, Ekim 2009)

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK İÇİN, YABANCILARIN SÖYLEDİKLERİNDEN:
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Yüce Atatürk için, yabancıların neler söylediğiyle ilgili kısa bir araştırma ve değerlendirme yapalım efendim:
1- O, Atatürk Türkiye’yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti. (Muhammed Ali Cinnah, Pakistan’ın kurucusu, Milliyet Gazetesi, 10 Kasım 1954)
2- Türkiye tarihi, bugün, her zamandan çok Batı ve Avrupa tarihinden ayrılmaz bir durumdadır; Atatürk’ün bu yöndeki gayretleri sonuçsuz kalmamıştır. (Charles De Gaulle Neden – Fransa Devlet Başkanı, Vatan Gazetesi, 10 Kasım 1963)
3- Kemal Atatürk yalnız bu yüz yılın en büyük liderlerinden biri değildir. Biz Pakistan’da O’nu, gelmiş, geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz (Eyüp Han, Pakistan Devlet Başkanı-Cumhuriyet Gazetesi, 10 Kasım 1963)
4- Yakın ve Orta Doğu’da ilk Cumhuriyet, doğuşunu O’na borçludur. Bu cumhuriyet, birçok ulusun milli özgürlük savaşlarına ışık tutmuştur. Atatürk’ün yönetimindeki Türkiye’nin uluslararası otoritesi yükselmiş ve ülkesi dünya siyasetinde önemli bir rol oynamaya başlamıştır. (Nikita S. Ruşçef-Sovyetler Birliği Başkanı-Milliyet Gazetesi, 10 Kasım 1963)
5- Atatürk adı insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk ulusuna ilham veren önderliğini, modern dünyayı anlayışındaki ileri görüşlülüğü ve bir askeri önder olarak kudret ve cesaretini hatırlatmaktadır. (John F. Kennedy-ABD Başkanı, Hürriyet Gazetesi, 10 Kasım 1963)
6- Kemal Atatürk veya bizim O’nu o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman çok duygulandım. Türkiye’yi modernleştirme yolunda Atatürk’ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O’nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum (Jawaharlal Nehru, Hindistan Başbakanı, Gazeteler, 10 Kasım 1963)
7- Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk Milletine nasip oldu. (Lody George-İngiltere Başbakanı, 1922, K.Atatürk ve Milli Mücadele T. 1958-S.508),
8- Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. (Winston Churchill-İngiltere Başbakanı, Tan Gazetesi 18 Aralık 1938)
9- Mustafa Kemal sosyalist değildi. Fakat görülüyor ki iyi bir teşkilatçı, yüksek anlayışlı, ilerici, iyi düşünceli ve akıllı bir önderdir. O, soygunculara karşı İstiklâl Savaşı yapıyor. (Lenin, Rus İhtilâli Lideri, 1921- Tek Adam 1964,S.378)
10- Paşa, size nasıl hayran olmayayım? Ben Fıransa’da laik bir hükümet kurmuştum. Bu hükümeti Papa’nın Paris’teki temsilcisinin yardımı ile papazlar devirdi. Siz ise bir Halife’yi kovdunuz ve gerçek anlamıyla laik bir devlet kurdunuz. Siz, bu taassup içinde laikliği bu topluma nasıl kabul ettirdiniz? (Edouard Herriot-Fransa eski Başbakanı-1933-Yazılmayan Yönleriyle Atatürk,1963, 5.62)
11- Kemal Atatürk için daimi bir anıt tesisi münasebetiyle Türkiye’ye tebriklerimi arz ile gurur duyuyorum. O’nun gösterdiği yolda yürüyen büyük ulusunuz çok önemli başarılar elde etmiştir.(Dwight D.Eisenhower- ABD Başkanı, Anıtkabir Özel Defteri’nden, 1953)
12- Sakarya Savaşı, Sakarya Zaferi, yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım? (Habib Burgiba-Tunus Devlet Başkanı, Cumhuriyet Gazetesi, 26 Mart 1965)

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

BURDURLU GAZİ, AĞIR TOPÇU KADEMLİOĞLU İSMAİL BAŞÇAVUŞ
(Yarası sarıldıktan sonra, sedye üzerinde ateşe devam eden, “Vatana parayla hizmet edilmez” diyerek, ikramiye ve şeref aylığını almayan, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı kahramanlarımızdan;)
Burdur’un Yenice Mahallesinden Kademlioğullarından Hasan oğlu 1303 doğumlu ağır Topçu Başçavuşu İsmail Doğaner, Çanakkale ve İstiklal Savaşlarında yararlılıklar, kahramanlıklar göstererek “gazilik” mertebesine yükseldi. Dört madalya aldı, adına destanlar yazıldı.
Duygularını zaman zaman şiirle anlatan İsmail Doğaner 90 yaşında 04.04.1972 tarihinde Burdur’da vefat etti. 05.04.1972 tarihinde askeri törenle, Burdur mezarlığındaki 248 parseldeki aile mezarlığında toprağa verildi.

Bazı makale ve destanlarda “Kademloğlu İsmail Başçavuş” olarak kaydedilmekte olup “Kademlioğlu” doğrusudur. Esas adı ve soyadı ise: İsmail Doğaner’dir.

Seddülbahir mıntıkasına topları yerleştirenlerden biri olan, yarası sarıldıktan sonra sedye üzerinde ateşe devam eden, düşman gemilerinin üzerine top yağmuru yağdıran, Çanakkale Savaşlarının bilinmeyen yönlerine ışık tutan kahramanlarımızdan biridir Kademlioğlu İsmail Başçavuş.

Bu satırların yazarı İsa Kayacan’ın Ocak 1991’de genişletilmiş 2 nci baskısını yayınladığı “Burdur Hatırlamaları” adlı kitabın 173-188 nci sayfalarında yeralan Kademlioğlu İsmail Başçavuş’un, tespit edebildiğimiz aşağıdaki görüşleri, önemlilik ve ilginçlikle karşımıza çıkmaktadır:

- Çanakkale Boğazı’ndan geçip, Haydarpaşa’da şekerli kahvelerini içeceğini hükümetine rapor edenler, denizin dibinde tuzlu kahvelerini içmişlerdir.

- Türk vatanına göz dikenlerin gözleri kılıcımızın ucu ile oyulmuştur.

- Nâra Burnu’na askeriye tarafından bir sefer noktası tertip edilseydi Dumlupınar Denizaltı Gemimizden 70-80 arkadaşımızı kaybetmezdik. Bunlar masum katarında şehitlerdir.

- Çanakkale’de aldığım yarada kalan bir mermi parçası, İstiklal Harbinde Köşk Cephesinde geceleri düşman üzerine keşif kolu giderken iltihap edip, geriye sevkedildim. 36 senesinde mermi parçası hak tarafından dışarı atıldı.

- Alman Batarya Kumandanına “ateş altında kaldık, siz ateş edin” diye haber verdik ise de ateş açmadılar. Ateş açmadıklarını Alman Grup Kumandanına şikayet ettim.

- Yaşım yetmiş, vücudumda er kuvveti mevcuttur. Elan askerliğe devam etmekteyim. Ordumuz harbe lüzum gösterdiğinde, yüz yaşıma girsem harbe iştirak ederim. ORDUMUZA AŞK OLA: Kademlioğlu İsmail Doğaner’in yakınlarından elde edebildiğimiz ve başlığını koyduğumuz “Ordumuza Aşk Ola” adlı “Burdur’un Yenice Mahallesinde, No: 29’da” kaydı bulunan şiiri aşağıda sunuyoruz:

 

ORDUMUZA AŞK OLA…

Subh-u mesahlarda top başında olanlar

Hatt-ı âlisinden düşmanları bulanlar

Ve (Ulül emri minküm) ayetini tutanlar

Medet Allah, Türk ordumuza aşk ola.

 

Hakkın divanında olur mu hatır

Nice marifetler kalblerde yatır

Var ise eksiği Hüdam sen yetir

Medet Allah, Türk ordumuza aşk ola.

 

Bin dokuz yüz ellialtıyı görenler

Hak ile bâtılı tefrik edenler

Doğan erin hakikatini bilenler

Medet Allah, Türk ordumuza aşk ola.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
   10 KASIM
 
Geldi yine Ata’mızın gittiği o gün
Onun bizi bırakıp ebediyete göçtüğü
Sahip olduk mu Onun emaneti olana
Yoksa savsakladık mı bıraktığını bize
Ey Vatan evladı dilerek bizlere dedi
Gençliğe emanetini okuduk mu gereği gibi
Anladık mı okuduksa da ne dediğini bize
Tuttuk mu onun bize verdiği büyük emrini
Hayır, Ata’m! Sana layık olmadık bizler
Vatanımızı bölmeye çalışırlarken baktık
Parçalanmaya üç kuruş için çanak açtık
Gidiyor diyen birkaç kişi azınlıkta kaldı
Azınlıkların tahakkümü ile eridik bizler
Maddi, manevi ne varsa sattık savdık
Atam! Biz senin dediğinin tersini yaptık.
Şimdi siliniyor “Ne Mutlu Türküm Diyene”
Dağlarda bazıları küsüyorlarmış diye!
Küserse küssün bu ne biçim kardeşlik
Tek taraflı taviz olur mu bizde bir sorsak?
Özünü bilmeyen kişilerle birlikte gitmek
Vatanı parçalatan Irak gibi olmaya namzet
Olduğumuzu görmüyor muyuz ey Türk bak!
Şimdi Irak kalmadı ırak oldu Araplık
Geçti yerine bize kendisini kardeş diyen
Kardeşlikten nasibini almamış ırk
Vatana karşı silah kullandı dağa kalkarak
Şimdi düze inmek için taviz istiyor şuna bak.
Tavizi verende veriyor ses yok Şehit’imin atası
Anası, çocuğu, babası başka ses yok neden?
Acaba bizde mi Türk değimli idik de sustuk
Sadece Ülkede onlar mı vardı biz yoktuk
Atam! On Kasım’da serzenişimi af et
Elimden gelen bu neme ile sana müracaatım
Ben bunu bu sitemde böylece yayınlarım.
Anlayan anlar bana ne diyemem zamana
Benden size bu kadar anlayan anlamayana
Anlatır belki bunu bir zaman sonra onlara
İş işten geçmez Irak gibi olmaz İnşallah
Türkiye’m Dünyanın en güzel Vatanı benim!
07 Kasım 2009 Çorum 20,25 
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BİLİYOR MUYUZ?
 
Biliyor muyuz ne yediğimizi biz.
Biliyor muyuz ne dediğimizi biz.
Kimi af ettiğimizi biliyor muyuz?
Kimin ne yedirdiğini irdeliyor muyuz?
Ne oldu medeniyet denilen canavar!
Bize neler yedirdi medenisiniz diye
Neler dedirdi çıkarımız için size
Yaratanın yarattığını bozan biziz
Ceremesini çeken gariban kimsesiz
Bozduk tabiatın yeşilini, dağını, taşını
Şimdi de yapıyoruz dölsüz tarımı
İnsanlara yediriyoruz para için bunu
Genetiği bozulmuş yiyecekler için bizler
Sıraya giriyoruz Kanser olmak için bizler
Ucuz olsun da nasıl olursa olsun deriz
“Beleş olunca mezara bile hemen gireriz”
Bizlere takdim ettiler hormonu önce
Yedik pek çoğumuz olduk “obezite” adayı
Bizde hormonlu olduk şiştik hepimiz!
Ey halkım! Biz  denek miyiz neyiz?
Yoksa ülkemiz insanı satılık kobay mıyız?
Kim alıyor bizim üzerimizden denek parasını?
Kim emiyor bizim saf ve temiz kanımızı?
Neden sormuyoruz bizler sus pus olmuşuz,
Üzerimize serpmişler mezar toprağını,
Neden diyemiyoruz, bizler bunlara neden?
İşte gençler dikkat edin sağlığımız birlikte
Sessizliğimizle gidiyor bu güzelim Vatan
07 Kasım 2009 Çorum 21,50
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
NE DEMİŞTİ!

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
CUMHURİYET BAYRAMI
Türk Tarihinin en önemli günlerinden birisi olan 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Cumhuriyeti ilan etmesi dolayısı ile kutlandığı, Türkiye'nin önemli Resmî Bayramlarından olan “Cumhuriyet Bayramı” dır.
Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı Hükümeti tarafından görevlendirilerek, Anadolu bölgesinde düzeni sağlaması için Osmanlı Devleti'nin onayı ile kırık dökük bir gemi ile, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. Anadolu’da bulunan askeri kuvvetleri ve dağıtılmış Türk askeri birliklerini kontrol amacı ve Türk birliğini korumak için kongreler düzenledi.
23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplandı. Meclis, Mustafa Kemal Paşa'yı "Meclis Başkanı" olarak seçti. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Halk ve düzenli ordular düşmana karşı savaş verdiler, omuz omuza mücadele ettiler.
Kurtuluş Savaşı zaferle bitmesinden itibaren 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi “Saltanatı Lağvetti”. Padişah Vahdettin "Vatan Haini" ilan edildi ve yurdu terk etti.  24 Temmuz 1923 tarihinde, Lozan şehrinde, Lozan Üniversitesi'nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri tarafından Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır.
Bu antlaşma ile yeni bir devletin temelleri atılmıştır. Fakat Devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemiştir. Bu topraklarda kurulmuş olan Vatan nöbetini Selçuklu Türk İmparatorluğunun dağılmasına yakın zamanda kurulan Osman oğulları Beyliği kurulmuştur. Bu beyliğin devamı olan Osmanlı İmparatorluğu'nun da süresini doldurması ve dağılması ile birleşen ve işgal devletlerine karşı kazanılan Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından; Türkiye Devleti'nin Misakı Milli sınırları içinde bir Cumhuriyet olduğu 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilmiştir.
Hepimiz bu bayrama sahip çıkacak vatan evlatlarını yetiştirmek ile görevliyiz. Bu vatanı bize emanet eden Atatürk’ün “Gençliğe Hitabını” sık sık okumalı ve gençlere ne demek istediğini anlatmalıyız. Bu Vatan binlerce yıldır Türk egemenliğinde kalmış ve ilelebet de Türk egemenliği’nde kalacaktır.
“Ne Mutlu Türküm Diyene” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği yoldan bizleri saptırmak isteyen bedbahtların çıkacağı ve kişilerin ülkeyi satacağını ve düşmanın çizmeleri ile çiğneneceğini gören kişi yine yanılmamıştır.
Arkadaş; Yurdunu yabancıya çiğnetme. Ülkeni başka adlarla bölgelere ayırma çabalarına karşı çık. Bu ülke senin ülken sahip çık.
29 Ekim Bayramınızı kutlar ülkemizin ve bizim nicelerine ermesini dilerim.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BU VATAN BİZİM
 
Bu vatan bizim Ey Türkoğlu Türk!
Uyan artık uykundan sen;
Üzerindeki ölü toprağını silk.
Gözlerini para pul ile boyayanları
Gör artık bunları iyi tanı;
Bunların kim olduğunu söyledi
Mustafa Kemal Atatürk;
Oku onun gençliğe hitabını!
 
Ülkeme Dostuz diye yaklaşanlar,
Ülkemi kime neye pazarlarlar?
Bu pazarladığın vatan senin mi?
Bu Vatan Türkiye Türkün mü?
Sen Türkiye’de yaşar isen,
Türksün bunu bilmez isen,
Sen ki Türkü sevmez isen
Bu ülkede bulunman neye ki?
Bana ne istiyorsun açık söyle!
 
Sana öneriliyor sınırlar,
Osmanlı Devletisin diye,
Geçmişteki sınırları mı?
Geçti onlar inan öyle.
Sana oraları verelim diyenler
Elinden alanlar onlar değil miydi?
Şimdi sana vaat edeler
Bunlar değil miydi çabuk söyle!
Vaat ettikleri toprakta
Bulanların içinde var biri
Önce onun ortadan kalması iste
Sonra sana verileni kabul eyle.
Sonra seni onlar yok ederler,
Ağzına sürdükleri bir parmak balı
Sonra kustururlar batman ile
Ey Türk Vatanının sahipleri
Gitti gidiyor derler iken
Sahipsiz olmasın ülken
Sahip ol vatanına sen!
Vatan elden gitmez iken!
14 Ekim 2009
 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
TÜRK’ÜM, DOĞRUYUM
Ulu’l-emr (yönetim-hükümet) tarafından “milli birlik ve kardeşlik projesi” biçiminde açıklanıp-tanımlanan ve asıl adı “demokratik açılımlar” olan eylem plânının en başında “Kürt açılımı” yer almaktadır.  Bunu; Irak, Ermeni, Rum-Yunan, Kıbrıs, İsrail, AB gibi evrensel; Dil, din, demokrasi, hukuk, ahlâk, anayasa, Alevilik vs., mahalli-yerel, sözde bilimsel, ekonomik-sosyal kültürel açılımlar izliyor. İş bu açılımlarda gözlenen tek ve yegâne temel nosyon “orijinal be objektif” olmamaları; Her birinde hâkim unsur mürailik, iki yüzlülük, yapaylık, sanallık ve zorlama! Üstelik her açılımın kendine özgü takipçi, iddiacı ve sav’cısı belirli lobiler var. Bunlar arasında en dikkat çekeni; çok sinsi ve kurnazca ‘milli birlik-kardeşlik teranesi’ ardına sığınıp-saklanarak, esasta Kürt kisvesi ile Ermenicilik yaptığı ayan ‘GDO-AB’ damgalı dönme, devşirme, koza ve kriptolar. Her biri elli yıldır kamuoyunda iyi tanınıyor. Tanınma nedeni ise: Mâ-aile ‘Türk milleti ve devletinin başına atılan” her taşın altından çıkmaları. Tüm kirli ellerin, menfur emellerin ve belaların patentli sahibi olmaları.
EYLEMLERİ KARAKTERLERİNE UYANLAR
Bu güruhun lâğım çukurlarının bile kabulden hayâ edeceği iğrenç sicilleri var.
Kimlik ve kişilikleri karakter kavramına ters; Ahlâken tam bir çöküntü içindeler. 
Bilumum rüşvet, iltimas (my bradır işleri) ayırma-kayırma (hamili kart, kardeş-yoldaş meselesi), görevi kötüye kullanma, hırsızlık-yolsuzluk, gasp-irtikap, suiistimal, organize çıkar örgütçülüğü (yol arkadaşlığı), anarşi, terör-tedhiş taşeronculuğu (bu kisve altında uyuşturucu, beyaz kadın ve insan-köle tüccarlığı, kiralık katillik, GDO, tohum, hormon, ilâç, ilâh ve silâh lobiciliği) ve ticari particilik (siyaset simsarlığı) ile din tüccarlığı yapanlar hep bu güruhtandır.
Bunlar, benzerleri, yardım ve yatakçıları Türk halk lügatinde “domuz” olarak nitelenir.
Zira bu gelenekte: ‘devletin malı deniz’, ‘hırsızlar ve yolsuzlar domuz’dur”
Bahusus güruhun en nefret ettiği “şey”: DOĞRULUK ve DÜRÜSTLÜK!…
Bu nedenle 2009 yılı başından itibaren “AND’IMIZ” a fena taktılar.
Merhum Dr. Reşit Galip tarafından yazılan ve Mustafa Kemal Atatürk tarafından uygun görülerek, tasdik ve tasvip edilen ve bütün okullarda okunması emredilen milli AND.
*Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanım!..
BİR İHANET VE MENFUR TEŞEBBÜS
Dahili bedhah, dönme, devşirme, koza ve kriptolar öncülüğünde;
'Andımız kaldırılsın’ başvurusu:
“Diyarbakır'da mazlum-der ile bazı kimseler, okullarda her sabah okutulan "Andımız" ın kaldırılması için Milli Eğitim Müdürlüğü'ne başvurdu.
YANDAŞ-YOLDAŞ MUTLULUĞU
Müteakiben hadise, akredite dediğimiz; Türkiye’de yayınlanan ‘yabancı medya’da, buna paralel ‘kartel gazetelerinde’ yer aldı. Nesebi bozuklara “mevzii” olsun diye kasten tahsis edilen köşelerden vaveyla yükselmekte gecikmedi. “Evet, evet, ne demek Türk’üm, doğruyum, çalışkanım! Ardından dağa taşa yazılan, Kürt’ün gözünün içine sokulurcasına  “Ne Mutlu Türk’üm diyene” demek de çok yanlış! Bir üniter devlette olmaz böyle şey, antidemokratik bunlar, hem de şoven, açılımların özüne, ruhuna, amacına aykırı bunlar!
Sonra ‘hiç umulmadık ve beklenmedik bir biçimde” MİLLİ eğitim bakanı: “Konu elbette tartışılabilir” dedi. Ne yazık, ne ayıp ve ne büyük bir talihsizlik bu! Haklı ve doğru tepki gösterenlerin sesi-soluğu boğuldu. Yazılmadı, yazdırılmadı. Ekranlar vatanseverlerin ve milli devlet yanlılarının yüzüne kapandı. İhanet şebekeleriyse aylarca gündemden düşmediler.
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE
Bir kere, “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesi orijinal değil, soyutlama, aslı şöyle:
“TÜRK Demek: Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamaktır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene” Sözün özü ve aslı bu. (Bak: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu / MNS)
Vecizenin aslına ve orijinaline 1960 sonrası hiçbir yayında rastlayamazsınız.
Atatürk’ün 1924 (1928) Anayasası ile eser, hizmet ve inkılâpları da perdelenmiş; DP tarafından, 1938-1950 fetret devrinden sonra tekrar canlandırılan ve hayata geçirilen “Milli Rejim Kemalizm” , gizlenen, hafızalardan, hayattan ve tarihten silinmeye, inat, ısrar ve özenle unutturulmaya çalışılan bir rejim haline gelmiştir.
AĞA BABALARINDAN ÖRNEK 
İşte size menfaatleri uğruna 'analarını bile satarlar' denilen, de’Facto haymatlos ve fiili primitiflerin hayran olduğu, 72 buçuk milletin yaşadığı, kamusal alanda İngilizceden başka bir dil kullanmanın yasak olduğu ABD’de her sabah “ilk, orta ve liselerde” söylenen AND:...
"I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all"  Yani: “ABD'nin Bayrağına ve o bayrağın simgelediği Cumhuriyete sadakat için AND içiyorum. Herkes için özgürlük ve adaletle, Allah'ın gözetiminde, bölünmez – tek vatan"  ABD kaç yaşında? 233; Osmanlı: 624, ya TC: 86, ayıp, ayıp, utanın biraz!..
NE TÜRK VE NE DE DOĞRU-DÜRÜST
Yukarda verdiğim örnekte açıkça görüleceği üzere; Neseben ve asaleten Türk, bilhassa Müslüman Türk’lerde “insan’a ve insanlığa aykırı” bir eylem, cürüm, teşebbüs ve yüzkarası suç temayülü yoktur. Çünkü, genelde zekâ düzeyi çok düşük primitif varlıklar, kripto-koza, dönme-devşirme, mason-misyoner ile Sırp-Rum-Yunan, Ermeni ve kompleks içinde kıvranan Bulgar halkları gibi kronik Türk-İslâm düşmanlarında çokça ve sıkça görülen bir hastalık bu.
Dolayısıyla “dâhili bedhah” (iç düşman) dediğimiz uzantılarının huyudur kötülük.
Sosyolojik bir vakıa, ama gerçek!
Ülkemizi Gümrük Birliği tuzağına atmada acele ve öncülük edenler dönmedir.
NEDEN? ÖNCELİKLE 301 VE CMUK!...
Bunu bir düşünün!..
Neden AB en çok CMUK üzerinde durdu?
Niçin Türkiye, en ağır ve amansız dayatmalara CMUK nedeniyle maruz kaldı. 
Hatta bu uğurda ağır cürümler ve cinayetler işlendi?
Ve nihayet: Ölüm cezası niçin kaldırıldı bir düşünün!..
Tabii bu bağlamda “AB yanlısı olmanın” ne anlama geldiğini de…
Türk insanının anlamakta çok güçlük çektiği bir meseleyi daha düşünün lütfen.
Milliyetçi (nasyonal) bir parti (MHP) nasıl AB yanlısı (enternasyonal) olabilir?
Ya millet enayi yerine konulup, fena halde kandırılmakta ya da “amansız” bir oyun oynanmaktadır!....Ne dersiniz? = Türk; Öğün, çalış, güven!... 
 
 
 
e.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR
Önce “ATA” sözünü iyice araştırdım. Bulgular şöyle:
1. Kökeni Kumuk Türklerine kadar dayanan, orijinali "İt haplar, kervan geçer" olan çok güzel bir Türk atasözüdür. İlk kez 1600’lerin başlarında Muhammed Şeybâni Han'ın Divan adlı eserinde yer almıştır. "ne kadar hır gür çıkarmaya, engel olmaya çalışsalar da cürümleri yetmez, bu isler olacaktır" anlamına gelir. (İnternet: zamane sözlük)
Burada ‘it’; yasa, usul, ahlâk ve kural dışı, gelenek ve düzen karşıtı suç odaklarını;
Kervan: Meşru ve hukuki, kurumsal düzeni, yani “devlet” i simgeler. 
2. 2007 Eskişehir mitinginde RTE muhalefeti eleştirirken: “Onlar çok konuşuyor ama biz çok iş yapıyoruz, içiniz rahat olsun, kervan yürür, kervan yürür!..” diyerek muhalefete meşru yoldan hakaret etmiş ve kalabalığın bilinçaltına "içinizden biriyim" mesajını vererek seçmenine seçmen katmıştı. (İnternet: İTÜ sözlük)
Örnek analiz edildiğinde; Alın teri, el emeği-göz nuru ve bilek gücüyle çalışarak helâl kazanan, vergisini veren, namuslu-dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu hayat süren “iyi insan ve iyi vatandaşlar” kervan ehlini; Yalan-talan, soygun-vurgun, polemik ve demagoji takımı ise iti, yani güruhu temsil etmektedir. 2008 -2009 küresel ekonomik krizi çıkaranlar da bunlardır.
Şimdi atasözünü ‘din, iman-itikat, hak ve hakikat’ miyarına (ölçeğine) vuralım.  Ortaya çıkan fotoğraf şu:
Ana ve evrensel yasalara özenle uyan, adalet ahlâkı ve hukuk bağlamında meşruiyet kespeden, kul hakkı ve haramdan şiddetle, mutlaka kaçınan “Namuslu, Dürüst ve Demokrat” kesim “hak yolunda yürüyen” kervan; Başta kene, sülük, vampir, bit-pire ve domuz misal (yasa ve ahlâk dışı) mazarrat “it” güruhundandır.
Şimdi bir örnek daha:
3. Gerçek yaşama bakıldığında dünyanın en güzel atasözü. Bakarsınız mahalle, sokak, hatta apartmanınızda bazı tipler vardır. Siz kendi başınıza yaşamak istersiniz, sevdiklerinizle parkta, bahçede gezer oynarsınız. Derken bunlar türer gelir, onların farkına bile varamazsınız. Size taş atarlar, lâf atarlar. Adam sanıp siz de taş atarsanız, attığınız taşa yazıktır. Atmazsanız durmazlar. Durmadan bulaşırlar yağlı kara gibi. Gene taş atar. it gibi ürür dururlar. Yapılması en doğru hareket kervanı devam ettirip melâneti yok saymaktır. İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Bu itleri yok saydın mı bu sefer, it sürüsünü toplar ve dalaşmaya başlarlar.
Bozacının şahidi şıracı hesabı birbirlerinin yalakalığını yaparak, sürü sepet saldırırlar. Ha, akıllı insan ne yapar? Bunları kaale almaz. Bırakır havlayan havlasın. Eh, itin ağzı torba değil ki büzesin. Eğer illa havlayacaksa susturamazsın. Lâf yetiştirmek adına öğrenmemişsin ki, bu saatten sonra it' çe öğrenecek değilsin!  Sen kendi yoluna devam eder gidersin. Doğrusu kervanın selameti için, “İte dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmak” evlâdır. (İnternet: Eksi Sözlük)
YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
Yukarda açıklanan ve örneklenen atasözümüzle adeta birebir ötüşen, onu tamamlayan ve bütünleyen bir atasözümüz daha var: “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe”
Anlamına gelince:
1. Büyük bir zafer için her tehlikenin, hatta ölümün göze alındığını belirtir, sonunda büyük bir başarıya ulaşmak için yok olma tehlikesi bile göze alınır. (Viki sözlük)
2. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' demişler. Devlet başa geçmezse leş kargaları ortaya çıkar..Devlet Milletimizin güvenliğini ülke asayişini sağlamak zorundadır..yaklaşık 5 yıldır asayiş ve güvenlik önemsenmemekte ve kap, kaç-kurtul anlayışı hakim olmuştur..Ayrıca, devletin başına 'Devlet' gelmez ise, ya 'Devlet' başa ya kuzgun leşe.
KERVAN, “ADALET” VE “MEDENİ SİYASET’İ” SİMGELER
Hukuk hikmetle (iyilik, insanlık, hakkaniyet), kervan meşruiyet ve adaletle kaimdir
Başta Türk’ler olmakla, vahiy kaynaklı dindar yahut lâik; hak ve lâyıkıyla “hüküm-hikmet” üzere devlet, millet ve yönetimlerde “medeni siyasette” gelenek ve gerçek budur.
Devlet, adalet ve faziletle (hükmeden yönetim) baştadır, iktidardır;
Kuzgun (soyguncu-vurguncu, bozguncu) it’ler ve kuduz köpekler leş’tedir.
İt (kötüler, harici ve dâhili bedhahlar) ulur, kervan (devlet) onur ve erdemle yürür. 
Ürüyenlerin, kervana yürüyenler arasından taraftar, yandaş ve yoldaş bulması büyük bir felâket; kervan Türkiye devlet’tir;.icrayı kullanan hükümet; Her konuda ve mutlaka adaletli, itlere karşı daima tedbirli, temkini-mukavim ve teyakkuz halinde olmaya mecburdur.     
EBED-MÜDDET DEVLET:
Amerika da çocuklar her sabah AND içiyorlar. Anaokulundan Lise sona kadar tüm öğrenciler sabahları ders öncesinde, ayağa kalkarak hazır ol’da şu yemini ederler:
“I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all; Amerika Birleşik Devletleri'nin bayrağına ve o bayrağın simgelediği Cumhuriyete bağlılık ve sadakat için AND içiyorum. Allah’ın gözetiminde herkes için adalet ve özgürlük. Bölünmez, tek vatan Amerika" 233 yıldır bunu yapmaktadır. Anayasalarının nihai hükmü de: “Ya, Amerika’yı seveceksin ya da defolup gideceksin”
Halbuki “TÜRKÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM” biçimindeki andımızın yanlış ve aykırı olduğunu tartışacak kadar alçaklaşır, köpekleşir, bir güruh olur, ama “it ulur, kervan yürür”. Devlete ve halka silâha çekmedikçe, polise taş atmadıkça, hırsızlık-yolsuzluk, anarşi, terör-tedhiş yapmadıkça “itin ürüme hakkı” vardır. Bu “hayvan hakları ve demokrasinin” doğal gereğidir. Devlet, hayvan haklarına ilişkin mevzuat ikame ederek bunların da hakkını korur. Ama güruhun “insan hakları” dernekleri oluşturarak ağır istismarları yanlıştır.
Bunu AB veya ABD’nin it’leri yapabiliyor mu? Asla ve kesinlikle hayır!. Üstelik dünyada ne kadar ırk, din, dil ve inanç unsuru varsa ABD’de hepsi var.
AB ülkelerinde de durum Amerika’dan farklı değil. Sokaklar bin türlü ırkla dolu.
ABD VE AB’DE BAŞKA NE VAR?
Meselâ ABD’de gerçek anlamda demokrasi, hukuk ve bütün kurum ve kuruluşlarıyla (kendi vatandaşları için) adalet vardır. Kimse polise taş atamaz, itiraz edemez, el aldıramaz, ABD Kızılderili, İNKA veya AZTEK katliamı yaptı diyemez. Suç işlemek, vergi kaçırmak, yolsuzluk ve suiistimal ‘devlet hariç’ herkse yasaktır. Devlet ise kendi ülkesinde suç işlemez, ülke dışında bütün Amerikalılara suç işlemek serbesttir. İçerde idam cezası ve adalet vardır. Polis iyi çalışır. Hukuk işler. OYSA AB’de ölüm cezası yoktur. Başta Türkler olmak üzere bütün yabancıları yakarak, işkenceyle veya hapiste öldürmek serbesttir. Yabancıların birbirlerini öldürmelerine, sömürmelerine ve işkence etmelerine de karışmazlar. Yeter ki, asli unsura halel gelmesin. Batıda, ABD’de olduğu gibi demokrasi de yoktur. Türkiye’ye nazaran bir tane bile lâik devlet yoktur. Örneğin bütün Avrupa da “milli dil” dışında, parklar ve bahçeler dâhil asla başka bir dil konuşulamaz. Avrupa’ya gidecekler önce dil kursuna gitmek zorundadırlar. AMMA LAKİN! Bize göre Amerika ve AB, aşırı milliyetçi, şoven, dindar ve anti-lâik (gerici, mürteci ve yobaz) olduğundan, dünya nüfusunun üçte ikisini sömürür, milletleri diledikleri gibi böler-ayırır, birleştirir-üleştir, insanlar ve halkların kaderleriyle diledikleri gibi oyun oynarlar. AB konseyi insan hakları komiseri Alman T. Hammarberg “Ne mutlu Türk’üm diyene” demeyi ayrımcılık olarak niteler. Buna Türkiye’deki it’ler çok sevinirler! İşte, Kürt sorunu, Alevi sorunu ve dersim isyanını bastırma yerine “katliam” diyenler bunlardandır.
NİÇİN?.. İliklerine kadar sömürdükleri, kaderleriyle oynadıkları, böldükleri ve parça-parça ettikleri devletlerde hak, adalet ve hukuk olmadığı için. Tıpkı Lord Curzon’un Lozan da İsmet’e dediği gibi, şimdi kuduz it’ler ürümekte, kuzgun leşe çullanmakta, kervan acizlik ve şaşkınlık içinde bocalamaktadır. Oysa Türk Devlet-Millet geleneği: Kul hakkı, adalet ahlâkı, fazilet derecesinde Cumhuriyet ve tam demokrasi; Sorun bunların tebahur etmiş olmasıdır.
Bu gelenek 27 Mayıs isyanıyla çökertilmiş; Yürürlükten kaldırılan Atatürk anayasası ile Milli devlet ve milli siyaset çökertilmiştir. İmar-inşa, “Temiz Eller” ile mümkündür. ..
 
