SANAL OLMAYAN ;
 "FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR"
YAZARLAR TOPLULUĞUNA   HOŞ GELDİNİZ !
DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

SAYI 6  01/03/2009

İÇİNDEKİLER
Abidin ÇETİN ALLAHUEKBER YOLU
Abidin ÇETİN ÇANAKKALE YOLU
Abidin ÇETİN HABERİM YOK
Abidin ÇETİN KAN UYKUSU

Ahmet CANBABA İYİ NİYET
Ahmet CANBABA ŞÖFÖR HİKAYELERİ "RÖTGENCİ"
Ahmet CANBABA SOSYETE KAZIM
Ahmet CANBABA UMUTLARIN ÖTESİ VE TÜLAY SARAYKÖYLÜ (Bir Roman Eleştirisi)
Ahmet CANBABA KURBAN EDİLDİ  
Ahmet CANBABA ADINI SEN KOY

Atilla ALPAY YEŞİLAY İLİM YAYMA’DA
Atilla ALPAY ATATÜRK LİSESİNDE YEŞİLAY HEYECANI
Atilla ALPAY GAZİPAŞA’DA YEŞİLAY KUTLAMASI
Atilla ALPAY SENA ÖZKAŞ SİGARA’NIN GERÇEK YÜZÜ
Atilla ALPAY YEŞİLAY HAFTASINDA SİGARAYI BIRAKTI
Atilla ALPAY YEŞİLAY HAFTASI (1-7 MART)
Atilla ALPAY YEŞİLAY’IN İSKİLİP ÇIKARTMASI

İsa KAYACAN TÜRKÇEMİZ
İsa KAYACAN CAN EVİME ATEŞ DÜŞTÜ
İsa KAYACAN DİLİMİZ, ANLATIMLARIMIZ
İsa KAYACAN HACI FERHAT MİRZA’DAN KELÂMLAR-ÖZDEYİŞLER
İsa KAYACAN MEHMED b. SÜLEYMAN (FUZULİ)
İsa KAYACAN NURDANE UZUN’UN ŞIIR DÜNYASI
İsa KAYACAN YAZILANLARIN IÇINDEN
İsa KAYACAN VAN’DAN ÜMİT KAYAÇELEBİ’NIN ŞİİR DÜNYASI
İsa KAYACAN YENİ YENİ YAZILANLARDAN
İsa KAYACAN ÜÇ ŞİİRLE ANLATILANLAR
İsa KAYACAN BURDUR’DAN YOLA ÇIKARAK
İsa KAYACAN YUSUF ERKAN’DAN BURDUR GEZİ REHBERİ
İsa KAYACAN GÜLAYE RAZYEVA’DAN: ATATÜRK’Ü GÖRÜREM
İsa KAYACAN BAYRAM DURBİLMEZ HOCADAN: AŞIK EDEBİYATI ARAŞTIRMALARI
İsa KAYACAN ESKİMEYEN ŞİİRLER
İsa KAYACAN YAŞLILIK, TANRININ İNSANLARA ÖDÜLÜ
İsa KAYACAN TÜRK DÜNYASI BAHTİYAR VAHAPZADE’Yİ SEVGİ VE SAYGIYLA UĞURLADI
İsa KAYACAN SINIF ARKADAŞLARI NAZLI İÇİN DİYORLAR Kİ
İsa KAYACAN TÜRKOLOJİ ALİMİ KİLİSLİ MUALLİM RİF’AT BİLGE
İsa KAYACAN YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’DEN: DÜNDEN KALAN
İsa KAYACAN MANSUR EKMEKÇİ’NİN YENİ ŞİİRLERİ
İsa KAYACAN ŞAİRLERİMİZ
İsa KAYACAN KİLİS’İN KÜLTÜREL ZENGİNLİĞİ
 

Mahmut Selim GÜRSEL BEN
Mahmut Selim GÜRSEL SEVDALIM
Mahmut Selim GÜRSEL HER AYIN 15’i ile 25’İ
Mahmut Selim GÜRSEL MEHMET AKİF ERSOY OKULU ÇANAKKALE ETKİNLİĞİ
Mahmut Selim GÜRSEL AN
Mahmut Selim GÜRSEL KONUŞMUYORUZ

Mesut ARTAR BİR OYUNUN BİTİŞİ, BAŞKA BİR OYUNUN BAŞLANGICI DEĞİL Mİ ?

Mustafa Nevruz SINACI BİLGİ ÇAĞI’NIN (!) BARONLARI
Mustafa Nevruz SINACI İHTİRAS, KAPİS VE HIRS
Mustafa Nevruz SINACI 29 MART SENDROMU
Mustafa Nevruz SINACI DE’FACTO SULTA
Mustafa Nevruz SINACI ŞİMDİ NE YAPMALI?
Mustafa Nevruz SINACI ÖZÜR’CÜLERE YARGI YOLU
Mustafa Nevruz SINACI EREĞLİ ÇÖL OLMASIN!

Neval KAVCAR KÜRT RAPORU VE ABANT PLATFORMU
Neval KAVCAR KARANLIĞA GİDEN IŞIK FETULLAHÇILIK

Ömer KARACA KANLI ve KINALI TOPRAKLAR: ÇANAKKALE

Selma GÜRSEL KARNI BAHAR KIZARTMASI

Serkan ÖKÇE BİRİMİZİN BİRİMİZDEN FARKI

Tülay BİLGİN HAYAT SENDROMU

Üzeyir Lokman ÇAYCI GEÇMİŞTEN KOPARILAN ŞEHİRLER ANKARA VE İSTANBUL
Üzeyir Lokman ÇAYCI SUSMA MEHMET!
Üzeyir Lokman ÇAYCI BU MEMLEKET BİZİM MEMLEKETİMİZ
Üzeyir Lokman ÇAYCI DESEN
 
 

Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Abidin ÇETİN

Abidin ÇETİN HAYAT HİKAYESİ

ALLAHUEKBER YOLU
 
Rus ayısı vurup gelmiş
Sıcak hayal kurup gelmiş
Mehmet hasta, sorup gelmiş
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış
 
SARI GELİN inilemiş
EBUL HASAN banılamış
Urus Türkü günülemiş
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış
 
Sarıkamış ney mi oldun?
Enver Paşa bey mi oldun?
Vatansever şey mi oldun?
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış
 
Alman'a yaranamadık
Buzlarda barınamadık
Soğuktan korunamadık
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış
 
Urus top atmış Hasan'a
Ha Hasan'a ha da sana
Geri dönmüş ürke, yana
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış
 
Ermeniler mezar sökmüş
Yaşlı-genci çakıp yakmış
Uluçınar'ımız yıkmış
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış
 
Batı-Kuzey birlik olmuş
Türkü sahipsiz mi bulmuş
Sömürücü dersin almış
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış
 
Şehid olmuş Mehmetçikler
Demişler; "Allhuekber!
Ruhumuzu Nur'a gönder!"
Sarıkamış kışta kalmış
Mehmetçikler düşte kalmış

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Abidin ÇETİN

Abidin ÇETİN HAYAT HİKAYESİ

ÇANAKKALE YOLU
 
Sömürücü Batı gelmiş
Mehmetçikler şehid olmuş
Saldırganlar vurmuş, ölmüş
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
Bulut almış alayını
Hakk eylemiş kolayını
Parlatmış, Yıldız, Ayını
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
HIZIR demiş; "Dökün mayın!"
Otlar olsun size tayın,
Kurtuluşu yurda yayın!"
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
SEYYİD ÇAVUŞ mermi kapmış
Gemi ortasından kopmuş
Gaziler görevin yapmış
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
Mondoros'ta teslim almış
İstanbul Batı'nın olmuş
İngiliz'in İpi dolmuş
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
Misakı Milli budanmış
Lozan Batı'ya adanmış
Sömürgeciler dadanmış
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
Batı'nın Doğu Sorunu
İflah olmaz o burunu
Kırar Türkün gururunu
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
Birlik yapar işbirlikçi
Bizi soyar aşbirlikçi
Şaşkın, düşkün şaşbirlikçi
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
Çanakkale içindeyim
Avrupa'da Maçin'deyim
Hay'dan izinli zindeyim
Gelibolu Hakk'ın yolu
Özüne dön Hakk'ın kulu
 
27.12.2006

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Abidin ÇETİN

Abidin ÇETİN HAYAT HİKAYESİ

HABERİM YOK
 
Şu nefisten heva aldım
Ne oldum delisi oldum
Salatımı yanlış kıldım
Benin benden haberim yok
 
Kim öttürse nerde düdük
Kılvavuzum oldu hödük
Surlarımda açık gedik
Benim benden haberim yok
 
Savrulmuşam küller gibi
Estirmişem yeller gibi
Coşturmuşam seller gibi
Benim benden haberim yok
 
Dost dost diye tuttum kuyruk
Gafillerden aldım buyruk
Sadıklardan kaldım ayrık
Benim benden haberim yok
 
Yalpalayıp sağa, sola
Ayrılmışam nice kola
Akletmiyor beynim hala
Benim benden haberim yok
 
Soruları sorarım ben
Yorgunları yorarım ben
Çözümleri ararım ben
Benim benden haberim yok
 
Helal lokma alıp yesem
Coşkun rüzgar olup esem
Allah aşkın bulup desem
Benim benden haberim yok
 
29.02.2009

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Abidin ÇETİN

Abidin ÇETİN HAYAT HİKAYESİ

KAN UYKUSU
 
Şehid olursam üzülme sen anam
O benim Allah'ıma varışımdır
Bırak dünyada ateşlerle yanam
O benim gazilerle yarışımdır
 
Düşersem yaptığımız bir akında
Giysilerim dursun, o kefenimdir
Hakk'a yürüyeceğim pek yakında
Cihad eylemek ilmimdir, fenimdir
 
Saplanan o kurşunlar varsın, kalsın
Kurşunlar benim madalyalarımdır
Toprağa gömün ki koynuna alsın
O topraklar benim mayalarımdır
 
Botumu çıkartma, bana lazımdır
Sırat köprüsünden tezden geçirir
Şehidlik benim alnımda yazımdır
Kevser havuzundan şarab içirir
 
Boyandığım al kanları silmeyin
Onlar benin Cennet'te nişanmdır
Muhammed'den başka kulu bilmeyin
Mehmetçik tarihi benim şanımdır
 
"Mehmet şehid!" deyin, selam söyleyin
Babam sakın ha, kara bağlamasın
Fatiha okuyup rahmet eyleyin
Anam sakın ha bana ağlamasın
 
15.02.2007

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

İYİ  NİYET         
            Efendim bu  ozan  ‘Zebuni’  Yani  Ali  fazıl  Bozdağ  çok iyi  niyetli  bir  arkadaşımızdır. Ozanlar  derneğini  yeni  kurmuş  ve  aynı  zamanda  başkanı  seçilmişti. Bürosunda  kendisini  ziyarete  gittiğimde, laf  döndü  dolaştı insanlar  iyilik  yaptıklarında  karşılığını  göremiyorlar a  geldi. Gerçektende   öyleydi.
Efendim  bende sırf Ali Fazıl Bozdağ  derneğin  başkanı diye   derneğe  üye  olmuş bir  senelik de  aidatını  vermiştim. Ocak  ayında  genel  kurula  gidecekler   beni de  başkanlıktan  düşürecekler  dedi. Zebuni  Babanın da  bir  bildiği  vardır  demek ki dedim içimden.
 -Neden  düşürecekler. Dedim.
 -Bütün  zorluklar  aşılmış derneğin  kimseye  beş kuruş  borcu  yok.    Masrafları  cebimden  harcadım. Burada  toplanıp  ardımdan  kulis  yapıyorlar,  sanıyorum beni  ekarte  edecekler. Dedi. Bende: 
-Benim  oyum  senin. Dedim.
-Sana  oy  kullandırtmayacaklar ki.  Dedi.
-Neden?  Dedim. 
-Seni geçici  üyelikte bırakacaklar. Zebuni yanlısıymışsın. Zaten  bir  iki  oy  farkıyla da  seçimi  alacaklar. Dedi. Dediği gibide oldu. Ben ve benim gibi bir iki arkadaşlar geçiçi üyelikte kaldı Zebuniyi  başkanlıktan  düşürdüler.
Laf  iyilikten  açılmışken Zebuniyi  hayatında  iyi niyetinden  dolayı  hep  çarpmışlar.  Öyle  bir  zaman  gelmiş ki  artık  “kimseye  ne  bir  yardım  yapacağım,  nede  iyilikte  bulunacağım”  dedi. Dedi  ama  dediğini  kalbi  tasdik  etmiyordu.  Gözleri çook gerilere  daldı ve  bir  anısını  anlatmaya  başladı.
- Bir  kazada  postanede  çalışan  memurdum.  O gün sabaha kadar nöbetçiydim. Gece saat birde bir bayanla bir bey geldi. Uzun boylu iyi giyimli  bey:
-İstanbul’a telefon  edeceğim. Dedi.  Bende:  
-Telefon  etmeden  belirli  bir  ücret  ödemeniz   gerekmektedir. Dedim. Ya  telefon edip de  ücret  ödemeden  giderlerse, onun için önceden belirli bir ücret ödeyip telefon  ettikten sonra ne kadar alacakları ücret kalmışsa konuşulan miktardan çıkarılıp bakiyesi  ödenir.  Yani postanedeki  sistem  böyle  işlemektedir.  Adam: 
-Ne  kadar  ödemem  gerekiyor? Dedi 
-On  milyon! Dedim. Adamda para yoktu demek ki kolundaki saatini çıkarıp bana  uzattı.
-Telefon  etmek  zorundayım, bu  altın  saat  sizde  kalsın  daha  sonra   telefonun  ücretini  getirir  saatimi  alırım! Dedi.  Ben  baktım ki  adam  zor  durumda  verdiği  saat  altın,  saat  öyle  sıradan  bir  saat  değil.  Daha önceden kendime verdiğim  sözleri  tutacak  adam mıyım  sanki  ben.  Her  şey  lafta  kalıyor. Baksana  adam  darda  kalmış  gel de iyilik  etme.
-İnsanlık öldü mü beyefendi kalsın! Dedim.
-Adam asil birine benziyordu birazda buraların  yabancısı, kim bilir  ne  için  gelmişti.  Yanındaki  bayanda  oldukça  şık, birbirlerine  çok yakışmışlardı. Gecenin  bu  saatinde  binde  bir  insanların  işi  düşer  postaneye. Demek ki bunlarında  bir  sorunları  vardı. Yabancı:
-Olur mu efendim  saat kalsın, yarın bana havale para çıkaracaklar o zaman telefon ücretini  öder, saatimi de  alırım. Dedi. 
-Olur mu, olmaz mı.  derken  onların  samimi  davranışlarına  göre  bana  sonra  öderler  diye  saatini  almadım  adamın. Geçmiş gün konuşma ücretleri de üç milyon tuttu.  Hani  bana  ertesi  gün  ödeyeceklerdi. Bir gün,  iki gün, üç gün, beş gün, o da öyle  gitti  diye  düşündüm.
-A hhhh.! Ahmet  abii iyi  niyetimizden ! Hep  böyle  çok  paralarımız  gitti  hangi birisini  anlatayım ki.
Gene  bir gün  bayram  telaşımız  vardı. Ankara’ya gideceğim. Bütün yazıhaneleri  gezdim o  gün için  bilet  bulamadım  çaresizim. Postacılık yaptığım kazadan tayinim Ankara’ya çıktı, orada çalışıyorum. O gün gitmem lazım ki ertesi gün mesaim  var yetişeyim. Birazda ne bileyim  bize  idare  taktı bir  pundumuzu  yakalasınlar ki  bizi  gene  başka  bir  yere  sürsünler. Zaten  Ankara’ya  sürgün  gittik. Okullar  tatile  girmiş,  ertesi  gün bayram. Başka  zaman  her gün  Ankara’ya  boş  giden  otobüslerin o gün  akşam gece  yirmi dörde  kadar  bütün  biletleri  satılmış.  Öyle  yer ayırtma  falan da  yok. Bütün  biletler  birkaç  gün  öncesinden  satılmış. Çaresizim  Ankara istikametinde  yolda  duruyorum  hangi  araba  geçerse  geçsin  el  kaldırıyorum. Belki  biri  içlerinden  acırda  şu  garibanı da  alalım  der. Derken  aradan  epey  bir  zaman  geçti. Hani  umudun  kesildiği  yerde  yeni  umutlar  doğar.  Son  model  güzel  bir  araba  önümde  durdu.
-Nereye?  Dedi  şoför.
-Ankara!  Dedim. 
-Hadi  atla  bende  Ankara’ya  gidiyorum! Dedi. Büyük  bir  sevinçle  bindim arabaya, keyfime diyecek  yoktu. Daha önceden benim gibi bekleyenler beklemekten usanmışlar dağılmışlardı. Hani ne derler bekleyen derviş muradına  ermiş  diye.  Ankara’ya  doğru  epey  bir yol aldık.
-Nasılsınız  iyi misiniz? Dedi. 
-İyiyim  beyim! Dedim. Fazlada  bir şey  konuşmadık. Yolda  benzin  istasyonunda  durdu. İstasyondaki  kafede  yemek  yiyeceğini  söyledi.  Beni de  davet  etti. Benimde üzerimde fazla  para  yok;
-Sağ olun, teşekkür  ederim  benim  karnım  tok. Dedim. Esasında açlıkta  hissediyorum. İsmini bilmediğim bey ısrarla:
-Olmaz! Dedi  beni kolumdan  tutarak.  Lütfen  bir  yemeğimiz  nasip  olsun  daha  Ankara’ya  kadar  yol  arkadaşlığımız  sürecek  sizinle! Dedi.  Bende ister istemez  adamla    kafeye  gittim, bir  güzel  doyurdum   karnımı. Kendisi  ne  yediyse bana da onu  ısmarladı.   Hayatta  ne iyi  insanlar  varmış  demek. Ben  ne  büyük  yanılgı  içindeymişim  meğer, herkese  iyilik  yapmayacağım  bundan  sonra  derken.  Bak  hiç  tanımadığın  biri çıkıyor  karşına, sana  yemek  ısmarlıyor. Oradaki  garsonlardan  gördüğümüz  iltifatlardan dolayı adamın  tanınmış  birisi  olduğunu  anlamak  için  falcı olmaya  gerek  yoktu. Masaya  oturduk  lokanta  sahibinden  garsonlara  kadar  hepside:
- Hoş geldiniz  beyim! Dediler  adamın  halını  hatırını  sordular.  Beraber  yemeğimizi yedik,  ardından  çay  getirdiler  çayımızı içtik  arabasına  benzinini  aldı. Benzincide  bekleyen ve  Ankara’ya  gidecek  başkalarını da  aldı  arabaya. Hepside:
-Allah  razı  olsun. Diyordu  binenlerin. Çünkü  bütün  otobüsler  dolu  geçiyor  binmek  isteyenlerden  ancak üç kişiyi  alabilmişti  arabasına. İçimden: “Hayır  yapmayı çok  seviyor  bu  adam  Allah  böyle  adamları  başımızdan  eksik  etmesin”  dedim.  Araba  Ankara’ya  doğru  hareket  etti.  Ben  yemek için  teşekkür  ettim.  O:  
-Lütfen  efendim  ne gereği  var  teşekkürün. Size ne yapsam hakkınızı  ödeyemem!  dedi. 
-Estağfurullah efendim  ne  hakkım  var ki ödeyemeyeceksiniz  baksanıza  herkese  karşı  insanlığınızı gösteriyorsunuz. Dedim.  O
-Benim  yapım  böyle  ne  yapayım. Dedi. Ben  hep  kendi  kafamdan  şimdi  benden  ödeyemeyeceğim  para  istese  diye   düşünürken,  Şoföre:
-Önce  konuşalım  sonra  kavga  etmeye  gerek kalmasın. Ne  vereceğiz beyim Ankara’ya  kadar? Dedim.
-Bir  şey  vermen  gerekmez! Dedi.   
-Olur mu  canım. Şimdi  senden  alsak  herkesten de  almamız  lazım. Hiç  birinizden  beş kuruş  almayacağım.  Zaten  Ankara’ya  gitmek  zorundayım. Hep  beraber  konuşarak  gitmişiz  çok mu?  Dedi. Böyle  konuşurken  Dikmene  gelmişiz  farkında  değilim. Diğer  binenler  indiler  arabadan  baş başa  kalmıştık.  Artık  bundan  sonrasını  ben  eve  kadar  gidebilirdim.
-Bende  bir  kenarda  ineyim. Dedim. O:
-Nereye  gideceksin?  dedi. Bende:
-Abidinpaşa. Dedim. Sonra  adam  gazladı  doğru  Abidinpaşa.  Ben  içimden  “iyiliğin  bu  kadarı da  olmaz.  Ben  olsam  aynı  şeyi  yapmam  elin  tanımadığı  birine. Bu  devirde  gardaş  gardaşa  yapmaz  bu  adamın  yaptığını”  diye  düşünürken  Abidinpaşaya  gelmişiz.  Ben:
-Aha  şurada ineyim. Dedikçe  O:
-Sen  evini  tarif  et  hele,  buraya  kadar  getirmişiz  ben  seni  evine  bırakmadan  gider miyim  hiç? Dedi. Evin  önüne  geldiğimizde:
Bu  seferde  ben  seni  bırakmam  tövbeler  olsun.  Acı  bir  kahvemizi  içmeden  gitmek  olmaz! Dedim. O:
- Peki  öyle  olsun  hadi içelim! Dedi.  Dairenin zilini  çaldım hanım  bizi  kapıda  karşıladı.
-Hanım  misafirimiz var, bu  bey  beni  kazadan Ankara’ya  kadar  getirdi. Allah  razı olsun.  Bize  bir  yol yorgunluğu  kahvesi  yap ta  kendimize  gelelim”  dedim.  Kahvelerimizi  içtik  ismini  bilmediğim  şahıs:
-Sen  Ali  Fazıl  Bozdağ  değimlisin? Dedi.  Bende biraz hayret kesilerek:
-Evet! Dedim.
-Beni  tanımadın mı? Dedi. Bende:
-Yook!  Dedim.
-Hele  bi dikkatli  bak! Dedi.
-Valla  tanıyamadım  beyim! Dedim.
-Ben  Hamdi  Gül,  Hani  beş  sene  önce bir  akşam  gece  saat  on ikiyi  geçmişti. Postaneden  İstanbul’u aramam  gerekiyordu.  Üzerimde de saatimden başka beş kuruş  param  yoktu. Telefon  ederken ödemem  gereken  paraya  karşılık  paramın  olmadığını  söyleyip saati rehin  bırakmak  istemiştim de  sen:
- Olmaz  efendim  ben  kendimden  ödeyim  siz   bana   elinize  geçince  ödersiniz! Demiştiniz. O  günün  parasıyla  tutan  üç  milyonluk  borcumu da   5  milyon  olarak  ödemek  istiyorum”  Dediğinde  ancak  olayı  hatırlamıştım.
-Olur mu  Hamdi  bey! Kesinlikle  almam! Dedim.  Alırsın, almazsın derken 5 milyonu  komedinin üzerine   bıraktı  ve  başladı  o günün   akşamından  sonrasını  anlatmaya. 
-Ben fabrikatörüm. O gün  geceyi arabada  geceledik.  Ertesi  gün İstanbul’dan  gelen  havaleyi  aldıktan  sonra  postaneden   seni  aradım.  Senin   nöbetinin bitip  gittiğini  söylediler. Postanedeki  arkadaşlarından  hiç biri   sana  ulaşamayacaklarını  söylediler. O  akşamki  olayda  Kayseri’den  kazanıza  gelirken  bir benzin istasyonunda yankesicilere  cüzdanımı  çaldırdım.  İçinde  paralarım  dövizlerim,  kimliklerim  vardı. Hepsi  gitti. Yanımdaki bayan  kız  arkadaşımda da  aksine  para  yoktu. İstanbul’a  telefon edecek kadar  bile  üstelik.  İstanbul’dan  havale geldiği zaman  ödeyeceğiz  dememe  rağmen  otelin  kabul  etmemesinden dolayı  geceyi  arabada  geçirdik. Sana karşı borcumdan dolayı vicdanen çok  rahatsızdım. Bir tesadüf eseri siz karşıma çıktınız.  Önce uzaktan tereddüt ettim. Yakınınıza  geldiğimde  artık  siz  olduğunuzdan  kesinlikle  emindim.  Size karşı  borcumu ödeyebileceğim bir  fırsat  çıkmıştı önüme. Senin Ankara’ya gitmende  ayrıca  memnun  etti  beni.   Bakalım  ne  zamana  kadar  sürecek  beni  tanımaman  diye  özellikle  bekledim. Dedi 
Beni  evime  kadar  getirmesi    bulması  karşısında  ne  kadar   memnun olduğumu     anlatıp  evden  yolcularken böyle  dürüst   insanlarda  varmış  demekten  kendimi  alamadım.
Hala  kendisiyle  haberleşiriz. Şimdi  artık  fikrimi  değiştirmiştim  sen  iyilik  yap ta   varsın  el  alem kendi  kötülükleriyle  baş başa  kalsın. Çünkü  kötülük  yapmanın vicdani  huzursuzluğu  insanı  yer  bitirir.  

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

ŞÖFÖR HİKAYELERİ  "RÖTGENCİ"  
23-3-2003
Zengin bir ailenin iki çocuğundan biriydi Mahmut. Yeni yetmelerin ilk sevgililerini  bir  baykuş  çığlığında gecenin  tatlı  hatıralarını yaşatmışsa  kim unutabilir  o  ilk  aşkını. Geleceğe boş bakan gözlerle ufukta, bir çizgi gibi yakaladığı hayali mutluluğu, yaşanmamış  hayata  dair heyecanı kimi yerde  bir  acı  anı  gibi saklıyordu içinde. O içindeki ütopik  sevgilisini de hiçbir  an  aklından  çıkaramazdı. Bir gizli hastalığın  oluşmasının  baş mimarıydı çevresindeki  arkadaşları. Böyle  bir  başı boşlukta   kendisine  kimsede  söz  geçiremezdi.  Anasının sözünden çıkmayan bir babası vardı. Arkadaşları  Mahmut’la babasının arasını açmayı çok severlerdi.  Mahmut’un  babası  bir sefarette çalışıyordu. Şoförler uzaktan Mahmut’un babasını  gördüklerinde’ sabah, sabah  gene ev(ossuruk)havalandırmaya gidiyor’ derlerdi.  Süleyman  amca iş dönüşünde oğlu  Mahmut’u   sorarsa şayet,  duraktakiler:
”Oooo  Süleyman   amca o şimdi kim bilir nerede içiyordur, bir iki iş aldı mı   Mahmut  için yeter,  aslan gibi arkasında sen varsın “ derlerdi . Süleyman  içinden kızdığını belli etmeden başını sağa, sola sallayıp o kızgınlıkla eve gittiğinde, ‘oğlunu koruduğu   için’ karısı  Hamiyet hanımla da münakaşa ederdi.
Mahmut’un  taksicilik yaptığı senelerde Gaziosmanpaşa’ya  ‘yes’ mahallesi derlerdi. Adım başı Amerikalılar  otururdu  o muhitte. O muhitte  çalışan hizmetçilerin hepside İngilizce konuşur olmuştu. Dinamik  ve genç  görüntüleriyle  kendilerini naza çekerler, yeri geldiğinde  sosyetenin  büyük ve  seçkin  isimlerinin  katıldığı   kokteyllerde  vazife  alırlar, konukların  pembe  halılar  üzerinden  yürüyerek  girdikleri  mekanda    kokteylin  mönüsündeki   uzak doğuya  ait  yiyecekleri  çaktırmadan tadarlardı.  Şoförlerinin de tavladıkları birçok güzel hizmetçiler vardı. Sevgilisi olan  şoförlere Amerikan içkisi  ve  sigarası  getirirlerdi. Türk ailelerinin çocukları  onların çöplüğüne atılan oyuncaklarla sevinir, Amerikalıların  işe yaramayan okunmuş kitaplarını almak için çoğu kez çocuklar kavga yaparlardı. Hatta çöplükler bile paylaşılmıştı. Hiç kimse kendi evine yakın çöplükleri başkalarına  karıştırtmazlardı. Taksi müşterilerinin çoğu Amerikalılardı. Çoğu kez sent verirlerdi, dolar verirlerdi.
Süleyman amca  Mahmut’u  çok okusun istemişti  ama  olmadı. Oğlunun ısrarı üzerine 1958 model bir pontiyac otomobil almıştı. Ama Allah’ı var   Mahmut  arabasına çok iyi bakardı. Süleyman amca miras zenginiydi,  oldukça  mülayim bir yapısı  vardı.  Mahmut babasını parmaklarının ucunda  oynatsa da yeni alınan  otomobilden  dolayı bir baba  baskısı  altına  girmişti. Baba  baskısından bıktığı içinde  için  takside  hep gece çalışmayı  seviyordu. Gündüz  taksisini  bir şoföre veriyor   gecede kendisi kullanıyordu. Tabi   babası gece yorgun, argın oğlunu  takip edecek değil ya. Mahmut’ta  istediği  gibi  hareket  ediyordu.   
Mahmut  gece bir iş alsın, dönüşünü muhakkak  herhangi  bir evin ışık yanan  penceresinden bakıp evin içersini röntgenler, geçte olsa öyle durağa gelirdi. Gözlerden de ırak olduğu için  Süleyman  amca da oğlunu  dürüst çalışıyor bilirdi. Gene bir gün  iş dönüşü durağa gelirken bir binanın  en üst katındaki  odalardan birinin penceresinden odanın  lambasının yandığını görür. Gecenin  saat ikisinde ışığın yanması  Mahmut’u  heyecanlandırır. Öyle ya  insanlar bir şey yapmasalar ışık boşu boşuna yanmaz ki. Arabasını görünmeyecek bir şekilde zulaya  çeker. Dairenin yanan penceresinin tam karşısı  hizasına  gelen servi  ağacının gövdesine  tırmanmaya başlar. En üst katın ışığından başka binada hiçbir ışık yanmamaktadır. Bitişikteki kabası bitmiş  inşaatın bekçisi bile çoktan uyumuştu. Gece karanlığındaki sessizlikte kendi soluk alışının sesini  ve birde ara sıra  bastığında kırılan dalların çıtırtılarını duymaktaydı.
Röntgencilik sanki  Mahmut’un  ikinci mesleğiydi. Başka ağaçlara tırmanmak kolaydı ama böyle ulu bir servi ağacına  ilk defa tırmanacaktı. Tehlikeli bile olsa bir şey görme heyecanı, içindeki korkuyu bastırıyordu. Ağacın gövdesinden çıkan dallar oldukça kırılgan ve narindi. Çoğu kez tuttuğu dal elinde kalmakta, kırılan dalların çıkıntıları zorda olsa ayaklarına basamak  oluyordu. Dördüncü katın hizasına vardığında, Gördüğü manzara muhteşemdi. erotizmin  kuşatmasından  kurtulamayan  bir  bayan git  gide ufalan   hafifleyen  giysilerin  darlığından hap solmuş    uzuvlarının  dışarıya  fırlayacakmış  gibi  taşmaları  karşısında  kendini  zaptedemeyen  eşinin hırslı sarmaş  dolaşın da  sonsuz  bir  haz  yaşıyordu. Biraz  cilveli  nazlı  ve  çekingen  davranışları adeta  eşini  çıldırtıyordu. Sevdiği  bir çiçeğin ilk  tomurcuğunu  verdiği  bir andı  sanki karşısındaki  eşine karşı  duruşu. Sanki  orijinal  lezzetle  eşine  sunulmuş bir  aşk  tanrıçası  gibi  hissediyordu kendini bayan.
Mahmut’un  bastığı çatal dal  arasında sıkışan    ayaklarının yorgunluğu  bir acıyla kendisini uyarır.   Ayağını   dinlendirme  ihtiyacını  hisseder.  Diğer  ayağını  bastığı  çatal  arasına koymak  için  yorgun  ayağını  kaldırdığında bütün yükü diğer ayağına verdiğinden,  gövdesinin ağırlığını çekemeyen dal kırılır Mahmut hızla aşağı doğru  düşmeye başlar. İşte ne olduysa bu düşüşte olmuştu. Kurtulmak için her tuttuğu dal  elinde kalmaktadır.  Gövdesinin ağırlığını taşıyamayan  dallar  kırılıyor ,  Mahmut’un  düşüşünü  yavaşlatıyor ama engelleyemiyordu.
Genç evliler  duydukları  gürültü  üzerine, üzerlerine sardıkları bir çarşafla  yatak odalarının balkonuna açılan kapıdan balkona çıktıklarında  birisinin ağaçtan düştüğünü görmüşlerdi. Kendilerinin  röntgenlendiklerini   bilmediklerinden, hırsız zannedip, gece karanlığında, avazlarının çıktıkları kadar “hırsız kaçıyor, kimsecikler yok mu? aşağıda hırsız var.” diye birkaç  sefer bağırdılar. Gece karanlıkta  yankılanan  sesi kimin duyduklarını bilemediler  ama  kavak ağacının dibinde acıdan kıvranan birinin  siluetini belli, belirsiz gördüler.  Giyinik vaziyette olmadıklarından bağırmaktan da  öte bir şey yapamadılar.
Mahmut  korkunun verdiği paniklemeyle düştüğü yerden kalkıp üstünü  silker. Yırtılan üstünü başını gözü görmez,  çeşitli yerlerine batan dalların sıyrık ve kanatmalarındaki acıyı bile hissetmez. Bitişik inşaatın  tahta perdelerine tırmanır  kendini  inşaatın bahçesine atar. Yeter ki röntgenlediği binanın bahçesinde olmasın, yeter ki orada yakalanmasın. Ama şanssızlıklar  Mahmut’u orada da rahat bırakmayacaktır. Atladığı yeri görmez gece vakti. Oysa atladığı  yer bir kireç kuyusudur. İnşaat için açılmış ve söndürülmüş kireçle dolu bir yer.  Üzeri kaymak bağlamış ve derinlere doğru git gide katılaşan kirecin içersine neredeyse dizkapaklarına kadar gömülmüştür.
Gece geç saatlerde kadının çığlıklarını duyan bekçide uyanmış, kum yığınlarının ardındaki kireç kuyusundaki   Mahmut’u görmüştür bir karartı halinde. Mahmut’un yanına kadar gelen bekçi elinde koca bir kalasla, Mahmut’un  karşısına dikilip ,“hadi bakalım buradan nereye kaçacaksın” der.  Mahmut  bekçiye “Yav arkadaş beni tanımadın mı?.  Ben  pontiyacın sahibi  Mahmut.  Hani seni iş dönüşü yolda, belde alırım ya.  Hatırlamadın mı.?   Süleyman’ın  oğlu   Mahmut’um “deyince  bekçi elindeki kalası bırakıp el fenerini   Mahmut’un yüzüne tutar ve  ancak  Mahmut’u tanır. Mahmut’a:
”Yav  Mahmut  abi senin ne işin var burada”   deyip  Mahmut’u ellerinden tutarak  çeker, çıkartır kuyudan. 
Mahmut  bazı geceler  bira alır, bekçinin yanına uğrar beraber bira içerlerdi.  Mahmut’un tavladığı Amerikalıların yanında çalışan    bayan arkadaşına  beraber  kalsınlar diye  kendi  yerini  vermişti birkaç kez bekçi.  Onun için Mahmut  abisini çok severdi.
 Başına böyle haller de geldiğinde elbette ki yardımcı da olacaktı. Mahmut  çoğu kez  kimi akşam rakı, kimi akşam bira alıp, bekçiyle içtiklerinde  bekçiyi konuşturur,  hangi dairede kim oturuyor, hangi dairede yollu var,  hangi si güzel, iş verir  bekçiyi konuşturup dinlerdi.  Mahmut  ne zamandır o daireyi göz hapsine almıştı . Her gecede   aynı dairenin ışığı yanmaz ya, ama gözetlediği dairenin ışıkları her gece yanıyordu. İşte  Mahmut’u  gözetlemeye çeken nedenlerin başında da bu merakı vardı.
Kuyudan diz kapaklarına kadar kirece batmış bir vaziyette çıkan  Mahmut’un  üzerine  tazyikli hortumla su tutan bekçi  tahta perdedeki aralıktan bitişik binanın aydınlatma  ışıklarının yandığını ve kapıdan iki kişinin düşen ağacın altına kadar gelip  yere serilmiş servi dallarını ve yapraklarını bir birlerine  gösterip, biraz duyulacak bir sesle,”İşte hırsızın  çıktığı ağaç, bitişik inşaata bir soralım bakalım” dediklerinde  bekçi  Mahmut’a:  “aman abi hemen  saklan” deyip   Mahmutu   inşaattaki kendi odasına göndermişti.
Bitişik binadan gelen iki kişi bekçiye bir gürültü duyup duymadığını sorduklarında bekçi de  gürültü duyup onun üzerine uyandığını söyler. Guya hırsızı kovalamıştır ama yakalayamamıştır. Gelenler tatmin olduklarından  bekçiye teşekkür edip oradan ayrılırlar.
Mahmut  bekçiden aldığı pantolonu giyer  ve  açık bir büfeden aldığı rakıyı bekçiyle beraber içmeye koyulurlar. Mahmut bekçinin ısrarı üzerine olayı anlatır. İşte bu korku üzerine  Mahmut  bir daha  röntgencilik yapmayacağına dair bekçinin yanında kendi kendine söz verir. Yaptığı  işin  kötü  olduğunu  acı  bir  deneyle kendiside  anlamıştır.  Mahmut  bu sözü acaba ne kadar tutacaktı. Sabah bekçiden aldığı kıyafetlerle eve gittiğinde babası çoktan işine gitmişti. Yırtılmış gömlek ve pantolonlarının eksikliğini  bir hayli anası babası sordu ama   Mahmut  bir sır  gibi   ölene kadar kimseye söylemedi. 

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

SOSYETE  KAZIM
Mutluluk  arayanların  üzerlerinde durdukları  konuların başında  günler  gelir. Bu günlerde eşini mutlu  edebilmenin çarelerini arar  kocalar. Anneler gününde Kendi annesinin  gönlünü  alamayan koca , sırf  eşi memnun olsun diye  kayın validesini  düşünür gibi  görünmek  zorunda  hisseder kendisini. Kayınpederini kaybetmiş  bir damat , ilaçlar sayesinde 70 yaş sınırının çok   daha  altında  görünen  kayınvalidesine  telefon ederek
“Annecim Anneler Günün kutlu olsun” der. Yokluk sınırının içindeki  vatanım insanı  kendisini  ilgilendiren  günleri  işte  bu nedenlerden dolayı kaçırmaz.
            Memleketimizdeki insan manzaralarını incelediğimizde ; acısı bol bir muıtluluk tablosu çıkar karşımıza.  Açlık sınırında yaşayan  ve  gelirleri  asgari ücretin de  altında  bulunan  vatanım  insanı  mutluluğu  televizyon izlemekte  bulur.
            Satılmış 37  ekran televizyonunun karşısına kurulmuş haberleri izlerken , ‘Anneler Gününün’ kullanıldığını işittiğinde
“Yav garı,  bah bu gün  analar  günüymüş, oda neyse. Her zaman  bir gün çıkarıyolar besbelli” der.Hemen kanal değiştirerek , koca şiddetine maruz kalmış bir kadının  gözyaşları içersinde  ağza  alınmayacak kelimelerle kocasına  hakaret  etmesini  gördüğünde
 “aha  bizim  ganal burası” der. Açlık sınırında  yaşayan  Satılmış gibiler şiddeti, itilip kakılmışlığı, mutluluk sınırları içersinde  göredursun biz  bir de   mutluluğu  yakalamış  mutlu  azınlıktan  bahsedelim  birazda. Onlar kocalarını mutlu  etmek için  sürpriz olsun  diye  doğum  günü  pastasından dansöz  çıkaranlardır. Üzüntüleri günün  birinde buluşlarında  tıkanıp kalmalarıdır. Ne yapsınlarda  kocalarını  mutlu  etsinler…
            Binlerce  çarpan kalbin, binlerce  alınan nefesin ücra ve  kuytu bir köşesinden, çılgınca  dans edenleri  seyreder Kazım. Kendi kafasından Lailada   çılgınca  dans edenlerden  nasıl bir kazanç kapısı  çıkarırım diye  düşünür.. Bunlar geç vakit  evlerine varacaklar. Kiminin  ertesi gün  daveti,  kiminin yakın bir zamanda düğünü  nişanı  vardır.
            Kafasından o an  düşündüğü ile ilgili olarak  yapacağı işin tutacağını bilen sosyete  Kazım para harcamada  sınır tanımayan hanımların imdadına yetişir.. Şayet çiftler  evleneceklerse, gazete sütunlarına ‘sosyete Kazımın’ buluşları ile  geçmeleri  lazım. Kimi  evlilerin nikahını helikopterde kıydırır, kimininkini  denizde, sandalda. Örneğin birisinden hoşlanmıyorsanız seçeceğiniz hediyede , Kazım  yardımcınızdır. Kimine  akrep aldırır  kimine  fare  maskotu, kimine  ayıpladığınız bir koku.
            Hediye  paketleri açıldığında  kiminde  mutluluk  gülücükleri  belirirken  kiminde  korku  çığlıkları.
            Mutluluk hiçbir  zaman bekleyerek kişinin  ayağına  gelmez. Mademki  mutluluk  sizin  ayağınıza  gelmiyor  o halde  sen mutluluğun  ayağına  git. Onun için nemi yapacaksın ? Kazıma  müracaat edeceksiniz, Kazıma.
            İşte  bizim komik ve espiri  anlayışı sınırsız  Kazım kardeşimizin karşısına  gelip de  bir parti, bir davet, nişan, düğün herhangi bir  etkinlik, bir akşam yemeği gibi aklınıza gelen veya  gelmeyen kutlamalarda yardımcınızdır. Öyle çılgınlıklar düşünen  kişilerde  işin parasal yönünde  pek fazla  durmazlar.
            Mesela otobüsteniz, Kazım en önden herkesi görecek bir seviyeden hayırlı yolculuklar diler. Gurupla  samimiyet duygularını pekiştirir. Ve  arkasından her yolculuklarında  söylediği 
“Erkekler uzun yaşamak istiyorlarsa kendilerinden genç bir kadınla, Mutlu  bir evlilik  istiyorlarsa  kendilerinden yaşlı  bir kadınla  evlenmelidirler” (Pery W.Buffinton) sözünü  yüksek  sesle  söyleyip  herkesten alkış almasını  bilir.
            İşte sosyete Kazım dünyanın çeşitli yerlerini dolaşmış en çok heyecan yaşanılan yerde  Türkiye.  Düşünün  bir kere  tam doğum  gününüzde  Galata  kulesindesiniz. Sinagok’ta  bir patlama  oluyor.Sizin  partinizdeki  gezinizden onlarca  kişi  koşar  adımlarla  kaçışırken peşinizdeki  sosyete habercilerinin  flaşları patlıyor. Gazetelerdesiniz. Örneğin  bir gün  deprem oluyor, dörtlük  bir sarsıntı  geçirdiniz.  Bu rahat  sizde  ve konuklarınızda  7.7 lik bir heyecan yaratır.  Kazım  gene  iş başındaysa  gene  gazetelerin  sosyete sayfalarındadır. Korkunun kimyasına  karışmış  aşkların  gölgesinde  bir gece  geçiren  misafirlerinizi  ertesi gün  bir Kapadokya  gezisine rahatça ikna  edebilirsiniz.
            Kazımın bir başka  ustalığı da  Bulunduğu ortama  göre  Türkçesini  ayarlar. Kimi  davetlerde  Türkçesini  İngilizciye  kaçan bir  lehçeyle  anlatır  kimi  davetlerde  Almanca. Biz işte o zaman  davetlerdeki  yabancı misafirler arasında  İngilizler mi  ağırlıkta  yoksa  Almanlar mı   hemen söyleriz. Bay Kazım için  Türkiye’de keşfedilmemiş bir köşe yok. Meryem Anadan, Antalya’daki  Düden Şelalesine, Trabzon’daki  yayla  şenliklerine  kadar   ilginç kutlamalarda  ilginç mekanları hemen bulur..Onun için yurdun  ve  dünyanın  muhtelif yerlerinden de  davetler  alır. Onun  dağarcığındaki  kelimeler  ve  anlatım  teknikleri çok farklıdır. Seçkin yabancı misafirleri  ağırlaması  bazı yabancı dillerde tarzancadır.  Herkes kahkahadan kırılır. Kendilerini  renkli  bir  sosyal hayatın içinde  bulanlar buradaki  arkadaşlıklarından dolayı birbirlerini yakınen tanımış olurlar..Birde bakarsınız  bu gezinin sonunda  evlenmeye  karar vermişler..
Tiyatro ,müzik, veya şiir grupları içersindeki  bir etkinliğe katılmışsanız şayet sizin güzelliğinize beste  yapacak kişiler çıkıverir karşınıza.
            Kazımın partisini  renkli bulanlar “Binlerce  partiye  gittim bu kadar  insanlar için şaşırtıcı  olanı yok” derler..Herkes bir şeye  hayret eder partide  muhakkak. Belirli  bir refah seviyesinde yaşayan azınlığın  gardorabında hapis kalmış giysiler  gibi hissederler kendilerini,  Kazımın partisine katılmayanlar.
            Bir defa  Kazım herkesin  rüyasını  keşfeder. Dört kez bıçak altına yatmış ve  sonra bu benim yüzüm  değil diye  estetik  ameliyattan feryat eden bayan G.Y yi  yatıştırır  ve  kendisinin de  avantasını  alacağı  estetik doktoruna  havale ederek  hayır dualarını alır. Onun için insanların rüyalarını  gerçeğe  dönüştürmesini  sağlar. İnsanların  zihinlerindeki  rekleri,  burunlarına  gelen kokuları  anlar. Gözlerindeki ışığın  güneş mi,ay mı olduğunu  bilir. Daveti veren kişinin  süslenmesine ,  hazırlanmasına  yardımcı oluyor diye  beylerinin de Kazım  pek bir hoşlarına  gider.
            Kazım  bir gün gök kuşağının  altında  bir davet yapacağım  demişti. Yağmur yağdığı  zaman en güzel gök kuşağı  nerede oluşur diye  kafasından düşünüp keşfettiği  bir mekanda .Metorolijiyi  dinleyip yağmurun yağacağı  bir günü  tespit  etmiş  ve o gün  hemen ‘Mutlu çiftler yemeği’ adı  altında bir  gezi düzenlemişti.  Hem güneşli,  hem yağmurlu  bir ortam olacak. Böyle  bir ortam  ancak  baharda  olabilirdi. Üzerlerinde de  gök kuşağı  oluşacaktı  üstelik. Etrafı hırçın dağlarla  çevrilmiş küçücük  bir dağ lokantasının  taraçasındaki  o muhteşem  günü  kimse unutamamıştı..Geziye katılan bayanlardan  şık kostümler içindeki  kusursuz fiziklerinin  nimetlerini  toplayabilmek için,   bekar zamparaların zuladan kendilerine  bakmalarında  bir sakınca  görmeyenler ve hatta  buna  fırsat verenler  gezinin  en renkli  simalarıydı. Saçlarından tırnaklarına kadar süzülüşlerinin  farkında olmasını isterlerdi  bayanlar  erkeklerin. Çokları pahalı markaların  koleksiyonlarını  üzerlerinde  toplamanın  avantajlarını  bile kullanıyorlardı.
            İnsanları şok  etmek Kazımın işiydi. Kazıma  sorsanız:  “bir programınız  var mı?” diye o:  “Benim  deliliklerimin programı olmaz   her zaman her yerde  her şey  olabilir” derdi.  Herkes  Kazım için. “Kazımın  yapacağı her türlü  sürprize  hazırlıklı  olun”  derlerdi.
Havuz kenarında  masalara kurulmuş  davetliler  bir  ağustos  sıcağında   “ah şu  havuza  girsek te  bir  serinlesek”  demeye  fırsat kalmadan  birde bakarsınız  bir itfaiyenin hortumundan  sular  gökten yağmur gibi  inivermiş başınıza  sizin kalbinizi okumuşcasına.  Kalbinizin fırtınalarından dağılan yağmur bulutlarını  keşfeder ön sezileriyle. Hayatınızın  gerçeklerini  yüzünüze karşı  söyleyerek  herkese pes  dedirtir.
            İşte  mutlu  azınlığımızın  kendisini, hayatın acı gerçekleri  arasına  duvar çekerek  soyutlamalarının  örneklerini  görmüyor muyuz yaşamımızda. Memleketimin mutlu  azınlığından mutluluk manzaraları  sunduk. Kim bilir yaşam yelpazemizin  grafiğinde   yüzde kaçlık bir  açı ile  göstereceğiz böyle  mutluluk  tablolarını.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

UMUTLARIN  ÖTESİ VE TÜLAY SARAYKÖYLÜ   
(Bir  Roman  Eleştirisi)
          Sirkeci  Garından  hareket  eden, trendeki Almanya’ya  gidecek  yolcular  yerlerini  alırlar  ve  bir  Almanya  serüveni  başlatır ki  Tülay  Sarayköylü,  inanın  kitabı  elinizden  bırakamazsınız,  bir  solukta  okumak istersiniz.
Sanıyorum ilk  romanı,  bunda da  oldukça  başarılı. Her ne kadar  mütevazılığınden, “böyle  bir  gurbetçi  serüveni yazacak kadar  kuvvetli  kalemim  olmadığını  biliyorum”  demesine  rağmen  oldukça  akıcı  konu  ve  kişileri  birleştirici  bir  bütünlük  sağlayarak  güzel  bir  sonla  romanını  bitirmiş.
         Gurbetçilerimizin  hayatını  yazarken  kendiside  bir  gurbetçi  olarak  11 yıl  Avrupa’da  yaşamış  biri olarak  yaşamdan  yansımaları  yakından  gözlemlemesi neticesi  böyle  bir  eseri  edebiyatseverlere  kazandırmış.
         Umutların  Ötesinde  köylerinden,  şehirlerinden  yaşam  derdiyle  anasını,  babasını,  eşini,  sözlüsünü  geride  bırakanların  bir  tren  yolculuğunda  tanışmaları ve  Almanya’daki  acı, tatlı  yaşam hikayeleri güzel  ve  akıcı  bir  dille  yazılmış.
         Trendeki  yolculukta  tanışanların  Almanya’da da  yollarının  kesişmeleri,  gurbetçi olarak  birbirlerine  sahip  çıkmalarının  bizlere  has  bir  meziyet olması  çok  güzel  işlenmiş.
         Aşkın, sevginin,  mutluluğun,  mutsuzluğun, acının, intikamın,  kinin,   nefretin  ve  ihanetin   bir  oya  gibi işlenerek yazıya  dökülmesi  neticesi  güzel  bir yapıt  ortaya  çıkmış.
         ‘Aşk’  diyorum çünkü  Selim’in içten içe Fatma’yı  sevişi, Fatma’yı  önceleri  bir kardeş  gibi  görüp,  koruyup kollaması ve  sonradan  evlenmeleri.
         Faruk  ve  Aynur’un  herkese  örnek  bir  evliliklerinin  olması.  Rafet’in  Türkiye’deki  ilk  göz  ağrısı  Hatçe’nin  bir  başkasıyla  evlenmiş  olmasının   verdiği  aşk  acısı  neticesinde, Türk  örf  ve  adetlerine  uymasa da    bir  Alman  bayanla  önceleri  arkadaş  ve  sonra  kadının  evlenmeden  beraber olmayı sürdürmek  istemesi neticesi  Rafet’in Örfümüze uymayan  bir  davranıştır  diyerek Beate’yi evlenmeye  razı  etmesi  gibi yaşam  kesitlerinde Türk  Alman ilişkilerine  yer  vererek güzel  bir  konuyu  romanda  işlemesi  ve tabiî ki  Beate’nin eski kocasıyla  bir  yasak  aşka  girişmesi  neticesi Rafet’in Alman  eşini  ve  eski  ayrıldığı  Alman kocasını  öldürmesi  neticesi  ihaneti  ve  cinayeti de  romanına  taşıyarak  yazar  Umutların  Ötesi  romanını  insanların  belleğine  yerleştirmeyi  başarmıştır. Başarmıştır  diyorum  çünkü,  anlatımında  yöresel  halk  ağzını  çok  güzel kullanarak o ortamı adeta  yaşatmıştır  okuyanına.
         Sonuç  olarak yurt  dışında  para  kazanmaktan  öte  yeni  başlayan  ve  biten umutlarda  daha  birçok  konuyu  elbette ki   yorumumda  bahsetmem  mümkün  değil. Ama  yazar  Almanya’daki  sevmediği  şeyleri   sıralamış  Güzel  cennet  yurdumuza  dönüş  yaptığında da Türkiye’de  olmasını  istemediği  birçok  keşkeler ide  yazmadan   geçememiş.
         Keşke insanlarımız  asık  suratlı  olmasa, Rüşvet  isteyen  Gümrük  memurları, Kahveleri  dolduran işsizler, yabancı plakalı  arabaları  görünce içilen  bir  şişe  gazozdan iki  misli  fiyat  alan  aç  gözlü  sahtekarlar olmasa. Elektrikler,  sular  kesilmese, hastanelerde  uzun hasta  kuyrukları  olmasa.  
           İşte  bütün kötü  alışkanlıklarımızı  bırakarak  dönsek  yurdumuza. Bizim  paradan çok  bunlara    ihtiyacımız  var  diyerek  bitirmiş romanını  sevgili Tülay  Sarayköylü
                   Söke  Şairler ve Yazarlar  Derneğinde bir  grup  şair  arkadaşlarla kendisini 2008 senesinin  şubatında  ziyaret  ettiğimizde bana imzalayarak verdiği  romanını   Ağustosta  okuyup  bitirdiğimde  kendisini  hep  kutlamak  geçiyordu içimden. Bekilli  şiir  etkinliğinde  kendisini  göremedim  ama Şair  Cemal  Şimşek  dostumdan  kendisini  kutladığımı   ve  selam  söylememi  iletmesini  istemiştim.  İşte  bu  duygu  ve  düşüncelerimle Tülay  Sarayköylüyü   Umutların  Ötesi  Yapıtından  dolayı  tekrar  kutlar  başarılarının  devamını  dilerim.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

KURBAN  EDİLDİ  
 
Ağaya  kul olup   vatanı için
Ölen  ölmeyene  kurban  edildi
Zalimin  zulmünden  kaçarak  yüzü
Gülen,  gülmeyene  kurban  edildi
 
Kor’a  muhtaç  yakamaz  çakmağını
Her lokmada  yer  patron  tokmağını
Elindeki  bir dilim  ekmeğini
Bölen,  bölmeyene  kurban  edildi
 
Seneleri  geçti  boşu  boşuna
Bakmadılar  fakirin  gözyaşına  
Anlamayan  geçti  işin   başına 
Bilen,  bilmeyene  kurban  edildi
 
Kadın  onlar içinmiş  el  kiri de
Cevap  veremez ki   sorsan  biride
Bir  bak   ülkemizdir  en çok  geride
Kalan,  kalmayana  kurban  edildi
 
 
Alın  yazısının  içinde  naat (1)
Şifa  dağıtmaya yetmedi  saat
Sırtı   sıvazlanıp yalnızca  vaat
Alan,  almayana  kurban  edildi
 
Saltanat a  karşı çıkan  sürgünde
On binlerce  şehit  verdik  bir günde
Yurduna  askerlik  için  zor  günde
Gelen,  gelmeyene  kurban  edildi
 
Halkına  gelecek  vermek    görevi
Barındırır  içinde   gizli   devi
Yürekte   yalnızca  birikmiş   sevi
Olan,  olmayana  kurban  edildi.
 
* Bir şeyin  niteliklerini  övmek

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Ahmet CANBABA

Ahmet CANBABA HAYAT HİKAYESİ

ADINI  SEN  KOY 
 
Başkası  atarken    konuşturmazdı.
Palavrada  tek başına  yeterdi
Sorumsuzlukta  üstüne  yoktu ha
Nerde  akşam  orda  sabah  yatardı
 
Siyasette  ömrü  gelmez ki  sona
Haksız kazançları  yatırır  fona
Babadan  zenginlik   kalsada  ona
Kumarda kaybedip  mal mülk  satardı
 
Çokları  etse de  yemin Hipokrat
Zanneder ki  o  en iyi  demokrat
Kendisine  yardım   eden  bürokrat
Dostlarının  arkasından  atardı
 
Anlamaz  sanırdın   bakardı  bönce
İçinden planlar yapardı  bence
Kulağı  delikti  herkesten   önce
Avanta  gördüğü yerde    biterdi
 
Anlamaz  çok şeyi  yakıştırırdı
Dost  görünüp  dostluk pekiştirirdi
Dedikodu  edip  çekiştirirdi
İnsanları  birbirine  katardı
 
Ne  satsa da  hiç  bilinmez  markası
Çene çalar  lafa  tutar  herkesi
Bakar ki  yok  zavallının  arkası
Bülbülü  gösterir  karga  satardı
 
Zikzaklı yaşamı  tutmaz ki  ayar
Kiminin ne işi varsa  göz koyar
Ali dibo  gibi  milleti  soyar
Öyle  şer  birisi  öyle   beterdi
 
Ardından  ne  dense  pek  tınlamazdı
Anlar  sanırsınız   hiç  anlamazdı
Aksinin  biriydi  söz dinlemezdi
Durup  dururken  herkese  çatardı
 
Rastlanmaz  canlıda  böyle  bir  türe
Ne dost hatrı  bilir  ne  adet  töre
Boğulacak  olsan  göz göre  göre
Elinden  tutmaz  insanı   iterdi

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ

YEŞİLAY İLİM  YAYMA’DA

İlim Yayma Cemiyeti Çorum Yurdunda Türkiye Yeşilay derneği  Çorum Şubesi Başkanı Attila Alpay; gençleri zararlı maddeler konusunda  bilgilendirdi.
Yurdumuzda  gün geçtikçe artan  sigara  bağımlılığı  başta olmak üzere  gençlerimizin ruh ve beden sağlığını etkileyen her türlü  madde bağımlılığı  üzerinde de  duran Yeşilay şubesi  başkanı Alpay; bu tür konferanslarında  dinleyicilerini  sigara  içmekle  itham etmediğini ; bilakis gençlerimizi yarınların  geleceği olarak gördüğünü ve bilgilendirmek  için bu  tür davetlere  gittiğini de  belirterek : “Burası  bir paratoner gibi  gençlerimizi her türlü  tehlikeden  kurtaran ve  koruyan bir cemiyet  çatısıdır. Bu itibarla biz bu tür yerleri diğer  toplu öğrenci kurumlarından  farklı görmekteyiz.  Zira bir misyonu temsil eden  gençler burada  barınır ve eğitilirler. Bu itibarla bizde üzerimize düşeni yapmaya geldik. Sevgili genç kardeşlerimizi her yıl olduğu gibi bu  yılda bilgilendirdik. Onları da gelecekte zararlı  maddelerle mücadelede yanımızda görmek istiyor; Türk İslam toplumunu   tehdit eden  unsurlarla mücadele de   birlikte  çalışmaya  gerekirse savaşmaya  davet ediyoruz.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
ATATÜRK LİSESİNDE YEŞİLAY HEYECANI
Yeşilay Haftası Kutlamalarının gerçekleştirildiği Çorum Atatürk Lisesi geçtiğimiz gün heyecanlı saatlere sahne  oldu.
İlimizde ilk defa ödüllü yarışmaların tertiplendiği ve birincilere kıymetli armağanların verildiği kutlama etkinliklerine gençler resim, kompozisyon, afiş, maket, bilgisayar sunumu ve şiir dallarında katılarak hüner ve yeteneklerini sergilediler.
Üç aydır devam eden çalışmalarının neticesinde ortaya koydukları eserlerinin jüri tarafından incelenmesi ve sergilenmesinin ardından geçtiğimiz gün okullarında tertiplenen Yeşilay Gün’ünde ödüllerini alan genç Yeşilaycılar; sigara ve alkol kullanmadıklarını, hayatları boyunca da kullanmayacaklarını belirterek Yeşilay davasına sadık kalacaklarına da söz verdiler.
Okul Müdürü Ahmet Güngör’ün yaptığı açılış konuşmasının ardından bir sinevizyon  sunumu  yaparak  Yeşilay  haftasının önemini anlatan Türkiye Yeşilay Derneği Çorum Şubesi Başkanı Attila Alpay bağımlılık yapan maddelere hiç başlamamış sağlıklı ve  tertemiz  nesiller  istediklerini  anlatarak özetle şunları  söyledi:
“İlimizde ilk defa böyle bir Yeşilay haftası kutlaması yapıyoruz. Senelerdir bütün eğitimcilerimize yalvardığımız halde kimse bizi ve Yeşilay haftasını önemsemedi. Aynı zamanda benim de eski okulum olan Çorum Atatürk Lisesinde böyle ciddi ve önemli bir çalışma yaptık. Bir kaç aydır hazırlıklar devam ediyor. Kırka yakın öğrencimiz bu hafta münasebetiyle ciddi eserler hazırladı. Onları geleceğin Yeşilay gönüllüsü gençleri olarak görüyor ve muhabbetle selamlıyoruz. Bu etkinliği tertipleyen okul müdürümüz Sayın Ahmet Güngör Beyefendiye ve Biyoloji öğretmeni Sn. Sebiha Küçüker’ e sonsuz şükranlarımızı sunuyor, Türkiye Yeşilay derneği ve şahsımız adına çok teşekkür ediyoruz.”
Törende daha sonra dereceye giren gençlere armağanları verildi.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
GAZİPAŞA’DA YEŞİLAY  KUTLAMASI
Yeşilay etkinlikleri çerçevesinde ilimizdeki  okullarda  Yeşilay  haftaları kutlamaları devam ediyor..
Geçtiğimiz gün de  Gazipaşa   ilköğretim  okulunda öğrencilere bir konuşma yapan Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Şubesi   başkanı Attila Alpay ‘ da  bu haftayı idrak  eden ve  önemseyen  tüm  eğitim  kurumlarına ve  onların saygıdeğer yöneticilerine  teşekkür  ettiğini bildirerek şunları söyledi :
“Sigara  yasasının  çıkmasıyla  davamız desteklenmiş olmakta  bizde  bu gibi zararlı  maddelere  karşı  bir kez daha  zafer   kazanmış  bulunmaktayız. Bu günde ilimizdeki  eğitim kurumlarından  Gazipaşa ilköğretim okuluna gelerek  Yeşilay  haftası  etkinliklerine  katıldık. Genç öğrencilerimiz  haftanın önemini  belirten  şiirler ve kompozisyonlar okudular. Bu suretle bilinçlenen gençlerimizi  görmek ve onların bu önemli haftanın  etkinliklerine  katılımlarını  sağlamak  bizim için son derece  memnuniyet verici olmaktadır. Zira  sigara  alkol ve  her türlü bağımlılık  yapıcı  madde tüm yurdumuzu   ilgilendirmekte nüfusumuzun  önemli  bir kısmı da bu maddelerin esareti altına  girmiş  bulunmaktadır. Bizim mücadelemiz  insanları  ve bilhassa  gençlerimizi bilgilendirmek  suretiyle  bu çabalar katkıda bulunabilmektir. Zira ağaç yaşken  doğrulur. Otuz   yıl sigara  içmiş bir  insanın bırakması  bizim için  hiç önemli değildir. Bizim  derdimiz hiç başlamayan bir  nesil yetiştirmektir. Bunun müjdesini de  gençlerimizin gözlerindeki parıltılardan anlıyor, görüyor  ve çok seviniyoruz.
Gazipaşa ilköğretim  okulunda bu etkinliği tertip eden  tüm  yöneticilere Okul müdürümüz Sn.Tuğrul Delibaş’ a  Müdür Yardımcımız Sn.Nuray Ertaş’ a  bilhassa din kültürü öğretmeni Sn.Rıdvan Bolat’ a sonsuz şükranlarımızı sunuyor; hafta  etkinliklerine katılan  tüm öğrencilerimize de  sağlıklar ve  başarılar diliyoruz.
Resimlerde  Gazipaşadaki  Yeşilay  haftası  etkinleri  ve Yeşilay  konferansından  kesitler görülüyor

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ

Sena ÖZKAŞ 

SİGARA’NIN  GERÇEK YÜZÜ
YEŞİLAY GÖNÜLLÜSÜ
DUMLUPINAR  İLKÖĞRETİM  OKULU 7/C 2660
Bilindiği  gibi  içinde bulunduğumuz 1-7 mart 2009  tarihi Yeşilay Haftasıdır. Günümüzden 89 yıl önce kurulmuş ve Bakanlar Kurulu  kararı  ile topluma  yararlı  derneklerden  kabul edilmiştir.Yeşilay’ın  temel görevi insanları  bilhassa  gençleri Sigara ; alkol ve bağımlılık yapan her türlü maddenin  zararlarından  korumaktır.
Bunun için eğitim faaliyetleri düzenler, okullarda seminerler ve  konferanslar  verir,hapishanelere ve askeri birliklere gider, yurtları  ve sivil  toplum kuruluşlarını  ziyaret eder; film gösterileri yapar , broşür ve cd dağıtır, sergiler açar…
Her yıl ülkemizde yüz binlerce cana  ve milyonlarca maddi  kayba yol  açan  sigara orta çağdaki  veba  salgınından sonra 21. Yüzyılın en  tehlikeli hastalığıdır.
Bunu alkol, uyuşturucu , enerji içecekleri ve  benzerleri takip eder.Günümüzden  elli yıl önce  üretilen Türk Sigaraları artık  yapılmamaktadır. Zira bu sigaraların  yerini  artık yaşıtlarımın dahi  üzerinde bağımlılık  yapan  yabancı  sigaralar  almıştır. Sigara kullanmak ve gömlek  cebinde bulundurmak adeta bir gelir göstergesi sayılmış ve moda  olmuştur. Halbuki bu süslü ve şık sigaraların içerisinde  genleriyle  oynanmış, radyoaktif hormonlarla  beslenmiş ve kimyasal gübrelerle  yetiştirilmiş   aslında tabiatta olmayan , laboratuarlarda  üretilmiş  yabancı tütünler mevcuttur.Bu  tütünler  fabrikalarda  ince  ince kıyılır, nemlendirilir, sonra da üzerlerine kakao, etil  alkol ve  toz şeker  katılarak daha da zehirli  hale  getirilir. Bir de bunlara  ilaveten  formülünü  kimsenin bilmediği  soslar katılmış ve  bağımlılıkları artırılmıştır.
Sigara  içenlerde içmeyenlere  göre kalp krizi ,damar tıkanıklığı , kanserler, erken yaşlanma ve erken ölümler daha  çabuk gerçekleşir.sigara  içen insanların  bir çoğu zengin  değildir. Fiyatı pahalı olmasına rağmen dar gelirli aileler’de  paket  paket sigara tüketilmektedir. Sigaranın  içinde bulunan  bağımlılık yapan maddeler  veya kimyasallar  üreticinin  yararına olmasına  rağmen tiryakilerin  de sonunu  hazırlar.Bu  yüzden  sigaraya başlayan bir insanın bırakması  tıbbi  yardım almadan  çok zordur.Sigara  içenlerin  sayısı  gün  geçtikçe artarken , hayatını  kaybedenlerin  sayısı  da artar. Sigarayı  başlama  yaşı  ilkokullara  kadar  inmiştir. Bunun sebebi  hem çevremizdeki tiryakiler  hem de  tv ve medyadır. Amaçları  insanları  ve bilhassa   yaşıtlarımızı  etkilemektir. Sigara paketlerinin  üzerinde birtakım  uyarıcı  yazılar vardır.(Sigara öldürür, sigara sizlere ve çevrenizdekilere  zararlar  verir, sigarayı bırakmak ölümcül  kalp ve  akciğer  hastalıkları riskini azaltır gibi…) Paketlere  bunların yazmasına  rağmen  geleceklerini  düşünmeden neşeliyken, ağlarken veya  gülerken büyük bir zevkle  içerler. Hatta sigaranın rahatlattığını, kendilerine iyi geldiğini bile  düşünürler.
Sizlerden bu  Yeşilay haftası  münasebetiyle  ricamız ; bilhassa bizlerin ve  küçük   kardeşlerimizin  yanında  sigara  içmemeniz  mümkünse bu kötü alışkanlığı artık bırakmanızdır. Zira  bizler de  bu dumanlı  atmosferi  soluyarak  pasif  içici  oluyor  ve sizlerden  çok daha fazla  etkileniyoruz. Öte yandan  aylık  bütçemizin önemli bir kısmı  sigaraya; ülkemizin  bütçesinin  büyük bir  kısmı da  sağlık harcamalarına gidiyor.
İnsanlar iyiliği de kötülüğü de kendilerine yaparlar. Nasıl  başlarsak  öyle gideriz.Bu nedenle  bağımlık yapan  zararlı  maddelerden uzak  duralım.
Hem kendimize hem de  çevremizdekilere zarar vermeyelim. Zira  içinde  bulunduğumuz durum  artık büyük   bir felaketten ibarettir!
Saygılarımızla!

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
YEŞİLAY  HAFTASINDA SİGARAYI BIRAKTI
Yeniyol mahallesi  Gazi  sokakta  işyeri  sahibi olan 42  yaşındaki  Kemal  Öztürk de Yeşilay haftası  dolayısıyla  sigarayı bırakanlar kervanına  katıldı.Türkiye Yeşilay Derneği  Yeşilay Çorum şubesi tarafından sigarayı  bırakması  dolayısıyla  kendisine  şükran belgesi verilerek , tebrik edilen ve bilgisayar  hizmetleri   veren   bir  müessesenin  sahibi  olan Kemal Öztürk yirmi yıldır sigara  içtiğini belirterek  şunları söyledi :
“Yıllardır zararlarını  bu kadar  bilmeden  sigara  içiyordum. Pek de  fazla  içtiğim söylenemezdi ama  her an artırabilirdim.  Geçtiğimiz  aylarda  Yeşilay Başkanımız  Attila Alpay ile tanıştım.İşyerime gelerek  bana ve  yanımda  çalışan gençlere  kısa bir konuşma yaptı ve  sinevizyon görüntüleri ile  bizi  bilgilendirdi. O sırada  epeydir  fark etmediğim  zararlarını  resim ve  filmlerden görüp  öğrendim.Epey canım  sıkıldı. Fakat o anda  bu işten kurtulmak için  gün bu gündür  dedim  ve  son paketimi  Attila  ağabeye  vererek  bu işe  son verdim. Bırakalı  dört gün  oldu  . Biraz zorlanıyorum  ama  sağlıklı  ve uzun ömürlü  yaşamaya da  alışacağım. Kimler  bırakmadı  ki.Ben mi bırakamayacağım. Bu zehrin esiri olarak  hem ömrümden  yirmi  yılı kaybedeceğim ve  birde  maddi ve manevi  büyük kayıplara uğrayacağım.Artık geri dönüş yok. Beni kimse  başlatamaz. Dumanını  yel ve parasını  da  el almayacak. Hem sağlıklı olacağım  hem de   param cebimde kalacak. Bu krizde bütün  esnaf  arkadaşlara tavsiye  ediyorum.
Bunu  herkes bırakabilir.
Herkese  sağlık ve  mutluluklar temenni ediyor  ve Yeşilay haftası münasebetiyle  sigarayı  bırakmalarını sağlıklı bir yaşamı  tatmalarını diliyorum.”

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ

YEŞİLAY  HAFTASI   (1-7 MART)

 “Sigara ; En Büyük Uyuşturucudur”
Yeşilay Haftası  münasebetiyle bir basın açıklaması yapan Türkiye  Yeşilay Derneği  Çorum Şubesi Başkanı  Attila Alpay ; sigaradan  büyük uyuşturucu yok  dedi.
Dünyanın en büyük kitle imha silahının sigara olduğuna da değinen  Alpay; milletimizi  tehdit eden en önemli maddenin sigara olduğunu ve yılda Çorum nüfusu kadar insanın  sigara yüzünden  boş yere ve erkenden öldüğünü  kaydederek  şunları söyledi :
“Dünyada   uyuşturucu  ticareti  yasaktır. Ama  zehir tüccarları sigara serbest olduğu için uyuşturucularını ve formülü meçhul  kimyasallarını bu seferde sigaraların içine koymaya başladılar. Bir paket sigara yarıya alkol ihtiva  etmektedir.İlaveten toz şeker ve  kakao da vardır. Bunların yanması kansere   sebep olmaktadır. Ama en korkuncu formülü meçhul kimyasal soslardır. Bunlara tekelciler sos demektedir ve her marka sigaranın    sosu  ayrıdır. Bunların formülünü kimse   bilmemekte işin garibi  merak da etmemektedir. Halbuki yılda iki yüz bin insanı erken öldüren çocukları sakat  ve öksüz bırakan, nesilleri mahveden bu zehirli sigaralardır. Sağlık bakanı   sigara Çernobil’den tehlikeli demektedir. Buna da kimse kulak    asmamaktadır. Bu soslar şiddetli   bağımlılık yapmaktadır. Kurtulmak için    çok ciddi bir  klinik   takviye gerekmekte tiryakiler  hastaneye  yatmadan ve doktor yardımı almadan bilimsel  olarak sigaradan kurtulamamaktadırlar. Yeşilay uzmanlarına  göre bu sigara sosları  şiddetli bağımlılık  yapması için ve tiryakinin devamlı o marka sigarayı çok daha fazla içmesi  hata çocuklarının  bile sigara tiryakisi olması için hazırlanmış  uyuşturucu  türevleridir.Bu korkunç bir tuzaktır.Uyuşturucular artık sigaraların içinde serbestçe  satılmaktadır. Bir paket açıp ikinci sigarasını içen  şiddetli  bağımlı olmakta ve kurtulamamaktadır.
Ülkemize    yabancı sigaraların girişi bu salgının  başlama tarihidir. Radyoaktif   hormonlarla  gübrelenmiş Amerikan tütününden mamul bu zehirler şık ambalajlar içinde  kola, alkol, reklam ve medya  desteği ile gençlerimize  ulaştırılmış ve bir kültür olarak da benimsenmiş durumdadır. Bu kainatın     en büyük  yanlışıdır. Şu anda kırk dokuz milyon sigara tiryakisi vardır. Bunlara ve getirdiği hastalıklara        verilen   para silahlı kuvvetler bütçesi  kadardır. Bypass ameliyatları ve kanser vakaları sağlık bakanlığı  bütçesinin  yüzde seksenidir. Bu milli bir felakettir. Bu uyuşturucu  salgınından  hep birlikte  kurtulalım . Ruh ve  beden sağlığımıza yeniden kavuşalım.
Anayasamızın 58. Maddesi  Devlet gençlerin  ruh ve beden sağlığını korumak için gerekli tedbirleri alır demektedir. Ama ortalıkta tedbir  filan olmadığı gibi serbest kalan alkol reklamları ve çığ gibi artan sigara tiryakiliği ve gittikçe düşen başlama yaşı bize  milli bir felaket olarak adım adım yaklaşmaktadır.Herkesi göreve  ve gençlerimizi de  akıllı  ve sağlıklı olmaya  davet ediyorum.
Yeşilay haftası  münasebetiyle  ilimizde sigara  alkol ve uyuşturucu  ile  mücadelemize  destek veren  tüm hayırseverlere, öğrencilerini bilgilendirmek için bizi okullarına  davet eden  saygıdeğer öğretmenlerimize  teşekkür ediyor; bu vesile ile zararlı  alışkanlıklarından  vazgeçen   hemşerilerime  de Allah’tan  sağlık ve  afiyetler diliyorum. Yeşilay  Haftamız kutlu  olsun.”

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY HAYAT HİKAYESİ
YEŞİLAY’IN  İSKİLİP ÇIKARTMASI
Geçtiğimiz gün  altıncı defa  İskilip’e  giderek üç konuşma yapan Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Şubesi  İskilip’i en duyarlı ilçe ilan etti.
Gündüz öğretmenevinde  öğrencilere,gece de  Endüsti  meslek lisesinde halka hitabeden Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Şubesi Başkanı Attila Alpay; gördüğü  ilgiden  memnun olduğunu  belirterek  şunları söyledi : “Her zaman olduğu gibi  bu  seferde Endüstri Meslek Lisesi  Müdürü  Aziz  insan ve  değer eğitimci Sn.Sabri Çiçekçi’nin  daveti  ve organizasyonu  ile İskilip’e  geldik. Gündüz öğretmen evinde  sevgili genç İskilipli öğrencilere peş peşe iki konuşma yaptık. Gece de  Endüstri meslek Lisesi  konferans  salonunda yöneticilerimize ve  halka hitabettik. Gördügümüz  ilgiden  son derece  memnunuz. İskilip her zamanki gibi   bu konuda da  en duyarlı ilçemiz. Her yıl geliyor  ve öğrencilerimizi  ve  halkı bilgilendiriyoruz. Ne zaman çağırsalar yine gideriz. Zaten çağırılan  her yere gidiyoruz ama  daha bizi ve çalışmalarımızı   önemsemeyen ve programlarına alamayan kurumlar olabiliyor. Sigara alkol ve uyuşturucu davası gözbebeğimiz gençlerimizin var olma davasıdır. Bunları üretenler bizleri kandıramamaktalar.  Zira  hepimiz  orta yaşa  erişmiş ve doktorlarımız  tarafından  uyarılmış, sağlık problemleri  olan insanlarız. Ama sağlıklı ve tertemiz gençlerimiz bu konudaki  bilgi eksikliklerinden  ve tecrübesizliklerinden dolayı eğitime ve bilgilendirilmeye muhtaç  bir durumdalar. Lise çağındakilerin pek çoğu  sigara  ve  kola bağımlısı, bu ileri yaşlara doğru başka tehlikeli  maddelere doğru  tırmanabiliyor. Ülkemizde hatırı sayılır bir sağlık bütçesi var. Bunun büyük bir kısmı madde bağımlılığı ve onların getirdiği hastalıklar ile tedavilere harcanıyor. Geri kalanı ise bildiğimiz sağlıksız ve dengesiz beslenmenin ve çevre sorunlarının getirdiği hastalık türleri.
Milletçe hayatımızdan zararlı maddeleri çıkaralım. Bilhassa gençlerimizi bilgilendirelim. Onlar geleceğimiz ve umudumuzdur. Onları kimsenin zehirlemesine ve kandırmasına imkân vermeyelim.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

TÜRKÇEMİZ
Türkçemiz, üzerine titrediğimiz oranda büyür, dilimiz üzerine gösterdiğimiz titizlikle kişilik kazanırız.
Bu yönde çaba gösteren, gayret sarfeden kalem sahipleri var, arkadaşlarımız, tanıdıklarımız var.
Şair-yazar  Fatma Uçarlar, dilimizle ilgili değerlendirmeleri bulunan, doğrunun doğruların peşinde koşan bir arkadaşımız. 21 Şubat 2009 tarihinde, Isparta’da faaliyet gösteren SDÜ  Türkçe Topluluğu öğrencileriyle Türkçemiz üzerine, dilimiz üzerine bir sohbet toplantısı gerçekleştirdi Melahat Ecevit’le birlikte.
Fatma hn konuşmasına, Ziya Gökalp’ın; “Türklüğün bir ili var. Yalnız bir dili var/Başka bir dili var, diyenin, başka bir emeli var” uyarısından hareketle söze başladı. Sonra;
13 Mayıs 1277 tarihinden yola çıkarak, Türk büyüğü Karamanoğlu Mehmet Bey’in; “Bugünden geri divanda, dergâhta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka bir dil kullanılmayacaktır” buyruğunu hareket noktası yaptı.
Osmanlı Devleti zamanında, Fars ve Arap edebiyatından etkilenildiğini, Osmanlıca içinde bu dillerin ağırlığının hissedildiğini hatırlattıktan sonra; İlk defa II. Abdülhamit Han’ın Arap harfleriyle yapılan eğitimin yetersizliğini görerek;
-“Yazımızı öğrenmek çok kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için, belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur” diyerek başlatılan çalışmaların yetersiz kaldığına dikkat çeken Fatma Uçarlar; Türk dilinde ilk yenilik hareketinin, Bergamalı Kadri Efendi’nin “Meyseretülulum” adlı gramer kitabı ile başlanılmış olmasının da yeterli olmadığını ifade etti.
Dilimizle ilgili, Türkçemiz hakkındaki çalışmalarda emeği geçenlerin; Kütahyalı Hoca Abdurrahman efendi; İbrahim Şinasi, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Mehmet Emin Bey, Yusuf Ziya, Hamdullah Suphi, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp gibi Türk aydınlarının Türkçenin yeniden milli dil olması için öncülük edenler olarak sıralandığından sözetti.
Dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan ve en fazla nüfusa sahip olan milletlerarasında yer alan Türklerin, ortak bir alfabesinin olmayışını üzüntüyle karşıladığını, 1925 yılında Latin Alfabesini zorunlu tutan Stalin’in daha ileri giderek; Türkmen, Karakalpak, Kırgız, Kırım Türklerine Latin Alfabesinin farklı sürümlerini vererek, aralarındaki bağların kopmasını sağlamada da başarılı olduğu noktasından hareket eden Fatma Uçarlar;
Atatürk’ün 1928 yılında, Latin Alfabesine geçişiyle, Stalin’in tüm hesaplarının altüst edildiğini, Stalin’in buna karşılık olarak Latin Alfabesini kaldırıp, Türklere kril Alfabesini zorunlu tutması, bu alfabeye de her bölgeye göre değişik sürümler uygulatması, Türk birliğinin paramparça olması için yeterli olduğu gerçeğinin üzerinde durdu.
Deli Petro’nun; “Bir milleti ortadan kaldırmak istiyorsanız, önce dilinden başlayın” sözünden hareket eden, bu gerçeği hatırlatarak konuşmasını sürdüren Fatma Uçarlar, günümüz halk ozanlarının en ünlülerinden Şeref Taşlıova’yla kendisinin şiirlerinden bazı dörtlük örnekleriyle, Z. Gökalp ve Atatürk’ten örnekler verdi:
1- Türkçe oku, Türkçe öğren, Türkçe yaz/Türkçe büyü, Türkçe yürü, Türkçe gez/Türkçe davul, Türkçe zurna, Türkçe saz/Türk çocuğu, Türkü söyle, Türk’ü yaz (Şeref Taşlıova).
2- Yüreğim dilim dilim/Unutuldu bu dilim/Türkçe yazı yazmazsa/Kurusun bütün elim (Fatma Uçarlar),
3- Dilim dilim güzel dilim/Hem ayağım hem de elim/Türkçemle uyanmazsam/ Geçer bütün günüm elim (Fatma Uçarlar).
4- Türklüğün dini bir, vatanı bir, vicdanı bir/Lakin hepsi ayrılır, olmazsa lisanı bir (Ziya Gökalp)
5- Türk demek, Türkçe demektir. Ne mutlu Türküm diyene (M. Kemal Atatürk)

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

CAN EVİME ATEŞ DÜŞTÜ
Bazen, masanız üzerinde yer alan, size ulaşanların başlıklarından, içeriğinden kopya çektiğiniz olur.
Şiirleriyle, yazıp yayınladıklarıyla bir olgunluk çizgisi üzerinde bulunan, her yazdığı ve yayınladığı beğenilip ilgi gören, Melahat Ecevit hocanım Isparta ilimiz merkezinden sesleniyor.
İki şiiri daha var masamda. Bunların mısraları arasında kısa bir gezinti yapacağım. Önce başlığımızın alındığı “Canevime ateş düştü” başlıklı şiir efendim:
 
CANEVİME ATEŞ DÜŞTÜ
Şiir altı dörtlükten meydana geliyor. Sitem, kırgınlık, kızgınlık ve kabullenmeler sıralanıyor şiirin bütünlüğünde:
 
Ötün kuşlar, ötün selvi dalında,
Gönlüm firar etti, nasıl eyleyim?
Dediler; “o şimdi elin koynunda”,
Canevime ateş düştü neyleyim!
 
Arkasından, kesin kararlılık belirtileri geliyor ortaya. “Bundan sonra O’nun adını anmam” diye kestirip atarken, dönüşü olmayan bir noktaya gelindiğinin altı çiziliyor. Talih kuşu olsa bile, O’nun başına kesinlikle konmayacağını kalın çizgilerle belirtiyor.
Hani “Kitaba el bassa sözüne kanmam” inanç kesinliği, bütünlüğü varya, Melahat Ecevit hocanım bu görüşün ortaya koyucusu olarak görünüyor.
Bir kuru dal gibi yaprağın dökülüşü, derinden çekilen ahlarla boyunların bükülüşü ve arkasından “Yıkılmaz dağ idim, bir günde çöktüm” teslimiyet görüntüsü, hocanın canevine düşen ateşlerin yakıcılığıyla iç içedir, yan yanadır.
Artık, istekler törpülenmiştir “İstemem başıma çiçekler taksa/İstemem bir ömür ağıtlar yaksa/İstemem el-bebek-gül bebek baksa/Canevime ateş düştü neyleyim”ler sıralanıp gider.
Kaderin hep kendisiyle uğraştığını çektiği acıların boyunu aştığını, bir bir sıralar ve arkasından şu dörtlükle noktasını koyar Melahat Ecevit hocanım:
 
Çıkardım üzümden, gözümde yoksun,
Aşk için yandığım, sözümde yoksun
Kalbime saplanan zehirli oksun,
Canevime ateş düştü neyleyim
 
Bir başka şiiriyle yine sayfa ve sütunlardadır Melahat Ecevit hocahanım.
Şiirin başlığı:
 
DUYDUM Kİ
Hayatın garip bir cilve olduğu noktasından hareket ederek, saçlara düşen kırağı gerçeğinin içinde sıkışıp kalmanın yararı olmayacağının altı çizildikten sonra, aşkın pazarlığının olmadığı hatırlatılıyor Melahat Ecevit hocanın kaleminden, duyguları arasından sayfalara dökülenlerle. Ve şiirin girişinde şöyle deniyor:
 
-Bu akşam yapayalnızsın,
Can çekişen duygularla,
Yenik düştün besbelli,
Işıkları söndürmedin her nedense..
Ve ne kadar umursamadan,
Bunlar küçük şeyler desende…
 
Kıt kanat geçinip giderken, cebinin boşluğuna aldırmadan yaşayıp giderken, hiç olmadık bir zamanda aşık olmasının da pek anlam ifade etmediği anlatılıyor, hatırlatılıyor.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

DİLİMİZ, ANLATIMLARIMIZ
Dilimiz, Türkçemiz, Buradan hareketle ortaya koyduğumuz anlatımlarımız. Yazdıklarımız, yayınladıklarımız:
 
BENİM DİLİM-ANA DİLİM (Prof. Dr. Mehman Musaoğlu)
 
İlk Türkçe, Ön Türkçe, Eski Türkçe,
Derken,
Orhun yazıtları ve Yenisey anıtları,
Geliyor aklıma.
Çünkü; hem geriye, ileriye,
Tuşlanmıştır, benim dilim ana dilim!
Karahanlıca, Uygurca, Oğuzca,
Derken,
Kaşkarlı Mahmut ve Divanü Lügat’it-Türk,
Geliyor aklıma.
Çünkü; eğitimdir, öğretimdir,
Bir bilimdir, benim dilim, ana dilim!.
Çağatayca, Osmanlıca, bir tarihçe,
Türk dilleri, lehçeleri, ağızları ve konuşmaları
Derken;
Gaspıralı İsmayil Bey ve tercüman,
Geliyor aklıma.
Çünkü; bir iştedir, fikirdedir, bir dildedir,
Benim dilim, ana dilim..
Türkçede, sadeleşme, özgürleşme, millileşme,
Derken;
Ulu Önder Atatürk ve
Ne Mutlu Türküm Diyene!.
Geliyor aklıma.
Çünkü; gelişimdir, değişimdir, erişimdir,
Benim dilim, ana dilim!..
Ve nihayet,
Lengüistik küreselleşme,
Resmi diller, ortak diller ve
Avrasya Türkçeleri,
Derken;
Irak Türkçesi, Türkmencesi,
Geliyor aklıma.
Çünkü; Fuzuliden armağandır,
Hoyrat’çadır, Kerkük’çedır, hep Türçedir,
Benim dilim, ana dilim . (10.08.2004)
 
TÜRK’ÜN KALBİDİR KERKÜK (Murat Duman)
 
Bir asır boyunca, batarken güneş,
Yanar durur Kerkük, gören kör olur.
Türk’ün tarihinde en sadık kardeş,
Kanar durur Kerkük, gören kör olur.
 
TÜRKİYEM (Fatma Uçarlar)
 
Vatanıma Malazgirt’le girildi,
Medeniyet Türklük ile dirildi,
Atatürk’üm yüreklere örüldü,
Güzellikler senden çıkar Türkiyem.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

HACI FERHAT MİRZA’DAN KELÂMLAR-ÖZDEYİŞLER
Bana ulaşan kitapların sayısındaki artış sürüyor. Sayfalarındaki gezinti zorluğuma rağmen, gündemimde yeralanların genel değerlendirilişleriyle mutluluk duyduğumu kaydetmek istiyorum.
Merkezi Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de bulunan, Türk Dünyası Araştırmaları Uluslararası İlimler Akademisi yayınları arasında günyüzü gören, Hacı Ferhat Mirza imzalı, ciltli, 270 sayfalık “Kelamlar-özdeyişler” adlı, Türkiye Türkçesiyle Ankara’da Prof. Dr. Hayrettin İvgin’in editörlüğünde günyüzü gören kitabın, Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine Prof. Dr. Elçin İskenderzade ve Oktay Hacımusalı tarafından aktarıldığını görüyoruz.
Hacı Ferhat Mirza’nın fotoğrafının bulunduğu sayfanın üzerinde; “Evrenin kurtuluşu islamda, kanunu ise Kur’an’dadır” cümlesi yer alıyor.
Türk Dünyası Araştırmaları Uluslararası İlimler Akademisi Ankara Başkanı Prof. Dr. Hayrettin İvgin’in üç sayfalık bir sunuşu var. Sayın İvgin sunuşunun bir yerinde; “Elinizdeki bu-Kelamlar-Özdeyişler-adlı kitapta 232 başlık altında 1602 kelam bulunuyor. Bu kelamlar, Hacı Ferhat Mirza’nın İslam dini çerçevesinde, ahlaki ve sosyal hayatın nasıl düzenlenmesi gerektiğine ilişkin uzun gözlem ve deneyimlerine özellikle düşünce gücünün sağlamlığına dayanarak kısa ve öz halindeki yorumlardır” diyor, kitapla ilgili özet bilgiyi, değerlendirmeyi sunuyor efendim.
Bölüm başlıkları; Din, Din adamları, İlahiyat, İslam, Müslümanlar, İbret, Kadre ve alın yazısı, Ölüm, İntihar, Eşitlik, Kadın, sevgi, nikâh, İsraf, ticaret, Zafer, Haram, öfke, yalaka, Azerbaycan, Allah korkusu, şeklinde sıralanmış… Bunlar aldığımız bazı başlık örnekleriydi efendim. Örneklerimizin devamı:
1- Din: Din insanlığı zulmetten ışığa götürecek nur, ilim ve iman onun anahtarı, kendini bilmez, siyaset ve yobazlıksa onun uyuşturucusudur.
2- Kur’an-ı Kerim: Bütün küresel sorunların ve tartışmaların halli Kur’an-ı Kerim’dedir.
3- Ölüm: kafesin dağılması ve güvercinin özgürlüğüne kavuşmasıdır,
4- Şehitlik: Allah’a kavuşmak için en güzel yoldur,
5- Akıl: hazine, ilim servettir.
6- Kibirlilik: kibirlilik ve kendini beğenmişlik zalimliğin ta kendisidir. Sonu ise zulmüdür.
7- Nankör: Nankör kimsenin gözü kör, kulağı sağır, kalbi mühürlüdür,
8- Haset: Haset kendin için kazdığın kuyudur,
9- Yalaka: yalakalık arını, namusunu kaybetmektir.
10- Yaşlılar: yaşlıları olan evde bereket vardır. Onlara merhamet edene Allah da yardım eder..
Hacı Ferhat Mirza: Çağdaş özdeyiş ekolünün kurucusu, kelam ve fikir adamı Ferhat Ahmed Ali oğlu Mirzayev (Hacı Ferhat Mirza) 11 Şubat 1950 tarihinde Bakü’de doğdu. İnşaat mühendisi olan Mirza, Devlet Halk Kontrolü Şube Başkanı görevinde bulundu. 1995 yılından itibaren kurucusu olduğu “Azerbiznes “Hayriye-Üretim Ticaret Şirketinin başkanıdır.
Azerbaycan Yazarlar Birliğinin, Rusya Yazarlar Birliğinin, Azerbaycan Gazeteciler Birliğinin üyesi olan Hacı Ferhat Mirza’nın değişik ödülleri bulunuyor.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

MEHMED b. SÜLEYMAN (FUZULİ)
Asırların gerilerinden seslenerek, bugünlere gelebilenler, bugünlerde yaşayıp, zaman engelinin karşısında dimdik durarak, engelleri aşabilenler, kalıcılıklarıyla anıtlaşan, kökleşip eserleriyle yaşayanlardır.
Gerek Türkiye’de, gerekse dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle Türk dilli ülkelerde yaşayanların büyük bir bölümü:
 
Beni candan usandırdı, cefadan yar usanmaz mı?
Felekler yandı ahımdan muradım şem’i yanmaz mı?
 
Mısralarının kime ait olduğu sorulduğunda hep birden “Fuzuli’nin gazelinden ilk iki mısra” cevabını koro halinde söyleyeceklerdir.
Bu gerçek, bu yıllara meydan okuyarak asırlar öncesinden günümüze kadar gelen mısraların sahibinin köklü bir kültüre, inanca, azim ve gayrete sahip, Mehmed Bin Süleyman yani Fuzuli olduğunu bizlere hatırlatmakta, duygu ve kültür zenginliğinin satırbaşlarını göstermektedir.
 
FUZULİ (Mehmed b. Süleyman)
Kayıtlara baktığımızda, ansiklopedilere baktığımızda hemen görüyoruz ki, Divan Şairi olan Fuzuli 1495 yılında Hille-Bağdat’ta doğru. Asıl adı Mehmet Bin Süleyman olan Fuzuli, 1556 yılında Kerbela’da vefat etti, yüzlerce eser bırakarak, dönemindeki insanlar arasından ayrıldı, yani dünyasını değiştirdi.
Hille Müftüsü Süleyman Efendi’nin oğlu olan, şiire başladığında önce çeşitli mahlaslar kullanan, başka şairlerin de bu mahlasları kullandığını görünce hepsini bırakarak “Fuzuli” mahlasını seçen Mehmed Bin Süleyman kısa zamanda yaşadığı dönem şairleri arasındaki seçkin yerini göstermeye, zamanla korumaya, fark edilmeye başlandı.
Kaynaklar gösteriyor ki; Fazl’ın çoğul biçimi olan Fuzuli, şahsi üstünlüklerle ilgili veya şahsi üstünlüklere ait manasına gelen bir kelime olarak bilinmektedir. Diğer taraftan Fuzuli’nin “Boşu boşuna” manasına geldiği de söylemekte ifade edilmektedir.
Fuzuli’nin gençlik dönemine ait fazla bilgi bulunmamaktadır. Eserlerinin incelenmesiyle, iyi bir öğrenim gördüğünü, İslami ilimler, İran edebiyatı, hendese, hikmet ve tasavvufla ilgilendiği sonuçlarıyla karşılaşıyoruz.
Sıhhat-u Maraz (1940) adlı eseri, Fuzuli’nin hekimlik bilgisine de sahip olduğunu göstermektedir. Gördüğü öğrenim ve hayatının değişik dönemleri hakkında da yeterli bilgi bulunmayan Fuzuli’nin “Molla” unvanını alacak kadar ileri derecede İslami bilimler öğrenimi gördüğü hakkında bilgiler bulunmaktadır.
Fuzuli, 1508 yılında Bağdat’ı fetheden Şah İsmail’e “Beng-ü Bade” adlı mesnevisini sundu. Bir süre, Bağdat taki Safevi Valisi İbrahim Han’dan himaye gördü. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat’ı fethedince (1534) padişaha ve paşalarına sunduğu kasidelerle dikkat çeken Fuzuli, kendisine bağlanan günde dokuz akçelik maaş bir süre sonra kesilince Nişancı Celal zade Mustafa Çelebi’ye ünlü şikâyetnamesini yazmıştır.
Şii mezhebine bağlı olan Fuzuli’nin hayatı tümüyle Hille, Bağdat, Necef, Kerbela çevrelerinde geçti. 1556 yılında çıkan bir veba salgını sırasında vefat etmiştir. Kerbela’da Meşhed-i Hüseyin (Hz. Hüseyin’in türbesi) karşısındaki türbenin Fuzuli’ye ait olması ihtimali büyüktür.Dergah ve türbenin zamanla yıkılması üzüntülere neden oldu.
Hayatı boyunca geçim sıkıntısı çeken, Fuzulinin Fazlı adlı oğlu, babası gibi şair olmakla birlikte, babası kadar tanınmamış, isim ve imza bırakamamıştır.
Fuzuli, Azeri lehçesinde yazmasına rağmen, yazdığı çok güçlü lirik şiirlerle Türk edebiyatının en büyük şairleri arasında yer almış ve kendisinden sonra gelen çok sayıda şairi etkilemiştir.
Türkçe, Arapça ve Farsçanın bütün inceliklerini bilen Fuzili, İranlı şairlerden Selman-ı Saveci, Hafız, Türk şairlerinden de Nesimi, Ali Şir Nevai ve Necati’nin şiir anlayışını benimsemiş ve şiirlerinin çoğunda tasavvufu işlemiştir.
Mutasavvıf bir şair olarak Fuzuli şiirine tasavvufun en ince nüanslarını yerleştirmeye çalışmış, zekası ile lirizmi bağdaştırmıştır. Fuzuli’nin bazı şiirlerinde tababete ait işaretler de vardır.
Fuzuli’nin yaşadığı dönemde önde gelen isim ve imzalar arasında yer almasının en önemli nedeni: İlimsiz şiiri hor gören ve edebiyat aleminde şiirin ilme dayanması fikrine yer veren ve savunan olmasıdır. Aynı ölçüde, imlaya da büyük önem veren şair, yazılı metinlerin nesilden nesile devredilebilmesinin, geçebilmesinin ancak doğru ve yanlışsız yazma ve özen göstermeyle mümkün olabileceğini savunmasıyla da dikkat çekmiştir, ilgi toplamıştır.
Fuzuli’ye göre, Hz. Ali, erdemli , olgun yetkin bir kişidir. Bütün halifelerden ve
Peygamber’in yakınlarından üstündür. Şairin 1. Şah İsmail’e yazdığı övgünün temelinde sevgi vardır.  “Beng-Bade” adlı Türkçe mesnevisi 444 beyitten oluşmaktadır. Eserin konusu, esrar ve şarap arasındaki düşsel bir çatışmadır.
Fuzuli’nin “Şikayetname” adlı mektubunda, saray şairleri arasına girememekten dolayı iğneleyici bir dille yakındığı görülmektedir. Istırap şairi olarak bilinen Fuzuli’nin “Leyla ve Mecnun” adlı dört bin beyitlik mesnevisi ile diğer eserleri hakkında çok sayıda inceleme yayınlandığını biliyoruz.
Bir başka bildiğimiz gerçek; 15. yüzyıl Azeri şairi Habibi’nin, Çağatay şairi Ali Şir Nevai’nin, İranlı şair Hafız’ın, Nizami Gencevi ve Cami’nin Fuzuli üzerinde belli belirsiz etkilerinin olduğudur. “Leyla ve Mecnun” adlı eserinde, Nizami’den yararlandığını kendisi ifade etmektedir.
Fuzuli’nin anlayışına göre; şiirin temeli ilim, özü sevgidir. İlime dayanmayan şiirin temelsiz duvar gibi hemen yıkılabileceğini söylemesi, şiir anlayışındaki derinliği göstermektedir.
Kendinden sonra gelen, hemen bütün divan şairlerini büyük ölçüde etkileyen Fuzuli için şiir, düşünce duyguları sergilemeye, insanı tanımlamaya yarayan önemli bir etkinliktir.
Genellikle, Azeri ağzını kullanan Fuzuli’nin şiirinde uyumu sözcükler arasındaki ses benzerliği sağlamaktadır. Şiirlerinde, halk dilinde geçen kelimelere, deyimlere, atasözlerine, Kur’an’dan ve hadislerden alıntılara sıkça rastlanmaktadır.
Türkmen soylu Iraklı şair Fuzuli de her Türkmen şairi gibi “hoyratlar”ın etkisi altında kalmış ve şiirlerinde hoyratlardaki cinas oyunlarını ustaca kullanmıştır. Fuzuli’nin, bugünkü Irak Türkmencesini şiir dilinde az bir değişiklikle kullandığını gösteren pek çok örnek vardır.
 
ESERLER
Fuzuli’nin “Hadikatü’s Süeda (1837, Saadete Ermişlerin Bahçesi 1955) adlı eseri düz yazıda dinsel lirizmin en güçlü örneklerindendir. Kerbela olayını anlatan bu eser özellikle şiirler arasında yüzyıllardan beri okunmaktadır.
Fuzuli’nin mesnevi biçiminde yazdığı ve 3.096 beyitten oluşan “Leyla ve Mecnun” (1955) adlı eseri Türk edebiyatının şaheserleri arasında yer almaktadır.
Fuzuli’nin yirmiye yakın eser yazdığını biliyoruz. Bunların başında, Türkçe Farsça ve Arapça olan üç divan gelmektedir. Ünlü “Türkçe Divan”ı mensur girişle başlamaktadır. Farsça ve Arapça Divanları yanında, Fuzuli’nin Peygamber efendimizi metheden “Su Kasidesi”de çok sevilen eserlerindendir.
Fuzuli’nin eserlerinin sıralamasında yeralanlardan;
Rind-ü Zahid (Farsça mensur eser, Çev: Silim Efendi, 1868),
Hüsn-ü Aşk (Sıhhat-u Maraz adıyla da biliniyor. Farsça mensur eser, ilk çeviri: 1856’da yapıldı. Son çeviri: Abdülbaki Gölpınarlı 1940)
Enisü’l-Kalb (Farsça kaside, Türkçe Çev. Cafer Erkılıç,1944)
Türkçe Mektuplar (Abdülkadir Karahan,1948),
Şikayetname (1955),
Hadikatü’s-Süeda (Saadete Ermişlerin Bahçesi, Kerbala olayını anlatır, Selahattin Güngör, 1809),
Beng-ü Bade (Farsça mesnevi, 444 beyit, esrar ile şarap arasında bir tartışmayı anlatır, K. Edip Kürkçüoğlu, 1956),
Türkçe Divan (taş basması, 1951, Abdülbaki Gölpınarılı 1961)
Farsca Divan (Hasibe Mazıoğlu, 1962)
Arapça Divan (yazma nüshası Leningrad’da), Heft Cem (Sakiname adıyla anılan bu yedi bölümlük eserin her bölümünde şair bir müzik aletiyle tartışır)
Tercüme-i Hadis-i Erbain (40 manzum hadis çevirisi, Esad Çoşan, 2003)
 
HAKKINDA YAZILANLARDAN
Fuzuli hakkında yüzlerce makale yazılmış, yayınlanmış doktora ve yüksek lisans tezlerine konu edilerek, asırlardan asırlara nakledilen bir isim ve imza haline gelmiştir şairimiz.
1- Fuzuli zaman engelini aşarak, zirvedeki yerini koruyabilmiş sayılı şiir ustalarındandır. O’nun şiirleri özellikle şiirlerinden bazıları her dönemde sevilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşabilmişlerdir.
Fuzuli’nin şiirlerini, yüzyılları geride bırakarak kalıcı kılan acaba hangi özellikleridir? Değişen kültüre ve topluma rağmen, sözkonusu şiirler nasıl olmuş da yaşayabilmişlerdir?
Konuşma dilinde tonlama ve vurgun önemlidir. Bu unsurların şiirde kullanımıyla, konuşma dilindeki doğal, rahat, zorlamadan uzak söyleyiş, şiirin daha etkileyici, dolayısıyla kalıcı olmasını sağlamaktadır (Mine Mengi, 500. Yılında Fuzuli Sempozyumu Bildirileri,1996)
2- Fuzuli hiç kuşkusuz en büyük şairlerimizden biridir. Yunus’u ayrı tutarak böyle bir ayırım gereklidir. Çünkü Yunus, altıyüz yıl öncesinden bugüne açılan kapıdır. Onunla ancak, şeyhi, Necati bey, Baki, Nedim, şeyh Galib gibi eski şiirin sıkı düzeni ve ortak dili içinde gerçekten bir çığır açabilen şairler boy ölçüşebilirler. Fakat Fuzüli bir bakıma bu şairlere de üstündür. Çünkü eseri bize onlardan çok ayrılan, tümüyle kişisel diyebileceğimiz bir deneyim ile gelir.
Denebilir ki, Fuzuli’nin bize şiirleriyle verdiği kendi iç dünyası, bütün rindlik ve kalenderlik heveslerine, kimi zaman gerçekten sıkıcı sanat oyunlarına karşın, iki örneğin etrafında toplanır: Mecnun ve Kerbela şehidi Hüseyin… (Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler)
Fuzuli şiir yarışmasının şairlerinden:
Merkezi Ankara’da bulunan, kısa adı İLESAM olan, Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği’yle, merkezi Azerbaycan’da bulunan ve kısa adı DGTYB olan Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği’nin 2004 yılında ortaklaşa düzenlediği “2. Uluslararası Fuzuli Şiir Yarışması”nda dereceye giren şairlerin şiirlerinin mısraları arasında mini bir gezinti yapmak istiyorum efendim:
Dereceye giren ilk dört şair:
Orhan Seyfi Şirin: 1961 yılında Eskişehir’de doğdu. “Tuna Boylarında Alişimiz Var” adlı şiirinden:
Sorma buralarda ne işimiz var!,
Tuna boylarında Alişimiz var.
Yemen türküsüne ağlayışımız,
Nasrettin Hocaya gülüşümüz var.
 
Selami Yıldırım: 1959 yılında Sivas’ta doğdu. “Derdim parmak uçlarımda tuşlu” adlı şiirinden:
“Asanı göğe at,
Düşene kadar sultansın”,
Demiyorum,
Yalnızlığımı getirdim sana,
İnanmazsan tut ellerini
Ya da bak gözlerime
Hicretimi gör!..
 
Halil Gürkan: 1954 yılında Eskişehir’de doğdu. “Yiğitlerimiz” adlı şiirinden:
Türk’üz, anıldık “yağız” la, mertçe vuran yiğit bizde,
Birkaç obalık Oğuz’la, devlet kuran yiğit bizde.
Hakkı Şener: 1969 yılında Adana’da doğdu. “Şadırvan” adlı şiirinden:
 
Ben bir ulu cami şadırvanıyım,
Manâ âleminden izler bilirim.
Elden ele giden dost kervanıyım,
Nice kışlar, nice yazlar bilirim.
 
İkinci Uluslararası Fuzuli Şiir Yarışması’nda mansiyon alan şairlerden şiir örnekleri:
Selami Şimşek: 1974 yılında Erzurum’da doğdu. “Çocuklar hiç ölmesin anne” başlıklı şiirinden:
Dünya çocukları gözleri etrafında,
Ağlamak için dönüyor
Kırık bir çiçek,
Her gece rüyalarımı süslüyor
Hangi yangına kül olsam,
Hangi bahçeye gül olsam
Dünya çocukların gözleri etrafında
Dönüyor anne.
Zeynep Ayla Sütçü: 1956 yılında Isparta’da doğdu. “Gel gönül gül olalım seninle” adlı  şiirinden:
Gel gönül gel gül olalım seninle,
İster dost koklasın, isterse düşman,
Diken gibi batmayalım eline,
İster dost toplasın, isterse düşman.
Galip Kurdoğlu: 1955 yılında Arhavi’de doğdu. “Ey Fuzuli” başlıklı şiirinden:
            Ey Fuzuli
Ben seni fuzuli sevmedim ki
Sevginin yüceliğini, erdemli olmayı,
Hasretin acısını, mutlu yaşamayı
Leyla Mecnun’u,
Ve daha nicelerini senden öğrendim
O yüzden
Canıma can katıyorsun.
 
KAYNAKLAR:
1.Işık, İhsan; Resimli ve Metin Örnekli, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. Baskı, cilt 4, Pozitif Matbaacılık, 2007-Ankara)
2.Küzeci, Şemsettin: 2. Uluslararası Fuzuli Şiir Yarışması ve Türk Dünyası Şiir Şöleni. (İLESAM –DGTYB-Ankara–2004)

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

NURDANE UZUN’UN ŞIIR DÜNYASI
Sanat ve edebiyat dünyamızın içinde yeralan, yıllardır, yazdıkları, yayınladıklarıyla dikkat çeken isim ve imzalardan biri: Nurdane Uzun.
Nurdane Uzun Bursa’da yaşıyor, buradan sesleniyor. Yayınladığı kitapları var. Değişik türlerde, genellikle şiir ağırlıklı bu kitaplar.
Yenilerde bana ulaşan bir demet şiiri, çocuk öykülerinden oluşan, Ağustos 2008’de günyüzü gören, okurlarıyla buluşan, buluşturulan “Mavi Kurdele” adlı çocuk öyküleri var masamda. Alp Yayınları arasında günyüzü görmüş 96 sayfalık “Mavi Kurdele’ Nurdane hanımın 13 ncü kitabı.
Öykülerin adları; Mavi kurdele, çorapçı kadın, sakızcı çocuk, Doktor Ahmet, Kurban bayramı, Alabaş, Güvercin dede, Osmanlı kadını, Yavru güvercin, Kediler, Kiraz mevsimi. Nurdane uzun, şiirde olduğu gibi, öyküde, çocuk öykülerinde de anlatım zenginliği ve konuların dağılmadan, toparlanış ustalığı içindeki görünümüyle takdir görüyor.
İlk öykünün girişinden: “Vakit ikindiyi gerilerde bırakırken, sahildeki insanlar da birer ikişer ve gruplar halinde evlerine dönüyorlardı. Deniz dalgasız pırıl pırıldı” cümlesi söylemek istediklerimizin doğruluğunu ortaya koymuyor mu?.
 
ŞİİRLER
            Nurdane Uzun’un şiirlerindeki konu seçimi, anlatım ve bütünlük içindeki genel görüntü, anlatılmak istenilenlerin özelliğini, güzelliğini ortaya koyar.
Bu şiirlerin bazıları, güfte denebilecek durumdadır. Bestekarlarımızın gözden geçirmeleri halinde besteleyebilecekleri şiirlerin, güfte bütünlüğü içinde olanların bulunduğu görülecektir.
“Gülüm” adlı, başlıklı şiir vermek istediğimin örneklerden biri: Şöyle başlıyor bu şiir:
-Kaldırdın başımdan umut tacımı,
İçimde acılar dinmiyor gülüm.
Sardın bedenime gönül sancımı,
Yediğim içime sinmiyor gülüm.
 
Mor menekşem, Gönül ocağına koy tencereyi, O sahilde bekliyorum, Hasretin içimi yakıp yıksada, iklimler mi yoksa ben mi değiştim?, İkinci bahar, Yeşil gözlü yar, Aşk bahçemde bülbül diye, İlahi, Yaşamayı sevdiren gibi başlıklar verilen, yazılıp, sayfalara aktarılan Nurdane Uzun şiirleri. Bunlardan “İlahi” den:
 
—Hidayete erenlerden,
Cemalini görenlerden,
Kalbe şefkat verenlerden,
Eyle bizi, eyle Yarab!..
 
Ve Nurdane Uzun’un bendenize atfen yazdığı “İsa Kayacan Hocam’a” başlıklı 7 dörtlükten oluşan bir şiiri var. Bu şiirin girişi:
 
-Dolu, boynu eğik başağa benzer,
San’atın mimarı İsa Kayacan.
Gönlünün yanında hiç kalır anzer,
San’atın ustası İsa Kayacan.
 
Teşekkürlerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 24

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

YAZILANLARIN İÇİNDEN
İnsanoğlu, kendisinden söz edilince, hemde ‘olumlu’ söz edilince, biraz şımarır,
Gururlanır, bunların yenileri gelsin ister.
Bu satırların yazarı İsa Kayacan olarak, benim için yazılanların sayısı arttıkça, seviniyor, mutlu oluyorum.
Samsun’dan Ozan Obalı (Mustafa Bilir) 16.07.2008 tarihinde benim için bir şiir yazmış. Hemde yüz yüze gelmediğimiz halde. Kendisi “sizi kırk yıldır ismen tanıyorum” diyor.. Bu tür anlatımların, şiirlerin karşı karşıya gelmeden yazılması ayrı bir anlam getiriyor, farklı bir düşünce ortaya koyuyor. Mustafa Bilir’in (Ozan Obalı’nın) şiiri efendim:
 
İSA KAYACAN BEY’E
 
Dokuz yüz kırk üçte Burdur’da doğmuş
Şu dünyaya gelmiş İsa Kayacan.
Ne avuca sığmış ne kaba sığmış
Bir ırmak bir selmiş İsa Kayacan.
 
Güzel-iyi-doğru denilen üçlü
Onunla anlamlı onunla güçlü
Bu kadar sevecen bu kadar içli
Olmasını bilmiş İsa Kayacan.
 
Sanat ve basına kol kanat germiş
Yazıp tam yüz otuz kitaba ermiş
Herkese kalbinden bir parça vermiş
Saygı hürmet almış İsa Kayacan.
 
Yıllar akıp gitmiş, o hiç gitmemiş
Sevgiyi büyütmüş, aşkı bitmemiş
Namerdin dalında bir gün ötmemiş
Mert bağına dalmış İsa Kayacan.
 
Dostluk destanını yazan birisi
Ona hürmetlerin layık irisi
OBALI dünyanın boştur gerisi
Gönüllerde kalmış İsa Kayacan.
 
PTT’nin “İSA KAYACAN ÖZEL POSTA PULU”
Söke ilçemiz merkezinde yaşayan, eğitimci, şair, araştırmacı, yazar Abdülkadir Güler, 01 Kasım 2008 tarihinde, açtığımız, Burdur-Tefenni Ece Köyü’ndeki “İsa Kayacan Kütüphanesi” için yazdığı makalesinin bir yerinde:
-“İnsan neyi ekerse onu biçecektir. Sayın Kayacan, yıllardır bu kitap ve kütüphane uğruna emek veriyordu. Çaba harcıyordu. Yaklaşık 52 yıldır durmadan yazıyor ve yazdıklarını hem ili Burdur’a ve Anadolu’ya gönderiyordu. Daha öncede söylemiştim. Sayın Kayacan sadece sanat ve Kültür bağlamında PTT’ye verdiği paraları bir yere toplasaydı, şimdi Ankara’nın Çankaya’sında lüks bir dairesi olurdu. Ama o, toplamadan ziyade dağıtmayı tercih etti. Halâ bu kültür uğraşı içinde hizmet veriyor.
Aslında PTT Genel Müdürlüğü’nde bir yetkili olsaydım, İsa Kayacan adına bir posta pulu basardım. Bu hizmeti de PTT Genel Müdürlüğü yetkililerinden bekliyoruz. Çünkü İsa Kayacan yayınladığı kitap, gazete ve dergileri Anadolu’ya taşıması konusunda evi ile PTT arasında mekik dokumuş ve binlerce TL yatırmıştır. Bu hizmetler yadsınamaz” dedi.
 
BURDUR
Uzun süre Burdur’da görev yapan Fatma Uçarlar’ın Burdur şiirlerinden biri, “Burdur” adıyla 12 dörtlükten oluşuyor. Burdur Belediyesi Kültür Yayınları arasında yayınladığımız “Şiirlerle Burdur” adlı kitabımın 26 ve 27 nci sayfalarında yeralan Fatma Uçarlar’ın “Burdur” adlı şiirinden:
 
-Folklorü bir başka güzel,
Sipsinin sesi, yüreği ezer,
Zeybek oyunu dünyaya değer,
Baki Bey Konağı var Burdur’un.
 
Mehmet Akif vekilin olmuş,
Fakir’in sende doğmuş,
İsa Kayacan sesin olmuş,
İncir Han’ı var Burdur’un.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 25

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

VAN’DAN ÜMİT KAYAÇELEBİ’NIN ŞİİR DÜNYASI
Şiirlerinin mısraları arasında gezerek, şiir dünyaları hakkında bilgiler vermeye çalıştıklarımın sayısı, yüzlerle ifade ediliyor. Hatta binlerle denebilir.
Van ilimiz merkezinden seslenen, şiir, yazı ve araştırmalarıyla, dikkat çeken hele TRT Radyolarının dinleme-izleme müdavimlerinden Ümit Kayaçelebi’nin şiirleri arasında, daha doğrusu mısraları arasında bir gezinti yapma isteğim hep ertelendi.
Elimde olmayan nedenlerle erteleyen, ertelemek zorunda kalan benim efendim.
Ümit Kayaçelebi, bir fotoğraf makinesi gibi. Çevresinde olup bitenler hakkındaki tesbitlerini sayfalara aktarıyor. Yumuşak bir anlatımı, anlaşılırlık oranı fazla olan bir sunuş biçimi var.
TSM-THM sanatçılarıyla arkadaş gibidir. Ümit Kayaçelebi. Onlar hakkında bilgiler verir, onlar için yazdıklarını gazete ve dergilerin sayfalarına aktarıp, okurlarıyla paylaşır, bölüşür.
Şair,yazar ve gazeteci Ümit Kayaçelebi Sevim Süer’e ithaf ettiği 9 dörtlükten oluşan şiirinin ilk iki dörtlüğünde şöyle seslenmektedir:
 
-Yıllarca radyoda dinlediğimiz,
Unutmadık, unutulmaz o sesler.
Hepsine muhabbet beslediğimiz,
Unutmadık, unutulmaz o sesler.
 
Korolar yönetti Ahmet Yamacı,
Şemsi Yastıman’la Bayram Aracı,
Halâ hatırlarda Seyfettin Sucu,
Unutmadık, unutulmaz o sesler.
 
Gelin-Kaynana şikayetleri, gelin-kaynana atışmaları Ümit Kayaçelebi’nin şiirlerinin konusudur, anlatımlarının önemli boyutlarında yer alır, karşımıza çıkarlar. Gelin-Kaynana atışmasında Gelin:
 
Sabun koydum legene
Bak başıma gelene,
Ben kadar taş düşe,
Kaynana senin tepene
 
Kaynana durur mu, hemen cevap verir. Hemde böbürlenerek verilen bir cevaptır bu:
 
Kartal sinek avlamaz,
Köpek kuşa havlamaz,
Aklı olan gelin,
Kaynanaya hırlamaz.
 
Gelinden şikayeti anlatan şiiriyle, kaynanayı şikayetle anlatılanların imza sahibi oluşuyla Ümit Kayaçelebi, toplumsal sıkıntıların toparlanışını yapmakta,  adeta çözüm yolları göstermektedir. Bir başka şiirinde de Van sebzelerinden sözetmektedir.
Bu şiirin ilk dörtlüğü:
-Şimdi sorsam nedir şu gazayağı,
Sen görmedin bilemezsin evladım.
Bir de desem nedir guzu gulağı?,
Sen görmedin bilemezsin evladım..
 
Sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim…

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  26

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

YENİ YENİ YAZILANLARDAN
 “Bana Yazılan Şiirler” adlı bir kitabın yayın hazırlığı içindeyim ya. Bana yazılan şiirlerden örnekler vermeye o yüzden devam ediyorum, biraz da sıklaştırıyorum sizin anlayacağınız. Bunlardan ikisi daha:
Vefalı, yani gönüllü, yiğit insan İsa bey: Gönlümde sizin için düşündüklerimi yazdım. Aslında siz benim yanımda daha çok değerli ve özel birisiniz. Lütfen hoşgörünüze sığınarak af buyurmanızı ve bununla yetinmenizi rica ediyorum.
Aslında ben hiç kimsenin arkasında methe-mazhar yazı yazmayı ve söylemeyi sevmem. Amma siz olunca bu niyetim aniden değişiverdi. O’da sizleri ne kadar sevip saydığımın nişanesidir. (Türkmen Ozanı, Süleyman Özçelik, İskenderun, 15.01.2009
 
Prof.Dr. Sayın İsa Bey
 
Aslı Türktür Kayacan’ın soyundan,
Burdur ili güzel Ece köyünden,
Ayrı düşmüş aşretinden, beyinden,
Çarkı felek Seyranında biri var..
 
Can ile cananın Kayacanından,
Aşıklar, ozanlar, pirler şanından,
Üç ile yediler, kırklar ceminden,
Çarkı felek devranında biri var.
 
Bir dem içmiş, ol aşıklar deminden,
Güneş dahi kıskanıyor şeminden,
Taşı sıksan can fışkırır canından,
Çarkı felek hayranında biri var.
 
Türkmen ozanıyım övgü yazarım,
Nokta koyar, bir kalemle çizerim,
İsa beyi, çar köşede gezerim,
Çarkı felek bayramında biri var.
 
Isparta ilimiz merkezinden Melahat Ecevit hocanım, “Bizim gız” başlığıyla yazdığı ve bendenize ithaf ettiği 10 Ocak 2009 tarihli şiiri:
 
BİZİM GIZ
Hemşehrimiz, Prof. Dr. Sayın İsa Kayacan’a
 
Pembe gül takınmış siyah saçına
Daha yeni değmiş ondört yaşına
İnce rastık çekmiş hilal kaşına
Kapı gıcırtısına oynar bizim gız
 
Hele bakın ürkek ceylan haline
Zilleri takınmış narin eline
Şal kuşak yakışmış ince beline
Kaşık şıkırtısına oynar bizim gız
 
İşvesi yerinde hava atıyor
Göz süzüp etrafa çalım satıyor
Kıvırıp kıvırıp göbek atıyor
Tabak tıkırtısına oynar bizim gız
 
Bir başka rakseder ritimde sazda
Baygın bakışı can yakar birazda
Çağlayıp coşuyor baharda yazda
Suyun şıkırtısına oynar bizim gız
 
Oyuna doymuyor elleri havada
Çalıkuşu gibi durmaz yuvada
Hamsi balık gibi oynar tavada
Sinek vızıltısına oynar bizim gız
 
Çıkar orta yerde saçın savurur
Edalı dönüşü içler kavurur
Davul zurna gümbür gümbür vurulur
Yürek gümbürtüsüne oynar bizim gız

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 27

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

ÜÇ ŞİİRLE ANLATILANLAR
Şiirlerin ortaya koyucuları, şairlerimiz, şairelerimiz. Melahat Ecevit, Isparta ilimiz merkezinden seslenmeye devam ediyor. Yenilerde üç yeni şiiri geldi. 18 Aralık 2008 ve 10 ve 11 Ocak 2009 tarihlerinin taşıyıcıları bu şiirler. Yani üçü de çiçeği burnunda şiirler. Bu şirlerin mısraları arasına dönelim ve kısa kısa bir göz atalım. Buyurun:
 
BİR MİNDERLİK YER
18 Aralık 2008 tarihinde kaleme alınmış, daha doğrusu bu tarihte bitirilmiş, tamamlanmış. Beş ayrı bölümden meydana gelen bu şiirin girişinde; “Bir zamanlar seninle/Herşey daha güzel olacak derken/Bak, kapımızı güz yelleri çalıverdi erken” mısralarıyla başlanıyor.
O güzelim günlerin keyfinin sürülemediğinin altı çiziliyor, “hep mor çiçeklerini topladık/Umudu dökülmüş bahçelerin” diye devam ediliyor. Mor çiçekler, umudu dökülmüş bahçeler, anlatım zenginliğini sağlayanlar. Ve sonunda şöyle bağlanıyor şiir:
 
-Pencereden gün ışığı sızmalı derken,
Hani kapattığımız perdeler var ya,
Onları biraz olsun aralı bırakamadık.
Ne yazık ki, özlem çektiğimiz mutluluğa,
Bir minderlik yer ayıramadık..
 
Duygularının çorak kalacağını anlayamayan insanlar. Anlatma zorluğu içinde olan duygu sahipleri, kalem sahipleri.
 
HAİN RÜZGAR
Rüzgarın da haini oluyor demek ki. Vardır değil mi? Melahat Ecevit hocanım 11 Ocak 2009 tarihinde yazdığı veya tamamladığı “Hain Rüzgar” adıyla, başlığıyla yazdığı dört bölümlük şiirin ilk bölümünde şunlardan sözediyor:
 
Bu akşam başka esiyorsun,
Hain rüzgar!...
Bakışların sadece göz ucu,
Belli ki şeytana ters giydireceksin,
Papucu…
 
Melahat hocanım, “Pencere camlarını kırıp/Döküşün/Hiçbir şey olmamış gibi bir de dönüp/Öpüşün” lerden rahatsız oluyor.
 
BİZİM GIZ
Melahat hoca altı dörtlükten meydana gelen, Burdur, Isparta ve çevresine ait olan bir yakınlık deyiminden, kan bağı gösteriminden söz ediyor” Bizim gız” diyor. Şiirinin başlığı da bu. “Pembe gül takınmış siyah saçına,/Daha yeni değmiş ondört yaşına/İnce rastık çekmiş hilal kaşına/Kapı gıcırtısına oynar bızım gız” anlatımından sonra şöyle sesleniyor:
 
-Çıkar orta yerde saçın savurur,
Edalı dönüşü içler kavurur,
Davul-zurna gümbür gümbür vurulur,
Yürek gümbürtüsüne oynar bizim gız..
 
Bizim gız, ürkektir, ceylan gibidir. Zilleri takınca narin ellerine, döner, döner. İşvesi yerindedir, baygın bakışları çok canlar yakar, sinek vızıltısı karşısında oynar bizim gız.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  28

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

BURDUR’DAN YOLA ÇIKARAK
Burdur’dan, Burdurludan yola çıkarak ortaya koyduklarımız. Burdur’dan bize yansıyanlar, Kitaplarda, gazetelerde yer alanlar.
 
BURDUR’UM SENİ
Burdur ilimize bağlı Gölhisar ilçemizde yaşayan, çağdaş halk ozanı, folklor derlemecisi Osman Akkoç’un “Burdur’um Benim” adlı, başlıklı şiiri, Burdur’u değişik yönleriyle ve yerleşim birimleriyle anlatıyor. Yedi dörtlükten meydana gelen şiirin girişi genellik içinde veriliyor. Şöyle:
 
Burdur’umu anlatmakla açayım sözümü,
Aklıma gelir durur, salkım salkım üzümü.
Su deposuna çıkar doyururum gözümü,
Şirin, güzel, sevimli Burdur’um benim.
 
Sonra ilçeler teker teker dolaşılıyor. Yaşilova, Ağlasun, Altınyayla, Çavdır, Çeltikçi, Bucak, bir bir anlatılıyor. Bu şiirin bir başka dörtlüğünde de şöyle seslenilmekte:
 
-İlçeleri, Gölhisar, Bucak, Tefenni,
Her zaman görmek isterim, mest eder beni,
Karamanlı, Kemer ilçe olmuştur yeni,
Nerelere gitmek istersem, durdurun beni..
 
Osman Akkoç “Burdur ve İlçeleri”ni de bir başka şiirinde uzunca anlatıyor. 12 dörtlükten meydana gelen” Burdur ve ilçeleri” adlı, başlıklı şiirin ilk dörtlüğünde ki Osman Akkoç duyguları şöyle:
 
-O ceviz ezmesiyle, rengarenk gülünle,
O şeker fabrikanla, o masmavi gölünle,
Şen şakrak insanınla, baldan tatlı dilinle,
Mısralara sığmazsın, anlatsam Burdur seni…
 
Fatma Uçarlar’ın dört bölümden meydana gelen “Sende Burdur”u sevdim” adlı, başlıklı şiiri var yazımızın bu bölümünde:
 
SENDE BURDUR’U SEVDİM
            Fatma Uçarlar, Burdur sevgisini, Burdur’a olan bağlılığını, Burdurluya olan yakınlığını, içtenliğini bu şiirde anlatıyor. Anılan şiirin ilk bölümü şöyle efendim:
 
-Ben sende Burdur’u gördüm!,
O yüzden sevdam sana değildi,
Ben Burdur’u sevdim..
Bakışlarında,
Salda’nın derinliğini,
İnsuyu’nun serinliğini gördüm.
Ben bu bakışları sevdim.
Bu bakışlarda,
Selda’yı sevdim, İnsuyu’nu sevdim…
 
Son bölümde, gazeteci Mesut Madan’ın Burdur’da günlük yayınlanan 19 Kasım 2008 tarihli Yenigün gazetesinde ki köşesinde” Hoş geldin usta” başlığıyla yazdığı makalesinin girişi:
 
HOŞ GELDİN USTA
Tefenni’nin Ece Köyü’den çıkıp yazdığı yazılarla Burdur’u tüm Türkiye’yi tanıttı o. O bir duayen. O bir Usta. O Anadolu Basını’nın yıldızı. Bitmek tükenmek bilmez bir hazine o. Yazılarıyla, şiirleriyle bütün Anadolu Basınının can suyu. O bir yazı fabrikatörü.
“Herkes beni Ankara’larda sanır / Burdur’da bir dam çökse içim parçalanır” diyen bir Burdur sevdalısı o. Ama Burdur o’nun kıymetini biliyor mu? İşte bu tartışılır…
Yüzlerce kitap yazdı. On binlerce yazısı gazete ve dergilerde yayınlandı. O mütevaziliğini hiç elden bırakmadı. Yazılarını aksatmadan mahalli gazetelere gönderdi. Kısa bir aradan sonra yazılarıyla tekrar aramızda. Hoş geldin büyük usta İsa Kayacan…

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 29

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

YUSUF ERKAN’DAN BURDUR GEZİ REHBERİ
Araştırma ve incelemeye yönelik, çalışma-edebiyat alanındaki noktadan yapılan çıkışlar, hareket noktalarıyla ortaya konulanların zorlukları vardır.
Hemşehrim Yusuf Erkan, uzun bir Burdur araştırma ve incelemesinden sonra;
600 sayfalık, “Zamanın Ötesinden Burdur Gezi Rehberi” adlı kitabını, İstanbul’da, Birleşmiş Yazarlar Şairler ve Bestekarlar Derneği yayınları arasında günyüzü görmesini sağladı.
Geride bıraktığımız 2008 yılının son aylarında gerçekleştirilen basım çalışmasıyla, Burdurluların, Burdur severlerin ve kültürel çalışmaların içinde bulunanların hizmetine sunulan anılan kitabın önsözü Yusuf Erkan imzasını taşıyor. Uzunca olan önsözün biryerinde Yusuf Erkan;
-“Burdur’un tanıtılması, turizmde daha fazla pay alması, ekonomisinin gelişmesi ve bir arada Burdur insanının bilinçlenmesine, katkıda bulunmasında küçücük bir adım olarak niteleyebileceğim bu çalışmayı babam Bayram Erkan ve annem Azime Erkan olmak üzere tüm Burdurlulara ithaf ediyorum” diyor. Bu cümleler, önsözün sonunda yer alıyor efendim. Düzeltelim.
İçindekiler bölümlerinin ana başlıkları; Burdur, adının kökeni, araştırmalar, tarihçe kalıntılar, Burdur Müzesi, Burdur’daki Müze Evler, Camiler, Türbeler, hamamlar, çeşmeler, kütüphaneler, kiliseler, Burdur’daki arkeolojik kazılar, Yakın dönemdeki yüzey araştırmaları,
-Burdur’dan yurtdışına kaçırılan önemli eserler, Burdur’da bulunan eserlerin sergilendiği müzeler, Burdur’da neolitik dönem, Burdur’un neolotik dönem özellikleri, Burdur’un höyükleri,
-          Frigya, Frigya kentleri, Lykia-Lykia kentleri, Pisidia, Pisidia Kentleri, Burdur’daki Nekropoller, Burdur’daki hanlar, Turizm, doğal güzellikler, mağaralar, içmeler, göller, kanyonlar, orman içi dinlenme yerleri, yaylalar, anıt ağaçlar, önemli bitki alanları, Burdur Faunası, rehber, geleneksel şenlikler, geleneksel sanatlar, Burdur mutfağı, vd.
Yusuf Erkan, Burdur’un turizm açısından önemli bir fotoğrafını çekmiş, bu fotoğrafın kareleri içinde neler var onların değerlendirilişini başarılı bir şekilde ortaya koymuş, sayfalara aktarmış. Yine kitap içindeki fotoğrafları, kendi fotoğrafları, Valilik arşivi ve ötekiler şeklinde sayfalara aktarılmış.
Bunları anlatırken, naklederken, ifade olarak sayfaya aktarırken, Burdurlu olduğum için,Yusuf Erkan’ın bu çalışmasından dolayı gururlandığını da bir pay çıkarma ifadesi olarak kaydedeyim efendim.
Yusuf Erkan: 1970 yılında Burdur iline bağlı Gölhisar ilçesinin Evciler köyünde doğdu. 1998 yılında Gazi Üniversitesi, Ticaret ve Turizm Eğitim Fakültesi “Konaklama İşletmeciliği” bölümünden mezun oldu. Halen İstanbul’da “Otelcilik ve Turizm Meslek Grubu’ öğretmeni olarak görev yapıyor. Yusuf Erkan, Burdur’u Burdur folklorunu enine-boyuna incelemeye devam ediyor.
 
Hazırlamakta olduğum “Burdur Destanı”ndan: Yusuf Erkan: İstanbul’da yaşayan/Turizm eğitimi alan/Zamanın ötesinden/Burdur’u araştıran/Yayınlarla kitaplaştıran/Yusuf Erkan benim.. Bensiz olmaz..
 
HAFTANIN DÖRTLÜĞÜ (Fatma Uçarlar’dan)
 
Folklorü bir başka güzel;
Sipsinin sesi, yüreği ezer,
Zeybek oyunu dünyaya değer,
Baki Bey Konağı var Burdur’un..

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 30

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

GÜLAYE RAZYEVA’DAN: ATATÜRK’Ü GÖRÜREM
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den gelen şair, şaire ve yazarlarımızın sesleri, kitapları, yayınları… Bunlardan bir yenisi, Gülaye Rızayeva-Şınıklı’ya ait. “Atatürkü Görürem” adlı 99 sayfalık şiir kitabı efendim.
Kitabın redaktörü: Sirus Azadi, Operatörü: Ayşegül Abdülkerimova, Dizgi: Arda Grafik Planet, Cavidan Elbars imzalarıyla karşımıza çıkıyor.
Gülaye hanım bu kitabında değişik şiirleriyle Türkiye, Atatürk sevgisini dile getiriyor. Atatürk şahsiyetinin büyüklüğünden ve ölmezliğinden sözediyor, yola çıkıyor Türkiye/Azerbaycan kardeşliğinden, Mevlana yüceliğinden,  hareket ederek kalbinde, ruhunda duyduğu sevgilerini mısralara döküyor.
“Bitip tükenmeyen sevgilerin sahibi” olarak bilinen Gülaye Rizayeva-Şınıklı’yla Ankara’da, Altındağda Şiir Akşamları programı çerçevesinde tanışma fırsatı buldum.
Atatürk ve Türkiye sevgisiyle dolu olduğunu, yayınladığı “Atatürkü Görürem” adlı kitabıyla daha açık ve net anlama, görme gerçeğiyle karşılaşmam beni sevindirdi, mutlu etti.
“Atatürkü Görürem” adlı kitabın sunuş ve önsöz mahiyetinde yazılanlar, “Redaktordan”, “Türk Türkü goşdu” ve “Hazine köprüsü” başlıklarıyla verilmiş. Bunlardan:
- “Salam Azerbaycan şiirinin hususi bir yeri var. O öteki şiirlerinde olduğu gibi, Deyir ki Salam Azerbaycan şiiriyle, hiç kimsenin demediği, diyemediği yalnız şahsına ait tarzda vatan sevgisini mukaddesleştiriyor” (Sirus Azadi),
- “Düzüm düzüm sıralanan bu satırlar, Garabağ ağrılı, Tebriz hazretli, Kerkük, Çanakkale yanlığıdır. Sarıkamış çölündeki şehid ruhunun masım bakışıdır. Bir ana laylasının ışığında sizinle söz dünyasında görüşdük” Telman Dejelli)
- “Gülaye hanım düşünür ki, Mustafa Kemal Atatürk dünyanın bir çok ülkelerine, milletlerine örnek olarak, yalnız öz milletinin değil, bütün insanlığın azaldığını arzulayan büyük bir lider idi” (İmami Şövket Ebülfezi gızı).
Azerbaycan yazıçılar ve jurnalistler birliklerinin üyesi, şaire Gülaye Şınıklı, “Taleyimin laylaları” adlı şiir albümleriyle de dikkat çekiyor. Bu albümlerde yeralan şiirleri Azerbaycan’ın tanınmış sanatçıları tarafından seslendirilmeye devam ediliyor efendim.
Kitabın adı olan “Atatürkü Görürem” adlı şiir 37, 38, 39, 40 ve 41 nci sayfalarda yeralıyor. Bu şiirden:
 
Aşkımızın aynasında,
Atatürkü görürem.
Azadlığ dünyasında,
Atatürkü görürem.
 
Gülayeyem, sözümle,
Hep özünü-özümle,
Hakkı gören gözümle,
Atatürkü görürem..
 
Gülaye hanım Atatürkü böyle görüyor.. Ya bizim Türkiye’de bazı zeka özürleri nasıl görüyor?  Anlayan var mı? Tebrikler Gülaye hanım, tebrikler.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 31

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

BAYRAM DURBİLMEZ HOCADAN: AŞIK EDEBİYATI ARAŞTIRMALARI
İnsanlar, kararlı, sabırlı ve bu iki nokta arasına, sürekliliği çalışma sürekliliğini yerleştirdi mi, yerleştirebildi mi, başarıya mutlaka ulaşıyor-ulaşıyorlar, zirveye bağdaş kurup oturabiliyorlar. Tıpkı, Yrd. Dç. Dr. Bayram Durbilmez hocada olduğu gibi.
AŞIK EDEBİYATI ARAŞTIRMALARI
Yrd. Doç. Dr. Bayram Durbilmez, “Aşık Edebiyatı Araştırmaları-Taşpınarlı Halk Şairleri” adlı kitabının 3. ncü baskısını yayınladı. Merkezi Ankara’da olan Ürün Yayınları arasında günyüzü gören 302 sayfalık kitap.
Bayram hocanın halk edebiyatımız alanında ciddi çalışmalarıyla, araştırma ve yayınlarıyla geniş bir kaynak bütünü içinde yeraldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Elimizdeki tek bir kitap bile, görüşlerimizin doğruluğunu gösteriyor.
Bayram hoca, hazırlanan tezlerdeki, yüksek lisans tezlerindeki, ortaya konulan projelerdeki imzalarıyla dikkat çekerken, bu konudaki makaleleriyle de göz dolduruyor. Bildirileri var uzun uzadıya hazırlanmış, detaylandırılmış. Dinlendiklerimiz var, okuduklarımız var, izlediklerimiz var.
Kitabın içindekiler bölümüne şöyle bir göz atıyoruz:
- Aşık edebiyatı Nazım biçimleri ve türleri,
- Aşıklık gelenekleri,
- Taşpınarlı halk şairleri ve şiirlerinden örnekler,
Bunlar kimler?. Kimlerden sözediliyor. Bakalım:
- Aşık İkramı (1986-1954), Aşık Gariboğlu (1929-) Aşık Halis (1937-) Aşık Erdemli (1936-1968), Aşık Muttalip (1941-1991), Aşık Türkmenoğlu (1944-1998),
- Aşık Sadettin (1944-) Aşık Nurani (1951-2001), Aşık Çemeloğlu (1955-) Aşık Gülbahçe (1958-), Ozantürk (1969-)
Önsözün girişinde; “Geleneği olanın geleceği de olur. Aşık edebiyatı da bir gelenek edebiyatıdır” deniyor. Önsöz Bayram Durbilmez hocanın efendim. Giriş bölümünde, ilk cümleler şöyle:
-“Aşık edebiyatının kökenlerini en eski halk şairleri olan Kam_Şamanlara kadar götürmek mümkündür. Kam, şaman, baskı, oyun, akın,ozan gibi adlar verilen gelenekli halk temsilcileri, halk şairliği yanında, yüzyıllar boyunca toplumun değişen sosyal ihtiyaçlarına göre farklı işlevler de yüklenmişlerdir. Azerbaycan, Anadolu ve Rumeli sahasında ozanlıktan aşıklığa geçişte de toplumun değişen ihtiyaçları etkili olmuştur”.
Esas adı: Sami Sırakaya olan ve 10 Mayıs 1951 tarihinde Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Taşpınar köyünde doğan Aşık Nurani’nin (1951-2001) “Yozgat’ım” adlı uzunca bir şiiri var 217 nci sayfada.Buradan iki dörtlük nakledelim:
 
-Bozok yaylasında mübarek belde,
Bellidir tarihte izi Yozgat’ın,
Hiç soranı yok ki, nedir, ne  halde,
Onun için buruk özü Yozgat’ın.
 
Nurani der, her kul seni görmeli,
Senle olup, senle kavil kılmalı,
Sazlar çalar, diller söyler Sürmeli,
Çalar yanık yanık sazı Yozgat’ın.
 
Aşık edebiyatının kökenleri, oluşumu ve gelişimi, Yozgat ve yöresindeki aşıklık geleneklerini anlatan, dile getiren bu yayınından dolayı Bayram Durbilmez hocamızı kutluyor, sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  32

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

ESKİMEYEN ŞİİRLER
Zamanın eskitemedikleri vardır. Bunlar değişik alanlarda, farklı biçimlerde karşımıza çıkarlar. Söz etmek istediğim eskimeyenler, Fatma Uçarlar’ın, Tanrı sevgisi, ölüm, dualara yönelik duyguların şekillendirdiği şiirlerinden birkaçı efendim.
Bu şiirlerin başlıkları; Hak yolu, Ölmem mi lazım? , O’na koşmak isterim, o yer, Kerim Aydın Erdem’e, Sessizce. Bu şiirlerin mısraları arasına dönmek istiyorum. Buyurun birlikte gözden geçirelim
 
HAK YOLU
Her şey seninle yıkandı yağmur,
Şu katı yüreğim, nasıl olur hamur?,
Eğer ben hak yolunu bulmazsam,
Toz yap bedenimi, oradan oraya savur.
 
İkinci şiir “Ölmem mi lazım?” başlığıyla karşımıza çıkıyor. Burada, “Her geçen gün/Dedirtiyor aman/O konuşma anı/Bilsem ne zaman?” mısralarıyla söze başlanıyor. “Yaşamak zor ama/Dayanmam lazım/Ölümsüzlüğe ulaşmak için/Ölmem mi lazım?” diye soruluyor. (Burdur, 07.11.2003)
 
ONA KOŞMAK İSTERİM
Fatma Uçarlar’ın üçüncü şiiri bu. “Bir umut düştüm bilinmez yollara/Sevmeyi bilen bir yürek arıyorum/Bıktım, hesap vermekten kullara/Sevmeyi bilen bir yürek arıyorum”la biten beş dörtlükten oluşan “O’na koşmak isterim”in ilk dörtlüğü. Bu şiirden bir dörtlük daha:
 
-Dağlarda Ferhat’ın sesini duydum,
Çöllerde Mecnun’un izini gördüm,
Veysel Karani’nin izini yüzümü sürdüm
Sevmeyi bilen bir yürek arıyorum.. (Burdur, 14.11.2003)
 
Ve arkasından Fatma Uçarlar’ın “O yer” adlı, başlıklı şiiri. Burdur’da 23.11.2003 tarihinde kaleme alınmış, şekillenmiş, sonra yayınlanmış. “Gel deyip, çağırıp bekleyenim yok ama/Bilirim/Bir yer var, bekler beni/Çare yok/Geldi mi o emir/İstesem de istemesemde/uyacağım/ilk kez değer bulacak bu bedenim/ Götürüleceğim eller üstünde/Belki de annemin kucağı kadar sıcak/O yer Bekler beni son nefeste.”
 
KERİM AYDIN ERDEM’e
            Rahmetli Kerim Aydın Erdem dostumuz için Fatma Uçarlar, Denizli’de başladığı altı dörtlükten meydana gelen şiirini 21.09.2004 tarihinde Burdur’da bitirmiş, tamamlamış. Bir dörtlüğünde  şöyle diyor Fatma Uçarlar:
Kaptan’ımız kılavuz, yaptık vazifemizi, Allah’tan Kerim’ini, diledik dostumuza, İsa, Musa, Fatıma, açtık ellerimizi,
Ayrılık burukluğu, çöktü tüm omzumuza.
Ve sessizce, şiiri Fatma Uçarlar’ın. 12.11.2004 tarihinde yazılmış, kaleme alınmış ve yayınlanmış. Burada; “Dilimdedir yalnızca tek bir hece/Dualarla seslenirim her gece/Günahlardan sonra boynum eğince/Af dilerim, af dilerim sessizce” mısralarıyla söze başlanıyor.
Bu şiir dört dörtlükten meydana geliyor. Bir başka dörtlüğü anılan şiirin:
 
-“Gel kulum” de, yalın ayak geleyim,
Huzurunda, yüzüm yere süreyim,
Son nefeste göz kaparken güleyim,
Rahman’ına sığınırım sessizce…
 
Ve duaların kabul olduğu anlarla ilgili Fatma Uçarlar duyguları, anlatımı: “Huzurunda kabul olur dualar/Gönüldeki geçenleri o anlar/Hak yolunda dinmez akar hep yaşlar/Bülbüllerle seherdeyim sessizce”.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 33

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

YAŞLILIK, TANRININ İNSANLARA ÖDÜLÜ
Yaşlılıkla ilgili değerlendirmeler farklılıkla karşımıza çıkıyor. Kimisi, “yaşlılık, sağlıklı olduğu takdirde, olgunluğun, tecrübelerin bütünlüğünü oluşturur, ortaya koyar” derken, kimisi, “yaşlılık zordur. Ne yapılırsa, gençlikte yapılmalıdır” diye kestirip atıyor.
Denemeleri ve şiirleriyle dikkat çeken bir kamu görevlisi, hem de başarılı bir kamu görevlisi Aytekin Aydın’dan bir “mektup” aldım.. Yaşlılıkla ilgili görüşleri dikkat çekiciydi, farklılık netliği ve görüntüsü getiriyordu. İlginç bulduğum Aytekin Aydın’ın yaşlılık yaklaşımını aşağıya alıyorum efendim:
YAŞLILIK
Yaşlılık, bana göre, Tanrının insana verdiği bir ödüldür. Nasıl mı?:
Dünyaya gelen insan hastalıklardan, kazalardan ve yaşamın her türlü zorluklarından bedenini ve ruhunu koruyarak.  60–70 yaşına geliyor. Yüzünde derin çizgiler, kırışıklıklar oluşuyor, saçlar beyazlaşıyor. Acaba neden?. Bunların bir anlamı yok mu?.  
Bir insan istesede 15 yaşında saçları beyazlayıp, yüzünde derin çizgiler oluşamaz. Farzedelim böyle bir şey oldu. Toplumdaki herkes onunla dalga geçer. Ona kimse saygı duymaz. Çünkü, o yüzündeki derin çizgileri ve beyaz saçları hak etmemiştir. Onlara sahip olması için en az bir 50 yıl beklemesi gerekecektir.
O derin çizgiler, beyaz saçlar, Tanrının o kişiye teşekkürüdür.
Yaşlı ve ünlü bir tiyatro sanatçısına bir doktor arkadaşı, estetik ameliyat öneriyor. Ve sanatçı inanılmaz bir tepki göstererek doktora şöyle diyor:
-“Siz ne diyorsunuz doktor bey. Ben o derin çizgilere, o beyaz saçlara sahip olmak için tam 70 yıl bekledim. Şimdi siz benden, hayatımın 70 yılını alıp yok etmek istiyorsunuz. Buna hakkınız yok, kesinlikle ameliyat olmuyorum”. İşte böyle..
Bana göre, Tanrı yaşlı bir insana şöyle diyordur:
-“Benim sana verdiğim emanetimi, bedenini ve ruhunu tam 70 yıldır, hayatın tüm zorluklarına, kazalara, hastalıklara, acılara rağmen korudun, bu yaşa geldin. Bende senin yüzünde her birinde binlerce anlamı olan derin çizgiler oluşturdum. Saçlarını beyaz aklarla doldurdum. Bunları gören insanlar, sana hayranlık ve saygı duyacaklardır. Çünkü o insanların bir çoğu, senin bazen hüzünlenerek baktığın o kırışmış yüze, o beyaz saçlara sahip olmadan bu dünyadan ayrılacaklar. Çünkü sen özelsin. Sen gençliğin ne olduğunu biliyorsun ama onlar yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorlar”.. Tüm yaşlılara sesleniyorum: Siz dünyamızın renkli bahar çiçekleri gibi güzel, onlar kadar hassassınız. Tecrübelerinizle, erdemliklerinizle, çorak dünyamızın çiçekleri, tatlı bilgeler, kahramanlar iyi ki varsınız.
Hepinize çok uzun ve sağlıklı ömürler diliyorum. Sizden bir ricam var: Biraz bekleyip, beni de aranıza alır mısınız? Sevgilerimle, (Aytekin Aydın, Ocak 2009-Ankara).
 
İSA KAYACAN (2)
Soğukta kalmış gibi,
Titriyor yazın senin.
Yüz kitabın sahibi,
Alında yazın senin.
Sevindirir garibi,
Kışında yazın senin
Mustafa CEYLAN (Ankara, 19,5,1999)
GÜNÜN SÖZÜ: Denetim, eğitimin önemli bir ayağıdır. (Recep Yiğit)

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 34

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

TÜRK DÜNYASI BAHTİYAR VAHAPZADE’Yİ SEVGİ VE SAYGIYLA UĞURLADI
Azerbaycan’da söylenen çok güzel kelimelerden, cümlelerden biri: Vefat etti yerine, dünyasını değiştirdi.
Türk Dünyasının ünlü ve milli şairi Bahtiyar Vahapzade adını duymayan, şiirlerini okumayan, O’nun şiirlerindeki lezzeti almayan yoktur. Veya böyle biliyor, böyle olmasını istiyorum, bekliyorum.
 
BAHTİYAR VAHAPZADE
1925 yılında, Azerbaycan’ın Şeki (Nuha) kentinde doğdu. 1934 yılında Bakü’ye göçeden Bahtiyar Vahapzade, Azerbaycan Devlet Üniversitesinin filoloji bölümünden 1947 yılında  mezun oldu. Aynı bölümde asistan olarak  çalışmaya başladı.
1964 yılında ünlü Azeri şair Samed Vurgun hakkında yazdığı tezle doktorasını verdi. Mezun olduğu üniversitede Muasır Azeri edebiyatı profesörü olarak görev yaptı. Azerbaycan Parlemantosunda milletvekili olarak hizmet veren, Azerbaycan Halk Cephesinin önde gelen isimleri arasında yeralan Bahtiyar Vahapzade, Türkiye’de daha çok Varlık dergisinde yayımlanan ve Fuzuli hakkındaki eleştirilere cevap niteliği taşıyan “Yel Kaya’dan Ne Aparır?” başlıklı yazısıyla tanındı.
Türk Edebiyatı dergisinde uzun yıllar yazı ve şiirleri  yayınlanan, 1975 yılında Azerbaycan Devlet mükafatına layık görülen ve kendisine “Emekdar İnce-sen’et Hadimi” unvanı verilen Bahtiyar Vahapzade, şiirin yanında uzun manzumeler veya manzum hikayeler (poema) ve tiyatro eserleri yazdı, çeşitli tercümeler yaptı. Uzun manzumeleri arasında Cezayir Milli Kurtuluş Hareketi’ne hasredilmiş “Yollar Oğullar” ve kompizatör Üzeyir Hacıbeyli’ye ithaf ettiği “Mugam” bunlardan iki tanesi olarak bilinir.
Şiirlerinin pek çoğu bestelendi. Ayrıca “İkinci Ses, Yağıştan sonra, Artığ adam, Vicdan” gibi isimleriyle bilinen tiyatro eserleri de çalışmaları ve yayınları arasında yeraldı.
Lord Byron’ın “Abidon Felinisi”ni Azeri Türkçesine çeviren Batiyar Vahapzade’nin şiirleri Sovyetler Birliğindeki bir çok dile ve bu arada bir çok Türk lehçesine, ayrıca, Almanca’ya, Fransızca’ya, Farsça’ya çevrilerek kitap halinde yayınlandı. 2002 yılında “Benim Garibim” adlı şiir kitabıyla Romanya Kültür Bakanlığı tarafından Komodor Madalyası ödülene layık görüldü.
Yayınladığı 22 şiir kitabından bazıları; Menim Dostlarım (1949), Sade Adamlar (1956), Şairin Kitaphanası ( 1961), Bindörtyüzonaltı (1970), Benim Garibim (2002) şeklinde sıralanırken, “Feryat” (manzum-1991, günümüz Türkçesine Yavuz Bülent Bakiler tarafından çevrildi), Nereye gidiyor bu dünya? (1991), İkinci Ses (1991), Özümüzü kesen kılıç-Göktürkler (1998: oyn. DT. Şinasi Sahnesi 2000-2001) oyunlarıyla da dikkat çekti.
Hakkında, Türkiye’de Mehmet Nuri Yardım “Edebiyatımızın güleryüzü” adlı yayınını 2002 yılında gerçekleştirdi.
Uzun süredir rahatsız olan, her fırsatta “Türk halkını ve Türkiye’yi çok seviyorum” diyen Samet Vurgun’dan sonra Azerbaycan’ın ikinci büyük şairi kabul edilen, yaşamı boyunca Azerbaycan’ın bağımsızlığı için mücadele veren Bahtiyar Vahapzade 13 Şubat 2009 tarihinde vefat etti.
14 Şubat 2009 tarihinde, yıllarca ders verdiği Bakü Devlet Üniversitesinin salonunda, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev başta olmak üzere, bakanlar ve üst düzey yöneticiler, Türkiye’nin Bakü Büyükelçi’si Hulusi Kılıç’ın da aralarında olduğu, çeşitli ülklerin büyükelçileri, milletvekilleri, siyasetçiler ve kalabalık bir halk topluluğunun katıldığı törenin arkasından kılınan cenaze namazından sonar Bakü’de toprağa verildi.
 
GÜNÜN DÖRLÜĞÜ; Demek ki, sevirem men vetenimi / Çoh azdır “veteni sevirem” demek / Vetenin yolunda babalar kimi / Canını, ganını veresen gerek.. (B. Vahapzâde) .

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 35

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

SINIF ARKADAŞLARI NAZLI İÇİN DİYORLAR Kİ
İnsanların, yakınları, arkadaşları ve dostları için görüşlerini ortaya koymaları, ifade edip, yazmaları hatta yayınlamaları, kamuoyuyla paylaşmaları ne güzeldir.
Bu duygu ve düşünceler, ilköğretim öğrencileri arasında, sınıfları içinde, sınıf arkadaşları için olursa daha bir anlam kazanıyor, daha bir özellik ve güzellik taşıyor.
 
NAZLI’NIN SINIF ARKADAŞLARI
Nazlı önceki yazılarımda da belirttiğim gibi torunum. Ankara Özel Arı Okullarının, İlköğretim Okulunun 4-A sınıfında okuyor. Buz pateni sevgisi var. Bu konuda epey mesafe aldı. Hatta önümüzdeki yıllarda, önce Türkiye, sonra Dünya şampiyonluğu düşünceleri, hayalleri bile var.
Nazlı kayıtlarda torunum görünüyor. Ama o benim öncelikle arkadaşım. O’nunla her şeyi konuşuyor, tartışıyoruz… Kol kola girip, kaldırımlarda yürüyor, yürüyoruz. Nazlı’nın, Özel Arı İlköğretim Okulu 4-A sınıfındaki arkadaşları, Nazlı için düşüncelerini yazmışlar… Minik kağıtlara, minik ellerle, sevimli yazılarıyla. Nazlı için arkadaşlarının, 4-A sınıfı öğrencilerinin (bazılarının) görüşleri şöyle efendim:
1-  Sevgili Nazlı; Seni çok seviyorum. Biliniyor ki, 1. sınıftan beri arkadaşız. Seni çok ama çok seviyorum. Ayrıca çok mutluyum. Seni seven kişi (Aleyna Elisıkı,05.01.2009)
2- Nazlı, seni çok seviyorum. Sen bence dünyanın en güzel buz kızısın (Kraliçe olabilirsin). Bazen şımarabiliyorsun. Ama yinede biz bir arkadaş sayılırız (Elif Tüzün, 05.01.2009)
3- Bence Nazlı çok iyi bir kız.. Çok tatlı, canayakın, Paylaşımcı ve biraz da afacan. Arkadaşlarını seven, yardım eden, ne bileyim daha çok buna benzer şeyler. Onu çok seviyorum. Sevgiler (Duygu Naz)
4- Bence, sen Nazlı esprili bir kızsın. Şakacısın, komiksin, iyimisin. Ama bazenleri kızabiliyorsun. Ama içindeki iyilik bir çıkıyor, bir giriyor. Komiksin, hatta gülünce çok komik görünüyorsun. Duyguların ve hayallerin çok. Bu hayallerini gerçekleştirebilecek misin bilmiyorum? (Ece Toptaş)
5- Naime ablan burnunu ısırsın. Arkadaşım olursun. Nazlı zamanı iyi kullan. Lale gibi sınava hazırlan. İyi şanslar olsun  Nazlı mutlu olursun inşallah. Seni çok seviyorum (Tomris Şilan Kurt, 05.01.2009)
6- Merhaba Nazlı. Nasılsın. Sen iyi birisin. Tabi kötü yanlarında var. Ama bunu sana söylersem kırılırsın. Saygılarımla. (İpek Tekiner)
7- Nazlı iyi bir arkadaş. Bazen kızıyorum. Ama çok seviyorum. Şeker düşünceli, ama yaramaz bir kız. (Selenay Çiftci).
 
ŞİMDİ BAKALIM
İlköğretimin 4 ncü sınıfında okuyan miniklerin, bir arkadaşı için görüşleri. Bunların içinde varolan, temellerinde bulunan sevgi. Nazlı için, arkadaşları için görüşlerini ortaya koyarlarken, sayfaya minik ellerindeki kalemlerle yazarlarken, aktarırlarken nezaket dolu dünyalarından aldıklarını toparlayıp aktarıyorlar. Kızgınlıkları yok denecek kadar az. Hatta, yer yer yok. Tertemiz dünyalarının, tertemiz duygularını anlatıyorlar, aktarıyorlar… Onların hepsini, bu satırların yazarı olarak ben de çok seviyor, sevgiyle kucaklıyorum efendim.
 
GÜNÜN HABERİ: Isparta’lı, Şair-Yazar Melâhat Ecevit’le Fatma Uçarlar, 21 Şubat 2009 cumartesi günü, Isparta Süleyman  Demirel Üniversitesi, Türkçe Topluluğu öğrencileriyle bir sohbet gerçekleştirdiler. Ecevit ve Uçarlar bu sohbetde, Türk dilinin Türkiye ve dünya üzerindeki hareketliliğinden, Atatürk ve Ziya Gökalp’ın dilimize verdikleri önemden, dil konusundaki yanlışlıklarımızdan, kentlerimizdeki tabelalarda yeralan yabancı hayranlığının fazlalığından söz ettiler.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 36

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

TÜRKOLOJİ ALİMİ KİLİSLİ MUALLİM RİF’AT BİLGE
Ülkemizde öyle değerlerimiz var ki, bilmiyoruz, hatırlamıyoruz.
Merkezi Ankara’da bulunan ve kısa adı YOYAV olan (darda kalana dost, yolda kalana yoldaş ve aç kalana arkadaş olmayı ilke edinen iyiliksever insanların yeraldığı bir yardım kuruluşu) Yoksullara Yardım ve Eğitim Vakfı’nda, 21.02.2009 tarihinde;
- “Kilisli Muallim Rif’at Bilge” konulu bir panel vardı. Panel, Milli Eğitim Eski Bakanlarımızdan Hasan Celal Güzel tarafından yönetildi. Panele konuşmacı olarak; Dr. Uygur Tazebay, Prof. Dr. Adil Kılıç ve M.Yahya Efe katıldı.
Ertesi günü, yani 22.02.2009 tarihinde Kilis Yardımlaşma Derneği merkezinde, yine Kilisli Muallim Rif’at Bilge konulu ikinci bir anma, bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi.
İkinci günü yapılan toplantıya, konuşmacı olarak Dr. Uygur Tazebay, Mehmet Temel, Veli Kaya, Dr. İbrahim Ateş, H.Güner Özmen, İsa Kayacan ve M.Yahya Efe katıldı.
Her iki günde ortaya konulan, Kilisli Muallim Rif’at Bilge’yle ilgili araştırma ve değerlendirmeler gösteriyor ki;
Kilisli Muallim Rif’at Bilge; 1874 yılında Kilis’in Cadid mahallesinde doğdu. 22 Şubat 1953 tarihinde Ankara, Maltepedeki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti ve Ankara Cebeci Asri Mezarlığında toprağa verildi.
Kilisli Muallim Rif’at Bilge kimilerine göre 100 bin, kimilerine göre 3 bin kitap okudu.
Adının başına Kilis kelimesini ekleyerek, mesleği muallimliği de ilave ederek, Türkoloji dünyasının ünlü isimlerinin başında, ilk sıralarında yeralan Kilisli Muallim Rif’at Bilge, 1892 yılında Kilis Müftüsü Abdurrahman Efendi’den icazet-name aldı. 18 yaşında İstanbul’a geldi ve 1898 yılında İstanbul Darü’l Muallimin yüksek kısmından birincilikle Şahadetname alarak öğretmenlik mesleğine atıldı.
Muallim Rif’at Bey, önceleri Rüşdiye ve İ’dâdiler’de, sonraları liselerde Türkçe, Arapça, Farsça, Tarih ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. Medresetü’i Kuzat’da Ceza Kanunu, İmam Hatip Mektebinde ise Felsefe dersleri verdi.
Ayrıca, İstanbul Üniversitesi İlahiyat ve Edebiyat Fakültesinde Arap Dil ve Edebiyat derslerini okuttu. Bu arada İstanbul Hukuk Mektebinden birincilikle mezun oldu.
Kilisli Muallim Rif’at’ın başlıca eserleri sıralamasında 17 rakamı var. Bunlardan:
1- Kitab-ı Dede Korkut (Alâ Lisan-ı Ta’ife-i Oğuzan, Dresden yazmasından 1914),
2- Divanu Lugati’t Türk (3 cilt. 1 ve 2 cilt 1915, 3. cilt 1917, İstanbul, Matbaa-i Amire)
10- Evliya Çelebi Seyahatnamesinin 7. ve 8. ciltlerinin Türkçeye çevrilmesi (1928)
Bu arada ifade etmeliyim ki, Kilisli Muallim Rif’at Bilge, alanında yetişmiş Türkologların başında gelmektedir.
Bugün, Muallim Rif’at ilgili eğitim çevrelerinde bile, YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı camialarında bile ilk anda bilinemiyor, hatırlanamıyorsa bu ayıbın oralarda görev yapanlara ait olduğunu kaydetmeliyiz.
 
            KİLİSLİ MUALLİM RİF’AT BİLGE’DEN
 
Okumaya kanmadım,
Geçen ömre yanmadım,
Kırk yıldır muallimim,
Çok şükür usanmadım.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 37

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’DEN: DÜNDEN KALAN
Şairler, yazarlar ortaya koyduklarıyla biliniyor, hatırlanıyor...
Yekta Göngör Özden, hukukçu, şair, gazeteci. Araştırmalarıyla dikkat çekiyor... Hangi alanda, hangi konuda değerlendirme, yorum yaparsa yapsın, mutlaka gerçeklerin mutlaka doğruların varlığıyla karşılanır, karşılaşırız
Yekta Güngör bir yorum adamıdır, isim ve imzasıdır..
Ele aldığı, işlediği, hazırlayıp, şekillendirip, sonuçlandırıp, sayfa ve sütunlara aktardıklarının tümünde ifade etmek istediğimiz gerçeklerle karşılaşırsınız...
 
DÜNDEN KALAN
Yekta Güngör Özden’in Ocak 2009’da günyüzü gören, seçme şiirlerinin, yeni şiirlerinin yer aldığı bir kitap Dünden Kalan. 96 sayfayla İstanbul’da basılmış, günyüzü görmüş. Kitabın ilk şiiri “Doyamadık” dan;
-Doğal kavşağındayız yaşamın,
Doğumdan ölüme...
Yürüyoruz ağır-aksak,
Ve bölüne… bölüne..
Burada dört mısra, bir anlatım bütünlüğü… Gerçeklerin tümü. Doğuyoruz, yaşamın içindeki varlığımızla, doğumdan ölüme yürüyoruz. Ama bölüne bölüne..Bundan daha güzel bir anlatım, ifade ediş olabilir mi?. Tebriklerimi sunuyorum efendim.
Yekta beyin şiirlerinin başlıkları da , şiirin anlatılmak istenilenin, verilmek istenilenin bütünlüğüyle ilgili ipuçları veriyor. Bunlardan; Özgün aydınlık, Suskunluk, Çözümsüzlük, Eskidi, derin, doğal, bilinmez, Ne oldu bize, Ne yapsak? Değişmez, Yitirdik, Biran gibi.
Sayfa 57’deki “Durmayacak” adlı şiirden aktarma yapalım, örneklerimizin doğruluğunu göstermek için:
- Hiç çizilmemiş bir sayfa,
Donduran yokluklarda,
Ağırlığında acıların,
Bekleyişlerin,
Kendi karanlığında.
Yekta Güngör Özden’in adressiz mektupları da vardır. Uzunca ve içi dolu. Bu konuda yazılmış bir mektup 93 ve 94 ncü sayfalarda yeralıyor:
- Yalnız sınıfın değil, okulun en güzel,
Güldükçe yanağında çiçekler açıyordu,
Çevrende belirgindi görkemli sevgi seli,
Eteğin rüzgârlarda kıvılcım saçıyordu.
 
Ne mektuplaşabildik, ne konuştuk tek sözcük,
Sınıf fotoğraflarında köşelerde kalmışız,
Ne de sen ayrılırken vedalaştık, öpüştük,
Şimdi nerelersin, alımlı-çalımlı kız?
 
Son mısradaki sorunun cevabı biliniyor: “Evlenmişsin-aile kararıyla duydum/Ağladım günler boyu, kara imiş yazgımız/Yürekten, yaşam boyu mutluluk diliyorum/Umarım bir yerlerde bir gün karşılaşırız” şeklindeki temenniyle noktalanıyor efendim.
Tebriklerimi, sevgi ve saygılarımı yineliyorum..

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 38

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

MANSUR EKMEKÇİ’NİN YENİ ŞİİRLERİ
            Mansur Ekmekçi Adana ilimiz merkezinden seslenen, şair, yazar ve araştırmacılarımızdan..
            Bize ulaşan yeni şiirleri var, duygu ve anlam yüklülükleriyle karşımıza çıkan Mansur Ekmekçi, azim ve kararlılığı, mütevazılığı, şiirimiz üzerindeki, şiir yolumuzdaki yürüyüşüyle, dikkat çeken, göz dolduran isim ve imzalardan biridir. O samimi ve gerçekci duyguların sahibidir.
            Yazdıklarındaki başarı, gelecektekilerin bir ölçüde haber vericisi, garantisi olarak bize döner.
            Benimle ilgili pek çok şiiri var Mansur Ekmekçi’nin. Hatta ilk şiiri, biraz mesafeli ve eleştiri yüklüydü. Bu şiir 30.06.2006 tarihinin taşıyıcısıdır. Bir toplantıda benden beklediği ilgiyi görememiş, konuşma sınırlılığımızı dayanamayarak “Şair İsa Kayacan’a” başlıklı uzunca şiirinde eleştirmiş, eleştirmişti. Sonra barıştık. Bu barışma kendiliğinden gelişti.
            Mansur Ekmekçi’nin şiirlerinin başlıkları bile, mısraların içinde nelerin bulunduğunu anlatır:
-Ne olur geri dön bu acı yeter,
Boşalan kalbime dolsan olmaz mı?
Sensizlik acısı ölümden beter,
Gönlünde kayboldum, bulsan olmaz mı?
            Görüyorsunuz, sevdiği insanın gönlünde kayboluyor, nerede olduğunun farkında olacak, olması gereken kişiyi göreve davet ediyor, sorular soruyor.
Mansur Ekmekçi, toplumsal olayların tahlilinde bir uzmandır. Görülmeyenlerin tespitini iyi yapar: “Hele bir düş de gör, tanı dostunu/Başına geleni hal diyeceksin” mısraları söylemek istediklerimizin doğruluğunu ortaya koymaktadır. “Güvenme dünyanın süsüne dostum” hatırlatması da söylemek, işaret etmek istediklerimiz arasındadır.
 
-Yaratıldı Havva Adem’in eşi,
Yaratılan Hakkın kulu kadındır,
Dünyada türedi erkekle dişi,
İnsanlığın doğru yolu kadındır…
 
            Bu anlatımı, ifadeleri tesbitlerinin, tahlillerinin sonunda gördükleri, karşıolaştıkları gerçekler olarak ifade edilenlerdir. Mansur Ekmekçi, Azerbaycan’a tutkundur. “Azerbaycan, Azerbaycan-Can Azerbaycan” adlı, başlıklı şiirleri tutkunluğunun belirtileri olan mısralarıyla doludur:
-Güzel yurdumun kalesi,
Azerbaycan, Azerbaycan.
Bağında sümbül lalesi,
Azerbaycan, Azerbaycan..
 
-Her günüm, her anım seninle geçer,
Azerbaycan sana daim ağlarım.
Gönlüm seni sevdi, her yerde seçer,
Sensiz geçen günü kara bağlarım..
            Mansur Ekmekçi’nin şiir dünyası öyle geniş, öyle uzunluk içindedir ki, tamamı üzerinde yorum yapmak, gezinti tamamlamak adeta mümkün değildir. Tebriklerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim...
            Mansur Ekmekçi’nin şiir tahlilleri ve denemeleri de dikkat çeker boyutlarda karşımıza çıkmaktadır.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 39

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

ŞAİRLERİMİZDEN
Bendenizle ilgili duygularını şiirleştiren, bana gönderen dostlarımın sayısının artışı, beni sevindiriyor.  Hattâ, zaman zaman sütunlarımdan bu şiirleri sizlerle paylaşıyorum. Ankara’dan Davut Cömert’in “İsa Kayacan’a başlıklı şiiri efendim:
 
İSA KAYACAN’A (Davut Cömert)
 
“Gıcık bir adamdır” öyle sanırdım,
Burdur, Tefenni’den, Eceli biri.
Profesör olmuş, böyle tanıdım,
Yazar, çizer, gündüz, geceli biri.
 
Sonra anladım ki, adamın hası,
Arkasından atan, madamın pası,
Unvanı var diye, çekenler yası,
Şerefsiz, arsızlar elinin kiri.
 
Yüz elli kitabı, nasıl gelde yaz!..
Kalemle, tırnakla, dişle, elle kaz,
Şiir güfte, beste, şarkılarda saz,
Köşe yazısında, örneğin miri..
 
Benim, bir kitaplık yazım olmadı,
Serbestte, hecede, azım olmadı,
Şairim, şirde, nazım solmadı,
Tarzıyla yazıda, şairin piri.
 
Üşenmeden yüzkırk basamak çıkar,
Şiirlerim alır, çantaya tıkar,
Başkası olsa “of-puf” der bıkar,
İnsanda lisan, olmaza çiri.
 
Yüzünden bellidir, acılar çekmiş,
Gördüğüm teminat, insanlık ekmiş,
Eşini kaybetmiş, sevgide tekmiş,
Yaşatır öldürmez, kalbinde diri.
 
Hazret-i Davut’um, Cömertlik böyle,
Gerçekler acıtır, söz ile söyle,
İsa Kayacan’dan, yandıkça öyle,
Közünde açılır, yarası iri.
 
ELİNDE TUTARSIN
 
İsa Kayacan, dendiğinde Türkiye’de,
Edirne’den Van’a kadar tanırlar seni.
Yurdumuzu basın yoluyla dolaşırsın,
Yeni Evliya Çelebi sanırlar seni.
 
O güzel duyguların, düşüncelerinle,
Gazetelerde, dergilerde, hep sen varsın.
Binlerce yazı, yüzü aşan kitabına,
Kırılmayan rekoru elinde tutarsın.
 
Özkan GÖNLÜM (Temmuz 2003)

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  40

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İsa KAYACAN

İsa KAYACAN HAYAT HİKAYESİ

KİLİS’İN KÜLTÜREL ZENGİNLİĞİ
İllerimizin, ilçelerimizin, yerleşim birimlerimizin kültürel zenginlikleriyle ilgili yapılan araştırmalar, ortaya çıkarılanlar, bu bilgi ve belgelerin dışa yansıtılması için gösterilen çabalar.
Kilis ilimiz (İl) Kültür ve Turizm Müdürü Raif Tokel, kültürel ağırlıklı  bilgi ve haberlerle zaman  zaman bizimle birlikte oluyor. Yani değerlendirmelerinin sonuçlarını bize aktarıyor…
Geçtiğimiz yılın son ayının ortalarında, bir basın açıklaması geldi Kilis Kültür ve Turizm Müdürlüğünden. Burada, Kilis Tekke mevlevihanesinden (Tekye mevlevihanesinden) sözediliyor, bilgi veriliyordu. Birde görüntü cd.si eklenmişti basın açıklamasına. Verilen bilgilerden:
Tekke Mahallesi, Cumhuriyet Alanı’nda olan bu yapı Adliye Sarayı (eski Hükümet Konağı) ile karşı karşıya olup, ülkemizde (XIX. Yüzyılda ülkemiz topraklarında “90” tane Mevlevihane  vardı) ayakta kalabilen “32” Mevlevihane’den biridir.
Evliya Çelebi’nin “Asithane-i Hazret-i Mevlana” sözüyle belirttiği “Mevlevihane” şeyh ve derviş yetiştiren büyük bir tekkedir.
Günümüze sadece mescit ve semahanesi kalan Mevlevihane’nin, Hurufat Defterleri’ndeki adı “Kilis Mevlevihane Mescididir”
Düzgün, beyaz sarı/ sarımtırak renkli kesme taşlardan yapıldığı için yöre halkı arasında “Ak Tekke/Ak Tekye” olarak  bilinir.
Kare planlı olan yapı, “L” biçimli dört ayağın üzerine oturan bir merkezi kubbe ile köşelerdeki köşe kubbelerinden oluşmuştur. Dört yığma ayağa binen merkezi kubbenin ayak tablaları mukarnaslıdır. Onikigen bir kasnağa oturan  bu kubbe, dışarıdan payandalarla desteklenmekte olup kurşun kaplıdır.
Semahanenin doğu ve batı cepheleri  diğer cephelere göre daha farklıdır. Örneğin batı cephesinde kapı, kapı üstünde bir tane yuvarlak pencere yanında, altlı üstlü sıralanmış toplam sekiz pencere vardır. Altları düz atkılı, üstleri sivri kemerli olan bu pencereler ile kapı, yüzeysel bir niş içinde ve düz mukarnas kornişle sonlanmaktadır. Yapının güney cephesinde de aynı özellikleri taşıyan altlı üstlü sıralanmış dörder pencere; doğu cephesinde niş içinde olmayan altı pencere bulunmaktadır. Kuzey cephesi ise süssüz ve penceresizdir.
Yapıda sivri, at nalı kemerli mihrap nişi yanında doğudaki duvarda iki, kuzeydeki duvarda dört adet dolap nişi vardır.
Mukarnaslarla doldurulmuş olan mihrap nişinde çeşitli boyutlarda bitki motifleri ile süslenmiştir. Ayrıca mihrap kemerinin yan dolgularında kandil koymaya yarayan konsollar, kaval, silme, silme ile mihrap arasındaki yüzey de, bitkisel ve geometrik desenlerle süslüdür.
Günümüzde cami/mescit olarak kullanılan Mevlevihane Mescidi iki yan duvarındaki nişler, üstlerindeki mukarnaslar-yapının batı ve güney tarafındaki nişlerden düz saçağa geçişte kullanılan mukarnaslar- ve mihrabındaki desenli kalem işçiliği, iki dönemin özelliklerini yansıtan güzelliklerdir.

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 41

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
BEN!
İşte en sevmediğim kelime.
Bu kelime bence; biraz riya ve kendini beğenilmişlik kokuyor.
Her zaman söylerim ve yazarım :"Her insan bir kitaptır" O kitabı açıp okumak gerek. Okumazsanız bilemezsiniz. Her insanda kendisini okutmak istemez buna da artık siz kendiniz adını koyunuz. Bir iş ve bir girişimde bulunmak biz insanlar için ezelden yazılmış bir kader olsa gerek. Bu ise gündeme getirmek için bize verilmiş fırsattır. Tabi medeni cesaretimiz varsa yazılır ve okunur.
Bir işi yapmak ve bir şeyleri meydana getirip ondanda nemalanmak gayet tabii bir haktır. Dünyanın düzeni bu eksen ile yürümekte ve insanlar bu emekleri ile geçinmektedirler. İşimizi gerçek ve tam yapmamız gerekli ve o işleri yuvarlak kelimelerle geçiştirmemeliyiz. Örneğin “sitelerim” var demek yanlış olan bir bilgilendirme ve karşında bulunan okuyucuna gerçeği anlatmamanın bir göstergesi olarak gözükür.
Bizi tanıyanlara bilgi amacı ile bir hatırlatma babından aşağıda bulunan linkleri inceleyerek kimliğimi tamamını öğrenebilirler.
Görüşmek dileği ile!
Mahmut Selim GÜRSEL

Sitelere girmek için üye yapılmıyorsunuz

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 42

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
SEVDALIM
 
Biz birlikte kardeş olalım sevdalım!
Barış marşları ile şevk bulalım
Vatan bir tek başka nerde kalalım?
Bu topraklar; bu sınır bizim sevdalım!
 
Hayat bu; bir gün biteceği tutar;
Çağırır O; gel der verir artık karar,
Bu beden her zaman Rabbi’ni arar
Bayrağa sarılmayan ceset neye yarar?
25 Mayıs 2009 02.22 ÇORUM

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 43

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
HER AYIN 15’i ile 25’İ
            İnsanların belirli bir periyodik çok önemli işleri vardır. Benimde belli periyodik ve çalıştığım, başımı kaşıyamadığım belirli günlerim bulunmaktadır.
            Her ayın On beşi, Sanal iki dergimiz olan Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat Dergisi ile Sarı Çiğdem Şiir Defteri güncellenme günüdür. Gelen yazıları hazırlar ve on beşi ile on altısı ile çok yoğun günümdür.
            26 sı ise bir aylık gelen ve geldiği gün güncellemeye çalıştığım yazarlarımın yazılarının her sayfasına link vermeye ve siteye yükleme günüdür.
            Yazarlarımız o gün yazı yollayabilirlerse artık gelecek ayın sayısında elimden geldiği kadar sizlere sunmaya çalışmaktayım.
            Bu ay altıncı sayıda kapak olarak yazarlarımız aldım.
            Yazı göndererek yayınlanması için müracaat eden arkadaşlarımız bulunmaktadır. Fakat küçük kurallarımıza uymaya yanaşmamaları onların çalışmalarının burada yayınlanmasına mani oluyor. Tercih onları.
            Nice altı aylara birlikte ermek dileği ile   

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 44

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

MEHMET AKİF ERSOY OKULU ÇANAKKALE ETKİNLİĞİ

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 45

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
AN
 
Bir gün bu gördüğün yerlerde
Bir gün o topraklar yok olacak.
Oraya bakınca gördüğüm bu yer mi;
Diye bakınıp duracaksın sen.
Evet o gördüğün yerler artık ateş,
O gördüğün topraklar kömür,
O gördüğün güzellikler
Hepsi birden Cehennem
Olarak karşında duracak.
Onları tanıyacaksın ateş olarak
Bedenini saran kıvrak alevler
Ve  seni yok ederek tekrarlar;
Yeniden yaratan Rabb'ini
Anarak yaşadığın yer.
O yeri boş ve harap olarak bulacaksın.
Son pişmanlığa ramak kalmadan;
Sen sen ol da esas dünyanı bil,
Orada geçecek zamanlarda;
Bulunduğun mekânlarda
Acı ile, zahmet ile Rabb'in
Sana verdiği elem ile
Değil sana vereceği saadet
Rahatlık ve neşe ile an.
Cennetlik olman kolay!
13 Mart 2003 02,15

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 46

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mahmut Selim GÜRSEL

Mahmut Selim GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ
KONUŞMUYORUZ
 
Sana söyledim. Duymadım mı?
Sen kendini nasıl anlamıyorsun ?
Ben seni anlamadıysam eğer,
Niçin kendini anlatmıyorsun ?
Bizleri yaratan;insan yaratmış,
Hayvanlar koklaşarak anlaşırmış.
İnsan olduğumuz doğru ise neden,
Savaşarak birleşip, anlaşıyoruz da;
Konuşmuyoruz ?
13 Mart 2003 01,20

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 47

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mesut ARTAR
Mesut ARTAR HAYAT HİKAYESİ
BİR OYUNUN BİTİŞİ, BAŞKA BİR OYUNUN BAŞLANGICI DEĞİL Mİ ?
Hayalleri var insanların. Kimisi ne istediğini bilen, kimisi bilmeyen. Kimisi sevdiği için kurar hayalleri; kimisi hayal kurar, yıkmak için hayalleri.
Sevgileri var insanların. Kimisi ne sevdiğini bilen, kimisi bilmeyen. Kimisi sever birilerini, sevgi nedir bildiği için; kimisi birilerine sevdiğini söyler, yıkmak için sevgileri.
Hayaller ve sevgiler? Bazen biri birinden ayrılmayan ikili, bazen biri birinin panzehiri. Sevgililer hayal kurmayı sever aslında masumca. Çoğu zaman olmadık hayaller yıkar sevgileri acımasızca. Bazıları bilir hayaller gerçek değildir. Bazıları farkında değildir; hayal nedir, gerçek nedir?
Büyük adam olma hayali ile kalkıp, Gurbet'e giden aşk çocukları var. Memleketinden onun için gözlerinden aşk damlacıkları yuvarlayan bir yüreği unutup başka bir ufka, başka bir kalbe yelken açan aşk(cık) çocukları var. Sevmeyi oyun zanneden ve her seferinde kaybeden aşk garibesi insanlar. Hiç sevmeyi öğrenemeyecek garip kalplere çobanlık yapan insanlar?
22 Temmuz günü yapılacak milletvekilliği seçimleriyle ilgili olarak aday listeleri açıklandı.
Bu listeler henüz kesin değil tabi.Yerlerini beğenmeyip istifa edenler olabilecek belki.ama öyle veya böyle Seçim takvimi işliyor sizin anlayacağınız.?Kırılan kalpler, yıkılan umutlar?
Bir oyunun bitişi, başka bir oyunun başlangıcı değil mi yani?? Felsefesi bu ve buna yakın insanlar tanıdım. Bazısı ne yaptığının farkında değil; bazısının, yıkılan sevgiler umurunda değil.
Bir dünya istiyorum?..içinde şunlar şunlar olsun?? diye cümleler kurmayacağım bu satırlarda. Nasıl olsa yalan limitini dolduracak bir aşk çocuğu her asırda olacak. Nasıl olsa gurbet'e adam olmaya giden birinin ardından, her şehirde bir ayrılık türküsü yakan bulunacak.
Birileri ağlayacak, birileri aldatacak. Birileri bu satırlarda okuduğu bu mektubu, yazıyı algılayacak. Ve bu mektubun sahipleri bir anlığına olsun donup kalacak. Birileri gurbet'te aşk başkadır? Şarkıları mırıldanacak. Kimi öfkesini yutacak, kimi pişmanlık duyacak. Ve bu cümlelerin sonuna, sonu olmadığı için bir nokta hiçbir zaman konmayacak. O yüzden Memleketimizin ve insanlığımızın kıymetini bilelim.
Birileri kurallar uydurup insanların önüne sunuyorlar.  Hayat ve yaşamak nedir acaba? Sadece doğmak ve nefes almak mı? Hiç düşünmeden gelmişiz gideceğiz deyip tüm nimetleri düşünmeden ayrımsız kabullenmek mi? Hani derler ya "üzümünü ye bağını sorma" misali sadece üzüme mi aldanıyoruz.
Her başlangıcın bir sonu mutlaka vardır. Bunu herkes bilir. Demek ki aldandığımız ve Ahir etimizi feda ettiğimiz dünyanın da bir sonu mutlaka olur. Ama insana yarınlar hiç bitmiyor gibi geliyor. Kendisini Çınar ağacı falan mı sanıyor ki?
Ama çınar ağacıda asırlar geçse de bir gün kuruyacak. Demek ki her şeyin bir sonu var.
Her son bir başlangıç derler. Bunun başlangıcı neresi. Çocuğun doğması mı? Ya da vadesi gelince canlının hayata veda etmesi mi? Kıyısından, köşesinden tutunmaya çalıştığımız bu hayatta herkes birilerinin özgürlüğünü,vatandaşlık haklarını kısıtlamak için uğraş veriyor. Özgürlüğü o veya bu şekilde kısıtlanmış herhangi biri, başka birinin özgürlüğünü,haklarını; o başka biri, bir başkasının özgürlüğünü; o başkası, bir başkasının özgürlüğünü kısıtlamaya çalışıyor. Bu zincir günden güne kendisine yeni halkalar ekleyerek büyüyüp gidiyor.
Birileri kurallar uydurup insanların önüne sunuyorlar hayat, diye. Hak, Hukuk , vatandaşlık hakkı, Özgürlük, diye bağıranlar bir bakmışsınız ki bir takım çizgiler edinmişler kendilerince ve o çizgilerin dışına çıkanları lanetli kılmışlar. Duyar gibiyim şu an hop hop! tamam da nereye kadar özgürlük, nereye kadar kuralsızlık,nereye kadar vatandaşlık haklarınız. Diyenleri. Anlatmaya çabaladığım kuralsızlık değil. Evet, kurallarımız olmalı; lâkin bu kurallar insanların bozup pisleterek önümüze sundukları kurallar olmamalı. Asıl olan kurallar, kendimizi tâbî hissetmemiz gereken kurallar, Tanrı’nın kuralları olmalı öncelikle. Ama insanların pis elleriyle hükmetmeye kalkışıp kurallarını değiştirdiği hayat öyle bir yere gelmiş ki; nedense Tanrının kurallarından çok insanların uydurduğu kurallara uymak mükellefiyetinde hissediyoruz kendimizi. Öyle benimsemişiz ki bu uydurmaca kuralları, yerine getirmediğimizde kötü hissediyoruz kendimizi, bunalıma giriyoruz. Kurallar, sınırlar, hürriyet denilen kısıtlamalar, şırıngayla damarımıza verilen eroin gibi. Hoş bir zevk veriyor, damarımıza girerken. Farkında değiliz ki kendi ellerimizle tertemiz kanımızı boşaltıp, damarlarımızı zehirle doldurduğumuzun.
Memleketimde nedense isyan denildiğinde bir panik havası oluyor hemen. Bir yerde, bir toplulukta isyan kelimesi söylenmeyiversin, hemen yüzler birbirine bakınıyor, korkuya kapılıyor. insanların büyütüp beslediği, ruhsatsız iş yeri çalıştıranlara göz yumanlara, pasajlarda demir doğrama işi için ruhsat verenlere, yapılmayan yollara, dökülen kaldırımlara, işçiye, memura, emekliye çay kaşığıyla verip, kepçeyle alanlara, seçim yatırımı için göz boyama için yapılan hizmetlere kötü kuralları gör artık, bu düzensiz düzenin çarkı içinde döndüğün sürece hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini. Şimdilik kurallara boyun eğiyorum; ileride iyi bir yere geldiğimde bu kurallara hükmedip değiştireceğim deme ey arkadaşım. O zaman, zehir damarlarını çoktan doldurmuş olacak ve istesen de boşaltamayacaksın o zehri damarlarından, hükmedip değiştiremeyeceksin o kuralları. Hatta, o zehir, içine işleyip, sen kendinden geçtiğinde hoşuna gidecek, o kuralları sözünün geçtiği insanlara uygulatmak, insanların haklarını, özgürlüğünü kısıtlamak.
Bu serzenişlerimi duyun istiyorum. Arabayla o eşikten kaç bu eşikten kaç, bakımsız, boyasız parklara, dökülen yaya kaldırımlarına, Arap saçına dönmüş şehir trafiğine, sözde engelliler için yapılmış yaya geçitlerine, bir türlü bitmeyen üst geçide,üstüne ölü toprağı serpilmiş çorum sivil toplum kuruluşlarına,bunların sizin temel haklarınız olduğunu duyurun istiyorum.
Gelin, başımız önümüzde yürümeyelim artık. Haydi, haykıralım kardeşlerim. Kızıyla, erkeğiyle, rockçısıyla, popçusuyla, converselisiyle, iskarpinlisiyle, başörtülüsüyle, dekoltelisiyle köylüsüyle, şehirlisiyle, işçisiyle, memuruyla, emeklisiyle,esnafıyla
Dik tutalım başımızı, göğe doğru bakalım artık. Gökyüzünden, özgür maviliklerden özgür kurallar devşirelim artık.

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 48

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
BİLGİ ÇAĞI’NIN (!) BARONLARI
Vatandaş internette “açık mektup” yayımlamak suretiyle yakınıyor.
“Ben politikacı değilim, olmaya da niyetim yok. Ben zaten politik bile davranamam. Hatta o konuda özellikle beceriksizim. Ama anlatmam, açıklamam gerek. Yapılanların kötü olduğunu ve kötülüğün ağırlığını hissettirebilmek için..Belki görülür, anlaşılır, fark edilir diye. Bana göre tarih bu başbakan’ı asla affetmeyecektir. Çünkü: Bu toplumu adına türban denilen bir kılıçla, kese kanata, yarıp ikiye böldü. "Velev ki siyasi simge, suç mu?" sözleriyle fitili ateşledi. Meseleyi özellikle bir kan davası noktasına getirdi. Söz verdiği gibi kendisinden olmayanı da kucaklamak yerine, tokatlamayı tercih etti. Artık kimse birbirini sevmesin, saflar derinleşsin, bıçaklar bilensin istedi. Ettiği her lafla bilerek, isteyerek nefret tohumları ekti..
Öfkeli. Kendinden olmayan herkese yukarıdan bakan tavrı var. Aslında duyduğu korkunç öfkeyi maskelemek için öfkeli. Çünkü sevgisiz. Öfke bir hitabet biçimidir, savunması sadece komiklik. ‘Öfke bir hitabet biçimi olsa da asla bir yönetim biçimi olamaz’ gerçeğinden bihaber. İşte bu yüzden her öfkeyle kalktığında zararla oturmakta!.Çünkü hırsının sonu yok.
Her yer ve her şey benim olsun, herkes benden olsun istiyor. Kendisinden olmayana tahammül edemiyor, dayanamıyor, eleştirilere katlanamıyor. Bunca yıl şakşakçılara o kadar alışmış ki, AB müzakerelerine gittiğinde elinde koca bir hiç’le dönmesine rağmen “Avrupa Fatihi” manşeti atanlara öylesine güvenmiş, uçağına binenlerin hep kendisini alkışlayacağına o kadar emin ki, en ufak bir eleştiride çığırından çıkıyor, saldırganlaşabiliyor.
Çünkü o, savaşta her şeyin mübah olduğu bir ekolü temsil ediyor; Dini de, dindarlığı da, bir tek kendinden yana olanlara ait sanıyor. Onun için inanmanın tek şartı baş örtmek.
Çalan da, çırpan da, yiyen de, yediren de; satan da, sattıran da türbandan yanaysa mesele yok. Her biri bilmem kaç yüz dolarlık has ipek örtüler takmış eşleriyle İslam bir tek onlarınmış gibi davranıyorlar. Yerine göre ulema kesilip, büyük kalabalıkları saf, samimi, temiz ve yürekten inanan insanları inancından soğutuyor ve İslam’ı kendilerine mal etmeye çalışıyorlar. Ama gerçek şu ki, çok yanlış yapıyor, yapıyorlar.
            Çünkü gerçekleri konuşmak yerine mazlum ve mağdur edebiyatına sığınıyor. işler ters gittiğinde ise, o yanık sesiyle, izan, insaf ve adapla ezilmiş halk kahramanını oynuyor. Eğer ezilen halkın kahramanı olmaksa niyet, kendisi ve şürekâsının gemilerini, villalarını, bitmek bilmeyen dünyalıklarını nasıl açıklıyor? Bu halk bir torba kömüre, iki dize şiire kendisini halk kahramanı yapar diye düşünüyor Çünkü bu halk aç, çaresiz, işsiz ve kimsesiz. Ama ya "Gayri yeter" derse! Bir gün gözü açılır da, o bir torba kömür karşılığı kimlere ne tavizler verildiğini görürse! O bir torba kömür için çekilen peşkeşleri fark ederse. "Neden elektriğe, suya, gaza, yola bu kadar para veriyorum?" diye sorarsa! Benzinin neden çok pahalı diye merak ederse!
Hani olur da bir gün gözü açılır da gerçekleri görürse Hiç mi korkmuyorsunuz?
            Dedim ya onu tarih affetmeyecek. O ki, adaletten, hukuktan, kul hakkından korkmaz. Ama tarihten korkmalı Çünkü ellerinde Türkiye'nin kanı var. Ellerinde türbanı kılıç yaparak kanatarak, yara-yara ortasından ikiye böldüğü Türkiye'nin kanı var. İşte bu yüzden, onu tarih hiç affetmeyecek.” Bu, halktan birinin serzenişi... Mektup internette dolaşıyor okunabilir.
            TC ‘karşılıklı sevgi, saygı, anlayış ve barış’ üzerine kurulu bir Halk Devleti’dir.
Atatürk’ün, despotizm, sulta ve zorbalık anlamına gelen ‘devrim’ yerine, toplumsal konsensüs’e dayalı ‘İnkılâp’ı tercih nedeni budur. Kanıtı TBMM’de kazılı “Egemenlik kayıtsız, şartsız Milletindir” vecizesi olup;.Devlet idaresinde “sevgi-saygı, adalet, eşitlik ve hukuk esastır "insani boyut ve bilinçli toplum" Türk halkının hakkı, bir Cumhuriyet projesi ve milletin “muasır medeniyet seviyesini aşma” idealidir. Çünkü, darbelerle dayatılan, “Bundan böyle asla, bir Atatürk çıkartamayacak (pasif, palyatif, bilinçsiz ve paralize) toplum yaratma” emeli güden, sözde “bilgi çağının baronları” fiilen bitmiş ve tükenmiş, ülkemiz ve dünyayı da tükenme noktasına getirmişlerdir. Yukarda açıklanan mektup bir örnek... Hakikat: Türk halkı’ nın sinesini parçalayan ıstırap ve çile, diğer tarafta ‘yalan-talanla’ saltanat süren baronlardır.    
 
"İyi, Namuslu, Dürüst ve Demokrat olan kazansın. Bilerek ve 'bilinçle' KÖTÜ'lere oy verenler ve kötüler kahrolsun." AMİN
 
           Sadece "Özel" yazışmalar için adres: gercek.demokrat@hotmail.com
           WEB: http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com
           *Bu makaleler telif yasası kapsamı dışındadır. Serbestçe yayınlanmaları için gönderilmektedir.  

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

49

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
İHTİRAS, KAPİS VE HIRS
Türkiye siyasetinin elli yıldır süregelen zaafı “ihtirasın itişi ve yetmezliğin çekişi” ile kör inat uğruna tam bir ikilem (bocalama, çelişkiler yumağı) içinde sürüklenerek olduğu yerde dönüp durmasındadır. Gerçekte ıstırap içinde kıvranan dünyanın da derdi budur.
Bilgi çağında bilgisizlik, cehalet ve safahat..Olacak şey değil!...Ama gerçek bu..
Egoizmin sınırlarını aşan çılgınlık, hırs ve ihtiras derecesine varan korkunç bencillik;
Buna mukabil, daima üç maymunları oynayan, ağır-aksak, kör, topal, sağır ve dilsiz sencilik..Kısır döngü içinde yıkılan, yok olan gelenekler, ötelenen, hor-hakir görülen insan, insanlık davası ve medeniyet… 
Oysa insan olmanın, insan olarak kalmanın ebedi şartı: Adalet ahlâkı ve hukuktur…
Adalet ve hukuk evrensel bir değer. Yalnız insanları değil, bitki, hayvan, hava, su ve sair hayatın bütün unsurlarını kapsar. Yeryüzünün ortak sahibi, yaşamı paylaşan insanlık ve insan’a hizmetle memur canlı-cansız yaratıkların tamamının muhatabı adalettir.
Dolayısıyla, adalet, hukuk ve hakkaniyet cihazına sahip ve saygılı olmayan toplumlar sürü konumundadır. Sürüyü ‘kendi mod’unda sabit kılarak’ yönetme adına domuz veya kene gibi sömürenler var. Bunlar, çılgınca bir hırs, ihtiras, kapris ve menfur emellerinin zebunu müzmir mütegallibe (gizli emel ve kötü niyet sahibi işgalci, sulta, tasallut ve gayrimeşru yollarla ‘gücü elinde tutan’ unsurlar) biçiminde bilinir, medeni siyaset, kadim hukuk ve klasik sosyolojide ‘hayvan altı varlık olarak tanımlanırlar. Zira yaradılış var oluş mutlak saygı-sevgi, adalet’e sadakat ve hukuka mutlak itaat üzerine kuruludur. Hakikatte hukuk: İlimde kıdem, görevde ehliyet, insanlıkta liyakat ve (üretim) gayret oranında eşit hak esasına dayanır.
Doğrusal yönde (insanlık boyutunda) hırs, ihtiras, bencillik ve kaprise yer yoktur.
“İnsanlar eşittir ve üstünlük sadece takva (ilim-ifan ve yüksek ahlâk) iledir.  
Örneğin: İslâm’ın son Peygamberi Hz. Muhammed, “Mümin olmadıkça Cennet’e giremezsiniz, sevmedikçe de asla mümin olamazsınız” derken; Yunus Emre “Yetmiş iki millete, bir gözle bakmayan; Halka Müderris (Alim, Profesör) olsa (da), hakikatte asi’dir” der. Yine Hazreti Peygamberin buyurdukları: “Allah’ın varlığı ve birliği’ne inananlar (hangi şerait ve mezhepten olurlarsa olsunlar) Müslüman’dırlar. Onların kanı ve katli haramdır. Zira onlar da sizin kardeşlerinizdir. Onlar, İslâmi muameleye müstahaktırlar” Ve nihayet, evrensel değer Hazreti Mevlâna’nın: “İster Mecusi ol, ister putperest.. İstersen 40 kez tövbe edip bozmuş ol, yine gel. Bu kapı (insanlık kapısı) ümitsizlik kapısı değildir” çağrısı, insanlığın çimentosu, asgari müşterek’i sevgi, saygı, hürmeti ve mükellef olduğu muhabbetidir.
Burada evrensel bir örnek daha vereyim.
Şöyle ki: “Temiz insan ve temiz toplum üç esas üzerine kaimdir.
1. Bireyin ruh temizliği (ahlâken yüksek, namuslu-dürüst, beden-ruh ve can üçleminde anlaşık ve kendisiyle barışık olmak)., 2. Vücudu temiz, sağlıklı ve güçlü tutmak. 3. Tertemiz bir ruh, (akıl-berrak bilinç) ve güçlü, sağlıklı bir vücut sahibi olarak yakın/uzak çevreyi tam bir titizlik, onur, erdem, ilke ve sorumlulukla temiz tutmaktır.
İşte iktisadi, sosyal, siyasal, kültürel temizliğin “toplumsal ve bireysel” şartı budur.
Dikkat ederseniz tezlerin hepsi değer; Hırs, ihtiras, kapris ve egoizm (bencillik) tam bir değersizliktir. Değersizlik, insanlık âlemi, dünya ve evren için büyük tehlikedir.
Zira değersiz varlıklar hırsızlık, yolsuzluk, yoksulluk, cehalet, ahlâksızlık, onursuzluk, nedenidirler. Sorun ve sorumsuzluk üretirler. Anarşi, terör-tedhiş, yalan-talan, vurgun-soygun, rüşvet-iltimas, gasp ve irtikap, istismar ve suiistimal bunun doğal sonucudur.
Bu bağlam ve kapsamda 29 Mart’ta vazife nedir?
Elbette, hırs, ihtiras, kapris ve bencillik üzerine kurulu, millet iradesini hiçe sayan, bu dayatma seçimde; Açıklanan değerler ve insani ilkeler ışığında, onur-erdem ve sorumlulukla hareket ederek, parti fanatizmini aşıp, insanlık düşmanı “hırs, ihtiras ve kapris” zebunlarına asla oy yerine, acil ihtiyaçları olan “onurluluk ve sorumluluk” dersi vermektir.
"İyi, Namuslu, Dürüst ve Demokrat olan kazansın. Bilerek ve 'bilinçle' KÖTÜ'lere oy verenler ve kötüler kahrolsun." AMİN
 

 

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 50

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
29 MART SENDROMU
Toplumsal veya bireysel boyutta araz-hastalığı belirleyen, bir arada görülen ve tanıyı kolaylaştıran bulguların tümüne sendrom; birim belirti ise semptom olarak tanımlanır. Şu kadar ki, terminolojide kullanıldığı alan bireysel hastalık veya toplumsal bozulumu kapsar.
Meselâ şimdi bir mahalli seçime (?!) hazırlanıyoruz.
Parti sahipleri bazında semptom (demagoji, popülizm, fikri mutasyon, inatlaşma, zıtlaşma, ilmi yetersizlik); Bütünleşik yapıda (genel kombinasyonda ise) tam bir sendrom (bitmişlik, tükenmişlik, ilkesizlik, onursuzluk, projesizlik, çözümsüzlük) gözlenmektedir.
Bir yanda başarısızlık, yetersizlik ve yeteneksizlikten kaynaklanan hayıf ve hırçınlık; diğer tarafta “dedikodu, çamur atma, karalama, iddia, iftira” gibi boş lâflardan ibaret, hırs ve ihtiras furyası.. Lokal ve küresel bağlamda yoğunlaşan ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal krize karşı kimsenin bir projesi, alternatifi yok!..  Partiler ve adaylar birbirlerini hırsızlık, yolsuzluk, yalan-talan, vurgun ve soygunla itham edip suçlamakta, dosyalar havada, karanlık kapılar ardında pazarlıklar, tehdit, şantaj ve ahlâksız tekliflerde cabası.
Politik-ACI gündeminde hak-adalet, ilke-onur, üretim, sorumluluk ve halk yok.
Elli yıldır bir ‘kısır döngü’ sürüp gidiyor. Adaylar millet iradesiyle belirlenmedi. Seçimlerle yaklaşık 105.000 kişi belediye organlarına seçilecek. Aday sayısı 550 -600 bin. Tamamı sultalarca belirlenerek atandı. Doğrusu ‘partiye kayıtlı üye veya delegelerce’ hiçbir telkin, ahlâk ve hukuk dışı baskı altında kalmadan, oyun-düzen, pazarlık olmadan seçilmesi; buna da merkezlerin saygı göstermesiydi. Hak-hukuk, adalet ve demokrasi buydu. Açıkçası “demokrasinin vazgeçilmez unsuru (!) siyasi partiler yine sınıfta kaldı!
İşte, bütün ülkeyi sarsan kirlilik ve krizin esas nedeni.. Yozlaşma ve çürüme sisteme nüfuz etmiş, statüko kirlenmiş durumda. “Tencere dibin kara, benimki senden kara”.  Basında yer alan iddialar insanı dehşete düşürmeye yeter. Peki “Temiz Eller” operasyonu ne oldu?
Sonuçta, bu seçimde milletin adayı yok!..  Halka biçilen vazife yine Noterlik!
Bir de seçmen boyutu var.  2002'den bu yana kütüklerde tam bir komedi yaşanıyor. 2002'de seçmen sayısı 41 milyon 300 bin. İki yıl sonra, 2004'te 43 milyon 500 bine çıkıyor. İki yılda 2 milyon artış…2007'de, (22 Tem.) sayı 42 milyon 500 bine düşüyor. Bu defa 2 yılda 2 milyon artan seçmen sayısı, üç yılda bir milyon geriliyor. 2008'e gelindiğine sayı 48 milyon 300 bin. Bu kez bir yıl içinde seçmen sayısı altı milyon birden artıyor!
Konu, kamu vicdanını tatmin edecek biçimde çözümlendi mi? Maalesef hayır.
Bu ağır ihmal, yolsuzluk ve sorumsuzluktur. Neticede seçmen, parti farkı gözetmeden; Şaibesiz, dürüst bir aday’a veya “bağımsıza” oy vermelidir. Aksine verilecek her oy, suça iştirak ve potansiyel suçluyu teşvik anlamına gelir. Ki, sorunun temeli yolsuzlukların, hızla tespiti, suçluların adalete teslimi, alacakların tahsili ve faillerin cezalandırılması aciliyet kesbetmektedir. Zira biriken yolsuzluk dosyaları ürkütücü boyutlardadır. Üstelik ortada bir ‘medya-mafya-politik-ACI” üçgeni, yandaş-yoldaş dayanışması ve yetkisizlik sorunu vardır.
Oysa uluslararası yolsuzlukla mücadele hukuku, BM-AB kararları, ilgili sözleşme ve anlaşmalar; (çoğu imzalanmış ve TBMM’de kabul edilmiş olsalar bile) uygulama yasalarının çıkmaması nedeniyle hükümsüz kalmaktadır. Ayrıca, onaylanan sözleşmeler gereği siyaset ve siyasi iktidardan bağımsız "Yolsuzlukla Mücadele Birimi" derhal kurulmak, mutlak etki ve tam yetki ile faaliyete geçirilmek; milletvekili dokunulmazlıkları “kürsü masuniyeti” ile sınırlı kalmak koşuluyla kaldırılmak zorundadır. 17.04.2003’te TBMM’de 4852 sayılı kanunla kabul edilen GRECO yolsuzluğa karşı özel hukuk sözleşmesinin, 18.05.2006 (TBMM) kabul tarih ve 5506 sayılı “BM yolsuzlukla mücadele sözleşme” hükümlerinin tam uygulanabilmesi için, gerekli yasa ve hukuk kurallarının ivedilikle hazırlanarak TBMM’den çıkarılıp, uygulanması derinleşen sorunu çözecek ve sendrom sona erecektir. Aksi takdirde sorun; İlk Millet-vekili seçiminde “bütün statüko ve sendrom partilerinin” sandığa gömülmesiyle çözülebilir.
Sadece özel yazışma ve görüşmeler için e.MAİL: gercek.demokrat@hotmail.com
WEB: http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com
NOT: Makaleler telif yasasına tabi olmayıp; mümkün olduğunca yayınlanması için gönderilmektedir.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 51

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
DE’FACTO SULTA
           Neredeyse yarım asırdır devletin düzeni bozuk.
Milletin üstüne kâbus gibi çöken darbeler; eşitlik, hak, adalet ve hukuk düşmanlığı de’facto (resmen olmasa da fiilen) hükmünü sürdürüyor.
Rejim, haklı, doğru-dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu yurttaştan yana değil; Zengin, güçlü, paralı, onursuz, hırsız-yolsuz, milli servet ve kaynakları sorumsuzca israf eden, peşkeş çeken saltanat ve sulta unsurlarından yana.
Milli tarih-Milli hafıza, manevi değerler ve doğal stabilizatölere (temel toplumsal ilke ve denge unsurlarına) inadına bir direniş, başkaldırı, güzel adet, örf, ahlâk ve geleneklere karşı red bilinci oluşturulmaya; bunun yanı sıra “sorumluluk bilincinden arınmış, ilkesiz-onursuz ve sorumsuz birey” yani, prototip insan yaratılmaya çalışılıyor.
Bu uğurda yıllardır uygulanan psikolojik savaşla; Vatandaşın beynine, bilinçaltına, onu ümitsizlik, başarısızlık, hayal kırıklığı, kâbus, karamsarlık ve hüsrana sürükleyecek, hak yolunda-millet hizmetinde mücadele gücü ve direncini yıkacak-kıracak olumsuz mesajlar ve yönetimi denetleme iradesini ortadan kaldıracak sistematik telkinler empoze ediliyor.
Öyle ki; Halkın bilinçaltından toplumsal görgüler, örfler, adetler ve yasa kavramının ifade ettiği algılar, yozlaştırılmaya, çürütülmeye, anlamsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bilincin bu özelliğinin keşfedilmesi ve teknolojinin de ilerlemesiyle, Subluminal Teknik yani bilinçaltına gizli mesaj gönderme yöntemiyle, samimi dindarlık ve özellikle saf (arı-duru) Müslümanlığa karşı; Dinler arası diyalog ve ılımlı İslâm gibi Watikan’ın menfur yöntemleri kullanılıyor.
Psikolojik savaş sürecinde bu mesajları bilinçaltına gönderme, aktive etme, çeşitli illegal yol ve yöntemlerle yapılmakta. Örneğin müzik, dizi, sıradan program, normal ve çizgi film, açık oturum, münferit hitap-sohbetlerle haber programlarının ses/görüntü altına insan kulağının duyamayacağı ama bilinçaltımızın algılayabileceği düzeyde ‘çok hassas’ dalga boyunda mesajlar yerleştirmek suretiyle insanlar üzerinde tahribat, akıl ve hafızalarda tahrifat yapıyorlar. Bazı siyasi partiler bile 25. kare denilen bu yöntemi zaman zaman kullanmaktan geri kalmıyor. Ekolojik denge, doğal doku ve bedensel tehdide yönelik DNA, RNA bozucu tohum kodlaması, sanayi kirliği, biyolojik savaş ve hormonal baskı da cabası.
Elli yılı mücavir bu süreçte Depresif ve şizofrenik, paralize bir yapı oluştu. İnsanların ruh beden imtizacı, vücut kimyası ve zihinlerini senkronize edecek, dengeleyebilecek sosyal ilâç ve unsurlar bir bir yok edildi. Buna paralel cinnet, cinayet, şiddet eğilimi ve gerilim arttı. İnsanlarımız artık geleceğinden umutsuz, yaşama sevincini yitirmiş, karamsar ve mutsuz.
İşte bu nedenle, Cumhuriyet’in temel (Atatürk) ilkeleri, insan hakları ve hukuka aykırı ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlar ısrarla korunuyor. 27 Mayıs’tan bu güne demokrasi, hak, adalet, eşitlik ve hukuk kavramları muâllakta.. Seçimden siyasete, siyasetten başıboş piyasa (!) ekonomisine kadar şaibe bulaşmadık yer kalmadı. Cumhuriyet’in vazgeçilmezi ve temel ilkesi olan halk’a hizmet, art arda yaşanan hezimetler (kaos, kriz, bunalım ve buhran), eza, cefa, haksızlık, yolsuzluk ve aralarında ‘başbakan, bakan, parlamenter, general, emniyet müdürü, rektörler ile şehir ve büyük şehir belediye başkanları’ da bulunan bit, pire, kene, sülük ve vampirlerce yapılan sömürü, suiistimal ve hortumlarla halk canından bezdirildi.
Kamu vicdanını derinden sarsıldı, rencide edildi, yaralandı.
Türkiye’de yaşamak adeta bir zulüm ve işkence halini aldı.
TBMM’nin Genel Kurul duvarında “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazılı. 549 kişi her gün bu temel emir ve ilkeye bakarak el kaldırıyor. Hani ‘Milli İrade’?
Amma bu “EL’LER” ne hikmetse bir türlü, haksızlık, yolsuzluk, yalan-talan, vurgun ve soyguna, saltanat ve sultaya “DUR” demiyor. Ortalıkta dosyalar uçuşuyor, kimse Hâkime, Savcıya gidemiyor. Cumhuriyet’in savcıları ‘hak-adalet adına” durumdan vazife çıkartmıyor.
NEDEN? Çünkü, ülkemizde DE’FACTO saltanat ve SULTA hakim de ondan!...

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 52

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
ŞİMDİ NE YAPMALI?..
Dünya, yıllardır Türk milleti’nin yaşadığı felaketlerin boyut ve hacminden habersiz.
Öyle ki, bölücü unsurlar ile ülkemiz üzerinde menfur emel ve çıkar hesapları olanlar ‘Tehcir’ i dahi soykırım olarak niteleme çabası içindeler. Üstelik bu tür haber ve yorumlar bütünüyle yanlı, objektif ve tarafsız değil. Şu an için, ilhamını karanlık güçlerden alan ‘aydın’ bir kesim özürcülerin yargılanmasından son derece kaygılı ve rahatsız.
Ancak bilinmelidir ki bunun, arsızca ve hâyasızca iddia ettikleri fikir özgürlüğüyle bir alakası yok. Soykırımı algılama, milli etik ve etnisite ile alakası var. Bunlar gerçek amaçlarını gizleyerek "fikir özgürlüğü" demagojisi yapıyorlar. Dertleri bu değil!. Türkçe konuştukları ve Ermenilerce Türklere uygulanan “belgelerle sabit” vahşet, ihanet ve soykırımı iyi bildikleri halde sözde soykırıma inanmaya, savunmaya ve lehte propaganda yapmaya çalışmak, ya kör cahillere, ya da soyu belirsiz hainlere mahsustur..
Hani Recep Tayip Erdoğan’ın, Başbakan sıfatıyla bunlara verdiği bir cevap var ya;
“Her halde soykırımı bunların dedeleri yapmış ki, özür diliyorlar!”
“mükemmel” bir cevap.. Doğruluğunu görmek için lütfen bu makalede isimleri verilen ve mezkür sitelerinde mahfuz kimseleri bir araştırın!. Aralarından nesebi Ermeni, Rum-Yunan ve Sabetaistlere dayanmayan kaç kişi çıkacak acaba?... Konuyu Atatürk’ün ‘etnik köken’lerle ilgili vecizesi ile derinleştirmek istiyorum. “Ben ülkemde iş başına gelecek insanın soyuna, sop’ una bakmam, ancak ihanetlerini gördüğüm vakit damarlarındaki kanına bakarım."
Yanlış anlaşılmasın. TC’de hiç kimsenin etnik kök filan gözettiği yok.
Davos’tan sonra sanal olarak yaratılan Yahudi karşıtlığı da uydurma, yalan.
Dünya da azınlık hukuku’nun asli unsur haklarından ileri olduğu tek ülke Türkiyedir. Bakmayın adları Türk’çe olduğu halde, soydan bozuk Ermeni, Rum-Yunan haymatloslarına; Bunların ar damarları çatlak, kanları kirli. Sürekli Kürt sorunu, soykırım, demokratik hak, özgürlük, güvenlik deyip demagoji yaparlar. Oysa gerçekte bütün değerleri yozlaştıran, ortamı karıştıran, anarşi, terör-tedhişe çanak tutan, yardım ve yataklık eden işte bunlardır. Organize suç örgütlerinin mimar ve müsebbipleri, bilumum soygun-vurgun olaylarının suçluları da!... 
Gerçek odur ki, tarih boyunca Türk devletlerine asla ‘Türk’ ihanet etmemiştir.
Ülkesi ve milletine ihanet eden de görülmemiştir. Türk “azınlık” olduğu ülkede bile namuslu, dürüst ve merttir. Yaşadığı devletin yasalarına uyar, yasaklarına riayet eder. Ülke insanlarına saygı duyar. Zulme maruz kaldığında anayasa ve hukuk yolundan hakkını arar. Baskı, cebir ve şiddetle karşılık bulursa; Yunanistan, Bulgaristan, eski Yugoslavya, Kıbrıs, Musul Vilâyeti (Kerkük) D. Türkistan ve diğer Türk esaret (azınlık ve tasallut) bölgelerinde olduğu gibi ‘medeni ve insani’ hakları uğruna açıkça, insanca, mertçe mücadele verir.
Netice de Türk budur. Türk böyledir!..  Türk büyüktür… Bunlar kadar alçalmaz!..
Peki; bunların neresi Türk Allah aşkına? Batılı Tarihçi illâ ortaya bir fitne-fesat, iftira katar. Bu sözde tarihçiler, her ne kadar Türk’ten hain göstermeye çabalarlarsa da, bu kesinlikle yalandır. İftiradır. Hele ki yazarın adı Türk’se kansızdır! Bu tahrifçiler şüphesiz dönme, devşirme veya soydan gayrisahihtir. Meselâ, Ermeni asıllı yerli lobilerle müştereken kökü dışarıda ‘diaspora’ca yürütülen sözde Kürt sorunu ve soykırım iftirasına bir bakalım:
Baştan söyleyeyim Türkiye’de asla bir Kürt sorunu yok. Var diyenleri bir bir araştırın, soruşturun altından mutlak surette Ermeni, Rum ve Yunan dönmesi çıktığını göreceksiniz.
Dahası; “1915'te Ermeni’lerinin maruz kaldığı büyük felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” diye, hıyanet kokulu bir metne imza atarak; 16.12.2008’de ‘Türk Milleti adına’ ve TC’de: “Ermeni’lere soykırım yaptık onlardan özür dileyelim” savıyla başı çeken isimleri de analiz edin.
Açıkça ifade ettikleri şekilde, öç alma, hıyanet, haset ve düşmanlıkla kıvranan hain bir kitle ile karşılaşacaksınız. Üstelik bunlar bizden para kazanan kişiler. Menfur siyasi görüşleri bizi ilgilendirmiyor. Kimi bunların yazılarını sever, şarkılarından hoşlanabilir. Güzel gibi görünen fakat en hafif ifadesiyle gülünç bahanelerle aymazlar ve ihanet kalkışmacılarına para kazandırmayı sürdürebilirler. Onlardan biriyle söyleşi yapanlar da çıkabilir.
Bu bir Türklük onuru ve insanlık derecesi sorunudur.
Böyle düşünenler aslında çok yanılıyor ve aldanıyorlar. Doğrusu: bunları, böyle düşünenleri ve bu ‘gibileri’ millet olarak çevremizden atmak hayatımızdan çıkartmak, dışlamak, insanlık adına memur, zorunlu ve sorumlu olduğumuz demokratik tepkimizi göstermek, bedhahları cemiyet, devlet, siyasi, sosyal ve sanat hayatımızdan silmek gerekir.
“Ermeni’lere soykırım yaptık onlardan özür dileyelim” savıyla ‘başı çeken”  isimler ve sürdürülen kampanyalar http://www.ozurdiliyoruz.com adresinden görülebilir..
Lütfen kendinize gelin. Uyumayın!.. Bilinçlenin, farkında olun!...
Özgürlük, huzur ve güvenlik alanımızı daraltan, insan hakları, adalet ahlâkı, hukuk ve demokrasiyi dumura uğratan, anarşi-terör ve tedhişe çanak tutan, rüşvet alan-veren, hırsızlık, yolsuzluk, gasp-irtikap, görevi kötüye kullanma, kaçakçılık, kayıt dışılık, aleni istismar ve suiistimallerle malul “takip, denetim, kontrol ve şeffaflıktan” ödü kopan, ulusal veya uluslar arası denetimden şiddetle kaçan güruhun tamamı benzer tandansta düşünen, frekansları pek farklı olmayan, mütemmimleri “Türk, Türkiye, Milli Devlet, Hak-Adalet, Hukuk, İnsanlık ve İslâm düşmanı” organize çıkar (anarşi, terör ve tedhiş) örgüt furyalarından müteşekkildir.  
Başta Türk milleti aleyhine kirli kumpaslara taraf ihanet şebekeleri olmak üzere; yukarıda nitelik ve nicelikleri açıklanan bütün zanlı, fiili ve potansiyel suçlulardan devleti arındırmak, “her kim olursa olsun” hedef kitle bazında zan altındaki bu menfur topluluktan “iyilik, doğruluk, namuskârlık, dürüstlük ve erdemlilik adına” toplumda şüphe, şaibe, korku ve tereddüt uyandıran herkesi ve her kesimi hesaba çekmek, suçluları bulmak, şiddetle men ve cezalandırmak, çevremizden dışlamak zorundayız.
Bu devlet, hükümet ve birey için görevdir. Hedef kitle sadece “özürcüler” değildir. Yanlış anlaşılmasın. Onlar zaten bağımsız yargı ve Türk adaleti önünde hesap verecekler.
MESELE: Bunlar ve benzerlerinden “ADAY OLANLARA” asla oy vermemektir.
            Türk Milleti bir yandan bu “emsal” davaya taraf olmak, sahip çıkmak; Diğer taraftan yukarda evsafı açıklanan ve eylemleri tanımlanan “hırsız-yolsuz-yalan-talan” takımından ülkeyi, siyaseti, STK, parti, iktisadi sektör ve kurumları kurtarmak için elinden geleni her şeyi yapmak zorundadır. Bu bir insanlık ve vatandaşlık görevidir. Sosyal sorumluluktur.
            SONUÇ: Türk, Kürt, aleni Ermeni, Rum, Müslim veya Gayrimüslim; Asli unsur veya azınlık, her kim olursa olsun: Namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, hakkıyla üreten ve helâlinden tüketen herkes bizim kardeşimiz, yurttaşımız, sevgili ve değerli; Birinci sınıf vatandaşımızdır.
            AMA!.. Suç odağı, organize terör ve çıkar örgüt zanlısı, kumar borcu-diyet borcu olan  yalancı-talancı, şüpheli-şaibeli, rüşvetçi-iltimasçı, hortumcu ve suiistimal güruhu asla!. Bunlar Türk milletini alçakça sömüren keneler, sülük ve domuzlar mesabesinde olup; yandaş, yoldaş ve yol arkadaşları dâhil insanlık ve millet düşmanıdırlar.
            ŞİMDİ TAM ZAMANIDIR: 29 Mart’ta bir yerel (genel) seçim var ve bu seçimde yukarda tanımlanan tür’lerin büyük bölümü halkın önüne “ADAY” sıfatıyla çıkacak. Dikkat ediniz lütfen!.. Bu adayların hiç biri “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” umdesine uygun olarak milletçe belirlenmedi. Gayrisini millet düşünmeli,OY’unu tam bir vatandaşlık şuuru ile ‘BİLİNÇLE’ kullanmalı ve siyasi mevtalar ile politik-ACI’ları ebediyen sandığa gömmelidir.
Biline…
Özel yazışma için adres: gercek.demokrat@hotmail.com
WEB: http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 53

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
ÖZÜR’CÜLERE YARGI YOLU 
            Günümüz Türkiye’sinde psikolojik savaş, provokasyon ve dezenformasyon (yanlış, maksatlı, art niyetli bilgilendirme, perdeleme ve menfur amaçlar doğrultusunda yönlendirme) hükmünü tüm şeametiyle sürdürmekte. Başta ‘sanal âlem’, yazılı ve görsel kartel medyası bu işi 50 yıldır aleni bir düşmanlıkla yapıyor. Örnek: ‘özellikle’ gözden kaçırılan özürcüler…
            Hatırlarsanız bu kalkışmaya en ciddi tepki 23.12.2008 tarihinde Hüseyin Türk, Hasan Hüseyin Satır, Sabahat Özgür, M.İnal Kolburan, Hüseyin Erdoğan, Serdar Orhaner ve Kürşat Karacabey’den geldi. Milli tarih şuuruna sahip, onurlu-sorumlu ve mazinin şanlı şehitlerine saygılı bu kardeşlerimiz; Türk Milleti’ni aşağılayan özürcüler hakkında TCK’ nun 301/4 maddesi uyarınca koğuşturma ve kamu davası istemiyle “Büyük Türk Milleti’nin tarihine leke sürüp, izzeti nefsine saldırıda bulunan” zanlıların “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ve Türk Milleti’ni aşağılama suçlarından yargılanıp cezalandırılmalarını” istemişlerdi…
            Basın Savcısı Abdulvahap Yaren başvuruyu inceledi ve 08.01.2009 günü: Türk’lerin Ermenilerden resmen özür dilemesi gerektiğini savunan şüphelilerin, “üzerlerine atfedilen iddiaların içeriğine bakıldığında; kamuoyunda tartışılan güncel beyanlardan olduğu ve demokratik toplumlarda ortaya çıkan düşüncelerin ifadesi niteliğinde bulunduğu, subjektif düşüncenin tüm kamuoyu tarafından benimsenmesinin zaten mümkün olmadığı, bu tür aykırı düşüncelere rağmen, zaten karşı düşüncelerin de kamuoyunda ifade edildiği; Düşünce özgürlüğünü benimseyen demokratik toplumlarda genel kamuoyunun düşüncelerine aykırı ifadelerin suç olarak nitelenmesinin hukukun temel ilkeleri ile bağdaşmayacağı..” gerekçesi ile “özürcüler hakkında soruşturmaya gerek olmadığına” karar verdi.
            Akabinde davacı ve şikâyetçiler 29 Ocak 2009 günü Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na: C. Başsavcılığı’nca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar’a itirazla; “İtirazın kabulü ve zanlılar hakkında kamu davası açılması” isteminde bulundular. 
Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı kabul edip, Ankara C. Başsavcılığı’nca verilen ''Ermenilerden Özür Dileme'' kampanyasıyla ilgili takipsizlik kararını kaldırdı ve TCK (301 madde) gereği ‘izin için’ Adalet Bakanı’na başvuruda bulundu. Adalet Bakanı Şahin 4.3.2009 günü istemi kabul ederek, davalıların (zanlıların) yargılanmalarına resmen izin verdi. Böylece yargılama yolu açıldı. Sayın Adalet Bakanı’nı bu takdir ve tasarrufundan dolayı kutluyorum.   Her ne kadar bu “takdir hakkı” (301 değiştirilirken) AB’den “vize” nedeni ise de, şu an için kullanma biçimi isabetli ve yerinde oldu. Şimdi ‘adil bir yargılama için’ gözler Mahkemede.
            Milletin inandığı-güvendiği kurumların başında ‘bağımsız” Türk Mahkemeleri gelir. Türk Adaleti daima halkın itimadına mazhardır. Oysa: Sözde dost-müttefik ABD eyaletlerinin ekseriyet ile AB’nin tamamında, “Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır” demek resmen yasaktır. TTK eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halkacoğlu ile İP Genel Başkanı D. Perinçek ile isimleri muhal çokça TC vatandaşı hakkında kesinleşmiş para ve hapis cezası var. Kaldı ki, mezkür ülkelerde, bu hukuk ve ahlâk dışı müeyyideden dolayı ‘Türkiye ve Türklerden özür dilemeyi’ hiç kimse, değil telâffuz etmek, insanlar akıllarının ucundan bile geçiremez. Üstüne üstlük, katılmak veya bağlanmak için çırpındığımız AB’de..  O, AB ki, 1580’lerden beri fırsat buldukça Türklere soykırım yapmış, tehcir uygulamış ve DRAKULA namıyla maruf Kazıklı Voyvoda’yı insanlığın utancı soykırım tarihine altın harflerle kazımıştır.
            Şimdi Türk kamuoyu ve kamu vicdanı; Adalet Bakanı’nın yargılama izninden ötürü rahat, memnun ve müsterihtir. Artık iş millet-vekil’lerine düşmektedir. Şimdi, damarlarında Türklüğün asil cevherini taşıyan bütün Vekiller bu durumdan cesaret, ders ve ibret alarak, “1876-1923 yılları arası Ermeni, Rum-Yunanlılar tarafından Türk Soykırımı yapıldığına dair” milli mevzuat ve evrensel hukukun temel ilkelerine uygun bir yasa önerisi hazırlayıp: derhal Genel Kurul’a sunmalıdırlar. Elbette, bütün sıcaklığı ve güncel belgeleriyle sabit Srebrenica, B.Hersek, Karabağ ve Irak soykırımları, katliam ve yerel “progrom”ları da hesaba katarak..
            Çünkü: İnsan hakları, siyaset ve adalet; hukuki mütekabiliyet üzerine kaimdir. 

 

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 54

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI HAYAT HİKAYESİ
EREĞLİ ÇÖL OLMASIN!
Konya’nın Ereğli ilçesi 1980’lere kadar hayalleri zorlayacak harikulâde bir güzellikte idi. Yöresel tabirle dere, akar, çay ve arklarla kılcal damarlar gibi örülmüş son derece verimli, işsizlik sorunu olmayan, insanları sağlıklı, neşeli, huzurlu-mutlu, nüktedan, gelecekten umutlu hayat dolu yemyeşil, cennetsi bir efsane şehir vardı. Sonra mı? Okuyunuz lütfen!...  
Ülkemiz ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan (Konya) Ereğli'nin en önemli ACİL ve güncel sorununa değerli ilgi ve dikkatlerinizi çekmek istiyorum…
Bilindiği üzere Ereğli en az 5000 yıllık kadim bir yerleşim merkezidir.1985’ e kadar şehirden geçen akarsu ve Roma İmparatorluğu zamanında açıldığı bilinen “toprak kanallar” (Ereğli ağzında “arklar”) sayesinde İç Anadolu’nun yemyeşil, mümbit, masalsı ve cennetsi bir yöresiydi. Öyle ki, “Yeşil Ereğli” den bereket fışkırır, taşı toprağı değer üretir, insanları sağlık, mutluluk, refah, zenginlik ve barış içinde yaşarlardı.
Zira, ilçeye hayat veren ve insanlara bolluk ve bereket bahşeden ark, akar ve dereleri (can suyu) vardı. Rivayete göre İvriz’den fışkıran bu su, Hazreti Ali (RA) tarafından, asırlar önce, susuzluktan kıvranan bölge halkına mucize kabilinden bir armağandır. Dolayısıyla Ereğli, Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaklaşık 500 yıl Mekke’ye vakıflık yapmış olup; kaynaklar ve halk arasında yaygın anlatımlara göre Zemzem suyunun yeryüzündeki ikinci zuhuru Ereğli’dedir ve “Erkili” efsanesine konu pınarın burada olduğu bilinir. Yani Ereğli, aynı zamanda kutsiyet izafe edilen bir yerdir.. Bazı seneler, Bahar ve Sonbahar aylarında gelen seller, bazen de 'mirav' ların su dağıtım rejiminde yarattığı sorunlar nedeniyle; 1970’ lerde İvriz Barajı Ereğlililerin rüyası haline geldi. O dönem politikacıları “baraj” vaat ederek oy isterlerdi. Sonuçta beklenen oldu. 1985’te İvriz Barajı açıldı. Ama inanılmaz (haksız ve hukuka aykırı) cebri bir kararla Ereğli’nin ana dere, akar ve arklarından akan “can suyu” birdenbire kesiliverdi. Önce, binlerce yıllık, Ereğli’ye hayat veren, gençlerin yüzdüğü, tarla, bağ-bahçe, güzelim ağaçlık alan ve çayırların sulandığı, sıcak yaz günlerinde ailelerin piknik yaparak çevresinde dinlendiği, hayat ve bereket kaynağı, binlerce emsalsiz güzellikle birlikte akarlar,  ark’lar ve dereler kurudu, hâttâ, zamanla üstleri kapatıldı. Dolduruldu. Asfaltlandı...
Sonrada, “Yeşil Ereğli” kubbe de bir hoş seda veya mazide muhteşem bir hatıra gibi gözler önünden silinmeye, yok olmaya, kuraklığın pençesinde ıstırapla kıvranmaya, için için ölmeye ve çölleşmeye başladı! …2008 de, gelinen durumu özetleyecek olursak::
Türkiye’nin en lezzetli sebze ve meyvelerinin yetiştiği bağ ve bahçeler kurudu. Son 5-6 yılda, Türkiye çapında haber olan toz fırtınaları oluşmaya ve yoğunlaşmaya başladı. Bu fırtınalar esnasında insanlar evlerine sığınmak, bir yerlere saklanmak ve kapanmak, kimi daireler ve hastaneler boşaltılmak zorunda kaldı. Henüz çağla iken meyveler, olgunlaşmadan çeşit çeşit sebzeler 'çok hazin ve içler acısı bir manzara sergileyerek' susuzluktan dallarda kurudu. Yer altı su seviyesi 8-10m de iken 80-100 m ye indi, Ortalama yıllık yağış can suyu kesilmeden önceki 23 yılda 315 mm iken sonraki 23 yılda 287 mm oldu (% 8,9 azaldı); yeşil alanlar kuruduğu, meyvelik, selvilik ve söğütlükler kesildiği, yeşil örtü yok edildiği için yağmur bulutları ‘yağmura” dönüşmeden Ereğli’yi terk etmeye başladı. Ortalama sıcaklık arttı. Eko sistem bozuldu. Mevsimler özellik, tazelik ve güzelliklerini yitirdi. Eski Bahar’lar ve efsanevi (şairane) Sonbahar’lar kalmadı. Kış’lar çok kurak, inadına soğuk ve çekilmez-dayanılmaz, tahammül edilmez hale geldi. Ereğli'nin gülen yüzünün yerini, sert ve haşin, acımasız ve zalim doğa koşulları aldı. Dünyanın sayılı sulak alanları ve kuş cennetlerinden biri olan meşhur Ereğli Sazlıkları (Akgöl)’ün alanı 21500hk dan 3000hk a indi, geçmişte önemli sayıda üreyen özel kuş türlerine artık rastlanmamaktadır. Hayaller, eski fotoğraflar ve hafızalarda yaşayan güzellikler yok oldu. Ereğli resmen ve fiilen çölleşme başladı…
Bu çevre ve doğa katliamının sorumlusu, sanıldığı gibi İvriz Barajı değildir. Yanlış ve bilinçsiz, haksız ve hukuksuz uygulanan su yönetim planıdır. Halen geri dönüş mümkündür. Kayıplar telâfi edilebilir ve şehir tekrar kazanılabilir. Velev ki, kurtarılmak istensin!..
Gerçekte ülkemizin ekolojik denge sorunu çok büyük. Yerine göre çok kritik ve telâfi edilemez boyutlara dayanmış durumda. Eko sistem çekilmekte, çökmekte, iklim değişmekte, onursuz-sorumsuz, cahil ve bencil ‘beton yığınları dikmeyi kalkınma sanan” şehir eşkıyaları ve çıkar odaklı neo-yönetim unsurları yüzünden Türkiye, acil-vahim bir doğa felâketiyle karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır..
İşte, Konya’nın Ereğli ilçesi de bu kritik yerleşim ve yaşam alanlarından biri..
Ancak önce genel duruma,  AB ve dünya ya ‘mukayeseli bir bakışla’ göz atmak gerek.
Dünya’da ‘başka Türkiye yok’ söylemi ne anlama gelmektedir? Şöyle bakalım bir.:
“Tüm Avrupa’da 12 bin çeşit bitki türü var. Türkiye’de bu rakam 9000., Dünyada her yıl 16 milyon hektar orman alanı yanmakta. (82 Nijerya kadar) Son 30 yılda dünya orman örtüsünün beşte biri yok oldu. Yetişmiş bir ağaç günde 17 kişinin oksijen ihtiyacını karşılıyor ve 22.5 kilogram karbondioksiti absorbe ediyor. Sadece dünya kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılabilse, yılda 8 milyon hektar orman alanı korunabilir. Günümüzde dünya dakikada 21 hektar orman alanı kaybediyor. Böylece fert başına her yıl doğaya 7 ağaç borçlanmaktayız. Çünkü bir yıl içinde kullandığımız kâğıt- kartonlar ve ayrıca yaşamsal ihtiyaçlarımız için 7 adet ağaç tüketmekteyiz. Bir Avrupalı yılda ortalama 300 kg. kâğıt ve kâğıt ürünü tüketmekte. Dünyada her yıl kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılsa Türkiye büyüklüğünde bir ormanlık alan yok olmaktan kurtarılabilecektir. Bunu asırlar öncesinden gören Fatih Sultan Mehmet ne demiş? “Ormanlarımdan bir yaş dal kesenin, başını keserim” Ya İslâm’ın son Peygamberi Hz. Muhammed? “Kıyametin koptuğunu görsen dâhi, mutlaka bir fidan dik!” Ve bir Çin atasözü: “Herkes kendi kapısının önünü temizlerse şehirler tertemiz olur”
Sonuçta eko sistemle barışıklık anlamına gelen ‘çevre koruma’ olgusu, bireysel görev ve sorumlulukla başlayıp, tüm ülke ve arz’ı içine alan‘evrensel’ duyarlığı zorunlu kılmaktadır. İnsan’a düşen görev önce ruhsal, sonra bedensel ve buna paralel çevre temizliğidir. Çevrecilik  sadece ‘temiz tutma’ anlamına gelmez. Aynı zamanda ekolojik sistem, denge ve değerleri ‘doğal ortamda’ koruma, kollama, iyileştirme ve geliştirme anlamını taşır.
Ki, başta Ereğli olmak üzere, ülkemizde pek çok yörenin sorunu korumasızlık; Yasa dışı edinim, kanunsuz temlik-tasarruf, Soygun-vurgun, rant kaygısı ve imar yolsuzluklarıdır.     .        
Dolayısıyla hemen harekete geçilmez ise Ereğli çok yakında çöl olacaktır.
Unutmayın ki başlayan çölleşme ‘acil önlem alınmadığı takdirde’ hızlanarak artacak ve “acil önlem alınmaması halinde” çok geç olacaktır. Artık bekleyecek vakit mi var? Bu kötü gidişe son verilmez ise, uzun vadede Ereğli’yi bekleyen diğer tehlike, şimdi tahminen 925 m (can suyu kesilmeden önce tahminen 975m) olan yeraltı su seviyesinin, Tuz Gölü seviyesinin (905 m ) altına düşmesi halinde ova köylerinde ilelebet tarım yapılamaması ihtimalidir.
EREĞLİ İÇİN; ACİL ÖNLEM ve ÖNERİLER:
DSİ, Belediye ve Özel İdare işbirliğinde İvriz Barajı’nın su yönetim planı acilen ve derhal değiştirilerek Ereğli’ ye can suyu yeniden verilmelidir. Bu halk için ‘doğal bir hak’, DSİ ve Belediye için asli görev, tarihi vebal ve ivedi sorumluluktur. Akarlar ve binlerce yıllık, “ark”lar tekrar açılmalıdır; (açma, temizleme ve dönüştürme işlemi günümüz teknolojisiyle kolaylıkla mümkündür, çok kısa sürede gerçekleştirilebilir) Ayrıca, 1965'lerde Göztepe'de olduğu gibi; yerel potansiyel, Ordu, Okul-Öğrenci ve TEMA gibi kuruluşların desteği alınarak ve halkla işbirliği yapılarak, bütünüyle Tont ve Toros yamaçları mutlaka ağaçlandırılmalıdır.
Aslında mesele bu kadar basit, kolay ve ucuz olmakla; Yeşil Ereğli’nin çöl olmasını önlemek, eski güzelliklere, yemyeşil ve bereketli topraklara tekrar kavuşmak sadece sahiplik, duyarlık ve sorumluluk gerektirmektedir. Burada duyarlık, bilinçli-sorumlu takipçilik halka; şehir medyasına; 29 Mart adaylarına; Görev ve sorumluluksa, başta Çevre-Orman Bakanı, DSİ Genel Müdürü, Kaymakam ve Belediye Başkanı’na düşmekte. Şimdi “Sosyal sorumluluk ve bilinç” zamanıdır. Yeşil Ereğli’nin çöl olmaması dileğiyle, iyi, sağlıklı ve mutlu günler
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 55

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Nevval KAVCAR

Nevval KAVCAR HAYAT HİKAYESİ

KÜRT RAPORU VE ABANT PLATFORMU
2007 Ekimindeki “Kürt Raporunun” gelişmiş versiyonu Obama’nın önüne konuldu demiştim. “Kürdistan Üzerinde Çatışmayı Önleme” raporunun ana fikri; TSK’nin PKK ile mücadeleden çekilmesi, PKK için af çıkarılması ve Çapulcistan’ı tanımaya yönelik adımların atılması idi.
Bu adımlar 29 Mart 2009 yerel seçimi sonrasında atılacaktır. Bir yandan Brüksel’in talebi doğrultusunda bölge halkını daha azdıracak çözümler öne çıkarılacak, öbür taraftan Irak’ın Kuzeyindeki yapı ile tanımaya dönük çalışmalara girilecek.
Obama’nın Gül ve Erdoğan’ı arayarak “bölgenin liderisiniz” mealindeki sözlerinin altında yatan budur. Amerika’nın Ortadoğu, Kafkaslar ve Asya siyasetindeki öngörülerini Erdoğan ve Gül’e aktarması “Top sizde” demesi, yerel seçim sona erdiğinde daha anlam kazanacaktır.
Amerika Obama döneminde daha atak siyaset yürütecek ve muhtemeldir ki İslâm Coğrafyasının, Washington lehine dönüşümü hız kazanacaktır. “Barış, terörle mücadele ve demokrasi” kelimelerini çok duyacağız.
Avrupa ve Amerika’nın Türkiye’den beklediği davranış, “içerde Kürtleri özgürleştirmek, dışarıda Irak’ın Kuzeyindeki yapıyı tanımaktır.” İç kamuoyuna bunu anlatmanın yolu onlara göre “PKK terörünün bitirileceği” müjdesidir. PKK’nın bitme vakti gelmiştir. Tahterevallinin PKK ucu aşağı inerken, Kürdistan kısmı yukarı kalkacaktır. Geçmişin coğrafi bölgesini, ABD lehine devletleşme sürecine tanıyarak katkı vermemiz istenmektedir.
Sevr tekrar karşımızda yani. Ülke toprakları önce G.Doğu’dan başlayarak “Kürtleri” ve “K.ırak’taki yapıyı” tanıyarak, yasal bölünme sürecine girecektir.
İşte bu günleri yaşarken, Fetullah Gülen’in “Abant Platformu” Irak’ta toplandı. Dolar yürekli olan bir yığın kendini bilmez oraya giderek, Amerikan politikasına hizmetkâr olduğunu ilân etti.
İki gün boyunca orada konuşulanın özü “Türkiye’nin o soysuz yapıyı” mutlaka tanıması üzerinde yoğunlaştı. Fetullah Gülen’in Amerika’nın menfaati doğrultusunda adım attığının ilânı Erbil’deki toplantıdır. Sonuç bildirgesinde “Türk medyasının bakış açısını değiştirmek ve Kürt Yönetimini tanımak” vardır.
Tanımanın göstergesi de Abant hizmetkârlarına göre:
“Erbil’de bir Türk Konsolosluğu ve Ankara’da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin bir temsilciliğinin açılması” dır.
AKP iktidarı gelmeden önce Türkiye’nin kırmızı çizgisi “Irak’ın kuzeyinde oluşacak Kürdistan’ın harp sebebi olacağı” idi.
Görüldüğü gibi Erdoğan çok şeyi değiştirdi. Millî menfaatler aşındırıldı. Daha daha aşındırılması 29 Martta yerel seçimi kazanmaları sonrası olacaktır.
Yoksa oğluna değil gemicik, isterse trans Atlantik alsın. Çevresi Harun gibi gelip, Karun’a dönüşsün. “Millete din iman deyip, kendilerine han hamam alsınlar.”
Türkiye altımızdan kayıyor. Yolsuzluklar, millî menfaatlerimizin aşındırılmasına bakınca hafif kalıyor.
 
Özgür Fehmi Efendi
Allah kimseyi para pulla imtihan etmesin. Şu kısacık ömrünü satacak çok kişi var çevrede. Adı yaptığının karşılığını almak gibi masum fakat 100 bin liraya da köşe yazılmaz yahu Fehmi Koru. Her kim neyi abartırsa abartsın, bunca parayı önüne serenlerin beklediğini misli ile veriyorsun. O paranın onda birine AKP iktidarı önünde takla atan onca şarlatan bu miktarı duyunca dudakları uçuklayacaktır emin ol.
Günlerdir aldığı miktar ortalarda geziyor, millet “vay bee” diyordu. Nihayet cevap vermiş, diyor ki: “Elde ettiğim ekonomik bağımsızlık, bana, fikirlerimi özgürce açıklayabilme fırsatı da tanıdı. Kimseye eyvallahım yok, canım sıkılınca ceketimi alıp gidebilecek haldeyim.” ( F.Koru- 18 Şubat 2009- Y.Şafak)
Binlerce lirayı sana ceketini alıp gitmen için ödemiyorlar Fehmi Efendi. Hizmetinin karşılığı o para, ananın ak sütü gibi helal değil bilesin. Hele ceketini al bak, kimlerle hangi telefon görüşmelerin, bağlantıların ortaya saçılacak.
Odatv’nin yayınına göre TMSF’den program başı 32 milyar almış. Toplam da 640 milyar ediyor. Bunca para “Ekonomik özgürlük” saçmalığı ile açıklanamaz.
TMSF cevap versin hele. Daha kimlere ulufe dağıtıldı?  Bahsi geçen dağıtıma kim karar veriyor? Sorusundan başlayarak cevaplasın TMSF sultanlığı.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

56

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Nevval KAVCAR

Nevval KAVCAR HAYAT HİKAYESİ

KARANLIĞA GİDEN IŞIK FETULLAHÇILIK
Fetullah Gülen gerçeği ne kadar anlatılsa, ayet gereği bazıları görmüyor, duymuyor. Amerika’da hazırlanan Kürt raporunu meşrulaştırmak için, Abant Platformu Musul’da toplanmıştır. “Türkiye Kürdistan’ı tanısın” denmiştir. Böyle bir şey olursa, bu çığ nerede durur? Fetullah Gülen dinî bütün Müslüman mıdır, yoksa Müslüman –Türk kimliğini Amerika’ya kullandırarak fason mu çalışmaktadır?
Okulları, yurtları, STK marifetiyle içinde bulunduğu toplumu dönüştürmektedir. Dönüşüm geçmişini unutup, inancı yozlaşıp önüne konulanla yetineceği yerde duracak süreçtir. Okullarının dili İngilizce olmakla birlikte, seçmeli ders ile Türkçe öğretilen fakir çocuklar Türkiye’ye getirilerek, vitrin olarak kullanıldıkları “Türkçe Olimpiyatlarına” çıkarılmaktadır.
Bin bir yüzlü bu insanların kendi projeleri olamaz bu elbette. İçinde yaşadıkları toplumun gözüne girip, zeki, ilerisi için istikbâl vaat eden gençler, kendi kültürüne yabancı Amerika’yla iyi geçinecek şekilde eğitilmektedir. Okuldan yetişen gençler ailesi ve toplumundan kopmuş, kendilerine her söyleneni yapacak konuma gelmektedir. Devlet yönetimindeki görevlerinde söyleneni yapan, ılımlı idareciler olacaklardır. Misyonerlik yapılmaktadır tercümesi. Okul Müslüman ülkede ise gençler Kürd Said’in (Said Okur) hezeyanları ile İslâm’dan koparılmaktadır.
AB’de Avrupalının ırkçı ve kasvetli din anlayışından çocuklarını korumak isteyen Müslümanlar, Çocuklarını bilmeden bu defa, Fetullah’ın misyonerlerinin kucağına atmaktadır. Öyle olmasa AB ülkelerinde o çocuklara eğitim Türkçe olurdu. Almanya’da Almanca, diğer ülkelerde İngilizce eğitim verilmektedir. Ki, Türkçe AB’nin kabul ettiği dildir.
            Müslümanlarımız zeki olmalı ve karşılarına çıkacak tehdidi görmesi gerekli iken, bu konuda ayak diremektedir. Almanya’da yaşayan bir akrabama Gülen konusunu anlattığımda bana: “ Aman sus, çarpılacaksın” demişti. “Şeyh uçmaz, Mürid uçurur” bu gibi durumlara mahsusu bir anlatım olmalı.
            Gelelim Özbekistan’a. Asala bitip, rutine bağlanmış PKK saldırıları başlatıldığında, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri özgürlüğüne kavuşuyordu bir bir. Washington’un gözü onlarda idi. Ne oldu? Fetullah Cemaati “Amerika’nın işaretlediği yerlere konuşlanmaya başladı.” Komünizmin zindanından kurtulan Türkler, bu defa da Amerikan cehennemine düştü.
Özbekistan’da suçlama gerekçesi her ne olursa olsun, biliyoruz ki cemaat devlet işleyişine karışmış, okullarındaki gençleri toplumdan koparmış ve akla hayale gelmeyen birçok işe karışmıştır. Bugün Türkiye’de yasalar karman çorman. DTP’liler ellerinde APO posteri geziyor, AKP değişemez maddeler ile Anayasanın ruhuna fatiha okumaya hazırlanıyor, “dur” diyecek kalmadı.
Netice olarak Özbekistan Cemaati erken çözdü, diyebiliriz. “3’ü Türk 11 kişinin 6,5 yıl ile 8 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldılar.”  Sadece bu kadar değil. Cemaat okullarından mezun olan epey bir kişi de cezalar aldı. Beyinleri tamamen yıkanmış o kişilerin artık ne Özbekistan’a ne de kendilerine faydası olmayacaktır.
  
Kerimov’a Düzenlenen Suikast
Amerikan Kolejlerinin Özbekistan’da kapatılma tarihi epey eski. 2000 yılı. Gerekçesi Devlet Başkanı İslâm Kerimov’a suikast girişimi. “Kerimov bu kararı alırken kendisine yönelik bir suikast girişiminde Gülen yandaşlarının da yer aldığı”nı açıklamış, Ankara’ya da bildirmişti.
            Görüyor musunuz hangi fonksiyonları yerine getiriyorlar.
            Güvenlik servislerinin takibi ile varılan bir netice. Bu konuları kapsayan TV programı da yaptılar. O programda( Basın – 21 Şubat 2009);
1- Özbek Ulusal Güvenlik Servisi tarafından hazırlanan ve devlet televizyonunda 16 Şubat günü yayımlanan “Karanlığa Giden Işık” başlıklı belgeselde ise Nurculuğun ve Gülen hareketinin tarihi anlatıldı ve bu hareketin özellikle yatılı okullar aracılığıyla yaydığı görüşlerin Özbek ulusal kültürüne ve bilincine aykırı olduğu vurgulandı.”
2- Özbek televizyonu, Türkiye'den gelen Fethullahçıların kurduğu okulların özellikle yatılı statüyle faaliyet gösterdiğini, bunun amacının da öğrencileri ailelerinden ve çevrelerinden uzaklaştırarak, 24 saat kendi denetimleri altında, daha kolay etkilediklerini belirtti”
3- Fethullah Gülen tarikatının binlerce yıllık Özbek kültür ve geleneklerini yıkıp din yoluyla beyin yıkadığını belirten Özbek Televizyonu, bu okullardan mezun olan iyi eğitimli, çocukların ileride devletin kilit noktalarına gelmesinin amaçlandığını vurguladı.
Bunları biz değil, Özbek Devleti söylüyor.
            Hollanda Hükümeti de mercek altına aldı cemaati.
            Amerikan emperyalizminin bu kolu geriletilirse, insanlık rahat nefes alır.
  
Abant İle Türkiye’yi Sırtından Vuranlar
            15 Şubatta Erbil’de cemaat – Amerika işbirliğinde yapılan toplantıda “Türkiye Kürdistan’ı tanısın” denmiştir.
Washington’un “Kürt raporunun” hayata geçmesi için gereken yaptırım, sonuç bildirgesine girmiştir.
Türkiye’ye bunu yapan, bulunduğu ülkelere neler yapmaz?

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 57

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Özkan KARACA
Özkan KARACA HAYAT HİKAYESİ
KANLI  ve  KINALI   TOPRAKLAR:  ÇANAKKALE
Selam sana... Bin bir çile ve zahmetlerle yoğrulmuş. Al kana bulanmış ve gözyaşı sulanmış. İzanlarımızın muhakemesinde buluşmuş. Toprağının her bir metresi şehitlerin kemikleriyle süslenmiş. Hüzünlerin alevlerinde çığlık olarak kopan mahşerin kanları duygularımızı incitmiş bulunan. Hicran alevlerine sokulan korlarla  kalb odamızı yakmış olan. ÇANAKKALE...
Selam size... Bin bir çile ve zahmetlerle yoğrulmuş, al kana bulanmış ve gözyaşı ile sulanmış Müslüman ümmeti ve beldeleri.
Selam sana... Toprağının her bir metresi Anadolu’nun kapısını aralayan Alparslan ordusunun zaferinden günümüze  şehitlerin kemikleri ile zenginleşmiş. Binlerce tarihin mirasçılığını üstlenerek çağların  üstü çağlara umran kaynağı olmuş. İslam Medeniyetinin arzı saran özellik ve adalet yurdunun güzelliği olan.
Hürmet size... Bin bir çile ve zahmetlerle yüzleşerek: hakkın rızası ve halkın hizmetçisi olan; alimlerin, fadılların ve nurlu yıldızların yurdu... Ecdadımızın hicret konağı... Eyvanların istikamet bucağı. Selam...
Kanla sulanan, aziz kemiklerle süslenen ve vuslatla üflenen ülkemizin istirahat yerinde bulunan: Celadettin  Rumi, Akşemsettin, Mimar Sinan ve daha nice çağının temelinde çağların ufkuna mesafe aydınlığı olan
isimlerin; berrak hecelerin, asırların güzellik sesinin: rikkat safileri. Çağlayanların hakikat nefesinin  fısıltısında yükselen himmet ve hizmetleri.
Haçlı ordusunun dünyanın dört yanından akarak çiğnediği güzel yurdumuzda birleşen Müslüman şanlı ve kanlı cengaverler. Hilafetin temsilcisi İslam ülkesinde toplanarak din ve vatan mücadelesi için gelmiş olan şehit yada gaziler. Ak alınlarını terlettirerek, kara saçlarını kınalatarak, geride kalanları göz yaşına boğarak ve hayır dualarını alarak... Acı savaşın yıkıcı ve yırtıcı namlularda kurban olan ey şanlı ve kanlı kahramanlar. Selam...
Asırların zaman akıntısını sağlam gayelere oturtarak dünyayı sevdaların bağrına sokarak. Osmanlı imparatorluğu adalet ve nizam içersinde hüküm sürmüştü. İnsanların kaçınılmaz çukurlara yuvarlandığı varoluşun perdesi ruhlardan çekilmesi. Antik zamanların derinliğinde anlık yaprakların solması. Yaşamların donması. Tarihin yosunlu kuyularında fani batışına ibretle bakarak müşahede ederek nice devletler; doğmuş, büyümüş ve bir daha doğrulanmayarak çağların mezarlığına göçmüştür.
Yalnızca yaptıkları imarları, eşyaları, kaşıkla meydana çıkarılan toprak altında ki medeniyetleri gün yüzüne çıkarak, günümüzün ibret aynasında  zihin ve fikirlerimize çökmüştür.
20.yy başının ensesine tokmaklar vurulmaya başlanmıştı 1. Dünya harbinin fitnesini dinamitleyen savaş Avrupa’yı alevlendirmişti. Avrupalılar fakir ülkelere kan ve gözyaşı akıttırarak, alın terlerini gasp ederek, tarih mirasını çalarak ve yeraltı ve yerüstü madenleri kepçeleye dek sömürüyor ve kendi ülkelerine taşıyorlardı. Bunun içinki savaşla birbirlerini yumruklayan Avrupa daha da maddi zenginliklere kavuşma mücadelesine girmişlerdi. Osmanlı imparatorluğu da o sıra da tarih sahnesinden çekilmeme sancısına girmişti. Balkan harbinin ağır darbesinden yeni çıkmış, ellerindeki silah ve mühimmatlar çamurlu yollarda terkedilmiş ve  iktisaden halk fakir durumda inliyordu. Kısaca Osmanlı beli bükük, bağrı yanık ve yorgundu. Öyle bir yorgunluk ki ağır hasta.  Avrupa’nın adlandırdığı hasta adam. Ve hasta adamın göz kamaştıran zenginliğini harita üzerinde mücrim ellerle paylaşılan pasta: Osmanlı toprakları...
Hüzün yüklü kör kuyularında kaybolan çileli zamanlar. Buhranlı dalgaların zihnimize ve fikrimize yansıması. Bulanık hazin dolu zamanının kanları taşlara ve yaşlara yapışması. Zamanın sisleri arasında kaybolarak başlara ve taşlara kazınarak yer edinmiş hazin soluklar. defterlere yayılan, eserlere yazılan Çanakkale’nin duygularımıza bakışı, düşüncelerimize batışı.
1915 tarihinin kanlı deresinden süzülerek; hecelerin fısıltısını, hadiselerin  fırtınasını, hicranların nefesini dinliyoruz ve izliyoruz.
Haçlı ordusu toplanmış hasta diye nitelendikleri Osmanlı imparatorluğu- na hançeri saplayarak ölmesini hızlandırmak emelleri. İşgal için geleceğin bulanık tablosunu gözleyerek, hayal penceresinden ufkun kirli istikbalini kanla resmederek hülyalara kapıldılar.
İstanbul’un ihtişamına kavuşma ihtirasları ile; vicdanlarını yırtarak, zihinlerini kızıl tablolarına sararak, 1915 zamanının damgasında yeni çağların temellerinde ufukların ve uzakların kirpiklerine  yönelmişlerdi. Lakin Çanakkale topraklarına göçülen, tozlarına gömülen sabis işareti ile alınlarını öptürmüş haçlı ordusu. Acı dolu zamanın kör kuyularında  talihsizlikle buluşmuşlar ve  hayal kırıklığına uğramışlardı. Tarihin mühründe kazılan kanlı geçitsizlik ve şanlı Osmanlı askerinin mücadelesi ile yazılan Çanakkale. Kanla sulanan, şanla seslenen topraklar...
Halis istikametli, ihsanların işaretinde  Müslüman askerler. İmanının aydınlığını söndürmemek, bağımsızlığın nefesini boğdurmamak için alınlarını ve ellerini kınalatarak toplanmışlardı.
Umman  denizinin engin maviliklerini yararak, menzillerin konağına ulaşma sabırsızlığı ile dalgaları süratle tokatlayarak yaklaşıyorlardı. Evet savaşın kanlı yüzünden günümüze göz yaşların sızısı kalplere süzülerek, idraklere sokularak... 1915’in kanlı balçıklarına kapılarak çığlıklarla hüzünlerin balyozları ruhları sarsacak. Çanakkale’nin sıkıntılı yosunlu kuyularına yanık gözlerin sızıntıları akacaktır.
Hüzünlü kör kuyuların kızıl bataklığının aynasında zihin ve fikrimizi iğneleyen, vicdanlarımızı yaralayan zamanların çarkında öğütülen. Gözleri kararak, iştahları kabararak, akıllarını kapatarak üstün teknolojik silah üstünlüğüyle Çanakkale boğazına yığılmışlardı.
Tarihlerin kimi yerde altın sayfalarla süsleyerek anlattığı şanlı, kimi yerde arşın bağrına vurulan kanlı soluk. Sisli şafakların gözlerini dinamitleyen,  umran ların nefesini dişleyen, rikkatlerin dizlerini titreten zamanın boğuşması  18 Mart 1915
Gökyüzünün tatlı serinlik ve maviliklerini örten karabulutlar dağılmış, yaşları dinmişti. Günlerden Perşembe dir. Osmanlı tabyasının sırtlarında  ufukların berraklığında görülen düşmanın gri hantal gemileri boğazın perdesini yırtarak giriş yaptılar. Haçlılar vicdanlarını kopararak ve izanlarını kırar arak  tek noktanın limanına kilitlendiler. Zengin İstanbul’un kaynaklarına sahip olmak, toprakları işgal ederek tarihten silmek. Kınalı kahramanlar engin maviliklerin boyasını kirleten griliğe kısıklı. Ağır hantal teknolojik üstünlükte geçecek ve Osmanlının boğazını sıkarak öldürecek- mi. Dilleri ıslatan,  kalbler ısıtan ALLAH’A  dualar la  tevekkül teslimiyeti.
Ve… kulakları yırtan korkunç gürültü çığlığını kopardı,  Osmanlı tabyaları üzerine. Yıkıcı topların dokunduğu yerleri anında dağıtıyor. Mehmetçiğin nazik bedenine yapışan saçmalar anında ruhları koparmaya başlamıştı. Tabyalar ise mühimmat yönünden yetersiz  olduğu için boşa harcanacak bir tek malzeme olamazdı. Bir diğer yetersizliler, toplar eski ve paslı durumda olduğu için atış menziline ulaşılamıyorlardı. Kısacası bu kanlı meydan  MADDE – MANA  SAVAŞI  olacaktır.
Kinlerini kusan savaş gemileri gururlu askerlerinin yüreği kıpırtılı.  Birkaç gün sonra ulaşmayı planladıkları ihtişamlı güzelliği hülyalarıyla içiyorlar.  Hayalleri ile adeta uçuyorlardı.
Gözleri kararak, iştahları kabararak İstanbul’a dümenler daha da hızlandı. İtilaf askerleri daha da hırslandı.
Madde kuvvetinin çevrelediği, teknolojik üstünlüklerinden dolayı çalımla ilerliyorlar. Osmanlı askerleri tetikte ve kulakları komutanlarının vereceği emirlerin sabırsızlığında. Ve… Savaş gemileri boğazın en dar yerinde karadan cevap geldi. Öyle bir karşılık ki anında gemileri alabora olarak suların dibine gömülüyordu. Kanları denize döktüren  DENİZ – KARA savaşı berrak suların aynasında  günümüze yansıyarak başladı. Bir yanda havadan başlarına yığılan toplar. Bir yandan da on gün önce kör karanlığın ufuksuzluğunda rotalarına döşenen mayınlarla şaşkına döndüler. Hülyaların kıskacında İstanbul tablosu buharlaşarak söndü. Rüyalar hazin tablonun karşısında  dondu. İdrakleri çetin mücadelelerin sahnesi olan savaş gerçeklerine buluştu. Ölüm istemeyen nefisleri,  mücrim ruhlarını kurtarmaya daldılar. Ölüm veya hayat arsında kaldılar.
Namlulardan kopan toplar anında yerini buluyor. Kızıl alevler kıvılcım yaparak hantal metali deliyor. Gemileri kısa sürede  Çanakkale denizinin derinliğine gömülüyordu. Deniz – kara birbirine karıştı. Barut ve alev kusan gemileri öfkelenmiş karış karış  Çanakkale nin toprağını savuruyor ve yer yer sarsıyordu.
Öğle saatlerinde başlayan savaş korkunç bir dövüşle sürerek  akşamın hafif meltemine yaklaşılmıştı. Çanakkale nin hırçın dalgaları ufukların sisli menziline sürükleniyordu. Hülyaların kırıklığı ile denize sabitlenen gözlerin kırışıklığı. Gam ve kasvet yüklü kor yangınlarla dolu duygular izanlara yığılarak umutlarını söndürmüştü.
Akşama doğru itilaf savaş gemilerinin bazıları ağır yara almış. Bazı gemilerde tabak gibi anında mavi gözyaşlarını yararak deniz bataklığına iniyordu.
İtilaf donanmasının muhteşem silah teknolojilerin karşısında. Osmanlı ordusunun zayıf araç gereçlerine, yoksul ve yoksun mühimmatların  yetersizliğine rağmen Çanakkale boğazında sıkıştırılmıştı. Bu da madde ve mana savaşı olarak tarihin şanla kaydettiği ve kanla resmettiği mücadele olacaktır.
Muhteşem donanımlı savaş gemilerinin attığı seri mermilerinin alev örtüsü Mehmetçiklerin ruhlarını çekerek ötelere kanatlandırıyordu. Kara tarafında  oluk oluk dökülen kanların istikamet sızısı şanlı işareti  gösteriyordu. Yenilmez dedikleri gemileri suların hararetine yutuluyor. Kısaca mana bileğinin kuvveti itilaf tarafına yenilgi olarak  yazılıyordu.  Unutulmaz zamanının  kör kuyusunda acı olarak tarihin derinliğine kazılıyordu.
Rumeli mecidiyesi topçu erlerinden Seyit onbaşı. Mermi taşıyan vincin bozulması üzerine: imanının istirahat inde, vatanına olan sevdası coşkusunda. 276 kiloluk mermiyi sırtına alarak yorgun topun namlusuna sürdü.  Nusret mayın gemisinin kanlı duvarını aşan ve tabyaların başarılı atışlarını atlatan birkaç gemiler ya durdurulacak. Ya da İstanbul menziline süzüleceklerdi. Billur billur damlayan terler. Savaşın kaderini belirleyecek son mermi. Balistik hesaplar yapıldı. Gözler hedefe kilitlendi. Gönüller sürpriz  hadisenin belirsizliğine fişeklendi. Kalbleri ısıtan niyazlar tevekküle işlendi. Ya ALLAH çığlığı dağ, taşlarda yankılandı. Son mermi havayı delerek uğuldadı ve  tam isabetli atışla mermi çelik zırhı deldi. Düşman gemisi vurulmuştu. Altı buçuk saat süren deniz savaşında gemiler engellendi.
Biraz sonra da  Çanakkale nin  ince kalbur tepelerinde güneş. Etrafına kızıl alevler yayarak gizlendi. Karanlığın perdesi Kara ve Denizi örtmüş. Süslenen inci taneli gökyüzü ve hilal parıltısı. Savaş gemilerinin alnına konulan haç işaretine anlık yansımış. Karanlığın boğultulu nemlerinde kaybolarak yok olmuştu.  Var olan yalnızca hilal kaşlar. İman dolu başlar.
Düşman gemileri yenilerek geri çekiliyordu. Sömürmeye gelmişlerdi kendileri sönmüştü. Kinlerini kusarak hırsla dövüyor… dövüyordu. Kahraman Mehmetçikten intikam almak için.
Şanlı geçitsiz Çanakkale boğazından çıkarak son mermilerini de rast gele attılar. Etrafa derin sessizlik hakim oldu. Akşamın mehtabında esen ceset ve duman kokusu kalblerin dokusunda gözleri ıslattı. Kahraman Mehmetçiğin tarafında coşku remzi ile dalgalanıyor. Düşman tarafında  ise yenilginin  gamlı kasvetiyle ağır ağır ülkelerine yol alıyorlardı.
Bu donanmanın üçte biri ya serin sulara batmış ve ya ağır yara almışlardı. 900 askerlerininde canları heba olmuştu. Osmanlı tarafında da 58 şehit 74 yaralı verilmişti.
Bir günlük savaş. Serin sulara batanlar. Toprağın bağrına çökenler.
Bu bir günlük savaş. Tarihin kaydettiği acı savaş. Ne ummuşlardı ve ne buldular:
KAYIP  ve  YENİLGİ…

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  58

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL

Selma GÜRSEL HAYAT HİKAYESİ

KARNI BAHAR KIZARTMASI
1 orta boy karnı bahar
2 yumurta
6 yemek kaşığı un
Tuz
Kızartmak için; margarin 150 gram
1 kase yoğurt

 
Orta boy karnı bahar kökünden kesilerek bölünerek çiçek gibi çıkarılır, bol su altında yıkanır. Tencereye bir miktar su konularak yarım yemek kaşığı tuz atılır ve karnı bahar kaynayan tuzlu suda haşlanır fazla yumuşatılmaz. Haşlanan karnı bahar süzülür biraz soğumaya bırakılır. Bir kaba kırılan iki yumurta çırpılır ve bir kaba da un konulur.
Bir tava da eritilen yağ kızınca soğuyan karnı bahar önce yumurtaya bölenerek una batırılarak tavaya konulur. Karnı baharlar kızartılır.
Kızartılmış karnı bahar istenirse sıcak sıcak servis yapılır. İsteyenler düz yoğur veya sarımsaklı yoğurt dökülerek yenilir.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  59 

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Serkan ÖKÇE
Serkan ÖKÇE HAYAT HİKAYESİ

BİRİMİZİN BİRİMİZDEN FARKI

  
Birimizin birimizden farkı
İki gözü bir ağzı
Değil ya.....
Her değirmenin farklı dönse de çarkı
Aynı buğdaya çalışır
Un olması için öğütme taşı

Her kanadı olan kuş uçmaz
Ama her uçan kuşun kanadı vardır,
Tıpkı böyledir ben de sevmelerin anlamı
Ve,
Akşamları...
Beni bu satırlara,
Seni bana getiren hep aynı
Aynı sevdanın ekili tohumları.

Aynı vazifeye mahsus,
Acıya yoğrulan sevginin tadı
Hangi ellerde örülür,
Ve nasıl...
Birimizin birimizden farkı,
Aynı göz yaşlarına ıslatmaz mıyız?
Farklı bedenlerde ki canı.

Madem zaman eşit,
Sevgi eşit,
Sevda aynı.
Neydi o aynalarda göremediğimiz,
Yalanlara katık ettiğimiz gerçek,
Neydi....
Birimizin birimizden farkı

Aynı buğdaydan olma unun
Fırında pişmiş,
Bir tepsi çöreğiyiz...
Ben, sen, o yok; hepimiz....

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 60

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Tülay BİLGİN

Tülay BİLGİN HAYAT HİKAYESİ

HAYAT SENDROM’U
Kadınlar kocalarının kıymetini bilirler ve hep Allah başımızdan eksik etmesin diye dualar ederler.
Evin emekçisi kadın bilumum tüm işlerden anlar.
Yemekçisi
Bulaşıkçısı
Süpürgecisi
Çamaşırcısı
 Ütücüsü
Çaycısı
Meyvecisi
Bilumum tamirat işleri
Çocuk bakımı
Çocuk eğitimi
Yıllık temizlik bakım ve onarım
Pazar alış verişi
İç işlerinden sorumlu aile bakanı(tabii ki sözü geçiyorsa)
Erkeğin zaman bulamaması sebebiyle büyük ebeveynlerin işleri de kadına yıkılır. Kendi annesi, babası, kayın valide kayın pederi derken günün rekortmeni kadın her işi yoluna koyar.
Bunların birçoğunu, günlük yapmak zorunda olan kadın yoğun bir çaba sonunda işlerini yoluna koyarak akşama güzel bir sofra hazırlar. Üzerini değiştirir evin hizmetçisi gitmiş yerine hanfendisi gelmiştir.
Akşam yemeğinde buluşan aile bireylerinin ilk Sendrom’u başlar.
Çocuklardan biri de olsa, damak tadına uygun sofrada yemek bulamaz ve sofraya oturmak istemez.
Babanın çabasıyla zorla yemek yedirilir.
Yemeklerin birçoğuna kusur bulunur. Akşam yemeğinde kadının ilk sarsıntısını yaşar.
Büyük bir maraton sonunda yine hayata devam eder moral verir etrafına gülücükler dağıtır, pozitif sulara yelken açar.
Evin reisi akşama kadar çalışmıştır. Dışarıya çıkıp hava almak ister. Evde sıkılan çocuklar başlar kavga etmeye. Şefkatli yüreğiyle bir sabreder ikincisinde ses denemesiyle herkesi muma çevirir.
Gece reis eve gelir ve kadın harpten çıkmışçasına dinlenmek ister. Birazda eşine nazlanır söylenir.
Akşama kadar ne yaptın da birde dırdır ediyorsun der.
Kadının bütün hayalleri yıkılmıştır. Beğeni ve takdir için gayret eden kadının Uzun koşu maratonunun sonunda şikeyle madalyası elinden alınmıştır.
Yedi şiddetindeki deprem önceleri yıkmaz. Zaman aşımıyla devreleri yanar. İşlevini kaybeder. Bir daha eski halini almaz. Takdir ve beğeniyi karşımızdaki insanlara sunmak çok kolay bir teşekkür ve bir gülümseme yıkımı önler.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 61

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

GEÇMİŞTEN KOPARILAN ŞEHİRLER ANKARA VE İSTANBUL
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
Ak görüntüler adıyla bu şehirlerimizin üzerlerine kara bulutlar çökertiliyor.
İdealleri çürüyen, parayı ayna gibi kullanan, siyaseti çıkar aracı kabul eden kişiler tarafından bu şehirlerde uygulanan tahribatlar bize hizmet diye yutturuluyor!
Bu şehirlerin geleceğe nasıl ve hangi konumlarda taşınacağına dair ipuçlarını da bu şehirleri yönetenlerin ve bunları destekleyenlerin tavırlarından anlıyoruz.
Bunlar bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Geçmişte görmediklerimizi bunlarda görüyoruz!
Dolmabahçe Sarayı’na kadar uzanarak, kendilerine bu faziletli yerlerde siyasi büro açanlar, tarihi kendi yerinde bırakmama kompleksini taşıyorlar. Bunlar şuursuzca, «kendi kendilerine gelin - damat olarak»  ebedileşmek için adımlar atıyorlar... Tepki alıp almayacaklarını düşünmeden gelecekte koyacakları noktaları da  önceden belirginleştiriyorlar.
Bu noktalarda, bulundukları yeri tanımlamak için Anayasa’ya ve mevcut kanunlara aykırı bir şekilde mitinglerde Şeyhülislamlık, padişahlık gibi unvanları kendilerine yakıştırarak yükseklerde saltanat aramalarının Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyet kanunlarına bağlılık göstereceklerine dair  yaptıkları yeminlerle çelişip çelişmediğini de hiç düşünmüyorlar.
Karşılaştıkları eleştirilerden sonra da kendilerine koydukları unvanları inkar ediyorlar.
Bunları bu şehirlerdeki tarihi izleri silerek gerçekleştireceklerine inandıkları için de tahribatlarını derinden ve gizleyerek yürütüyorlar.
Bunlar bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Bu şehirlerin sokaklarında suskunluklar yürüyor, vurdumduymazlıklar gezinti yapıyor, ilgisizlikler görev yapıyorlar!
Çeşitli iklim şartlarında bu şehirlerimizden bize yansıyanları Avrupa ülkelerinde görmeniz mümkün değil! Yani insan adeta bu şehirlerimizde unutulmuş durumda. Sabah evinizden sağlam çıktıysanız akşam evinize sağ veya sağlam dönmeniz mümkün olmayabilir. Kontrolsüzlüğün ve denetimsizliğin cirit attığı bu şehirlerde  inşaatlardan düşürülen çeşitli malzemelerle hayatlarını kaybedenlerden, açılan kanalizasyon çukurlarında ölen çocuklarımızdan veya değişik ihmallerle kaybettiğimiz veya özürlü hale düşürdüğümüz insanlarımızdan bahsediyorum!
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
İstanbul’da yağmur yağdığı bir gün Aksaray’da iseniz, yolcu taşıyan araçlara binmeniz mümkün olamadığı zaman haliniz harap! Yürüyerek Kapalıçarşı’ya gitmek isterseniz,  bir tek sığınak dahi bulmanız mümkün değil! Kaldırımların düzensizliği ve yollardaki su birikintileri de sizin ne denli etkileneceğinizi gösteren unsurlar! Bir de özürlü iseniz veya bir özürlüyü götürüyorsanız sizi rahatça ulaştıracak yol veya size nefes aldıracak bir sığınak bulmanız mümkün değil! İlgisizlikler Ankara’da da İstanbul’dan farklı değil, yaşlı, hasta veya hamile iseniz, ya da şiddetli bir rüzgârla sicim gibi yağmur yağıyorsa üstten geçen yollara çıkabilmeniz, sığınaksız kaldırımlardan yürüyebilmeniz mümkün değil!
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Bu şehirlerde mağazaların kaldırımlara sarkan tabelaları, reklam panoları ve belediyelerce konulan işaret panolarının, yüksekliğiyle, çıkıntı mesafesiyle nasıl tehlike arz ettiğini de ortaya çıkan kazalarla görüyoruz. Mağazaların dış cephe renkleri, yayaların geliş ve gidişlerini olumsuz etkileyen dışlarına çıkarılan tezgâhlar, her birisi şehirleşmenin dışında bir görüntü arz ediyor ve  bu şehirlerimizdeki yönetim boşluğunu ortaya koyuyor!
İşlek caddelerde süratle geçen araçlardan kaldırımlarda yürüyen insanlarımıza gelebilecek tehlikelere karşı, herhangi bir önlem alındığını da göremiyoruz!
Avrupa’da şehircilik büroları öncülüğünde, yukarıdaki bahsettiğim bütün konular tek tek kurallara bağlanıyor ve kayıt altında tutuluyor. Her bir değişiklik veya yenileme ise bu bürolardan izin alınarak gerçekleştiriliyor.
Sokak veya cadde isimleri ulusal değerlerle çatışmıyor!
Bizimle özdeşleşen adeta bir tarih dokusu gibi şehirlerle birlikte değer kazanan sokak ve cadde isimlerinin bu şehirlerimizde gelişigüzel kararlarla değiştirildiğini görmekteyiz.  Victor Hugo’nun doğduğu evin bulunduğu sokağa başka bir isim verseniz, nasıl karşılanırsınız? Bu sebeplerle her insanımız bir değer kabul edilmeli ve doğduğu eve, oynadığı sokağa, yürüdüğü caddeye, gezinti yaptığı parka, yaşadığı şehre saygı göstermek zorundasınız. İsim değişikliği kanunlarla zorlaştırılmalı, bilim adamları ve Türk Tarih Kurumu vasıtalarıyla bir komisyon tarafından yürütülmelidir.
Diğer şehirlerimizde oynanan oyunları Ankara ve İstanbul’da da görüyoruz;
Yöneticileri verdikleri seçim rüşvetlerinin insanlarımıza uyuşturucu etkisi yaptığını düşünüyorlar! Narkoz verilen bir kişi,  yapılan ameliyatı fark etmiyorsa, rüşvet alan kişiler de «ceplerinden, akıllarından, geleceklerinden, üzerinde yaşadığı topraklardan nelerin alındığını, bilmiyorlar» şeklinde kabul ediliyorlar!
 
Ankara ve İstanbul’da Belediye Başkanlığı yapan zatları bulundukları şehrin tarihi, tarihi dokusu konusunda bir imtihan yapsanız  her ikisi de kaybeder!
İstanbul Kapalı çarşıyı hemen hemen 18 yıl sonra 2007’nin sonunda gördüm. Dışarıda yağmur yağıyordu! İçerde birçok yerde tavandan akıntılar vardı.  Bazı bölümlerde akıntı olan yerlere kovalar konulmuştu.  Duvarlardaki bakımsızlığı aksettiren görüntüler... Yani Kapalıçarşı geçmişin muhteşem derinliğinden, anılara aynalık yapan görkemli tarihinden  bugünkü ilgisizliğe, umursamazlığa isyan edercesine bir haldeydi...  Sanki ağlıyor gibiydi!
Esenler Terminalindeki görüntü daha da hazin! Viraneyi andıran su dolu çukurlar! Yerdeki çöpler, balgamlar! Ayakkabılarıyla evlerine mikrop taşıyan yolcular..
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
 
Çağın gerisinden giden yöneticileri ortaya koydukları işlerden,  kişisel çıkarlar yönündeki hizmet dışı faaliyetlerinden, particilik ve yandaşlık ilişkilerinden tanıyoruz. Halbuki çıkar yerine vatanı, particilik yapma yerine de millete hizmeti ön plana getirmeleri gerekirken bunlar çağın süratle gelişen yüzünü fark edemiyorlar! İktidarda kalabilmek için emperyalist ülkelerin sömürü çarkına takılıyorlar! Başları döndükçe kendilerini ayakta tutanlardan ve sömürenlerden yardım istiyorlar! Yardım ediliyor görüntüsü altında kendilerine ve millete ait birçok şey kaybediliyor! Aynen kumar masasında kaybeder gibi! Çarkların hem titreşimi, hem dönüş hızı arttıkça hırçınlaşıyorlar…
Size soruyorum? Mitinglerde, «yüksek gerilim hatlarından yayılan manyetik dağılımlardan veya şehrin göbeğinde yer alan elektrik direklerinden, trafolardan, televizyon vericilerinden, fabrikalardaki makinelerden, çevreye yayılan seslerden, gürültü kaynaklarından ya da uzaydan evlerimize kalın beton duvarları  aşarak giren görüntülerden» bahsediyor mu?
13 yaşındaki çocuğun eleştirisine dayanamayan Ankara’nın havasını, İstanbul’un fakirlerini soramazsınız! Biz hazır mıydık yüzlerce insanın birlikte hazırladığı sinema filmlerine, dizilerine... Bunların insan beyninde ne gibi değişiklikler veya tahribatlar yaptığını tesbit edecek bir kurum, bir komisyon, bir ilim adamları topluluğu oluşturduk mu?
Ankara Türkiye’nin beyni ise İstanbul kalbidir!  Kötü yönetimler bu iki şehirden tüm ülkemizi olumsuz etkilemektedir!
10.03.2009    tarihli Evrensel Gazetesi’nde yer alan : «Belediyenin icraatları yüzünden balıkçılık mesleğimiz öldü, diyerek iş isteyen balıkçıya Rize Belediye Başkanının akıl verdiği iddia edildi haberiyle İstanbul ve Ankara’yı hatırlatan meslekler ve özellikler geçti aklımdan...
İstanbul’da  balıkçılığı denizi kirleterek öldüren, etkisini hesaplamadan ABD’nin savaş gemilerini geçiren zihniyet ile Ankara keçisini unutturan siyaset hepsi aynı noktada birleşiyorlar! 
Beyoğlu’nda veya Kızılay’da buluşan sevgililer; içleri  beton yığınlarıyla doldurulan, Satılarak kapatılan, Sümerbank gibi müşterileriyle, ürettikleriyle bir kültür, bir tarih olan müesseselerin yüreklerimizden koparılan bu iki şehirde geçmişi soluyabiliyorlar mı? 
Bu kişiler bugün yüzsüzlük göstererek adeta ilgisizliklerini onaylamanız için, tekrar sizlerden oy vermenizi istiyorlar.
Bu şehirlerde biz yokuz yani millet yok, Atatürk, Atatürk ilkeleri ve  tarih de yok, zevksizlik, bilgisizlik ve ilkellik var!
Bozulan çehreleriyle bu iki şehir iki doktor arıyor!  Paris, 11.03.2009

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 62

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

SUSMA MEHMET!

Perde açılır…
Bir asker bir bayrakla sahnenin ortasındadır.
Masa üzerinde kutsal kitap, toprak, Tarih kitabı ve Anayasa bulunmaktadır.
Vatandaş bağırarak içeri girer :
Üzerimize ölü toprağı mı serpildi?
Özümüzdeki kutsallıkları kim aldı?
Konuş Mehmet… Ne olursun susma mehmet!

Vatandaş :
Susma Mehmet gerçeklerden söz et!

Mehmet :
Yağarsa bir partinin
Ya da din tüccarlarının kuruntuları
Milletin üstüne
Gök kızarır… yer titrer
İnsanlar üçüncü plana atılır
Haksızlıkların resimler yapılır
Ağlaşır insanlar.
Beddualar yükselir...
Acılar üstüne
Türküler söylenir !
Şiirler yazılır...

Vatandaş :
Susma Mehmet çarpıklıkları anlat!

Mehmet :
Kimi onların arkasından gider
Kimi de haksızlığa uğrar
Suçlanır
Tutuklanır
Cezalar verilir
Hapishanelere atılır
Huzurdan… eğitimden… güvenlikten
Hiç bahsedilmez
Behtemsizlik ön plana çıkar
Yolsuzluk, hırsızlık her tarafa yayılır!

Vatandaş :
Susma Mehmet gafilleri tanıt!

Mehmet :
Baykuşlar gibi
Dış güçler tüner devletin üstünde
Değerler yok edilir
Tarih yağmalanır
Geçmiş yargılanır
Zalimler alkışlanır
Hainler konuşur
Güçler susar
Kuvvetler dumura uğratılır!
Kahramanlar suçlanır!

Vatandaş :
Susma Mehmet zalimlerden bahset!

Mehmet :
Bigisiz insanlar yetkilendirilir
Çapulcular iş başına getirilir
Bilginler, alimler, gözde insanlar dışlanır
Yetkiler kötüye kullanılır
Kazalar, olaylar ve cinayetler artar
Musubetler insanların üzerlerine çullanır!

Vatandaş :
Susma Mehmet hainleri ifşa et!

Mehmet :
Düşünceler paslanır
İnsan sevgisi gündemden kalkar
İdrak kaybolur
Atatürkçülük rafa kaldırılır
Bayrak, toprak ve kitap
Kutsallıklarını kaybeder
Bağımsızlık önemsenmez
Yarınlar hiç düşünülmez
Devlet ve kurumlar itibar kaybeder
Demokrasi boşluğa düşer
Anayasa ihlal edilir
Dayanaksız kalır egemenlikler
Cumhuriyet sallanır!
Ülkeyi koruma ve kollama duyarlılığı
Silinir düşüncelerden...
Ortada
Ne dil...
ne din...
ne millet...
Ne de Ordu kalır!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Ankara, 15.02.2009

 

Selam ve sevgilerimle.
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE

 

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  63

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

BU MEMLEKET BİZİM MEMLEKETİMİZ
 
Nasıl olsa kural yok… kaide yok
Sağa, sola,
Yukarıya aşağıya…
İstediğin yere çödür evlâdım
Bu memleket bizim memleketimiz...
Utanılacak bir şey yok
Seni yönetenler utansın!
 
Onlar seni ısırırlarsa
Hiç kimsenin kılı dahi kıpırdamaz
Ama sen ısırırmadan hapı yutarsın!
 
Nasıl olsa kural yok… kaide yok
Sağa, sola,
Yukarıya aşağıya…
İstediğin yere çödür evlâdım.
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Ankara, 25.12.2007
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

64

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Üzeyir Lokman ÇAYCI HAYAT HİKAYESİ

DESENLER

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

SANAL FİKİR DERGİSİ DİZİNİNE DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

GÜRSEL YAYINEVİ SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

1

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

1

 
 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

1

Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM