DİKKAT ! BU BİLGİ TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 

İÇİNDEKİLER Tıklayarak bilgilere gidebilirsiniz

İÇİNDEKİLER
TAKDİM Mahmut Selim GÜRSEL
 
ÖNSÖZ Ulvi ÖĞRETEN
 
BİR İKİ SÖZ
 
ANADOLU COĞRAFYASI
 
OVALAR NEHİRLER İKLİM
 
NEBATLAR VE HAYVANLAR ANADOLU'DA ECNAS
 
ÇORUM'DA İLK İNSANLAR TÜRKLER
 
TÜRK TARİHİNİN ÇAĞLARI
 
ÇORUM TOPRAĞINDA GÖRÜLEN HÜKÜMETLER
 
İSKİTLER
 
HİTİTLER
 
KUMANLAR- LUKOSİRİLER- SAKALAR
 
TAVİYUM DA MEDLER VE FARSLAR
 
ÇORUM ; TAVİUM’UN OLDUĞU YERMİ ?
 
FARS HÜKÜMDARLARI
 
KİHSARU’NUN ÖLÜMÜ
 
KÜÇÜK ASYA VE YUNAN HARBLERİ
 
ÇORUM’DA YUNANLILAR
 
PONT VALİLERİ LUKOSİRİ İLİNDE - ROMALILAR GELMEDEN ÖNCE LUKORİSİ İLİ
 
FARS İSTİLÂSINDAN EVVEL YUNAN MEDENİYETİ.
 
ÇORUM’DA ROMALILAR
 
ROMA’NIN MAĞLUB KAVİMLERİ
 
PUBLİKENLER
 
ORTA ÇAĞ İSA PEYGAMBER DİNİ
 
ROMA İMPARATORLUĞUNDA LUKOSİRİ İLİ
 
ŞARKî ROMA
 
NİKONYA’DA ARAB ORDULARI
 
ÇORUM'DA OĞUZ TÜRKLERİ
 
DÂNİŞMENDLİLER
 
SELÇUKİLER
 
MOĞOLLAR İDARESİ
 
ERETNA HÜKÜMETİ- KAYSERİ İMARETİ-KADI BURHANEDDİN AHMED
 
TİMURLENK
 
CELÂLÎLER
 
ÇORUM’DA ABAZALAR
 
KASİDE-İ KAPUSUZ HAKKINDA
 
DÜNKÜ BU GÜNKÜ ÇORUM
 
ÇORUM’DA TEŞEKKÜLLER LONCA
 
ÇORUM FOTOĞRAFLARI
 
TÖRE - ÇORUM KALESİ- ÇORUM TAKSİMATI MÜLKİYESİ
 
ÇORUM’DA YAPILAR-ÇORUM’UN EHEMNİYET-İ ASKERİYYESİ
 
ÇORUM’UN CAMİLERİ- İKTİSADİYYE -NÜFUSU -MA‛ARİF  VE 
İRFAN- DEMİRYOLLARI
 
SPOR -MÛSİKÎ ÇORUM’UN ÇOĞRAFİ VAZİYETİ
 
İKLİMİ - RÜZGÂRLAR - SULAR
 
FOTOĞRAF
 
ÇORUM VE CİVARINDA MADENLER
 
 
 
Çalışma TELİF ESERİDİR izin almadan kullanmayınız!
Hazırlayan Mahmut Selim GÜRSEL
corumlu2000@gmail.com
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

KİTAP ismi  Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Bu çalışma için yaptığımız birliktelik için Ulvi’ye teşekkür ederim.
Çalışma Nazmi TUĞRUL’UN Çorum Tarih Ve Coğrafyası isimli Arap Harfli Matbu eserin Latin Harfine çevrilmesi için tez olarak alan Ulvi ÖRETEN’İN beni bulması ve bazı okuyamadığı yerler ile tezin yazılması için yardım istemesi ile bu çalışma meydana geldi.
Çalışmayı dergimizde ismi ile tefrika ettim yayımladım. Sanal olarak da sizlerin görüşüne sunuyorum!
İlgi ve bilginize sunuyorum!
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 02

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÖNSÖZ
 
 
6 Eylül 1995 yılında Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü kazanarak Tokat’da yüksek öğrenim hayatıma başladım.
 
1999 yılında mezuniyet tezim için Prof. Dr. Münir ATALAR’dan bitirme tezi olarak 1927 yılında Çorum Vilayet Matbaasında basılan bir eseri tez çalışması olarak alabilir miyim diye kendisine danıştım.
 
Sayın Hocam bu matbuu eseri görmek istedi ve bitirme tezim i-çin tarafıma izin verdi.
 
Tez çalışmalarımı Hocamın nezaretinde tamamlayarak kendisine takdim ettim.
 
Çorum İl Halk Kütüphanesinden Müdür Yardımcısı olarak emekli olan Mahmut Selim GÜRSEL’in bu tez çalışmasında yardımlarını gördüm.
 
Aslen Çorumlu olmam nedeniyle bu matbuu eserin gün ışığına çıkması ve bu bilgilerinde okulumu bitirdikten sonra ÇORUMLU 2000 Dergisinde adımla tefrika edilmesi sözünü verdim ve imkân dâhilinde bu tezi matbuu olarak kitap haline getirmeye çalışacağım.
 
1924-1930 yılları arasında Çorum’da subay olarak görev yapmış olan Binbaşı Nazmi TUĞRUL; Çorum Tarih ve Coğrafyasına ait yazılı bilgilerin bulunmadığı eksikliğini görmüş ve bu boşluğu gidermek için Çorum Tarihi ve Coğrafyası adlı eserini o günün şartlarına göre küçümsenemeyecek bir ölçüde doğru ve oldukça zengin bilgilerle meydana getirmiştir.
 
Ne yazık ki bu kıymetli insanın Çorum’dan ayrılışından sonra neler yaptığı, nerelerde yaşadığı bugün Çorum’da yaşayanlarca bilinmemektedir.  Bütün aramalarıma rağmen Çorum’da görev yapan bir şahıs olduğu ve subay olmasından dolayı da olsa gerek hayat hikâyesini bulamadım.
 
Nazmi TUĞRUL’u yazdığı eserinden tanımak ve tanıtmaktan başka yapabileceğimiz bir şey bulunmamaktadır.
 
Bu çalışmanın tarafımdan Latin harflerine çevrilmesi ile ileride araştırma yapacak olanlara yardımımın dokunacağını umuyorum.
 
 
Ulvi ÖĞRETEN
Gaziosmanpaşa Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi
95 000 50 17 Tarih Bölümü
Tokat  1999
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 03

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

III
 
BİR İKİ SÖZ
 
         Son on sene içinde ilim sahasında terakki ihtiyacını tatmin için garbın birçok eserleri tercüme edilerek toprağımıza girdi. Yurdumuzun tarih ve coğrafyası hakkında zengin bilgilerle memleketimizin kendi düşündükleri gibi tanıttılar. Fakat yurdumuzun inceliklerini göremezliklerinden bu kitaplar noksandır.
 
         Anadolu:
 
         Bu yurt nedir? Nasıl oldu, neler gelip geçti? Bu arzuyu tatmin için herhangi bir eseri okuduğumuzda bu söz öz Türk beşiğinde birçok yabancı milletlerin benimseme zevklerini duyuruyoruz!
 
         Bu Anadolu nasıl ve kimden miras kaldı? Hangi adam bu güzel yurtta yaşadı? Bu yeşil yurdumun tatlı ve acı demleri var mı idi? Bu yurduma nasıl çiçekler yaraşır? Çorum’a yeni gelmişim. Türk menâkıbına şahit kal‛asını gezerken birçok gözlerin hareketimi takip ettiklerini seziyorum. Yanıma sokulan saçı ve sakalı beyazlaşmış bir ihtiyara kal‛anın masalı hakkında neler işittiğini sordum:
 
         - Vallahi efendi bu kal‛a Cenevizliler’den kalmadır diyorlar.
 
         Büyük Türk Kurultaylarının toplandığı bu güzel şehre yabancı kokusu sızdırmak garabeti tarihe merhametsiz bir lakaydlık değil de nedir? Asrın milletlerden talep ettiği hars için ne büyük gaflet.
 
         Yeni çağ- Asr-ı Hâzır- garbın bir buçuk asır önce nurlarını saçmışken biz; Ancak Hakimiyet-i Milliye’nin te’sissi ile Yeni Çağı idrak edebildik. Yeni Asır bütün milletlere yeni bir çığır açtı ki, oda << Cemiyet;Milli Vahdet ile mümkündür>> prensibi.
 
         Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa seyahatleri esnasında Kırşehir’in Türk Ocağında:
 
         - << Gençler kendi memleketinin tarihini ve coğrafyasını tanımalıdır>> buyurmuşlardı.
 
         Bu irşâdkâr ihtar – birçok eksiklerin bulunacağını bilmekle beraber –kitabımı yazmak için kuvvet verdi. Bu eksiklerimin mazur görüleceğini ümit ediyorum. İtirafa mecburum ki, kitabım bol ve tetebbu mahsulesi olmadı. Bu benim bu noksanlığımı ihtar edecek eserlerin zenginliği nispetinde hassa-i gururum artacaktır.
 
                                                                                     Nazmi TUĞRUL
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 04

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

1
ANADOLU’NUN COĞRAFYASI
 
         Bir evi iyi tanımak ve bilmek için nasıl ki civarındaki hududu tanımak ve bilmeğe lüzum varsı Çorum’u anlamak için Anadolu’nun coğrafyasını o suretle öğrenmek elzemdir.
 
         Anadolu yâhut Küçük Asya:
 
            Asya’nın garba doğru denize girmiş yarımadasıdır. Asya’nın toprak birimlerine Anadolu’da da rast gelinebilir. Antropoloji – insan bilgisi – jeoloji – toprak bilgisi – Küçük Asya’yı Büyük Asya’dan ayıramaz.
 
            Anadolu’nun Karadeniz’i çerçeveleyen, Akdeniz kıyısından uzanan dağlar bu yarımadanın önceleri, denizi koynunda saklamış iken sonraları o tuzlu suyu kovmuş ve kendisi denize sokulduğunu göstermiştir. Merzifon Kolejinde görülen balık müstehaseleri bunu teyit eder. Yer teprenme kuşağının bu mıntıkadan geçişi büyük bir  hadisat-ı tabiyye neticesi bu yarım adanın teşkil etmesi ki bu nokta-i nazarı kabule yardım eder.
 
         Asya ormanlarından ayrılarak Hind, Elbürz, Arârât dağlarından sonra birkaç kolla denize yaklaştıkça küçülen, gaib olduktan sonra tekrar denizde ufak adalar halinde görülen dağları Anadolu’yu Asyalaştırmaya mühim sebeptir.
 
ASYA
 
         Asya isminin nereden alındığı düşüncesi henüz hal edilememiştir. İsmini evvela Lidyalılar’ın kullandığını Yunan müverrihleri yazıyorlarsa da adalar kıyısına sığınan bu ufak kütlenin dünyâ parçalarının en büyüğü olan Asya’ya ad takabilmeleri ihtimali olamaz. Asya ismini Acem esatirlerinde  – masallarında – işitiriz ki bu isim Türklerden Acemlere geçtiği pek kolaylıkla anlaşılır. Farslılar Medye medeniyetinin mirasına oturdular. Bu medeniyet üstündü Acem varlığı kurulurken Med bilgisi de Farslılara geçiverdi. Bu,büyük kara parçasının ismi de Farslıların esatiri arasına karışmış oluyor.

          Kafkasya dan 1293 Hicri senesi Türk Muhacirlerinin Anadolu’ya hicretlerinde Sapanca civarlarına yerleşen Türk kabileleri arasındaki kadın isimlerinden << Asya>> ismi pek makbul bir isimdir. Binaen aleyh bu büyük kıtanın hakim-i mutlakı olan  Türkler diğer milletler arasında ki münasebetlerinde bu isimde yaymaya muvaffak olmuşlardır.

         Anadolu ise Asya’nın ufak bir parçası olmasından ötürü Küçük Asya ismi de bu yarım adaya takılmıştır.

ANADOLU

         Oğuz Türkleri’nin Orta Çağ’da dolgun varlıklarıyla bu kıtaya yerleştiklerinde Küçük Asya ismi Anadolu adını taşırdı (*)

 

ANADOLU’DA TOPRAK KABARTILARI
 
         Anadolu’da toprak kabartıları üç şekil gösterir:
 
1- Yüksek dağlar
2- Yaylalar
3- Ovalar
 
           Yüksek toprak kabartıları Anadolu’nun Karadeniz sahili boyunca uzanır. Karadeniz Boğazına yaklaşıldıkça yükseklik kaybolur. Avrupa da tekrar yükselerek balkanlara doğru uzanır. Bu dağlar denize doğru dik

 

(*)Anadolu << Karakol>> vezninde asıl Türkçe bir isimdir.

 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 05

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ve ormanlıktır. Karadeniz boyunca uzanan dağlar Kafkasların bir koludur.
 
         Elbürz Dağları batıya doğru uzanarak Arârât adını aldıktan sonra bu anaçtan bir kol evvela garba ayrılır, Muş’tan sonra cenuba doğru kıvrılarak Akdeniz kıyılarını takip ile Antalya Körfezinin şimalinde yüksekliğini gaib ile Adalar Denizi kıyılarında ufak yükseklikler ihtiyarlıklar gösterir. Bu dağlar arasında Anadolu Yaylası şarka doğru Erzurum’a kadar yükselir, garbda ise yüksekliğini gaib eder.
 
OVALAR
 
         Anadolu’nun ovaları çok dağlıktır. Sahillerde nehirler ağızlarında tesadüf edilir. Karadeniz sahilinde Kocaeli Ovası, Bafra, Çarşamba gibi. Marmara Denizi kıyısında İzmit, Sapanca ovası ile Adalar Denizi sahilinde Gediz ve Menderes büyük ovalardır. Akdeniz sahilinde Antalya ve Adana ovaları Anadolu’nun bereketli ovalarındandır. Bilhassa Anadolu’da Erzurum ve Muş ovaları Ural Altay’ların ilk cenk meydanıdır.
 
NEHİRLER
 
         İlk insanların nehirler gibi kendiliğinden yapılı yollardan yürüdüklerinden nehirleri de tanımak o derece elzemdir.
 
         Anadolu’da büyük ve gemilerin dolaşmasına müsait nehirler mevcut değildir. Toprak kabartmalarının çokluğu nehirlerin akıntısını sertleştirmiştir. Nehirler seller halinde akarak büyük dağlar arasında kendisine yol yapar, aynı sertlikle denizlere dökülür, bu nehirler denizlere döküldükleri yerlerde büyük lâhki deltalar da teşkil ederler. En uzun nehirler Kızılırmak olup,750 kilometre uzunluğundadır. Kaynağından i‛itibâren evvela garba ba‛de dağları yararak şimale doğru akar. İkinci derecede Sakarya gelir ki, 650 kilometre uzunluğundadır. Milli Mücadele de Büyük Türk zaferlerine şahit olmuştur. Karadeniz’e 450 kilometre uzunluğunda Yeşil Irmakla 270 kilometre tülünde Çoruh nehirleri dökülür.
 
         Marmara ve Adalar Denizine dökülen nehirlerin uzunluğu Çoruh kadardır. Adalar Denizine dökülen Menderes ve Gediz döküldükleri yerlerde büyük deltalar yaparlar. Akdeniz’e dökülen Seyhan ve Ceyhan nehirleri de mümbit ovalardan geçerler.
 
İKLİM
 
         Anadolu’nun iklimi şiddetli değildir. Karadeniz’in Sinob’a kadar olan kısmını Kafkas Dağları soğuk rüzgârlarından koruduğu için iklim Sinop’tan i‛tibaren garba doğru olan aksâma nazarân daha az şiddetlidir. Akdeniz iklimi daha sıcaktır. Toroslar şimâl rüzgârlarından tamamıyla muhafaza ederler. Adalar Denizi sahili de nispeten sıcaktır. Fakat merkezi Anadolu Yaylasında kuru ve soğuk bir iklim vardır. Avrupa’nın cenubunda aynı arz derecesinde bulunan yarım adaların ikliminden daha şiddetlidir. Orta Anadolu büyük dağlarla şimal rüzgârından korunamamıştır. Anadolu yaylası İspanya’da ki Kastil Yaylasının benzeri olduğu halde şimâlden inen rüzgârlardan uzun bir kış, yakıcı bir yaz daima vardır. Anadolu’nun şark-i şimâli ve cenubi Kafkas Dağlarıyla Torosların rüzgârıyla karşı durmasından ötürü daha sıcaktır.
 
         Şimalden gelen yağmur bulutlarını yaylanın eteklerini kaplayan dağlar çeker, yahut çok sıcak olduğundan havayı nemimi ısıtarak bulutları dağıtır. Anadolu’nun çok yerlerinde yeri sekiz ay yağmur bulutu görülmez sene de vasati olarak en ziyade – Mayıs ve Haziran – aylarında 25: 50 santimetre yağmur yağar. Yazın bu kadar sıcak oluşu birçok yerlerde insanları yaylalara çıkmak mecburiyetinde bırakır. Su
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 06

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

birikintilerinin hârice akmamasından ötürü meydana gelen bataklıklar Anadolu’nun havasını az çok bozuyorsa da gerek günden güne bu fenalığın insanlar tarafından kaldırılması ve gerekse yaylanın (1000) metre ve daha fazla yüksek oluşundan havası saf ve temizdir. Denizler kıyısı yazın daha serin, kışın ise daha ılık olur.
 
NEBATLAR VE HAYVANLAR
 
         Nebâtlar ve hayvanlar yağmur ve havanın sıcak ve soğukluğuna göre değişir. Anadolu yaylasında yağmurlar bol olmadığından nebâtlar cılızdır. Pek çok yağmur yağdığı zamanlar da  ilk  baharda- nebatlar Asya ortalarındaki bazı yerler gibi birden bire yükselir; fakat yakıcı bir güneş bu yeşil kadife rengi birden bire veremli bir kız gibi sarartır, soldurur, o vakit her şey kurur. Nebâtlardan en ziyade sellerin, su bataklıklarının kenarında kavak ağaçları yetişir.
 
         Hayvanlar da nebâtlar gibi Anadolu’nun her yerinde bir değildir. Sahillerde değişik ve çeşit hayvanlar bol olduğu halde Anadolu Yaylasında hayvanlar birdir ve birkaç cinstir. Sahil boylarında bulunabilen aslan, kaplan, pars, sırtlan yaylalarda yoktur. Adana Ovasında da alageyikler, dağ keçileri çoktur. Fakat Anadolu Yaylasında (1000): (600) metre yüksek yerlerde yetişen tiftikler dünyâda az eti bulunur kıymetli hayvanlardır. Öküz ve inek az çelimsizdir. Mandalar en ziyâde bataklık ovalarda çokluk yetiştirilir.
 
ANADOLU’DA ECNAS
 
                Anadolu pek eski zamanlardan beri bütün milletlere yol uğrağı olduğundan bu yabancılardan insanlara Anadolu’da rast gelinebiliyordu. Bilhassa padişahlık devrinde rahatlık bulanlardan Rum nüfusu Cumhuriyetle Milletin hâkim olduğu güne kadar göze batacak kadardı. Çok şükür ki birbirimize düşman gözle baktıran, alın teri ile dökerek kazandığımız paralarımızı av ucumuzdan alan yabancı ve kanlı tırnaklardan kurtularak bu  memleketin adamı olamayan Türk’ün gayretleri;Gazi Paşa Hazretlerinin ve onun gösterdiği nurlu yolları açan İsmet Paşa gibi büyük hükümet adamları bu çıbandan yurdumuzu kurtararak bu topraklarda yalnız Türk’ü bıraktılar,artık yurdumuzda yabancı kokular gelmiyor.... Yalnız Türk ırkı vardır. Ve o Türk ırkının yolları nurlandıran Türk Cumhuriyeti ile idare olunur bir Türk Hükümeti vardır.
 
         Yunanistan’a yakın memleketlerdeki Rumlar tamamıyla ticareti kendi avuçları içinde bulunduruyorlardı. Şimdi Anadolu’da tek ve öz Türk ırkı olduğundan ticaret de yalnız Türklerdedir. Türk’ten gayrı da hiçbir millet yoktur.
 
         Karadeniz sahilindeki Lazlar da saliplerden olup öz Türk’türler  yakın zamana kadar onlarda kendilerini Türk’ten gayrı gibi ayırıyorlardı. Bu cahillik padişah ve adamlarının da işlerine elverdiği için bu fikri üflerdi. Gururla baş yükselir ki gençlik;  ikilik kokuları saçan bu adı da kaldırmakla Tarihin hakkını vermiş oldu.
 
         17’inci asırda Barbaros’lar, Durgud Reisler, Oruç Reisler İspanya’da birçok Yahudileri Engizisyondan (*) kurtararak memleketimize taşıdılar. Bunlarda ticareti en ziyade bol yere, İstanbul’a yerleşerek sarraflık ile uğraştılar.
 
         Anadolu; dünyâ kurulduğundan beri (Türk Yurdu)dur. Türklerin teni esmer, gözleri siyah, saçları

(*) Katolik mezhebinin mahkemeleridir. Katolik olmayanlar bir bahane ile bu mahkemeye düşürülerek akla sığmayacak kadar tüyler ürpertici işkence altında öldürülüyordu.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 07

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

çok koyu, yanak kemikleri hafifçe çıkık olup büyük bir kuvvet, azim sahibidirler. Zeki ve gayretli olup terakkiye isti‛dâdları fazladır.
 
         Çorum’da yalnız ve ancak Türk vardır. Vilâyet Türk urukları ile doludur. Türklerin yukarıda sayılan benzeyişleri Çorum şehriyle vilayetinde tamamıyla görülür.
 
ÇORUM’DA İLK İNSANLAR
 
         Çorum: on birinci asır-ı milâdi de üçüncü bir def‛a ki şehrin kuruluşu ve yükselişi Oğuz Türklerinden başlar. Onun içindir ki Çorum Tarihi Türk Tarihi ile pek ziyâde bağlıdır. Bundan ötürü bu şehrin; tarihinin iyice bilinmediği çağlarda yaşayan insanların ne gibi değişiklikler geçirdiği toplu olarak bilmek için Türk Tarihinden ufak bir bilgi de lazımdır.
 
         Çorum şehrinin hangi çağlarda ve nasıl kurulduğu henüz bütün bütüne öğrenilemedi ise de bütün topraklar gibi Çorum’un toprağı da Hazreti Adem’le başlar.
 
         Çorum şehri ve civarında nasıl ve ne gibi insanların gelip geçtiğini bilmek, Çorum’un tarihini nokta-i nazardan fa‛ideli olduğu kadar Türk Tarihini de tanımak gibi de gurur verir. Romalı olan Pompei şehri Vezüv’ün külleri altında uyurken Napoli nasıl Ro-ma ruhunu taşıyor ve o ruhla büyüyorsa son ismi yeni olan Çorum şehri de harap olan eski bir Türk şehrinin yüksek ruhunu, yüce duygusunu da aynı Türk ruhuyla yaşatır.
 
 
TÜRKLER
 
         Her milletin kendisine göre bir masalı olduğu gibi Türklerin de düşünüş ve yaşayışlarına uygun masalları vardır. Türkler; büyük Tufanda Nuh Peygamberin insanları tarafından yapılan putlara tapmayanlardan kurtardığı insanlardan türemiştir. Allah’ı tanımayanlar sular altında kalıp boğulduktan sonra Nuh Peygamberin gemisi Cudi (*) dağının üzerine karaya oturdu. Nuh Peygamberin oğulları, Ham, Sam, Yasef kendi oğullarıyla birer tarafa dağıldıkları vakit Yasef’in Türk ismindeki oğlu da kendi oğul ve torunlarını alarak şimâle doğru iyi yaşanacak bir yurt bulmak için çekilmişlerdi. Bu masal insanları ayrı ayrı atalara ayırdığı gibi büyük alimler de insanları taksim etmişlerdir.
 
         Ariler, Samiler, Hamiler.
 
         Türkler de: Ari ve Samilerden gayri filoloji – dil – antropoloji – insan bilgisi – nokta-i nazardan evvela <<Turân>>; daha sonraları Türk (Ural Altayî) diye ayrınca diğerlerinden ayrıldılar. Ural – Altaylılar Asya’nın bütün şimal ve garbı ile Avrupa’nın şarkını kapladığı için Altaylılar da lehçelerindeki farklara nazırân kısımlara ayrılmış-lardır. Asya’da Türkler hakkında uzun tedtitâtda bulunan Macar musteşrik (Mösyö VAM-BERİ) beş şu‛beye ayırmaktadır.
 
            1- Sibirya Türkleri
            2- Asya Merkezi Türkleri          
            3- Volga Türkleri
            4- Pont Oksın Türkleri << Karadeniz ahalisi>>
            5- Garp Türkleri << Azerbeycan Türkleri,Osmanlı Türkleri>>
 
            Mösyö VAMBERİ’nin bu taksimimatı bütün Türkleri tamamıyla toplayamaz noksanları vardır. Çünkü Türkler dünyâya da birçok milletlerle münasebette bulunmuşlar, geniş ülkelerde serpilip kaldılar.  Bu ülkelerdeki insanların dilleri  ile fazla
Kaynaştıklarından Türkçe kelimeleri azaldı.  Romanya’nın  garbındaki, Moravyalılar gibi.

(*) Beyazıd şehrinin üç saat yakınındadır.

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 08

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Dünyâda ne kadar Türk vardır?
 
           Avrupa âlimlerinden Profesör JANDANİ 1897 tahrir-i nüfus cetvellerine nazaran 1905 de bastırdığı << Türk Lisanının Gramerleri>> unvanlı kıymet dar eserinin başlangıcında Türkleri dört büyük kısma ayırarak nüfuslarını da üç yüz milyon göstermiştir ki bu yekune hiçbir suretle inanılamaz. Her halde Mösyö JANDANİ  ekseriyetle Rus idaresi altında bulunan Türkleri az göstermek istediği gibi Suriye, Irak ve el-Cezire’deki Türklerin nüfusunu da hesaba katmamıştır ki elli milyon daha insaflıca ilave edersek dünyâda mevcut Türklerin nüfusunun yekünü 350 milyon kusuru bulur.
 
           Yaradılış ve konuşma ile yekdiğerine kuvvetle bağlı olan Türkler dünyâda yine birbirinden ayrılmaz bir kuvvettir. Yüzde doksan dokuzu Müslüman’dır.
 
TÜRK TARİHİNİN ÇAĞLARI
 
           Bütün tarihlerde insanların yaşama değişikliğine göre bir takım devirlere ayrıldığını görüyoruz. Ayrı ayrı yerlerden toplanarak yazılan tarih kitapları tarihçinin kendi düşüncesine göre birçok şekiller ve çağlara ayrıldığını gözümüzden kaçmamıştır.
 
           Ba‛zı tarihçiler tarihi doğrudan doğruya Avrupa’nın kitaplarından tercüme ettikleri için aynen kabul edilmişledir. Diğer kısmın da İslâmlık düşüncesiyle çağlara üleştirilmişlerdir. Tarihin böyle çağlara ayrılma ayrılmasında sebepleri arasındaki insanların düşüncelerindeki inkılâplar dolayısıyla başka başka çağların kapılarını açtığı görülür. Avrupa tarihçileri, Garp tarihçileri kendi tarihlerini ne suretle çağlara taksim ederlerse etsinler Türk Tarihinin de kendi değişiklerine uygun ayrıca çağlar vardır. (*)
 
            Baş Çağ: Türklerin İslâmiyet’i kabul ettiği zamana kadar.
            Orta Çağ: Türklerin kabulünden Avrupa ile temas ettikleri zamana kadar
            Son Çağ: Avrupa ile temastan Milliye-i Hars’ı muta‛assıp mefkure ile kabul ettikleri zamana kadar.
           Yeni Çağ: << Asr-ı Hazır>> Hakimiyet-i Milliye’nin te’sisinden başlar
 
           Bütün bu çağ başlangıcından Türklerin düşüncelerinde ve ilişkilerindeki değişiklikler çabuk görülür.
 
          Garb’da Fransa İnkılâb-ı kebiri insanların yaşamaları üzerinde yeni bir çığır açıyordu: Millileşmek.
 
           Avrupa; birçok hırçınlıklar gösterdi. Fakat sonunda buna boyun eğmekten kurtulamadı.
 
           Hükümetlerin siyasetleri üzerindeki bi milliyet duygusu Türklerde ancak Hakimiyet-i Milliye’nin te’sisiyle başladı. Binâen-aleyh Garb’da başlayan Yeni Çağ Türkiye’de ancak Hakimiyet-i Milliye’nin te’sisinde Şu’urlu bir e’melin nuru olarak parladı.
 
           Garb’ın tarihçileri Türklerin he’yet-i mecmu‛asını Ural Altayî yahut Tûrânî diye toplarlar. Turân bir millete alem olmayacağı bedihdir. İranlılar: Şark-ı şimalinde Türklerin Turan derler. Bir kısım Türkleri de Tûrânî di,ye adlamışlardı.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 09

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Nasıl ki Arablar’da kendilerinden olmayanlara Acem diye ayırdıkları gibi. Bundan ötürü Turan’lılık bütün Türkleri anlatamaz. İkinci bir gurup Türklerin bütün kaynakları Ural Altay’larda toplandığından Türklerin hepsini birden Ural Altayî ismiyle toplamışlar. Tarihin vak‛aları zapt edilmediği zamanlarda Türklerin Anadolu’da yaşadıklarının tarihler bildirmektedir. Türkler Anadolu’dan mı, yoksa Urallardan mı taştılar? İstikbâl bu sorunun cevabını bulacaktır. Türklerin kaynağı Ural Altaylardan başladığı gibi Anadolu’daki ilk insanların da Tûrânî olduğu yeni yeni topraklarda gömülü kalmış yazıların çıkartılmasıyla anlaşılıyor. Tarihi bilgilerin kıtlığı içindir ki; Anadolu birçok yabancı milletler tarafından benimsenmek istemiştir. Bu gibilerden Yunanlıların Anadolu’ya gelişleri Türklerden çok sonradır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki bu ülkenin ilk insanlarını Türkler arasında aramak lazımdır.
 
           Mösyö Şarl TEXİER’in Küçük Asya ismindeki kitabı da bu anayurt da birçok yabancılık kokularını his ettirmeğe çalışırken bile yine Türk kavminin bu yeşil yurt da pek eski çağlarda yaşadıkları hakkındaki tarih bilgilerini de inkâr etmemiştir görülmektedir.
 
           Milattan dört yüz sene evvel Galata mıntıkasında görülen Çorum ondan çok asır evvel bir kısım Hititlerin kurultaylarında bulunduğu merkez şehri idi.

 

Türklerin esirliğe boyun eğmeyen serbest ruhları gezginci bir millet haline koymuştur. Mağlup oldular mı öç almak için uzaklaşmışlar, yeşil yurtlarından ayrılmışlar fakat öçlerini unutmayarak tekrar öz yurtlarını yabancı ellerden mutlaka aldıklarını bütün tarihler söz birliği ile tasdik ederler. Zaten il ellerde bulunduğu zamandan Çorum ve civarında hiçbir eser kalmamıştır. Bu gün Çorum ve civarında kara ve sulara verilen isimler Türkçedir. Romalıların Anadolu’da bulunduğu zamanlardan günümüze ne bir yapı ve ne de bir tapu kalmamıştır. Asya içlerindeki isimler Anadolu’da da vardır. Mesela Ankara; Moğolistan’da Selenga Nehrine dökülen kollardan birinin adı Ankara olduğu gibi.
 
Fenike alfabesine, Mısır medeniyetini tevarüz eden Yunan bilgesi İskender Fütühatında da bu ülkede bir varlık gösteremedi. İskerderin büyük ordularını sevk ettiği (Toros)  dağlarının ismi de Suriye lisanından alındığını söyleyen Şarl TEXİER bu havalide uzun müddet Asur ve Keldani Medeniyetini inkişaf ettiren Hititlerin varlığından bahs etmek istememiştir. Nitekim ki eserinin büyük bir kısmını Yunan eserlerini göstermek için doldurmuştur.
 
ÇORUM TOPRAĞINDA GÖRÜLEN HÜKÜMETLER  MED-YE
 
         İran’ın; bugün Azerbeycan’da, Irak-ı Acem’in şimalinde tarihin karanlıkları içine gömülen zamanlarda <<Med>> denilen bir kavim otururdu. Tarih Metlere Ural Altaylardan indiler diyor. Medlerle beraber Kulgid, Sâpir, Halipler’le Yeşil Irmak boylarında Toblaylar Kızılırmak Havzasına yerleşen Muskây’lar Roma istilasına kadar bu sahayı işgâl etmişlerdir. Bununla beraber, göç eden Hititler Lübnan’dan Karadeniz kıyılarına Arârât’dan Sakarya’ya kadar olan sahayı işgâl ettiler.
 
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 10

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

         Medler; Asya isteplerindeki yaşayışlarını değiştirmeyerek göçebe bir halde yaşarlardı. Kulgid, Sapir, Hâlipler’de kendi mıntıkaları dahilinde ibtidâ’i bir halde yaşadılar. Bunlar; büyük varlıklar gösteremediklerinden tarih bunlar hakkında fazla mâ‛lumât veremiyor. Medler komşularından gördükleri sıkıştırmalara karşı durarak daha çabuk temeddün etdiler. Göçebeliklerini Dicle boyunca uzanan Zağros Dağları saklıyordu. Bu dağların aralarında ise Akkad ve Sümerlerin yerlerini dolduran Asur ve Keldâniler de medeniyet ışıkları parlıyordu. Asuriler le Medler arasında muharebe ve savaşlar eksik olmadığından Medler, Asûrilerin istilâsına uğradılar. Zağros Dağları uzun zaman Medleri koruyamamışdı. Asûriler de Medleri boyunduruk altına almak için pek çok güçlükler, meşakkatler çektiler. Bu uzun yorgunluklarla pek az muvafakiyyetler elde ettiler. Asûrilerin en meşhûr kumandanlarından << Tiflat Filâsar>> ’ın Medlerle olan cenkleri Milâddan (1110) sene evveline tesadüf eder ki,Yunanlıların Argonafta (*) ve Turuva muhârebeleriyle aynı sebeplere tesâdüf eder ki Yunanlıların bu zamanlarda henüz kendi adalarından taşamamışlardır. Ecnebi boyunduruğuna giren Medler birliği,birliğin yapılması lüzûmunu anladılar. İlk prens (Debukey) millî birleşme manasına gelen Hangiman (**) ismini ver diği şehri merkez yaparak Asurîlerin komşularıyla uğraşma fırsatını kaçırmayarak evvela Farsları boyun eğdirmeye mecbûr etti. Medye hükümdarlarından Kiaksar memleketini bü yüterek Ninova’yı muhasara etti. Şimâlden İskitler Madyes kumandasında evvela şimâli Medye’yi ve Şarkî  Anadolu’yu istilâ ile Kudüs havâlisine kadar indiler. Birbiri ardınca yaptıkları harplerden azalan İskitler zayıf düştüler. Kiaksar İskit Hükümdârı  Madyes ile kumandanlarını davet ederek ziyafette hepsini öldürerek başsız kalan İskitleri kanlı mu-harebelerle memleketten tard etti. Asûrilerin cenubûnda uğraşmasında istifade eden Kiaksar Ninova üzerine yıldırım gibi inerek şehri zabt ve ülkesini Kızılırmak boyuna kadar büyüttü.
 
 
İSKİTLER
 
         İskit ülkesi Hazar Gölünden Bosna içlerine, Küçük Asya’da Adalar Kıyısına kadar uzanıyordu. İskitler’le bir zamanda yaşayan Yunan tarihçileri Turan gibi hududu belli olmayan İskit ülkelerini de iki kısma ayırmıştır. Büyük İskitya, Küçük İskitya (***) Küçük İskitya, Azak Denizi mıntıkası,Karadeniz şimâl havalisinde Tuna boylarına kadar uzanıyordu. Kiaksar kendini mağlup edince Kafkaslardan Avrupa’ya geçtiler. Kiaksar; hükümdarı Madyas’ı hile ile kolaylıkla öldürdüğü kadar azlık kalan İskitlere karşı savaşı da kolay olmadı. Tekrar hileye saptı. Savaşta geri çekilen Kiaksar gerisine şarap dolu azıklarını bırakmıştı. İskitler bol ganimetlere dalarak kımızla değiş ettikleri üzüm suyunu fazla içtiler ve sarhoş oldular. Bu sefer Kiaksar
 
(*) Sehvem Kal‛a havâlisi kralı <<Etes>> den intikam almak için Argos gemisine binerek kralla muharebe etmişler ve tekrar geriye dönmüşlerdi.(**) Akbatan şehridir. Hemedan şehrinin olduğu yerdir.
(***) İskit;<<Sit>> hudut, manasına gelen çit kelimesinin yanlış kullanılmasıdır. Bazı tarihçiler, kullandıkları zehirle oklar hava içinde ıslık çaldığı için sit’den alındığını iddia ederlerse de İskitlerin hudutlarında çarpışmalarından ötürü bu manaya gelen <<Çit>>  ‘in Yunanlılar tarafından  sit olarak kullanıldığı akla daha uygundur. Yunanlılar << Ç>> ‘yi söyleyemezler.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

11

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

geriye dönerek bire kadar kırdı. Öldüğünde yerini dolduran oğlu sefahate çok düşkündü. Ninova’da gördüğü bütün zevk ve sefayı kendi sarayına taşıyarak ahaliyi israfları ile zayıf düşürdü. Astiyağ’ ın bu hali hoş görülmedi. Etrafında dedikodular çoğaldı. Astiyağ kızını çok mırıldanan-lardan Fars beylerinden birine verdi. Sonradan torununu öldürmek istedi ise de Farslılar sakladılar. Torunu Kihsaru Medya tahtına oturdu, Farslılarda idare işlerine hakim oldular.
 
HİTİTLER (*)
 
         Hitilerin memleketi İskenderun Körfezinden Yeşil Irmak’la Kızıl Irmakla birbirine en ziyade yaklaştıkları yere, şarkta Asûri memleketine, garb’da Sakarya’ya kadar uzanıyordu. En meşhur şehirleri şarktan Suriye’ye garba giden kervanların uğradığı Kargamış şehri idi.
 
         Hitiler Mısırlılar derecesinde ilim ve maarifte yükselmiş oldukları gibi askerlikleri de çok ileride idi. Ben-i İsraillilere para karşılığı ile askerlik ederlerdi. Son zamanlarakadar bunların tarihi bilinemiyor, Ural Altaylardan oldukları tayin edilemiyordu. Son zamanlarda, Adana, Ankara, Boğazköy vesa’ir yerlerde toprak altından çıkartılan yazılar Türk olduklarını ve Ural Altaylılardan olduğunu bildirmiştir. Şimdiki tarih bilgisine göre; Hititler Anadolu’ya gelen Türklerdendir. Ne yazık ki; Hititlerin bu memlekete yerleştikleri çağ tayin edilemiyor. Medlerle diğer Ural Altaylıların batıya doğru gelmeleri çağında Hititlerin de geldikleri kabul ediliyorsa da bu da kuvvetli bir bilgi değildir. Hititler’le beraber Küçük Asya’ya göç eden Ural Altaylılardan Hiksoslar Miladdan iki bin sene evvel Mısır’da hükûmetlerini yaşatmışlardır. Musa Peygamber’in Mısır’da bulunduğu çağlarda Fira‛un (**) Hiksoslardan dı. Gördüğümüz tarihi vak‛alardan görülüyor ki Türkler; Anadolu’da pek eski zamanlar da oturmuşlar büyük hükûmetler, süslü kasabalar kurmuşlardır. Anadolu Türk’ün beşiğidir.
 
         İbrâhim Peygamber de Hitiler’in çok misafirliklerini görmüştür. Babil’den kaçarken O’nu Hititler konuklamışlardır.
 
         Hititler dünyâda ilk def‛a harbi, sulh şartları ile bitiren bir millettir.  Mısırlılar’la yaptıkları uzun savaşlardan sonra iki taraf söz birliklerini bir gümüş kaftan üzerine yazdılar.
 
Hitilerin ticaret yüzünden memleketlerinin zenginliği komşularının hasedini kazan dırıyordu. Asya’nın şarkında; en zengin memleketlerden gelen kervanlar Hitâ Ülkesinden geçerdi. Asurîler Hitiler’in memleketlerini zapt ile bütün zenginliklerine kondular. Türklerde her vakit görülen haller bunlarda da oldu. Mağlûb olunca şimâle çekilerek Anadolu’ nun Kızılırmak, Sakarya havzalarına parça parça yerleştiler.
 
Anadolu’da ilk dolaşan insanlardan diye gösterilen fenikeliler Hitilerle karışmışlardır. Fenikeliler Suriye’de Lübnan Dağları ile sahil arasında sıkışmış bir milletti. Anadolu’nun orta yaylalarında büyüyecek çelik bir vücûd, kuvvetli bir azîm toprak tabi‛atını tanır bir bilgi isterdi. Anadolu’nun yaylası inadına sıcak ve soğuktur. Denizci insanlar burada barınamazlar.
 
(*) Musa Peygamberin Kitabında Hitâ diye yazılıdır.
(**) Bütün Mısır hükümdarlarına verilen lakabdır.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 12

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

KUMANLAR
 
         Milâddan  üç bin sene evvel Orta Anadolu’da yaşamışlardır. Merkezleri Kayseri’ nin cenûbunda << Komana >> şehriydi. Komşu hükûmetlerle uzun zaman muharebelerden sonra Türk tarihinde da’ma tesadüf edilen hallardan olarak Kafkasya’dan Rus’ya içlerine, batıda da Bulgarya,Romanya içlerine çekildiler. Tuna boylarında yadiğar isimleri çoktur. Morova (Mor Ova), Drava (Dar Ova), Kumana (Kuman Ova).
 
         Anadolu’da şimdi bunlardan bir isim yadiğar kalmıştır,<< Kuma>> bir erkeğe varan iki kadından her biri.    
 
         Çok şükür ki; yeni Kanun zıtlık veren,düzenliği bozan bu fena adeti kaldırmıştır.
 
LUKOSİRîLER
 
         Hitilerin şimâle doğru çekilenleri,komşuları Suriye tarafından geldikleri için bu ma‛nada olarak bunlara<< Lukosirîler>> denildi. Bunlar Kızılmak ve Yeşilırmak arasındaki sahayı << Çorum>> civarını işgâl ettiler. Bunların merkezleri Peteryum * şehri idi.Türklerin çok değişen adları tarihide karıştırmıştır. Mesela; Melanişlanlar kuzeye çekildikten sonra, şimdiki Finva ismini aldıkları gibi.
 
         Buna göre misaller çoktur.
 
         Hititler de yerlerini değiştirince eskiden beri buralarda oturan ufak Türk uruklarıy-la birleşerek eski isimlerini ga’ib etmişlerdir.
 
         Lukosîriler’de isti‛amar fikri olduğunu süren Mösyö Şarl TEXİER; Boğazköy ve sa’ir yerlerde görülen âsâr’ın  Mısırlılara a’idiyetinden bahs etmiştir.
 
         Hitilerin Mısırlılarla olan münasebeti tarihen güneş gibi meydandadır. Hititler Mı-sır medeniyetini tamamen kabul ile,mezheb ayinlerini bile ufak bir takım tâ‛dilatla taklîd  etmişlerdir. Mösyö Şarl  TEXİER’in bahs ettiği Boğazköy’de çok zaman evvelinden kalan yapılar üzerindeki resimler Hitit kıyafetidir. Onların giydikleri uzun külahlar,sivri uçlu ayakkabılar resimler üzerinde tamamıyla görülür. Uzun külahlar,sivri uçlu ayakkabılar son zamana kadar buralılar tarafından kullanılıyordu. Oğuz Türklerinde de aynı kıyafetten uzun külah göze çarpar.
 
         Bu insan resimlerinin ellerinde taşıdıkları topuz ve şimşir denilen eğri kılıçlar şarka a’iddir. Bütün bunlar gösteriyor ki, Lukosirîler Türklerin bir kısmı idi. Mösyö Şarl TEXİER bu resimler üzerinde Sakalar’a mahsus balta taşıdıklarını söylerken, Sakalar’ın Asya İskitlerinden olduğunu bildirmiyor. Zaten, sebeb ve zamanı bilinemiyen çağlarda Sakalar’ın Anadolu’ya geldiklerini ve oturduklarını tarihler yazıyor.
 
         Hititlerin ise Mısırlılar’la olan münasebetleri o kadar ileri gitmiş idi ki; Mâ‛bûdları gibi tâcili resimler görülmektedir. Bu adetler düne kadar penez veyahut atın ve gümüş dizili fesler kadınların başlarında görünüyordu. Hititler Fira‛ûnlarla kız alıb kız vermişlerdir.
 
SAKALAR
 
         Tarihte sakaların hangi uruktan oldukları henüz kat‛i olarak bilinemiyor. Yunanlı Tarihçi Heredot Sakaların İranlı’lar tarafından Asya İskitlerine verdikleri isim olduklarını bildiriyor.  Bu bilgiye göre Sakalar Asya

(*) Peteryum; yahud Taviyum şehri ; Şemseddin Sami Kamus-ül- â‛lâm’da Çorum şehrinin eski Taviyum şehrinin olduğu yerde gösterilmiştir. Bu husus için ileride ayrıca bahsedilecektir.

 

                                                                                                                                                                                                                     

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 13

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İskitleridir. Mösyö Şarl TEXİER’in bahsettiği sakalar tarihin bilinemiyen zamanlarında Med’ya üzerinden Anadolu’ya geçerek Zelâ <<Zile>> şehrini meshepleri Anâi’tis için ibadet edilen yer olarak seçmişlerdi. Bizanslı Etyen ise, Pon memleketinde ikinci bir Zelâ olduğunu bildirdiğini Mösyö Şarl TEXİER’in noksan söylediğine bakılırsa Sakalar için geniş bir memlekette oturmuşlardı. Gerek Mösyö Şarl TEXİER’in Anadolu hakkında verdiği uzun bilgiler ve onların dinleri hakkında yazdığı yazılar ve gerekse arkeologların keşfiyâtı bunların Ural Altayî –Tûrânî- oldukla-rına şüphe bırakmaz. Memleketimizin herhangi bir yerinde gördüğümüz eski yapılar üze-rindeki resimlerle, tarihin çokluk  ma‛lûmât vermediği  bu uruklardan  anlaşıldığına  göre Yeşilırmakla Kızılırmağın şarkına doğru kavis çizdiği yerin havzasında ilk yerleşen insanlar Türk’tü.
 
         Medeniyet ışıklarını sönmek üzere bulunduğu Mısır’la Fenikeliler den sonra Yunanlılar’dan bu medeniyet ışıklarını memleketlerine taşımak için masallarda yaşattıkları kahramanlar devrindeki Arnunafta Miladdan 110,1200 sene evvelinden yukarıya çıkarıldığı halde Kumanların tarihi Miladdan 3000 sene önce idi. (*)
 
          Mösyö Şarl TEXİER Alaca’da Mısırlıların dikili taşlarına benzer bir taş bulunduğunu meşhur Avrupa seyyah ve alimi Hamilton’in ağzından yazıyor ki bu taş Hititlerin asarından başka bir şey diğildir. Anadolu’da büyük bir Türk medeniyetinin ya- şadığı ;her gün yeni yeni toprak altından çıkan,insanların el işleri bulunduğu taşlar yapılar gösteriyor.
 
         Boğazköy’de taşlar üzerinde görülen uzun yakalı rahibelerin kimileri; pek yakına kadar vilayette yaşayan Türkmenlerden gayri bütün kadınların örtülerinde görünür.
 
         On yedinci asırda Anadolu’yu birkaç def‛a gezdikten sonra kitâb halinde Evliyâ Çelebi’de Çorum’da kadınların yünden dokuma geniş örtülere sarıldığını kitâbında yazar.
 
         Tarihin bütün vak‛âları iyice toplayamadığı bu eski çağlarda Türk urukları mezheblerini uzun zaman devam ettiremediler. Zaten Türklerde din, kalblerde yaşardı. Eski putperestlik zamanında; bu gün güneşe taparken yarım ay daha işine elverişli gelir, ona Allah gibi tapardı. Dârâ ve Serhenğ ordularındaki mezheb çatışması ile sonradan bu illere Yunanlıların sokulması Anâ’itis mezhebini söndürdü. Bundan sonra komşuların her günkü savaşları Türk kabilelerinin birliğini böldü, parçaladı.
 
TAVİYUM DA MEDLER VE FARSLAR
 
         Med hükümdarı Kiaksar Miladdan 606 sene evvel Ninova’yı zabt ile memleketi Lidya hududuna kadar tevsi‛e muvaffak oldu. Asurîler; Hititleri alt ettikten sonra Kızılırmak boylarına kadar memleketlerini büyütmüşlerdi. Asurîlerin istilasına dayanamıyan ku manlar yurdlarını bırakmışlar, çekilmişler, Hititler ise ufak kabile halinde dağların kuytularına sıkışmışlardı. Med istilası buradaki ufak birliklere dokunmadı. Farslılar Kızılırmağın öte yanına akınlar yaptıklarından yeni hükûmetin  büyüklüğünden ürken Lidyalılar daha fazla kuvvetlenmesine mani olmak için Kızılırmağı geçerek Lukosirîlerin elindeki bütün şehirleri yerle bir ettiler,taş taş üstünde bırakmadılar. Çorum’un ilk adı olan Taviyum şehride pek çok hasara uğradı. Memleket baştan başa harabezâra döndü. Bu yetmez miş gibi Lidyalılar
 
(*)  Yalvaç’ta eski yapılar aramakta olan Alman alimi de burada üç bin sene evvel Türkler yaşıyordu diyor.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 14

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ahaliyi esir ederek zincirli olarak kendi memleketlerine götürdüler.
 
         Lukosirîler’in  merkezi olan Tavium şehrini eskiden de yokmuş gibi yaktı, yıktı, dağıttılar.
 
ÇORUM ; TAVİUM’UN OLDUĞU YERMİ ?
 
         Kâmûs-ül-â‛lâm Çorum için <<İsm-i kadîm-i Taviyum dur. Mukaddemâ sancak merkezi idi>> diyor. Küçük Asya kitâbında ve Anadolu’da birçok gezintiler yapan garp tarihçilerinin bir kısmı,Çorum’un eski Taviyum şehrinin olduğu yerde bulunduğunu idi‛a ediyorlar, seyyah Danwill bu fikirde imiş. Ba‛zıları da Tavium şehrini eski bir kitâbta o zamanın ölçüsü ile Ankara’ya 110 km. mesafededir diye yazılı olmasından Nefsi köydür diyorlar. Bir kısmıda Üyük kariyesinin olduğu yerdir diyorlar.
 
         Bütün bu birbirine zıt fikirler bir noktada toplanıyor,Tavium şehri Kızılırmağın şimâl isitikametinde olan kısımının şarkındaki dağlarda olduğudur. Bu dağlar üzerinde yine kendilerin yazdığına göre bu şehir şimâlden cenuba şarkdan garba giden yolların birleştiği yerdedir. Dört cihete gidecek ve dört taraftan toplanan yolların birleştiği yerde Kızılırmağın şarkındaki dağlarda iki şehir olabilir. Ya Çorum’dur,yahut Amasya. Amasya tamamıyla Yeşilırmak üzerindedir. Amasya olamayınca bu şehir ancak Çorum olabilir.
 
         Çorum tarihinin tamamıyla bilinen sahifeleri karıştırılacak olursa,Çorum yollar üzerinde olmasından bir çok def‛alar başak başak milletlerin yol uğrağı olduğudur. Bu yabancıların bir çok def‛alar bu şehre girip çıktıkları görülür.
 
         Romalılar,İskender ordusu, Konya Ovasına düşmemek için,Çorum istikametinde yürümüş, bâlâ- hazıra cenuba akmışlardır. Roma genarelleri şark istilasını Çorum istika-metinde yapmışlardır. Kılınçaslan’ın Dânişmendliler’in muharebelerine Çorum şahit ol-muştur. Sivas’ı teslim alan Yıldırım Bâyezîd’de aynı yoldan geçmiştir. Bunun içindir ki ticaret ve askerlikçe çok ehemniyeti olan Çorum muharebe edenlerin mutlaka elde etmek istediği bir şehir olmuştur.
 
         Yalnız Çorum şimdiki bulunduğu yerde mi? Yoksa ovanın başka bir mahallinde mi idi?
 
         Vilayet Tahrîrat Kaleminde Ser Müsved Salim Bey; şehir lağımlarının ihzarı için vuku bulan ameliyyat esnasında muntazam şoselere rast gelindiğini görmüştür. Milli Kütübhane Memuru Hafız Sabit Efedi Alaybeyi sokağında, Kurdoğlu Kütübhanesinin olduğu yerde iki metre mik‛abında iki taş çıktığını söylüyor. Bu taşlardan birini almışlar diğerini de duvarın yıkılmasına sebep olmamak için olduğu yerde bırakmışlardır. Bu taşlar muntazam yontma taşlar olub, bir sütünun ka‛idesine konulan taşlar olduğunu ifade ediyor.
 
         Çorum’un şarkında Eski Ekin Deresinin şimâlinde Kandil Çalının şark eteğinde derenin sağında yerliler tarafından << Gerdek Kaya>> ismi verilen büyük taş vardır. Bu kayanın üzerine oyulmuş üç pencere mevcuddur. Bu pencereden ortadakinin irtifa‛ı sa-ğında ve solundakilerden kısa olmakla beraber diğerlerinden az geniştir. Pencerelerden girilince, 71,1 cm. yüksekliğinde, iki metre uzunluğunda 80 cm. genişiliğinde çeşmelerin önündeki gibi bir yalak vardır. Soyda vapur kamaraları gibi sekiz insanın oturacağı kadar 80 cm. uzunluğunda karşılıkla iki sedir mevcut olup, bu sedirde oturanlar ayaklarını rahatsız olmadan sarkıtabilirler. Bu girmenin tavanı tamamıyla islidir. Pencerelerin üstünde on santim yüksekliğinde ve iki metre uzunluğunda kabartma bir mustatîl mevcuddur.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

15

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Mustatîl altında istirahat eden bir arslan resmi görülmektedir.
 
         Aslanın tam üstünde kıvrılmış yılanlar arasında bir baş seçiliyor. Bu baştaki çizgiler tabî‛atın zorluğu ile silinmiş, kenar hudutları meydandadır. Bunun üstünde işlenmiş kabartma bir insan tasviri ayakta duruyor. Bir eliyle çıplak atı tutmaktadır. İnsan resminin solunda taşlar üzerindeki çizgiler bozulmuş olduğundan hiçbir şekil verilememektir. Bunların sağ ve solunda görülen kabartmalar şekil vermiyor. Pencerenin altında işlenmiş bir düzlük göze çarpmaktadır. Kayanın yüksek kısmı bir güneşlik gibi toprağın üzerine ekli duruyorki bu vaz‛iyeti ile kubbenin bir kısmından kalan bir parça olduğu anlaşılıyor. Tarihlerde görülen büyük yer depremlerinde bu iri taşlar parçalanarak bu gün görülen şeklini aldığını gösteriyor.
 
         Şayet Çorum evvela Taviyum Orta Çağda Nikonya şehrinin enkazı üzerinde olmamış olsaydı, zena‛at işleri görülmemesi lazım gelirdi.
 
         Taş üzerinde görülen insan resmi uzun etekli değildir ayakkabılarının ucuda sivri olduğuna bacaklarının eğriliğine bakılırsa her halde bir Türk tipi göstermektedir.
 
         Gerdek Kayanın bir kilometre civarında yine taşları oymak suretiyle meydana gelmiş ufak ufak insan sığınacak yerler vardır. Fakat bunlar üzerindeki resimler görülemiyor. Boğazköy’de eski yapılar nasıl orada eski zamanda bir şehrin pek eski çağlarda yaşamış olduğunu anlatıyor.
 
         Çorum Kal‛asının duvarlarındaki taşlarda eski bir medeniyetin izlerini şahit tutmaktadır. Gerek Romalılar ve gerek daha evvel ve sonraki çağlara ait taşların şekilleri taşlar üzerindeki işlemeler hakkındaki ayrılık aynı elin, aynı aklın yaptığı işler olmadığını gösterir.
 
         Çorum’un halkı, eski Çorum’un Çomar Deresinde olduğunu söylerler. Burada ise, nazar-ı dikkati celp hiçbir eser görülemiyor. Milli Kütübhâne (*)Me’mûru Hafız Sabit Efendi birkaç sene evvel Çomar Deresinde kül olmuş kitâblarla dolu bir küp çıktığını söylüyorsada bu küpün görünüşü Çorum'’n Çomar Deresinde olduğunu isbat ettiremez.
 
         Vilayet tahrîrat Kaleminde Ser Müsvet salim Bey otuz seneden beri Çorum’un hangi çağlarda kurulmuş olduğunu öğrenmek için uğraşmış, şehrin civarında meydana çıkan mezarları tetkik ederek onların üzerinde Çorum bilgisine yarayacak yazılar aramaşsa da bu taşlarda ölünün methinden başka yazılara rast gelmemiştir.
 
         Hastahanenin temelleri kazılırken topraktan birkaç eski çağlara â’id taşlar çıkmış-sa da bunlara uzun boylu yazılara rasd gelinememiştir. Hâlbuki şehir içinde toprak altında muntazam şoseler görülmüştür.
 
         Çorum; eski zamanlarda da şimdi bulunduğu yerlerde olduğu anlaşılıyor. Eski Ekin Deresinde kayalar içindeki sığınaklarda aralarında ma‛betlerin bulunduğu kanaatını verir. Anaitis mezhebi de bir nev‛i  ateşperestlik idi. Büyük ateşler yakılır ve kurbanlar kesilir idi. Bu ibadetler ise şehrin içinde olamazdı.
 
         Taviyum şehrinin  yerini iyice göstermek için çok çalışmak,bir çok yerler kazılmakla mümkün olur. Çorum’da on dokuzuncu asırda da büyük bir yer depremi ile şehrin bir kısmı yıkıldığını çok yaşamış ihtiyarlarda biliyor.
 
(*) Şimdiki Çorum Belediye Binası’nın bulunduğu yere Çorumlular tarafından Tekke ve Zaviyelerin kaldırılmasından sonra buralarda bulunan kitaplar için yaptırılan kütüphanenin adı Milli Kütüphane olarak verilmiştir M.Selim GÜRSEL
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 16

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

         Bu yer depremleri birçok eski eserleri toprak altına saklamıştır.
 
         Bilhassa Hıdırlık Camiinin bulunduğu höyük tarih nokta-i nazarında câlib-i tetkik-tir. Asya’da ve Küçük Asya’da tesadüf edilen bu höyükleri tarihçiler tetkik ettiklerinde bunların biri ga‛ib olmamak için Türk mezarları olduğunu görmüşlerdir.
 
         Yukarıda gösterdiğimiz sebeblerde Taviyum şehrinin Kamûs-ül-â‛lâm da yazıldığı gibi şimdiki Çorum şehrinin bulunduğu yerde olduğu akla daha yakın geliyor.
 
FARS HÜKÜMDARLARI
 
         İran hükümdarı Kiaksâr milâddan 606 sene evvel Ninova’yı zabt ettikten sonra memleketini Lidya (*) hududuna kadar büyütdü.
 
         Anadolu’nun orta yaylalarındaki Türk urukları (**) arâzi üzerinde serpilmiş olduklarından Medye’nin bu muvaffakiyeti güç olmadı. Sürekli galibiyetler Akbatan’ı servet ve sâmân ile doldurmuş, Kiaskâr’dan sonra Medye tahtına oturan Astiyağ zehirler saçan safâhatının bilen kullarına kendini kapdırıvermişdi. Dış direkleri gümüş, iç direkleri altından geniş salonlar zevk ve sefâ kaynağı olmuşdu. Safâhatı yaşatacak parayı bulmak için Astiyağ, halkı eziyordu. Lidya’ya kadar hudûdu içindeki halk bu hallerden nefret etmişdi. Milletin intikâm arzularını dudak bükmekle atlatan Astiyağ, yedi katlı surla geçilmez bir hale sokulan Akbatan’ın içinden zabt edileceğini düşünemiyordu. Halkın zihnini başka başka şeylerle oyalamak için Mezopotamya’da el-Cezîre’de askeri yürüyüşler yaptırdı ise de bu harb yürüyüşleri muvaffakiyet sayılmazdı. Astiyağ’ı da ürküten Farslılardı.
 
         Astiyağ; kızı Mândâne’yi bir rivâyete göre fikir, Yunan tarihçilerine nazarında Farisi prens’si (Gavi) isminde birisiyle everterek etrafındaki müberritleri susturmak istemişti. Bu yakınlık ise Farslılar’a da fırsat oldu. Prens ve Prenses’den doğan çocuk kendilerinin bir kurtarıcısı olabilirdi. Farslıların bu düşüncesini duyan Astiyağ torununun öldürülmesini istediyse de Farslılar Kihsaru’yu sakladılar. Günden güne büyüyen Kihsaru büyük babasının yapmak istediği fenalığı karşılıksız komak istemiyordu, Farslılar’da kendisine yardımcı oldular.
 
            Genç prens Astiyağ’ın veziri Harpâğ’da yardım ediyor ve ona cesâret veriyordu. Beklenilen vaktin artık oluşmuş olduğunu vezir Harpâğ genç prense işâret edince Kihsaru isyân etti. Kiaksâr ölümünden sonra ta‛limleri unudan Medyeliler genç prensin ordusuna mağlub Astiyâg’da torununa esir düştü.
 
         Farslılar’ın hükûmet idresini elde etmeleri Medye Tûrânileri üzerinde te’ sirden hali olmadı. Kihsaru Medye medeniyetine hürmet ederek onu yıkıp yakmamış büyük bir anlayışla yükseltmişti. Dil ise Medler’de değişti, Medler Farîsî mezhebinde kabule gecikmediler. Farslılar askeri üniformalara kadar Medlerin giyimine hâkim oldular.
 
         Kihsaru iyi düşünüşle göçebe Farslılar’a gânimet
 
(*) Lidya İzmir civârında çok zengin bir memleketdi. Kızılırmağa kadar büyüktü. İlk def‛a para bastıran Lidyalılardır.
(**) Kabile – Aşiret
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 17

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

bulmak, Med servetini korumak, Kızılırmağı geçerek birçok ahâliyi alıb götüren; Ma‛mureleri harâb eden Lidyalılar’ dan intikâm almak üzere büyük ordularıyle Lidya çitlerine girdi. Anadolu’nun garbında çok mahsullü altın tarlasına gömülmüş Lidyalılar İran ordusuna mağlub hükümdarı Karezos’da esir oldu. Bu zaferden sonra Kihsaru Anadolu sahillerini dolaşarak buralara yerleşmek isteyin Yunanlılar’ı boyunduruğu altına aldı. Suriye’yi de alan Kihsaru Babil’i zabt ile  Keldâniye hükûmetine nihâyet verdi.
 
KİHSARU’NUN ÖLÜMÜ
 
         Sakalar’ın bir uruğu olan Mâsâcatlar Hazar ile Issığ Gölü arasında otururlardı. Mâ sâcatlar’da diğer Türk urukları gibi muhitin te’siriyle hayvanlarının süd ve etinden istifâde eder, ekincilikle uğraşmazlardı. Süs olarak altın kullanırlar, eğer takımlarını, miğferlerini altınla süslerlerdi. Aileye ocağa hürmetleri pek çoktu. Kadınların idâre işlerine girginlikleri ve elleri vardı. Mâsâcatlar çoklukla İran’a dalar, büyük gânimetlerle dönerlerdi. Bunların dalkılıçlığından (*) bezmişlerdi.
 
         Kihsoru batıda uğraşırken Mâsâcatlar’da tanda birçok def‛alar İran içlerine girmişler, karma karışık etmişlerdi. Kihsaru bu hale bir nihâyet vermek için Mâsâratlar’ın kadın hükümdarıyla evlenerek çitleri selâmete erdirmek istedi. Türk’lerse Farslıları hiç sevmezdi.
 
         Mâsâcat hükamdârı Türk olmayan prensin dilini çiğnedi. Kihsaru kırılan gurûrunu tanıtdırmak üzere büyük ordularıyla harbe tutuştu. Kihsaru’nun hilesi Tomris tarafını alt ediyordu. Harblerin birinde Tomris’in oğlu esirler arasında idi. Kihsaru oğlunu geri vermek istemedi. Esârete dayanamıyan Tomris’in oğlu kendini öldürdü, Tomris oğlunun intikâmını almak istedi, dolgun ordularıyla Kihsaru’ya karşı koydu. Farslılar fenâ bozguna uğradılar. Ölüler arasında Kihsaru’nun cesedini bulduran Tomris başını kestirerek kan dolu fıçı içine attırdı << Dünyâda kan içmeğe doyamadın, imdi kana kana iç>> dedi. Bu masal olsa bile İran yazılarında Kihsaru’nun bu harb’de gâ’ib olduğu bildiriliyor.
 
         Yerine oğlu Lahrâsib hükümdâr oldu. Bunun zamanında ise Mısırlılar hizmetinde bulunub Farslılar’a kaçan <<Fones>> ismindeki kumandânın yol göstermesiyle Mısır zabt edildi. Fakat Libya çöllerinde de ordusu kumlar altında kaldı. Memleketinde de karışıklık çıktığından avdetde attan düşerek kendi hançeri beline saplanarak öldü. Yerine Dârâ hükümdâr oldu.
 
Farisi hükümdârları bir evvelkilerle şan ve şeref yarışı ediyorlardı. Dârâ; Kihsaru’ nun intikâmını almak için büyük bir ordu ile İskitler’in Tuna boylarındaki illerine girdi. İskitler bu çocuğa karşı duramayacaklarını anlayınca bütün insanların yaşamalarına yardımı olan yiyecek ve içecekleri yaramaz hale koydular,mütemadiyen de geri çekildiler.
 
         Dârâ’nın ordusu ilerliyor fakat yiyecek ne bir azık ve ne de içecek zehirlenmemiş su bulabiliyorlardı.  Bu sonsuz yürüyüşten askerde usandı.    Geri çekilmeğe karar veren
Dârâ bir gece içinde bütün hazırlıklarını bitirdi, sabah da geri kaçtı. O zaman Farslılar için dehşetli anlar oldu. İskitler ordularını bırakmıyorlar,   yakaladıklarını öldürüyorlardı.
 
(*) Düşmanın içine korkusuzca giren
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   18

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

         Dârâ büyük zorluklar içinde Küçük Asya’ya çekildi.
 
         İskitler gâlibiyetin sarhoşu oldular. Gâliblerin mağlublardan ziyade harbden sonra yapacağı işleri unuttular. Evvelce Solon’dan (* ) ders almak için (Anâhârist)  isminde gönderdikleri ilim adamlarından istifâdeler ederlerken Yunan dünyası ile sıkı tanışmalar saf ve kana‛atkâr İskitler üzerinde sefâhat alışkanlığı baş gösterdi. Bu hâl; İskitler’in za‛aflığına ve parçalanmasına bebeb oldu.
 
KÜÇÜK ASYA VE YUNAN HARBLERİ
 
         Fars hükümdârı’nın Yunan istilâsını Anadolu’da durdurması uzun süren Anadolu ve Yunan harblerine vesile,batıdaki insanların tanda yaşayan kavimlerin tanınmasına sebeb oldu.
 
         Atinalılar; re’is-i hükûmet << Hippas>> aleyhine ayaklandılar, Hippas Anadolu’ya kaçmağa mecbûr oldu. Farslılar’a sığında. Dârâ mültecinin ricâsını kabûl ile Atinalılar’a danıştı. Zaten de Lidya’nın ayaklanmasında Yunanlılar arka çıktıklarından onlardan intikâm almak istiyordu. Vesilede kendi kendine çıkmış bulunuyordu.
 
         Dârâ’nın haberleri Yunanlılar’a dokundu; Dârâ’nın sözleri kendi işlerine karışmak olduğundan red ettiler. Dârâ; Dâtis ve Artâferen isimlerindeki iki kumandanı gemilerle Yunanistan’a gönderdi. Bu iki kumandânın gemileri Eğriboz Adasına uğradılar. Bu gün Palûkarsu (Eski kal‛a) denilen Ereteriyye şehrini ite‛at etmediklerinden zabt ve ahâlisini de Anadolu’ya gönderdiler.
 
         Bundan sonra Yunanistan’ın Atiki Yarımadasına çıkarak Atina’nin altı sâ‛ât uzağında Maraton Sahası’na geldiklerinde Fars ordusu 100.000 nefer piyâde,10.000 nefer süvâride toplu idi. Yalnız bu orduda birlik yoktu ve aynı cinsten bir demet de değildi. Atinalı’lar dan Mitiladi ,Temestükü Kalimak gibi vatanperverlerin ma‛iyetinde 11.000 nefer mevcûtdu. Bu iki ordunun çarpışmasında Yunanlar gâlib geldi. Fars gemileride Yunanlılar eline düşmüştü. Dârâ bulunduğu Sard şehrinden bu acı haberi alınca kendisi gitmek üzere yeniden bir ordu hazırlarken öldü.
 
         Oğlu Serhes babasının isteğini yerine getirmek için orduyu ikmâl ile Mısır’da zuhûr eden isyanı yatıştırıb yalnız erkek iki milyona çıkan askeriyle Sard şehrine döndü. Çanakkale Boğazı, Edirne, Selanik, Tırhala yoluyla Yunanistan’a girdi, intikâm için hazırlanan bu ordunun karşısına birbirine düşman Atinalılar’la Ispartalı’lar birleşti. Isparta kralı Leonidas 7000 kişi ile Termopil geçidini muhâfaza etmek istedi. İse de Farslılar Yunanlı casuslarının öncülüğü ile başka yerlerden geçerek geçid arkasına düştüler. Leonidas; bu korkunç vaziyet karşısında beyhûde yere kuvvetleri isrâf etmemek için 300 kişiyi alıkoyarak geri kalanları gönderdi. Bu üç yüz fedâi Isparta Kânûnu uğruna bire kadar başta Leonidas olduğu halde öldüler. Yunanlılar’da Kânûnları uğrunda canlarını feda edenlere taş diktiler.
 
         Geçidlerin Farslılar tarafından tutulduğunu gören Yunanlılar Salâmin Adasıyla Atiki arasındaki boğaza çekildiler. İki bin sayılan Fars gemileri Yunan gemileri üzerine atıldılar. Serhes muhârebeyi seyr için bulunduğu tepeden donanmasının mahvını gördü. Kumandânlarından Merdâne’yi (300.000) kişi bırakarak Çanakkale Boğazından çekildi.
 
Yunanistan’da kalan ordu Plâto’da mağlub oldu
 
(*) Atinalılar krallık idâresi hastalığının tedavisi için cumhuriyet aşısını yapan bir re’is-i hükûmetdir.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  19

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Donanmadan kaçabilenleri Sisam karşısındaki Mikal burnu önünde perişân oldu.
 
         Birbiri ardınca bu mağlubiyetler Serhes’i merkezi Sus şehrine çekilmeğe ve harbden vaz geçmeğe mecbûr etti.
 
         Oğlu Erdeşir’in hükümdarlığı zamanında Yunanlılar Mısırlılar’ı ayaklandırdılar. Militadi’nin oğlu da Farslılar’ı Kıbrıs’da ve İçel’de bozdu. Farslılar’a Küçük Asya’nın Adalar Denizi kıyısında oturan Yunanlılar’a çok fa’ideli Samun Mu‛ahedesi’ni kabul etdirdi. Kardeşi ikinci Dârâ Mısır, Lidya ve Medya ihtilâlleri ile uğraşdı. Oğlu ikinci Erdeşir zamânında kardeşi Küçük Asya Vâlisi Hüsrev Yunanlılar’ın yardımıyla ayaklandı. Bâbil’e kadar yürüdüyse de Kunâkse de bozuldular. Yunanlılar’ın ileri gelen zâbitleri de Farslılar tarafından verilen ziyafetde öldürüldüler. On bin Yunanlı meşhur filozof ve tarihçi, Sokrat’ın çalışkan talebelerinden (Ksenefon) kumandasında zorlukla geri dönebildiler. Bunların geri dönmesi Yunanlılar’ca <<On Binlerin Dönüşü>> diye meşhûrdur.
 
         Isparta hükümdârı Aje Silâs Fars hükûmetinden intikâm almak için Asya’ya geçti. Farslıları ayırmak için Mısırlıları ayaklandırdı. Farslılar da diğer Yunanlıları Ispartalılar aleyhine ayaklandırınca Aje Silas geri döndü. Yunanlıların Küçük Asya’ya yerleşemeyeceklerine aklı kesince Antâlsidas ismindeki kumandanı Fars memleketine göndererek silah istedi. Yunanlılar kendilerine zarar verici mu‛ahedeyi imzaladılar.
 
         Sonra Farslılar için isyanları bastırmağa uğraşacak kadar zaman kalabildi.
 
ÇORUM’DA YUNANLILAR
 
         Tarih de çok memleket zabt etmiş hükümdârlar arasında sayılan İskender; Yunanistan’da birliği meydana getirdikten sonra babası <<Filibpos>>’un düşündüğü Asya seferi hazırlığını tamamladı.
 
         Birçok ilim adamının bulunduğu ordusuyla Çanakkale Boğazından geçerek Granik Çayı kenârında Fars ordusunu bozdu. Adalar kıyısındaki memleketi Farslılardan alarak Akdeniz boyunca Klikya civarına geldi. Tekrar şimâle dönerek Kayseri üzerinden İskenderun Körfezi civarında Payas Mevki‛inde Dârâ ile çatıştı. Dârâ’nın ordusu fenâ bozguna uğradı. Karısı, çocukları İskender’in eline düştüler. Dârâ’da pek zorlukla kendisini kurtarabildi.
 
         İskender’in bu zaferi kendisine Suriye ve Mısır’ı kazandırdı. Fırat ve Dicle sularından geçtikten sonra Musul civarında Erbil’de Farslıları tekrar bozdu. Dârâ Akbatan şehrine kaçarak hazinelerini aldıktan sonra şarkta misafirlere dâ’ima hürmet eden Türk lere sığınmak istedi ise de kendi adamları Dârâ’yı yaraladılar. Ardına koyulan İskender süvârileri ancak ölüm halinde buldular.
 
         İskender Fars ordularını ezdikten sonra önüne muvvetli bir birlik ve kuvvet çıkmadı. Behl taraflarına Hindistan’a ordularını kolaylıkla soktu. Babil’e dönüşünde genç yaşta öldü.
 
         İskender’in bu büyük ülkeye sahib olabilecek oğlu yoktu. Generallerinden <<Perdikâs>>’a yüzüğünü verdi ise de kendisine varis olmak için hiçbir şey söylememişti.
 
         Geniş ve birbirine düşman insanlarla dolu ülkeyi
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  20

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

bir idâre altında toplamak güçtü ve olamazdı. Nitekim ki İskender’in ölümüyle bu büyük memleket kumandanlar arasında kavga ile paylaşıldı. Orta Anadolu bu kumandanlardan birbirleriyle cenkleş-melerinden harâb oldu.
 
           Uzun ve sıkıcı harblerden sonra İskender’in zabt ettiği ülke kumandanlar arasında üleşildi.
           Orta Anadolu – Çorum dahil- Selefkos’un hissesine döştü. Romalılar Anadolu’ya gelene kadar Orta Anadolu Selefkos Hükûmetine tâbi kaldı. Fakat bu yeri idârede Anadolu düzen görmedi.      
 
PONT VALİLERİ LUKOSİRİ İLİNDE
 
         Pontus: Çinliler’in Lu, İranlılar’ın Fergana isimlerine karşılık dağlık yer manasınadır.
 
         Tarihler Pont’un hudûduna cenuben Kapadokya ve Galatya (*) garban Poflâgonya, şarkan Kafkasya olarak gösterirler.
 
         Pontus sonradan çıkma bir isimdir Sa‛id Paşa’nın Mir‛atü’l-iber kitâbı Pontus’u bir krallık gösterdikten sonra << Ezmine-i Kadîmed-i Tibar kabileleri meskundu>> (Cilt 1 Sahife 199) tarih bilgisini ilave ile Türk harsı bilinmeyen o devirlere kısa bir yazı ile bu ülkenin esâs insanları Türkler olduğunu söylemiştir.
 
         Şarkın medeniyeti ihtiyarladığı zaman, Yunanlılar da bu medeniyet yeni yeni parlamaya başlamışdı. Yunan gemileri Karadeniz’in korkunç suları üzerinde bol rüzgârla yelkenlerini şişiremediler. Bunlardan ancak bir kısım muhâcir bu kıyılara yerleştikleri çağlarda Farslılar bunlara sokulmuş bulunuyorlardı.
 
         İskitler’in de Küçük Asya’dan çekilmesi üzerine Farslılar Karadeniz kıyılarına kadar bu arâzi vilâyete ayırarak Satrablardan Artaboz kendisine arka çıkacak Yunanlılar’a iyi yüz gösterdi. Böylelikle kendi yerini tutabildi. Romalılar’la kanlı muhârebeler yapan Mihirdâd kendisini Fars hanedanından olduğunu iddia iderdi. Bunun içindir ki Pont’un Yunanlılıkla hiçbir alakası yoktur. Canik Dağlarının cenubuyla Kapadokya’dan ayrılan Pont’un en şanlı ve en feci anlarını Mihirdâd yaşadı. Selefkoslar’ın dermansızlığından istifade ile hudûnu Kapadokla içlerine kadar ilerledi. Çorum’un Pont teşkilat-ı mülkiyesine katması işte bu zamanda başlar.
 
 
ROMALILAR GELMEDEN ÖNCE LUKORİSİ İLİ
 
           Milâddan evvel Çorum ne Kapadokya’ya ve nede Pont vilâyetlerine dâhil olmuştur. Selefkos’dan önce Yozgat’ın şimâlinde oturan uruğun adı Türükmeniyen di. Kızılırmağın garbında Galler yerleşirken Türükmeniyenlerin ayrı siyasi teşkilâtları  olduğu Küçük Asya kitâbını
 
 
(*) Miladdan dört asır evvel Gallerden bir kısım Trakya’dan geçerek Küçük Asya’da Kızılırmak havzasına yerleştiled. Bunların zamanında Çorum civârında Türükmiyen ismini taşıyan bir hükûmetin varlığını Şarl TEXİER kitâbında yazar. Bu hükûmetin isminden de anlaşıldığı üzere Türk uruklarından meydana gelmiş bir hükûmetdir. Merkezleri <<Taviyum>> şehri idi. Galler bunların meleketine sahip olduğundan garb tarihçileri Çorum’u Galatya hudûdu içinde gösterirler ki; doğru değildir. Çünkü Gallerden evvel burada başka bir kavim – ki; Türkler idi- yaşıyordu.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 21

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Yazan Fransız alimi Şarl TEXİER’de bu arazide Lukosiriler’den önce insanların oturduklarını gösterir hiçbir esere tesâdüf edilemediğini söylüyor. Buna sebeb arazinin volkanlı olmasını gösteriyor.
 
         Altay’dan ilk göç eden Sahalib ve Kulkidler hakkında tarihi bilgileri öğrelinene kadar Mösyö TEXİER’in dediğini kabul etmek daha doğru olur. Bütün bilgilerden çıkan netice Çorum’un ilk insanları Türk’tü. Bu Türkler ırkların istilâsına maruz kaldıkları halde hiç biriyle tesâlüb ve ihtilât etmemişlerdir. Fars Sadrabları da buralarda hususi bir makam işgal etmeyerek dağların zirvelerindeki şatolarda oturmuşlar, hayatlarını da avcılıkla geçirmişlerdir.
 
         Bütün Anadolu’nun tarihi hakkında Alman alimleri epeyce uğraşmaktadırlar.        
 
            Miladdan 678 sene evvelinde Bitinya (*) hükümdarları birinci Niku Med ile Tarih için yapılan tedkikler ilerlediği nisbetde bu gibi karanlıklar da aydınlanacaktır. Babası <<Zibeas>>’ın araları açılmıştı. Niku Med Fransa’nın  Tarbözen eyaletinden gelen Gallerden yardım diledi. Babasına galebe çaldı (**) Galler bu suretle memleketlerini Sakarya’ya kadar büyütdüler. Fakat bunlarda üç parçaya ayrıldılar : Bu üç parçadan Tektosajlar’ın hissesine Sakarya,Kızılırmak ve cenubi hududu da Kapadokya ile çevrilen yerler düşmüştü. Merkezleri Ankara idi.  Bu vak‛adan sonra Çorum Miladdan iki asır evvel Galatlar hududuna girdi. Türükmiyenlerin akıbeti hakkında bir şeyler olmadığına göre bunların Gal idâresini kabul ettikleri anlaşılmaktadır.
 
         Mösyö Şarl TEXİER: Lukosiriler’de isti‛mâr fikri vardır diyor.
 
Tavisyum vesâ’ir şehirlerin uzun harbler yetmemiş gibi Salefkos ve Roma istilâsıyla da geçirdiği müdhiş anlardan ötürü baykuşlar yuva yaptığı bu harârabelerden Lukosiriler uzaklaşmak mecburiyetinde kaldılar. Artık büyük şehirler yapılmaz oldular. Yunanlılar’da Asur ülkelerinden geçib Sinop’da nihayet bulan büyük yolu Akdeniz’e çevrilince bura halkı muhit Ta‛biyye vaz‛iyyet-i hariciye tâbi oldular.
 
         Bu yüzden Mösyö Şarl TEXİER;
         Zan olunduğuna göre buranın hükümdâr ve san‛atkârları böyle câhil ve nimü vahşi halk için fa’idesiz gördüler. Diyor ki Küçük Asya mü’ellifi  Isparta  ve Atina medeniyetiyle mukâyese ederek bu fikri ileri sürüyorsa evvela:
 
FARS İSTİLÂSINDAN EVVEL YUNAN MEDENİYETİ.
 
         Sonra: Roma istilâsından sonra Yunan medeniyeti ile karşılık gelmiş, Yunanis-tan’ın coğrafya va‛ziyeti ile Lukosiri iliminkini karşılaştırmış olsaydı bu sözü yazacağı zan edilmezdi.
 
         Zaten şimdiye kadar yazılan eserlerde tamamıyle bi-tarâflığını muhafaza etmiş kaç muharrir sayılabilir? Mösyö Şarl TEXİER’in Anadolu’da Galler için duyulduğu iftiharda bitaraflık çerçevesini aştığına delil değilmidir?
 
         Lukosiriler : Cem‛iyetler meydana getirmişlerdir. Fakat hiçbir vakit uzun zaman devam eden bir cem’iye-i siyasiye te’sisde pek kolaydı.
 
(*) Bolu ve civarı
(**) Hayat Mecmu‛ası sayı 21
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 22

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Etraflarını birçok zengin ve büyük Hükûmetler çerçevelediği gibi Sinop’a giden Asurî yolunun buradan geçişi ayrıca istilâya bir esâs teşkil eder. Bu istilâlar milli mezheb birliğinde meydana getiremedi türkler’in şarkdan geldikleri <<Anâ’itis>> (*) mezhebi Fars ve Yunan mezhebleriyle uzun zaman boğuştuktan sonra yenildi. Bundan ötürü de siyasi teşkilatı esaslandırmayan Anâ’itis mezhebi sâliklerinin birliğini pek çabuk ayırdı.
 
         Lukosiriler de vahdet-i siyasiye’den ziyade Romalı’lar gibi dini cem‛iyyet üzerinde mü‛essir edecek teşkilât meydana getirmek istemişlerdi. Zamanın icâbâtına ayak uydurmaya mecbur olan insanların düşünüşleri bu aykırı yolda birlik kuramadı. Gerek Sakalar’da ve gerekse Türükmiyenler’de bu hal görülür. Fars ve Yunan mezhebleri ise Anâ’itis etrâfında toprakları dağıttı; bu dağıtılmada acı oldu. Zamanın rüzgârları bu birliğin bağlama düğümlerini çürütdü, kopardı.
 
         Farslılar boyundurukları altına aldıkları kavimin içtimâi ve siyâsi hayatları üzerine te’sir etmezlerdi. Hükümdârlar; vilâyetlere kendi akrabalarından ta‛yin ettikleri Satrablar; va’ıstasıyla idâri işlerini düzende bulundurabilirdi. Satrablar; vilayetlerinde tamamıyle hâkim idiler bunlar, yalnız Fars hükümdarlarından korkarlardı.
 
         Fars hükümdarları Satrablar doğrudan doğruya idâm ederlerdi. Bunların işlerini kontrol etmek üzere yanlarında birde me’mur-i mahsus bulundururlardı. Valilerle irtibatı tatarla pek sıkı bir suretle te’min ederlerdi. Kervansaraylarda yolcular para vermeden otururlardı. Adalar kıyısından merkeze doksan üç günde gidilmek mümkündü.
 
ÇORUM’DA ROMALILAR
 
         Gençliğinde büyük hayaller altında dolaşan Pont hükümdârı Mitridâd saltanata vâris olmadığından serserilikle yaşamada bütün acılıkları gördü, çok tecrübeli yetişti.
         Pont hükümdârları kendi asıllarını inkâr etmedikleri gibi Fars mezhebinde âşıktılar. Selçukiler nasıl İran diline muhabbet beslerlerse Pont Satrabları’da Yunanlılar’ı saraylarında hizmet işlerinde kullanırlar, saray içinde Yunanca konuşmalarına müsa‛ade etdiler.
 
         Pont hükümdârları Yunanlılar’la uyuşmağa mecburdular,çünkü Farslılar için onlar kabahatliydiler.
 
         Mihirdâd hem asker hem de edip di. Düşmanları kendisini zehirleyerek saltanatından mahrum etmek istedikleri için azda başlayarak başkasını bir cümlede öldüren zehir kendisine zarar vermez bir hale gelene kadar alıştırır, böylelikle kendisini kurtarabilirdi.
 
         Hükümdâr olabilen Mihirdâd Selefkoslar’dan epeyce yer elde etdi. Bu devirde Anadolu’nun garbında yerleşen Romalılar’ın Publikenlerinden (*) herkes bezmişti.
 
         Yunanlılar isyân etdiler. Romalılar bu isyâna karşılık bütün Latince konuşanları yakalayarak (80.000) kişi öldürdüler, mallarını zabt ettiler. Mihirdâd romalılar’ın bu zulmünü fırsat kolladı, Anadolu’yu elde etdi, Bergama şehrine yerleşti. Ahaliyi beş sene için vergiden afv etdi.
 
         Roma Mihirdâd’a karşı Roma genarellerinden Silla’yı
 
(*) Anâ’itis mezhebi Buda’nın dinidir. Bir nevi insan şeklinde heykele ta‛bd ederlerdi. İbadet için büyük bir meydana ateş yakılır, kurbanlar kesilirdi. Bu mezheb Asya ortasından gelmişti. Bir nev’i mecusi meshebi denilebilir.
(**) Roma zabt ettiği vilayetyerde menabii varidatı vardı. Liman duhuliyesi, gümüş ma‛denleri hasılatı,hayvan resmi,hububat öşürü. Fakat bu vergileri kendi idare etmeyerek Publiken denilen mültezimlere ihâle ederdi.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 23

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

gönderdi. Sillâ Yunanistanı tekrar zabt etdi. Fakat Roma’daki muharebelerden dönen Sillâ’nın yerine <<Felâkos>> Asya’yı seçti. Mihirdâd Felakos’u karşıladı ve onunla konuştu. 20.000 talân – bir nevi sikke- 70 gemi vererek sulh oldu.
 
         Felakos general Kimmiryâ tanafından öldürüldü, Sillâ’da  Kimmiryâ’nın ordusu yanına geldi,  askerler Kimmiryâ’yı  sevmediklerinden Sillâ tarafına geçtiler yalnız kalan Kimmiryâ kendi kendini öldürdü.
 
         Sillâ kışı Anadolu’da geçirdikten sonra Roma’ya döndü. Roma’nın kargaşalığından istifâde eden Mihirdâd ga’ib ettiği yerleri tekrar elde etmeğe muvaffak oldu. Fakat Roma; Lukollus, Avrelyus isimlerinde iki kumandanını Mihirdâd üzerine gönderdi. Bu iki kumandan; Roma’nın ga’ib ettiği yerleri tekrar aldılar. Lukollos kışı Mihirdâd’ın memleketi içinde geçirdi. O kadar çok ganâ’im aldılarki bir öküz şimdiki hesapla 16 kuruşa, bir esir 52 kuruşa satıldı.
 
         Mihirdâd karısı ile hemşirelerini düşman eline düşmemek için kendi kendilerini öldürmelerini söyleyerek kâ’in babası Ermenistan kralı yanına kaçtı. Lukollus iki sene burada kaldı evvelce tarh edilemiyen parayı bulamıyan Anadolu; Publikenlerden çok zulüm gördüler. Ahali vergiyi vermek için kızlarını oğullarını satmağa mecbur oluyorlardı.
 
         Son haddi bulan sefalete nihayet vermek için Lukollus fâ’izin yüzde 12’den fazla kabul edilmemesini te’min etti.
 
         Lukollus Mihirdâd’ın teslimini Tiğran’dan istedi ise de kendisine kral denilmediği için olmaz haberini yolladı. Bu karşılık harple biteceğinden daha evvel davrandı ve hücüm etti. Tigran hazinelerini karılarını almağa vakit bulamadan kaçtı, fakat Roma askerleri itâ‛atden çıktıklarından Tiğran tekrar memleketine ve krallığına sahip oldu. Roma bu sefer, büyük işleri kısa zamanda başaran Pompe’yi  Mihirdâd’a me’mur etdi. Pompe Mihirdâd’a bir gece baskını yaptı, Mihirdâd bir karısını ancak alabilerek Tigran’ın yanına kaçtı.
 
         Fakat bu sefer kabul edilmedi. Mihirdâd başını getirene mükâfat da va‛âd etdi, kendisi de Roma orduğahına giderek sulh istedi. Pompe birçok para karşılığı ile krallığı bağışladı. Kafkas Dağlarından Hazar Gölüne kadar ilerledi.
 
         Mihirdâd bu seferde – İstanbul Boğazına- kaçtı ve oradan Roma üzerine yürümek istedi, yanındakiler kabul etmedi. Pompe Bitinya’yı Mihirdâd’ın oğlu Farnaksa vererek babası aleyhine ayaklandırdı. Mihirdâd düşman eline düşmemek için kendi kendini öldürdü. (Miladdan 63 yıl evvel)
 
         Pompe’nin bu büyük işleri başarma uğraşmasındaki şevkini Roma içindeki kargaşalıklardan ötürü yapamadı.
 
         Pompe, Pont vilayeti ile Kapadokya’yı  birleştirdikten sonra Roma’da Krassos, Jul Sezar’la ortaklaşa << üçlü Hükûmet düzenini >> kurdu.
 
         Bu üç Hükûmet adamları memleketi de aralarında üleştiler. Asya ve Afrika Krassos’un hissesine düştü bu vilayeti daha büyütmet için farslılarla yaptığı harpte el-Cezire – Mezopatamya- çöllerinde ordusuyla mahf oldu.
 
         Garbda Pompe ile Sezar’ın aralarında paylaşma kavgaları oldu. Pompe mağlub oldu, kaçtığı Mısır’da başı kesildi. Sezar Roma’da imparatorluğunu ilan ettiysede müstebid idareye boyun eğmeyen Romalılar kendisini öldürdüler.
 
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 24

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Sezar’ın ölümüyle Roma’da düzen kalktı. Tekrar üçlü Hükûmet düzeni kuruldu. Bunlarda uzun zaman birbirleriyle uğraştıklarından memleket açlık ile boğuşmaya mecbur oldu.
 
         Sezar’ın katillerinden Kasyüs Asya’ya hâkim idi. Üçlü Hükûmetin ordusuyla karşılaştığında kendi ordusu karşı tarafa çekildi. Yalnız kalan Kasyüs kendi kendini öldürdü.
 
         Roma’yı idare eden üçlerden her biri kendi ordusu için yetecek parayı bulmak maksadıyla memleketin dört köşesine dağıldılar. Antovan Fars’a hâkim oldu fakat Mısır’ da kadın hükümdar Kleopatra’ya mahkûm oldu. Bu yüzden yaptığı çılğınlıklar Roma’yı kızdırdı. Oktav’la muharebeye tutuldular. Antuvan’ın ordusu daha çokluk iken idaresizliğinden mağlub oldu Antuvan’da Mısır’a kaçtı. Oktav mağlubun ardını bırakmadı, Mısır’a girdi Antovan kendi kendini öldürdü. Kleopatra’da esir oldu Roma’da zafer alayında bulundurulmak istenilen Kleopatra bir zehirli yılana kendini ısırtarak boynunda zincirle esirler arasına geçmekten kurtuldu. Roma’ya dönen Oktav kendisini imparator ilan ettirdi. İsa Peygamber bunun zamanında dünyaya geldi.
 
ROMA’NIN MAĞLUB KAVİMLERİ ÜZERİNDE SİYASİ, MÜLKİ, İKTİSADİ İDARESİ
 
         Çorum’un eski günlerini iyice anlamak için Roma’nın zabt ettiği ülkeleri nasıl düzene koyduğunu bilmek lazımdır.    
 
         Roma; herhangi bir eyaleti elde ettiği vakit düzen işlerinde uzun boylu bir zorluk çekmezdi. O illerin kavimlerinin bütün kanunlarını muhafaza eder, yalnız para ve asker verirdi.
Küçük Asya’yı elde eden Roma ; Kapadokya ve Pont vilayetlerinden bir cumhuriyet kurmak istedi ise de ne Yunanlılar’ı ne de Farsları sevmeyen Türklerden ötürü düşünce-lerini başaramadılar. Mihirdâd’in oğlunu kendi taraflarına çekerek Pont krallığına dokun-madı.
 
         Roma’nın içindeki kargaşalıklardan istifade ile Farnas isyan etdi; bunun üzerine Romalı’lar Pont’u da  vilayetleri içine kattılar. Buradaki Türk urukları da doğrudan doğruya Romalılara tabi kaldı.
 
         Gerek Pont’da ve gerekse Kapadokya’da  -Çorum havalisinde- Romalılar’a  â’id eserler pek azdır. Bundan anlaşılıyor ki Roma Valileri bu illerde oturamadılar. Farslılar’sa en ziyade Toroslar’dan Anadolu’yu istila etmek istediklerinden Roma valileri çoğunlukla o taraflarda oturur olmuşlardı.
 
         Roma Cumhuriyeti yerine Hükûmetin şekli imparatorluk olduğundan bütün Asya bir vilayet oldu.
 
         Romalılar’da herhangi bir vilayet feth edildiği zaman kumandan senatörlerden mürekkep bir hey’et-i meb‛usanın yardımıyla bu vilayetin hukuk ve vazifelerini gösterir bir nizamname yaparlardı. Fakat bu nizamnamelerde o vilayet ahalisinin menafi‛i değil Romalılar’ın kârı düşünülürdü.
 
         Romalılar bütün kavimleri bir usulde idareye ta‛bi tutmazlardı. Bazı kavimleri bilâkayd ü şard mağlub edilmiş
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 25

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Olduğundan bütün hukukunu gâ’ib etmiş olurlardı. Ba‛zı vilayetler se <<Roma Kavminin haşmetine hürmet etmek şartıyla>> hükümetleri baki kalırdı. Mihirdâd’ın Lukosiri ilini feth ettikden sonraki zamanda Çorum ikinci surette idareye ta‛bi iken bilahare birinci şekildeki idareye mahkum olmuştur.
 
         Roma’nın vilayetler üzerindeki hakimiyeti mutlak idi. Bu hakimiyeti yaşatmak için bir me’mur ta‛yin edilirdi. Bu me’muriyetlere kendisine ta‛yin edilen yolu ta‛kib ile harbe mahsus elbiseler giymiş olduğu halde bir me’mur olduğu vilayete gider ve orada bir sene müddetle hakim-i mutlak olurdu.
 
         Prökonsüllerin yanırda hazinenin idaresi için genç bir me’mur <<Kü’estor>> bulunurdu.
 
         Prökonsüller, konsüllerden daha müsterih-ane yaşarlardı. Çünkü ne verdiği emirlere karşı duracak Tribunlar  (*) ve de kendisini gözaltında bulunduracak senato-ihtiyar meclisi- vardı. Prökonsüller veya pröperatorlar vilayetteki bütün askerin kumandanı idi. Prötüvar denilen mahkemede de hakimdiler. Ehl-i Vatan (**) müstesna olarak her istediğini cezaya çarptırır, hapse atar, idam ettinebiridi. Prökonsüller gittikleri vilayetlerde bir ferman yazar bu ferman kanun kuvvetini taşırdı. Vilayet ahalisine harp için toplanmasını
emrettiği gibi, ne kadar yük hayvanı, azık, silah tedarik edeceklerini de gösterirdi. Prökonsül; Roma kavminin mümessili idi. Yalnız on iki Liktor (*)bulunur idi. Prökonsüllerin müddeti bir sene olub, senenin bitiminde Roma şehrine girerken askeri ünüformasını şeh-rin dışarısında çıkarır öylece şehre girerdi. Hiçbir kimsenin karşı duramıyacağı bu valiler memleketi müstebit bir idare altında kasıp kavururlardı. Kısa zamanda büyük servetlerele memleketlerine dönerlerdi.
 
         Herhangi bir ihtilâs zuhur eden Prökonsül zadegândan toplu mahkeme tarafından mukemesi olursa mahkum olmazladı. Mahkûm olsa da başka memlekete sürülür orada Roma’nın herhangi bir zengin şehrinden topladığı paralarla zevk ü sefâ içinde ömür sü-rerlerdi. Valiler yanlarında birçok tanıdık zadegânı da me’mur olarak götürürler, küçük me’murlar da Çorbacıya kadar yağmadan keselerini doldururlardı.
 
PUBLİKENLER
 
         Romalı zabt ettiği memleketin para getirici kaynaklarını; gümüş ve demir ma‛ denleri,liman giriş gümrükleri,Anadolu gibi mahsulü bol yerlerin ekin öşürüyle doldu-rurdu.
 
         Roma bu para getiren kaynakları doğrudan doğruya kullanıp ayrıca me’mur kullanmazdı. Bunları
 
(*) Roma üç sınıf üzerine mü’essis di. Patriciler, Kliyentler,Plebler. Patrici re’isi ruhani ma‛naya gelen pord’dan alınma bir kelime olup Tükçemizde Atanın mukabilidir. Hükümet kurultayını bunlar teşkil ederdi. Kliyentler mahkeme huzuruna çıkmazlardı. Bu iki sınıfın dışında ne kurultaylara ve nede din du‛alarına girmeyen üçüncü bir sınıf halk vardı ki onlar Plebler di. Bir çok gürültülerden sonra Pleblerin kurultaylarında haklarını aramak için re’is seçmelerine müsa‛de edildi. Bu re’islere << Tribun>> unvanı verildi. Büyük nüfuza ha’iz idi. Evine sığınan her kim olursa olsun kovalanmaktan kurtulur idi.
(**) Ehl-i Vatan Romalı olanlara verilen unvandır. Herkez Ehl-i Vatan olamazdı. Bunların mahkemeleri Roma icra edilirdi. Roma müste‛meratında Romalıların Ehl-i Vatan olarak hukuku muhafaza edilirdi.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  26

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Publiken denilen mültezimlere ihale ederdi. Arazi büyüdükçe Publikenler kendi aralarında bir şirket kurdular bu şirket menâbi‛ vâridatı Roma ile mukavele akd ederek mukavelede muharrer paranın istenildiği anda verileceğine söz verirdi. Bu şirketin Roma’da bir Müdürü bulunur, vilayetlerde de müdür mu‛avinleri ve tahsildarları, me’murları,(**) katipleri bulunurdu. Esirler (*) bol olduğundan en çok bu işlerde esir kullanılırdı. Publikenler ahaliye tamamıyla teb‛a gözüyle baktıklarından hükümete borçlu oldukları sayıdan daha yüksek vergi isterler, vermezlerse habs ederler, köle olarak satarlardı.
 
         Kapadokya borçlarının mütemadiyen artmasından ötürü çok cefa çekti. Borcunu vermek için evladını, kızını satan birçok aile babaları görülmüştür. Faizler [ % 24]’e yükseldi. Anadolu’nun birçok yerlerinde asılanlar çıktı. Fakat boyunduruktan kendini kurtaramadı. Publikenlerin bu zulmünü her kez bildiği halde prökonsüller bile bu zulme karşı duramıyorlardı.
 
         Meşhur feylesof  ve hatib Romalı Çiçeron bu devrin zulümde ne kadar ileri gidildiğini kardeşine yazdığı mektubundan anlıyoruz:
 
         << Müttefikleri mahv eylemeden publikenleri memnun edecek gibi hareket edersek bu muvaffakiyet yüce tanrının eseridir.>>
 
         Publikenlerin bu zulmi yetmiyormuş gibi sermayedarlarında çilesini çekiyorlardı. Bunlar şehirlere yahut krallara % 12’den dâ’ima yüksek para ikrâz ederek, işleyen faizi de üstüne eklerlerdi.
 
         Halbuki ise Çorum civarında ancak sürücülük eden yalnız kaya tuzlarından bir şey çıkarabilen halk birkaç yüz sene bu halde süründü. Bu ağır vergiler Çorum civarında eski Hitit medeniyetini büs bütün öldürdü, şehirler görülmez oldu. Mösyö Şarl TEXİER bu öz Anadolu’nun tarihini yazarken << Yunan medeniyeti her tarafa güneş gibi ışık verirken burasını kabul etmemiştir>>
 
         Fakat tarih gösteriyor ki Yunan medeniyetinden daha yüksek medeniyet çağları yaşamış olan Lukosiri Yunan ve Roma istilasından sonra söndü, nitekim ki; Yunan istilası kendi medeniyetini bile öldürdü. Sonra nasıl bir yaşama hakkı verilmiş idi ki, medeniyet yükselsin. Çobanlık selametli ve kurtarıcı bir yoldu, ormanların kuytu bölgelerine yabancı insanlar girmeye çekinirlerdi.
 
ORTA ÇAĞ İSA PEYGAMBER DİNİ
 
         İmparatorluk Anadolu’da vilayet kuruluşunu bağladıktan sonra İsa Peygamber Dini de dev adımlarla ilerliyordu. Şarktan gelen mezhebin merkezi olan Komana şehri siyasi bir ortalama kazanamadı.
 
 
            Roma’nın meshebi de bura halkını ısındıramadı. Bunun içindir ki Lukosiriler, Türükmiyenler kendi hayatına uygun kurdrete muhtaç bir halde kalmışlardı. Sen Pol ve ma‛iyeti Yahudiler Tarsus’a gelerek
 
(*) sol omuzda bir deste değnek bunların ortasında bir balta taşırlardı – Osmanlı saltanatında yeniçeri ağalarının yanlarında falakacılar bulunurdu-
(**) Esirler en aşağı sınıftan daha aşağı idiler. Feth edilen memleketlerden gelen esirler Roma’nın insanlarından daha çoktu. Esirlikten azad edilen,parası olmayan bir esirin bile en aşağı yedi esiri olurdu. Bu esirler iki sınıfa ayrılırdı : efendilerinin hizmetinde olanlara şehir esirleri denilirdi. Sudanlılar,Dayalar bunlardandı. Bir eve lazım bütün işleri bunlar yaparlardı. Tarlalarda çalıştırılan esirlere köy esirleri denirdi. Bunlarda ayaklarında zincirle çalışırlar,geceleri toprak altındaki kuyularda yatarlardı. Miladdan iki yüz sene sonraya kadar bu esirleri efendileri isterlerse öldürebilirlerdi.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 27

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İnsanları müsavî kılacak esasları neşr ettikleri vakit Anadolu yaylası pek kolaylıkla yeni dini karşıladı. Yeni din insanları esaretten kurtarmıyor onlara sabır ve tahammül tavsiye ediyordu.
 
         Pol esirlere:
 
         << Efendilerinize itâ‛at ediniz>> demiştir. İsa Peygamber dini Allah’ın lütfuna uğramak için Yahudiler ve putlara tapanların yaptıkları gibi kurban kesmeyi ihtiyaç bildirmiyordu. İsa Peygamberin söylediklerini veya yaptıklarını yapmak kâfi idi. İsa Peygamber ise hemcinsine mu‛avenat ve sevgi beslemek; fakirliği, dünyanın gösterişlerinden çekinmeği, şereften kaçınmağı, tevazuyu, hilmi öğütlüyor; bütün insanların ulu tanrı için müsavi olduklarını bildiriyordu.
 
Havâriyun hastalara, fakirlere çok baktıklarından ilk önceleri Hıristiyanlık bunlardan bir de esirlerden ibaret kaldı.
 
Hıristiyan olanlar ayin yapmak için birleşirlerdi. Bu birleşme Yunanca ( İklisya) Kilise isimi verilirdi. Buruda toplananlara bir aile gözüyle bakılırdı. Bu toplanmalar bulunulan şehrin adıyla anılırdı.
 
Bir âdem Hıristiyan olacağı vakit kilise kapısında bulunmağa, ilahileri ve İncil’i dinlemeğe mecbur tutulur, fakat kiliseye girmesine mani olunurdu. Bu ta‛lim devresi bittikten sonra su ile dolu bir leğene daldırılarak vaftiz resmi yapılırdı. Beyaz elbiseyi giymiş olduğu halde eski dini bıraktığını söyleyen bu Hıristiyan’a  << Yeni Doğum Newzad>> denilirdi.
 
Başlangıçta Roma İsa dinine ehemniyet vermediyse de Hıristiyanlığın günden güne çoğalması, resmi mezhebden ayrılmalar Roma’yı telaşa düşürdü. Roma’nın dini; içtihadden ziyade siyasi idi. Umumi merasimde bütün Romalılar bulunmağa mecburdu. Duası olanlar ma‛budlara yemin eder, imparator ma‛buduna tapılırdı. Bu haller herkesi Roma’ya bağlıyordu. Fakat İsa dini bunlara aykırı olmasından ötürü Roma’nın hoşuna gitmedi.
 
Hıristiyanlar, mezarlarda toplanırlar, tiyatroya gitmezlerdi. Birçok Hıristiyanlar Roma’nın ölüm makinelerine soyunarak koştular, Hıristiyanların bu isteği Roma’ yı ürküttü. Bitinya Valisi genç Pilin Hıristiyanlığın ta‛ussubundan usanmış, Roma İmparatorundan emir beklemişti. İmparator Trayyan ise; ne kadar şehirli olsunla olsunlar Hıristiyan olmadıklarını söyleyenleri salıvermesini kendisini saklayarak haber verenlerin sözlerine kulak asmamasını söylüyordu.
 
Bu emre göre de Tan’da pek Çok Hıristiyanlar öldürüldü. Bu idamlarda hâkimlerin arzuları değil; halk herhangi bir tabiatın değişikliği ile Hıristiyanların aslanlara atılarak mahkum edilmelerini isterlerdi.
 
ROMA İMPARATORLUĞU DEVRİNDE LUKOSİRİ  İLİ
 
         Roma; bu büyük hudud içindeki vilayetlerin çok aşaması için Tuna, Ren nehirlerini tabi hudud olarak muhafaza ettiği gibi Fars istilasında Küçük Asya’yı korumak için Toros ve ona tabi silsileler boyunca birçok Kal‛alar yaptırdı. Küçük Asya’nın ise ellerinden çıkmasını hazm edemeyen Farslılar, bu güzel memleketin varidatından istifade için ardı arkası kesilmeden hududu her vakit geçerlerdi.
 
         Farslıların ta‛arruz istikameti Mezopotamya ve Toros dağlarının cenubundan dı. İlliryalı İmparator << Septim Sever>> üç sene mütemadiyen savaşlarda bulundu. Roma’ nın idare-i dahiliyesi pek bozulmuş dini kavgalar;
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  28

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Neron, Kaligula gibi imparatorla-rın bozokluklarını güçlükle yatıştırmaya uğraşan Antonin’ler hududları çiğneyenleri İstanbul’daki gibi karşılayamadılar.
 
         Septim Sever’i müte‛akip hükümetin içinde kargaşalıklar artı. Aleksandır Sever adaleti hakim kılmak için bir çok şiddetli hareketlerde bulundu. Roma’nın bozulmuş olan ahlâkı nokta-i nazarlarını temizlemek için pek şiddetli hareket etti.
 
         Bu imparator zamanında İran’da Sasaniyan hükümeti te’sis etti. Hükümeti kuran Erdeşir Anadolu’yu zabd etmek için şark hudutlarını çiynediysede Aleksandır Sever’in karşı koyması üzerine kendi çitine çekildi. Diğer taraftan Cermanlar Gal ve İllirya’ya girdiler.
 
         Bu karışıklık içinde Roma İmparatorluğu iskemlesi kuvvetlilere kalıyordu. Bir haydut re’isini oğlu Philip de Roma İmparatorluğu iskemlesine oturdu. Fars Şahı Şapoz ile yaptığı muharebede Mezopotamya’yı Farslılara bırakmağa mecbur oldu.
 
         Roma günden güne kuvvetten düştükçe Fars kuvvet ve şevket  te’min ediyordu.
 
İmparator Valerin’i Urfa’da Farslılar mağlub ve esir ettiler.
 
         Roma; bu büyük ülkeyi idarede zorluk çekiyordu. Eski kanunlar bir cinsten olmayan bu insanları bir bayrak altında yaşatamazdı. Avrupa’da bir çok kabilelerin hududları geçtiği yetmiyormuş gibi, Suriye, Mısır ihtilâlleri Fars harekatı bu hükümetin son günlerinin ulaşması çabuklaşıyordu. Hudutların böyle uzun ve kimsesiz tehlike altında bulunmasından ötürü imparatorlar Roma’dan ziyade serhat boylarında oturur oldular. Şarkta Nikumedya’da – İzmit’te- otururlardı.
 
         Tuna nehrihi kabileler birçok def‛alar geçmiş olduklarından bu seli durdurmak için üç tarafı deniz bir tarafı kara olmasından ötürü mürafaası kolay İstanbul şehrini İmparator Konstantin kurarak birçok âsârla süsledi.
 
         İmparator Teodos ise, oğullarına memleketi taksim ederek Arkadyus’a Drava ve Sava nehirlerinin isitkametindeki çizgi garb hududu olarak bütün şarkı verdi. Diğer oğlu Honoryus’a da bütün garbı terk etti.
 
         Arkadyus 18 yaşında Kayser olmuşsa da ikdidarsızdı. Oğlu Teodosyus ise, yedi yaşında hükümdar olduğundan kız kardeşi Polharya na’ibe saltanata ta‛yin edildi.
 
         Dini anlaşmazlıklar, taşaradan ziyade merkezde şiddetini sürdürüyordu. Polharya sarayı kiliseye çevirdi. Tuna boylarına ilerleyen Hunlar, İmparatorluğu çok sarstılar. (*)
 
         İmparatorluk, İstanbul’u kurtarmak için Hunlara birçok defalar ağır vergiler verdiler. Hunların Macaristan içlerinden garba akınlarıyla Şarkî Roma İmparatorluğu kurtuldu. (457)
 
         Bu devirde Çorum’un tarihi ancak Rum tarihlerinde bulunabilir. Fakat onlarda bu memleket ahalisiyle iyice kaynaşmadıklarından buranın ahalisi hakkında fazla malumat veremezler. Bu devirlerde Çorum ve civarı adeta bir sükunet devresi geçirmiştir.
 
            Şarkî Roma’nın saray entrikaları o kadar ileri gitmiş diki  büyük hizmetlerde bulunan Belizer
 
(*) Hunlar,miladdan on üç asır evvel Baykal Gölüne akan Orhun Irmağına dökülen Hun suyunun çevresinde oturduklarından Çinliler bu ismi takmışlardır. Çin Şi-Huang-Ti’nin yaptırdığı seddi geçerek Çin’i yağma etmişler,oradan da garba gelmişlerdi. Şarkî Roma İmparatorluğunu sarsan bu Hunların re’isi Atilla << Atlı Han>> dı.
 
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 29

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İftiralara uğradı. Malı zabt ve kendisi habs edildi. Hapisten zorlukla kurtulabildi. Şarkî Roma saray israfatına para yetiştirmek için bütün vilayetleri sıkıştırıyor, her tarafta ise sefalet azgın dişleriyle insanları kemiriyordu.
 
ŞARKî ROMA
 
         İmparator Teodos’un memleketi oğullarına üleştirmesiyle Çorum – Eski ismiyle Nikonya – Şarkî Roma idaresine geçmiş bulundu.
 
         Şarkî Roma’nın parlak devrini İmparator Jüstünyanus yaşatabildi. Bu: İlliryalı bir köylü çocuğu idi. Âsâkir-i hassaya dahil olmuş, Kostantiniyyede kendini tanıttırabilmişti.
Ordu ve ahali kendisini sevdiklerinden imparatorluk tahtına oturttular.
 
Din gürültülerini bastırmak için Katolikliği iltizâm etdi. Aryuslar’ı (*) me’murluklarda ve orduda kullanmadı. Öldüğünde yerini Jüstinyanus işgâl etti.
 
         Jüstinyanus’un aslı İslav ırkından dı. Yunan terbiyesi görmüştür. Bunun için hilekâr ve haris idi. Fakat kendisinde büyük hülya vardı. Eski Roma İmparatorluğunu diriltmek. Bu fikrini sözden işe çıkarmak için birçok muharebeler yaptı. Ve muzaffer de oldu. Fakat ruhen kendisi zayıftı. Büyük düşüncelerini miskinane tasavvurlarla karıştırır, hükümdarlık mevkiini muhafazaya son derece riayet ederdi. Karısı Teodora meydan oyun cularından iken güzelliği ile kraliçe oldu. Zekası da güzelliği kadar ileride idi. Birçok tehlikeli zamanlarda Jüstinyanus’u kurtardı.
 
         Büyük kumandanlardan Belizer Afrikada, İspanyada büyük muvaffakiyetler göster diysede beri tarafta Farslılardan Kiyanyan sülalesinden Nuşirvan el-Cezire’yi zabt etti.
 
         Nuşirvan; Şarkî Roma’nın din boğuşmalarından istifade ile Nasturiler (**) tarafını korudu. Bu koruma işi din kavgalarını artırdı. Roma’dan uzaklaşan Nasturiler Asya içlerine sokuldular.
 
         Büyük muvaffakiyetler başaran Belizer’de yararlılıklarının karşılığı olarak hapse atıldı. Diğer taraftan korkunç irtikabler orduyu günden güne bir kurd gibi için için yiyordu.
 
         Jüstinyanus’un bu kadar ruhi düşüklüklerine karşı memleket kanunlarını toplaması tarihte ona iyi bir yer ayırmıştır. Hükkâm-ı Kavânine rabt etti. Hukuk talebelerini çoğaltı. Eski Roma ihtişamını resmi dil olan Latince dilinde toplatdı ise de Yunanlılık Roma’yı bel‛ etmiş olduğundan birçok yerlerini Rumca yazdırmağa mecbur oldu.
 
         Sanayi-i Nefiseye de yardımı fazla oldu. Ayasofya Nika İhtilâlinde yandığından mimar <<İzidur>> ile <<Antemiyos>>’un büyük yararlılıklarıyla yeniden ve eskisinden daha büyük olarak yapıldı. Jüstinyanus Ayasofya’yı seyrederken:
 
         -<< Ey Süleyman seni geçtim>> diye kendi kendine gururlanmıştır. Bu ma‛bedin inşaası ahali üzerindeki vergileri artdırdı.
 
         Jüstinyanus’un ölümüyle yerini yeğeni doldurdu. Bunun zamanında ordular, garb imparatorluğuna yardım maksadıyla batıya gitdiler.
 
         İran’ın içini fırtına bulutları kapladığından
 
(*) İsa Peygamber de mahiyet-i İlâhiyenin bulunmadığını iddia edenler.
(**) Mahiyet-i ilâhiye ile Mahiyet-i Beşeriyye’yi tefrik ve Meryem’den Allah’ın Valideliğini kaldırdı
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 30

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

İmparator İran işlerine de karıştı. İsyan eden tarafı kolladı ve onun İran tahtına oturmasına yardım etti. Bu yardımın karşı-lığı olarak evvelce İran idaresine geçen yerlerini geri aldı.
 
         Afrika Valisi kendi oğlunu imparatorluk iskemlesine oturttu. Herakliyus isminde-ki bu imparatordan önce Farslılar Kapadokya’ya girmişlerdi. Herakliyus ordunu başına geçti elden çıkan yerleri geri aldı. Ninova’ya kadar ilerledi.
 
         Şarki Romanın kesimsiz savaşları (628-622) Farslılar da anarşiyi doğurdu.
 
İranlılar bu kargaşalıklardan ötürü Şarki Roma tarafından iyice sıkıştırıldılarsa da Suriye de Arab ordularına malub olan Herakliyus :
 
         -<< Elveda Suriye elveda !>>
 
         Diye Suriyeden çekilişi ile kurtuldular. Bu mağlubiyetten sonra Şarki Roma günden güne uçuruma yuvarlandı.
 
NİKONYA’DA ARAB ORDULARI
 
         Hıdırlık da bir de Çiriş mahallesindeki türbelerde medfun Suheyb-i ibn-i Sinan ile Sa‛ad ibn-i ebi Vakkas Arab ordularının Lukosiri ilinden geçtiklerine bir delildir. Esasen Arab orduları değil, büyük istilâ’i ordular bile Anadolu’nun kurak ve çorak Konya Ovasında tabiatın güçlüklerine uğramamak için Kızılırmağı geçmek ve Toros Boğazlarını aşmak mecburiyetini taşımışlardır. (*) Bunun gibi Arab orduları da Fars istilasını müteakib Toroslar’dan –Anadolu’nun cenubundan – İstanbul üzerine yürümüşlerdir. Bu Arab orduları Akdeniz’i takiben cenubda yürüken yanı korumak maksadıyla bir kısım kuvvetlerini de Karadeniz cephesinde yancı bulundurmuş olması icab eder. Bu maksatla Arab orduları İstanbul fethini tasavvur ettiklerinden Erzurum’u feth etmiş bulunuyorlardı.
 
         Arab ordularının Anadolu’ya gelmeleri Hazreti Peygamberin işaret ettiği İstanbul Feth-i Şerefini kazanmak için vuku buluyordu.
 
         İlk defa Arab ordularının İstanbul üzerine seferleri islâm hükümetinin Hazreti Peygamberin işaret ettiği cumhuriyet sistemindeki idareleri zamanında Hülefayı Raşidin’den Hazreti Osman’ın (R.A.)   zamanı hilafetlerinde 655 yılında vuku bulduğunu tarihler yazıyor.
 
         Yalnız Arab orduları geldikleri vakit Çorum ne halde idi?
 
         İslâm ordularının istilası zamanında Çorum Nikonya ismini taşıyordu. Rumlar burayı Farslılara karşı bir kal‛a olarak bulundururlardı. Büyük epeyce de kuvvetli bir de kal‛ası olduğu <<Çorum’un Fethi ve Melik Danişmend Gazi >> adındaki kitab yazar.
 
         Milli Kütüphane Hafız-ı Kütübi Eşref Efendi bu kitabın Melik Danişmend’in Çorum’u nasıl feth ettiğne kadar olan kısmını istinsah, mütebakiyesini yazamamıştır. Bu eser Çorum’un o zamanki coğrafi vaziyetini tesbit edecek çok kıymetli bir eser olmakla beraber, kimde olduğu öğrenilemedi.
 
         Mir‛atü’l- Tevarih müellifi Süleyman Efendi de Melik Danişmend Ahmed’den bahs ederken << Nikonya yani Çorum şehrini zabd etti>> diyor. Hafız-ı Kütüb Eşref Efendideki müstensih kitabda:
 
         << Mihriban’ın menfuriye kal‛asında habs edildiğin casusu Yahya bildirdi. Melik Danişmend Efrumiye’yi gidelim bulalım dedi. Yahya Çorum Kal‛asındadır dedi. Melik Danişmend Nikonya’dan yana vardılar >>
 
         Bu eserde Nikonya ve Çorum kal‛ası <<Menfuriye>>
 
(*) İskender; fütühatında Konya Ovasının garbından şimale geçerek sonra cenuba inmiştir.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 31

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

diye gösteriliyor. Menfuriye her halde kal‛ada Mihriban’ın olmasından ötürü bu isim İslâm’lar tarafından verildiği kabul edilebilir.
 
         Mü’ellifi ve yazıldığı tarih meçhul bir eserde << Yankonya>> dan bahs ediliyorsa da bunun nereye aid olduğu tasrih edilemiyor.  İhtimâl müteakib sahifelerde Çorum civarında olması lazım gelen Yankonya’ya aid bir malumat vardır.
 
         Çorum memleket hastanesinin hafriyatında << Nikonya>> yazılı bir altın para toprak altından çıkmıştır. Bu para el-yevm Hamid Şakir bey’in nezdindedir. (*)
 
         Bütün bu âsârdan anlaşılıyor ki Çorum şehri şarkî Roma devrinde Nikonya ismini taşıyan büyük bir şehirdi.
 
         Arab orduları İstanbul üzerine hareket-i askeriyye yapmadan önce Suriye’ye vedâ eden Herakliyus zamanında Farslılar Kızılırmak boylarına kadar ilerleyebilmiş se de Herakliyus Karadeniz’den inerek onları geriye püskürtmüştür. Bu vak‛a gösteriyor ki her iki taraf orduları Çorum üzerinden hareket etmişlerdir, bu harblerden ötürü Çorum epeyce ehemniyetli askeri bir yer olmuştu.
 
         Bişr b. Ertât 653 yılında Likya kıyılarında Rum donanmasını mağlûp ediyorsa da karadan yürüyen ordunun nereye kadar gittiğini tarihler söyleyemiyor.
 
         664 yılında Abdurrahman b. Halid kumandasındaki ordunun Bergama’ya kadar ilerlediğin donanmanın İstanbul kıyısına kadar gidebildiğini Arab tarihleri yazıyor.
 
         Arablar, Arabistan yarımadasından dışarıya çıkmak istemiyorlardı. Hazreti Ömer bu fikirde fazla israr ettiyse de kumandanlar seferde elde ettikleri ganimetlerden ötürü Hazreti Ömer’i ikna ettiler.
 
         Muaviye ise siyasetteki pekliği yüzünden kumandanları ve Arabların ileri gelen-lerini bol ihsanlarla kendi tarafına çekti. Arablara daha büyük fırsatlar vermek için büyük seferlere girişti. Ordular her tarafdan yürüyüş yaptılar. Anadoluda’da büyük seferlere atı-lan Muaviye’nin ordusu tamamiyle bir düşman ülkesi içinde uzun bir yürüyüş yapacağından Bişr kumandasındaki donanma Akdeniz’den anaç kuvvetleri takib ediyordu. Bu düşman ülkesindeki yürüyüş için bir kısım kuvvette yancı olarak Karadeniz tarafını muhafazaya me’mûr edilmesi lazım gelirdi. Fakat cenaha me’mûr edilmesi lazım gelen bu kuvvetin hareket-i askeriyyesi için tarihlerde malumat yoktur. Yalnız Suheyb İbn Sinan Hazretlerinin yancılarla beraber bulunduğu anlaşılıyor.
 
         Yan himayesine me’mûr edilen kuvvetin güzüde alplerden toplu olduğu yine Hıdırlık’da medfun Kereb-i Gazi gösteriyor.
 
         Yancılar düşmanı oyalamak için, Osmanlı ordusunda olduğu gibi serden geçtilerden mürekkeb olması icab ederdi. Esasen İranlıları Karadeniz’den muvaffakiyetli vuruşlarıyla bozan Herakliyus seferinin üzerinden pek uzun yıllar geçmemişti. Arab orduları bu ihtimale binaen yanı korumak baskınlara karşı uyanık davranmak mecburiyetinde idiler.
 
         Çorum Ovasına düşen yancı ufak kuvvetler her taraftan kuşatılmak tehlikesine maruz kalıyorlar. Hendek Gazvesinde olduğu gibi yancılar höyüğe istinad ile buradan Kal‛ânın içine ok atmak fırsatını temin edebiliyorlar. Bu müdaafa uzun süre süremiyor, yancılar şehid oluyor. Bu nokta-i nazar hakkında tarihlerde en ufak malumat bile yoktur.
 
(*) Müsveddelerimi meydana getirirken sabık sıhhıye Müdürü Hamid Şakir Bey Çorum’da bulunuyordu. Bu paranın memleket müzesinde bulunması çok kıymetli olurdu.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  32

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 Şayet Suheyb hazretleri Çorum’a gelmişse ancak bu suretle gelmiş olabilir.
 
         Amasya müverrihi Hüsameddin Bey (*) hicredden 92 yıl sonra Emevilerin şark valisi Emir Müslime 80.000 piyade ve 30.000 süvariden toplu bir kuvvet ile Ankara üzerinden, Çorum’dan geçerek Amasya’yı muhasara etmiştir. Amasya muhasarasında mukabil tarafın hücumuna maruz kalarak Çorum Ovasına düştüklenrini orada Suheyb ve Kereb-i Gazi lerin şehadeti vuku bulduğunu bildiriyorsa da Hazreti Peygamberin hayatta bulundukları zamanlarda Suheyb Gazi’nin muhabbeti Peygamberiyye na’il olduğuna göre Muaviye’nin zamanında vuku bulan seferlerde orduda bulundukları daha hakikate yakın olabilir. Şayet bu yıl içindeki savaşlarda bulunması lazım gelirse 110 yaşında ölmesi icab eder ki; bu kadar yaş yaşamış bir muharibin seferin ağır müşkillerine katlanabileceği hayretle karşılanabilir.
 
         Suheyb Gazi musallidir. Bazı mütekkikin Suheyb Hazretlerinin Uhut Gazvesinde müşrikin eline esir düştüğü ve yaşına hürmetle harbe gayr-i mukdedir olmasından bir fidye mukabilinde salıverildiği ileri sürerek Suheyb Gazi’nin Çorum’da medfun olmadığını iddia ediyorlar. (**)
 
         Bu münakaşa Beşiktaş Muhafızı Çorumlu Hasan Paşa’nı zamanı  ikbalinde kaza olan şehrin Sancak Merkezi olmasına istidadı olduğu ileri sürüldüğü vakitlerde  münakaşayı mucib olmuştu. Hasan Paşa büyük zevatın Çorum’da medfun olmasına isitinad ile noktayı nazarını müdafaa eder iken diğer bir kısımda Çorum’un Sancaklığına itiraz ile Suheyb Hazretlerinin Çorum’da medfun olmadığını iddia ediyorlardı. Bil-ahere Hasan Paşa idiasını Kütüphane-i Hümayında mevcut bir eserle isbata muvaffak olduğunu o tarihlerde İstanbul’da bulunmuş olan Çorum ticaranınıdan Darendelizade Ahmed Efendi iddia etmektedir. (***)
 
         Şu münakaşalardan anlaşılıyor ki, Suheyb Hazretlerinin Çorum’da medfun olduğunu dair bir vüsuk-ı tarihiyye mevcut değildir.
 
         Hıdırlığın sabık şeyhi Abbas Efendinin rivayetine göre, Behçetü’l-ahlâk nam eserde Suheyb Hazretlerinin Çorum’da medfun olmadığı ileri sürülmüş bilahare Abbas Efendi müellif ile görüşmeye muvaffak olduğunda Suheyb Hazretlerinin Hazeti Ömer’in şehadetini müteakib üç gün imametde bulunduğunu isbat etmekle Behçetü’l-ahlâk müellifini ikna ettiğini söylüyor.
 
         Suheyb Hazretlerinin Hazreti Ömer’in şehadetinde imametde bulunduğunu Arab tarihleri yazıyor. Behcetü’l-ahlâk Hazreti Ömer’in şehadetinden önce vefaatını söylemişsede Abbas Efendi doğrudur. Fakat Suheyb Gazi’nin Hazreti Ömer’in şehadetini müteakib imamette bulunması kendisinin Çorum’da bulunuğuna bir isbat mahiyeti teşkil ede-mez.
 
         Amasya müverrihi (****) <<Sahabe-i kiramdan Suheyb-i Rumi Medine-i Müneve-re’de medfun Mead’i Kereb-i Gazi İran muharebatında şehit oldukları inde’l-muhaddisin muhakkaktır.>> diyor.(*****)
 
         Pek kıymetli tetkıkat-ı tarihiyye ile meydana gelen Amasya Tarihine itimad etmek lazım gelir.
 
         Suheyb Gazi’nin menakıbını takib edenlerden bir kısım
 
(*) Amasya Tarihi,cilt 2,sayfa 210
(**) Maalesef bu vekai tevsik edecek eserlerin Çorum’da bulunmamasından bu noktalar zayıf kalmıştır. Çorum gençliği bu hususu ileride daha esaslı bir intikad ile tenvir ederler.
(***) Mübet me’hazlar mevcut olmadığından tarihi vekayı kulaktan kulağa nakl suretinden istifadeye çalıştım. Suheyb Gazi hakkında Künhü’l-ahbâr da malumat varmış.
(****) Amasya Tarihi,cilt 2,sayfa 210
(*****) Hıdırlığın sabık Şeyhi,Abbas Efendi Suheyb hazretlerinin Siffin Vak’asında Hazreti Ali’nin emriyle gaza için geldiğini sölyüyor. Halbükü Suheyb-i Gazi Hazreti Ali’ye mualifdi. Tekkenin mensubiyetini coğaltmak için Suheyb Gazi’ye böyle bir istinatda bulunub Aleviler indinde tekkenin kıymeti tesbit edilmek istenildiği anlaşılıyor.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 33

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

tarafda Romalılardan haraç almak üzere geldiğinde şehadeti vuku bulduğunu ifade etmektedirler.
 
         Emir Müseleme’nin 89 Hicri yılında Amasya’yı fethini müteakib çizye itasını kabul eden halkdan tahsilatda bulunmak üzere me’murlar olduğuna dair bir malumat-ı tarihiyye yoktur.
 
         Şuraya kadar gösterilen vekaiden anlaşılıyor ki; Arab orduları Çorum’a gelmişlerdir. Fakat Suheyb-i Gazi’nin Çorum’da medfun olduğuna dair tam ve medellel bir malumat yoktur. (**) bilakis, Medine’de medfun olduğunu büyük bir ekseriyet kabul etmektedir.
 
Hıdırlık Camiide 1306 senesine kadar bakımsız bir halde iken, Çorum’un Sancaklığı mevzuu olduğu yıllar içinde kal‛a yıkılarak taşlarından istifade etmek şartıyla 600 liraya ilin keşfi yapılmış, sonra kal‛a yıkılmaktan kurtularak 1600 liraya yapılmıştır. Camii 1306 hicri yılında başlahmış,1308’de ikmâl edilmiştir.
 
Çiriş mahallesinde ki türbede bulunan Sa’ad b. Ebi Vakkas Hazretlerinin Çorum’ da medfun olduğuna dair tarihlerde hiçbir kayıd yoktur. Galib Çelebi << Nihayetü’l- te-varih ve’l habar >> nam eserinde << Hazreti Osman şehid olduktan sonra amal-ı dünye-viden bir nesneye mübaşeret etmeyib cümle evkatın ta‛ad ve ibadat’a hazır edüb,87 yaşında sene-i hams hansinde Medine’i Münevvere kurbunden afif nam mahalde fevd olub naşını Medine’ye nakl kılınıb Baki de defn olundu.>> 
 
           Çiriş mahallesindeki türbe eskiden yalnız ufak bir çatı ile örtülü iken şube reislerinden İsmail Hakkı Efendi büyüterek burada yirmi kişinin namaz kılacağı kadar bir namaz yeri yaptırmıştır. Türbe evlerin bahçeleri içine saklanmıştır. Sıvaları ve yapısı pek iptida’i dir. Üzerinde hiçbir yazı yoktur.
 
ÇORUM’DA OĞUZ TÜRKLERİ
        
Çorum civarında Miladdan 32 asır önce ilk yerleşen Ural Altayi akvam birçok milletlerin istilasına maruz kaldıkları halde hiçbiriyle tesalüb ve ihtilad etmemişlerdir.
        
Medler; Turani olduğu gibi onları istihlaf eden <<Farslılar sa >> Medlerin yalnız saraylarına yerleşerek Medyelileri bel‛ve temsil etmişlerdir. (*)
 
         Medler’i müteakib Yunanlılar ve arakdan yetişen Romalılar cizye almaktan ileri gidemediler. (**) bu suretle Çorum; bütün saf ruhuyla bünyelerini ve Turan akvamının adatını muhafaza etdiler. Hıdırlık Camiinin yanındaki türbenin altında mevcut ufak deliğe cenazelerin bırakılması Hitit adat-ı kadimesidir. (***)
 
(*) Türk Tarihi M. Şemseddin Bey,1. Kitab,sayfa 95
(**) Miladdan 533 sene evvel Amasya İran’a tabi bir eyalet olub Sevinc Han Amasya hükümetinde devam ile oğlu İmas Han I. Dârâ’ya damad olmuştur. Amasya tarihi,cilt 2,sayfa,144
(***) Türbede mevcut oyuk,93 seferini müteakib hükümferma kıtlık dolayısıyla açıldığı rivayet edilmekte ise de buranın pek eski zamandan kalma olduğu Suheyb Hazretlerinin gittiği Cennet yolundan gitmek için zengin cenazelerinin de o delikten bırakılmasıyla anlaşılır
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 34

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

             Vakta ki; Hazreti Muhammed dinini Oğuz Türkleri bir güneş gibi ışıldattılar, o vakit Çorum yeni dini kendi isteği ile karşılayarak diğer kardaşları gibi yeni dinin ezeli ve ebedi muhafızı oldular.
             
             Emevilerin beyaz elbiselerine karşılık Irak’ta kurulan siyah elbiseli Abbasiler Türk gücüne güvenerek saltanatı Bağdad’da yeşertmeğe muvaffak olmuşlardı. Hazreti Peygamber kabilesinden olan Bağdad sultanları Arablardan o kadar bezmişlerdi ki, Arab dilini bile ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bu çağlarda ise Fars dili revaçta bulunuyordu.
 
Türklerden gördüğü iyiliği unutmayan Abbasiler zaman geçtikçe Türklere daha ziyade sokulmuşlar, ordularını daha sonraları hükümet idare düzenini Türklere bırakıvermişlerdi.
 
            Abbasi sultanlarından Mu‛tasım’ın annesi Türk’tü,idare işlerini ellerine almağa muvaffak olan İranlılarla yeni yeni idare işlerine giren Türkler birbirlerini çekemezler ve uzlaşamazlardı. Mu‛tasım İranlılara itimat etmedi. Tamamiyle Türklerin kılıç ve kalem işlerine güvendi. Abbasi saltanatının kuruluşuna kadar Orta Asyanın isteblerinde Çinlile-re askerlik etmekle geçinen Türkler, Abbasilere askerlik yapmayı daha karlı buldular. Bu-rada hem servet bulacaklar ve hem de hiç sevmedikleri İranlılardan intikam  alacaklardı.
 
          İranlıların Şiiliğe olan rağbetlerine karşılık, Türkler de Hanefi Mezhebi daha fazla bir alaka uyandırıyordu.
 
Türkler Bağdad’ta o kadar çoğaldılar ki artık bu şehir onları taşıyamaz oldu. Samarra şehri, (*) Türk karargâhı oldu, burada yalnız Türkler oturur oldu. Bağdad sultanları bile Samarra’da oturmaya mecbur olmuşlardı. Sultanlardan Mansur, Mehdi,

 

 
(*) Samir adlı bir kimse Irak’da Asurilerden önce hükümet te’sis etmişti. << Samir Han b. Tiraz Han,şimdiki Bağdad civarında bir belde bina ve oraya (Samirad) namını ita ederek merkezi hükümet ittihaz ettiği >> cihetle Samarra beldesi Turanlılarca meşhur ve muhterek olub mu’ahheren harab olmuştu. Türklerin hitta-i Irakiye’de nüfuz avdet etmekle Sermenay  namıyla tesmiye edilen şimdiki Semarra kasabasının yeri imar ve tahdid edilmesi Samarra belde-i kadimesinin ihyası hatırasına mübdeni olmaktadır. Samir’e zeha’ir-i öşriyye ambarına derler. (Amasya Tarihi,cilt 2,sayfa 112)
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 35

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Harunreşid zamanında (*) Arablarla Bizanslılar arasınad vukua gelen muharebelerde bozguna uğrayan Arablara mukabil Türklerin fevkalade sebatıyla galibiyet te’min edilebiliniyordu.(**)
 
İslâm Türklerinse parça parça Roma sınırlarına yerleşmelerine kafi gelmiyordu. Bu çağlarda, Tan’da daha büyük bir kabile batıya akmaya hazırlanıyordu. Bu kabile, Oğuz Türklerinden Selçukiler’di.
 
Selçuk hanedanını te’sis eden ( Salçuk) bey, Palu’nun (***) medhalinde otururdu. Selçuk’un ceddi (****) Böğü (Büğü) (*****)  <<Geyik-Celyan>> denilen bir derebeyinin subaşı sı idi. Sanatı memleketten harice atlı asker göndermek idi.
 
         Selçuk efendisi Böğü ile kavga etti. Böğü’den kuvvetli olmadığı için, iyi Türkün yapacağı bir iş olan Kazaklığa sapdı. 100 atlı ile Maveraünnehir’e girdi. Samanilerin sonuncusu paranın azlığından para karşılığı arazi veriyordu. Selcuğa’da Taşkent’in şimalin de yer gösterdi. Selçuk’ta oraya yerleşti ve İslâm oldu 961.
 
         Selçuk, bu ufak yerde yerleştikten sonra civara taşmaya başladı. Selçuk ihtiyar olduğundan torunlarını kumandanlıklarda kullanıyordu. Bütün civardaki Türk ulusları Selçuğun bayrağı gönderine sarılıyorlar, Selçuğun kuvvetini artırıyorlardı. Samaniler’de Selçuklardan yardım diliyorlardı. Yaşlı olan selçuk’un ölümüyle torunları doğrudan doğruya ordu kumandanlıklarında kaldılar.
 
         Günden güne sayıları artan Selçukiler, bütün komşu devletlere düşüncelerini titretiyordu. Karahanlıoğulları ile Oğuz oğulları arasında büyük muharebede bozgunluğa uğradılar, Maveraünnehirden Horasan’a çekildiler. Yanlarındaki süvarilerin sayısı,1000’i bulamıyordu. Fakat bu Kazağın ma‛iyetine hergün yeni yeni aşiretler geldiğinden günden güne çoğalıyorlardı.
 
         Askeri çoğalan Selçuk’un torunu Tuğrul Nişabur’u zabt ile istiklalini ilan etti. 1037
 
         Samani Hükümdarı, Sultan Mesud kuvvetli bir orduyla Tuğrul üzerine yürüdüysede kumandanlar Tuğrul tarafına geçtiklerinden Samaniler bozuldular. Selçukiler de Ho-rasan’ı zabt ile Tuğrul Bey kendi namına hutbe okutdu. Harezm ilini de elde eden Tuğrul
 
(*) Hazreti Peygamber dünyaya gözlerini yumduğu vakit,kendi yerine geçecek kimseyi göstermemiş olduğundan İslâlar toplanarak Hazreti Ebu’bekr’i Halif tain ettiler, tayin edilen bu halifeler o İslâm cemaatinin vekili idi. Hazreti Ali’den sonra hilafet babadan oğula kalarak heyeti umumiyenin arzu ve talebleri sorulmaz oldu.
         İslâmiyetin ilk yıllarında hükümet doğrudan doğruya dini bir birlik üzerine kurulmuştu. Fakat zaman devlet makinasının din hakimiyeti ile dönmeyeceğini gösterdi. Muaviye bunun için siyaseti ve dini birleştirdi. Çürkü efkar-ı umumiyye dinin felsefesiyle yeni yeni uğraştıkları bir zamanda,bu kuvvet bırakılamazdı. Fakat hükümdarlarda imamlık işleri görülmez oldu.,onlar artık yalnız siyasetle uğraşarak hükümet düzenini başarttılar. Bunun içindir ki Muaviye saltanatının başladığı süreden itibaren hilafet de kalkmış olduğundan Bağdad sultanına Halife Mansur,Halife Mu‛tasın terimlerini kullanmıyorum.
(***) Umzriyye Ankara Muharebesi Türk Şeceat ve basiletini isbat etmiştir.
(****) Kaşgar civarı.
(*****) Salçık bir Moğol kabilesinin ismidir. Böğü Hana giden <<Hatakin>> ailesi Böğü Salcığıdan Salcığ ve Bodancar,Budencir den,<<Burcigin>> zuhur etmişitir.  ............... sayfa 71. Selçukiler soyca üçüncü asr-ı Miladide Çegiz hana ...............Çengiz bir Burcigin idi. Semire cinsin Türk Hıristiyan mezarlığının 1316 Miladi 715 Hicri tarihli lahitlerinde Bögü yahud Buğüz ismi meşhubdur. Bilan <<Beylan>> da burası Burgus’un oğlu Genç Kara Hasan’ın mezarıdır. Eski Selçuk Türkçesi’yle el yem müsteamel olan yeni Altay ve Tilavet Türkçeleri .................. Necib Asım ,Türk Tarihi ,sayfa 245
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 36

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

         Bey İran hükümetini kırarak Azerbeycan’ı istila etti.
 
         Sultan Mahmud-ı Gaznevi’den sonra Bağdad sultanları desteklenecek kuvvetli bir hükümete muhtaçtılar. Selçukilerin komşu olmasını fırsat kollayarak müracaad edilmeden büyük unvanlar, rütbeler Selçukilere yağdırıldı.
 
         Tuğrul Bey, kuvvetli hükümetini- gölgeye benzeyen-  hilafetin ma‛nevi nüfuzu himayesinde kuvvetlendirmek siyasetini ta‛kib etdi. Bağdad Sultanı Ka’im Bi emrillah’a  karşı daima hürmetkârane hareket ile Bağdad’a kadar giderek emir-ül-ümeralığı aldı. 1055
         Tuğrul Bey, zabt ettiği bu büyük ülkeyi vilayetlere taksim ederek valilerini kendi akrabalarından ta‛yin ediyordu.
 
         Azerbeycan Valisi İbrahim Yınal 1048 senesinde Trabzon’a kadar Rum memleketini zabt ile büyük ganimetlerle memlekete döndü. Selçukiler hükümet işlerinde dini siyasetle karıştırmamış olsalardı batıya doğru genişlemeleri daha çabuk olacaktı. Fakat halife ile uzlaşma ve halifelerden unvan kapma sevdaları Selçukilerin yol almalarına gevşeklik getirmişti. Tuğrul Bey’in ölümünden sonra, yerine geçen Alpaslan babadan kalan hududu daha genişletdi. Bu yerler Şarki Roma zaranına olduğundan elden çıkan Kal‛aları geri almak için İmparator Diyojenin’de (*) başında bulunduğu ordu alt oldu imparator da esir düştü. 1071
 
         Alpaslan gün doğusundaki illeride unutmadı. Ceyhun civarındaki kardeşlerini de bir idare altında toplamağa uğraştı. Bu işte engel olan Yusuf-ı Harezmi  tutulub Alpaslan’ın huzuruna çıkarırlarken,yanına gelirken ellerinden kurtulmak istediğini gören Alpaslan bırakmalarını emretti. Fakat,Yusuf’un intikam hançerinden kendini kurtaramadı şehid oldu.
 
         Alpaslan’ın oğlu Melik Şah babasının tahtı ile nizâmü’l-mülk adındaki vezirine malik oldu. Bu vezir çok akıllı idi, Melikşah’da milletin iyiliğine uğraşır hükümdarlardan olduğu için vezir ile padişah birbirlerine denk oldular. Alpaslan’a vezir için birçok def‛alar iftiralarda bulundularsa da, Aypaslan her şeye çarçabuk hükm edenlerden olmadığından vezirini yanından ayırmadı. Vezir ile hükümdar aynı sene içinde öldüler.
 
         Alpaslan’ın Türklüğe hizmeti büyük olmakla beraber memleketi taksim etmek gibi yolsuzlukla koca Türk ülkesini böldü.
 
DÂNİŞMENDLİLER
 
         Bu devleti Gazi Ahmed b. Ali b. Nasr adında bir Türkmen kurdu. (*) Türkmenler içinde bilgisi ve yararlığı ile tanınmış olduğundan – o zamanın modasınca Farisi dilinde ( Bilgiç) manasına gelen - <<Dânişmend >> lakabı takılmıştır.
 
         Seyid Battal Gazi hemşiresini Malatya Emiri’ne vererek bundan Nazırü’l-cemâl adlı bir kız dünyaya geliyor. Bunu Türkmenlerden Ali b. Mızrab adında birisi alarak bu çiftden Melik Dânişmend dünyaya gelmiştir.
 
         Selçukiler Rum diyarına yaptıkları akınlarda Dânişmend Ahmed mensub olduğu Türkmen (**) kabilesiyle bulunmuş ve
 
 
(*) Bizim tarihler Ermanos Romanos diye yazarlar. Türkçe de <<R>> ile başlayan kelimelere <<R>> den evel << E>> ilave edilir. Rum=Urum denildiği gibi.
(**) Türk tarihi,Necib Asım Bey, sayfa 200
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 37

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Bu civarı iyi tanıdığından bu bilgisinden Alpaslan çok istifade etmiştir.

         Alpaslan Dânişmend’in yaptığı yararlılıkların karşılığı olarak Sivas ve civarını yurt olarak verdi. (*)

         Alpaslan’ın muzafferiyeti üzerine telaşa düşen Bizanslılar Türk diyarına akınlara başladılar. Dânişmend’in amcası emir Ömer’in oğlu Tursun Melik Dânişmend Ahmed’i teşvik ile garba akın etmek üzere Bağdad Sultanına Eyüb ve Süleyman adında iki elçiyi gönderdiler, bu elçiler gazaya müsaade istediler. Bağdad Sultanı müsaade fermanını gönderdi.

 

         Zamanın siyasetine dikkat edilecek olursa, Bağdad sultanlarının ortaya döktükleri mezheb gürültüleriyle kendi postlarını ne gibi yollarla ga’ib etmemek istedikleri görülür. Bağdad sultanlarından Bağdad ve Samarra arasındaki kısa yolu emniyek altında bulunduracak kuvvetleri yomken muharebe için fermanlar ısdâr ediyorlar, Bağdad sultanları saraylarındaki masrafları yeni yeni türeyen adsızlara verdiği fermanlara mukabil hediye olarak gelecek ganimetlerle karşılık getiriyorlardı. Bağdad’dan ferman üzerine Melik Dânişmend ve Tursun için orduyu toplamak güç olmadı. Her taraftan birçok Alpler <<Kahramanlar>> Malatya’ya toplandı.
 
         Toplanan bu orduyu bir koldan yürütmek karşı tarafında bütün kuvvetlerini bir yere toplayacağından düşman kuvvetlerini toplu bulundurmamak için orduyu birliklere ayırarak iki koldan Rum diyarına akın için ayırdılar. Tursun Bey 20.000 kişi ile Ankara, İstanbul üzerine Melik Dânişmend Ahmed’de Tokat,Niksar,Nikonya –Çorum- üzerinden akınlarını yürüteceklerdi.
 
         Tursun 20.000 kişilik ordusuyla İstanbul’a kadar yürüdü. (**) hatta Karadeniz Boğazından geçen gemilerden vergi aldılar. Fakat, Melik Dânişmend Ahmed kendisiyle irtibatı te’min edemedi. Orada yalnız ve hiçbirtaraftan yardım görmeksizin kaldı. 1092. Mir‛atü’l-tevarih Tursun Beyin Alemdağında bir Kal‛a inşa ederek geri kaçmak ardından ise orada bir kişi kalmayana kadar Romalılarla çarpışa çarpışa şehid olduklarını bildiriyor.
 
Melik Dânişmend’de aynı sayıyı bulan kuvvetle akına başladı.
 
         Melik Dânişmend’in bu seferlerini <<Çorum’un Fethi ve Melik Dânişmend>> adındaki el yazma kitabda yazar. Bu kitabı kimin yazdığı ve hangi tarihte yazıldığı bulunamadı. (Çorum) Milli Kütüphane Hafız-ı Kütübü Eşref Efendinin kopya ettiği bu deftere ne fa’ideki Melik Dânişmend’in Çorum üzerine asker gönderdiği yere kadar olan kısmını yazabilmiş, geri tarafını tamamlayamamıştır.
 
         Karacaköylüoğlu İsmail Efendinin 1320 Hicri yılında yazdığı <<Melik Dânişmend Gazinin Fi-Sebil ettiği gazavat cem olunmuştur>> adındaki kitabta yutarıda yazanı ve yazıldığı yılı belli olmayan kitabtan çıkartıldığı anlaşılıyor.
 
 
(*) Türkmen isminin nasıl kullanıldığı hakkında bir çok rivayetler vardır :  1- Türklerin bir gün içinde İslâmiyet’i kabul etmeleri üzerine << Türk-i İmân >> dan geldiğini ; 2- İskender Tarkistan’a asker gönderdiği vakit bir kısım Türkler bunlara karşı durduğundan İskender bunlara <<İnan Türkmânend>>  -Türklere benziyor- dediğinden ötürü Türkmen dendiğini söylerler. Bu rivayetler masaldır. Karaman << Kara adam>>,Dizman –Adizman- <<Ayrı adam>> karşılığı gibi.
 
(**) Gerek Selçukiler’de ve gerekse Osmanoğullarının akınlarında kazanılan bir yer büyük kumandanına tımarlık ve arpalık olarak verilirdi. Orhan Gazi zamanında Akçakoca’ya verilen Kocaeli gibi.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 38

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Melik Dânişmend önce Sivas Kal‛asını zabt etdi, yıkılan duvarlarını tamir etdi. – Sivas Selçukiler tarafından zabt edilmiş iken tekrar Romalıların eline geçmişti- çokluk Türk Hükûmetlerinde görüldüğü üzerine merkezi idareyi da’ima düşmana yakın seçmek düşüncesi Dânişmendlilerde de oldu. Elde edilen Sivas merkez oldu.
 
         Romalılar Sivas’ı Selçukiler devrinde bastıkları vakit birçok Türk esirlerini de beraberlerinde götürmüşlerdi. Bu esirler arasında Sivas’ın ileri gelen alimlerinden Abdurrahman’ın karısı ve çocuklarını da beraberlerinde sürüklemişlerdi. Esirler kumandanlara bırakıldığı için Göçgüncü – Kerçmen olsa gerek.-  Beyi de Abdurrahman’ın karısı ve kızını yanında alıkoyuyor. Kızın annesi esaret acısına dayanamıyarak ölüyor, kızını 7 yaşında kimsesiz bırakıyor.
 
         Kız büyüdükçe hem güzelleşiyor ve hem de birkaç erkeğin kuvvetine üst gelecek derecede kuvvetli oluyor. Bey bir gün arazisini gezerken çobanlık etmekte olan kızı görüyor ve aşık oluyor. Derebeyi 40 karısının bulunduğu haremine kızı da koyuyor. O vakte kadar çocuğu olmayan Rum Beyinin bu kızdan bir oğlu oluyor. Abdurrahman’ın kızından dünyaya gelen Artuhi büyüdüğünde Amasya’da bahçeler arasında gezerken Amasya Beyi Şeddad’ın kızına aşık oluyor. Babasının ölmesiyle de yalnız kalan Artuhi kızı babasından istiyor. Şeddad kızını verecek iken Rum Tekfuruna yakınlığı olan Nikonya -Çorum - Çorum Beyi Nastor’a verecek oluyor ve Artuhi’den vaz geçiyor. Artu-hi ise aşkından kızdan ayrılamaz oluyor.
 
         Şehre yakın bahçelerde bir ağacı kendisine mesken ittihaz ile gecelerini o ağaç da gündüzlerini de kızı görmek için fırsatlar kollamak üzere bahçelerde geçiriyor.
 
         Sivas işlerini düzene koyan Melik Dânişmend Ahmed Amasya’yı da zabt etmek üzerine ordusuyla yürürken ordunun başından ayrılıyor, güzel bir ovaya düşüyor. (*) Yeşil ovanın güzelliği karşısında Tanrısına yakarışlarını – dualarını- iletmek ihtiyacını hisseden Melik Danişmend gölgesi serin ağacın altında bulutları kırmızıya boyayan güneşin kızıl ışıkları altında namaza doğruluyor. Henüz namaza yeni başlamış idi ki; toz duman arasında bir atlının kendi bulunduğu tarafa geldiğini seziyor. Namazını bitiren Danişmend Ahmed atlı ile çarpışıyor. Her ikisi de uzun savaşlardan sonra yorgun düşüyorlar. Ertesi sabah tekrar savaşmak için geceyi beraber geçirmek üzere orada kalıyorlar. Uzun bir susmadan sonra âşık Artuhi derdini döküyor.  Amasya Beyinin kızını sevdiğini söylüyor. Melik Danişmend ise:
 
         - Kızı sana alıverirsem Müslüman olur musun?
 
         Artuhi:
 
         -Çoktan Müslüman ım cevabını veriyor.
 
         Geceyi sevnç içinde geçiren Artuhi sabahı zor ederek güneş doğarken yanında Melik Danişmend de oduğu halde Amasya’ya doğru ilerlerken birçok atlının kal‛adan çıktıklarını görüyorlar.
 
         Gizlendikleri yerden bir köylüyü soruşturdular. Köylü bu alayın Şeddad’ın kızını gelin götürdüğü cevabını veriyor.
 
         Gelin alayı önlerinden geçerken Artuhi ile Melik Danişmend bu kafilenin içine yalın kılıç girerek mütemadiyen vuruyor, öldürüyorlar... Şeddad’ın kızı Efrumya ise bahçeler arasında Artuhi kendisini gördüğü vakit o da görmüş ve ona âşık olmuş bulunuyordu. Kendi isteğinin zıddına başka birine verilirken Artuhi’nin
 
(*) Mir‛atü’l-tevarih
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 39

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Narasını işitince yanındakilerden aldığı kılıcı ile meydana atılıyor, fakat kılıcı ne Artuhi’nin  ve ne de Danişmendin üzerine değil kendi taraftarları üzerine inib kalkıyor. Birden bire yapılan bu baskından kafile ürkerek geri çekiliyor. Bu fırsatdan istifade ile gelini de beraberlerine alan Danişmend Ahmed’le Artuhi firara muvaffak oluyorlar.
 
         Geriden yardım gören kafile kaçanların arkasına düşüyor. Firariler bir tepeye sığınmak mecburiyetinde kalıyorlar. Gece de bastırdığı için takipciler tepeye çıkamıyorlar. Uzaktan ilerleyen bir kıt’a Danişmend Ahmed’i ümide düşürüyor, bu ordunun gelmesiyle firariler kurtulabiliyorlar. Hafız-ı Kütüb Eşref Efendideki kitabdan alınma olan bu parça bir masal olsada bundan Artuhi’nin bir minnet altında Melik Danişmend Ahmed’e bağlı kaldığını ve Artuhi’nin de sonradan İslâm olduğunu gösterir. (*)
 
         Amasya tarihinde (Cilt 2,sayfa 262) <<Türk Beylerinden Hükûmet Artukiyye  mü’essisi olan Emir Artuk’un kölesi iken azad edilmiş Horasan Erenlerinden bir kahra-man olduğu cihetle (Artuki,Artuhi,Artuthi) diye yâd olunurdu. Rum lisanına ve adab-ı mu‛aşeretine vakıf bir delikanlı olduğu münasebetle Amasya Valisi Şeddad’ın kızı Ape-buni mükerreran Rum kıyafetinde görüb,aşık olmuştu.>> diye bildiriyor.
 
         Hâlbuki yukarıda bahsettiğimiz her iki kitabda bunun aksini yazıyorlar. Amasya tarihi de bir aşk mes’elesini bahsediyorsa da Artuhi’yi Artuklardan gösteriyor. Bu noktada eldeki kitablardan ayrılıyor. Necib Asım Bey, Türk Tarihinde sayfa 401 << İltekin yahut Artuhi’nin oğlu (Hilafet) Kendisini vezir etdi. >> diyor. Mü’ellifi meçhul kitabla Karacaköylüoğlunun kitabında Artuh’iyi türk kanına yaklaştırmak isteğine nazaran her iki kıymetli tarihçilerinin yazdığını kabul etmek daha doğrudur.
 
         Esasen pek çok kıymetli kitablarımızda <<Mitolojiye – hurafata >> boğulmak suretiyle kıymetlerini ga’ib etmiyorlarmı? Çorum’daki bu iki kitabda masala boğularak kitabın yüksek olmak gelen kıymeti düşürülmüştür. Melik danişmend Ahmed Gazinin ilk muvaffak öuruşlarından sonra Turhal, Tokat Kal‛alarının kapıları Oğuz Türklerine açıldı. Bu Kal‛alardan sonra – Karkariye (**) kal‛asına birleşen Danişmendliler Mihriban ile Artuhi’nin düğününü yüzlerce deve ve sığır boğazlıyarak pek tantanalı yaptılar. Düğünün üstünden üç gün geçmiş idiki Şarki Romalıların büyük ordularıyla Tokat üzerine yürü-dükleri haberi geldi. Bu ilerleyen kuvvete Şeddad’ın yardım için geldiğini haber alan Melik Danişmend ordusundan ayırdığı bir kısım kuvveti Artuh’i kumandasında Efrumile – Mihirban – ve Süleyman’ı da yanlarına vererek Çorum Beyi Nastur’un üzerine yolladı. Melik Danişmend Ahmed’de Şeddad’ı bozdu. Artuhi kumandasındaki kuvvette Nastor’u bozguna uğrattı ise de Mihirban esir düştü. Melik Danişmend Ahmed Mihirban’ın Çorum Kal‛asına habs edildiğini casusu Yahya tarafıdan haberdar oldu. (***) Romalıların elinde destek olacak birkaç kal‛a kalmış oluyor,bunların içinde ileri karakol vazifesi gören Çorum kıymet-i askeriye nokta-i nazarından birinci derecede ha’izi ehemniyet’di. Melik Danişmend’in 18.000 neferden toplu ordusuyla düşmanın sığındığı Çorum Kal‛ası üzerine yürüdü.
 
(*) Bu kitab her ne kadar masallara boğulmuş isede içindeki birçok yazılar tarihi vak’alara tamamiyle karşılık gelmede,yalnız yıl sayılarında ufak farklar görülmektedir.
(**) Baş Çağdaki ismi Zela idi. Sakalar burayı Ana’itis şerefine ma‛bed itdihaz etmişlerdir.
(***) Yazma kitabdan.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  40

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Nastora civardan da birçok yardımcı kuvvetler gelmişti. Melik Danişmend’in hareketini işiten Nastor Çorum Kal‛asına kapandı.
 
         Çorum Kal‛asının Romalılar zamanındaki eserleri saat kulesi civarında evler altında kalmış bir temelin şimalinden cenuba doğru indiğine göre, şimdiki çarşının (Çöplük) bulunduğu yerde olması lazımdır. Zaten de Danişmendlilerin zabt ettiği Çorum Kal‛asının şimdikinden daha vâsi‛ olduğu içindeki askerlerin çokluğu ile anlaşılır.
 
         İşte Nastor bu kal‛ada uzun müdded Dânışmend Ahmed Gaziye karşı durdu. Mir‛atü’l-tevarih << ba‛de Nikonya ki Çorum’dur. Muhasara ve zahmetle zabt etti ve asker-i İslâm gana’im ve esir ile na’il oldu>> yazısıyla << Çorum’un Fet’hi ve Melik Danişmend>>  ser levhasıyla başlayan kitabın mâba‛dını tamalamış oluyor. Türk azmi bu kal‛anın kapılarını da açtırdı. Oğuz Türklerinin tuğları kal‛a bentlerinin üzerinde sallandı. Nastor esir Mihirban esaretden kurtuldu.
 
         Eski Çorum Kal‛asının o vakitteki şehrin kenarında olduğu yine mezkur eserden anlaşılıyor. El yazma bu kitab Çorum Kal‛asına <<Menfuriyye adını veriyor ki bu; yanlışlık neticesinde gösterilmiştir. Merfuriyye Gümüş Kal‛asıdır.>> bu yazma kitablar Menfuriye yi (*) Menfurya suretinde göstererek Çorum’a da yakın olmasından ikisini karıştır-mışlardır. Halbuki ise,aynı kitab Mihirban’ı Çorum Kal‛asından kurtuluyor gösteriyor. Bu kal‛ada kurtulduğunu göstermemiş olsa idi, Mihirban’ın Gümüş Kal‛asına nakil edilmiş olması icab ederdi. (**)
 
         Aynı kitab, <<Çorum’un yeni liyadine >> den bahs ile Mihirbana sarkıntılık etmediğini bildiriyor ki, kal‛anın ayrıca yeni bulunması kal‛anın pek ufak olmadığını tasrih eder.
 
         Çorum’u zabt eden Melik Danişmend burayı liva teşkilatına dahil ederek, Türk-menlerin Alayuntlu neslinden (***) teş‛ib eden Çorumlu Oymağı Re’isi İlyas Beye tevcih etdi.
 
         Çorum – Çorum eski Türkçede Meserret, memnuniyet manasında olan Çarum kelimesinin yanlış kullanılışıdır. Memnun ve meserrür olan kimseye <<Çarak>> denir. Meşhur Çaruklu oymağı Çaraklı kelimesinin yanlış kullanılışıdır. (****)
 
         Bu hususta tetkikat icra eden Vilayet Tahrirat Kaleminde Salim Bey 700-800 tarihli vakfiyelerde Çorum <<Çorumlu>> suretinde kullanıldığını gördüğü gibi Amasya Tarihini de yazan Hüsemeddin Bey Çorum’da yaptığı tetkikatta 1000 Hicri yılına kadar olan vakfiyelerde Çorumlu olarak şehrin ismi kullanıldığını söylüyor. Zaten de Karacaköylüoğlunun yazma kitabında da <<Gaziler Melik’e du‛a ettiler. Ol şehrin kavmine Çorumlu derler >> diye yazar.
 
         Çorum ismi etrafında birkaç rivayet vardır.
 
1-Kılıçaslan Şah Çorlu hastalarını oğlu Yakub Mirza ile Gönderib bunlar iyi olduklarından Çorlu’dan alınma olduğu.<<Evliya Çelebi Seyahat namesi.>>
 
         2- Danişmendliler zamanında İmparator ordusundan olanlar Kal‛anın içindeki İslâmlara mezalim yaptıklarından <<Cür-rüm>> den alınma olduğu.<< Şehir halkının ağzından>>
 
         3- Ovanın dağlar arasında bir uçurum halini andırmasından <<Şehir halkının ağzından>>
 
(*) Eşref Ertekin’in elindeki tamamlanmamış yazmadan
(**) Karacaköylüoğlu da böyle yanlışlığa düşmüştür.
(***) Alayuntlu Alaatlı demektir. Yund yabani kısrak manasında olub,ata dahi denilir. İsfandiyarlılar bunlardandır. Amasya Tarihi,
cilt 2,sayfa 41.
(****) Amasya Tarihi,cilt 2,sayfa 276
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 41

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

         Bu rivayetler Amasya Tarihinin bilgisini çürütecek mahiyette değildirler.
 
         Anadolu’nun birçok memleket adlarında olduğu gibi Çorumlu oymağının isminden takılı olması daha sahih ve kavi bir delildir. Nitekim ki, Çorum civarında bir çok köyler Türk oymaklarının adını taşımaktadır.
 
         Danişmend tarihi ismini vereceğimiz Eşref Efendinin yanıdaki müstensih yazmanın müteakib ve yazılamayan kısmında bu husus için daha faideli malumat (*) olması lazımdır.
 
         Çorum Kal‛a duvarları üzerinde Oğuz Türklerinin tuğları görüldüğü anda Melik Dânışmend Ahmed Gazi’nin de oğlu dünyaya geldiği müjdesi geliyor. İsmi de Melik Gazi dediler.
 
         Çorum’un Danişmend Gazi tarafından zabtına müteakib bu şehir Oğuz Türklerinin elinde tamamıyla kaldı mı? 
 
         Yukarıdaki suale verilecek cevab kat’i olamıyor. Tarihler ise bu noktayı ışıldatamıyorlar. Biz gerek rivayetlerden, gerekse birbirini tutamayan vekaiyiden bu hususu tenvir edelim:
 
         Tokat Kal‛asının zabtından sonda kal‛a içindekilerin Melik Danişmend Gazinin başka bir yerde uğraşmasından istifade ile kal‛a dahilindeki İslâmları şehid etdiklerini tarih bildiriyor.
 
         Çorum’da ise buna yakın rivayetler vardır: Cürrüm mes’elesi de şehrin zabtını müteakib Romalılar tarafından İslâmlara karşı zulüm vuku bulduğunu gösteriyor. Me’hazlarımız sa kal‛anın fethini müteakib bir yıkılma hadisesinden bahs etmiyorlar. Halbuki ise, Melik Danişmend’in zabt ettiği Çorum’dan bu güne hiçbir eser de kalmadığı görülüyor. Bu büyük şehir ve kuvvetli kal‛ası ne suretle yıkıldı? Karacaköylüoğlunun kitabında kal‛anın zabtından sonra şatosuna sığınan Nastor müdaafa ediyor, Alpler muharebeye mecbur oluyorlar. Nastor etrafı hendekle çevrili şatosu da gazilere kapılarını açıyor, Nastor’da esir düşüyor. Melik Danişmend Gazi rüyasında afet-i semaviyenin geleceğini görüyor. Birden bire alplerini alarak şehirden çıkıyor. Şiddetli bir zelzele şehri toprakla bir ediyor. Yağan yağmurdan akan seller bu taşları kumlar altına saklıyor.
 
         Masala boğulan bu yazıda, görülen hakikat Çorum’un zaptını müteakib kabil-i is-kân olmayacak derecede harab olmasıdır.
 
         Halbuki ise Çorum’un zabtından sonra Çorumlu oymak reisinin liva beyi oluşu da ilk zabtında böyle bir afetin olmaması lazım geldiğini gösterir.
 
         Çorum’un Rumlardan zulüm görmesi ise, ancak zabtından sonradır. Karacaköy- gayr’i tabi bir hale getirmesi çok görülmez.
Yalnız eski Çorum’dan ufak bir nişane kallüoğlunun eski devirlerdeki ilim adamlarımızda olduğu gibi vekayi yazarken vakıaları mayışı şehrin harabetini gösterir. Fakat bu zelzele ile vuku olamaması lazım gelir. Çünkü: bu yıllar içinde böyle koca bir şehri harab edecek zelzele olduğunu tarihler bildirmiyor.
 
         Melik Danişmend’in muharebatını takib ettiğimizde
 
 
 
(*) <<527 Hicri yılı evahirinde vefat eden Melik İzzeddin Mehmed Gazi Bey b. El-melik Şemseddin Ahmed Gazi Beyin ifadat-ı şifahiyesinde ve Emir Ahmed Gazi Ümerasından olub, Ekser Muharabatında hazır olan Hüseyin Gazi’nin takriratından zat ve tahrir edilen şu tarihin ( Tarihü’l-Danişmend) nüshaları tekrar etdikçe vekayi ve esami ibka ve sureti cereyan vekayi tahrif edilerek Baddalname şeklini almıştır. Bu tarihin üç nüshası Manzur-ı acizi olub, her üçünü de cereyan vekayi itibariyle muhtelif buldum. (Nazmi TUĞRUL)>> Amasya Tarihi, cilt 2,sayfa 275. Gerek Eşref Ertekinin istinsah ettiği kitab ve gerekse Karacaköylüoğlunun yazdığı kitab bu tarihin teksir edilmiş nüshalarından olsa gerek. Çünki Eşref Efendideki müstensih kitabla Karacaköylüoğlunun yazdığı kitab birbirinden pek az farkla ayrıldığı halde, isimleri ayrı ayrıdır.           
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 42

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Tokat’taki Rumların İslâmlara karşı icra ettikleri bu vahşet üzerine şehri yıktığını öğreniyoruz. Binaen aleyh Çorum’da da böyle bir vakıanın tekrar etmemesi neden uzak olsun? Melik Danişmend Gazinin son yıllarında imparator orduları her taraftan Danişmend ilini akınlar icra ettikleri vakit Çorum’u da elde ediyorlar. Ehemniyet-i askeriyesine bina en Dânışmend Gazi İmparator ordularının bu kal‛adan istifade etmemeleri için yıkılmasını emir ediyor. Esasen her vakit görülen seller, bu taşları kum altına gömüyor. Tekrar mevkinin ehemniyet kesb etmesi üzerine harçta kalan iri taşlardan bu günkü kal‛a yapılıyor. (*)
 
         Çorum zabt ve Nastor esir olduktan sonra yanındaki alplerden Osman’ın emrine bir kısım kuvvet vererek Kastamonu üzerine gönderdi. Canik’te toplanan imparator ordularını bu suretle parçalamak mümkün oldu. Osman Bey bu gün Osmancık ismini taşıyan Eflanus (**) Kal‛asını zabt ve buradan Kastamonu içlerine akınlar yapıyor, sıkıştığı vakit Kal‛aya kapanıyordu. Alpaslan’ın akınları zamanında buralarda kalan Karategin adındaki alp de Melik Danişmend’e hizmet ile Kangırı’yı zabt etti. (***) Melik Danişmend Gümüş Kal‛asının da kapılarını açtırdıktan sonra Canik taraflarında toplanmış olan impara-tor orduları üzerine yürüyerek Helkent- Helkene- (****) Kal‛asını muhasara ederken Mecruc ve Niksar’a dönüşünde şehid oldu.1084.
 
         Melik Danişmend’in şahadetinde oğlu Mehmed Gümüştegin yerine geçti. Fakat bunun yaşı ufak olduğundan oymak beyleri Selçukilere iltihak ettiler. Komşu Hükûmetlerde Dânışmend ilini istilaya başladılar. Mehmed Gazi ise idareye hâkim olamadı. Artuhi’nin zevcesi; elinde kılıcıyla savaşlara eşine bir muharib kadar zamanın gidişatınıda iyi taktir etmiş bir kadındı. Mehmed Gümüştegin’i Bağdad Sultanına götürdü. Bağdad Sultanı da Melikşah’a müracaat etti, Melikşah akrabasından Kutalmış oğlu Süleyman’ı Gümüştegin’in emrine verdi. Bağdad sultanı da Süleyman Beyin kız kardeşini genç hükümdarla everterek iki aile arasına yakınlık soktu. Böylelikle Bağdad Sultanı Dânışmend’lilere herhangi bir sıkışık işlerinde kendisine Dânışmalarını te’min etmiş gelecek hediyelere de yol açmış oldu. Süleyman Bey Rum Emiri, Gümüştegin Gazi de Serasker oldu. Ka’in birader ile enişte Rumlara akınlar etdiler. Emir Süleyman Bey Sinob’a çıkıb, Çorum üzerinden Amasya içlerine yürüyen Salib ordularını (*****) çete muharebeleriyle bozdu.
 
         Emir Süleyman Kayseri’yi kendisine merkez itdihaz ile Gümüştegin emrine verdiği ordu ile elinden çıkan memleketi almasına yardım etti.
 
Melik Gazi Mehmed, babasının veziri Artuhi’nin oğlu Halfet’i kendisine vezir aldı. Bu vezir de efendileri gibi ilme aşık idi. Amasya’da kendi namını
 
(*) Kal‛a hakkında ileride malumat vardır.
(**) Eflanus,Apalan namında Turani bir zatın eser-i binasıdır. Osmancık ismini almadan buraya Sorgun deniyordu. Osman Bey Alayunt neslinden Sorgun oymağı reisi idi. 731 Hicri yılından sonra bu şehre Osmancık ismi verilmiştir. Amasya Tarihi cilt 2,sayfa 287. Karacaköylüoğlunun kitabında ise ilk ismi Osmancık olarak gösteriliyor.
(***) Kangırı’yı zabt eden Melik Dânışmend Karategini buraya muhafız bırakıyor, türbesi vardır. Ziyaretğahtır.
(****) Necib Asım Bey’in Türk Tarihinde Helkene Kal‛asının nerede olduğu bilinemediği yazılı. Türk Tarihi,Necib Asım Bey,sayfa 400. Amasya Tarihinde ise,cilt 2,sayfa 278 Şarki Karahisar gösterilmiştir.
(*****) Gögüslerinde kırmızı hac olduğu halde İslâmlardan Kudüs’ü kurtarmak için gelenler. Garb tarihçileri bunlara <<Kuruvaze>> (Ehl-i Salib) bu muharebelere de<< Kuruvazad>> (Salib Muharebeleri) derler. Bu muharebeler ayrıca büyük bir bahs olduğundan kitabta tafsilata girişilmedi.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 43

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

taşıyan medresesi 17. Asra kadar birçok alimler yetiştirdi.
 
         Birinci salib kafilesi –bunlar silah kullanmasını bilmediklerinden muharib dene-mez- Kılıçaslan kılıçtan geçirdi. İkinci kafile iyi muhariblerden toplanmış idi. Bu salib ordusunun sayısını söylemeden Konstantin İmparator ülkesi komutanının kızı, onun şu yazısını buraya geçirmek kafidir: <<Ormanların yaprağı, kıyıların kumları,güneş yıldızları sayılır, bunlar sayılamaz>> Bu dolgun orduyu karşılayacak ise ancak Oğuz Türkleri idi.
 
         Kılıçaslan, Bağdad Halifesinden ve birçok Türk olmayan İslâm Hükûmetlerinden yardım istedi, fakat bir tek akçe ve kılıç bile gelmedi. Türklere kendi yüksek tarihi namlarını yine kendi yazılarıyla korumak, İslâmiyeti kurtarmak kaldı. Türklerin Salib Muharebelerindeki fedakarlığını da yine bir garb tarihçisinin ağzından dinleyelim : -İznik Kal‛ası önünde - << Gudu Furuva (*) askerinin etmiş olduğu hücumların birinde, tarih de gayet uzun boylu, fevkalade kuvvetli olmak üzere tasvir edilen bir Müslüman (Türk) Hıristiyanları birbiri arkasınca kılıçtan geçirmekten usanmıyordu. Her ne kadar bütün vücudunu oklar delik deşik etmişse de hiçbir şiy onun kahramanlığını yenemiyordu. En nihayet hiçbir şeyden korkmadığını göstermek için, bu kahraman Müslüman kalkanını attı, göğsünü açtı,
surun dibine toplanmış olan Ehl-i salib üzerine gayet büyük taş parçaları fırlattı. Ehl-i Salib ise kendilerini müdafaaya muktedir olamayarak bu şeci adamın vuruşları ile ölüyorlardı. O zaman, Dukak Devboyun elinde bir ok ve yanında siperlerini Dukak’ın önünde tutmakta bulunan iki Salib bulunduğu halde ilerledi. Elindeki oku bu cesur kahramana çevirerek bir atışta yere düşürdü. Herkes Gudu Furuva’yı alkışladı.>> (**)
 
         Türklerin buna benzer pek çok fedakarlıklarıdır ki, Salib orduları Kudüs’e yerleşemediler.
 
         Bu ikinci kafile içinde Şarki Roma İmparatorluğuna göz diken Bohemond Kayseri’yi muhasara ederken, Gümüştegin’e esir oldu. (1109)
 
         Ehl-i Salib’in bozgunlarını toplayan Simon geriden gelen kuvvetlerle Ankara’yı muhasara etti. Ankara Valisi Fetih Han bu çokluk ordu karşısında geri çekilmeye mecbur oldu. Diğer taraftan Emir Süleyman Amasya’dan topladığı alplerle Saliblilere karşı durmak istediyse de yanındaki kuvvetin buna kafi gelmediğini gördü. Fetih Han, Çorum şehrinde pusuya girmesini söyledi. Kendisi Ehl-i Salib’le Çorum Ovasında ufak bir çatışmadan sonra kaçmaya başladı. Ehl-i Salib Süleyman Gazi’yi takib ederken Fetih Han pusudan çıktı, Süleyman Gazi Alpleri de yüz geri etdiler. Muharebe çok zorlu oldu...
 
         Muharebenin kazanıldığını gören alpler, ancak üç yüz kişi idiler, bunların da çoğu yaralı idi.
 
         Uyuz Gölü civarında çıkan yığın yığın insan cesetleri bu muharebenin Uyuz Gölü civarında olduğunu gösterir.
 
Mehmed Gümüştegin ise, Bohemond ile anlaştı. Onlarla birleşerek, Bizanslılar aleyhine döndü. Emir Süleyman ise, Bohemond’un bırakılmasını istemiyordu. Gümüştegin ise askere para vermek mecburiyetinde olduğundan Bohemond’u büyük bir fidye karşılığı ile serbest bırakmış idi. Halbuki ise, Bizanslılar Dânışmedlileri ittifaklarına almak için Trabzon Valisi Gregor’u göndermişlerdi.
 
 
(*) Şarlman’a kadın tarafından akrabalığı vardır. Salib ordusu umum kumandanı idi.
(**) Türk Tarihi,Necib Asım Bey,sayfa 480
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 44

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Emir Süleyman öldüğünde Dânişmend Gazi Mehmed karısının çeyizi olarak birçok yerler aldı.
 
         Kılıçaslan Mehmed Gümüştegin ‘in aldığı yerleri geri aldı.
 
         Buralara Balağ isminde bir na’ib gönderildi. Bu na’ib ölür ölmez Mehmed Gümüştegin tekrar yerlerini geri aldı.
 
         Öldüğünde oğulları Zünnun ile Aynüddevle memleketi paylaştılar. Yağıbasan’da dul kalan onu annesine alarak kardeşi oğullarının yerlerine göz dikti ise de Zünnun Selçukilerden Rükneddin Mesud’a damad idi. Yağıbasan tenkil edildi. Memleket de Selçukiler’e geçmiş oldu.
        
         Dânişmendiler Romalılarla ittifak ettilerse de Kılıç Aslan hem Bizanslıları hem de Dânişmendlileri yendi. Bunların idarelerine de nihayet vererek Dânişmend memleketi <<Dânişmend ili>> diye ayrıca bir vilayet olarak idâre edildi.
 
         Evliya Çelebi Seyâhatnamesinde Çorum için <<Selçukiler’den Kılıç Aslan Şahın binasıdır. Kılıç Aslan Şah oğlu Yakub Mirza’yı yüzlerce sa’ir çorlu hastaları bu şehre gönderib ifâkâtyâb ettiği için Çorum denmiştir>> diyor ki, yanlıştır. Yalnız bu Kılıç Aslan kaçıncı Kılıç Aslan olduğunu söylemiyor. Bu: ikinci Kılıç Aslan olsa gerek (*) Gerek Dânişmendiler ve gerekse sonraki seferlerden harab olan Çorum’da yalnız Dânışmendiler tarafından yapılan kal‛adan gayrı ev vesa’ire olmayabilir. Zaten de Uyuz Göl isminden anlaşılıyor ki cilt hastalıklarının şifası olan bir yerdir. Bu noktadan Çorum’a fazla ehemniyet vererek şehrin büyümesine sebeb olabılırse de her halde çorlu hastalardan ötürü bu şehre bu isim verilmiş değildir. Dânişmendiler sâfi Bizans, sâfi Arab tarzında paraları olduğu gibi bazen de iki dildendir. Bizans tarzında ve Arab yazılıdır. (**)
 
SELÇUKİLER
 
         Dânişmend ilini zabt eden Kılıç Aslan memleketini on oğluna taksim ile Amasya’yı oğlu Sancar Şah’a verdiğine göre Çorum’da Sancar Şah’a geçmiş oluyor.
 
         Sancaklara hakim-i nesbedilen oğulları babalarının sağlığında iken bile birbirleriyle didiştiler.
Kılıç Aslan öldüğünde en sevdiği küçük oğlu yerine geçti. Tokat Hakimi Kâhir Rükneddin Süleyman kardeşinin yerine Konya hükümdarı oldu. Gıyasedin Keynüsrev’in hükümdarlığı zamanında tacirleri Antalya’da soyan Frenkler üzerine ilân-ı harb eyledi.
 
         Muhasarada Kayı (***) Bayad, Bayındır ve Salur uruklarının da bulunduğu Antalya Kal‛ası mukâvemet edemeyerek zabt edildi. (1205) 1096 yılından 1270 yılına kadar iki yüz yıl süren Salib muhârebelerinden sonra kardeş kavgaları da Selçukileri zayıf düşürdü. Diğer taraftan Cengiz orduları Kıyak uruşlarla Harezm ilini çiğneyerek (****) İran’a sarkmıştı. Selçuk tahtına geçen Alaeddin cülüsünü Bagded sultanın bildirdiğinde oradan menşur geldi.
 
         Harezm hükümdarının oğlu Celaleddin tarihinde
 
 
(*) İkinci Kılıç Aslan’ın on bir oğlu olduğu biliniyor ise de birisinin ismi geçmediğine göre on birinci oğlu da Yakub Mirza olmalıdır.
(**) Türk Tarihi,Necib Asım Bey.Sahife 400
(***) Türk Tarihi,Necib Asım Bey,Sayfa 402 Kayı Hanlıların bu devirde Anadolu’da oldukları anlaşılıyor.
(****) Harezm hükümdarlarının Bağda (Halifesinden) sultanından yüz çevirmesi üzerine Bağdad Sultanı Cengiz’i Harezm  memleke-tinin zabtına teşvik ediyordu.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 45

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 eşi görülmeyen fedakarlıklarda bulundu. Sind Nehrine oğullarını karısını atarak karşıya geçtiği vakit Cengiz Han oğullarına:
 
         - İşte bir hükümdara layık oğul! Diye onun cesaretini taktir etdi. Celaleddin Harezm Şah ne kadar çabaladıysa da babasının hükümetini kuramadı. Anadolu’nun şarkına gelerek çokluk Oğuz Türklerinin bulunduğu bu yerlerde yardım göreceğini zan etdi.
 
         Bağdad Sultanı, Selçuk Hanına Bağdad’ı Cengiz istilasından kurtarması için haber gönderdi. Alaeddin’e  Cengiz tarafından <<Şemseddin>> adında bir elçi gelerek itaat yarlığını – fermanını- getirdi. Böyle tehlikeli zamanlarda bile Oğuz Türkleri birbirleriyle uğraşır bir halde idiler.
 
         Kayı Hanlılar Celaleddin Harezm Şah’a yardım ettiler. Celaleddin Van taraflarında bozuldu. Kayı Hanlılar da Suriye’de bulunan başbuğları Celaleddin Şah’a giderken Caber Kal‛ası önünde Süleyman Şahın boğulması üzerine ikiye ayrıldılar. Bir kısım Suri-ye’ye gitdi. Suriyedeki Türkmenler bunlardandır. Diğer kısmı geri döndüler.
 
         Cengiz orduları ilerlemede devam ettiğinden batıya kadar gelerek Sivas Ovasına düştüler. Alaeddin Sivas Kal‛asını kuvvetlendirmiş idi. Fakat yine onlara karşı askeri bir harekette bulunamıyordu. Sivas Ovasında Cengiz ordusu ile Selcukiler harb ediyorlardı. Selçukiler ordusunda Emir Kemaleddin Kâmyâr Emir  Mübarüziddin Çavlı Bey gibi dirayetli, yavuz  kumandanlar varsa da Cengiz ordularının bağrışarak yaptıkları cenklere karşı şaşırmışlardı.
 
         Kayı Hanlılar sa Cengizlilerle harb etmiş olduklarından harb usüllerin biliyorlardı. Selçukilere yardım etdiler. Cengiz ordusu mağlub oldu.
 
         Alaeddin Bey Kayı Han Beyi Ertuğrul’a Söğüt kışlağı ile Domaniç Yaylağını verdi.
         Alpagud Dağlarının cenub eteklerinde, Osmancığın cenubunda Kayı adında bir köy vardır. Kayı Hanlılar Çorum civarından geçerken bir ocağın burada kalmasından bu ismi aldığı anlaşılıyor.
 
Cengiz ordularının Selçuk iline geldiği yetmiyormuş gibi, Baba Ishak adında bir şeyh’de Amasya’da İslâm Türkleri birbirine kırdırdı. Bu şeyh güçlükle tepelendi. Bu ga’ ileyi Selçukiler bitirmeden Cengiz Orduları Erzurum’u zabt etdi, Tokat üzerine yürüdüler.
 
         Gıyaseddin Han, ordusunu hareket ettirene kadar Cengiz ordusunun öncü suvarileri Kangırı’ya kadar gelmişlerdi.
 
         Moğollardan Çorum’da birkaç ocak kaldığını köy isimleri gösteriyor.
 
         Buğdüz köyü ..(*)
 
         Selçukiler Tokat’da Cengiz ordularıyla karşılaştılarsada mağlub oldular. Vezir’i Azam Mühezzibüddin ile Amasya Kadısı sözleşerek Cengiz tarafına sığındılar. Böylelikle memleket harab olmaktan kurtuldu, Cengiz orduları Kayseri üzerine döndüler.
 
         Selçuk oğulları yine birbirlerine girdiler. Kaanlar, Selçukoğullarından üç kişinin birden hükümet etmesine de müsaede etdiler. Selçuk hükümdarından Gıyaseddin kız kardeşi Selçuk hatunu kaan-Hakan- Argun’a verdi.
 
         Hükümet kapmak sevdasına düşmüş Hızır oğlunu da Cengiz orduları tepelediler.
 
         Vilayetlerdeki valiler birer birer ayrıldıklarından Selçukilerin hükümeti isim olarak kaldı. Osmanoğullarının bulundukları yerde istiklâli de bu seneye tesadüf eder. 1299
 
 
 
 
(*) Hüdaverdi manasına gelen sütü buğdan’dan gelir.
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 46

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

MOĞOLLAR İDARESİ
 
         Moğolların Selçuk devletine hakim oluşları ikinci Sultan Kıyaseddin Keyhüsrev’ in Sivas’taki mağlubiyeti üzerine başladı. 1245 yılında Kiyük Han b. Oktay Han b. Cengiz Han tarafından gönderilen Baycu (*) Noyan Anadolu Vali-i umumisi oldu. Moğollar, kendi adamlarını idare başlarına getirdiler. Selçukilerin birçokları azl edildi. Bu yüzden çıkan fenalıklardın Anadolu ikiye taksim edildi.
 
         Kızılırmağın bütün şarki Rum eyaleti ismiyle ayrılarak Cengiz sülalesinden Samuk Noyan Rum Eyalet Nazırı oldu.
 
         Dikkat ediliyorki ancak yedi yüz sene kalan Romalılardan ötürü dünya kurulalıdan beri Türk Yundu olan bu memlekete Rum Eyaleti ismi takılmıştır. Hocalar elinde kalan İslâm dini de iyice anlatılamadığı için Türkler kozmapolitikle – mensub olduğu vatan ve ümmete ri‛ayet etmeyendoğru yürütülmüştür. Bu yanlış yollardı ki, bu öz yurdumuzda birçok yabancı benimseme zevkini gösterdi.
 
         Selçuk oğulları bir türlü bir araya toplanıbta Moğollara karşı bir cebhe tutamadılar. Sultan Rükneddin Kılıç Arslan Han Baycu’ya ziyafetde bir armut verdi. Baycu Noyanın bu armudu yemesinin ardından ölmesiyle oğlu,Kılıç Aslan’ı idam etmiştir.  Bunun yerine Anadolu Vali-i Umumiliğine Boyan Noyan geçmiştir. Rum Eyaleti Nazırı Samuk Noyan öldüğünde yerine Elica Noyan adında biri ta‛yin edildi.
 
         Hülağü Han, İlhan hükümetini kurduğu vakit Çorum Hülağü Hanın nüfuzu altına giren kısmından dı. 1260 yılında Hülağü Han Kızılırmağın garbını merkez Konya olmak ve orada oturmak üzere Rükneddin Keykavus Hana ve şarkını da merkez Amasya ve orada oturmak üzede Rükneddin Kılıç Aslan Hana verdi. Hülağü Han memleketi bu suretle taksim ile serbest bırakmamıştır. Rükneddin Kılıç Aslan’ın kardeşiyle kavgasında Bağdad zabtına ayırdığı bir kısım askerini yardım için Kılıç Aslan’a gönderdi. Bu ordunun kumandanı aynı zamanda Rum memleketi muhafızı asker kumandanı ta‛yin ile; daha sonraları bu ordunun kuvvetini artırdı.
 
         1295 yılında Gazan Han <<Tagacar Noyan>> ı Rum eyaleti nazırlığı ile gönderdi. Anadolu’da zayıf düşen Selçukiler idaresi,bir de kuvvetli Moğol idaresi olmak üzere iki idare oldu, bu yüzden de halk çok sıkıntı çekti.
 
         Gazan Hanın halefi <<Olcaytu Sultan Muhammed Hüdabende>> cülus eder etmez Anadolu Valiliğini kurarak bu karışıklığa nihayet verdi. Bu ilk vali<<Emir İrencin>> dir.
 
         İdare fena halde bozulmuş;ahali Moğol ümerası elinde bir koyun gibi kalmıştır. Meşru olsun olmasın tekalif suretiyle alınan vergiler tahammül edilemez bir hale gelmişti. Vergi tedariki için evlatlarını köle ve cariye diye satanları zamanın tarihleri kayıt etmiştir. (**)
 
         Memleketin her tarafında mütegallibeler zuhur ediyor, bu suretle İlhanilerin elinde olan yerler günden güne ufalıyordu. Uç memleketlerinde – Anadolu’nun garbında- hükümet kuran beyler İlhanilerin zararına olarak hudutlarını genişletiyorlardı.
 
         Sultan Ebu Sa‛id Bahadır Han’ın Emir-ül-ümera’sı meşhur çoban Bey’in oğlu Timurtaş Bey Vali Emir İrencin’in mezalimini kaldırdı. Fakat pederinin İran’da katl edilmesi üzerine sığındığı Larende Kal‛asında da duramadı.
 
 
(*) Baycu Küçük Bey demektir. Noyan Prens mukabilidir. Hakan’ın huzuruna müsadesiz girebilen.
(**) Osmanlı Tarihi << Tarih-i Osmani encümeni tarafından  neşr olunan >> Necib Asım,Mehmed Arif,cilt 1,sayfa 474.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 47

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Moğol askerinin bir fırkasının kumandanı eniştesi Eretna’ya Anadolu’yu bırakarak Mısır’a kaçtı. İlhan’ın gönderdiği haber üzerine Mısır Sultanı tarafından idam edildi. 1327

ERETNA HÜKÜMETİ

 
         Çobanoğullarından Timurtaş Mısır’a kaçtıktan sonra Anadolu umurunu onun bir vekili gibi idare etti. İlhanilerin Timurtaş’ın yerine gönderdikleri valiler nezdinde iyi yer tutdu. Anadolu Valilerinin sonuncusu olan Şeyh Hasan Tebrize gittiği vakit Eretna Bey’i vekil bıraktı. Eretna Bey bundan istifade ile Anadolu’da mevkiini kuvvetlendirdi. Şeyh Hasan’ın gelmesi uzadıysa da Eretna Bey bundan istifadeye kalkışmadı. Karahan Türkle-rini kendi tarafına çekti. Ahaliye düzen verdi. İlhaniler de Tebriz’de hakan gürültüleriyle uğraştığından valinin ise altı seneden beri gelmemsinden Karamanoğulları, Mısırlılar hayli yerler elde ettiler. Timurtaşoğlu Küçük Şeyh Hasan Çoban Eretna memleketini elde etmek istediyse de Sivas’a Eretna galip geldi. 1343 Eretna Bey bu tarihte istiklâlini kazanmış oldu.
 
         Eretna Bey öldüğünde Mehmed ve Cafer isimlerindeki iki oğlu Mehmed’i pederi yerine geçirdiler. Yaşı küçük olduğundan Hoca Ali Şahgirdi hükümet idaresini eline aldı. Zamanında Çobani hanedanı da munkarız olduğundan elden çıkan yerleri geriye aldı.
 
         Mehmed Bey büyüdüğünde Ali Şahgirdi’den kurtulmak istediyse de zorluk gördü. Mısırlılar yardım için Kayseri’ye kadar gelmişlerdi. Mehmed Bey bir kolayını bulup, Ali Şahgirdi’yi öldürtdüyse de diğer ümera bu halden ürkerek Mehmed Bey’i Kayseri’de öldürdüler. 1365
 
         Oğlu küçük yaşta Ali Bey yerine geçti. Mehmed beyin katli üzerine valiler hükümetlerine ilân ettikleri vakit ümeradan Hacı Şahgeldi da Amasya’da hükümetini ilan etti.
 
         Ali Bey büyüdükçe safahata düştü, hamamdan çıkmaz oldu. Karaman Bey Kayseri üzerine yürüdüğü vakit Ali Bey hamamdan çıkarak kaçtı. Karamanoğlu Alaeddin Bey Kayseri’yi zabt ile idaresini Kadı Burhaneddin Ahmed’e verdi. 1375
 
KAYSERİ İMARETİ
Kadı Burhaneddin Ahmed
 
         Kadı Burhaneddin’in aslı Türk’tür Oğuzların Salur şubesinden dir. Ceddi 150 yıldan beri Kayseri’de kadılık ediyorlardı. Kendisi 21 yaşında Kayseri Kadısı oldu. 1364
 
         Ali Beyin saltanatından beri siyasete karıştı. Bu yüzden birçok tehlikeler atlattı. Ali Bey Kadı Burhaneddin’i kendine vezir seçti. İstiklâlini ilân eden Amasya Emiri Hacı Şahgeldi üzerine yürürken yolda ta‛una tutuldu öldü.
 
         Oğlu Mehmed çelebi ufak yaşta idi. Hariçten Sivas İmaretine göz dikenler çoktu. Şarki Karahisar Hakimi Selçukilerden Kılıç Aslan Mehmed Çelebiye Na’ib ta‛yin edildi. Ali Beyin zevcesini de alan Kılıç Aslan Kayseri imaretine yerleşmek istiyordu.
 
         Birbirlerini sevmedikleri kadar yekdiğerine muhabbet gösteren Kılıç Aslan’la Kadı Burhaneddin birbirlerine çok kin beslerlerdi. Bir gün bahçelerde gezerken Kadı Burhaneddin kendi eliyle Kılıç Aslan’ı öldürdü.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 48

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Amasya Emiri Hacı Şahgeldi’yi de muharebede katl etmekle kendi namına hutbe okuttu. Para kestirdi. 1381
 
         Kadı Burhaneddin Mısırlılar, Karamanoğulları ile de uğraştı. Memleketini büyüttü. Tek başına yardım görmeden büyük bir  hükümet  kurdu. Gürgâniye hükümetini kuran Timurleng Anadolu’ya gelirken Osmanoğulları ve Mısırlılarla ittifak etti. Timurleng’in cenuba akmasıyla bu ittifak bozuldu. Kadı Burhaneddin ve Osmanoğullarının Timurleng’ in Anadolu’ya girmeyerek cenuba sarkmasıyla aralarındaki ittifakı da kırılmıştı.
 
         Osmanoğulların’dan Yıldırım Bayezid Anadolu’da ki ufak hükümetleri idaresi altına almaya niyet ettiğinden yeni yeni kurulmaya başlayan Kadı Burhaneddin hükümetinin üzerine yürüdü.
 
         Türkmenler zaten Burhaneddin’den memnun değildiler. Yıldırım Bayezid 1391 yılında Kızılırmak kıyısına geldi. Osmancık Kal‛asına Abdullah Çelebi Osmanlılara teslim etti. Bunun üzerine Burhaneddin Ahmed Kal‛anın kendisine a’id olduğunu bildirmek için bir elçi yolladı. Amasya Beyi Taşanoğlu da Osmanoğulları tarafına geçti. Maden Kal‛asınıda Hacı Çelebi Osmanoğullarına teslim etti. (*) Kududâroğlu’na a’id Kırkdilim Kal‛ası da zabt edildi. Yıldırım Bayezid Burhaneddin tarafından gelen elçiye netice-i har-bin hal edeceğini söyleyerek Çorum Ovasında harb edilmesini teklif etti. (**) 
 
         Burhaneddin Ahmed Çorum Ovasına gelerek iki ordu karşılaştı. Osmanlılar kaçar gibi yaparak Burhaneddin onları takib etmek istediyse de pusudan çıkanlarla kaçanlarında geriye dönmesi üzerine iki ateş arasında kaldı firara mecbur oldu.
        
         Bu harbin Kırkdilim bağlarında olması ihtimali vardır. Gerek Osmancık yolunun ve gerek arazinin ağaçlıklı olması pusuya ve geriye dönmeye müsa‛idtir.
 
         Bu harbden sonra Çorum’da Osmanlı saltanatı idaresine geçmiş oldu.
 
         Kadı Burhaneddin Ahmed Kayseri’ye ta’yin ettiği hemşirezadesi Şeyh Mü’ey-yed’in  isyan etmesi üzerine kal‛ayı muhasara etti. Şeyh Mü’eyyed aman ile kal‛ayı teslim etti. Akkoyunluların reisi olan Kara Yülük Osman Bey bu işe vasıta olduysa da Burhaneddin’in verdiği sözü tutmayarak şeyh Mü’eyyed’i katl etmesi üzerine orduyu terk ile Diyarbakır tarafına çekildi. Kadı Burhaneddin fazla kuvvet almadan Osman’ın ta‛kibine çıktıysada aralarındaki muharebede Burhaneddin esir düşerek idam edildi. 1397
 
         İdam haberi Sivas’a geldiğinde halk oğlunu yerine geçirdiler. Fakat Kara Yülük Osman Bey şehri almak için hücüm ettiğinde halk Moğolları çağırdı. Bunun üzerine Kara Yülük Osman Bey çekilmeye mecbur oldu.
 
Burhaneddin oğlu Zeynel Abidin ufak yaşta öldüğünden hükümet idaresini başaramadı. Ahali Sivas’ı Yıldırım Bayezid Han’a teslim etti.
 
TİMURLENK
 
         Aksak Timur Belh şehrinde Gürgâniye hükümetini kurduktan sonra dünyayı fethe çıktı. Aksak Timur Han bütün taasubuyla şeri‛atçı idi yalancılığı hiç sevmezdi. Bu asırda ise İslâmiyet bir çok hocaların cahilliği yüzünden anlaşılamaz bir hale gelmiş idi. İşte Timur Han Şeri‛atle  İslâmiyet’e  düzen vermek, gidilen yolun
 
 
 (*) Oğlu Beyler Çelebi Hıdırlıkta Caminin yanındaki türbededir. Suheyb Hazretlerine terk ettiği vakfının zenginliğine bakılırsa Osmanlılar tarafından ilk Çorum Dizdarı olması lazımdır.
(**) Tarih-i Osmani Encümeni Mecmu‛ası sene 1331 , sayfa 475
 
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

49

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

yanlışlığını tanıttırmak istedi. Bunun içindir ki hocalar Timur Han’ı sevmezler, na kan dökücü derler. Hâlbuki ise, Yıldırım Bayezid Hanın yazdığı acı mektuplarına büyük bir soğukkanlılıkla cevap vermesi Timur Hanın öyle kan dökmek hevesiyle cihangirliğe çıkmadığını gösterir.
 
         Anadolu’da Sivas’a kadar gelen Timur Han cenuba dönerek Suriye’ye gitti. Timurleng’in yıktığı birçok töre bildirilir. Yıldırım Bayezid hana kaçarak iki türk hükümdarının arasını açtılar. Yıldırım Bayezıd gözleri Niğbolu zaferinden sonra gururun geçici ışıklarıyla parlamış, etrafı göremez olmuştu.
 
         Birçok mektuplardan sonra, Yıldırım Bayezıd Hanın cenge çağırması üzerine iki ordu Ankara’da Çubuk Ovada karşılaştılar. Timurleng’in tetbiri Yılddırım Hanın gururunu kırdı, onu esir etti. Bayezıd Hanın esir olmasılma oğulları bulundukları yerlerde saltanat sürmek hevesine düştüler. Küçük şehzade Mehmed Çelebi Amasya’da kaldı. Timur Hanın orduları İzmir’e kadar ilerledi. Osmanoğullarının şehzadeleri Timur Hanın emri altına girdiler. Bastırdıkları paralarda bu tabi‛lik görülür. Paranın bir tarafında:
 
Lâilahe İllallah
Muhammedü’r –Resulullah
Darb fi Bursa
856(*)
 
         Diğer Tarafta:
 
Demür Han Gürgân
Mehmed b. Bayezıd Han
Hallede Mülkehû
 
         Yıldırım Bayezıd Han 804 Hicri yılında esir oldu. Paranın tarihi ise 806’dır.
        
Bu yıllar içinde Çorum birçok harblere şahid oldu.
        
         Timur Han Mehmed Çelebiye haber göndererek huzurunda kaftan giymesini emretti. Mehmed Çelebi gitmedi. Timur Hanın yolladığı sergerdelerden Kara Yahya’yı mağlub Devlet Şah’ı maktul Kubatoğlunu da Niksar’da bozdu.
 
         Timur Han Semerkand’a döndüğünde Mehmed Çelebinin elinde Amasya, Tokat, Sivas ile Karadeniz arasındaki memleket kalmıştı. Timur Han tarafına hizmet eden Candaroğullarının (**) aldığı Samsun ve Bafra’yı geriye aldı.
 
Kardeşlerini birer birer yenen hükümeti iade eden Mehmed Çelebinin yerine geçen ikinci Murad Han zamanında Amasya Valisi Yörgüç Paşa Çorum Ovasında çadırlarıyla konaklayan Kızılkoca oğullarına oğlu Hızır’ı yalancı fermanla göndererek Canik’te isyan eden Selçuk oğullarından Alpaslan isyanı söndürdükleri taktirde Canik’in kendilerine verileceğini bildirdi. Kızılkoca oğulları 400 atlı mu‛ayinleri Amasya’ya vasıl oldular. Bir gece ziyafet de, işretten sonra Hızır Bey Kızılkoca oğullarını öldürttü. Evlere dağılan 400 nefer ma‛iyetini de toplatarak bir mağaraya doldurup ağzını ördükten sonra öldürdü. (***)
 
ÇORUM’DA ŞEHZADE ORHAN
 
         1558 yılında (****) Rus papazının dessâs kızı Hürrem kadın pek iyi bir Türk terbiyesiyle yetişen şehzade Mustafa’yı babasının elleriyle boğdurduktan sonra kendi
 
 
 (*) Burada (5) sıfırdır.
(**) Eski Paflagonya kıt’asında kurulan Kastamonu Beyliğine İsfendiyar yahut Kızıl Ahmediler altıncı hükümdarla son hükümdarın adlarıdır. Kastamonu Beyliğinin mü’essisi Geyhatu tarafından Kastamonu’ya vali gönderilen Emir Şemseddin Candar’ın oğlu Şüca al-din Suleyman Paşa’dır. Bunu tımarı Osmancık taraflarında idi. Bunun için bu hanedana Candarlıoğlu dedim.
(***) Yozgat’da Kızılkoca adındaki Nahiye bunların eseri olması lazım.
(****) Osmanlı Saltanat Tarihi ayrıca bir kitabtır. Ben de bu kısımdan yalnız Çorum’u alakadar edecek kısımlarını seçtim.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 50

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Oğulları için saltanatı hazırlamıştı. Kanuni Süleyman devri Türk Tarihinin kahramanlar, cihangirler doğuran bir çağıdır. Bu çağda ana topraktan yetişen; ne saraydan ne de diğer başka yerlerden yardım görmeden kendi kendine yetişen Barbaros Hayreddinler, İzmir’li Turgut Reisler gibi deniz kahramanları Akdeniz’i kendi gemilerine bir havuz kadar dar görüyorlar, kendi cesaretleri, kendi kahramanlıklarıyla zabt ettikleri yerleri hakanın ayakları ucuna bir halı gibi seriyorlardı.
 
         Türk olan Kanuni Süleyman Hanın ikinci karısı Hürrem kadın zamanına kadar memleket işleri düzende idi. Faydasız harpler Türk ruhunu yenemedi... Bütün gönüller galibiyet neş’esi ile dolu idi.
 
         Kanuni’nin babası Yavuz Selim Han baba katili, kardeş katili idi. Fakat onun ruhunda Türklük çarpıntısı yoktu. Fakat çokluk Türklerin bulunduğu senilgiyi korudu. Türkler içine sokulmak istenilen nifak baykuşunu boğdu.
 
         Çadır altında yaşayan Yavuz’un sarayında kadın parmakları, ihtiraslar söner gibi oldu. Bu zamanda sarayda ihtiras, ziynet, debdebe ve şi‛arlar görülür. Kanuni Süleyman Han babasının verdiği ilk hızla biraz yol aldı, çağı da kendisine yardım etti.
 
         Etrafta Türk ruhunu taşıyanlar azalınca Kanuni de değişti. Hürrem kadının sıcak dizi ona vazifesini, insanlığını unutturdu, koca bir Türk milletini İslâm devletini Hürrem kadının mavi gözleri karşısında unuttu. O yalnız bir gaye taşıdı... Padişah kalmak. Padişahlık elinden giderse haremin muhabbeti de sönecek... Hürrem ise oğullarına hükümdarlık basamaklarını kurmaya çalışıyordu... Bu yüzden de günlerini Türkler içinde, Türk meclislerinde geçiren çok iyi yetişmiş Şehzade Mustafa’nın boğulduğuna bütün millet ağladı...
 
No laydı görmeyeydi bu macerayı gözüm
Yazıklar ânâ görmedi burayı gözüm (*)
 
Feryadıyla Şair Yahya etrafındakileri de ağlatıyordu.
 
         Bu yetmemiş gibi kendi oğulları arasına da hırs ateşini soktu. Şehzade Bayezıd’i veliaht yapmak istedi. Süleyman Han Bayezıd’ı Amasya’ya Selim’i de Konya’ya yolladı. Şehzade Bayezıd İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordu. Şehzade Selim ise bu emre itaat etti. Konya’dan geçmek lazımdı. Buradan geçse kan akacaktı. Süleyman Han dördüncü vezir Pertev Paşayı bir mektupla Bayezid’e yolladı. Bayezıd Çar-na-çar Amasya’ya gitti. Oğlu Orhan’a da Çorum Sancağı verildi. Zavallı Orhan işlerin gidişinden, seyrinden bi-haber di.
 
         Bayezıd Süleyman’a acı mektuplar yazdı. Bütün gününü havuzlarda, hamamlarda genç kızlarla geçiren şehzadeye padişahlık lazım değildi. Bayezıd’ın mektuplarını rakı ve karı âlemlerinde alan Selim babasına yolladı. Padişahın yolladığı nasihatli mektuplar yollarda Selim’in lalası Mustafa Paşa tarafından kaybedildi. Orduda artık Süleyman Handan yüz çevirmişti, şehzade Selim’i ise fena huylarından ötürü istemiyordu. Bayezıd iyiden iyiye hazırlığını bitirince Türk oymaklarından topladığı 20.000 kişi ile Konya üzerine yürüdü. Bu haber padişaha ulaşınca Adana ve Karaman Beylerbeylerine Konya üzerine gitmelerini bildirdi.
 
         Anadolu bu öz yurt nelere şahit olmadı? Bu yeşil yurt kimin idi?  Bu yurt için binlerce Türk bu beşikte boğulurmu?
 
         Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa da yeniçerilerle şehzade Selim’e yardım için Konya üzerine yürüdü.
 
 
(*) Kadınlar saltanatı,Ahmed Refik Bey,sayfa 76.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 51

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Konya Ovasındaki muharebede Bayezıd bozuldu. Oğlu Orhan’la beraber dört oğlunu yanına alarak İran’a kaçtı. Yollarda şehzadeye yardım eden valiler öldürüldü. Süleyman Han İran Şahı Tahmasb’a ölü diri teslim etmek için birçok hediyelerle yaltaklandı.
 
         Şah Tahmasb Suleyman Hanın gönderdiği adamlarına şehzade Bayezıd’ı çocuklarıyla teslim etti. Şehzade Bayezıd sırtında yırtık bir aba, başında eski kirli bir tülbent belinde abayı kavuşturmak için sardığı düğümlü urganla dört oğlunun arasında huduttan içeri girdi. Muharremin 10. Günü Kazvin’de cellatlar oğulları ile beraber boğdular. Yırtıcı hayvanlarda bile evlada kıymayı görülemeyen bu halin karşısında halk isyan etti. Elçileri şehirden kovdular.
 
         Tarih ne sayfalar kayıd etmiştir ki padişah baba evladını torunlarını engizisyonlar da bile görülemeyen rezaletle öldürtüyor.
 
         Şehzadelerin cesetleri Sivas’ta gömüldüğü haberi Süleyman Hana ulaştığında Tahmasb’a  üç yüz bin altın şehzade Selim’e de yüz bin altın in‛am ettiler.
 
         Şehzade Bayezıd’in damadı Ali Paşa (*) Tokat’ta nefi edilerek şehzade Selim tahta çıktığının dördüncü senesi katl edilmiştir. 1591
 
 
CELÂLÎLER
 
         1519 yılında Yavuz Selim Han saltanatının sonlarında Tokat ve civarında Bozok eşkiyasından Celâl adında bir serseri Mehdilik davasıyla 20.000 avane toplamıştı. Yavuz Selim Han Şehsuvaroğlu Ali Bey ile Ali Paşa’yı te’dibine me’mur etti. Bu iki kumandan bu serseriyi ve avanesini tamamıyle dağıttı. Fakat bundan sonra Anadolu’da ne kadar isyan çıkmış ise bu celali namını taşımışlardır.
 
         1598 yılında ki isyanın meşhur ileri gelenlerinden Karayazıcıyı da bu nam altında isyan ettiğini görüyoruz.
 
         Karayazıcının isyanındaki sebepleri tarihler aynı yazmıyorlar. Peçevi tarihi diyor ki: <<Karayazıcı Sivas Elviyesi’nin birinde ka’im-i makâm idi, Mirliva askerle sefer-de idi. Sancağı istinaden ahire verilmiş mir-i cedidin müslimin geldiğinde Karayazıcı zabt ettirmedi. Mirliva gelecek ziyadece askerle gelinmek ihtimali olacak isyan âlemini kaldırdı. >>
 
         Ahmed Rasim Bey Tarih-i Osmanisinde:
 
         << Sekban Bölükbaşılarından Haçova muharebesinde firar etmeleri hasebiyle Cağalazade’nin katillerini emr ettiği kimselerden Karayazıcı namıyla ma‛ruf  Abdulhalim Urfa taraflarında isyan etti. 1007 (**) Teftişe me’mur Hüseyin Paşa dahi re‛ayaya zulüm etmiş,vehamet-i akıbetden dolayı tugyan eylemişti.>>
 
         Na’ima  Tarihi ise Karayazıcının isyanı birçok eşkıya ile itaattan çıkmalarıyal bunların içinde Abdülhalim namındaki Karayazıcının ref‛ liva-i isyan ettiğini söyleyerek sebeb-i isyan tayin etmiyor.
 
         Karayazıcının isyan ettiği yıllarda saltanata bakacak olursak orada; saray etrafında uçuşan sürülerle baykuşların Türk’ün başı üstünde acı acı bağırdıklarını görürüz.
 
(*) Paşa Hamamı bunun vakfıdır.
(**) Sene-i Hicri-i Kameriyenin hangi sene-i Miladiye ye tesadüf ettiğini anlamak için M.=H.+622 – H. / 32
Sene-i Miladi nin hangi sene-i Kameriye-i Hicriye ye tesadüf ettiğini anlamak için H.=M.-622 + 622-M./32
Mesela :
M.= 1007 +622-1007/32 hal edilirse 1598 çıkar
H.= 1598 –622 + 1598-622/32 hal edilirse 1007 çıkar.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 52

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 
Orada; üçüncü Mehmed Hanın annesi venedikle Bafo'’un elinde, rüşvetler tahmin edilemiyecek bir halde, yeniçeriler, sipahiler sehal-i isyanda. Sarayın kanlı eteklerine yapışan vüzera da milletin derdine ortak olacaklarına mesned-i vezareti kapmak kaygısıyla birbirlerini sırıklamak için çağırıyorlar. Bu zamanı iyi tanıyan Na’ima diyor ki:
 
         <<Vekayi-i garibeden dir ki, İstanbul’da Kera demekle ma‛ruf bir Yahudi’ye acuz-ı nüsvan Hürrem vasıtasıyla hayli nefret ve şöhreti bulub nesve-i mezkure’nin rabıta-i irtişaları olmağla umur-ı külliyeye karuşub nice meşahire manıb alıverib rüşvete amale ile iç halkını ihlal ve emvar-ı alimi bir ihtilal etmeğin sipahi ta’ifesi cemiyyet ve hücum edüb zikr olunan mel‛une-i mezkure-i taleb ettiklerinde>>
 
Sarayda; Venedikli Bafo’nun emri altında bir yığın Yahudilerin sakfı altında toplayıp rüşvetlerle ceplerini doldurdukları, birçok kimselerinse madur kaldıkları görülüyor. Padişahlarsa seferlere mukabil hamamlardan çıkmaz olmuşlardı. Üçüncü Mehmed Han sarayda bıraktığı peri-i dilrubaların cazibe-i zevk şehvetleriyle Eğri Kal‛ası galibiyetini tamam bir neticeye iktiran ettirmeden İstanbul’a dönmüş, bu haliyle düşmanın tekrar toplanmasına, yeni bir yumruk indirmesine sebep olmuştur.
 
         İşte Karayazıcı’nın isyanı da bu yıllarda idi. Tarihler bu vakaya isyan diyorlar. Çünkü hilafet-i zamana karşı durulmuştu. Sarayın beş kanlı parmağındaki keskin hançerler fırlatıldı, fetvalar dağıldı, ordular isyanı tenkile me’mur oldu.
 
         Karayazıcı bir iki muvaffakiyeti müteakib kendi ihtirasatına kapıldı. Bu hal, Osmanoğullarının saltanatını birkaç asır daha yaşattı.
 
         Karayazıcı’ya iltihak eden Hüseyin Paşa bulundukları kal‛ada Mehmed Paşa tarafından sıkıştırıldıkları vakit Karayazıcı’ya Hüseyin Paşa teslim edilmek şartıyla sancak beyliği vaat edildi. Bu vaat üzerine Karayazıcı Hüseyin Paşa kal‛a bendinden indi. Karayazıcı Amasya Beyliğine ta‛yin edilirken Hüseyin Paşada divanda eli ayağı kırıldıktan sonra odun kapısındaki çengele asıldı.
 
         Fakat Karayazıcı tekrar isyan etti. Tenkiline me’mur edilen Mehmed Paşa’yı bozguna uğrattı. Karayazıcıdan Anadolu’yu kurtarmaya çalışan Sinan Paşazade Mehmed Paşa Karayazıcı’ya rahmet okuttu. 
 
         Avusturya Muharebelerinde at üzerinde fazla işretden istifrağ ile kendisinden emir bekleyenlere yalnız yürüyün diyen Sinan Paşazade Mehmed Paşa halkı soymaya başladı, bütün bu halleriyle de saraydan himaye ediliyordu.
 
         Şeyhü’l-islâm Sunullah Efendinin birader zadesi Çelebi Kadı Efendi mektuplarla Mehmed Paşanın rüşvetlerini ve hallerini bildirdi. Sivas Beylerbeyi Mahmud Paşa da Karayazıcı lehine şehadet ve kefalet ettiğinden Çorum Sancağına nakil-i me’muriyet ettirildi. Kadı Çelebinin mal-ı firavan aldığını Na’ima Tarihi naklen yazıyor.
 
         Karayazıcı yalnız değildi. Kendisine cesaret verenler vardı. Yeni me’muriyetine yerleşen Karayazıcı Mahmud Paşa ile İçel’de zunur eden suhte vesa’ir eşkiyayı tenkile me’mur edildi. (*)
 
         Karayazıcı Çorum’da tekrar isyan etti. Tenkiline me’mur edilen Haleb Beylerbeyi İbrahim Paşayı Kayseri sahrasında bozdu. Bağdad Beylerbeyi Hüseyin Paşa ise Karayazıcıyı Canik Dağlarına kaçırttı. Karayazıcı burada öldü. Vücudunu parça parça ettirerek her bir parçasını bulunmaması için ayrı ayrı gömdürdü.
 
         Karayazıcı’nın ölümünden sonra yerini Deli Hasan Paşa doldurdu. Hüseyin Paşayı Tokat Kal‛sın da sıkıştırarak kurşunla şehit etti.
 

(*) Na’ima Tarihi

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 53

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

         1620 yılında Genç Osman Hanın şehadetiyle yerini Mustafa Han işgal etti. Mustafa Han akıldan mahrumdu. Değil büyük Türk imparatorluğunu kendisini idareden aciz bir deli idi. İkinci defa mevki-i hükümdariye ye oturmuştu. Bu hal birçok yerlerde nefreti mucib oldu. Bu nefret-i umumiyeden istifade ile Erzurum Valisi Abaza Paşaya Trablus-şam Beylerbeyi Pir Oğlu Yusuf İstanbul saltanatını boğmak isteyenlerden di. Tarih Abaza Paşayı Tel‛in eder. Fakat aynı tarih Abaza Mehmed Paşaya Kayserili bir şeyhin:
 
-Sen mü’eyyid m. İndillah sın,Cenab-Hak seni bu kavm-i zalimin üzerine musallat etmiştir. (**) dediğini de yazıyor. Binaen aleyh Abaza Paşanın isyanı yıllarında idarede dirliksizlik, düzensizlik olduğu İstanbul’da idare başında yabancı parmağı ile hareket eden saray; vatanın felaketini, milletin zevalini ta‛cile sürükleyen dalkavuklar bunun ardında da sarayın efkarına alet edilmiş bir ordu vardı.
 
         Ordu: vatanın muhafızı, haysiyyet-i milli yenin müdafii değil, saray cariyelerinin meczup padişahların alet-i irticai idi.
 
         Bu zamanda İstanbul aleyhine ayaklanan Abaza Paşaya birçok tevabi‛ iltihak etti.
(*) 233 numaralı Çorum Gazetesinde tefrika edilmişti.
(**) Cengiz Han Harezm ilini istila ettiği vakit ulema aynı hatayı Cengiz Hana isti‛amal etmişlerdir.
(***) Maraş Beyeler beyi iken 10.000 askerle Abaza isyanını teskine muazzaf oldu. Abaza Paşaya ilihak ile bilahare de onun tarafından kalt edildi.
(****) Na’ima Tarihi,cilt 2,sayfa 306

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 54

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Abazalarla Düvenci Ovada harp ettiklerini öğreniyoruz.
 
Kaside-i Kapusuz (*) hakkında (**)
Yine zuhur eyledi asker-i tugyan
Erzurum valisin inhizam itdi gitdi
Şevket-lü padişaha eyledi isyan
Asker-i İslâm su-i kast itdi gitdi
Zabtına aciz beyler beyler
Sivas iline ateş koydular
Ün (***) idüb her taraftan kolcu saldılar
Uğradığı yerleri berbat itdi gitdi.
Bin yediyüz deyü geldi haber
Otuz bölükbaşı yek-pare çeri
Amasya şehrine urdu pençe
Nalezarı ayyuka yetdi gitdi
Merzifon üzerine yeğin vardılar
Alpler kurub cenge durdular
Hikmet-i ilahi şehreyn bozdular
Koç yiğitler kırıldı kelleler gitdi.
Birüküb Çorum’u almak kastına
Cümle meşveretler bunu üstüne
Arabilik eşkiyası imdad gitdi
İşidildi bu haber Çorum’da heman
Hacıköy Gümüş eyleyor figân
Düvenci Çayırında oldular mihman
Çorum’a elçileri hem gelib gitdi
Yazmışlar Çorum’a virmezüz eman
Eğer iri eğer uşak (****) kırarız heman
Ururuz kılıncı alıruz meydan
Namımız Üsküdar’a devlete gitdi
Çorumlular birüküb şer‛e vardılar
Hikmet-i ilâhiye boyun virdiler
Osmancık İskilib meded didiler
Gelmedi cümlesi i‛raz idüb gitdi.
Müslüm Ağa (*****) bu işte oldu merdane
Vücüdun sarf edüb girdi meydane
Kapusuz askeri geldi Elvan’a
Çengi harbler kal‛ada çalındı gitdi.
Kurdoğlu Çorum’a virdi nizamı
Giddi alayı harb-i esbab darbı
Esvab-ı muharib de zal olsa dengi
Meydanda mertliği bilindi gitdi.
Alaybeye bayrağı oldu küşade
Hazreti Ömer gelüb erdi imdada
Za‛im (*****) zi‛ama  cümle hazır amade
Tekbir getirüb metrise girdiler gitdi.
Yeniçeri askeri ser-firaz oldu
Gülbeng avazıyla metris’i aldı
Hacı Bektaş-ı Veli imdada geldi
Kudred kılınçları uruldu gitdi.
Nakib Efendi kaldırdı alimler
İmdad-ı ianete ayırdı melekler
Ruh-ı Resule virdi selamlar
Gülbeng sedaları çekilde gitdi.
 
(*) İç vilayet Kal‛alarında yerliden asker istihdam ile o kal‛aya me’mur edilirdi ki bunlara kapıkulu denirdi.
(**) O devrin istilası hakkında fikir hasıl etmek için yazıyı aynen iktibas ediyorum. Manası değişecek derecedeki kelimelerin doğrusu tırnak içinde gösterilmiştir.
(***) Buradaki şehvet manasına olan ün değildir. Ünlemektendir. Karşılamak manasındadır.
(****) Uşak çocuk manasındadır. Karadeniz sevahilinde refikaya ev uşağı derler. Buradaki uşak da hizmetçi mukabili olan uşak değildir.
(*****) Mutasarrıf.
(******) Za‛im bir kavmin re’isi ve ser-kârına söz sahiplerine denir. <<Za‛im el-dar,Selçuk tabiridir>> za‛im el-dar Şemseddin Selçuk ümerasındandır.                                                                         
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 55

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

   Kethüda yeri sipahi gayret erleri
   Sancağı Resulün cümle rehberi
Pir-i Şahın gayet halis askeri
Döndüler meydanı ser-te-ser gitdi
Tamam olub tedarikler meydan bezendi
Kapusuz gelüb saflar düzendi
Koç yiğitler bunda namlar kazandı
Meydan arsad kuruldu gitdi
Cenge harbelere uruldu tara
Uruldu genç Osman serildi yere
Allah Allah sedası çıktı göklere
Her tarafta düşman uruldu gitdi.
Genç Osman idi mel‛unlar başı
Meydanda kaldı ol itin leşi
Her kez öğrendi gördü döğüşü
Otuz kırk kadarı kırıldı gitdi.
Kapusuz askerin bozuldu dini
Gayret-i şeytan ile verdiler ser’i
Gördü canları esefle şaki
Ruhları seciyyine yakıldı gitdi.
Çorum’da on sekiz gün cenge durdular
Başlarına gelmedik gün gördüler
Kendiler de bildi ne bâl bildiler
Başları serengün oldu gitdi.
Binbaşı askerin azdabelli
Her gün ser-te-ser eylerdi cengi
Kapulu kapusuz olamaz dengi
Koç yiğitler sallandı gitdi.
Kurdoğlu öldü ol gün Süleyman
Nere şir divlere virmezdi aman
Kendüde kalmadı zerrece isyan
Defter-i amâline Cennet yazıldı gitdi.
Seccade-nişin şeriat kutbi
Evlad-ı Resul sabıka Müfti
Müderris efendiler eylediler ceni
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

56

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

oğuları Çorum üzerine mevki etmişler se de milli tarihlerin yatıyması Çorum tehlikeli bir akıbetten kurtulamamıştır.
Çorum da Bozok ve Türkmenlerin tahakkümü İstiklal Milli mücadelesi tarihine kadar devem etmiş Cumhuriyetin tesisi ile Çorum kudret bulmuştur.
 
DÜNKÜ BU GÜNKÜ ÇORUM
         Çorum: Baş çağında istila ordularının yolu uğrağı olmuş, orta çağda ise Oğuz Türklerinin saltanat boğuşmalarına şahit olmuş, birçok hükümetlere tabi olmuştur.
 
         Son çağda ise Anadolunun hemen ortasında olan şehir bir çok eşkiyanın da yolu uğrağında olduğundan tarihinde celali yatağı adını tanınmıştır.
 
         Yarım asır evvele kadar Çorum cehri ile ticaretini temin ederiken bir yerde bu ticareti yabancı ellerde vermeğe kıskanmıştır. Fakat zuhur eden Asyanın yarından ziyadesinin Bozok’tan zuhuru memlekete servetini inkişaf ettirmeden yerinde saydırmıştır. Bu yerinde saymanın sebeplerini araştırdığımızda evvela: cehrinin yüksek fiyatla satılması halkı atalete mahkûm ettiğini görürüz.
 
         İkinci sebep ise isyan mıntıkasında bulunmasında servet  sahipleri servetlerini korumak için zaviyeler tekkeler inşa ederek vakıflar tahsis etmesi, bu suretle de evladına mütevelliliğin temini yolunu tutmasıdır. Bu vaziyete Anadolu’nun bir çok yerlerinde tesadüf edilir. Abbasi saltanatında da erbab-ı servet nükud mevcudelerini gasblardan ancak bu şekilde muhafaza edebiliyorlardı. İşte bu hal Çorum’da yeni değildi. Tarihin bir tekrarından ibaret di.
 
         Üçüncü bir sebep ise Anadolu’da merkezi vaziyette bulunması dolayısıyla Çorum mezhep mücadelelerine sahne olmuştur.
 
         Bektaşilik bu memlekete muhtelif çehrelerde görünmüştür. Bu gün bile halk arasında hemen 20-30 sene önceleri birçok şeyhlerin şehre gelip muhtelif yerlerde define gömülü olduğunu söyledikleri ağızdan ağıza nakledilmektedir.
 
         Bektaşilik yeni bir mezhebten ziyade Türk sârini te’yid, Türk dilini dine sokmak suretiyle mevcudiyet-i Milliyeyi korumak istemiştir.     
 
         Nişaburlu Hacı Bektaşi Veli resmi dili Farisi olan Selçuk saltanatına mukabil Karaman beylerinden Mehmed beyin yardımıyla Türkçe okur-yazarlığı temin etmiştir.
 
         Bektaşi babaları ise, halktan doğmuş halk gibi basit ve teklifsiz bulunmuş olduklarından umumi rağbete mahzar oldu. Fakat, sonraları cahil Bektaşi şeyhleri kendi amal-i zatiyeleri uğruna muhtelif tarikatlardan doğan buna mezhep süsü vermişlerdir.
 
İşte bu maksatla tesis eden Bektaşilerin büyük bir kısmını köyler teşkil etmiştir. Çorum civarındaki köylerde Bektaşilerin çokluk bulunduğu yerlerdir. Fakat bunlar, diğer köylülerle birleşmezler, şehre pazara geldikleri vakit de mallarını tanıdıkları bir kişiye satarlar.
 
Mecitözü nün cenubunda az miktarda Çepniler olduğu bildiriliyorlarsa da hali hazırda bunlara rast gelinemez.
 
Cumhuriyet idaresi sekiz asırdan beri saltanatın ihmal ettiği bu kesim halk üzerinde te’sirini pek çabuk gösterdi. Bir batın sonra bu zihniyet tamamıyla tarihe karışmış bir hale gelmiş olacaktır.
 
Çorum’da Bektaşilik talep ettiği kadın ve erkek tekamili ise mefkutdu. Cumhuriyet umdeleri bu tekamili temin ile medeni ve modern bir veche vermiştir. Bu yeni veche dir ki, Çorum’u uçuş süratiyle inkişaf ettirmektedir.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 57

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Baba İlyas evladından Aşık Paşanın oğlu olan çelebinin medfun bulunduğu karyede Bektaşilerin toplu bulunduğu ve Alevi namı altında ayrıldıkları görülür.
 
Elvan-Ulvan- Köse Peygamber denmekle meşhur Eretna sultanının veziri Ali Şah Rumi’nin amcası oğludur.
 
Görülüyor ki, mefkureciler idare düzeninde bir değişiklik meydana getirmek istediklerinde de din ve mezheb gürültülerinden istifade etmeğe çalışmışlardır. Bu hal yakın zamana kadar devam ede gelmiştir.
 
Yine Oğuz Türklerinden Bayındır Uruğundan Baba İlyas Horasani Özi civarında Bayındır köyünde yerleşmişlerdir. Yine Bektaşi şeyhlerinden Balım Sultanın da türbesi Mecitözü’ne yakındır.
 
Çorum şehri içinde ise, birçok evlerde nereden gelip nereye gittiği belirsiz birçok babaların mezarları vardır. Bunlar bize ortaçağda Anadolu’da tarihimizin göremediği birçok teşekküllerin varlığını göstermektedir. Suheyb Hazretlerinin menakıbında da Alevilik arzuları görülmektedir. Karanlıklardan memleketi kurtaran Cumhuriyet idaresinin tesisinden sonra bütün bu paralama ve ayırma kuvvetlerinin kaynakları kapattırıldı, bundan sonra ancak Çorum inkişaf etmeye medeniyet yolları üzerinde uzun dev adımlarla yürümeye başlamıştır.
 
Cehri ticaretinden doğan atalet ise maden boyanın keşfini müteakip kısa bir zaman devam etmiş Milli İdarenin hakim olduğu günden sonra se‛i ve amel başlamıştır.
 
Bu gün ise, Çorum Anadolu merkezinde en ziyade inkişaf etmiş vilayet merkezleri arasında sayılanlardandır.
 
ÇORUM’DA TEŞEKKÜLLER LONCA
 
         Çorum’da; zamanı bilinemeyen yıllardan beri devam ede gelen bir teşkilata tesadüf ediliyor. << bu teşkilat muhtelif sanat ve iş erbabı arasında ayrı ayrı grub birlikleri ihdasıyla başlamıştır. Demirci, doğramacı, marangoz. kunduracı vs.>>
        
Bu sınıf birliğini idare eden reise <<Şeyh>>  tabir olunur. Bundan sonra yiğit başı-esnaf kâhyası- üçüncü derecede bir de işçi başı sı vardır.
        
Herhangi bir sınıf sanatkarlar içinde vuku bulacak münaza‛ayı şeyhler hal eder, yiğitbaşılar- esnaf kâhyaları- şeyhin sureti halinin tatbiki için tebligat icra eder,şeyhin vereceği hüküm ise gayr-i kabil-i reddir.
 
         Sanatkarların her sınıfı Ramazan ,Kurban bayramlarının ilk namazıyla Receb’in ilk Cuma gecesi akşam namazlarını müteakib toplanırlar,şeyh tarafından o birliği kazancı için du’a edilir,du’ayı müteakib herkez sağına ve soluna selam verib ellerini çaprazlar ve du’aya nihayet verilir.
 
         Bu teşkilatla esnaf arasında sıkı bir disiplin temin edilebilirdi. Hariçten gelen bir tüccar, herhangi bir müddetli va‛ad ile verdiği malın esmânını almak için vadenin hitamında doğrudan doğruya yiğit başı ya müracaat eder,yiğit başı o tüccarın matlubâtını tahsil ederdi.
 
         Muhtekirler,yiğit başı tarafından protesto edilir,hatta dükkanı birkaç gün kapanmak cezasıyla da tecziye edilirdi. Herhangi bir esnafın yüzsüz bir hareketi görüldüğünde şeyh ve kahyalar toplanarak bir karar ittihaz ederler ki buna <<Lonca>> tabir edilirdi. Loncanın verdiği karar kat‛idir. Loncanın toplanması için,zaman ve mekan mevzu-ı bahis değildi.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  58

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

ÇORUM FOTOĞRAFLARI
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

  59 

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

         Lonca vuku bulduğu vakit oradan her geçenin selam vermesi ta‛amülden di.
 
         Kâ’im-i makamı tecziye eden Loncanın şu hikâyesini nakil ederler:
 
         Sanatında sahtekarlık yapan muhtekir bir adam için karar verilmek üzere sabah namazında lonca toplanmış- Çorum ka’im makamlık devrinde- ka’im makam’da selam vermeden geçmiş yiğit başı ka’im makamı çağırıyor, üç gün evden çıkmamasını emrediyor, ka’im makam’da üç gün evden çıkmıyor.
 
         Loncanın en müthiş kararı birliğin töresine ri‛ayet etmeyen herhangi bir sanatkârı aforoz etmesidir. Bu aforoz edilen kimse ile halktan hiçbirisi alışveriş etmez, muhtekir de böyle zamanda memleketi terke mecbur olurdu.
 
         Dedebaş zade Hasan Efendinin evinde Gazi Dede yahut Ahi Menteşe isminde nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir babanın mezarına hürmet edildiği söylenmektedir. Bunun ise, eskiden evkafı zengin olduğu mütevatirdir. Fakat el-yevm bu mezar yoktur yakın vakitde kaldırılmıştır.
 
         Loncanın kararına ehem niyet vermeyenler için bu gün debbağhanelerin bulunduğu yerde medfun Ahi Evran Sultanın mezarında o adam için bed’dua edilir, bu bed’duanın ise ind-i Bari’de karin kabul olduğu rivayet ediliyorsa da bu ;ind-i Bari’den ziyade aforoz edilenden merhabaların umumiyetle kesilmesi onu mahkûm bir vaziyete bırakılmasından ötürüdür.
 
         Debbağhane esnafları bu sultanın sirkatlere mani olduğuna itikat ile dükkânlarını açık bırakırlarmış.
 
         Bu teşkilat Hürriyetin ilanı yılına kadar devam etmiş,bu yıldan sonra disiplinini kaybetmiştir.
 
         Bu teşkilatın mesaili binlerinde hal etmelerinden kadıların işsiz kaldıklarını nakil ile şu hikâyeyi anlatıyorlar:
        
         Çorum’a tayin ile gelen bir kadı, me’mur larından memleket de davaların nispeti hakkında malumat almak ister, kendisine:
         - Bu memlekette dava olmaz. Denir
 
         Kadı şaşar:
 
-Aralarında anlaşmazlık olursa?
 
-Aralarında hallederler.
 
Kadı birkaç ay bekler. Hakikaten davaya kimse gelmez. Bir gün her evden nüfus adetine göre yumurta toplanmasını emreder. Yiğitbaşılar hane hane dolaşarak yumurtaları toplarlar. Birkaç gün sonra bir tellal çağırtır:
 
-Artık yumurtaya ihtiyaç yoktur. Herkes verdiği yumurtalarını geri alsın der.
        
Yumurtalarını almaya toplanan halk arasında yumurtanın, ufaklık, büyüklüğünde kırılanlardan zuhur eden noksanlardan münakaşa başlar. Bu suretle kadı davacı toplamağa muvaffak olur.
        
Bu; masal olmakla beraber bize Çorum teşkilatlarının tesiri hakkında bir fikir verir. Tarihen de müspettir ki,Çorum isyanların,münaza‛alar hiçbirisini iltizam etmemiş da’ima bi-taraf kalmıştır.
 
         Hürriyet ilanı yılına kadar devam ede gelen bu teşkilatın sıkı disiplini sonraları soğumuş, hali hazırda da hatıra olarak söylenmektedir.
        
         Esnaf teşkilatı büyük âlimlerimizden Köprülü zade Fuat Beyin Hayat Mecmu‛asında (sayı 21) <<Ahiler esnaf teşkilatına merbuddur.>> (sayfa 402) cümlesiyle ahileri hatırlatmaktadır. Kendilerini neşr edecekleri << Anadolu’nun Tarih-i Dinisi Hakkında Tetetbu‛at>> namındaki cildi bu teşkilatın tarihiyle memleketi tenvir edeceklerdir.
        
         Gazi Dede yahut Ahi Menteşe namındaki babanın mezarının yakın zamana kadar hürmet-i umumiyyeye mahzar oluşu Gazi teşkilatıyla Ahiler teşkilâtının esnaf teşkilatı suretinde Çorum’da bu güne kadar devam eden eserleridir.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 60

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

TÖRE
 
         Ekin biçme zamanında herhangi bir tarlanın kenarından geçerken ufak büyük,genç,ihtiyar herhangi bir kadının yolunuzun ilerisine geçerek      
        
- Efendi Töresi.
        
Dediğini görürsünüz. Bunu bilmeyenler, ekin biçicilerin partal elbiselerine bakarak aldanırlar, bunu bir dilenme telakki ederler. Fakat değildir, bu : memleketin te‛ammülüdür, adetidir,töresidir. O ufak başak demetini elinden alarak mukabilinde para vermek mahsulün kıymeti hakkında mal sahibine fâal hayır telkin edilir. O başak demeti; rencber’in buketidir.
 
ÇORUM KAL‛ASI
 
         On yedinci asırda Çorum’dan geçen Evliya Çelebi Kal‛adan bahsederken : << Kal‛a da dizdarı,neffareti,müstevfi cebehanesi birkaç hane ve ambarı mevcut>> olduğunu söylüyor. Evliya Çelebinin bu sözü üzerine Kal’a nın o yıldan zamanımıza kadar hiçbir değişikliği göstermediği anlaşılıyor.
        
Kal‛a ;her zıl‛ı ,yetmiş iki metreden bir murabba‛ dır. Her zıl‛ında köşelerde birer kule ile ikişerde çıkması vardır. Şehre bakan yüzünde  bu çıkmalar üçleşerek merkezde esas büyük kapı vardır. Kapının iki tarafındaki odalardan biri karakol diğeri zindan olarak kullanıldığını gösteriyor. Zindanın her tarafı kapalı olup yerden iki buçuk metre yüksekliğinde bir insanın çömelerek zorla geçebileceği kadar bir delik vardır. Halk arasında da burası zindan olarak gösterilmektedir.
 
         Evliya Çelebinin kitabında yazdığı evlerden zamanımıza kadar bir şey kalmamıştır. Çorum şehrinin yeri de şimdiki yer olduğu kal‛anın kapısından anlaşılmaktadır. kal‛a duvarlarındaki taşların beş tanesinde Latin harfleriyle bir yazı vardır ki,bu yazıların olduğu taşların gelişigüzel yerlerde kullanılması kal‛anın İslâm Türkleri tarafından inşa edildiğini gösterir. Evliya Çelebi de kitabında kal‛anın Danişmendliler tarafından yapıldığını ileri sürmektedir. (*)
 
(*) Evliya Çelebi Seyahatnamesi,sayfa 407.
 
         Bu kal‛a Bizanslılar tarafından inşa edilmiş olsaydı,ma‛bede ait olması lazım gelen kabartma taşlar muntazam olarak kullanılırdı. kal‛anın vaziyeti ve şanlı Nikonya’nın harab edilmesinden sonra Evliya Çelebinin kitabında yazdığı gibi,kal‛anın İslâm Türkleri tarafından inşa edildiğini göstermektedir.
 
         Kal‛anın duvarlarında kullanılan taşlar muntazam yontma mürebbi‛ ve mustatil olub bunların bir kısmı da üstüvane dir. Bu üstüvane taşlar Çorum’dan evvelki şehrin mevcudiyetine delildir. Bu taşlar Romalıların emlak ve arazi arasındaki hududu gösteren işaretleridir. (*) bu çeşit taşlar kal‛anın aceleye gelerek inşasında eski harap şehrin enkazından istifade edildiğin göstermektedir. Bu taşların benzeri büyük caminin havli duvarında görülmektedir. Zaten bu camiyi ilk yaptıran Selçukilerden Alaeddin Handır. Bu gün kal‛a içinde on kadar ev ve birde ufak cami vardır. Biri içeride diğeri de kapının yanında iki çeşmesi vardır. Büyük kapının mukabilinde ufak dar bir kapı vardır ki, buradan bir insan zorlukla geçebilir. kal‛a duvarının kalınlığı 12 metre dir.
 
 
ÇORUM TAKSİMAT-I  MÜLKİYESİ
 
         Çorum 17. Asırda Rumiye-i sur’a eyaleti meyanında idi. Bu eyalet Sivas, Çorum, Amasya
 
(*) Romalıların emlak ve arazi arasındaki sınırı gösteren işaretlerin ma‛budine <<Terminos>> denirdi.
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 61

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Bozok, Divriği, Arapkir livasını havi idi.(*) Çorum’a Mirlivaların bulunduğunu Peçevi Tarihi bildiriyor. (**) Çorum Beyinin hassı 300.000 akçe idi. 190 ze‛amet 310 tımarı vardı. (***)  Kadısına senevi 5 kese 250.000 akçe hasıl olurdu. (****)
 
         Muntazam salnameler mevcut olmadığından Çorum’un hangi tarihe kadar sancaklığını muhafaza ettiğini bulamadım. Sicillatdan 1875 yılından sonra kazaya tahvil edilidği anlaşılıyor. Çorum ; sancaklığında Çorum İskilip,Katarsaz,Osmancık kazalarını ihtiva ediyordu. 1296 (*****) Hicri yılının salnamesinde Ankara vilayetinin Bozok Sancağının bir kazası idi. 1309 hicri yılında Çorumlu Hasan Paşanın delaletiyle Abidin Paşanın Ankara valiliği zamanında sancak merkezi oldu. El-yevm vilayet merkezi olup Osmancık, Mecitözü, (*****) Sungurlu,Hüseyinabad,İskilip kazalarını ihtiva eder.
 
 
ÇORUM’DA YAPILAR
 
         Evliya Çelebi Çorum’dan geçerken 42 mahalle ve 42 mihrab olduğunu kitabında yazar. Bu gün Çorum’da Sufiler, Kal‛a, Hacıgüvan, Çiriş, Sağırıcı, Ecel-İevvel, Azabahmet, Hacınasrullah, Şarkiyan, Ecel-sani, Çiftlik, Karamançavuş, İsahalife, Hacıkemal, Selimiye, Narlıoğlu, Kündistan, Pazar, Gülabibay, Hacıyusuf, Medrese, Burhankethüda, Fatmabacı, Mahmudiye ,Öc, Çöplü, Hamidiye, Hacıreceb, İcadiye, Emirahmet, Şıhlar, Hacıdavud, Kubbeli, Hıdırlık, Şeyheyyüb, Hacııshak, Camiikebir, Puşyan, Çepni, Tepecik, Akpeykar, Karakeçili, Sancaktar, Çakır, Yavruturna, Emirhalife, Nurullah İsimlerinde 42 mahalledir. 1876 yılında Çorum’da 3604 hane gösterilmektedir. Numaratajda Çorum’da 5489 hane sayılmıştır. Görülüyor ki Çorum seneden seneye terakki etmektedir.
 
ÇORUM’UN EHEMNİYET-İ ASKERİYYESİ
 
         Alaybeyi, Dizdarı- Kal‛a Kumandanı- bulunduğuna nazaran Çorum’un birçok eşkiyaya yol uğrağı olması epeyce askeri ehemniyeti olduğunu gösterir.
 
         Çorum büyük seferlere epeyce evladını göndermiştir. İnebahtı Muharebesinde şehit olan Gülabibeyin Tezkâr-ı namı için büyük ve kıymetli bir camii ile etrafında medreseler yaptırılmış ayrıca o civara da ismi verilmiştir. İlk
 
 
(*) Sancak beyi <<Mutasarrıf> beyler beyi (Vali) ye mu‛addildir. Tımar ve ze’amet sahipleri de bunların kumandası altında bulunurlardı.
(**) Sancaklarda Mirlivalar ,Beyler bulunurdu ki, vezir değillerse <<Ümera>> denirdi. Osmanlı saltanatı bir askeri hükümet olduğundan Ümera Vezirler hem askeri hem de mülki vazifeleri görürlerdi.
(***) Tımarlar Çiftlik demektir. Her tımarın havi olduğu arazi şunun bunun tarlaları olup sahipleri bu tarlaları ekip biçerler yalnız öşrüyle alım satım harcını tımar sahibine verirlerdi. Tımar sahipleri tımarlarında otururlar,harp vukuunda mükemmel silah ve tüvana atla beş bin akçede bir  nisbetinde maiyetlerindeki adamlarla tabii olduğu mirlivanın emrine girmeye mecbur tutulurdu. Bunlar evlendiğinde oğluna o da yoksa efrad-ı ailesinden birisine verilirdi. Oğlu ufak yaşta harbe gidemeyecek bir halde ise,adamlarını yollardı.
(****) 1100 Hicri yılından sonra 50.000 akçe bir kese itibar olunmuştur. Akçe Orhan Gazi Han zamanında kesilen paradır. Bu zamana kadar dirhem ismi ve usulü verilirdi. Beyaz sikke manasındadır.
(*****) Tarihler Miladidir. Hicri tarihler yazı iye gösterilmiştir.
(******) Bilad-ı Rum Kadısı Abdülmecid-i Harevi malikanesi olduğundan 1135 yılından beri Mecitözü denmektedir. Bu kazada oturan Türklerin çoğu Bayındır, Kayı olduklarından bu kazanın yakınında  bir kal‛a harabesi vardır. 1874 yılında kaza olmuştur.
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN KULLANMAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

BİR SONRA Kİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

 62

KİTAP BAŞINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ!

BİR ÖNCEKİ Sayfaya dönmek için tıklayınız

Defa Girit Adasına çıkan askerin içinde Yusuf Paşa kumandasında Çorumlular da vardı. Mora isyanlarını bastırmak için Çorum’dan 150 nefer gittiği sicillerde yazılıdır. İlk tecdidden addedilen Asakir-i Muhammediye-i Mansure’i vücuda getirenler arasında Çorum’dan da gençler alınmıştır. 1255 Hicri yılında Kışla bir süvari alayının oturması için yaptırılmıştır.
 
ÇORUM’DA CAMİLER