e.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
TABİATIN LANETİ
Ancak, yıllardır amansız hastalıklara neden olan, insanları zayıf düşüren, dirençlerini (antikor özelliğini) kıran, madden-manen büyük zaaf, bedensel-ruhsal hasar ve tahribata neden olan hormonlar ile; Yahudi tekelinde kronik kanser misali; ‘kimyasal-biyolojik savaş’ unsurları bağlamında ülkemizi saran, insanlarımız, ürünlerimiz, tarım-toprak, su ve ziraatımızı alçakça sabote edip, olumsuz etkileyen tohum konusu ilişkilendirilerek birlikte ele alınmalı ve işlenmeliydi. Maalesef öyle olmadı. Ama buna da şükür. 
Lütfen hatırlamaya çalışınız! Aziz Nesin ne demişti?
“Bu ülkede yaşayanların yüzde 60’ı geri zekâlı ve aptal!..”
Aziz Usta bunu söylemeye söyledi, mahkemelik de oldu ama sebebini söylememekle çok büyük bir haksızlık yaptı millete. İşin garibi soran da olmadı. Ama biz, şahsen sormamış olsak da, soranları ve cevabını alanları bulduk, bildik, öğrendik..
Sebebi: 1963’den günümüze giderek yoğunlaşan-yaygınlaşan hormonlu gıdalar!..
İlk izin verenlerin, Atatürk’ün kurduğu (Tohum, fidan, hayvan vd) Islah İstasyonlarını kapatanların ve et, süt, meyve, sebze ‘besin-gıda maddesi” namına ne varsa  hepsi dahil içine hormon katanların Allah belasını versin! Usul ve füruğlarına, dahili bedhah (iç düşmanlar) ve harici patronlarına lânet olsun. Sözde bilim adına bunlara arka çıkanların tamamına da…
GDO VE HORMON TEPKİSİ
Hormonlu gıda ve GDO katkılı ürünler, antikor oluşumunu önlemekte ve hastalıklara karşı vücut direncini sıfırlamaktadır. Bu nedenle, DSÖ verilerinin de açıkça gösterdiği gibi dünyada hastalıklar hızla artmakta, Tıp bu artış karşısında aciz kalmakta, milletlerim milli gelir ve servetlerinin en büyük bölümü ise bu durumda sağlığa gitmektedir. Sağlık ve ilâç sektörü ise, büyük ölçüde virüs üreticilerinin elindedir. Yani GDO, suni tohum ve hormon imalatçılarının; Yani, İlâh, İlâç ve Silâh tüccarı vampirlerin elinde…
BİR KAÇ ÖRNEK:
1. Ülkemizin sağlık (sektör, ilâç, alet-edevat, teknik donanım ve tahkim) harcamaları toplamı 50 milyar Dolar/YIL olup; Sosyal Güvenlik yatırım, prim ve idame harcamaları buna dâhil değildir. Üstelik bu 50 milyar dolar tutarındaki miktar bütünüyle gâvura gitmektedir. 
2. Yabancı sigara üretim ve satışından önce ülkemizde “sigaradan ve sigaraya bağlı” hastalıklardan ölenlerin sayısı yılda ortalama 15-20 bin iken; Şimdi bu rakam yılda 120 bin kişiye ulaşmıştır. GDO, programlı tohum ve hormon kaynaklı ölüm ve hastalık sayısında ise akıllara durgunluk veren bir artış vardır. Bunu anlamak için 1963-2009 dönemine ait “nüfus ile mukayeseli” hastane, hasta, yatak ve ex sayılarına bir bakmanızda zaruret vardır.          
Aşağıda, başta GDO konusu gelmek üzere, buna mümasil, insan sağlığı, doğal bitki varlığı ve bu alanı etkileyen faktörler hakkında mükemmel bir çalışma ve araştırma var.  *
Asla kafa karışıklığına yol açmayacak, son derece net, objektif ve orijinal bilgi, bulgu, tespit ve tavsiyelerle tahkim edilmiş “bu” değerli çalışmayı; Konjonktür gereği aydınlatma görevimizin bir parçası olarak bilgi ve görüşlerinize sunuyorum.
GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR MI???...
            Uygarlığın son yıllarda gösterdiği baş döndürücü gelişmeler, önceleri imkânsız görülen amaçların ve hedeflerin belirlenmesini, onların şekillenmesini etkilemiş, günümüz koşullarında farklı yaşam biçimlerinin insan eliyle oluşmalarına yol açmıştır.
Başka bir deyişle, insanoğlu, doğaya bir ölçüde müdahale etmeye başlamıştır. Bilimsel gelişme ve insanın doğaya müdahalesi, belki de bundan sonraki tartışmaların odak noktasını teşkil edecektir. Var olan teknolojiler ve bunların insanlığın geleceğindeki rolleri konusu ise, tüm dünyada temel tartışmaları da beraberinde getirmiştir.       
Son günlerde basın ve televizyon kanallarında, daha önce son derece sağlıklı görülen bir katkı maddesinin yasaklanmasına, yada, insan sağlığı adına tedavi amaçlı kullanılan farmasötik (ilaç formunda) bir ürünün sakıncalarının ortaya çıkmasına dair haberlerin ciddi anlamda yoğunlaşması dikkat çekmekte ve ürkütücü boyutları gözler önüne serilmektedir.
            Yıllar boyu sağlık için tüketilen onlarca çeşitli (doğal olmayan) maddelerin yarattığı riskler, üreticileri çok da fazla üzmüş veya ticari kaygıların ağırlığı açısından, standart insanların vicdani sorumlulukları kadar bile etkilemiş gibi görünmemektedir.
Bu tavır sürmekte ve insanlar tarafından beslenme yoluyla alınan her türlü ürün için, birbirine zıt iki farklı anlayışı karşı-karşıya getirmektedir.Kabul edilmiş,yıllarca denendiği için risk değerlendirilmelerinde sorun yaşanmamış, yeni gelişmeleri ve mevcut metodolojiyi savunanlarla, belirlenen süreler için gerekli etkileşim analizlerini yaparak çok yeni atılımları öngören modern moleküler biyoteknolojiyi savunanlar, tamamen karşıt görüşler ileri sürmekte ve mücadele etmektedirler.
            Mevcut teknolojileri ve doğal yöntemleri benimseyenler için, genetiği değiştirilmiş organizmalar, (GDO) onlarca yıl sonra ortaya önlenmesi, aşılması mümkün olmayan risklere ve sağlık sorunlarına neden olabilir endişesi ile zaten sıcak karşılanmamaktadır. Genetik alanında sağlanan olağanüstü gelişmeler ve bunların günlük gıdalarla sürekli tüketilir olması, bir zamanların korku filmlerine konu olan frankenstein (frankenşıtayn) türü varlıklar veya metabolizmalar oluşturması riski yüzünden genellikle reddedilmektedir.
Sigaranın kanser riski bile onlarca yıl sonra ortaya çıktığına göre, bakış açısı ile ilgili olarak, hak vermemek elde değildir. Modern moleküler biyoteknolojiyi savunanların, çeşitli kültür bitkilerinin genetik şifreleri ile oynayarak ve aslında bitkilere, bitkilerden değil de, çeşitli mikroorganizmaların genlerinden alınan molekülleri monte ederek sağladıkları avantajlar cazip görünmesine rağmen “hayvanlaşmış bitkiler” ortaya çıkmaktadır.
Süreç içinde hangi olumsuzlukların yaşanacağını tahmin etmek bile bazen çok zorlaşacaktır. Kanser tedavisi için kullanılan ilaçların tedavi etmesi gereken kanseri geliştirdiğinin tespit edilmesi,  normal ve kabul edilir deneme sürelerine rağmen ortaya bu sonucun çıkması, bitki genlerine bitkisel olmayan moleküller monte edilmesine karşı çıkanların ellerini doğal olarak güçlendirmiştir.
Genetiği değiştirilmiş organizmaların gerekliliğini savunan üreticilerin savları ise, genellikle, daha yüksek verimlilik, zararlılardan etkilenmeyen veya zararlıların etkisine daha az maruz kalmış en düşük hasarlı ürün elde edilmesi, hızla artan dünya nüfusu gibi konulardan bahsedilerek desteklenmektedir.
Çeşitli ürün yelpazelerinde yapılan deneyler sonucu alınan neticeleri savunarak, bu şekilde yapılan üretimin gelecekte tek çıkış yolu olarak gösterilmesi ve bunda ısrar edilmesi gibi, belki de kabul edilebilirliğini iyice zorlaştıran bir yaklaşımla sunulması, bu ürünlerin, şüphe edenleri tatmin etmekten uzak bir görünüme bürünmesini sağlamaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü araştırmalarında hastalıkların % 72 kaynağının beslenmeye bağlanması, bu açıdan baktığınız zaman ürkütücüdür. Bilimsel gelişmeye karşı çıkmak ve çeşitli buluşları reddetmek, düşünen üreten insan için asla mümkün değildir. GDO larla ilgili çalışmalar ve onları geliştirip insanlığa sunan modern moleküler biyoteknoloji şaşırtıcı bir hızla mesafe almakta, radikal bazı değişimleri de beraberinde getirip güncelleştirmektedir.
Son derece karmaşık, kontrolü güç, hassas ve titizlik gerektiren bir dizi teknoloji uygulamalarıyla elde edilen bu ürünler esas itibarıyla ‘genlerle oynamayı’ gerektirmektedir.
Tarihe baktığınız zaman mucitlerin yaşamlarını pek zengin olmadan sürdürdüklerini, başka bir deyişle, buluşların kabul edilmesinin öyle kolay bir iş olmadığını biraz da üzülerek izlersiniz. Çünkü teknoloji ve gelişme, sıradan insanlar için, takip edilebilir veya hemen algılanabilir konular değildir. Bir yeniliği takdim edersiniz.
Onlarca yıl geçtikten sonra değeri anlaşılabilir.
Geçen süre insanlık adına kayıp hanesine yazılması gereken ve paranın satın alamadığı tek şey olarak öne sürülen zamandan başka bir şey de değildir.
Son 25 yıl içinde ortaya çıkan genetiği değiştirilmiş ürünlerin de böyle bir süreç yaşaması son derece doğaldır. Bilim adamları ile sıradan vatandaşların aynı konuya çok farklı bakmaları normaldir, mümkündür. Arada ise diğer gelişmelerden farklı bir risk faktörü vardır. Söz konusu olan materyalin etkileyeceği ve belki de geri dönülemez hasarlara yol açacağı varlık, bizzat insanını ta kendisidir.
O halde, konu tamamen insan varlığının geleceği ile ilgilidir. Yanlış beslenmenin, sadece insanların oluşturduğu çevre kirliliğinin, doğal olmayan gıdaların, doğal olup da bilinçsiz yemek hazırlama metotları ile aslında yenmeyecek duruma getirdiğimiz gıdaların ve diğerlerinin insan varlığına yönelttiği tehditler gözden geçirilirse, geleceğimiz adına, her türlü teknolojik gelişmeyi daha çok araştırıp, ince eleyip sık dokumamız gerekmektedir.
Başka bir açıdan baktığımız zaman ise durum gerçekten çok ciddidir.
Aynı konuda, bilim insanlarının bu seviyede farklı düşündükleri ve taban-tabana zıt görüşlere sahip olarak ısrarcı tutum takınmaları olağan bir durumdan çok öte, gerçekte ise acıtıcıdır.
GDO lu ürünlerin Dünya Ticaret Örgütün’ün (DTÖ) baskıları ile bu kadar yaygınlaştırılması, doğal ürünler üzerindeki riskleri, ürünlere karşı çıkanların haklı çıkmaları halinde insanlık için, belki de bir felakete neden olabilecektir.
Savunma mekanizmaları çok güçlü çeşitli hayat formlarının, bu tür ürünlere direnemeyişleri, bu ürünlerin kuşku ile karşılanmasında en büyük etkenlerden biridir. Çünkü, insan organizması, kültür bitki zararlısı diğer canlılarla kıyaslandığı zaman, daha dirençsiz, daha büyük risk altındadır.
Etkilenmesi ise onlarca yıl sonra olabilmektedir. Sürekli yüksek oranda alkol kullanan insanda görülecek olan hasarlar, bazen 40-50 yıl sonra ortaya çıkmaktadır. Acaba yeni geliştirilen  genetiği değiştirilmiş organizmaların etkisi kaç yıl sonra ortaya çıkacak veya insan genetiğini de etkileyerek kuşaklar arasında bir deformasyona neden olmayacağı nasıl garanti edilecektir?
Gen teknolojisi en başta, mısır, soya, patates, pamuk, kolza ve domates ürünlerini gündemine almış, yoğun olarak ülkemize girmeye başlamıştır. Son yıllarda yapılan spesifik araştırmalardan kamu oyuna bildirilen bir örneği sizlere sunmak, bir fikir vermesi açısından önemli olabilir.
Pancar şekeri tamamen doğal olan pancar bitkisinden elde edilmektedir.
Doğal yollardan, katkısız, sağlıklı şeker elde etmenin en garantili ve geçerli metodu budur. Ülkemizde kurulan fabrikalardan bazıları ise nişasta bazlı şeker üretmekte ve piyasaya sürmektedirler. Bu üretim biçiminde genellikle GDO lu mısırların yaygın olarak kullanıldığı ise çok yüksek bir ihtimaldir. Önceki yıllarda ortaya çıkan deli dana hastalığının artışı ile, insanlarda rastlanan ve hızla artan Alzheimer hastalığının büyük ölçüde GDOlu ürünlerle ilişkilendirilmesi, durumun zaman içinde yükselen bir tehdit boyutunun da olduğunu gözler önüne sermiştir.
GDOlu ürünler doğal olmayan çevre kirliliği oluşturmakta, diğer bitki formlarını etkilemekte, ekosistemi değiştirmekte ve önemli oranda sosyo-ekonomik sıkıntılar yaratmaktadır. Bir kısım ürünlerde ise baz olarak domuz geni kullanılıyor olması iddiası, işin başka yönüdür. Sağınıza solunuza baktığınız zaman rahatlıkla görebileceğiniz çeşitli allerji vakaları artışı, yine GDOlarla ilişkilendirilmektedir. Alınan toksik (zehirli) maddelerin tasfiyesi ise başlı başına sorun oluşturmakta, ortaya çıkan toksisite (zehirlilik) zor giderilebilmektedir. Antibiyotiklere direnç kazanmış patolojik (hastalık yapan) mikroplar, kanserojenik etkiler, besin değerlerinde görülen bozulmalar ve geliştiği saptanan beri-beri hastalığı da tabloyu genişletmektedir.
En çok dikkat çekmesi gereken konu ise, organik hallerindeyken hayatlarını bu ürünlerle sürdüren doğal bitki zararlıları, aynı bitkinin GDO’lu olanını ASLA YEMEMEKTEDİR.
Doğal ürünlerin öneminin arttığı günümüzde, sahip olduğu coğrafyası ile ve 12600 endemik çeşitliliği ile dünyanın önde gelen bir ülkesi olmamızın farkına varmamızın ve buna göre bir üretim modeli oluşturmamızın zamanı geldi ve geçiyor. 
Kontrolsuz, denetimsiz, araştırma laboratuarları eksik ve yetersiz uygulamalarla çağın gerisinde kalarak bu tehditlerin  üstesinden gelebilmenin mümkün görülmediği ülkemizde durum gün geçtikce daha vahim bir hal almaktadır.Var olan kaynaklarımızın altın değerinde fırsatlar sunduğu bu coğrafyada, risk oluşturmayan organik gıda üretiminden vazgeçerek, GDO lu ürünleri tercih etmenin, günümüz koşullarında, kendi-kendini tüketmekle eş anlamlı olduğu inancı ile, aziz milletimizin tüm insanlarına, sağlıklı, mutlu ve geleceğinden endişe duymayan bireyler olarak mutlu günler dilerim. 
 
(*) Süleyman AKDEMİR: 1948 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamladıktan sonra A.Ü. Ziraat Fakültesinden mezun oldu. (1969) Almanya’da Goethe Enstitüsünde dil eğitimi aldı. Uzun yıllar ticaretle uğraşan Akdemir, imalât, ihracat ve gıda maddeleri bayiliği gibi çeşitli iş alanlarında faaliyette bulundu. Yurt içi ve yurt dışı araştırmalarını, mesleği gereği “Beslenme ve Koruyucu Hekimlik, Çevre Sağlığı” gibi alanlarda da sürdüren Akdemir’in; Kemalizm, Din, Sosyo-Ekonomik Sistemler ve Felsefe gibi alanlarda da yoğun araştırmaları vardır. “Tek Çare Kemalizm” Akdemir’in ilk kitabıdır.  
Kendisi, aynı zamanda “Tek Çare Kemalizm” isimli kitabın da yazarıdır.
 
Mustafa Nevruz SINACI; e.MAİL: gercek.demokrat@hotmail.com
WEB: http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
Posta: PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT: Kaynak göstermek şartıyla makaleler yayına izinlidir.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
AÇILIMLAR VE AÇMAZLAR
Her ne kadar hükümet, ‘Akan kanlar dursun; Analar ağlamasın’ gerekçesiyle cürmünü cemaate mâl-etmeye; ‘milli birlik ve kardeşlik’ yalanı ile de, suç teşkil eden eylemini devlet politikası göstermeye çalışıyorsa da nafile. Çünkü olay bir komplo, baskı ve dayatma eseri.
Bakınız!..Yunan Savunma Bakanlığı’na yakınlığı ile bilinen, Amina&Asfalia dergisi yazarı ve strateji uzmanı Dimitris Patsules, Derginin 2009 yılı Temmuz sayısında; “ABD’nin, PKK’yı baskı aracı olarak kullandığını ve tamamıyla yok etmeyeceğini, Güneydoğu Anadolu bölgesinin uzun vadede, ABD ve İsrail’in desteğiyle oluşturulacak ‘Büyük Kürdistan’a dâhil edilmesinin planlandığı”nı yazıyor.Makale şöyle:
“ABD askerinin 2010’da Irak'tan çıkması ve bölgede istikrar sağlanması çerçevesinde, PKK ile TC hükümeti müzakereye başlama kararına yöneldi. Şimdiye kadar PKK'ya katlanan ve onu Türkiye'ye karşı baskı unsuru ve sorun aracı olarak kullanan Washington, Afganistan-Pakistan cephesinde ihtiyaçların artmasıyla ABD ordusunun Irak'ta kalamayacağını anladı ve 2007’de politika değiştirerek Ankara ile PKK 'nın tehdit unsuru olarak kalmaması konusunda bir anlaşma yaptı. Karşılığında İsrail'den sonra Amerika'nın Orta Doğu'daki en sadık müttefiki olarak K. Irak'taki Kürt hükümetini tanımasını ve Irak'ın istikrarına yardımcı olmasını istedi.
Sonuçta, Bağdat ve Kuzey Irak Kürt hükümeti, PKK'ya cephe aldı. Örgüt kaçış yolu, eğitim-ikmal ve yeniden organize için üs olarak kullanacağı güvenli bir yer kalmadığı için Türkiye'nin güneydoğusunda eylemlerini sürdüremeyecek.PKK şimdi zor durumda..Çünkü ABD Irak'a istikrar kazandırmak istiyor. Kürtler ise var olan ‘devletlerini’ koruma peşinde...
Amerika ve İsrail, Orta Doğu'da ‘Büyük Kürdistan’ın kurulmasını öngörmekte ve 12 milyon Kürt'ün yaşadığı Türkiye’nin G. Doğusunun bu devlete dâhil edilmesini istemektedir. Bu stratejinin uzun vadede Türkiye'nin çöküşüne neden olacağı unutulmamalı!..”
KRİTİK HAFTA:
Yazar, Ekim sayısındaki "Kürt Meselesindeki Gelişmeler" başlıklı makalesinde: "Kürt meselesi kritik haftaya girmiştir. 25 yıl süren savaştan sonra ilk kez çözüm imkânı, TC’nin bütünlüğünü kurtarma çabalarıyla birlikte görünmektedir. Esasında Washington isterse, bir gecede PKK'yı yok edebilir veya Irak kuvvetlerince temizlenmelerini sağlayabilir. Ancak, ABD şu aşamada PKK'yı yok etmeyi değil, bir süre daha kullanmayı planlamaktadır.. .
Ayrıca, ABD ve AB'nin PKK'ya karşı Türkiye'ye sağladığı yardımlar karşılıksız değil. PKK izole edilmeden siyasi çözüm bulunması talebi ağırlıklıdır. Erdoğan’ın Kürtler için geniş özgürlükleri kapsayan planlar hazırlaması ABD-AB isteğidir. Sonuçta, kaybeden Türkiye’dir. Çünkü çete savaşının bedeli askeri galibiyet değil, hükümetle müzakere ve siyasi bir çözümün kabul ettirilmesi idi. Bu itibarla PKK, hedefine ulaşmayı başarmıştır.
Türkiye ve Kürtler arasında gerçek savaş, artık siyasi arenada sürecektir. Ancak bunun devamı, öngörülen çete harekâtlı baskı manivelası ile mümkündür. Şimdi Erdoğan, Kürtlere mümkün olduğunca az şey vermeye ve PKK'yı silahsızlandırmaya çalışmakta, oysa Kürtlerin amacı özlü haklar ile siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamda kendi kaderlerini tayin edebilmedir.
Generaller ve milliyetçi partilerin, Kürtlere serbestiler verilmesine tepkileri mesnetsiz değildir. Her ne kadar, DTP ve PKK'nın askeri sorumlusu Murat Karayılan, federe devlete dair taleplerini terk ederek, Türkiye'yi bölmeyecek bir çözümü kabul ediyor gözükse de; Türk liderler Kürtlerin gelecekte ülkeyi bölmenin ön şartlarını yarattığını, bunun sonucu olarak da, sonuçta bir Kürt devletinin kurulacağını bilmektedirler. İşte bu, İsrail ve ABD'nin hedefidir."
Yunanlı strateji uzmanı D.Patsules olanları böyle açıklıyor. Atina Büyükelçiliğimizin bir tekzip’i var mı? Hayır. Hükümetten tepki, reddiye? Yok. Öyleyse hükümetin “demokratik açılım”ının her ne kadar içeriği belli değilse de, birtakım “ayrıcalık ve serbestiler” kapsadığı tahmin edilen projenin uygulamaya konulması halinde, Dimitris Patsules’un ifade ettiği gibi, bunun uzun vadede Türkiye’nin lehine gelişmeler yaratmayacağı çok açık.
Kimsenin aklına gelmez ve “hayati önemi haiz olmasına rağmen” kamuoyu ve halkın gündemine girmezken; 2009 yılı Kasım ayı başında Tarım Bakanlığı’nın ilgili yasa’dan önce, yönetmeliğini yayınladığı GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) konusu ‘umulmadık bir biçimde” patlama yaptı ve “şok etkisiyle” gündeme oturdu.
Bu, ‘genelde dünya; özelde vatan, insan, toprak, bayrak ve doğa (çevre) sevgisinin ne anlama geldiğini ve ne demek olduğunu?’ bilenler, rasgele değil, ‘bilinçle-inançla’ yaşayan, başka deyişle ‘diğerkâm’ insanlar için çok önemli, sevindirici ve ümit verici bir gelişmedir.
İnşallah bu mücadele sonuç alınıncaya ve halkımıza yönelik kimyasal-biyolojik savaş unsurları def edilinceye kadar, azim, irade, bilim ve kararlılıkla sürer…
Bu ‘bilinçlenme ve kutsal olan yaşamı koruma” savaşının sürmesi zorunludur..  .
ÇÜNKÜ: “Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; hızla çoğalan, çeşitlenen ve artan hastalıkların % 72’sinin kaynağının besinler ve beslenmeye bağlanmakta olduğu” kritik bir dönemde konu, son derece önemli, dolayısıyla güncel olması çok doğru, yerinde ve isabetli.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
EZELİ DÜŞMANLA RAKS
Siz, Drakula kimdir, nedir, bilir misiniz?
Drakula, Ulah (Germen) asıllı prens III. Vlad (Voyvoda)’dır.
Türkleri alçakça-kalleşçe, canlı-canlı kazığa geçirerek veya vücutlarına kazık çakarak katleden; Korumasız bebek, çocuk, ihtiyar ve kadınlara yönelik mezalimi sayesinde adı tarihe “Kazıklı Voyvoda” olarak yazılan, vampirleşen ilk yarasa türüdür.  Karanlık Batı ve her batılı ferdin iliklerine kadar sinmiş Türk-İslâm düşmanlığının en iğrenç örneklerinden biri olan III. Vlad Dracula (Tepeş) kara büyü okulu Scholomance'da öğrendiği büyüler sayesinde ölüm'den korunmuş (1431-1476) döneme damgasını vuran terör-tedhiş ve iğrenç suçlarından olsa gerek yaşarken Vampir'e dönüşmüştür. Goethe gibi İblis’e köle olunca dünyayı ele geçirme ve kana bulama sevdasına düşmüş; Fakat, dünyayı bu karanlık, kirli-kanlı el (crna ruka) ve kâbustan Osmanlı kurtarmış ve kafası kesilerek cehennemin dibine havale edilmiştir.
Papa II. Urbanus ve Türk Kemiklerinden Kilise
Peki, ya Çek Cumhuriyeti’nde Sedelik’e giden var mı?
Gittiyseniz “Türk ve Müslüman” kemiklerinden mamul kiliseyi görmüşsünüzdür.
Evet, Çek cumhuriyetinin Sedelik kentinde çok korkunç bir kilise var. Adına Kilise denilen bu şeytan tapınağının inşaat malzemesi ne tahta, ne taş ve beton, ne de demir, Tapınak tepeden-temele Türk (Müslüman) kanı ve kemiklerinden mamul. 1218'lerin sapık papa’sı II. Urbanus haçlı savaşlarında öldürülen Müslüman naaşlarını gurur ve övünme aracı olarak Sedelik’e getirtmiş ve kemiklerinden kilise inşasını emretmiş. Papa’nın isteği üzerine 40.000 Türk’ün mübarek kemikleri derdest edilerek, bu menfur (kirli-kanlı, vahşi ve insanlık dışı yaratığın) emri yerine getirilmiş. Bu iki örnek, Müslümanlara hayâsızca saldıran ve ‘terörist’ diye iftira eden AB ironisi, iblis damarı, kanı-kimyası bozuk haçlı zihniyetinin gerçek yüzü ve tarihi hakikatini açıklayıp, “bizdeki mukallit, gaflet, hıyanet ve dalalet erbabına” hatırlatmak içindir. Tarihleri kan-kâbus, terör-tedhiş ve lânetle kazınmış sürülere medeni denilemez.
ŞOK RAPOR  "Ermeniler 2 milyon Osmanlı'yı öldürdü" (ABD, 22 June 2009)
ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi ve Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirterek: “Reagan’ın başkan olduğu 1981’de bu konu, Beyaz Saray tarafından araştırıldı. Sonuçta Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeni iddialarının asılsız olduğu belgelendi. Bu nedenle Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasından korkuyorlar…” dedi ve açıklamalarını şöyle sürdürdü:
 “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı ‘müthiş’ sayılabilecek bir hoşgörü, özen ve özveri gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek olarak belgelendi. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu aynı araştırmalarla kanıtlandı. Ancak burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”
Mesele şu ki; Hiç kimse, kiminle dans ettiğinin farkında bile değil. Ülkemizde 7 yıldır vahim bir ‘bilinç kaybı ve milli şuur erozyonu’ yaşanıyor. Elli yıldır gaflet, dalâlet ve hıyanet hâkim! Bu nedenle “açılım” namına sahneye konulanların vahşi, alçak, hain ve kalleş batı’nın ‘Türk açılımı’, namı diğer ‘Şark Mesele’sinden’ başka bir şey olmadığı idrak edilemiyor!
Yani yönetim, gaflet-dalalet ve hıyanet içinde değilse, Yunan Temyiz Mahkemesinin Kıbrıs kararı ile ABD’den mezkür belgeyi alsın ve müzakere masalarına koysun bakalım.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ UNUTMAYALIM
24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle geçmişimize, hele yakın tarihimizde bir gezinti yapmak istedim. Umarım benim bu gezime sizde katılır davetime hayır demezsiniz.
24 Kasım tarihinde ne olmuştur ki Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır?
Konuyu izninizle biraz açalım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan sonra ülkede bazı yeniliklerin yapılması bir kaçınılmazdı. Bugüne dek çok yazıldı çizildi amma yine de yazmak yine de çizmek gerekliliğini bir türlü yaşamımızdan uzaklaştıramıyoruz.
Okulların açılışı günlerinde eğitim ve öğretimle uğraşan yetkililerin ülkede hala okuma-yazmadan mahrum vatandaşlarımızın bulunduğundan söz edilmesi, bazı rakamlar öne çıkarılması doğal olarak görülmektedir. Bu rakamlar hemen her yıl birbirine yakın şekilde öne çıkarılmakta, hala okur yazar onanından bahsedilmektedir. Yani sorun çözümlenmemiş,yada çözümlenememiştir.
Altı yüz yıllık bir Osmanlı İmparatorluğu döneminde sınırlarımız içersindeki insanlarımıza okuma-yazmayı yüzde elli oranında her nasılsa bir türlü öğretememişiz.Bu gerçeği öncelikle herkesin kabul etmesi gerekir.Okuma-yazmadan mahrum bırakılmış insanlar ülkeleri için he ölçüde yararlı olabilirler.Okur-yazar olmasa da insanımızın ülkeyi savunma da,yada kurtarma da ne ölçüde başarılı oldukları hepimiz tarafından bilinmektedir.Ancak barışta okuma-yazma yanında yenilikleri öğrenmek ve öğretmek sonsuza dek sürecektir.
Değerli okurlarım,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu sırasında görev alan başta Mustafa Kemal Atatürk ile silah arkadaşlarının bu ulus için neleri göğüsledikleri unutulmaz birer gerçektir.
Ulusun bağımsızlığa kavuşturulması sonunda genç cumhuriyetin bir yol haritası yapması kaçınılmaz olmuş, nüfusun büyük çoğunluğunun okuma-yazma becerisine öncelikle ulaştırılabilmesi için Arap Harfleriyle öğretimin yerine Latin Alfabesinin kabulü gerçekleştirilmiştir.Gazi Mustafa Kemal Atatürk yeni harflerin öğretilmesinde kendisi kara tahtanın başına geçerek uygulamayı başlatmıştır.Harf Devrimi dediğimiz bu eylem 1928 yılında gerçekleştirilmiştir.Yani cumhuriyetin kuruluşundan beş yıl sonra.O dönem koşullarını bir göz önüne getirelim.Harf Devrimi kiminle,yada kimlerle ulusun öğrenimine kazandırılacak.
16 Mart 1848 de kurulmuş bulunan Muallim Mektepleri sayı bakımından çok az.Öğretmen Okullarının Harf Devrimini Anadolu insanına kazandırması o günlerde mümkün değildi.Öğretmenler nüfusça kalabalık yerleşim birimlerinde görev alabiliyorlardı.Ülkenin en ücra köşelerine dek ulaşılması için yeni bazı atılımların yapılması gerekiyordu.Ülkenin birkaç yerinde askerliğini onbaşı yada çavuş olarak yapan başarılı askerler için altı aylık kurslar düzenlenmiş,çok sayıda ki bu gençler köylere,bilhassa kendi köylerine yakın yerleşim birimlerinde EĞİTMEN olarak görevlendirilmişler,1932 yılında kurulan HALKEVLERİ ile de geceleri öğrenim verebilecek HALK DERSANELERİ ,17 NİSAN 194O da kurulan KÖY ENSTİTÜLERİ ile kısa sürede ülkenin her yerinde bir okuma-yazma seferberliği gerçekleştirilmiştir.
OKUMA-YAZMA SEFERBERLİĞİNDE görev alan o yüzlerce EĞİTMENİN ,binlerce KÖY ENSTİTÜSÜ mezunu köy çocuğu öğretmenlerin hizmetlerini unutmak mümkün mü?
12 Eylül Dönemi sonrasında ki yönetim Atatürk’ün 100.doğum yılı nedeniyle 24 kasım tarihini Öğretmenler Günü olarak kabul etmiştir.O tarihten bu yana kutlanmakta olan  her 24 Kasım Öğretmenler Gününde,eğitimin önde gelen mensupları tarafından günün anlamı ile ilgili konuşmalar gerçekleştirilmektedir.
24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle bazı kalemler nedense bir türlü Okuma-Yazma  seferberliğinde görev almış EĞİTMENLERİ ve KÖY ENSTİTÜSܒnden mezun öğretmenleri unutuyoruz.Eğitmen ve köy enstitüsü mezunu öğretmenlerin bu eylemde ki başarılı hizmetleri zaman geçmiş olsa da, onlardan geride kalan neslin birkaç sözcükle olsun ONARE edilmesi gerekir diye düşünüyorum.
24 Kasım Öğretmenler Günün nedeniyle yılda bir kez olsun hatırlanan elleri öpülesi öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ  kutluyor,ebediyete intikal eden tüm eğitimcilerin manevi huzurlarında saygı ile eğilir şükranlarımı sunarım.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

NEDEN 10 KASIMLAR               
Bugün 10 Kasım 2009, günlerden Salı. Ulusumuzun kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ü 10 kasım 1938 Perşembe günü saatler 9’u beş gece kaybettik.Hayatı boyunca rahat bir gün yada saat yaşamayan,hep ulusu için düşünen,onu dünyanın olumsuz koşullarından kurtararak mutluluğa kavuşturabilme çabasını gösteren o yüce insan elbette unutulmamalı.
Onu kaybettiğimiz gün daha sekiz ya da dokuz yaşlarındaydım. Yağmurlu bir gündü, okullar açılalı çok olmamıştı, mevsimi önce yaşayan ağaçların sarı yaprakları okulumuzun yolunu süslediği günlerde onları eze, eze yeni bir şeyler öğrenmek için koşarak gittiğimiz okulumuza, o irfan dolu yuvamıza öğle yemeğini yedikten sonra döndüğümüzde okul bahçesinde değil okulun girişindeki büyük salon da toplanmıştık. Hemen tüm arkadaşlarımızın giysileri ıslanmıştı, ama bu ıslaklık bizim hiç ama hiç umurumuzda değildi. Biz okulumuza gelmiştik ve tören sonrasın da derslere girmek için sınıflara koşar adımlarla dolarak öğretmenimizi bekleyecektik. Hemen her gün aynı yaşamın içinde olduğumuzdan bugün salonda ki toplantıya bir anlam verememiştik. Beynimiz henüz küçücüktü her olup biteni henüz anlayamıyor değerlendiremiyorduk. Öğretmenlerimizin neşesi her gün ki gibi yoktu. Onların bu durgunluğuna bir anlam veremiyorduk. Gözlerimiz henüz kapısı kapalı olan öğretmenler odasından okul müdürümüz çıkmamış, onu bekliyorduk. Koca salon iki yüz ya da daha fazla bir öğrenci gurubu ile dolmuştu. Yere iğne düşmeyecek bir kalabalıkta, öğretmenlerimizin bir kısmı salonda henüz yerlerini almışlardı ki, müdür kapıda göründü. O da çok durgun bir ortam içersinde önce salona ve bize bir göz gezdirdi. Üşümüşsünüzdür çocuklar sizi fazla bekletmek istemem bu ıslak elbiselerinizle dedikten sonra gözlerinin yaşlandığını, sesinin titrediğini algılayarak, olanları kendisinden öğrenmek istiyorduk. Müdürümüz öğretmenlerimize göre biraz kıdemli yani yaşlıydı.
Çocuklar size bir üzücü haberi vermek zorundayım. Dedi ve gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Titrek bir sesle,”ULUSUMUZUN KURTARICISI; DEVLETİMİZİN KURUCUSU GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü “ bugün sabah saat dokusu beş geçe kaybettik. Ulusumuzun başı sağ olsun diyebildi. Müdürümüzden sonra öğretmenlerimizden birisi Atatürk hakkında dilinin döndüğü kadar yüreğinin el verdiği süreç içinde o büyük insanı bize birkaç satır sözcüklerle anlatmaya çalıştı. Saygı duruşu ile sonuçlanan tören sonrasında dersliklere sıra ile girerek sıralarımızda ki yerimizi aldık. Salonda söylenenlerden olduğunca etkilenmiştik. Öğretmenimiz kapıda görünür görünmez ayağa kalkarak onu tüm sınıf olarak selamlamıştık. Oturun çocuklar, masasının bulunduğu yerde yerini alan öğretmenimiz bize o büyük insanın hayat hikâyesini bizim anlayabileceğimiz sözcüklerle süsleyerek anlattı ders boyunca. Derslikte sobalar yanmıştı. Dışarısı yağmurlu olduğu için okul müdürü hizmetlilere sobaları biz evden okula dönmezden önce yaktırmış, dersliklerin ısınmasını sağlamıştı. Dördüncü ders sonuna kadar giysilerimizdeki ıslaklıklar kalmamış, derslikte buharlaşmıştı.
O günleri hatırlayalım hep birlikte. Bugün ulaştığımız teknoloji ile hayal edemediğimiz haberleşme olanaklarına sahip olduk.10 Kasım 1938 de Atatürk’ün ölüm haberi çok kısa bir süre içinde tüm yurda iletilmişti. Anımsadığım kadarı ile köyler o günlerde birbirine paralel bağlanmış telefonlara sahipti. Bakır devreler o dönem mevcut değildi. Ama devlet her yerleşim biriminde bir telefon bulundurmayı o yokluğa rağmen sağlamıştı. İşte onun için “ DEVLETİN ELİ KOLU UZUN “ sözü o dönemlerden günümüze ulaşmıştır.
10 Kasım 1938 de okur-yazar sayımız çok azdı, bugün ise okumamış-yazmamışlarımız azdır. Genç cumhuriyetin kısa dönemde ülkemizde neleri gerçekleştirdiğini Atatürk’ün 10.yıl nutkunu kendi sesinden dinledikten sonra O’nun izinden gitmeye bir kez daha karar vermek zorundayız diyor okurlarımı selamlıyorum.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

NOT; Sayın Gürsel, adaşın Mahmut Tunaboylu’nun bir yazısını arşivden alarak size gönderiyorum. Günümüzün olaylarına ışık tutacağına katkıları olabileceği düşünü ile saygılar sunarım.30 Ekim 2009 / Tunaboylu /Çorum 
 
Mahmut TUNABOYLU Çile bülbülüm, çile  Derdim var fax ile
 
Bir kaç gündür bilgisayarımın faksı ile başım beladaydı.
Gelen faksları ya da öteki iletileri alıyordum ama ben dışarı bi şey gönderemiyordum.
Bu yüzden de iki günlüğüne yazılarımdan mahrum kaldınız.
Sağ olsun -bilisayarla ilgili hemen her derdime koşan- Ö. F. Ç. -ki kendisi memleketin en yakışıklı TV spikeridir ve genç kızlar onun sayesinde TV haberlerini izlemektedir- dün eve geldi de beş dakikada beşiktaş -ki kendisi aynı zamanda azılı bir Beşiktaşlıdır- yapıp gitti...
Yoksa iki gündür bilgisayarın başında güya arızayı gidermek için çabalamaktan kurdeşen olacaktım...
İnsanın seveni olması ve o kişinin bilgisayardan anlaması ne iyi bi şey.
Şunu anladım ki insanın hayatta üç tane dostu olsun sırtı yere gelmez.
Bunlardan biri doktor olmalı...(Ne olur, ne olmaz. İnsanın her an kendisine ihtiyacı olabilir)
İkincisi teknolojiden anlamalı...(Çağımız artık bunu gerektiriyor)
Üçüncüsü de şöyle iyi bir lokanta işletmeli...(İnsan parasız kalınca bedava yiyip içebilmeli. Bir dostuna hesabı düşünmeden ziyafet çekebilmeli)
Gerisi boş!
S. Ö. beyin dediği gibi:
"Kuru kuru kurban olayım. ben ne anladım bu işten!" devri geçti!
Şimdi devir iş bilip, ona göre kılıç kuşanma devri.
Mesela bakınız değirmenciliğe soyunan acemi Don Kişot'a!
Kendisi nasıl kiralıyor tükenmez kalemini doktor kısmına!
 
Maalesef alışmadık popoda - ki siz kıç da diyebilirsiniz, çünkü malum yerin Türkçe adı öyle. Ben entellektüel olduğum için gavurcasını söyledim- don durmuyor!
Bunu şundan söylüyorum;
Biz, yani alışmadığı için poposunda don durmayan takımı bilgisayarı 30'undan sonra keşfettik.
Ve fena halde korktuk!
Çünkü bize küçükken aletlerle oynamanın sakıncalı olduğu öğretilmiş;
"Lan oolum, oynama onunla, sakat olacak!" denilmiş;  bir de üstüne sırf uyarı olsun diye -ve Nasrettin Hoca'nın testiyi kırmadan önce çocuklarınızı mutlaka şamarlayın- öğüdüne uyularak bi güzel şamarlanmışızdır.
O bakımdan, bizim kuşak teknolojiden hep korkmuştur.
 
Fakat maşallah bakıyorum da şimdiki veletlere -yani çoluk çocuk- teknoloji filan vız gelmekte, tırıs gitmekte.
Bilgisayarlar, cep telefonları, televizyonlar -onlarla ilgili aletler-, falanlar, filanlar sanki vücutlarının bir parçası gibi.
Korkmadan, çekinmeden ellerine alıyorlar, içini açıp bakıyorlar, altından girip üstünden çıkıyorlar.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de o aletler için programlar üretip, dizayn ediyorlar. Kimse ne ellerine vuruyor, ne de "Oynama oolum şununla, sakat olacak!.." diye enselerini şamarlıyor.
Tam tersine:
"Oğlum, yavrum, aslan evladım, çükünü yediğim, gel şu numarayı cep telefonumun hafızasına yazıver. Ben şeyedemiyorum.Deden kurban olsun sana" filan gibi laflar dolanıyor ortalıkta.
 
Yani demem o ki, hakketen şimdiki çocuklar harika.
O bakımdan, zamanında bu lafı söylediği için çok haklı Aziz Nesin Usta!
 
Yazımı noktalamadan önce bi şey daha:
Yahu bu DSP'lilere benim aklım ermiyor.
Sizin eriyor mu?
Zırt-pırt kongre yapıyorlar ve tüm kongreler olaylı geçiyor.
Birbirini suçlayan suçlayana.
İşin tuhafı, herkesin birbirini 'Sosyal demokrat ya da demokratik solcu olmamakla' suçlaması!
Yahu erenler, nedir bu sosyal demokratlık?
Demokratik Solculuk?
Kim icad etti bunları?
Az çok felsefe bilen biri bu söylemlerin gerçekte sağcılık olduğunu bilir!
Ee?
Bu vatandaşların sağcılıkta yarıştığını sanmıyorum.
Peki nedir mesele?
Paylaşılamayan şey sosyal demokratlık mı? Yoksa iktidar postu mu?
 
Kimsenin kimseye kızmaya hakkı yok.
DSP'de oyunun kuralı bu.
Kim Genel Merkeze yakınsa koltuğa o oturur.
Bu kadar basit.
Yok seçimler demokratik değilmiş, yok bilmem neymiş!..
Geçin bunları gözüm, geçin!
Sanki başka partilerde durum farklı mı?
Uyanın artık yahu!..
Bu memekette her alanda dikey bir örgütlenme vardır.
İşlerin düzelmesi için, bu rezilliklerin yaşanmaması için mutlaka yatay örgütlenmeye ihtiyaç vardır.
Bu da ancak sürü psikozundan kurtulmakla,
Lider takımını 'Baba' yerine koymamakla gerçekleşir.
Onları baba, başbuğ, değişmez lider, karaoğlan, yağızoğlan, ana...yerine koymayı sürdürürseniz, başınıza gelenlere de katlanmak zorundasınız!
 
Son Söz:
Köse dağına kar yağdı,
Bu yazı beni fena baydı!..

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Müslüm TUNABOYLU

Müslüm TUNABOYLU HAYAT HİKAYESİ

İLETİŞİMDE RADYOYU İHMAL ETMEYELİM
İnsanoğlunun haberleşmeye verdiği önemi, tarihin hiçbir döneminde bugün ki gibi kolayca bulduğu  söylenemez. Haberleşme de postacıların geçmişte sağladığı hızlı iletişimle ilgili çok
Fıkralar anlatılır. Önce yaya yapılan haberleşmeler, tepelere yakılan ateşler, haber çantasına  çıkışta konulan taşların bir süre atılarak hızın ve çabukluğun sağlanması unutulacak cinsinden değildir. Yaya postacılık daha sonra atlı postacılığa dönüşmüş, devlet vatandaşına gere duyduğunda onlarla ulaşmıştır. Yörelere göre postacılığı, haberleşme türlerini görme olasılığına ulaşabiliriz.
Radyo yayıncılığı önce İstanbul’da daha sonra Ankara da daha sonrada  batıda ki büyük yerleşim birimlerinde görmekteyiz.Bu gelişime tarihsel olarak bakarsak, değişim batıdan doğuya doğru  gelişme göstermiştir.Her ne kadar beğenmesek de medeniyet denilen olguda öyle gelişme göstermiştir.Onun için biz gözümüzü hep batıya çevirmişiz..Olguyu yakalama çabası  ve hızını düne göre bugün  de hızını sürdürmekteyiz.
Sizinle birkaç dakika şöyle bir geçmişe yolculuk yapalım. Umarım bu yolculuk sonrası oluşan yorgunluğu üzerinizden tabi öyle oldu diye atabileceksiniz.Konumuz radyo yayıncılığı,Cumhuriyet sonrasına bir göz atarsak,radyo yayıncılığı batıdan doğuya hızla ulaşmıştır.Gün ışığında ulaşılamayan yörelere ORTA DALGA İSTASYONLARIYLA ulaşılmaya çalışılmış,Özellikle doğu bölgelerimizde gün ışığında dinlenemeyen bölgeler için 1960 sonrasında Cumhurbaşkanı  Cemal Gürsel’in emir ve direktifleriyle Erzurum’a UZUN DALGA.RADYO İSTASYONU kurulmuş,böylece batıdan doğuya tüm yurtta başkent Ankara’dan  yapılan radyo yayınları dinlenir olmuş,vatandaş güçlü radyo aramaktan kurtarılmıştır .Bugün yerleşim birimlerinin küçüğünde büyüğünde kurulmuş radyo istasyonlarını görmekteyiz.Müzik ruhun gıdası deyip akla hayale gelmeyen müzik türlerini insanımıza monte etmeye çalışıyoruz.Öncelikle eğitme yer vereceğimiz yerde onu en altlara çekmişiz.Bu radyo yayınlarını yapan yöneticilere biraz ,eğitimi öne çıkaralım dendiğinde  vatandaş öyle yada böyle istiyor denmektedir.Aslında vatandaşın eğitim yozlaşmalığını istediği yok.
Bu satırların yazarı, henüz radyonun ancak büyük yerleşim birimlerinde bulunduğu dönemlerde iki aylık maaşını bir kulaklığa vererek Ankara’dan  yapılan UZUN DALGA RADYO YAYINLARINI dinliyor, yurtta ve dünya da olup biteni öğrenme olanağı buluyordu. Radyo yayıncılığının giderek geliştiği dünyada ve ülkemizde her nedense uzun ve kısa dalga radyo yayınlarının yerini FM yayınları almıştır. Kuveyt Savaşı sırasında Amerikalılar yörede olup bitenleri öğrenmek için kullanımdan kaldırılan kısa dalga üretimine geçmişlerdi. Sıkıntılı ve olumsuzluklar sonucu pille çalışan radyoların imdada yetiştiğine tanık olmuşuzdur. Geçtiğimiz kış ülkemizde meydana gelen bir helikopter kazasında  hayatta kalan tek basın mensubu elindeki cihazın bataryası bitinceye kadar bağırmış ancak yörede onun çığlığını   enerji olmadığı  için duyan olmamış ve yardımına koşamamıştır. Benzeri olayları gelecekte.yaşamayacağız güvencesini verebilecek bir güç yada kuvvet bulunmamaktadır.Teknolojiyi iyi dönemler için değil kütü ve zor dönemlerde cevap verebilecek duruma getirmeliyiz diye düşünüyorum.
Uzun Dalga radyo yayıncılığından vazgeçmiş olmayı bir türlü kabullenemiyorum dersem beni kınamayın.Doğa koşullarının olumsuzluklarını yaşayan bir kişi olarak,bazı konularda elimizin kolumuzun bağlı kalmasını arzulamadığımdandır.
Radyo televizyon gibi değil,herkesin son model teknolojik cihazlarla donatılması imkansız.Toplumun bir bölümünü değil tümünü düşünmek zorundayız.
TRT nin FM yayınları nın bir bölümü Çorum’da bir türlü rayına oturmamıştır.TRT nin Radyo  1 haber bültenlerini sağlıklı dinlemek mümkün değil.Haber bülteninin başında yada birkaç saniye sonra yayın birden gitmekte,bir süre sonra tekrar gelmektedir.Sanki birisi haber bültenini okuyan spikerin elinden haber kağıdını çekip almasına benziyor..TRT radyo 1 ÇORUM’DA sağlıklı  bir şekilde dinlenmiyor diyebiliriz.İlgililer yada yetkililerin bu konunun bir süre izlenmesini ve gereğinin yapılması için girişimlerini bekliyoruz Televizyon  yada telefon henüz her çocuğun elinde yok.Çocukların rahatça TRT Radyo 1 den yapılan yayınları dinleyebilmesi geleceğimiz bakımından çok önemli olduğuna inanıyor,okurlarıma saygılar sunuyorum..

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 24

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Sakin KARAKAŞ

Sakin KARAKAŞ HAYAT HİKAYESİ

ÖĞRETMEN OLMAK
Bir tutkudur öğretmen olmak. Bir sanattır; Toplumu nakış nakış dokumak. Ekmek gibi aş gibi gece gündüz demeden vatan için çalışmaktır. Öğretmen olmak, bilim ve teknolojinin aydınlığında koşmaktır, paylaşmaktır. Verdikçe çoğalmak, paylaştıkça kucaklamaktır.
Öğretmen olmak; dik durmaktır. Öğretmen olmak, şereftir, namustur, haysiyettir. Bir öğretmenler gününde bir demet çiçek beklemek ve aldığında mutluluktan bir kaç damla gözyaşı dökmektir.
Öğretmen olmak; ilimdir, irfandır, medeniyettir. Öğretmen olmak kökünü bilmek, geçmişine sövmemektir. Geçmişten geleceğe köprü olmaktır. Öğretmen olmak, kökü mazide kalan ati olmaktır. Öğretmen olmak Mustafa Kemalleri, Enver paşaları ve Abdülhamitleri bir arada sevebilmektir.
Gri bir kartonu beyaz çiçeğe dönüştürebilmektir öğretmen olmak. Umuttur, yarındır ve örnek olmaktır öğretmen olmak. Düzgün konuşmaktır, argo sözler kullanmamaktır, kendini yenilemek, okumak ve araştırmaktır öğretmen olmak. Yenilikçi olmak ve her gün yeni olmaktır öğretmen olmak.
Engin bir hoşgörüdür öğretmen olmak, Yunus Emre’den, Dede Korkut’tan, Hacbektaş-ı Veli’den ve Mevlana’dan ilham almaktır.
 Bir şiirdir öğretmen olmak; Fuzulileri, Necip Fazılları ve Nazım Hikmetleri aynı anda sevebilmektir. Vatanı sevmektir; birleştirmektir, Öğretmen olmak, Ilgaz dağlarında bir pınar başında yudum yudum sevdalar içmektir. Bir bulut gibi süzülmektir Kızılırmak boylarından Altaylara doğru allı turna misali uçmaktır. Sivas dağlarına ve Hazer sularına türkü yakmaktır.  Öğretmen olmak, üzümleri kurumuş Kerkük bağlarına, Karabağ’a ve Doğu Türkistan için gözyaşı dökmektir.
Öğretmen olmak, damarındaki kanı bayrak, yüreğindeki canı vatan bilmektir. Her gün sabahın alacasında Ne Mutlu Türküm Diyene diye haykıran genç gözlere Türküm demenin ırkçılık değil haysiyet, onur ve gurur olduğunu, şeref olduğunu anlatmaktır. Ne Mutlu Türküm demenin Fatih Sultan Mehmet’leri, Alparslan’ları ve Mustafa Kemal’leri anlamak olduğunu anlatmaktır. Türklük kavramının vatanın mayası ve ana unsuru olduğunu vurgulamaktır. 
Sivil bir güçtür öğretmen olmak, dargınlık değil saygınlıktır, yılgınlık değil atılganlıktır, eğrilik değil doğruluktur. Öğretmek uğruna kışı yağmuru, karı, fırtınayı,tozu ve dumanı unutmaktır.
Her şeye rağmen gülümsemek ve hayata umutla bakmaktır öğretmen olmak. Sınıfa girdiğinizde sorunlarınızı unutmaktır. Size özenerek bakan çiçeklere umut olmaktır.
Yiğitliktir, öğretmen olmak; yürekli olmaktır. Beyninizle yüreğinizi bir arada ustaca kullanabilmektir. Aydınlatmaktır; Örnek olmak ve örnek yaşamaktır öğretmen olmak. Cehaletle savaşmak ve karanlığın üzerine güneş gibi doğmaktır öğretmen olmak.
Duru bir Türkçedir öğretmen olmak, Türkçe duymak, Türkçe hissetmek, Türkçe konuşmak ve diline sımsıkı sarılmaktır. Kültürlü olmaktır öğretmen olmak, her şeyi bilmektir, kültürünü yaşatmaktır.
Bir öğretmenler gününde hatırlanmaktır öğretmen olmak. Görev yaptığın cennet vatan köşesinde Abdi hocaları, Rahmi hocaları, Cemal hocaları, Mehmet Özbekleri saygıyla anmak ve ruhlarına bir Fatiha okumaktır.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 25

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Sakin KARAKAŞ

Sakin KARAKAŞ HAYAT HİKAYESİ

YEŞİL BOYALI BİBER
Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar", kısaca GDO adı veriliyor. Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.
Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO'lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates,balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor.  İnsanlık bugün doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO ların çeşitli yollardan yayılarak yeni Frankeştaynlar yaratma tehlikesiyle karşı karşıya. Frankeştayn gıda yaratanların bir amacı var. Birim alandan daha çok verim alıp, daha çok para kazanmak. Gözünü para hırsı bürümüş olan frankeştayn gıda üreticileri yani GDO nun mimarları boş durmuyorlar. Balık genli domatesle birlikte kabak bitkisine aşılanmış devasa karpuzlarda onların eseri.
GDO cuların bir başka marifetleri bunlarla bitmiyor.  Birim alandan daha fazla ürün almanın yanında ürünün güzel görünmesi de onlar için önemli. Ürünün iri olması, düzgün olması, parlak olması bu frankeştayn meyve üreticileri için çok önemli. Tabii ki ürünün albenisi de tüketimi körüklüyor. Böylece GDO nun yanında boyalı biber, şeker spreyli çilek, parlatıcılı patlıcanlarla ilgili bir gıda parlatma ve boyama sektörü oluşmuş durumda.  Yani Genetiği değiştirilmiş mikroorganizma tekniği ile üretilen ürünler için rahat yok. Ürün toplandıktan sonra bir kaç günlük işlemden daha geçiriliyor.
Dilerseniz okuyucularımızı aydınlatmak için biz sadece boyalı biber ve boyalı mandalinalardan örnek verelim. Öncelikle GDO lu mandalinalar normalden iri oluyor. Dalından toplandıktan sonra önce yaprakları ayıklanıyor ve boylara ayrılarak hizaya getiriliyor. Şekil bozukluğu olanlar tekrar ayrılıyor. Kapalı özel karpit odalarında iki üç gün bekletiliyor. Dayanıklı olması için sprey ile özel olarak ilaçlanıyor. Boyanması gerekenler turuncu renkli ve parlatıcı özelliği olan özel sprey boyalarla boyanıyor. Bir gün daha bekletildikten sonra etiketlenerek markalı ambalajlara sarılıyor. Bir gün daha bekletildikten sonra kasalanarak pazara sunuluyor.
Boyalı biberlere gelince; Biberlerin dalında irileşmesi için sera ortamında sürekli hormonla destekleniyor. Hormonun ayarı kaçtığında ise biberin rengi yeşilden sarıya doğru yön alıyor. Tabii ki bunun da kolayı var. Biberler toplandıktan sonra yapraklarından ayrılıyor. Boy boy ayrılarak gruplanıp hizaya getiriliyor. Renk vermek için parlatıcı özelliği de olan ilaçlı boyalarla boyanıyor. Sonra etiketlenip ambalajlanarak piyasaya sürülüyor. Bu durumda bizlerde tabii ki en irisini, en güzelini, en parlağını ve en renklisini alıyoruz. Daha sonra gözümüzden sakındığımız ciğerparemiz eşimiz ve çocuklarımızla hormonlu, GDO’lu,cilalı ve boyalı biberleri midemize indiriyoruz.
Haliyle panik halimiz var. GDO’lu ürün yemekten nasıl kurtuluruz diye kara kara düşünüyoruz. Nasıl mı? Elleri öpülesi babaannemiz ölmeden onun köyde bin bir zahmet kurutup hazırladığı tarhananın tarifini öğrenip ve marketten aldığımız hazır çorbalardan kurtularak. Sizin kız; Yazın köye tatile gittiğinizde çırparak yayık ayranı yapmayı, Kızılcık, vişne ve ayva marmelatını karıştırarak meyve suyu yapmayı mutlaka öğrenecek.  Damağını bu tatlara alıştıracak ve okul kantininden kola içme alışkanlığını terk edecek. Küçük oğlan okul kantininde hemen her gün ilaçlı patates cipsi yemeyi, hamburger ile tıkınmayı bırakacak. Köyden bir çuval un sipariş edeceksiniz ve börek ve çörekleri evde yapacak çantasına koyacaksınız. Salçayı köyden getirecek; Yoğurdu evde yapacaksınız. Katkı maddeli beyazlatılmış ekmeği evinize sokmayacak, buğday unu ile karıştırılmış çavdar unundan ekmeği evde yapacaksınız. Tonla para verip parlatılmış, boyanmış iri mi iri tornadan çıkmış gibi düzgün meyve ve sebzeleri evinize sokmayacaksınız. Amerikan pirinci yerine Osmancık pirincini, Brüksel lahanası yerine Güvercinlik lahanasını, İsrail domatesi yerine İskilip Karaburun domatesini tercih edeceksiniz. Bamyayı Kargı’dan, fasulyeyi Gümüşhane’den sipariş edeceksiniz. Böylece önce bozulmuş olan kendi mutfağımızın genetiğini eski haline döndüreceğiz. Şunu asla unutmayalım. Dışarıda tıkınmak ve ambalajlı ürün tüketmek zenginlik değildir. Önce kafayı değiştirip özümüze dönmek gerek.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  26

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Sakin KARAKAŞ

Sakin KARAKAŞ HAYAT HİKAYESİ

SİMİTÇİ ELLERİNİ YIKIYOR MU?
H1N1 virüsü; Yani domuz gribi son bir aydan bu yana ülke gündemindeki yerini koruyor. Gelişmelere bakılırsa bu kış boyunca da gündemdeki yerini koruyacak gibi.
Domuz gribi ile ilgili olarak kafalar karmakarışık. Geçtiğimiz yıllarda kuş gribi ve Kırım Kongo kanamalı ateşine sebep olan ölümcül kene vakaları derken domuz gribi de geldi kapımıza dayandı.
Halk arasında önümüzdeki yıllarda at gribi adında bir virüsün insan sağlılığını tehdit edeceği söyleniyor. Kafalarda soru işaretleri bırakan bütün bu hastalıkları insanlığın başına musallat edenlerin İsrailliler olduğu bile söyleniyor.
Bazı komplo teorisyenleri İsrail’in Mossad ajanları vasıtası ile başta Türkiye olmak üzere değişik ülkelerde toprak analizleri yaptığını iddia ediyor. İsrail’in toprağın yapısını bozucu mikroorganizmalar üreterek çeşitli hastalık virüsleri elde ettiği ve bu yolla insanlığın sonunu  hazırladığı ileri sürülüyor. Kuş gribi,kene vakaları ve son olarak ta domuz gribi  vakalarının  İsrail’in  bu yöndeki denemeleri sonucunda ortaya çıktığı söyleniyor.
İsrail’in son olarak GDO’lu ürünler yani genetiği ile oynanmış ürünler üreterek  insanlığı tehdit ettiğini söyleyenler de var.
Tabii ki bunların önemli bir kısmı gerçek olmakla birlikte bir kısmı ise komplo teorisinden oluşmakta.
Bizim gündemdeki en önemli meselemiz ise domuz gribi ve aşısı. Bu konuda kafalar biraz karışık. Kimin doğru söylediği henüz tam olarak belli değil. Aşı hususunda bilim camiası ikiye bölünmüş durumda. Bilim adamları bu hususta ikna edici bir karara imza atmış değiller. Umarım bu konu kısa sürede aydınlığa kavuşur.
Tabii ki domuz gribi aşısı H1N1 Virüsüne karşı insan bedenini koruyacak. Aşının virüse karşı korumasına kimsenin bir şey dediği yok. Esas mesele aşının yan etkilerinde bu konu ile ilgili olarak insanımıza doyurucu bilgilerin bir an önce verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Aşının yanı sıra alınması gereken bir dizi önlemler var. Kişisel hijyen,çevre temizliği ve hijyeni konusunda devlet seferber olmuş durumda. Donuz gribini anlatan sunum ve cd ler öğrencilerimize izlettirildi. Broşürler dağıtıldı.
Okulların dezenfekte edildiği söyleniyor. Ancak bu konuda bir iç denetim söz konusu mudur?
Böyle bir illetle karşılaştığımıza göre millet olarak biraz öz eleştiri yapmamız gerekir diye düşünmekteyim. Lafa gelince temizlik imandandır yazılarını en görkemli noktalara yazarız da maalesef bir türlü gerekeni yapmayız. Kişisel temizlik,çevre temizliği ve hijyen kuralları domuz gribi olunca mı aklımıza geldi?  Kişisel temizliğimizin domuz gribi ile ne alakası var.        Domuz gribi ortaya çıkınca öğrencilerimize çocuklar ellerinizi şu şekilde yıkayacaksınız diye öğretmeye kalkışıyoruz. Bir öğrenci de çıkıp öğretmenim ben zaten ellerimi günde beş altı defa sabunla güzelce yıkıyorum açıklamasını yapıyor. Hijyen kurallarını öğretmekle görevli olan öğretmenler acaba hijyenin neresinde?
Türkiye hijyen kurallarının öğretilme yaşı olan 5-6  yaş yani okul öncesi okullaşmada henüz yüzde elli bir seviyesini yakalayabilmiş durumda. Türkiye’de son yedi yılda yüzde ondan  ellibirlere ulaşan okulöncesi başarısı niçin görmezden geliniyor.
İşte geçtiğimiz elli yıl içerinde okul öncesine gereken önemi veremediğimiz için bu gün hijyen kurallarını tam olarak uygulamayan ve kişisel temizlik hususunda problemler yaşayan bir toplumla karşı karşıyayız.
Dilerseniz Türkiye’den hijyen manzaraları sunarak ve kendimize samimi sorular sorduktan sonra sözlerimizi nihayetlendirelim.
Millet olarak biz hijyenin neresindeyiz? Ellerimizi sabunlamamız için illa ki domuz gribinden korkmamız mı gerekiyor? Domuz gribi olmasaydı ellerimizi sabunlamayı ve okullarımızı dezenfekte etmeyi öteleyecekmiydik? Okullarımızın dezenfekte edilmesi ile ilgili olarak  iç denetim mekanizmamız çalışıyor mu? Bazı okullar bu işi gönülden gerçekleştirip okulu çiçek bahçesine çevirirken bazıları neden kitabına uyduruyor?
Hemen her gün ortalıkta gezinen simitçi ellerini günde kaç defa usulüne uygun sabunluyor. Kahveci çay bardaklarını her gün çamaşır suyu ile dezenfekte ediyor mu? Kahvehanelerdeki bardak, kaşık, okey taşları ve oyun kağıtlarının çamaşır suyu ile dezenfektesi yapılıyor mu? Kahvehanelerdeki tuvaletleri idrar kokusundan arındırabildik mi? Gününün önemli bir kısmını kahvehanede geçiren Hasan dayının iyice sıkıştıktan sonra tuvalete koştuğunu ve işini yaptıktan sonra ellerini yıkamadan koşarak okey masasına oturduğunu biliyor musunuz? Kahvecinin yıllar boyu dezenfektan yüzü görmeyen elleriyle okeyleri topladıktan sonra onları bardakların yanına koyduğunu, Balıkçının balıklı elleri ile para üstü verdiğini ve balıklara doğru hapşırdığını biliyor musunuz? Taşımalı sistemle karınlarını okullarımızda doyurduğumuz çocuklarımıza yemek öncesi ve sonrası hijyen ortamı sağlayabiliyor muyuz? Yine taşımalı sistemde çocuklarımızın kullandıkları kap kacakların gün boyu ortalık yerde beklediğinden haberiniz var mı? Dezenfektan ve temizlik malzemelerinin kişi başı tüketiminde Avrupa da sonuncu sırada olduğumuzu biliyor musunuz?

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 27

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL

Selma GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

KARNABAHAR KIZARTMASI
Yarım kilo karnı bahar
2 yumurta
Bir miktar tuz
Bir miktar yağ
Bir çay bardağı un
İstenildiği kadar yoğurt
Bir diş sarımsak
Karnıbahar önce bıçak ile parçalanarak güzelce yıkanır. Süzgeçte süzülmeye bırakılın.
Sonra tencereye konularak haşlanır. Haşlanan karnıbahar süzgeçten süzülerek soğutulur.
Bir kapta iki adet yumurta çırpılır. Bir kaba da un konulur.
Süzülen karnı bahara bir miktar tuz serpilir.  Süzülen karnıbahar alınarak önce yumurtaya, sonra da una bölünerek tavada kızdırılan yağa atılarak her iki tarafı kızartılır.
Kızartılan karnabaharlar bir tabağa alınarak istenilirse sarımsaklı istenmezse sarımsaksız yoğurt ile servis yapılır.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  28

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

BU ADAM SENİN BABAN
Dört Mevsim Kasabası’nda esnaflık yapan Ferit Efendi herkes tarafından sevilen bir kişi idi. En küçüğü üç yaşında olan üç çocuğu vardı. Hanımı okul arkadaşıydı. Oldukça mutluydular.
Yezit Ağa, Gülek Kasabası ve çevresindeki kasabalarda, baskıları, tacizleri ve cinayetleriyle tanınıyordu. Bir çok araziyi ucuz fiyatlarla ele geçiren Yezit Ağa  Ferit Efendi’nin arsasına da sahip olmak istedi. Adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona:
-Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor. Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün, taşın acele bize cevabını ver! Dediler.  Ferit Efendi de onlara :
-Düşünüp taşınmaya gerek yok. Çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var! Bunu da satmaya niyetli değilim! Cevabını verdi. Onlar:
-Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun? Biliyorsun ki o tuttuğunu koparır. İyi düşün, acele etme! Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz! Dediler. Ferit Efendi onlara:
-Önünüzde oyuncaklarınız olduğu sürece çocuksunuz. Bugün zayıf eşeklere zorla taşıttıklarınızı yarın mutlaka siz taşıyacaksınız! Dedi. Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin verdiği olumsuz cevaba oldukça sinirlenmişti. Adamlarına:
-Gidin, bir hafta o bölgede kendisini ve hanımını takip edin! Evlerinden ayrılış saatlerini tespit edin. Çocuklarının yaşlarını, dışarıya ne zaman çıktıklarını öğrenin! Dedi.
Adamlarından Zebani ve Yabani hemen harekete geçtiler. Dört Mevsim Kasabası’nda bir hafta süre içinde Ferit Efendi’nin eşi ve çocuklarını adım adım izlediler. Bir hafta sonra da Yezit Ağa’ya elde ettikleri bilgileri aktardılar. Zebani:
-Ağam en küçüğü üç yaşında oğlan olmak üzere iki de kız veletleri var. Avradı her gün öğle namazı sonrasına gelen bir vakitte çocuk arabasıyla kasabanın Yeşil Vadi Parkı’na gidiyor.  Yabani :
-Karısının gezdirdiği bu oğlan çocuğu üç yaşında. Her sabah yedi ve dokuz yaşlarındaki iki kızı da öğrenci aracıyla evlerinin önünden alınarak okula götürülüyorlar. Onları her gün annesi ve babası uğurluyorlar. Akşama doğru aynı şekilde evlerine getiriliyorlar, aynı şekilde annesi ve babası tarafından karşılanıyorlar. Zebani:
-Oğlanın ismi, Cemal. Kızlarının isimleri, Zennure ve Mihriban. Avradının ismi ise Hacer. Yezit Ağa:
-Pekiyi Ferit ne iş yapıyor Ferit?  Zebani:
-Onun küçük bir dükkanı var, Gölek Tepesi’nde bulunan tarlasında yetiştirdiği sebze ve meyvelerden satıyor. Kasaba halkı, çoluk çocuk herkes onu çok seviyorlar. Hatta ilerde onu belediye başkanı yapacaklarını dahi söylüyorlar.
Yezit Ağa bir hafta sonra tekrar adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona:
-Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor. Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün, taşın bize cevabını ver! Dediler. Ferit Efendi de onlara:
-Düşünüp taşınmaya gerek yok. Ayrıca çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var. Bunu da satmaya niyetli değilim! Cevabını verdi. Onlar :
-Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun. Biliyorsun ki  tuttuğunu o mutlaka koparır. İyi düşün, acele etme. Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz! Dediler. Ferit Efendi onların arkasından:
-Paranın aşağıladıkları kişiler sustukça, makamların aşındırdıkları beyinler söz sahibi oldukça siz daha çok gelip gidersiniz! Dedi.  Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin ikinci kez verdiği olumsuz cevaba oldukça sinirlenmişti. Adamlarına:
-Gidin, bir hafta o bölgede hanımını ve kendisini takip edin! Akşamları evlerinden çıkıyorlar mı?  Evlerinin dış kapısı olup olmadığını, duvarlarını, köpekleri var mı?  Bunları tek tek araştırın! Dedi. Adamlarından Zebani ve Yabani hemen harekete geçtiler. Dört Mevsim Kasabası’nda bir hafta süre içinde Ferit Efendi’nin eşi ve çocuklarını adım adım izlediler. Çeşitli araştırmalar yaparak, bir hafta sonra da istediği bilgileri Yezit Ağa’ya aktardılar. Zebani:
-Ağam, her akşam evlerine bir çok aile çoluk çocuklarıyla ziyarete geliyorlar. Sevenleri çok yani. Yabani:
-Evlerinin duvarları oldukça yüksek. Kapı açılıp kapanırken dışarıdan bahçelerindeki oldukça iri, saldırgan köpekleri görünüyor. Duyduğumuza göre hayvan yiyeceklerini dahi kontol edecek hassasiyete sahipmiş. Kötü niyetli olanları kalp atışlarından hissediyormuş.
Zebani:
-Yani fırsat bulursa adamı parçalayacak gibi, heybetli ve korkunç. Yezit Ağa:
-Pekiyi Ferit ne yapıyor Ferit?  Yabani:
-Cuma namazlarını hiç kaçırmadığı söyleniyor. Oldukça inançlı ve dürüst; herkes hoca olmadığı halde ona “hoca” diyor. Teraziye çok dikkat ediyor, Sebze ve meyveleri satarken darasını koymayı unutmuyor. Müşterileri onu çok seviyorlar. «Bir emrin var mı Ferit Ağabey?» diye gelen giden uzaktan bağırarak ona yakınlıklarını ifade ediyorlar. Yezit Ağa bir hafta sonra üçüncü kez adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona:
-Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor. Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün, taşın bize cevabını ver! Dediler. Ferit Efendi de onlara:
- Düşünüp taşınmaya gerek yok. Ayrıca çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var. Bunu da satmaya niyetli değilim! Cevabını verdi. Onlar :
-Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun.. Biliyorsun ki o tuttuğunu mutlaka koparır. İyi düşün, acele etme. Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz! Dediler. Ferit Efendi onların arkalarından bağırarak:
-Tehditle, kötülük yaparak yaraladığınız kuşları asla uçuramazsınız! Düşmanlıklarla da dostluk kapılarını açtıramazsınız! Aptalların, hainlerin ve zalimlerin oyuncağı olmayın. Çiçeklere saygılı olanlar yaratanına da saygılı olurlar! Dedi. Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin üçüncü kez verdiği olumsuz cevaba da oldukça sinirlenmişti.  Bir ay sonra adamlarından Zebani ve Yabani’ye :
-Gidin, bir hafta o bölgede hanımını ve kendisini takip edin. Hanımı Yeşil Vadi Parkı’na gittiği zaman küçük çocuğu Cemal’i iz bırakmadan kaçırın! Dedi.  Zebani ve Yabani on dört kilometre uzaklıkta bulunan Dört Mevsim Kasabası’na geldiler. Zebani o bölgede bulunan fakir bir bayanla anlaştı. Öğleden sonra saat 14.00’de Yeşil Vadi Parkı’nın girişinde kendisini beklemesini istedi. Öğleye kadar çeşitli araştırmalar yaptılar. Zebani Yabani’ye :
- Bak!  Ferit Efendi’nin Avradı Hacer velediyle buraya doğru geliyor. Ben hem atları kontrol edeceğim, hem de anlaştığımız avratla görüşeceğim. Hacer ne zaman yerinden kalkar, çocuğu arabasında bırakarak ters istikamete yönelirse sen şu ağacın arkasından çıkarak çocuğu al ve kaç. Atların bulunduğu yere git, atına bin ve süratle kasabadan uzaklaş. Ben arkadan sana atımla yetişirim. Tamam mı? Dedi. Yabani:
-Tamam! Dedi. Zebani, girişte bekleyen bayana önce 50 lira verdi. Sonra park içinde bulunan geçitte bir müddet onunla yürüdükten sonra durdu. Bak bir dakika sonra:
-Hacer Abla, Hacer Abla! Diye olanca gücünle buradan bağır! Tamam mı?  Ben biraz sonra geri geleceğim! Dedi. Zebani, Yeşil Vadi Parkı’nın çıkışına doğru hızla yürüdü ve orada beklemeye koyuldu. Sonra gür sesiyle bayanın sesi duyuldu:
-Hacer Abla! Hacer Abla! Hacer Hanım can havliyle oturduğu kanapeden kalktı, çocuk arabasında uyuyan çocuğunu orada bırakarak arkasına bakmadan sesin geldiği yere doğru yöneldi. Kadın yere çakılmış gibi Zebani’yi bekliyordu. Hacer onu görünce:
-Bacım biraz evvel Hacer Abla! Hacer Abla! diye bağıran sen miydin? Dedi. Bayan:
-Evet,  bendim! Dedi. Hacer:
-Bir şey mi oldu? Benim ismimi nereden biliyorsun? Dedi. Bayan:
-Hiç! Birisi bana 50 lira para verdi ve “Hacer Abla, Hacer Abla! “ diye bağır, dedi. Ben de bağırdım. Hemen geri geleceğim, burada bekle, dedi sonra. Şu an onu bekliyorum. Hacer oldukça kuşkulanmıştı. Çocuğunun bulunduğu yere doğru geri döndü. «Çocuğum arabasıyla yerinde duruyor çok şükür...» dedi içinden. Rahatlamıştı. Sonra arabanın üzerinde bulunan tülbenti çekerek çocuğuna bakmak istedi. Cemal yerinde yoktu. İşte o zaman çığlık çığlığa bağırdı:
-Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar! O sırada oradan geçenler Hacer’e yardımcı olmak istediler. Hacer, yutkunarak:
-Bir bayanın “Hacer Abla, Hacer Abla!“ diye bağırdığını, bu sesle yerinden fırladığını, çocuğunu orada bırakarak sesin geldiği yere yöneldiğini «Bacım biraz evvel Hacer Abla! Hacer Abla! diye bağıran sen miydin ?» diye ona sorduğunu,  bayanın : «Evet,  bendim» dediğini, söyledi. Hacer  : «Bir şey mi oldu? Benim ismimi nereden biliyorsun?» diye sorduğunu, bayanın : «Hiç! Birisi bana 50 lira para verdi ve “Hacer Abla, Hacer Abla! “ diye bağır, dedi ben de bağırdım! Hemen geri geleceğim, burada bekle, dedi sonra. Şu an onu bekliyorum.» dediğini söyledi. Oradakiler hâlâ yerinde bekleyen kadının yakasına sarılarak ona çeşitli sorular yönelttiler. Kadın ise Hacer’e anlattıklarını tekrarladı. Hacer tekrar gözyaşları içinde:
-Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar. Ne olursunuz çocuğumu bulun! Bana yardım edin! Diye hüzünlü bir şekilde bağırdı. Oldukça yaşlı bir adam kalabalığın arasına girerek:
-Olup bitenleri dinledim. Yapacağınız tek iş polise haber vermek olmalı. Kasabanın dışına çıkarılmadan çocuğun bulunması gerekir. Değilse organ mafyasının veya dilencilerin ellerine geçerse çok tehlikeli sonuçlarla karşılaşabilirsiniz! Dedi. Çok geçmeden polisler olay yerine geldiler. Kadın gözaltına alındı. Soruşturma derinleştirildi. Ama en ufak bir iz bulunamadı. Mahkeme para alan kadını suçsuz buldu ve serbest bıraktı. Cemal, Yezit’in eline geçmişti. Zebani ve Yabani ona:
-Ağam sen her şeye kadirsin! Diye taltifte bulundular. Yezit de önce sırtlarını tapışladı sonra onları para ile ödüllendirdi. Zebani bir cuma günü, «Kasabanın yeni imamının camide cemaate ağalıkla ilgili vaaz verdiğini ve ağaları kötülediğini» söyledi. Yezit Ağa:
-Ne dedi; ne dedi? Zebani:
-Ağam, ben de kulaklarımla işittim. Zalimlerin beşiklerinde çocuklar uyuyamazlar!  Şu modern çağda ağalara, ağalığa fırsat vermeyin, topraklarınıza sahip çıkın. Haklarınızı mahkemelerde arayın. Hukuk devleti olmanın gereği bu;  Atatürk sevgisini ve demokrasiyi herkes içine sindirmelidir. Hiçbir şeyden korkmayın! Allah’a kul olun! Kulun kula kulluk yapması dinimizde de yok! Dedi. Yezit Ağa:
-Vay edepsiz vay! Demek bizim yüksek irademizi tanımıyor. Neco, Keço!  Hemen gidin kaza süsü vererek ot arabalarımızdan birini onun evine doğru devirin, sonra ateşe verin!. Yakın hainin evini! Yabani:
-Ama ağam, günah olur! Allah diyen adamın evi yakılır mı hiç? Yezit Ağa:
-Ulan bizim Tanrımız para, toprak. Siyaset, hava. Neco!  Keço! Gelin buraya götürün şu Yabani’yi. Önce onu iyice her tarafı moraracak şekilde dayakla ıslatın, sonra bölgemizin dışına atın! Bir daha buralara uğrarsa öldürün onu. Neco ile Keço:
-Emrin başlarımızın üstünde ağam» diyerek Yabani’yi oradan uzaklaştırdılar.  Yezit bir bayan bakıcı tutarak Cemal’in kulaklarına her gün:
-Ferit Efendi bizim en büyük düşmanımız! Diye fısıldattı. Bu eziyet yıllarca sürdü.
Cemal kasabada okula gidiyordu. Çok sevdiği arkadaşı Mehmet’in dedesi, Atatürk’ün çok sevdiği ve ödüllendirdiği bir kahramandı. Yezit de dürüstlüğünden dolayı Mehmet’i çok seviyordu. O bölgede Cemal’le birlikte büyüdüler. Yezit, Lise son sınıftan mezun olduktan sonra Cemal’i çağırdı:
-Bak evlâdım, artık büyüdün, sana bir görev vereceğim. Benim hayatta tek bir isteğim var!  Dört Mevsim Kasabası’na gideceksin, orada Ferit Efendi ismiyle tanınan bir adam var. Hayatta hiç kimse benim isteğimi geri çevirmedi. Bu adam adamlarımı kasabasında hem dövdürttü, hem tehdit etti, hem de kasabanın dışına attırdı. Bana da oğlun Cemal’in leşini görmek istemiyorsan bir daha kasabamıza girme diye haber gönderdi. Ya evlâdım,  şimdi bu adamdan intikam alma işi sana düşüyor. Al; sana yakışan bir at, modern bir tabanca ve  kırmalı bir tüfek. Ancak senin gibi bir yiğit, tereyağından kıl çeker gibi bu işi bitirir. Aslan oğlum yolun açık ola!  Zebani ve Yezit onu yolcu ettiler. Cemal yola koyulmadan önce atını nallatmak ve semer almak için Kasaba çarşısına gitti. On dakika geçmemişti, Yezit’in arkadaşı Yahya, Güngörmez Kasabası’ndan ziyaret için gelmişti. Yezit evinin odalarını gösterdi. Cemal’in odasına girdikleri sırada pencere açıktı. Cemal’in arkadaşı Mehmet her zaman olduğu gibi dışarıdan pencereyi tıklatarak onu çağırmak için oraya iyice yaklaştı.
Oradaki konuşmalar dikkatini çektiği için görünmeden dinlemeye koyuldu. Yahya :
-Cemal nerede? Yezit:
-Belki biliyorsundur. Cemal benim oğlum değil. Onu küçük yaşta kaçırttım. Biraz evvel de babasını düşmanımız gibi göstererek oğluna yani Cemal’ e vurdurtmak için gönderdim. Bir kaç saat sonra Dört Mevsim Kasabası polisini ve jandarmasını arayarak Cemal’in Ferit Efendi’yi öldürdüğünü ihbar edeceğim. Yani bir taşla iki kuş vurmuş olacağım. Böylece eski bir hesap uzun süreli bir projeyle bugün kapanmış olacak. Ve onun Gölek Tepesi’nde bulunan arazisini nihayet ele geçirmiş olacağım. Mehmet bütün konuşmaları dinlemişti. Koşarak evlerine gitti. Annesine atıyla gezintiye çıkacağını söyledi. Silahını da alarak oradan uzaklaştı. Kestirme yollardan Dört Mevsim Kasabası’na geldi. Önüne çıkan ilk kişiye Ferit Efendi’yi sordu.  Kasaba’da uzun süre belediye başkanlığı yaptığı için ona bölge halkı «başkan» diye hitap ediyorlardı. Evini kolayca buldu. Saçları bembeyazdı. Sağ elinde baston vardı. O esnada hanımı balkondan bakıyordu. Atatürk’ün çok sevdiği ve  ödüllendirdiği bir kahraman olan Mehmet Efendi’nin torunu olduğunu söyleyerek önce kendini tanıtan  Mehmet:
-Teyze, Allah rızası için Ferit Efendi’yle birlikte kasabanın girişine kadar gelir misiniz? Dedi.  Ferit Efendi, Mehmet’in isteği üzerine birçok tanıdığını telefonla arayarak kasabanın girişine gelmelerini istedi. Mehmet Dört Mevsim Kasabası’nda bulunan bir yakınını bularak onu da tanıdığı çalgıcılarla birlikte kasaba girişine davet etti. Kendisi, Cemal gelmeden önce onu karşılamak üzere kasabanın girişinde yer aldı. Atı zaman zaman kişniyordu. Zor zapt ediyordu onu. Ferit Efendi ve Hacer de bir yakınının minibüsüyle geldiler. Epey kalabalık vardı. Herkes birbirine:
-Ne var, ne oluyor burada, önemli birisi mi geliyor? Diye çeşitli sorular soruyorlardı. Çalgıcılar da gelince orası düğün yerine dönmüştü. Mehmet, Cemal atıyla uzaktan görününce oradakilere:
-Dostumuz geliyor! Dedi.  Cemal oraya yaklaşırken kalabalığı görünce kendi kendine: «Burada ne olup, ne bitiyor? » dedi.  Sonra çok sevdiği arkadaşı Mehmet’le karşılaşınca atından indi. Mehmet de ona doğru yaklaştı. Çalgıcılar da orada bulunanlar gibi sessiz bir şekilde onları izliyorlardı. Cemal ve Mehmet ellerindeki silahlarıyla birbirlerine sarıldılar.
Mehmet:
-Senin buraya niçin geldiğini ve bazı gerçekleri bugün Yezit Ağa’nın ağzından duydum. Seni üç yaşından itibaren kendisine mahkum eden o insafsız adam sana hiç tanımadığın öz babanı vurdutturacak, arkandan polis ve jandarmaya ihbar ederek seni tutuklattıracaktı. Biraz sonra çevremizi saracak polis ve jandarmalarla bu sözlerimin doğruluğunu gözlerinle göreceksin. Sana bir sorum olacak, buradaki insanlar duysunlar diye soruyorum, senin adın ne ? Cemal:
-Adım Cemal! Mehmet:
-Bir daha, gür bir sesle söyle! Cemal:
-Adım Cemal! O an eşi Hacer ile Ferit Efendi kalabalığı yararak öne çıktılar. Hacer:
-Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar. Diye çığlık attığı anları tekrar yaşıyor gibiydi.  Geçmiş günleri hatırlayarak her ikisi birden gözyaşlarını tutamadılar. Mehmet:
-Bak Cemal, buraya senin için geldim. Yıllarca senin hasretinle yanıp tutuşan annen  ve baban burada. Tam karşındalar yani. Sana bu güzel insanları düşman gibi gösteren ve çevresindekilere kendisini senin baban gibi gösteren Yezit de orada, yani Gülek Kasabası’nda. O hain ve zalim biri. Kendisi gibi olan siyasetçileri de arkasına alarak bölgemizde yemediği nane kalmadı! Kararını ver. Mehmet, Ferit Efendi’yi göstererek:
-İşte hasretinle saçları tuz gibi bembeyaz olan bastonlu bu adam senin baban. Yanındaki teyze de senin annen. Cemal aniden silahını onlara doğru doğrulttu. Sonra yere atarak önce annesi Hacer’e:
-Aanam! Diye sarıldı, sonra da babasına. Oradakiler gözyaşlarını tutamadılar. 15 yıl sonra Cemal’e kavuştukları sırada, kasabanın içinden gelen polis araçları etraflarını sardılar. Komiser  kalabalığa hitaben:
-Hanginiz Cemal? Dedi. Cemal:
-Benim memur bey! Komiser:
-Kimi öldürdün? Hacer:
-Komiser bey, o benim oğlum! Pırıl kalbiyle hiç kimseyi öldüremez. O sineğin kanadını dahi incitmez, babası gibi insan sevgisi taşır. Biz babasıyla yıllarca onun hasretiyle yandık kavrulduk. Komiser:
-Gülek Kasabası’ndan Yezit Ağa bizi arayarak Cemal’in Ferit Efendi’yi öldürdüğünü ihbar etti. Bu ifade Mehmet’in açıklamalarını da doğrular şekildeydi. Ferit Efendi:
-Komiser Bey, ben kasabamızda yıllarca belediye başkanlığı yapmış bir kişiyim. Şu an anlıyorum ki oğlumuzu Gölek Tepesi’nde bulunan arazimizi zorla ele geçirmek isteyen Yezit Ağa kaçırmış. Şimdi de hâlâ kinini sürdürüyor. Beni oğluma vurdurtmayı ve oğlumu da hapse attırmayı planladığı anlaşılıyor. Tutuklanacak birisi varsa bu da oğlumdan yıllarca bizi koparan Yezit Ağa’dır. İhbar ediyorum, onu hemen tutuklayın.
Jandarmalar da oraya gelmişti. Komiser Jandarma komutanına:
-Herhangi bir vukuat yok komutanım. Telsizle o bölgedeki emniyet görevlilerine derhal haber verelim, kirli işler ve kanunsuzluklar içinde bulunan Yezit Ağa derhal tutuklansın! Dedi. Mehmet de onlara:
-Yezit Ağa çok tehlikeli bir adam. Bölgemiz kasabalarındaki birçok araziyi sahiplerine baskı yaparak, yakarak, yıkarak ele geçirdi. Birçok vatandaşımız kasabalarını terk etmek zorunda kaldılar. Şu an onların birçoğu da büyük şehirlerde dilencilik yapıyorlar. Bir kaç saat önce  bizzat ben birisiyle konuşurken duydum. Yıllar önce kaçırttığı Cemal’e babasını vurdutturacaktı. Ben vakit kaybetmeden ve buraya geldim ve cinayeti önledim! Dedi. Yahya’nın daveti üzerine Yezit Ağa eski aracıyla Güngörmez Kasabası’na gitmek üzere yola koyuldu. Gülek Kasabası’nın çıkışında bulunan Nartepe’ye geldikleri zaman Yahya, yolun kenarında kanlar içinde yatan bir kişiyi gördü. Aracını yol kenarında durdurdu. Aşağıya indi. Yezit Ağa külüstür aracıyla tozu dumana katarak uzaklardan kendisine yaklaşıyordu. Yahya yerde yatan kişiye:
-Sen kimsin? Dedi. O da mosmor haline getirilmiş başını yukarı kaldırarak:
-Yahya Ağabey senin amcanın oğlu Yabani. Yahya gözyaşlarını tutamadı. Onu kucaklayarak arabasının arka koltuğuna yatırdı. Tekrar yola koyuldu. Yezit Ağa aracıyla ona yaklaşmaya çalışıyordu. Güngörmez Kasabası’nda evinin önüne geldiği zaman aşağıya indi. Oğlu Hasan’a:
-Oğlum arabamızın içinde bir hastamız var. Benim şu an üzüntüden başım dönüyor, sen onu hemen hastaneye yetiştir. Tedavisi için ne gerekiyorsa yap, masraflarını da karşıla. Sonra görüşürüz.
Yezit Ağa’yı evinde uzun süre bekledi. Ama o gelemedi. Ertesi günü, hastaneden çıktıktan sonra Yabani olup bitenleri Yahya’ya anlattı. O oldukça sinirlenmişti.  Yezit Ağa hakkında dava açtırmak üzere avukatını çağırttı. Gülek Kasabası’nda görev yapan imamın evini yaktırmaktan, Yabani’yi öldüresiye dövdürtmekten, halkı baskı ve tehditlerle sindirmekten, zorla arazilerini gasbetmekten Yezit Ağa hakkında dava açıldı. Ama iki gün önce Ferit Efendi’nin oğlu Cemal’i kaçırmaktan, uzun süre evinde alıkoymaktan, tertiplerle devleti ve devlet kurumlarını kendi ihtiraslarına alet etmekten tutuklanmıştı.
Yezit Ağa gibi halka zulmeden diktatör insanlara göz yuman, zalimlerle işbirliği içinde bulunan,  din maskesi altında hırsızlık ve haksızlık yapan, emperyalist ülkelerin güdümünde olan iktidar partisi de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış, yöneticileri de yüce divanda yargılanıyorlardı.
«Ne mutlu Türk’üm diyene!»  diye haykıran herkes Yezit Ağa’dan ve onun gibilerden kurtulmanın sevincini yaşıyorlardı. Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı.
Ankara, 29.10.2009
Üzeyir Lokman ÇAYCI
55, rue Louise Michel 78711 Mantes la Ville France

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 29

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

KARGANIN AKLI
 
Kargaya sormuşlar :
" Düğünün ne zaman olacak? " diye.
Cevap vermiş :
" Arpa zamanı... "
Eklemişler :
" Pekiyi, o zamana kadar
Yapacakların neler var? "
Demiş :
" Korkulukları devirmek... "
" Neden ?... " diye
Gülmüşler.
Karga, biraz düşündükten sonra
Cevabı yetiştirmiş:
" Bazı insanların
Farkı yok korkuluklardan... "
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Paris - 06.06.2000

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

1

 
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

1

Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM