YIL 9  SAYI 98    25 Nisan 2007

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

DİKKAT ; BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMDEN  İZİN ALINMADAN KULLANMAYINIZ!

YAZARLARIMIZIN HAYAT HİKAYELERİNE GİTMEK İÇİN TIKLAYARAK GİDİNİZ!

Aşağıdaki dizinler ile tıklayarak üye olmadan sayfalara girebilir ve inceleyebilirsiniz!1

 

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

 

Mahmut Selim GÜRSEL ALLAH RAHMET ETSİN
Mahmut Selim GÜRSEL Paşa ÇETEN 01-01- 1946- 01-04-2007 ALLAH C.C. RAHMET ETSİN!
Teoman ŞAHİN PAŞA ÇETEN İÇİN
İsmet ÇENESİZ SAYIN BAŞKAN İŞİ EHLİNE VERİNİZ
Sakin KARAKAŞ OKULLARIMIZA OSMANCIK GEZİSİ ÖNERİYORUM
Ali EMİROĞLU LATİFE HANIM HAKKINDA
Mahmut Selim GÜRSEL INTERNET HAFTASI
Mustafa Nevruz SINACI NELER OLUYOR KIBRIS’TA
Hasan Lâtif SARIYÜCE TEKRAR GÜMÜLCİNE’DE5
Selma GÜRSEL LAHANA DOLMASI
Güner KAYMAK ÖNCE İNSANIZ
Paşa ÇETEN ÇİÇEK
 
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
ALLAH RAHMET ETSİN !
            Bir gün Çorum İl Halk Kütüphanesinde otururken uzun boylu,esmer,cüsseli birisi kapımı tıklatarak:
            -Müdür Bey,müsait misiniz ? Diye sordu.
-Buyurun. Diyerek odama davet ettim. Birkaç ay kadar önce Abdullah Ağabey odama gelerek:
Mahmut,koçum. Ben Çorumlu Şairler diye bir kitap hazırlıyorum. Seninde tanıdığın şairler varsa onlarla temas kur,hayat hikayeleri ile birkaç şiirini al bana Ankara’ya posta ile yollayıver diye tembihte bulunmuştu. Bende bildiğim şiir yazan arkadaşlara bu duyuruyu ağızdan söylemiş,kendi bildikleri arkadaşlarına da bildirmelerini söylemiştim. Pek çok Çorumlu arkadaşın hayat hikayelerini derleyip şiirleri ile birlikte Abdullah Ağabeye yolladım. Bir çıkar,bir övgü beklemeden yardım için çalıştım. Pek çok arkadaş şiirlerini göndermediğimi zannettiler. Ben aldığım bilgileri aynen yolladım,kitabın yazarı almadıysa benim günahım nedir ki ? Neyse. Kitap yayınlandı benim gönderdiğim arkadaşlardan iki tanesinin hayat hikayesi ve şiirleri kitapta yayınlanmıştı. Kitaptan bir adette Abdullah Ağabey tarafıma imzalayarak verdi,kütüphaneye de birkaç kitap bıraktı. Bana bıraktığı kitabın içerisine:
“Karakeçili’mizin yetiştirdiği değerli kültür adamı sevgili yeğenim Mahmut Selim Gürsel’e Resimde de okunmakta.(aşağıda)
1991 baskısını Çorum Belediyesi bastı ve dağıttı. Arkadaşlar bize kırıldılar,pek çoğu bu kırgınlığını göstermediler.
Emekli oldum,Gürsel Yayınevini açtım,arkadaşların yazılarını bilgisayarda yazarak dergi olarak bastırıyorum. O günlerden;bir gün Abdullah Ağabey kitabı güncelliyoruz yeni şair arkadaşların şiir ve hayat hikayelerini isteyince:
Ağabey,ben sana onlarca kişinin şiirlerini,hayat hikayelerini gönderdim. Siz sadece ikisini yayınlamışsınız dedim.
Neyse kitap yayınlandı. O sene Çorum Festivalinde Belediyenin verdiği yerde sergilerimizi açtık. Kitabı da orada Çekva bölümünde gördüm. Bir tane aldım baktım bir iki yazarımızı daha kale almışlardı. Bu yazarların içerisinde de rahmetli Paşa Çeten’de bulunmaktaydı.
Bu hikayede anlattığım gibi yazar arkadaşlarımızı ben elimden geldiği kadar yazılarını ve şiirlerini yayınladım ve yayınlıyorum.
İlk satırlarda bahsi geçen kapıyı vurarak içeri giren kişi de Paşa Çeten’di. Sonraki günlerde fırsat buldukça geldi,gitti. Şiirlerini dinledim. Okudum.
Bir gün Çorum’dan ayrılacağını söylemek için kütüphaneye gelmişti. Vedalaştık. Emekli olduktan sonra açtığım yayınevime de bir Çorum’a geldiğinde uğramıştı. Hayat hikayesini birlikte iş yerimde kaleme aldık. Çorum dışında iken dergiler yayınlandıkça kendisine yolladım. Şiirlerini yayınladım. Sora Sarı  Çiğdemi çıkartacağım şiirlerini yayınlayayım mı dedim sevindi,Sarı Çiğdemde de şiirlerini yayınladım ve halen dergilerimde şiirlerini yayınlamaktayım.
Paşa tekrar  Çorum’a ta taşındı. Kalp ameliyatından sonra oralarda duramamıştı. Birkaç kere bize geldi konuştuk,dertleştik.
Geçen sene yine bir gün Avukat Teoman’ın orada karşılaştık. Yanında Metin Demirci vardı. Dergi çıkartacaklarını söyledi. Bende çok zor bir işe girişmişsiniz. Allah işinizi kolay getirsın. Yalnız ISSN sini alın diye öneride bulundum. Dergi çıktı. Bana dergi ulaşmadı. Bende sitemde bilgi veremedim. Zannedersen ikinci sayısında Teoman’a gittiğimde bir dergi uzattı,baktım güzel bir dergi idi. Teoman istersen al,bu Paşa’nın dergisi diyince dergi senin diyerek Almadım.
En son vefatından on gün kadar önce eve geldi. İçeri buyur ettim. Beşinci sayıyı hazırladıklarını,sitelerinin olduğunu söyledi. Siteye girdik baktık. Bir ara bu dergiyi corumlu.com da da yayınlamamı istedi. Bende arkadaşım bu işler yani Internet para ile olacak bir iş,zaten ve neden senin siten var neden tekrar burada yayınlayayım dedim. Anladım ki link verilmesini istiyordu. Sizin siteden benim siteye link verin,logonuzu yollayın logonuzla link vereyim dedim. Logo gelmedi fakat link verdiklerini yazdılar. Hemen bende dergiye link verdim. Halen duruyor.
İnsan oğlu fani. Yaşayacak yaptığı çalışmaları,eserleri.
Buradan tekrar;arkadaşım Paşa Çeten’e Allah C. C. Rahmet dilerken,ailesine,akrabalarına,eş ve dostlarına ve Çorumlu 2000 dergisi ile Sarı Çiğdem Şiir defteri okurları adına da baş sağlığı dilerim.

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
Paşa ÇETEN 01-01- 1946- 01-04-2007 ALLAH C.C. RAHMET ETSİN!
1.1.1946 tarihinde Çorum Merkez Ahilyas köyünde doğdum.  İlkokulu  Albayrak  İlkokulunda bitirdim.  Orta okulu 1.sınıftan terk etmemin sebebi rahatsızlığımdan  dolayıdır. Köyümdeki arazimde çiftçilikle  uğraştım. 1966 tarihinde askerlik görevine gittim  terhis  olduktan sonra, 1.5.1969 Çorum 1. Noterliliğinde çalışmaya başladım. 1982 tarihinde noterlikteki  vazifemden  ayrıldım.  Bir ara serbest meslekle uğraştım.  1.7.1991 tarihinde  emekli olduktan sonra  Mersin Silifke'ye yerleştim. Evli ve 2 çocuk babasıyım. Halen Silifke'de seracılıkla uğraşıyorum. 
İlkokul  sıralarında  herhangi bir meslekte hayalim olmamıştır.  Yukarıda belirttiğim gibi memurluk,çiftçilikle uğraştım.  Çiftçilikle  size iki kısa anımı anlatmak istiyorum. 
Birincisi: Çankırı-Çorum Kırsal Kalkınma bünyesinde deneme ekim yapmak  için o günlerde yer aranıyordu. O günkü çalışkan idarecisi Bekir Genç bizim oralarda yer aramış bulamamıştı. İsteği 1 dönüm nadasa bırakılmış  hazır tarla idi. Burada deneme  üretimi  yapılacaktı.  Bekir Beye bir dönüm yer yerine  3 dönüm  yer tahsis ettim. Onlarda gerekli işlemleri yaptılar,ektiler,gübreledilerse de ne hikmetse ekilen  tosun buğdayı  Çorum arazisine uyum sağlayamadı. İkinci anım ise:Silifke'de aldığım araziyi sulamak için sondaj kuyusu yaptırmak gereğini duydum. Bir sondajcı ile anlaştık. Tarlam da su  umulduğundan  yakın bir seviyede çıkınca, sondajcı ustası ile yaptığımız anlaşma gereği yapılan işin çok  altında bir ücret vermem gerekiyordu. Adamcağız  sözünde  durmak  için fazla ücret talebinde bulunmadı.  Fakat  bu  durumda yaptığı masraf ve getirdiği işçilerin masrafını bildiğim için sondajcıyı  zarar uğratmak  istemedim ve sözleşmemizdeki ücretin iki katı ücretini ödedim bu davranışım hem ustayı sevindirdi,hem de şu anda kullandığım  suya kavuşmuş oldum. Böylece sondajcı ile sıkı bir dostluk kurmuş oldum. Halen Silifke' de bu dostluğumuz devam etmektedir. 
Bir işe başlarken önce Allah C.C. tam bir teslimiyet ile güvenip,seçtiği işe başlamasını sizlere öneririm. Sonra kul hakkı  (insan hakkı) na  riayet edilmesi. İnsan oğlu  hangi mesleği kendisine seçerse seçsin,fen ilimleri ile müspet ilimlerin gerektirdiklerini bir arada  yürütmesi gerektiğini bilsin ve unutmasın bunlardan birisini terk ederse idealindeki mesleği ileri ye götürmesi imkansızlaşması ile karşılaşabilir.Bir misal vermem gerekirse: "İhtiyar olanla,gençler arasında farklılık "  gibi  ortaya  çıkar.  Yer yüzünde yaşayan  insanlar arasında doğru,iyi,güzel huy ister gavurdan gelsin,ister Müslüman'dan gelsin ,insan doğrunun yanında tavır almalıdır. İşte bu duygu adaletin kendisidir. Eğer doğruyu ihlâl ederse, o zaman adaletten  kan damlar. 
Şiir yazmaya  beni  kötü  şiir teşvik etti. İlk şiiri  bize komşu vilayet olan Kastamonu Tosya  ilçesinde  Şair,Eczacı Mehmet Karadaş yönetiminde çıkan "Üçüncü Yeni" ismi ile o tarihte yayın yapan dergide yayımlandı. 
Ben  şiirlerimi ödül alsın diyerek yazmıyorum. Ödül verenleri de kınıyorum. Şiirin ödülü:ruh ve  vicdana  yaptığı eylemdir.  Tıpkı "göğe açılan pencere" gibi. Toplumun  önünde "ışık,geleceğine güven" eylemlerini  toplumun  sofrasına  bir nimet gibi koyan güzelliklerin aynasıdır. 
Yer yüzünde  her insanın bir ideali vardır. Ferdin, ailenin,toplumun, devletin de idealleri vardır. Bütün devletler bu idealler  üzerine  kurulurlar. Temeli de  adalettir. Benim idealim ise;bu gerçekleri inanarak şiir diliyle dünya insanlığına sunmak ve onların  ruhları  ile beyinlerine adaleti, özgürlüğü,sevgiyi  ve barış  duygularıyla  perçinlemektir. Nasıl ki ; her yağmur damlası kendini denizde bulursa şiir okuyan insanlar da kendisini şiirin içinde görmelidir. 
1991 tarihinde " Bu Bahar Nerede Bırakır Beni"  isimli bir şiir  kitabım yayımlandı. İleride bir şiir  kitabı yayımlamayı düşünüyorum.Edebiyat alanında sadece şiir dalında çalışmalarım var.   Üçüncü  Yeni, Çağrı, Duruşma, Güneysu, Kırağı, Nisan  Yağmurları, Yeni Düşünce, Bayrak, Sızıntı,Hüner ve Çorumlu 2000 dergilerinde şiirlerim yayımlandı. 
Ayrıca  Silifke  EF.,Silifke Göksu,Marmara EF. Radyolarında canlı  yayınlarda kendi şiirlerimi okudum.Türkiye'de " Sanat ve Edebiyat Dergileri" her yerde  çıkmaktadır. Hele İstanbul'da çıkan sanat ve edebiyat  dergileri ve o dergileri yönetenler kendilerini  kaf  dağının doruğunda gözleri kör bulutlar gibi yalınızca kendi çevresini tanıyor ve kolluyorlar.  Taşradaki ; şair  ve yazarlara hiçbir şans vermiyorlar.  Bu  şiir  adına ihanetin  ta kendisidir. 
Ben İstanbul'da çıkan  sanat  ve edebiyat dergilerinde şiir görmedim. Görseydim onlara da şiir gönderirdim.  Gönderdiğim  olduysa da  şiiri bilmedikleri için yayımlamadılar
Paşa Çeten 1 Nisan akşamı geçirdiği bir kalp krizi neticesi vefat etmiş,öğlen namazı Ulu cami'de kılınan cenaze namazından sonra Çorum Ulu Mezar'a defnedilmiştir. Allah Rahmet eylesin.

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Teoman ŞAHİN
Teoman ŞAHİN Hayat Hikayesi
PAŞA ÇETEN İÇİN
İki yıl kadar önce büroma ziyarete gelmişti,böylece tanıştık ve zamanla aramızda  sanki uzun yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir  kontak oluştu.
Günün değişik saatlerinde  arayıp son yazdığı bir şiiri yada  dörtlüğü okurdu.Onunla en son cuma günü Ehli Beyt cami çıkışında  kucaklaşarak ayrıldık.
Son sarılmamız olduğunun farkında değildim;öyleymiş.
Ya Rabbim;
Paşa Çeten  bana doğru yolun Ehli Beyt olduğunu ve onların yolunda yürümek istediğini söylemişti.Belki yolun başındaydı ama SEN az  amele çok veren ,niyetleri bile değerli kılan lütufkarsın, sevdiklerinin hatırına  bu noktadaki şahitliğimi kabul et ve ondan yüce  sınırsız merhametini ve şefaatçilerin şefaatini  esirgeme.
Amin.

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
SAYIN BAŞKAN İŞ EHLİNE VERİLMELİ
            Yaşanan bunca kötü olayların arkasındaki asıl sebep görevin hakkı verilerek yapılmaması ve o işin ehil ellere verilmemesidir. Vaktiyle o işe adam alırken taraf tutulması, yandaşların kayrılmasıdır. Birde testiyi kıranla suyu getirenlerin terazinin aynı kefesinde yer alması ve terfi sisteminin başarıdan ziyade otomatiğe bağlanmasındandır. Ayrıca prensipsiz, emeksiz ve plansız bir çalışma düzenimiz var. (Bu umumi bir açıklama)  
            Şimdi bunlara örnekler verecek olursak:
            1-) 10-15 gün kadar önce İnayetullah camine doğal gaz alınmaya karar verildi. Bunun için kazı çalışmaları yapılırken su borusu patladı. Patlayan su minarenin boyunca yükseldi. Hatta bir arkadaş tazyikli suyun kendisine çarpmasından son anda kurtuldu ve bayağı bir tehlike atlattı. Tabii, bu arada birkaç saatlik işte birkaç gün sürdü. Kazılan yeri bir görseniz; neler vardı neler. Telefon kabloları, elektrik kabloları, kanalizasyon boruları v.s…  
            Halbuki bunlar vaktinde, bir plan dahilinde ve beton bir tünel içinde yapılsa yaşanan bunca aksaklığın olmayacağı gibi bunca masrafta olmazdı. İkide bir her önüne gelende sokakları  köstebek çukurlarına döndürmezdi. 
            Bana göre yinede vakit daha da fazla geçirilmeden bu işe yiğit ve becerikli yetkililer bir el atsalar da, zararın neresinden dönülürse kardır hesabı bu keşmekeş bir düzelse.   
            2-) Yollarda Su Birikintileri: Azıcık bir yağmur yağınca asfaltlardaki su birikintilerinden sürücülerde yayalarda çok müşkül durumda kalıyorlar. Yayalar nerde ve nasıl yürüyeceğini şaşırıyor, sürücülerde ne yapacağını bilemez duruma geliyorlar. Çünkü su gölcükleri bir değil beş değil ki insanlar kendi kendilerine tedbir alsınlar.  
            Bu su birikintileri yüzünden trafik tıkanıyor.  Talebelerin, yayaların kısaca insanların üzerlerine kirli sular sıçrıyor. Tabii bu durumda hem yayaları hem de sürücüleri çok zor durumlara düşürüyor. 
            Oysa o asfaltlar dökülürken öyle bir tantana yapılır ki göreceksiniz. Asfalt döken işçiler, onun başında elinde telefonla bir çavuş, onunda üstünde birisi veya birileri ellerinde telefonlarla… bir tantana bir tantana.
Ama neticede hiç kimse işin hakkını vererek, mesuliyet duygusunu bilerek o işi yapmadığından  hemen bir yıl sonra yeniden bozulan yollar ve o bozulan yollarda oluşan su birikintileri. Vatandaşa yapılan bunca eziyet, boşa giden ve boşa harcanan bunca paralarda cabası. 
            Belediyede bu bölüme bakan sayın müdürümüzü baharla birlikte halk adına göreve davet ediyorum. Sayın Başkan ile Yardımcısı Beyi de yağmurlu bir günde Albayrak sokaktan İmamhatip’e doğru yürümeye davet ediyorum.
            3-) Yunus Emre İş Merkezinin (Pazaristanın) yanındaki paralı otoparka bir gidin de görün; çukurlardan neredeyse arabalar çıkamayacak. Çamur çaylak, parayla rezil olma buna denir. Belediye mi yapacak yoksa kiraya verdikleri kuruluş mu yapacak kim yapacaksa bir an önce bu çamur deryasından, su göletlerinden vatandaşı kurtarsınlar lütfen.  
            4-) Elektrik kesintileri: Asansörde kalan bir ihtiyar kurtulunca can havliyle beni arıyor ve, “Ben kalp hastasıyım. Neredeyse canım çıkacaktı, etme yaz!” Diyor. Yaz da, bu kaçıncı yazma!?  Aklına esen elektrik kesiyor. Sonra sorunca da bir sürü safsata. Bir sürü mazeret…
Vatandaşa hikaye anlatıncaya kadar artık laçka olmuş bu müessese kendine bir çekin düzen verse! Bu müessese milletten aldığı parayı helal ettirsin. Çoluk çocuğuna helal ekmek yedirsin.
Helal haram bilen adam da kaldı da sanki ! ONLAR ANTİKA OLDU ANTİKA! 
            Hangisini saysam,hangisini söylesem? Neleri söylesem neleri yazsam? Bunlara denizler mürekkep, ormanlar da kalem olsa yine yetmez.   
            Önce insan olursak ve hemen de eğitim dersek. HELALI HARAMI BİLİRSEK bir yelere geliriz. “Vakit geç, köy ırak” der bir dostum.  
            İşimiz zor ama bir yerlerden başlamalıyız. Gelecek kuşaklara daha rahat, daha müreffeh  bir Türkiye bırakmalıyız.
            Sevgi ve saygılarımla.

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi

OKULLARIMIZA OSMANCIK GEZİSİ ÖNERİYORUM

            Çorum’daki okullarımıza gezi ve inceleme kulüplerinin faaliyetleri çerçevesinde düzenleyecekleri geziler için bu öğretim yılında Osmancık gezisi öneriyorum. Uzun yıllardan bu yana milli eğitim teşkilatı içerisinde gerek yaygın eğitim ve gerekse örgün eğitim kurumlarında yöneticilik yapmış bir kişi olarak okul gezilerine katıldım. Bazı hallerde de söz konusu gezilerde kafile başkanlığı yaptım ve yönetici olarak bu gezilere iştirak ettim.  Söz konusu okul gezilerinde gözlemim şudur.

Genel olarak ilimizdeki okullar klasik anlamda Boğazkale Hattuşa gezisi tercih ederler. Tabii ki Boğazkale Hattuşa gezisi düzenleyen sevgili öğretmenlerimizin emeklerine saygı duymak ve etkinliklerinden dolayı onları alkışlamak gerekir.

            Boğazkale ve Hattuşa bölgesine günübirlik düzenlenen geziler Hitit medeniyetinin başkentinin Çorum sınırları içerisinde bulunması nedeni ile önemlidir. Ancak; Hattuşa gezileri okullarımız için artık bir ayrıntı olma özelliğini yitirmiştir. Çünkü Hattuşa gezileri olağan klasik bir gezi niteliğine bürünmüştür.

            Sevgili öğrencilerimize ve öğretmenlerimize bu gezi sezonunda İl merkezimizin hemen baş ucunda bulunan ve Osmanlı medeniyetinin küçük bir aynası olan Osmancık gezisi düzenlemelerini öneriyorum. Sevgili okul yöneticilerimiz ve gezi ve inceleme kulüplerinde görevli rehber öğretmenlerimizin Osmancık’a günü birlik gezi düzenlemeleri için pek çok nedenleri  vardır. Bu önemli nedenleri sıralayacak olursak.

 Osmancık iklimi karasal iklimden Karadeniz iklimine geçiş özelliği göstermekte kışlar genelde ılık geçmektedir. Osmancık’ın rakımı 410 metre olup bu nedenle bitki örtüsü Çorum’dan farklılık göstermektedir. Bu nedenle Osmancık şehir merkezi ve çevresinde bulunan park,bahçe ve mesire yerlerinde yılın 9 ayında piknik yapma imkanı söz konusudur. Kızılırmak’ın ilçe içerisinden geçmesi Osmancık kent merkezinin doğasına ayrı bir güzellik katmakta olup, Osmancık belediyesinin yoğun çalışmaları ile Kızılırmak’ın iki yakası  park,bahçe ve cafelerle süslenmiştir. Kızılırmak çevresindeki park ve cafeler pek çok turizm beldesinin kıskanacağı bir konuma getirilmiştir.

Osmancık gelenek ve görenekleri ile de el değmemiş bir Osmanlı kenti özelliğindedir. Kırkdilim dağlarını aştıktan sonra inilen Kızılırmak havzasında bulunan 5 ilçenin merkezi konumunda olan Osmancık Çorum nüfusuna kayıtlı yaklaşık 120 bin kişinin yaşadığı bölgenin merkezi konumundadır. İlçe merkezinden geçen ve Doğu Anadolu bölgesi ile Karadeniz bölgesini İstanbul’a bağlayan D 100 karayolu transit taşımacılık açısından Çorum topraklarından geçen en önemli yoldur. D 100 Karayolu Osmancık ekonomisinin en önemli can damarıdır.

 Osmancık mutfak kültürü de kendine has özellikleri ile damaklarda unutulmayacak tatlar bırakmaktadır. Yöreye özgü “Yırtmaç” ve “Irgat böreği” nin Osmancık belediyesince  patentti alınmış ve tescillenmiştir Tarihi Osmancık kültür evinde yaprak içi başta olmak üzere konuklara Osmancık mutfağından örnekler sunulmaktadır. Osmancık’a özgü bir tat olan “Meşhur Osmancık Pidesi” günün hemen her saatinde açık olan pide salonlarında konuklara sunulmaktadır.

Kent içerisindeki Arefet tepesi çamlığı, Düztepe çamlığı ve şehir merkezine 2 km uzaklıkta olan Aşil’in mezarının bulunduğu Adatepe mesire yeri önemli piknik ve dinlence alanları olarak konuklarını beklemektedir.

 İlçedeki tarihi dokuyu korumak mevcut tarihi eserlerin restorasyonunu yaptırmak ilke edinilmiştir. Tarihi ipek yolunda en önemli karakollardan birisi olan burçları ve gözetleme kuleleri bugün dimdik ayakta duran  Osmancık kalesinin restorasyonu çalışmalarına başlanılmış ve kalenin aydınlatılması yapılmıştır.

Yapım tarihi 1390 yılı olan Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası Akşemsettin’in öğrenim gördüğü ve hocalık yaptığı Akşemsettin medresesi ve  Koca Mehmet Paşa camii nin restorasyonu Tokat Vakıflar bölge müdürlüğünce yapılmış çevre düzenlemesi ve aydınlatma işlemleri tamamlanmıştır. Erken Osmanlı dönemi eseri olan Koca Mehmet Paşa camiinin kapısına paha biçilememekte ve Anadolu da bir örneğine daha rastlanılmamaktadır. 

Osmanlı yol ağında önemli bir yere sahip olan Koyunbaba köprüsü döneminde en uzun olarak inşa edilmiştir. Uzmanlar sadece bu köprü için bile Osmancık ziyaret edilmelidir değerlendirmesinde bulunmaktadırlar. Bu gün 523 yıllık bir tarihi olan köprünün yapımı ile ilgili olarak çeşitli söylenceler mevcuttur.

Osmancık’lı Baltacı Mehmet Paşa tarafından 4 halife adına yaptırılmış olan çeşmelerin restorasyon işlemleri tamamlanmak üzeredir.

 Ülkemiz halk kültürü içerisinde önemli bir yere sahip olan “Hıdırellez” kutlamaları yüzyıllardan bu yana Osmancık’ta örgütlü olarak gerçekleştirilmektedir.

Anadolu’da Türk İslam kültürünün yaygınlaşmasında önemli bir yeri bulunan Alperen Koyunbaba’nın türbesi  Osmancık’ta bulunmaktadır.

Osmancık belediyesince yarış atı bakım çiftliği kurulmuştur. Oluşturulan gezinme alanlarında arzu eden vatandaşlar at binme sporu yapabilmektedirler.

 Ayrıca  çeltik(pirinç) fabrikalarının gezilmesi (Pirincin hikayesi) ve pirincin üretim aşamasının çocuklarımıza anlatılması da Fen,Teknoloji ve Tasarım açısından önem arz etmekte olup gerekirse geziyi proğramlayan değerli öğretmenlerimiz tarafından proğrama dahil edilebilir.

Perşembe günleri kurulan Osmancık yoğurt(köylü)pazarında bugün organik olarak adlandırılan doğal ürünler aracısız tüketicileri ile buluşmaktadır. Söz konusu pazarda yer elmasından peynire, karakovan balından köy yumurtasına kadar binlerce çeşit ürün yöresel kıyafetli üretici kadınlar tarafından tüketicilere ulaştırılmaktadır. Osmancık yoğurt pazarından alışveriş yapma zevki mutlaka keşfedilmedir. Osmancık yoğurt pazarındaki üretici insanlarla pazarlık yapmak, onların doğal ve sıcak kanlı yaklaşımına şahit olmak önemli bir ayrıntıdır.

            Yukarıda özetle ifade edilmeye çalışılan Osmancık tarihi Osmanlı kültürünün aynası olarak tanımlanmaktadır. 1390 ve 1500 yılları arasında devlet yatırımlarından önemli bir pay alan Osmancık’ta yaklaşık 600 yıllık Türk tarihi ve kültürü yaşatılmaktadır. Osmancık; kültürü, sosyal yaşantısı, çevre ve doğal güzellikleri ile görülmeye, tanıtılmaya ve ülkemiz insanı ve yarınlarımız olan çocuklarımız açısından güzellikleri paylaşılmaya değer niteliktedir.

Bu açıdan okullarımızın gezi ve inceleme kulüplerinin 2006-2007 öğretim yılı gezi sezonunda Osmancık’a düzenleyeceği hafta sonu gezileri alışılmışın dışında bir yenilik olacaktır.

Bu bağlamda geleceğimiz çocuklarımızın Osmanlı medeniyeti eserlerini görmeleri, incelemeleri ve sosyalleşmeleri için önem arz etmektedir. Böyle bir gezinin programlanması değerli yönetici ve öğretmenlerimiz açısından yenilik olacaktır..

            Bir eğitimci olarak bütün bu bilgiler ışığında Önümüzdeki Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında sevgili öğretmen ve yöneticilerimize Osmancık gezisini öneriyorum. Bu arada önemli bir ayrıntıyı da hatırlatmak isterim.

İç turizm pastasından pay almak için oldukça iddialı çalışmalarda bulunan Osmancık belediye başkanı sevgili dostum Emin Serdar KURŞUN il merkezinden Osmancık’ı ziyaret edecek olan yönetici öğretmen ve öğrencilerimize layığı ile ev sahipliği yapacaktır. Öyle tahmin ediyorum ki Onunla birlikte bütün Osmancıklılar da böylesine güzel ziyaretlerden kıvanç duyacaklardır. Bir önemli ayrıntıyı daha hatırlatmakta fayda görüyorum. Osmancık gezisi düzenleyen okul kafilelerine  arzu edilmesi halinde belediye tarafından mihmandarlık yapmak üzere eğitimciler görevlendirilecektir.

            Sevgili meslektaşlarım ve sevgili öğrenciler bu gezi döneminde sizlere Osmancık’ı öneriyorum. Çünkü  Osmancık’ı görmek, gezmek ve Osmancık hakkında bilgi sahibi olmanız  için pek çok nedeniniz var. Şimdiden hepiniz hoş geldiniz.

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
LATİFE HANIM HAKKINDA
Latife Hanım; İzmir zengin tüccarlarından Muammer beyin kızı, Ziya Uşaklıgil’in yeğeni, Atatürk’ün eşi olup, hayatını yaşamadan ölen bir azizedir. Latife Hanım, bir Vecihe’nin ablası, bir Vecihe’nin de teyzesidir. Latife Hanım’ın daha çok akrabaları da vardır. Merak edecekler, sayın bayan Çalışlar’ın yeni çıkmış Latife Hanım adlı kitabını alarak, daha geniş bilgi sahibi olabilirler. Ben, bu kitabı okudum. Bazı noktaları, aynı kitabı okumuş olan kızım Esen’le de tartıştık. Anlayacağınız üzere, pekte mutabık kaldık denemez. İşte, ben fikirlerimi bunun için yazıyorum; yoksa niyetim, edebi yönden kitabın eleştirisi olmayacaktır. Latife Hanım için kitaplar yazılıyorsa, benim veya sizin için de, Latife Hanım hakkındaki düşüncelerimizi ortaya koymakta hiç bir mahzur yoktur. Mahzur da mania demektir. Zaten ikisi de Türkçe sözcükler değiller.
Latife Hanım kitabında eleştirecek bir şey yok. Büyük emekler verilmiş bir eser. Aileden büyük yardımlar görüldüğü anlaşılıyor. Bu kadar uzun zaman sonra, Amerikan, İngiliz ve Fransız basınında o zaman çıkmış yazılara ulaşmak, öyle kolay olmazdı. Ailenin hemen hepsi yabancı dil bildiklerinden, o zaman ellerine geçen gazete ve dergilerin saklanmış olduğu anlaşılıyor. Böylece, Latife Hanım ailesinin de, geniş anlamda tarihi ortaya konulmuş oluyor denebilir.
Latife Hanım’ın çok iyi yetiştiği üzerinde çok duruluyor. Babası da iyi yetişmiş bir insandır. Evde iyi yetişen bir baba olunca, çocuklarını kendisinden geri bırakmayacağı hakikati, burada da ortaya çıkıyor. Kitapta, Latife Hanım’ın 8-9 dil bildiği yazılı. Benim okuduğum başka eserlerde, üç dili iyi bildiği anlatılıyor. Latife Hanım’ın yetişmesi üzerinde de tartışılacak bir durum yok. Ama, bu dilleri, hariciye mensuplarına taş çıkartacak kadar iyi bildiği izahı, biraz mübalağa kokusu veriyor. 23 yaşında bir kız, bu kadar yabancı dili hatasız okuyup yazıp, konuşamaz. Ayrıca, çok dil bilmek, çok ta bilgili olmak demek değildir. Latife Hanım, çok üstün vasıflar göstermiş olsa, Mustafa Kemal’in karısı olmaya imkan bulabilir mi idi?
Kitapta, dikkatimizi çeken bir husus ta, Latife Hanım’ın Mustafa Kemal’le tanışma şeklidir.
Bizim okuduğumuz kitaplarda, hep Latife Hanım’ın, gidip Mustafa Kemal’i görmek istediği, şeklindedir. Hatta, Mustafa Kemal, önce, kendisini kabul etmek istememiştir. Israr üzerine, kabul etmiş ve ilk sırada daveti kabul de etmemiştir. Mustafa Kemal, her kız tarafından yapılan daveti kabul edecek bir insan da değildir. Latife Hanım da ilk görüldüğünde yıldırım gibi insanları çarpıp kendisine aşık edecek kadar güzel bir kadın da değildir. Mustafa Kemal Paşa, Afganistan sefaretindeki resmi kabulde, bunu açık olarak ta söylemiştir. Ancak, Latife Hanım’ın çok anlayışlı olduğunu da söylemekten çekinmemiştir. Bizim kanaatimiz da, Latife Hanım’ın dil bilen, görgülü, zeki, anlayışı yüksek, biraz da boyu kısa olan bir hanımefendi olduğudur. Mustafa Kemal Paşa’ya eş olmasında da bizim için bir mahzur yoktur. Bize göre yoktur da, mahzur bulanlar da olmuştur. Kızını bu itinalarla yetiştirmiş olan babası rahmetli Muammer Bey, kızına, açıkça, bu evlilikten vazgeçmesi gerektiğini söylemiştir. Bir baba yetiştirdiği kızının özelliklerini tanımaz mı? Kendisi de çok iyi yetişmiş baba, Mustafa Kemal Paşa’yı da görünce, onda bazı özellikler görmüş olacak ki, bu evliliğin sürdürülemeyeceğinin bilincine varmıştır. Hatta şayet geri baba evine dönerse, ondan, Mustafa Kemal’den hiç bahsetmemesi gerektiğini de Latife Hanım kızına hatırlatmıştır. Babanın dediklerinin ortaya çıktığını gördüğümüze göre, bu vasıfların neler olduğu hakkında bilgi aramamıza pekte gerek kalıyor değil.  Evlilik çok kısa sürmüştür. Bu kısa sürenin de, huzur içinde gittiği söylenemez. Mustafa Kemal gibi bir insan, köşkten ayrılıp, eski ziraat mektebinin köhne odalarında huzur aramaya çalıştığını da kitaptan öğreniyoruz. O zaman, bizim tahminimizin doğruluğu da ortaya çıkıyor. Çok kısa bir evlilik, o da huzur içinde geçmiş değil.
Bu evlilik kısa sürmüş, Muammer Bey’i düşüncelerinde haklı çıkarmış, kızını mutsuz etmiş koca bir dahiyi de yalnızlığa sürüklemiştir.
Eğer bu evlilik mutluluk getirse idi, bütün bu saydıklarımız olmayacaktı. Ayrıca, belki de, tarihimiz başka türlü, şüphesiz daha iyi yönde yürümüş olacaktı. İşte biz, kitap vesilesiyle, bu menfi düşüncelerin sebeplerini, kendimize göre, kısaca, Velidedeoğlu’nun nasihatlerine uyup bir beyin jimnastiği yaparak, eleştirel bir fikir jimnastiği ile ortaya koymaya çalışacağız. Yoksa kimin daha haklı veya daha haksız taraflarının olduğu üzerinde duracak değiliz.
Şimdi biz, İngiliz Başbakanı Lloyd George tabiri ile her yüz senede bir, Kemani Nubar ve büyük devlet adamı İsmet Paşa’nın sözüyle beş yüz senede bir defa doğan bir dahinin evlilik hayatının devam etmemesi üzerine fikir yürütüyoruz. Bunun için, büyük bir ilim adamımızı da ortaya getirdik; onun nasihatlerine uyarak bir de beyin jimnastiği yapmış olacağız. Biraz abartmalı isteğin peşinde olmuş olsak bile, tuttuğumuzu ele getirmeye çalışacağız. Yine bunun için, fikrimizi kuvvetlendirme bahanesiyle, Ağa Han’ın hatıratından hatırımızda kalan bir olayı da burada bahse getireceğiz. Bütün düşüncemiz, bu dahimizin ve rahmetli Latife Hanım’ın mutsuzluğunun sebeplerini yakalıya bilmemizdir. Bunları bulmamız bir şey değiştirecek değil; ama, hiç olmazsa, bir olayı doğru tahlil etmedeki tutumumuzu ortaya koyarak, insani bir rahatlama hissine kavuşmak istiyoruz. Bunları yapmakla da, ömrümüzün kısalacağına inanmıyoruz.
Ağa Han’ın oğlu Ali Han’la, büyük sinema aktristi Rita Havyort sevişiyorlar. Onlar, şimdiki modayı o zaman bulup yakalamışlar. Rita, Ağa Han’ın bir evinde misafir.
Ağa Han, evlenme isteklerine evet diyor; ama, tıpkı Latife Hanım’ın babası Muammer beyinki gibi, onun içi de rahat değil. Ağa Han’a göre oğlu Ali Han genç, içi hayat dolu ve hayatın tadını bizzat yaşayarak çıkarmak istiyor.
Halbuki, gelini Rita, sahnede yorulmuştur. Ağa Han, bu durumlara, gelinin ve oğlunun gözlerine bakarken karar verebiliyor. Gelini Rita, sakin bir köşede dinlenmeli ve kendine gelmelidir. Şu durumda, bir evlilik ahengi nasıl temin edilebilecektir?
Bizimkilerde de, Mustafa Kemal hayata atıldığı günden beri cepheden cepheye koşmuştur. Kurtuluş savaşı da tepeye tüy dikmiştir. Mustafa Kemal, Kurtuluş savaşındaki yorgunluğunu, belki de hiç bir savaşta hissetmemiştir. Evlenme kararı, kurtuluş savaşı sonunda veriliyor. Hatta, karar, hiç dinlenme imkanı ve zamanı bulunmadan verilmiştir de denebilir.  Ayrıca, Mustafa Kemal, “Bundan sonra ne yapacaksınız?” diyen bir gazeteciye, “birbirimizi yiyeceğiz” diyerek, sanki bir kahin gibi, gelecekte olanları bile açıklamıştır. Yani, gelecekte de Mustafa Kemal için, bir dinlenme, bir kendini dinleme mümkün olmayacaktır. İşte Latife Hanımefendi, böyle bir vatan adamıyla evlenmeye talip olmuştur. Olmuş olduğuna bir şey demiyoruz da, bunun bir sorumluluk olduğunu düşünmesi gerekmez mi idi? Babası Muammer beyin düşündüğü gibi, kızının da düşünmesi gerekmez mi idi?
Unutmadan yazmalıyım ki, Rita ve Ali Han evliliği mutluluk getirmemiş ve ayrılışla sonuçlanmıştır. Ali Han’ın sonradan rastladığı ve sevdiği kadın, evli bile olmadan Ali Han’ı mutlu edebilmiştir.
Mustafa Kemal ile Latife Hanım evliliğinde bir uyumsuzluk, bir anlayış eksikliği var. Evlilik yürütülemediğine göre, bunu kabul etmek zorundayız. Bunun izahını yapmaya çalışırken, tıpkı İpek Hanımefendinin yaptığı gibi, biz de bir suçlu arıyor olmayacağız. Evlilik niçin yürümedi? Okuduklarımıza ve dinlediklerimize göre, bunun sebeplerini aramaya çalışıyoruz. Belki, işin sonunda, bir şahsi kanaatimizi da yazabiliriz. Ona da, eleştirel bir anlam vermemeye gayret göstereceğiz.
Evlenme sırasında, ne Latife Hanım’ın ailesi ve ne de Mustafa Kemal, adetlere ve göreneklere aykırı en küçük bir eksiklik yapmamışlardır. Cehiz, dokuz devede taşınmışsa, Mustafa Kemal’in armağanı da özel vagonda gönderilmiştir.
Evlilik, ilk aylarında tamamen normal seyrini takip ediyor. Latife Hanım Mustafa Kemal’i seviyor; Mustafa Kemal de karısının yanında bulunmasından gururlu. Mustafa Kemal ailesinin yakınlarında olanların yazdıklarından, bunları biz de böyle anlıyoruz.
Galiba, kırgınlıkların, bilhassa Mustafa Kemal kırgınlığının ortaya çıktığı zaman, Fikriye Hanım’ın sanatoryumdan gelmesi olmuştur. Fikriye Hanım hastadır. İyi düşündüğü söylenemez ama, nihayet bir kadın hissiyatı ile yüklüdür. Hastalık psikolojisini de eklerseniz, yaptıklarının hafifleyeceğine siz de belki katılırsınız.
Mustafa Kemal, Latife Hanım’ın Fikriye Hanım’a gösterdiği tavrı tasvip etmemiştir. Latife Hanım kıskançlık göstermeyip de, Fikriye Hanım için merhametli davranmış olsa, Mustafa Kemal iki evlilik istemeyeceği gibi, karısına karşı da çok takdirkar durumlar sergileyecek idi. Ben, şahsen, Mustafa Kemal’i kalbi çok yufka bir insan olarak düşünürüm. Fikriye Hanım’a reva görülen muamele, Mustafa Kemal’i hem üzmüş ve hem de kırmıştır.
Hep, ana göre yazacağımdır. Okuduklarımı ve dinlediklerimi yazımda yardımcı kabul etmiş olsam bile, yazdıklarım benim şahsi kanaatlerimdir
Yine bana göre, aile hayatını zedeleyen sebeplerden birisi de, Latife Hanım’ın, Mustafa Kemal Paşa kocasına hitap şeklidir. Mustafa Kemal, hiç kimse tarafından, küçük adıyla çağırılmasını istemezdi. Annesi bile, “Paşa oğlum” derdi.
Paşa dahil, bütün Arapça sıfatları yasaklayan Mustafa Kemal, kendisine “Paşam” denmesinden hoşlanırdı. Bu istek İsmet Paşa için de ve hatta, bizim askerlerimizin hepsi için söylenebilir. Hiç birisi, ben paşa değil, generalim dememiştir.
Latife Hanım, “Kemal” diye hitap edermiş. “Kemal Paşam” dese, belki de Mustafa Kemal, bu isim sorununu kafasına takmış olmazdı. “Bana Kemal deme” diyerek, karısını ikaz etmeyi düşünmemiştir. Bunu onuruna yakıştırmamıştır.
Aile huzuru için bozucu olarak kabul edilen bir üçüncü sorun da, Mustafa Kemal Paşa’nın sofralarıdır.
Yine benim okuduklarıma ve yakın olanlardan dinlediklerime göre, Mustafa Kemal Paşa’nın üç cins sofrası vardır:
Bunlardan birincisi; devlet işlerinin konuşulduğu ve hükümet üyelerinin çoğunlukta olduğu sofralardır. Demek ki, hükümet adamlarıyla birlikte, bazı bilen ve bilgisine güvenilen insanların da davet edildiği sofralardır bunlar. Bu sofralarda içki ikramı olmazmış. Bizzat Latife Hanım da bu sofralara iştirak etmekte imiş. Başbakan İsmet Paşa, bu hükümet toplantılarında mutlak bulunurmuş.
Mustafa Kemal Paşa’nın ikinci cins masası, sohbet masaları imiş. Bu sofralarda bazı hükümet üyeleri ve bilhassa ismet Paşa bulunmuş ama, genel olarak davetliler dışardan olurmuş. Bu masalarda içki de ikram edilirmiş. Masada, zıvanadan çıkan olursa, bu adabı hazmetmeyenler bulunursa, onlar da usulü gereğine uyularak dışarı alınırmış. Bu masalara eşi Latife Hanım mutlak iştirak edermiş. Hatta başka kitaplarda ad verilmeden zikredilen olayı bizzat muhatabı da Latife Hanım olduğunu, İpek Çalışlar’ın kitabından öğrenmiş bulunuyoruz.
Mustafa Kemal Paşa’nın üçüncü cins sofrası, yakın arkadaşlar sofrasıdır. Burada, hükümet adamları hiç bulunmamıştır. İsmet Paşa, bu sofralara hiç iştirak etmemiştir. Bu sofralarda oturanlar da, Mustafa Kemal Paşa’nın yakın özel arkadaşlarıdır. Hiç birisinin, Paşaya bir saygısızlığı olmamıştır. Latife Hanım’ın bizzat işaret ettiği gibi, içkiyi de bir kadehle sınırlamaktadırlar. Hiç birisi, “Paşam yeter!” diyecek kadar ileri gidecek kimseler de değildir. Bu sofralara, benim koyduğu ad yakışıklıdır da, yazılması yakışık almaz.
Aslında, Mustafa Kemal, bu son sofralarda, yalnızlığını yaşamaktadır. Arkadaşlarını da psikologlar yerine koyarak düşünmek doğru bir hareket olmaz. Mustafa öldüğünde, en çok ıstırabı bu yakın sofranın adamları duymuşlardır.
Latife Hanım, bu son sofralardan şikayetçidir. Latife Hanım, Mustafa Kemal’den bu sonraları, son sofraları bırakmasını istemektedir. Ben de, “Keşke bu son sofralar olmasalardı” deyip gelmişimdir. Mustafa Kemal’i bu sofralardan ayırmak için, neler yapılması gerektiği üzerinde kimse zihin yormamıştır.
Mustafa Kemal niçin bu son sofralara bağımlı. Demektir ki, bu büyük insan, bu sofralardan, son sofralardan zevk almaktadır. Demek ki, bu sofralarda dinlendiğini sanmaktadır. Demek ki, bu sofralar, kendisini oyalıyor. Yine, o demektir ki, Mustafa Kemal’in bu sofralara ihtiyacı var. Bu son sofraların kendisine taşıdığı zararların da bilincinde değil. Yahut böyle kabul edelim. Siz de, Latife Hanım da aynı kanaattesiniz. O zaman, bu Mustafa Kemal Paşa’yı zararlı kabul ettiğiniz, benim de mesleğim gereği kabul ettiğim zararlı sofralardan usandırmak için çareler aramak aklınıza gelmez mi?
Bu sofralardan daha çekici bir ortam yarattınız da, Mustafa Kemal mi uymak istemedi. Eğer öyle ise, başka bir ortam yine hazırlamanız gerekirdi. Göreviniz, bu ortamı buluncaya kadar, bu çalışmalara devam etmiş olmanız idi. Hiç imkan yoktu deyip, işin içinden çıkamazsınız. Bu yola giderseniz, kimseyi ve hele Mustafa Kemal’i eleştirmeye hiç hakkınız olamazlar. Belki, düşüncelerinin seviyesi, seviyeleri bu idi. Daha yüksek düşünce seviyesi aramak, size ve kimseye yasaklanmış değildi.
Siz, Latife Hanım için, her şeyi mükemmeldi diyorsanız, ben fikrinize iştirak etmem. Dediğiniz doğru olsa, Mustafa Kemal bu evliliği bozacak duruma gelmezdi. Mutlu olurdu; uzun yaşardı ve memleketimiz için daha pek çok işler yapmış olurdu. Erken ölmese, belki de, bu gün yaşadığımız devrin icapları artık Türkiye’de bulunmaz olurdu. Anadolu’daki üçüncü Türk devleti de, bu kadar kısa zamanda sorgulanır duruma gelmezdi.

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
INTERNET HAFTASI
Bu ay kutlanan iki haftanın bilgi ve tanıtımı ile ilgili sitenin banner'ini sitemize aldım.
-Yeterli mi ?
-Değil;
-Neler yapmalıyız ?
-Her şey.
-Peki sen neler yapıyorsun?
-"Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete" dersen yanlış olmaz. Neden ?
erseniz,60'ını bitirmek üzere bir adam ne öğrenebildiyse onu yapıyor derim.
-Neler yapmak isterdin ?
-Ah bir genç olsaydım serzenişi ile başlarsam kırılmayın. Neden derseniz,genç olsaydım acaba Internet'le gençlerin ilgilendiğinden başka şekilde ilgilenir miydim diye düşünmediğim de olmadı değil,gençler evlerinde,kafelerde birbirleri sohbet etmek,arkadaş bulmak ve oyun oynamak için giriyorlar. Geçen ay sitemi güncelledikçe sokağımızda bulunan kafeye giderek sitemi kontrol ederim. Bu bilgisayar bazen sıkışınca üçkağıtçılık yaparak sahibini aldatıyor,belki de biliyorsunuzdur,belki de bilmiyorsunuzdur,bilmeyenlere anlatayım: windows'un içinde "temp" dosyası var,bilirsiniz bilgisayarın başı sıkışırsa Internet'te bulamazsa hemen oradan yada "Temporary Internet Files" dosyasından aranan sayfayı tamam gibi gösteriverir. Bu üçkağıtçı sizi yanıltır. Sizde sayfam tamam der bırakırsınız. Yine bir gün bir sayfa güncellenmesinden sonra arkadaşımın yanına gittiğimde hava atayım dedim:
- Derginin sayfaları yeniledim dedim,hemen açtı,eski sayfalar gözüküyor,bozuldum.
- Expoler'in tuşlarından yenile yi tıkla dedim arkadaş tıkladı bu sefer sayfa bom boş gözüküyor,yutkundum,çayımı içip müsaade isteyip kalktım,en yakın Internet kafeye gittim,sitenin ismini yazdım site bom boş,arabaya atlayarak eve geldim,bilgisayarı açtım Internet’e girdim siteyi açtım sayfalar tamam. Şaşırdım. Biraz araştırınca sayfaları ftp’den yüklerken eksik yüklese de bilgiler tam gözüküyormuş. Onun için Internet kafeye sık sık giderek sitemi güncelleyince kontrol   ederim. Geçen ayki kontrolde de yukarıda serzenişte bulunduğum “kafelerde birbirleri sohbet etmek” bölümünü bizzat gözlerimle gördüm. Sağ tarafımda oturan 20 yaşındaki genç arka masada oturan gence dönerek:
-Niçin öyle yazdın ? Diye sorunca dikkatimi çekti,dayanamayarak sordum:
-Ne yazmış ? O da gayri tabii cevap verdi,
-Sinemaya gidelim mi diyor. Diyince ben:
-Artık Internet te mi konuşuyorsunuz ? Diye takıldım. Gençler aynı yerde yazışıyorlar. Bilmiyorlar ki,Internet bir hazine,bir bilgi küpü. İyi araştırınca neler yok ki !
Bizim bu gençlere bu iyi ve faydalı siteleri tanıtmamız gerekli değil midir ?

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
NELER OLUYOR KIBRIS’TA
Her ne kadar dönme ve devşirme orijinli mütareke medyası gözlerden kaçırmaya ve özenle gizlemeye çalışıyor olsa da; Milli dava Kıbrıs, çok sinsi ve sistemli bir ajitasyonla avuçlarımızdan kayıp gitmekte. Kısa tanımı “dahili bedhah” olan bir kısım küresel sermaye uzantısı iç mihraklar ile; Türkiye için harici bedhahlardan biri konumundaki Yunanistan ve işbirlikçileri masa başında iyi çalışıyor.
Akıllara durgunluk veren bir gizem, sinsilik ve gizlilikle oynanan ihanet senaryoları, şer ve şeytani plân yeri geldikçe perde-perde uygulanıp, sahnelenmekte... Ve Kıbrıs elimizden kayıp gitmekte. Hani şu Susurluk çetesini ortaya çıkaran kamyon kazası misal bazı tesadüfler de olmasa Türk milletinin hiçbir şeyden haberi olmayacak.
Son olay (kaza) KKTC Başbakanı Soyer ve Kıvrıkoğlu arasında patlak verdi.
Bu vesileyle, kamuoyuna sızan bazı haberlerin üstüne gidilince ortaya korkunç bir manzara ve tüyler ürperten gerçekler çıktı. Burada, olayları ve KKTC’de olup bitenleri “en son durum” olarak büyüteç altına almak ve değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Zaten konuyla ilgili olarak günlerdir mailler, Internet yoluyla mektup ve raporlar gelip duruyor. Sorumlu insanların gündeminden düşmeyen acil ve güncel konulardan başta geleni Kıbrıs, Kerkük, Batı Trakya, Özelleştirmeler, çok büyük rüşvetler karşılığı verilen ihaleler ile yabancılara (açık ve örtülü olarak) yapılan arsa, arazi satışları. Bir de ulusal yüz karası var. Bu günlerde yoğun olarak ABD’ye koşup icazet alabilmek uğruna kapı köpekliği, yağcılık ve dalkavukluk yapan ülkemizin utancı, uşak ruhlu primitif politikACILAR. 
Sonuçta Kıbrıs konusu ve KKTC’nin durumu hepsinden daha acil ve önemli.
Bütün gelişmeler dikkatle değerlendirilmeli ve mutlaka olayların üstüne gidilmelidir.
Başta “Ayşe KOCATÜRK” adı ile KKTC ve bütün Türk dünyasında çok iyi tanınan, sevilen-sayılan, Asena olmakla bilinen ve gerçekten bu uğurda inanılmaz bir mücadele veren Emete Gözügelli, Kıbrıs Volkan Gazetesinden değerli araştırmacı-yazar Tanju Müezzinoğlu, Saygıdeğer bilim ve düşün adamı Prof. Dr. Ümit Özdağ ve Kıbrıs Kuvvai Milliye Cemiyeti yoluyla tarafıma gönderilen ve bizzat elde ettiğim en son bilgiler burada birleştirilmeyi ele alınmayı, incelenmeyi ve değerlendirilmeyi bekliyor. Zaten,bana gelen bilgi ve raporların pek çoğu ‘asıl mesele’ öz, ört bas edilerek ve dezinformasyon unsurları öne çıkartılarak mütareke basınında ‘kendilerince değerlendirilmek’ suretiyle ‘hiçbir şey yokmuş gibi’ saptırılarak yer aldı. Hattâ bu nevi bir yayın nedeniyle 25 Mart 2007 tarihinde Hürriyet’ de yayınlanmak zorunda kalınan bir açıklama da var. (Cüneyt Ülsever)   
Aslında konu, çok geniş boyutlu ve oldukça derin. Bütün yönleriyle Türkiye ile ilgili ve bağlantılı. Adeta ‘böl-parçala-yut’ stratejisinin bir parçası. Baronları anavatanda mukim şer ve ihanet şebekeleri öyle şeytanca bir örgü içine girmiş ki, çık işin içinden çıkabilirsen...
Ancak, zamanla tekrar KKTC’ne dönmek ve erişebildiğimiz bütün bilgileri paylaşmak temennisi ile şimdilik sadece güncel kesiti ele almakla yetiniyorum. Açıklamalarda bahis konusu edilen ve metinlerde adı geçen muhataplar ile mümkün olduğu kadar temas kurmaya ve bire bir konuşmaya da çalıştım. Sanırım bu değerlendirme alanının en özgün örneklerinden olacak. Buyrun bakalım:
 
EL SIKIŞMA KRİZİ
Gerçekten (eşi ve çocukları 1963’de Rum EOKA’cılar tarafından katledilen Em. Tbp. Tuğ. General Nihat İlhan Paşa onuruna Lefkoşe Saray Otelde verilen yemekte) CTP Genel Başkanı ve KKTC Başbakanı Ferdi Sabit SOYER ile KTBK Komutanı Hayri KIVRIKOĞLU arasında bir “el sıkışma” krizi yaşandı mı, yaşanmadı mı ? Yaşandıysa sebebi nedir ? Konuyu halen KKTC’de yaşayan ve yeni nesil TMT  mücahidi Ayşe Kocatürk mahyası ile bilinçli bir mücadele yürüten E.Gözügelli’nin tespitleri ile veriyorum. Bana gelen bilgi aynen şöyledir:
“Şimdi perde gerisini aralıyorum. İşte gerçekler: (1)
Kıbrıs’ta “birleşik Kıbrıs” yaratma hayali peşinde koşanların, Kıbrıs anlaşmazlığını 1974 yılında başlamış gibi kabul ederek vatanımızın (KKTC) Türk askeri tarafından “işgal” altında olduğunu göstermeye çalışmalarının tarihçesi yeni değildir. Ancak en somut gösterge Annan planından itibaren bugüne kadar gelen süreçte iktidara getirilen Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin ve Ortaklarının gerçekleştirmiş oldukları çalışmalara bakmakta fayda vardır.
Önce, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat dini ve milli bayramlarda yanında duran Kuvvet Komutanları ve Türk Büyükelçisini istemediğini, dünyaya karşı bunun uygun olmayacağını, “sanki Türk askeri ülkeyi yönetiyor” havasında olduğunu ima ederek Kuvvet komutanlarının Protokolde yanında durmasını istemedi. (Oysa Rum bunu iftiharla yapıyor)
Ardından, 15 Kasım 2006 tarihinde Güvenlik.Kuvvetleri Komutanlığında görevli bir Albayımızın yaptığı konuşmayı “adının listede yer almamasından” ötürü konuşma yaptığı gerekçesi ile krize dönüştürmeye kalktı.
Tabi bu arada, 10 Nisan 2006’da KKTC Öğretmenler Sendikasının onayı ve desteği ile “Askersiz Lefkoşa” talepli bir imza kampanyası başlatmışlardı. 26-27 Aralık 2006’da Kıbrıs’ lılar Bilim, Eğitim, Sağlık ve Dayanışma Derneği (KIBES) ile Londra’daki Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği (KTDD) ile birlikte ortaklaşa düzenledikleri “İstanbul Konferansı’ndan (Rum-Yunan Partileri ve Sivil Toplum Kuruluşları ile birlikte) Birleşik Kıbrıs Platformu adı altında bir örgütlenme kararı alınmış ve CTP de buna katılanlardan olmuştur.
CTP Kurultayına İstanbul’daki toplantıdan katılan birçok siyasi parti ve kuruluşlarının bulunduğunu, konuyu daha iyi algılamak açısından bilmekte fayda vardır. Atina’dan OKOE ve OKOE Gençlik, Almanya’dan Kıbrıs Alman Forumu, Avustralya’dan Avustralya Barış İnisiyatifi, Atina’dan Kıbrıs Bilim Adamları Örgütü ve Kıbrıslı Mülteciler Birliği, Londra’dan Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği, İstanbul’dan KIBES ve KGP, KKTC’den CTP, YKP, BKP, BDH Güneyden AKEL, İstanbul’dan ÖDP ve Atina’dan PASOK temsilcileri katılmıştır.
Ortak alınan kararlardan biri: “ASKERSİZ BİR KIBRIS, TAM ASKERSİZLEŞME SAĞLANMALI”... (Bu kararlarda bütünüyle Türk Askeri’nin KKTC’ni terk etmesi talebi yer almakta, Rum-Yunan askeri konusunda ise her hangi bir talep veya tavsiye bulunmamaktadır. Oysa mezkür toplantıda pek çok Türk (!) vardır. Bunlardan her hangi birisi neden acaba, Rum Yunan askerinin de adayı terk etmesini önermedi. Yoksa, Türkiye adına katıldığını iddia eden delegasyonun tamamı Rum-Yunan, Ermeni ve Yahudilerden mi ibaret idi ?)
Ardından yeni yıla girerken Ocak ayında tek taraflı bir Lokmacı Krizi yaşandı ve Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın görüşlerini dikkate almadan, “utanç duvarını yıkacağız” kararı ile yeni bir Kriz ortamı yaratılmak istendi. Sonuçta (Türk Genelkurmayının sözünün arkasında durmaması ve kararlı bir tutum izlememesi nedeniyle) Lokmacı köprüsü yıkıldı. Bu ay içinde Rum tarafında kalan utanç duvarı da yıkılarak yerine yeni bir Yunan barikatı kuruldu. Olay günü Güney Kıbrıs hükümeti lâubali bir açıklama yaparak “İşgalci Türk Askeri gücü Kuzey Kıbrıs’tan fiilen çekilmedikçe kurulan kontrol barikatının kaldırılmayacağını” duyurdu.
Talat’ın TC Genelkurmayın görüşlerini “dikkate almamasından” ötürü konu bir anda uluslararası alanda ilgi odağı oldu...Dünya basını ve Rum-Yunan ikilisi adadaki Türk askerini “işgal kuvvetleri” şeklinde işlenmeye başladı...Lokmacı krizi ile, Türk askerinin halk ile karşı karşıya kalması için Türk askeri bir polemiğe sokulmak istendi, ancak Türk ordusu büyüklük göstererek (!) bunun üzerine fazla gitmedi. Daha sonra TSK’nın adadaki varlığını, güvenlik konularını içeren geçici 10. madde tartışmaya açarak, bir avuç genç sokaklara döktürüldü ve geçici 10. madde kaldırılsın denildi..”
Not: Bu olaylar sırasında Yunan hükümeti, Güney Kıbrıs’a EOKA ve ENOSİS esas politikası doğrultusunda güçlü ve büyük bir destek verdi. Fakat, ne yazık ve çok gariptir ki, cari Türk hükümeti GKRC’ indeki Yunan askerlerinin işgalci olduğu ve adayı terk etmesi gerektiği doğrultusunda basit bir açıklama dahi yapamadı. Bu ne utanç ve hicap verici bir durum ve nasıl bir “ANAVATAN” hükümeti !..
Bu sıralarda, (eş zamanlı olarak) Türkiye de, faili malum bir cinayet işlendi ve derhal Türk’e ve Türklüğe karşı haset, nefret ve kin kusan “BİZDE ERMENİYİZ” diye haykıran bir kesimce (ki, bu güruhun Ermeni asıllı olduğuna dair ağırlıklı kuşkular vardır) başlatılan kampanya çerçevesinde TCK 301. maddenin yürürlükten kaldırılması istendi. İnsanlık dışı, ahlâk ve adalet anlayışına aykırı olarak açılan kampanyanın ardında AB, Soros’çular, Karen Fog çocukları (Fransa, Almanya, Yunanistan, Ermeni diyasporası) ve ABD uzantısı bilumum bölücü örgüt artıkları ve legal unsurları yukarda bahse konu İstanbul Yaklaşımı ile “Birleşik Kıbrıs Plâtformu” katılımcılarının büyük bölümü sırıtıyordu.  
Zira, Türkiye üzerinde oynanan oyunlar çok eskilere dayanır. Maalesef bu oyun ve düzenler çok yönlü, çok taraflı ve çok odaklıdır. Düşman her tarafa yayılmış, olabildiğince karar mekanizmalarına nüfuz etmiş ve özellikle AB yanlısı sivil toplum kuruluşlarında iyice yerleşmiş ve kökleşmiştir. Bu nedenle ‘düşman taraf’ entegre bir politika yürütme imkânına sahip bulunmakta ve bu imkânı sonuna kadar kullanmaktadırlar.
Dönelim tekrar Kıbrıs’a ve olayların içyüzünü irdelemeye devam edelim:
Ayşe Kocatürk açıklamalarına devam ediyor.
“Daha sonra, 21 Aralık 1963’te ‘Kumsal Katliamı’ olarak bilinen olayla ilgili (Türk ordusunun değerli komutanlarından Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan’ın şehit edilen ailesi için) bir karalama kampanyası başlatıldı. Katledilen şehitlerimizi “Türk askerinin, mücahitlerinin” hatta “İlhan’ın cinnet geçirerek” gerçekleştirdiği iddia edildi. Bunun gerekçesi olarak da “Türkiye’nin adaya müdahalesinin gerçekleşmesi” için yapıldığı öne sürüldü.”
Oysa, Rumlar olay hakkında 2007 yılı Mart ayı başında "Kanlı Noel' bir temizlik operasyonuydu!" biçiminde TV yayınları yaptılar. Kıbrıs'ta tarihe ‘Kanlı Noel" olarak geçen, Rumların 21 Aralık 1963'te başlattığı silahlı saldırılarda, Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan'ın, evinin banyo küvetinde eşi ve üç çocuğunun hunharca katledilmesiyle ilgili olarak ilk görüntüler yayınlandı. Katliamın tanıklarından Savvas Şelis isimli eski bir Rum asker, "Temizlik operasyonu yaptık" dedi. Rum Politis gazetesi, o dönemde binbaşı rütbesinde olan Nihat İlhan'ın eşi ve üç çocuğunun banyoda katledilmeleriyle ilgili olarak Savvas Şelis isimli emekli Rum askerin itiraflarına yer verdi. Şelis, 24 Aralık 1963 gecesi silahlı Rum ve Yunan gruplarının Lefkoşa'daki Kanlıdere bölgesinde "temizlik operasyonları" yaptığını açıkladı.
“Ancak Anavatan’ın adada yaşayan soydaşları için  bunu yapmasına ihtiyacı olmadığı, bunun hiçbir örneğinin tarihte yer almadığı maalesef cehalet içinde olanlar tarafından görülmek istenmedi. Yaşadığı o büyük acıdan sonra bir daha adaya gelmeyeceğini ifade eden BİNBAŞI KOMUTANIMIZ adaya gelmeye 17 Mart 2007 tarihinde karar verdi. 80 yaşını aşan İlhan bedenini, sağlığını hiç düşünmeden bunu yapmak istedi, çünkü ailesi onuru için çok çirkin iddialar yapılmıştı. Adaya gelen (E) Tuğg. İlhan’ın yaptığı açıklamaları milli hedeflerimizden asla ödün vermeyen gazeteler aracılığı ile duyurmuştuk.
 “Binbaşı” İlhan öyle bir dönemde gelmişti ki gelişinden bir gün sonra 18 Mart (2007) Çanakkale Şehitlerimizin anma günüydü. Generalin kendisi de bizzat törenlere katıldı. O gece KTBK Komutanlığı adaya gelmesinden ötürü bir Resepsiyon düzenledi. Tabi ayni gün gündüz hükümetin büyük ortağı CTP olağan Kurultayını gerçekleştirdi.
Peki CTP-BG Olağan Kurultayında neler yaşandı ?
CTP-BG Parti Tüzüğü’nün 34’üncü maddesine göre, partinin olağan kurultayları; iki yılda bir eylül, ekim veya kasım aylarında yapılır. Bugüne kadar; Mayıs 2005’te, M.Ali Talat’ın Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi nedeniyle yapılan olağanüstü kurultay hariç olmak üzere, tüm kurultaylar, Tüzük’te belirtilen aylarda yapılmıştır. Ancak nedense bu kurultay tarihi 18 Mart’ta(Çanakkale Şehitlerimizi anma günü) belirtilmiştir!
Peki şunu soruyoruz :
CTP’nin kendi tüzüklerinde ifade edilen Eylül, Ekim yada Kasım’da neden kurultay gerçekleşmemiştir ? Ayrıca, CTP Parti Tüzüğünde; kurultayların icrası esnasında İstiklâl Marşı okunması, Bayrakların asılması veya Şehitler için saygı duruşu yapılması ile ilgili herhangi bir hüküm yoktur. Ancak son Kurultayda; bir Rum şarkısı olan Çavbella (Yurdum İşgal Altında) şarkısı çalınmıştır. Rumlara göre; Kıbrıs, Türkiye’nin “işgali” altındadır.  Bu şarkı, iddia konusu “işgal”e ithaf edilen ve anlamı, söz konusu Kurultayı icra edenler tarafından da çok iyi bilinen bir şarkıdır.”
Yine o günlerde, Türkiye de yapılan DTP (sözde Kürt partisi) kurultayında da benzer  şekilde İstiklâl Marşının okunmaması, Ermeni oyun havaları ve şarkılarının çalınmış olması ne kadar manidar (ihanet kokulu) değil mi ? Oysa, bugün T. Cumhuriyeti Parlâmentosunun kahir ekseriyeti Kürt Milletvekillerinden oluşmaktadır. Başbakan Kürt sorununu telâffuz eden ve kabinesinin yarıdan fazlasını Kürtlere veren bir kişidir. Üstüne üstlük, mezkür bölücü örgüt tarafından katledilen insanların % 90’ı Kürt’tür. Ve Türkiye’nin soydan gerçek ve samimi Kürtleri bölücü örgüte, alenen Kürt düşmanı, Yahudi destekli “Ermeni odaklı ve ASALA’nın devamı” nazarıyla bakmaktadırlar.
Nitekim, 1968’den itibaren Türkiye de nevzuhur sözde Kürt kurtuluş veya özgürlük nam teşebbüs ve teşekküllerin arkasında daima koyu bir Atatürk düşmanlığı, Ermeni ve Rum işbirlikçiliği ve Mustafa Suphi hayranlığı gözlenmiştir. İşin en garip, acayip ve CTP ile benzer tarafı da; Bu hareketlerin tamamı “Türk düşmanlığını” esas ve baz alan bir tür solculuk, milli marş ve bayrağı dışlayan (ki, bu dünyanın hiçbir yerinde görülmez) din ve ahlâk düşmanı çok aykırı bir yapının hakim olmasıdır.
Oysa, Türkiye de ki Kürt profili bunun tam tersidir. Bütün Kürtler oldukça dindar, mazbut, müteselsil, mütedeyyin, milli ve manevi değerlerine sahip ve saygılı, namuslu-dürüst, son derece çalışkan, haramdan-yalandan sakınan, vatan-millet-bayrak-toprak sevgisini şiar edinen ve kendilerini Türkiye Cumhuriyetinin asli kurucu unsuru sayan, birinci sınıf saygın bir topluluktur. Hiçbir ayrım gözetmeksizin “Anadolu halkı” birbiri ile et ve kemik gibidir.
Üstelik bu güne kadar Kürt’ler arasından bir hain de çıkmamıştır. Buna dikkat edin.
CTP’ nin eylemi ile DTP’ nin cürmü arasındaki benzerlik bu kuşkuları ve aralarındaki bağlantılar “bu aleni gelişmeler ışığında” incelenmeyi ve ciddi bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Yani; İstanbul Yaklaşımı, artı kurulan plâtform, plâtformun belirlenen amaçları ile menfur eylem plânı ve her iki tarafta yer alan malum partiler arasında vaki benzerlikler.
Oldukça ilginçleşen gelişmeleri incelemeyi sürdürelim: 
“Peki kurultayda kimler vardı? Güney Kıbrıs’tan birçok “siyasi makamdan” gelen “Rum kardeşler” (!) hani şu Türk ordusunu “işgal kuvvetleri” olarak görenler... Kurultayda, tüm şehitlerimiz yerine, ‘’Demokrasi Şehitleri’’ adı altında bazı tescilli kişilerin anılması ve saygı duruşu. (tıpkı DTP’de olduğu gibi) Hele hele de  18 Mart, (Çanakkale) Şehitleri Anma Gününde (Çanakkale şehitlerinden bahseden bile olmadı) bu kurultayın planlanması oldukça dikkat çekicidir! Bakınız, CTP’nin; “Demokrasi Şehitleri” olarak tanımladığı kişiler şunlardır; Türkiye’de 1976-78 yılları arasında, yüksek öğrenimleri sırasında öldürülen sol görüşlü Özer Elmas, Mehmet Ömer, Muharrem Özdemir, Ercan Turgut, Mustafa Ertan ve Sadık Cemil; İnkılapçı Gazetesi yazarı Fazıl Önder, Türk Eğitim Kulübü kurucusu Ahmet Yahya; 1962’de Lefkoşa’da öldürülen, dönemin Cumhuriyet Gazetesi yazarları Ayhan Hikmet, Ahmet Muzaffer Gürkan, Derviş Ali Kavazoğlu ve 1996 yılında öldürülen Yenidüzen Gazetesi yazarı Kutlu Adalı için 17 Şubat’ta, adı geçen yazarın mezarında, anma günü düzenlemektedir. (buraya dikkat!, meğer CTP gerici-solcu-bölücü bir örgütmüş) Durum bununla kalmamıştır.
Türkiye tarafından tanınan KKTC Devleti’nin, yönetimini üstlenmiş olan bu siyasî partinin kurultayında; duvarlara asılan Kıbrıs haritalarında, KKTC gösterilmemiş; Rum tarafında olduğu gibi, yeşil renkli Kıbrıs (Rum) haritaları asılmıştır. Dikkat çeken husus ise, Kurultaya katılan AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün ve AKP Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer ÜSTÜN; bahse konu uygulamalara, herhangi bir tepki göstermemiş olmasıdır.”
NELER OLUYOR KIBRIS’TA
Bu makaleyi hazırladığım ve tarafıma intikal eden bilgileri düzenlediğim 27 Aralık 2007 günü saat: 17.00’de, bahse konu genel kurul hakkında bilgi almak üzere önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün’u (4205544/45–TBMM ve 4730000/11) numaralı parti telefonlarından aradım. Fakat,  ‘dışarıda’ denildi ulaşamadım. Not bıraktığım halde aramadı. Bunun üzerine Sakarya Millet Vekili A.Sefer Üstün’e 4205644-45 numaralı telefonlarından ulaşarak temas kurdum ve kendisine, bahusus genel kurulda hazır bulunan bir milletvekili sıfatıyla olayla ilgili bilgi, tespit ve görüşlerini sordum.
Aynen şu açıklamayı yaptı:“Genel kurulda İstiklâl Marşının söylenmediği maalesef doğrudur. Ancak, genel kurul sonrası bu hususu dile getirdiğimizde bize, ‘CTP’nin 35 yıllık bir parti olduğunu ve bu güne kadar hiçbir genel kurulunda İstiklâl Marşı söylenmediğini ve tüzüklerinde bu doğrultuda bir hüküm bulunmadığı açıklamasını yaptılar’. Divan masasında Türk, KKTC ve AB bayrağı vardı. Salon duvarında Atatürk portresi ve KKTC tarafının yıldızlarla tarandığı bir Kıbrıs haritası asılı idi. Saygı duruşu ise, herhangi bir ‘belirtme’ yapılmaksızın ‘demokrasi şehitleri’ lâfzı ile ifa ve icra olundu. Rumca müzik ve sair hususata gelince, onlar teferruattandır. Orada misafir durumunda bulunmamız ve fevkalâde bir durum yaşanmaması nedeniyle teferruata müdahil olmayı arkadaşlarla uygun görmedik” dedikten sonra vaki sorularım ve esasa taallük eden konularda ısrarım üzerine:
“Biz, AKP olarak, Kıbrıs’ta yaşanan siyasi bunalım, yaşanan Türklük krizi buhran ve olumsuzlukların suçlusu veya sorumlusu değiliz. Kıbrıs konusu Gümrük Birliği görüşmeleri sürecinde Merhum Bülent Ecevit dahil, Tansu Çiller, Murat Karayalçın ve günün sorumlu politikacıları tarafından verilmiş bir tavizdir. Eğer onlar, bu görüşmeler kapsamında, Londra-Zürich ve Garanti Antlaşmasını dikkate alarak ve önemseyerek Güney Kıbrıs’ın AB’ye katılmasına göz yummasalardı bugün böyle sıkıntılı bir meselemiz de olmayacaktı” demek suretiyle, aslında gerçek suçluların ve geçmişteki vatan hainlerinin kim olduklarına dair ‘tam yerinde’ bir vurgu yaptı.
Evet, söylenenler bütünüyle doğru. AKP’ ye bu sorun tevarüsen intikal etmiştir. Çok kötü ve ihanet kokulu bir mirastır. Ancak, AKP’nin yapması gereken bu ihanet kokulu mirası teslim alıp, kalınan yerden sürdürmek değil, hainlerden hesap sormak, defterlerini dürmek ve milli davaya “adam gibi-insan gibi-Türk gibi” sahip çıkmaktı. Maalesef bu da yapılmadı.
İşte AKP’ nin yapamadığı, hattâ yapmadığı budur. Sorgulamadan, yargılamadan AB’ ye teslim olmaktır. AB’nin nice art niyetli, çıkar odaklı, soygun ve vurgun amaçlı, ayırma, bölme, parçalama ve yutma sevdalısı lânetli bir haramzade, insanlık, hak ve ahlâk düşmanı olduğunu bilmemektir. Bundan daha kötüsü var.
O’ da, ne yaptıysa bilerek ve isteyerek yapmış olmaktır. Taktir sizin.     
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim: “Kurultayda çav bella (Yunan) şarkıları ile gerek Rum gerekse Türk katılımcıların, konukların ve CTP’nin ortak hedeflerinin “birleşik Kıbrıs” olduğunu özellikle belirten ve planlanan tarihe ilişkin açıklamaları içeren ve var olan projeyi yürütenlerin seçtirdiği bir tarih olduğuna dikkat çeken konuşmaların yapıldığını belirtmekte fayda var.”
Burada açıklanan ve genel kurulda sıkça vurgulandığı ifade olunan “birleşik Kıbrıs” lâfını eden bütün CTP’ lilerin Rum veya Ermeni asıllı Türk ve Türkiye düşmanları ve KKTC itibarıyla “vatan hainleri” olduklarını iddia etmek, asla mesnetsiz ve arkası boş bir söylem olamaz. Bu cüret, ne hain bir kalkışma ve kansızlıktır ki; Henüz Türkiye AB’ye katılmadan ve AB Türkiye ile adeta onursuz bir oyun oynarken böyle iğrenç bir temenni ileri sürülebilsin !
Şu halde, ya Türkiye uyumakta veya şer ve şeytani iğrenç unsurlar tarafından bilerek isteyerek  uyutulmaktadır. Hele aşağıdaki olaylara bakın daha neler göreceksiniz:
“Peki Kurultay’dan sonra Soyer ve Kıvrıkoğlu arasında gerçekten ne yaşandı? El sıkışma krizi gerçekten oldu mu? işte gerçek yaşanılanlar; KKTC Başbakanı Soyer; yemeğe geç katılmış ve masada kendisine ayrılan yere oturduktan sonra, teker teker yemeğe katılanların hatırını sormuştur. KTBK K. Korg. Kıvrıkoğlu’ na yöneldiği zaman; Korg. Kıvrıkoğlu; CTP-BG kurultayında, İstiklal Marşımızın okunmaması, şehitlerimizin anılmaması, Ulu Önder Atatürk ve Dr. Fazıl Küçük’e yer verilmemesinden dolayı, teessüflerini ve duyduğu üzüntüyü belirterek;”KKTC’de; en küçük derneklerin etkinliklerinde bile; faaliyete, İstiklal Marşımız okunarak başlandığını, Şehitleri Anma Gününde icra edilen bir kurultayda; sadece, Demokrasi Şehitlerinin anılmasının manidar olduğunu, CTP Kurultayının; Türkiye’deki bölücü örgüt yanlısı siyasî partilerin kurultaylarından herhangi bir farkının bulunmadığını; geçmişte, söz konusu partilerin kurultaylarında da, İstiklal Marşımızın okunmadığını ve bölücü örgüt teröristlerinin, şehit sıfatıyla anıldığının” ifade etmiştir. Korg. Kıvrıkoğlu, yemekten ayrılırken; İstiklal Marşımızın okunmadığı, şehitlerimizin anılmadığı, Ulu Önder Mustafa Kemâl Atatürk’e ve Dr.Fazıl Küçük’e yer verilmeyen bir kurultayın düzenleyicisi, Başbakan dahi olsa elinin sıkmayacağını, söylemiştir.
Ortada; uzatılan el ve eli havada bırakan bir nezaketsizlik yoktur, olmamıştır. Kendisine Yapılan Sitemi CTP Nasıl İfade Etmeye Başlamıştır? Türk Ordusu İle Halk Hangi Söylemlerle Karşı Karşıya Getirilmeye Çalışılmaktadır?
CTP-BG Kurultayında ve sonrasında yaşanan gelişmeler ile ilgili olarak; yazılı ve görsel basında konunun saptırılmaya ve ‘’Halkın İradesi’’, ‘’Türkiye tarafından tanınmış olan KKTC’nin içişlerine müdahale’’, ‘’Atanmışların, seçilmişlere saygısı’’ ‘’şovenizm’’ ‘’ırkçılık’’ vb. söylemlerle,kamuoyunun dikkatinin başka alanlara yönlendirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu yaşanılan konu saptırılarak, “biz hancı siz yolcu” şeklinde köşe yazıları ile “bu vatan Kıbrıslılarındır, ortak vatan için mücadeleye devam” denilmektedir.
Hal bununla kalmamıştır. 23 Mart 2007 akşamı yerel televizyonlarımızdan Kanal T’ye konuk olarak çıkan eski CTP milletvekili Fadıl ÇAĞDA, Kuzey Kıbrıs’ın “işgal” altında olduğunu KTBK Komutanı Hayri KIVRIKOĞLU’nun “istenmeyen şahıs” ilan edilerek ülkeden çıkarılması gerektiğini” söyleme cüretinde bulunduğu Kanal T Yönetim Kurulu Başkanı Ersin TATAR tarafından dile getirilerek kınanmıştır.
            Bugün, her Devlet muhtelif anlamlar yükleyerek tartıştığımız değerlerine saygılıdır. Şehidine, ulusal marşına, bayrağına sahip çıkmaktadır. Her yıl 18 Mart’ta, binlerce Yeni Zellanda’lının, Çanakkale’ye koşmasının temelinde de şehidine saygı vardır. Ancak CTP-DP iktidarı ile 2004 yılında okullarda okutulan Tarih kitaplarımızın değiştirilerek öz tarihimizin çarptırılması ve “Kıbrıslı milleti” yaratılması amacını güden ayni zamanda Müslümanlığı “meraklısı için” gibi ibareler ile dinimizi tanımlayan bir “tarih” kitabı yazdırtarak Hıristiyanlığı ön plana çıkaran açıklamalara müsaade edilmesi ki buna en güzel örneklerden biride Hz. İsa’nın çarmıhtaki resminin konularak çocuklara “Hıristiyanlığın sembolü nedir?” gibi sorular yöneltilmesi kabul edilecek bir durum değildir.
Şehitleri Anma Günü’nde, KKTC’nin yönetimini üstlenmiş bir siyasî partinin, ‘’Demokrasi Şehitlerini’’ anarken, tüm şehitlerimizi anmamasını; ne 70 milyon Türk’ün yüreğindekileri hissederek ve onların gözü olarak KKTC hudutlarını bekleyen 40 bin Türk Askerine nede bu  vatanda KKTC Devleti uğruna can verecek kadar Devletine sahip çıkmak isteyenlere, şehit ailelerimize ve de Gazilerimize anlatamazsınız...Günlük mesaisini, İstiklâl marşımızla başlatan ve bitiren ve Yavruvatan’ı uğruna gerektiğinde canını vermeye hazır olan 40.000 askere; Yavruvatanı yönetenlerin, ‘’Yurdum İşgal Altında’’ şarkılarını söylemelerini ve kendisini ’işgalci’’ olarak tanımlamalarından neyi kastetmeye çalıştıklarını da anlatamazsınız. Türk Askeri’ne; T.C. Devleti’nin resmen tanıdığı KKTC’ni yönetenlerin, Kıbrıs haritalarında KKTC’yi göstermemelerini ve Rum Yönetimi’nin yaptığı şekilde, Kıbrıs’ı tek bir devletmiş gibi göstermelerinin, bu tür haritaları kurultaylarında asmalarının ve KKTC’yi inkâr etmelerinin açıklamasını da yapamazsınız.
            Bu hususların hiç birini, herhangi bir haklı gerekçeye dayanarak Türk Ulusu’na da anlatamazsınız.
NELER OLUYOR KIBRIS’TA
Bu yolu tutanlara şimdi hatırlatmakta fayda vardır:
            “Ne Türkiye, Kıbrıs’ta ‘işgalci’ dir ve ne de Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri “işgal” ordusudur. Türk Ulusu’nun (Çanakkale Şehitleri dahil) tüm şehitlerini anmak, utanç duyulacak bir şey değildir. KKTC’nin varlığını, KKTC’yi yönetenler de tanımalıdır.  KKTC halkı, kendisini yönetmeye çalışanlar gibi düşünmemektedir. Tepki göstermesi gerekenler, bilinçli olmalı ve pasif kalmamalıdır!
Bugün gerek konuyu saptırma ve halkın kafasını karıştırma yoluna gidenler, gerekse Başbakan F. Sabit Soyer; olayı tersine çevirerek; “Şehitleri Anma Günü” nde yapılan kurultayda, sadece Demokrasi Şehitlerini değil, tüm şehitlerimizi ansalardı, “Yurdum İşgal altında” şarkıları söylemeselerdi, duvarlara asılan ve sinevizyondan gösterilen Kıbrıs haritalarında KKTC’yi belirtselerdi ne kaybedeceklerdi?  Sorusu kendilerine sorulmalıdır. Hele hele bu konuyu irdeleyen, haber yapan basın mensupları ve köşelerinde değerlendirme yapan değerli köşe yazarları; Olayın temelinde yatan ayrıntıları iyi değerlendirebilmeli ve doğruları yazma yoluna gitmelidirler.
KKTC Başbakanı F. Sabit Soyer; kurultayda ortaya konulan hatalar zincirini, yeni hatalarla sürdürmemeli ve Türk Ulusu’nun değerlerine sahip çıkmalıdır. Ondan gerek Kıbrıs Türk halkının gerekse vatan bekçiliğini yapan her neferin beklentisi budur.” (1)
            24 Mart 2007, Cumartesi günü değerli yazar Tanju Müezzinoğlu, (KKTC) Güneş ve Volkan gazetelerinden “dürüst, yiğit ve mert bir Türk olarak” sesleniyor.
İSTİKLAL MARŞIMIZDAN RAHATSIZ OLANLAR TÜRK OLAMAZ !..
“CTP’nin açıklamaları saçma sapan ve özürleri kabahatlerinden büyük. Bu güne kadar yapılan CTP kongrelerinde “İSTİKLAL MARŞI” okumamışlar. İşte özürleri kabahatinden büyük. Adama sormazlar mı? Siz nasıl Cumhuriyetçi TÜRK Partisisin, TÜRK sözcüğü sizce neyin ifadesidir. Eğer bunu bilmiyorsanız öğrenmenizi öneririm.
Cumhuriyetçi Türk Partisi AKEL’İN kongresine gittikleri zaman Yunan Milli marşı çalınıp söylenirken ayak ayaküstüne oturuyorlar mıydı? Hayır, oturmuyorlar dostları HIRİSTOFYAS ile birlikte hazır vaziyette duruyorlardı.
AKEL kongrelerinde Yunan Milli Marşını gururla çalıp söylerken. CTP’ye ve Başkanı sana halkımız soruyor:  Siz CTP kongresinde TÜRK Milli Marşını “İSTİKLAL MARŞINI”  çalıp söylememekle neyin ispatını yapmaya çalışıyorsunuz ?
AKEL her platformda solculuk kisvesi altında Rum milliyetçiliği yapmıştır.
CTP ise “Cumhuriyetçi Türk” adı altında Türk'ün aleyhine olan bir çizgiyi temsil etmiştir. Kıbrıs Türk Halkı CTP’nin bu tavır hareketlerini MERCEK altına almıştır. Günü geldiğinde bu yapılanların karşılığı bu partiye sorulacak ve ödetilecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. 
Sovyetlerin yıkılmasından sonra bütün dünyada olduğu gibi KKTC'de Moskova çizgisini izleyen CTP’nin ruhunda fırtına kopmuştur. İşte bu aşamada devreye AB ve ABD süreçlerinin girdiği görülür. Moskova'daki efendisini yitiren CTP, Washington ve Brüksel'de yeni efendilerini bulmuştur. Kıbrıs Türk Halkı ve GENÇLER söylenenleri lütfen inceleyin ve gerçeklerle nasıl karşı karşıya geldiğinizi görerek kararınızı verin.
CTP, yeni efendileri tarafından Turuncu Devrim ile iktidara ilk getirilen partidir.
Turuncu devrim ilk kez eski Sovyet coğrafyasında değil, KKTC'de gerçekleşmiştir. CTP, AB, ABD ve AKP' nin büyük desteği ile iktidara gelmiş ve Annan Planına halkın % 65'ine "evet" dedirtilmiştir. Ancak Rumların bu planı doymak bilmez hırslarından dolayı kabul etmemeleri sayesinde Annan Planı uygulamaya konmamış ve Kıbrıs Türk Halkı İDAM sehpasından ALLAHIN izni ile bu etapta kurtulmuştur. Halkıma sesleniyorum, seni uçuruma atan bu partiden CTP’den kurtulmamıza çok az bir zaman kalmıştır.
Kıbrıs Türk Halkı ve GENÇLERİ CTP’nin ne yapmaya çalıştığını biz bu sütunlardan siz halkınıza bildireceğiz. Sizin de vazifeniz söylediğimizi araştırmak ve incelemektir. Eğer bizi takip ederseniz, bir yanlışımız olmadığını da göreceksiniz. CTP ne yapıyor: Adım adım KKTC'nin Türk kimliğini ortadan kaldıran önlemleri almak için çalışıyor.
Ama bunu yapmalarına asla izin vermeyeceğiz. CTP Milli Eğitim Bakanlığını aldığı günden itibaren tarih kitaplarında başlayan tahrifatı büyük bir hızla sürdürmektedir. Tarih kitaplarından "halkların dostluğu-Rumlarla dostluk" adı altında Rumların Kıbrıs Türklüğüne yaptıkları katliamları çıkaran, şehitlerin resimlerini silen anlayış CTP anlayışıdır. 
Parti toplantılarında milli marşımız olan İstiklal Marşı okumayan, şehitlerini anmayan, anlayış da Cumhuriyetçi TÜRK Partisi anlayışıdır. KKTC'nin varlığının askeri güvencesi olan Türk ordusundan rahatsız olan anlayış da CTP anlayışıdır. Toplantılarında Yunan, Kıbrıs Rum ve AB bayrakları koyan anlayış da CTP anlayışıdır. Şimdi Soyer soruyor:
"Bizim Türklüğümüzden şüphe mi duyuyorsunuz?"
“KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK”        
İSTİKLAL MARŞIMIZDAN RAHATSIZ OLANLAR TÜRK OLAMAZ.
Türkiye'de ve KKTC'de her Türk'ün görevi Cumhuriyetçi TÜRK Partisi gibi bir parti ile mücadele etmektir.” (2)
Elbette genel kurullarında İstiklâl Marşını göğsünü gere gere söyleyemeyenler Türk olamazlar. Olsa olsa Türk düşmanı olurlar. Bu, Anavatanda olsa da böyledir. Kıbrıs’ta olsa da yine aynıdır. Bu utanmaz, kansız ve soysuzlar görmüyor mu ki, Güney Kıbrıs Çete devletinde bütün Rum partileri gümgür gümbür Yunan milli marşını okurlar ve Yunanistan ile her hususta kader birliği yapar ve ortak hareket ederler. Ve politikaları daima millidir. Maalesef bu utanmazlık, aymazlık ve aleni vatan hainliği sadece Türk milletinin iyi niyetini suistimal eden ve hayasızca sömüren ihanet şebekelerinde rastlanan bir durumdur.
Bir sonraki bölümde CTP hakkında ayrıntılı bilgi vereceğim. Ancak, burada özellikle ve bilhassa belirtmek isterim: 2003 yılından itibaren KKTC’de gerçekten inanılmaz şeyler olmaya başladı. Önce, T. Louzidiu davasının iç hukuk yolları tüketilmeden AİHM’ne usulsüz, haksız ve hukuksuz olarak intikali. Bu tam bir tuzak olmasına rağmen korkak ve ödlek bir politika yüzünden olayın üzerine gidilmemiş kronik bir yolsuzluk, bir başka deyişle ise, Rum’a aleni destek girişimidir. Sorumluların mutlaka sıgaya çekilmesi ve millete hesap vermesi gerekirken, maalesef bu da yapılmamıştır. Olup, bitenler Türk milletinin şeref ve haysiyeti ile bağdaşamayacak kadar ilkesiz, onursuz, ahlâksızca, haksız ve hukuksuzdur.
Failleri ise, zavallı malul ve Türklükten münezzeh kimselerdir ne yazık ki...
Sonra, mezkür siyasi, insanlık, etik ve hukuk dışı AB yanlısı mahkemenin (AİHM) verdiği mesnetsiz kararın Türk hükümeti tarafından itirazsız olarak kabulü. Kararlaştırılan yüklü tazminatın basiret ve bekadan yoksun bir cehaletle tediyesi. Bu hiç kimse tarafından kabulü kabil olmayacak kadar rezil bir durumdur. Acizliktir. Zayıflıktır. Cahilliktir. Aleni yolsuzluk ve suistimaldir. Hattâ millet ve devlet aleyhine cürüm işlemektir. Bir de olayın Türkiye adına savunulması trajedisi var. Rum asıllı bir avukat tarafından... Ne kadar utanç ve hicap verici değil mi ? Tarih boyunca hiçbir Türk devleti bu kadar acizlik ve çaresizlik içinde kalmamıştır. Üstüne üstlük, bütünüyle “Türk’ü imha” üzerine kurulu Annan Plânına “evet” demek ve dedirtmek gibi akıllara ziyan bir cehalet, dalâlet ve ihanet uygulaması da yapıldı. Ne kötü. Aslında bütün bunlar, uluslar arası kabul görmüş “mer-i ve müseccel” Londra, Zürich ve Garanti antlaşmalarını görmezden gelerek, yok addederek ve dahi hiçe sayarak; GKRC’nin AB’ye katılmasına vize vererek alenen “VATANA İHANET” suçu işleyen lânetli siyasilerin cürmüdür. Vakti zamanında Türk Genelkurmayı da bu iğrenç trajediye, gaflet, ihanet ve yıllar sürecek lânete sessiz kalmıştır. Bu gün her ne kadar TSK dik duruyor ve şer, şeytan cephesine direniyor ise de; Daha ciddi, ağırlıklı ve kat’i bir tavır beklemek Türk milletinin hakkıdır.
TSK, KKTC’ni, yani “Milli Davayı” yok etmek isteyenlere “DUR” demek zorundadır.
NELER OLUYOR KIBRIS’TA
Tam da işin burasında Türk Silâhlı Kuvvetlerine; Yani, Türk Milleti’nin öz evlâdı ve dahili bedhahlar ile harici düşmanlara karşı tek ve yegâne güvencesi olan “Türk Ordusuna” bir hatırlatma ve anlamlı bir gönderme yapmak istiyorum. Bakınız, ülkemizin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder ATATÜRK; Türk subaylarına nasıl bir emanet ve vasiyet bırakmış. Lütfen metinde geçen İngiltere’ye bir de Yunanistan’ı ekleyerek okuyun.
Dönem siyasetçilerini de, hareket tarzı ve tasarrufları itibarıyla, ‘metni miyar’ kabul ederek hele bir ölçüye vurun. Buna mutlaka Kıbrıs’ın AB’ye peşkeş çekildiği tarihin Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları da dahil edilmelidir.
Zira, bu ihanet tezgâhlanır, Londra-Zürich ve Garanti Antlaşmaları rafa kaldırılır iken Türk Ordusu, komuta kademesi ve Türk Subayları ne yapıyordu. Neden vatan hainlerine mani olmadılar. Müdahale etmediler ? Sessiz, sözsüz kalmalarının sebebi neydi ?
“Vatan Namustur” kavramı ve kalbi inancına dahil bir KKTC için; Atatürk’ün binlerce kez tekrarladığı “ÇOK NAMUSLU OLMAK GEREK” vecizesine rağmen, sivil politikanın aleni ihanet ve Kıbrıs’ı peşkeş çekme girişimlerine “ASKER” neden ? o zaman engel olmadı?
Yoksa aralarında dönemin siyasi mevtalarından menfaat umanlar ve müstakbel vekil adayları mı vardı ? Kıbrıs’ı peşkeş çekmeye göz yummak bu kadar ucuz muydu ? Yoksa, o dönem ATATÜRKÇÜLÜK rafa mı kaldırılmıştı ? İlke ve inkılâplar, vasiyetler hatırlanmadı mı ? Yoksa, gaflet ve dalâlet içinde mi idiler ? Milli davaya hıyanet galip mi geldi nedir ?...
Bunu da sorgulamak ve sorumluları yargılamak gerek.
ATATÜRKÜN SUBAYLARA SESLENİŞİ
“Millet, bağımsızlığının korunmasını ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler..İşte subayların  yüce olan vazifesi budur..
Milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır..
(GB teşebbüsü ve AB’ye katılım teşebbüsü bağımsızlığı ihlâl değil mi yoksa)
Arkadaşlar !!.. İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir..Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık veremez..Milletlerden tabiaten ve yaradılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile muhafaza bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkum ve esir  vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.. (AB-ABD’nin niyeti budur)
Dünyada hayat için,insanca  yaşamak için bağımsızlık lazımdır..Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.
Kuvvet ordudur.Ordunun hayat  ve saadet kaynağı,bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır...
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan  mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum  etmek çarelerine giriştiler.Mütareke  şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi,bütün müdafaa  vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar.. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüze ve taarruza başladılar.. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler.. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletinde izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına  taarruzla milleti alçaklığa,boyun  eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar..
Herhalde ordu,düşmanımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için  mutlaka subayı mahvetmek, aşağılamak lazımdır. buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller müşkülat kalmaz...
Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin  mahiyeti,ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden  meydana çıkar..
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak huzuruna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim  ile karar vermiştir.
Zaman zaman şurada burada üzüntü verici  karaktersizliklerin  görülmüş olması hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır..
Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için  lazım olduğunu söylediğim kaynak-ki milletin vicdanı imanıdır-mevcuttur..
Ordu ise, arkadaşlar; ancak  subaylar heyeti sayesinde vücut bulunur...Malum bir  askeri hakikat, felsefesi hakikattir; " ordunun  ruhu subaylardadır" O halde subaylarımız, düşmanlarımız  tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir..
Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayatı gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler..İşte subayların yüce olan vazifesi budur...
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır..  Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen  vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün  dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık  mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakar olmak mecburiyetindedirler..
Şahsi ve hurisi  itibariyle de subaylar, fedakarlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler... Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürüler. Onları aşağılar ve hor görürler. hayatında bir an  olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın  tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz..
Onun  yaşamak için bir çaresi vardır;şerefini korumak! halbuki düşmanlarımız da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır.. Dolayısıyla subay için " ya istiklal, ya ölüm" vardır.. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşatacağız ve milletimizi daima mutlu ve müreffeh yaşatmak için çalışacağız... (3)
Burada emanet ve vasiyet edilen hususta çok dikkat etmek, önemle değerlendirmek ve mutlaka dikkate almak lâzımdır. Türk Ordusu’nun ATATÜRK, Kemalizm, Türk İnkılâbı ve O’ nun ilkelerine ne kadar sadık, sağlam ve samimi olarak bağlı olduğu konusunda milletin asla şüphesi yoktur. (1938 sonrası oluşan bazı şüphelerin giderilmesi gerek)
Her ne kadar içinde; Mütareke basını ve din tüccarlarını deşifre eden ve adına “andıç” denilen “önemsiz bir belgeyi” dahi ‘önemli’ sanacak ve ABD’ye gönderecek kadar malul, aptal, milliyetsiz, hain, alçak ve değersiz mahluklar var ise de, Türk Ordusu onları mutlaka bulacak, bilecek ve behemahal temizleyecektir. Muhtemelen içinde var olan Masonluk tarikatı mensupları dahil olmak üzere; En küçüğünden, en üst rütbelisine kadar rüşvet, iltimas, gasp, irtikap, suistimal ve yolsuzluk suçlusu-zanlısı-şaibelisi “kanı bozuklar” mutlaka temizlenmeli, ordu aklanmalı ve mutlaka ayıklanmalıdır. Bu çok önemli ve zorunludur.
Zira, millet inanıyor, (inanmak istiyor) ve biliyor ki:
Türk ordusunun içinde rüşvet, iltimas, devletin malını gasp, irtikap, hile, yolsuzluk, evrakta sahtecilik ve yolsuzluk yapacak kadar aşağılık varlıklar (domuzlarda) yoktur. Türk Ordusu yüksek bir ahlâk ve Türk Medeniyetinin binlerce yıllık birikimi olan fazilete sahiptir. Mutlaka ve behemahal; En küçük rütbeli neferinden Genelkurmay Başkanına kadar namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu, vazife şuuruna sahip, şerefli ve sorumludur.
O, Şehit mertebesi ile müjdeli ve Gazilik ödülüne lâyık, yer yüzünün tek askeridir.
O, MEHMETÇİK’tir. Omuzlarında, yüreğinde, bileğinde ve şuurunda Çanakkale’nin, İstiklâl Savaşının ve ebed-müddet Türkiye Cumhuriyetinin şeref ve şânını taşır. Ordu daima kendindedir. Hariçte ve dahilde olup bitenin farkındadır. Farkında olmak ve daima ve gerektiğinde, Kıbrıs, Kerkük, Batı Trakya, yahut dünyanın her neresinde olursa olsun “Türk İstiklâl, İstikbâl, özgürlük, hak, hukuk, bağımsızlık ve cumhuriyetini korumak için görevini mutlaka “en doğru şekilde” ifa ve icra edecektir. Buna inanıyoruz. KKTC konusunda da asla taviz ve ivaz verilmeyeceğine yürekten güveniyoruz.
Bundan maksat: Türk Ordusu 2500 yılı mücavir çok şerefli, onurlu ve şanlı bir tarihi birikimin, insanlık davasından süzülüp gelen ‘orijinal’ bilginin; Savaşı katliam, gasp, işgal ve soykırım vasıtası olarak değil; Yüksek bir fazilet, özgürlük, istiklâl; Onurlu ve güvenli bir istikbâl mücadelesi olarak kabul eden soylu bir ideal ve davanın timsalidir. 
            Bu vasıfla Türk Ordusu’nun “misak-ı milli” sınırları dahilinde tartışmasız tasarruf ve temlik hakkı vardır. En küçük bir tecavüz yeltenmesine dahi en sert tepkiyi gösteremeyen bir asker asla Türk askeri değildir. Taviz ve toprak veren bir politikaya asla itimat olunamaz. Buna kesinlikle fırsat dahi verilemez. 
Sivil-Asker bütün Türk milletinin vicdanı ATATÜRK; İrfanı Adalet; Vatanı Namus; Vazgeçilmez Karakteri İstiklâl ve Hürriyettir. İşte, Türk için millet budur, ordu da bu. Zaten, Türk milleti topyekün asker “Kuvva-i Milliye” değil midir.
Evet, belki bu konuya (acil bir durum-gelişme olmadıkça) bir daha dönemeyebiliriz. Bu nedenle Kıbrıs ve KKTC meselesinde mümkün oldukça derinlere inmeye çalışacağız. Hani, bilindiği üzere AKP kendini önce milliyetçi muhafazakâr (2002) sonra da muhafazakâr demokrat olarak tanımlamıştı. 2003 yılında vaki Kemer toplantısında bu açıklamayı yaptıkları vakit kargalar bile güldü. Üstelik DP Genel Başkanlığında çok sıkı bir zılgıt (ihtar) da yediler.
Bu ihtarın üzerine gitselerdi eğer başları çok büyük belâya girecekti. Akıllılık ettiler. Gitmediler. İşte tam o zamanlar bazı gazeteler ve yazarlar “AK PARTİ = HALK PARTİ” tanımlamasını yapmışlardı. Derken günü geldi ve AKP bu defa kendini nihai olarak tanımladı. Neymiş? “Muhafazakâr demokrat” Güncel konjonktür olarak bu ne anlama geliyor ? Cevap: Statükoculuk. Peki, hangi statüko ? Aynen malum yazarların atıf da bulunarak tanımladıkları  “halk partisi zihniyeti” statükosu. Diğer bir anlamda. 10 Kasım 1938, saat: 9.06 karşıdevrimi.
Bunun böyle olduğunu anlamak çok kolay. Birinci neden; AB kulluğu, köleliği ve batı uşaklığı konusunda her ne kadar bütün yollar CHP tarafından açılmış ise de bugün, AKP’ ye nazaran CHP çok milliyetçi, tutucu ve daha müspet manâda muhafazakâr görünüyor. İkinci nedene gelince, bunu fazla açmaya gerek yok. Her şey ortada. Zira, KKTC’deki partnerlerinin CTP olmasından belli. Ha, şimdi bakalım şu AKP partneri nasıl bir şeymiş ?
Ayrıntıları tam ehlinden, ASAM’ın Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ’ dan alıyoruz. Şimdi bakınız 22 Mart 2007 tarihli resmi bir “ASAM” raporunda CTP hakkında neler açıklanıyor:
HAYIR, KUŞKU DUYMUYORUZ !
“Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin 1985 öncesinde Rum Komünist Partisi AKEL' in ve Moskova'nın beyin iğfaline uğramış Kıbrıs Türklerinin partisidir.
Bu partiyi kuran ve yöneten kadrolar çok uzun yıllar AKEL ve Sovyet Komünist Partisi'nin emirleri ile hareket etmişlerdir. AKEL, ne kadar komünizm kisvesi altında Rum milliyetçiliği yapmış ise CTP' de o kadar Cumhuriyetçi Türk adı altında Türk'ün aleyhine olan bir çizgiyi temsil etmiştir.
Sovyetlerin yıkılmasından sonra bütün dünyada olduğu gibi KKTC'de Moskova çizgisini izleyenler bir siyasi-ruhi bunalım içine girmişlerdir. Büyük efendinin ortadan kalkması, küçük efendi AKEL' in yetmemesi ruhlarda fırtına yaratmıştır. İşte bu aşamada devreye AB ve ABD süreçlerinin girdiği görülür.
Moskova'daki efendisini yitiren CTP, Washington ve Brüksel'de yeni efendilerini bulmuştur. CTP, yeni efendileri tarafından Turuncu Devrim ile iktidara getirilen ilk partidir. Turuncu devrim ilk kez eski Sovyet coğrafyasında değil, KKTC'de gerçekleşmiştir. CTP, AB, ABD ve AKP' nin büyük desteği ile iktidara gelmiş, Annan Planına halkın % 65'i "evet" demiş/dedirtilmiştir.
Ancak Rumların bu planı bile kabul etmemeleri sayesinde Annan Planı uygulamaya konulamamıştır. CTP bunun üzerine adım adım KKTC'nin Türk kimliğini ortadan kaldıran önlemleri almaya başlamıştır. Özellikle 1990'ların ortasında kurulan Ulusal Birlik Partisi-CTP koalisyon hükümeti sırasında Milli Eğitim Bakanlığını alan CTP' nin tarih kitaplarında başlayan tahrifatı büyük bir hızla sürmektedir. Tarih kitaplarından "halkların dostluğu/ Rumlarla dostluk" adı altında Rumların Kıbrıs Türklüğüne yaptığı katliamları çıkaran, şehitlerin resimlerini silen anlayış CTP anlayışıdır.
Cumhurbaşkanı Talat'ın ağzından "Rumların Türkleri yok etmek yani Akritas Planı diye bir planları yoktu" diyen de CTP anlayışıdır. Kıbrıs Rum tarafına geçtikleri zaman Rum serseriler tarafından tecavüz edilen geç Türk kızlarını gündeme getirmeyerek olayı gizleyen anlayışta CTP anlayışıdır. Rumlarla işbirliği yaptıkları kanıtlanmış olanları şehitlerimiz diye anan anlayış da CTP anlayışıdır. KKTC'de Türkçe yer isimlerinin "orijinallerini" veriyoruz diyerek Rumcalaştıran anlayış da CTP iktidarının anlayışıdır. Parti toplantısında İstiklal Marşı okumayan, şehitlerini anmayan, anlayış da CTP anlayışıdır. KKTC'nin varlığının askeri güvencesi olan Türk ordusundan rahatsız olan anlayış da CTP anlayışıdır. Toplantılarında Yunan, Kıbrıs Rum ve AB bayrakları koyan anlayış da CTP anlayışıdır. Şimdi Soyer soruyor: "Bizim Türklüğümüzden şüphe mi duyuyorsunuz?" Kendi adıma benim hiç şüphem yok. Bence, siz Türk değilsiniz Bay Soyer. Bence, CTP adı Türk olsa da kendisi bir Türk partisi değil. Türkiye'de ve KKTC'de her Türk'ün görevi CTP gibi bir parti ile mücadele etmektir. (4)
Sonuç: CTP = ATP !...
Şimdi konuyu biraz daha irdeleyelim ve KKTC’de konuyla ilgili olarak yayınlanan bir haberi sizlerle olduğu gibi paylaşalım.
            Paşa'dan şamar gibi 3 soru;
            Dr. İlhan onuruna verilen yemekte, Kıvrıkoğlu, tokalaşmak isteyen Başbakan Soyer’e elini uzatmadı ve “Niçin kurultayda İstiklâl Marşı okutmadınız, şehitleri anmadınız” diye sordu. 
 
Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan’ın KKTC’ye gelmesiyle cereyan eden olaylar bitmek bilmedi. İlhan, Ada’ya geldikten bir gün sonra Çanakkale Deniz Zaferi’nin 92. Yıldönümü, Gaziveren ve Çamlıköy direnişlerinin 42. yıldönümü törenleri kutlandı. Aynı gün hükümetin büyük ortağı CTP’nin kurultayı da vardı.
            Kurultaydaki “Demokrasi Şehitleri” saygı duruşunda Çanakkale ve diğer şehitlerimizin anılmaması, İstiklâl Marşı dahi okunmaması rahatsızlık uyandırdı.
            Konuşmalarda da ortak vatan için ortak mücadele çağrıları yapıldı. Kurultayda Çavbella-Yurdum İşgal Altında müziği sık sık tekrarlandı. Peki Kurultayda kimler konuk olarak vardı? CTP Kurultayı’na Türkiye’den AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergun, ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Haydar İlker, Yunanistan’dan PASOK Üyesi Theodoros Tsikas, Alman Sosyal Demorat Milletvekili Ozan Ceyhun, Rum yönetiminden DİSİ Genel Başkanı Nicos Anastasiades, AKEL Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Nikos Katsurides, EDİ Başkan Yardımcısı Praksula Kiryaku ve Yeşiller Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Gaston Nucleus da söz alarak konuşmalarda bulundular. Konuşmacıların hepsi “Ortak Vatan” mücadelesi çağrısında bulundular. DİSİ Genel Başkanı Anastasiades “Vatanımızın birleşmesi için birlikte mücadele etmenin zamanı geldi de geçti bile, bunun gerçekleşmesi için çalışmanın tam zamanıdır” dedi.
            NASIL ORTAK VATAN?
            Kurultayda tek aday olan Başbakan Ferdi Sabit Soyer de, Rumların “ortak vatan” mücadelesinde Türklerin önüne hep engeller koyduklarını ifade eden sözler söyledikten sonra “ortak vatanda ortak çözümde ortak egemenliği paylaşmaya karşı çıkıyorlar, biribirimizi tüketerek, çözümsüzlük siyaseti bu güçlerden devam ettiriliyor” diyerek BM görüşmeler sürecinin başlatılması çağrısında bulundu.” (Şimdi KKTC’de bir vatan haini aranıyorsa GKRC ile KKTC’ni birleştirme çabasında olan ve bu birleşmeye ortak vatan diyene bakılsın)
Şimdi tekrar Emete Gözügüzelli’ye (Ayşe Kocatürk’e) dönüyoruz. Devm ediyor:
            “Ortak vatan” yani birleşik Kıbrıs yaratma amacında olduklarını vurgulayan konuk konuşmacıların, “yoldaşlar”, “kardeşler” kelimelerini kullanmaya da özen gösterdikleri görüldü. Peki bunlar gerçekleşirken Güney’de Rum Meclis Başkanı ve Akel Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas neden “Türk işgaline karşı mücadelemiz devam edecektir” dedi? Edek Başkanı Omiru, “Türk işgalini sonlandırcağız” derken Anastasiades’in “Türk askerini gördüğümde irkiliyorum, işgalden kurtulacağız” sözleri ile nasıl bir ortak vatan mücadelesi öngörülmektedir? Buna destek vererek konuşsalar bu demeçlere cevapları ne olacaktır? Yoksa Ada’dan Türk askerinin gönderilmesi konusunda “yoldaşları” ile gizli bir anlaşma mı yapıldı?
            Kurutlay’dan bir gün sonra emekli Tuğgeneral Nihat İlhan’ın açıklamaları ise bu mücadelede olanların Rumların zihniyetini görmezden gelerek birleşik Kıbrıs için şehitlerimize bile saygı duymadan İstiklal Marşımızı bile okumadan başlattıkları kurultay’ larında gösterdikleri mücadeleyi kimin için yaptıkları soru işaretidir.
            HATIRALARI KİRLETMEYİN
            Basın toplantısında, “Benim şehit eşim ve evlatlarım, Kıbrıs Türkü’nün evlatlarıdır. Onların aziz hatıralarını KKTC halkına emanet ediyorum. Kıbrıs Türkü’nden son dileğim, oların hatıralarının kirletilmesini izin vermemeleridir” diyen İlhan’a tek söz söylenebilir: Emanetin emanetimizdir!
            İlhan, KTBK Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu’nu da ziyaret etmiştir. Kıvrıkoğlu, “Eşi ve üç evladını EOKA tedhiş örgütünün hunharca katliamı sonucunda şehit veren emekli Tabip Tuğgeneral İlhan’ın KTBK Komutanlığını ziyaret etmesinden onur duyduğunu” ifade ederek, “KKTC halkı ve KTBK Komutanlığı geçimişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de şehitlerine sahip çıkacak ve onların hatıralarının kirletilmesine izin vermeyecektir” dedi.
            23 NİSAN OYUNU
            Peki tüm bunlar gerçekleşirken Neden kurultayda İstiklal Marşı okunmak istenmiyor? Neden bu yıl 23 Nisan kutlamalarının kutlama şekli değiştirilmiş ve artık çocuklarımız 23 Nisan öncesinde oyun gösterileri için hazırlık yapmayarak sadece balo havasında kutlama yapması kararlaştırılmıştır? Yanlış okumadınız, bu yıl 23 Nisan etkinlikleri büyük şehirlerde kortej yürüyüşünde serbest kıyafetlerle gerçekleşecek ancak kırsal kesimlerdeki okullarda sadece balo havasında kutlamalar yapılacaktır. Nedense İskele bölgesi kutlama şekilleri ile ilgili bölümde serbest bırakılmıştır. Hedef nedir? Halkın rahatsızlığını Anavatan neden duyamıyor?
            CTP de neden AKEL ile anlaşarak Kıbrıs Türk öğrencilerini Güney’e götürme kararı almıştır? Bugün Kıbrıs Türk öğrencileri Rum gençlerle daha bir “kaynaşması” için kararlar alan CTP iki toplumlu gençlik temasları ile Rum ve Türkleri anılan “kaynaştırmaya” itmesindeki hedef nedir? Tarih kitaplarını değiştirerek öz tarihimizden yoksunlaştırılan gençlerimize Ada’yı işgal altında gören AKEL yöneticilerinin anlatacağı nedir? “Kıbrıslılık” kimliğini öne çıkarma çalışmalarını ne maksatla yapmak istemektedir?
            Özellikle de geçen hafta açıklanan Temas Grubu raporunda iki toplum gençlerinin değişimi, iki toplumu etkinliklerin artırılması ile kimler neye hizmet ettiklerini açıkca izah etmek mükellefiyetindedirler. Yine anılan raporda Türkçe’nin AB dili olması istendiği belirtilerek, halkın gözünü boyamaya çalışılmaktadır. Rumlar’ın AB’ye üyelikte resmi dil olarak Rumca ile başvurmamışlardır. İngilizce olarak başvuruda bulunmuşlardır. Zaten Yunanistan sayesinde Rumca AB dilidir. Rumlar kendi lisanlarından AB ülkelerinde istihdam sınavlarına girebiliyorlar ama Türklerin İngilizce bilmesi ön koşuldur.
            Ada’daki son gelişmeler “birleşik Kıbrıs” mücadelesi içerisinde “Berlin duvarı” misali birleşik Kıbrıs yaratılması yönünde çalışılmaktadır. Oyun büyüktür. Türk askerine karşı derin projeler masaya yatırılmış ve sivil projelerle bu uygulanması hedeflenmektedir. Nihat İlhan olayında yapılan karalamaların aniden çıkması tesadüf değildir. Hedef, Ada’da Türkler üzerinde yürütülen pskolojik harp. Türkiye’deki halkın “KıbrıslıTürkler bizi sevmiyor” inancının yaygınlaşması yönündeki uğraşlar sıradan konular değildir. Türkün Türke düşürülmek istenmesi ve Anavatan’ın Kıbrıs’dan vazgeçer konuma getirilmek istenmektedir. Kıbrıs’ta kanayan yaraya el uzatılmazsa, kangıren olan bir Kıbrıs Girit yoluna girecektir. Anavatandaki tüm siyasi parti, kurum kuruluşları Ada’da yapılanlara sessiz kalmamaya davet ediyoruz!
            LOKMACI İLE BAŞLAYAN GERİLİM TIRMANIYOR
            KUZEY Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde basına kapalı bir resepsiyonda Ada’daki Türk kuvvetlerinin Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu, CTP kurultayında İstiklal Marşı okutmayan ve şehitler için saygı duruşu yaptırmayan Başbakan Ferdi Sabit Soyer’e sert tepki gösterdi. Emekli Tuğgeneral Nihat İlhan’ın onuruna verilen davette Başbakan Ferdi Sabit Soyer, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Kıvrıkoğlu’nun elini sıkmak istedi. Ancak komutan Kıvrıkoğlu, Başbakan Soyer’le tokalaşmayı reddetti ve bu tavrını çok sayıda davetli önünde açıkça dile getirdi. Kıvrıkoğlu, “CTP kurultayında İstiklal Marşı’nı neden okumadınız? Siz, şehitlerin anısına saygı duruşu bile yapmadınız. Bununla da yetinmeyip kurultayı Şehitler Günü’ne denk getirdiniz” sözleriyle Soyer’e çıkıştı. Komutanın sert tepkisi karşısında şaşkınlığa uğrayan Soyer, “Türklüğümüzden kuşkunuz mu var” deyince Kıvrıkoğlu Soyer’e, “Madem öyle kanıtlayın o zaman” dedi. Kıvrıkoğlu ve Başbakan Soyer arasındaki kriz muhalefetin de tepkisine neden oldu. Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı Tahsin Ertuğruloğlu “CTP Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin mi yoksa sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ nin mi partisi” diye sordu ve “Eğer KKTC’nin partisiyseniz neden İstiklâl Marşı okumadığınızı izah etmek zorundasınız” sözleriyle Soyer’i eleştirdi.
            Ana muhalefetteki Ulusal Birlik Partisi (UBP) Genel Başkanı Tahsin Ertuğruloğlu, ‘tokalaşma krizi’yle ilgili olarak, “CTP’nin böylesi bir yanlış hareketine komutanın tepkisi gayet doğal” dedi.” (5)
            Dikkat edin lütfen ! CTP’ nin, belki de ülkemizde halkımızca hiç bilinmeyen ve dahi tahmin edilmeyen gerçek yüzü bu...Türkiye de mevcut ve mer’i iktidarın KKTC’deki partneri, milli kahraman Dr. Rauf Denktaş’ı harcama, silme ve yok etme bahasına iktidara taşıdığı ve başkanını önce Başbakan, sonra da Cumhurbaşkanı yaptığı sözde siyasi teşekkül bu.
            CTP iktidar olduktan sonra KKTC üzerinde GKRC tahakkümü başladı. Hem de ne tahakküm. Köy ve mahalle isimlerinden sokak isimlerine kadar bütün isimler Rumca’ya iblâğ olunmaya (dönüştürülmeye ve değiştirilmeye) başlandı. Diğer tarafta da Rumlar başta anıtlar, türbeler, hanlar, hamamlar ve eski Türk evleri olmak üzere bin yıllık Türk izlerini silmeye başladılar. KKTC’deki Rum malları Louizidiu davasından itibaren tek tek iadeye başlandı. Oysa, diğer tarafta bulunan Türk malları müsadere edildi. Bu taraftaki kiliselerde ayinler yapılır iken, karşı tarafta camiler yıktırıldı. Var olanlarda ezan okunmasına müsaade edilmedi.
            Kuzeyde Rumlar cirit atar ve sözde bazı Türk dernek ve sivil toplum kuruluşları ile müşterek “tek vatan” senaryoları düzerken; Güneye CTP’liler, Karen Fogg çocukları ve Soros köpekleri dışında kimse geçemedi. AİHM Türkler tarafından açılan mülkiyet davalarını askıya aldı. Müruru zamana bıraktı. İngiltere de kazanılan bir dava hariç AB kanallarından sonuç almak mümkün olmadı. İzolasyonlar kalkmadı. Ticaret kanalları açılmadı. CTP’nin elinde KKTC cumhuriyeti çok ilkesiz ve onursuz durumlara düşürüldü. Bu mı tek vatan ?..  
            Şimdi soruyorum. Ana vatandaki bölücü DTP’den CTP’nin farkı ne ?
            Birinin kongresinde İstiklâl Marşı çalınmıyor, yunan şarkıları çalınıyor. Diğerinde de aynı küstahlık. Dahası, orada yunan şarkıları çalınırken bu tarafta Ermeni şarkıları. Her ikisinde de Türk imajı,vatanseverlik, milli duygu, Türkiye Cumhuriyeti ile iftihar diye bir kaygı yok. Kıbrıs’taki iktidar. Bir de Cumhurbaşkanı var. Buradaki de aynı yolun heves ve ihtirasında. (Allah muhafaza)
            Gerçekten okuyan ve diziyi dikkatle takip eden değerli okuyucularıma sesleniyorum.
            Bütün bunlar dahili bedhahlar (içerdeki gizli düşmanlar) tarafından sinsice sergilenen ve büyük bir sabır ve dikkatle tezgâhlanan menfur bir oyun. Konuyla özel ilgisi bakımından burada çok özgün bir örnek daha vermek istiyorum.Bu örnek; Bize (Türkiye’ye ve KKTC’ne) sürekli insan hakları, ana dil, kök değerler ve antropolojik (etnik) ayrım ve koruma öneren AB’nin kendi topraklarında yaşayan Türkler için “aynı hususlarla ilgili olarak” ne düşündüğü ve ne yapmaya çalıştığına ilişkin çok özgün bir örnek. Bakınız. Olay, haber aynen şöyle: 
EN IYI UYUM ASIMILASYON!
Alman Federal İçişleri Komisyonu Üyesi Kristina Kohler, "Asimile olmadan uyum olmaz” dedi.
ANKARA' da Diyanet İşleri Başkanlığı ve Konrad Adenauer Vakfı'nın ortaklaşa yürüttüğü imamların eğitim programı çerçevesinde düzenlenen "Almanya'da İslam ve Uyum" adlı panelde konuşan Hıristiyan Demokrat Birliği CDU Federal Meclis milletvekili ve İçişleri Komisyonu Üyesi Kristina Kohler, tıpkı Federal İçişleri eski Bakanı Otto Schily gibi en iyi uyumun asimilasyon olduğunu söyledi.
Temel hak ve özgürlükler:
Konrad Adenauer Vakfı'nda Bülent Arslan'ın yönettiği ve Diyanet İşleri Başkanlığı Görevlisi Hasan Karaca'nın da konuşmacı olarak katıldığı panelde konuşan Kohler, imamların eğitilmesinin önemini vurgularken, imamların uyumda önemli rol oynadıklarını söyledi.
Kohler, "Asimle olmadan uyum gerçekleşmez. Temel hak ve özgürlükler ile kadın erkek eşitliği söz konusu olunca asimilasyon öne çıkar. Bu tür konularda uyumdan değil asimilasyondan söz etmeliyiz. Çünkü anayasada belirlenen temel hak ve özgürlüklerden taviz veremeyiz. Bu konuda uzlaşma olmaz. Fakat insanların Ramazanını kutlamasına ve oruç tutmasına da karışamayız. Önemli olan hangi düzeyde uyum, hangi konularda da asimilasyon olunmalı. Bunu tartışmalıyız" dedi.
Müslümanlara yönelik önyargılar var. Almanya'da göçmen olgusunun geç kabul edildiğini de itiraf eden Kohler, partisinin yıllarca Türklere geri dönecekler gözü ile baktığını da söyledi. Kohler, "Benim mensubu olduğum parti de dahil olmak üzere göçmenler ihmal edildi. Gerekli önlemler alınmadı. Fakat son zamanlarda yapılan çalışmalarla da epey yol alındı. Şunu da söylemem lâzım halâ Almanlar arasında Müslümanlara yönelik önyargılar da var" dedi.
Diyanet görevlisi Hasan Karaca, ise Almanya'nın bireylere yönelik önlemler alacagına çağdaş Ülkeler gibi yapısal değişikliklere gitmesi gerektiğini belirtti. Karaca ayrıca kişilerin topluma girmesini engellemek yerine onların kazanılması ve anlatılması gerektiğini de kaydetti.” (5)
Bu, Türkiye’nin başkenti Ankara da yapılan bir konferans. Yorum size ait. ANCAK;“Batının Türk Fobisi” başlıklı yazımızı okuyanlar mutlaka hatırlayacaklardır. Yukarda “haber” olarak verilen olay, oradaki iddialarımızı bire bir ispatlar niteliktedir. Yani batı, iki yüzlüdür. İhtiras derecesinde bencil, haris ve çıkarcıdır. Menfaatperesttir. Kan emici, vampir ve sömürgendir. Bu tanımın güncel versiyonu “küresel emperyalizm” olup; AB’nin akıl hocalığı ve önderliğinde hareket eden ve faaliyet gösteren bütün unsurlar aynı amaç ve ideali paylaşırlar. İlke, uyum ve metodoloji olarak, hedef ülkelerde uzun soluklu  ve kendine özgü insanlık dışı bir psikolojik savaş biçiminde uygulanır. Plân, proje ve strateji gereği önce Talât gibi sol tandanslı, dinsiz-imansız, haymatlos eğilimli siyaset simsarları, yerine göre “uygun” sadece paraya tapan ‘yârsanist’ din tüccarları bulunur. Bulunan pasif süjeler bu bağlamda aktive edilerek faaliyete geçirilir.
Bu bir dahili (içerden vaki) muhasara (işgal) dir. İşte, anavatan Türkiye ve yavru vatan Kıbrıs (KKTC) şu an bu muhasaraya maruz öz be Türk topraklarıdır. Bu süreçte Türkiye de neler yapıldığı az çok bilinmektedir. Amma, yavru vatan KKTC’de yapılanlar gerçekten çok ağır ve vahimdir. CTP’nin iktidar olduğu tarihten itibaren yapılan tahribat akıllara durgunluk verecek boyutlarda olup, hangi yönden bakarsanız bakın “vatana ihanet” suçunu teşkil eder. Fakat, hain bir kerre iktidar olmuş ve gücü eline geçirmiş bulunmaktadır.
Yukarda dikkatinize arz ettiğim haber, başta Türkiye olmak üzere; Şimdi, hemen bu gün KKTC’nin maruz kaldığı açık tehdit ve tehlikenin boyutlarını ortaya koymaktadır. Kefere ne diyor: “EN İYİ UYUM ASİMİLÂSYON”
Yani; Kimliksizleştirmek. Kişiliksizleştirmek. Milliyetinden, insaniyetinden, dininden, inancından ve milli kültüründen arındırmak. Önce mankurtlaştırmak, değerlerini, adet, örf ve geleneklerini izole etmek. Milli duygularını önce bastırıp, bir sonraki nesilde bütünüyle yok etmek. Almanlaştırmak. Macarlaştırmak. Fransızlaştırmak. Batı Trakya da Yunanlaştırmak ve nihayet Kıbrıs ta RUMLAŞTIRMAK. Önce CTP’lileştirmek, sonra insanlıktan soyutlamak.
Türkiye’de ise: Türk’ü kültür şoku ve psikolojik savaşla paralize etmek. Onursuz ve duygusuz kılmak. Milli, ilmi, manevi ve kültürel değerlerinden arındırmak. Kimlik, kişilik, din, iman ve ahlâktan yoksun pasif süjelere dönüştürmek. Paraya tapan pi mahluklar haline getirmek ve sonra da pek alışık oldukları ve halen uyguladıkları sömürüyü yoğunlaştırmak.
Bir kısım toplulukları ise; Sırf bu süreci hızlandırmak amacıyla farklı bir millet, ırk ve azınlık olduklarına inandırmak. Başlattıkları bölme ve parçalama sürecinde adeta bir mal gibi kullanmak. Tek dişi kalmış ve tefessüh etmiş AB ve ABD’nin amacı bu. Görmemek için illâ kör olmak gerekmez. Bu filmi daha önce de görmedik mi ? Bakınız size bir facia daha. 
Şimdi çok yeni ve güncel bir örnek vermek istiyorum. Buyrun, inceleyelim :
SEN UYU TÜRKİYE
KKTC’de tarih kitapları AB’nin isteği üzerine değiştirildi. Neden değiştirildi?
Çünkü, eski kitaplar Türkiye’den, Türk’ten ve Türklükten bahsetmekteydi. Kıbrıs’ın yakın tarihinde Rumların uygulamak için harekete geçtiği Türk soykırımından, Kıbrıs barış Harekâtından, Atatürk’ten, Türkiye tarihinden söz etmekteydi, KKTC’de okutulan eski tarih kitapları. Kitapların bütün masraflarını karşılayan AB, yeni baskıların KKTC’deki okullara dağıtımını sağladı.
Yeni tarih kitaplarında Atatürk yok. Kıbrıs Barış Harekâtı yok. Rumların Türklere yaptığı zulüm ve cinayetlerden eser yok.
Bu kitapta, Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük’ün verdikleri mücadeleden vazgeçtik, isimleri bile yok…Haritalarından Türkçe isimler silinmiş. Yerlerine Rumca isimler eklenmiş…Mesela, yeni tarih kitaplarındaki Anadolu haritasında Anadolu’nun adı “İyonya” İstanbul’un adı ise “Konstantinopolis’’ olarak yazılı…
KKTC’deki yerleşim alanları papaz resimleri ve bölgede bulunan kilise adlarıyla isimlendirilmiş durumda. KKTC topraklarının adı da Rumca.
Tarihin üzerine sünger çeken Yunanistan, üyesi olduğu AB kanalıyla ve kendi istekleri doğrultusunda, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ait olduğu tezlerini savunan, öğreten ve aşılayan bir tarih kitabını Kıbrıs Türklerinin çocuklarına okutmaya başladı.
Öyle ki, bu tarih kitabına göre Kıbrıs’ın Türkiye ile hiçbir ilgisi, alâkası ve bağı yok. Kıbrıs’ta Türk de yok….
Var mı acaba?
Varsa neden sesleri çıkmıyor ki…?
Kıbrıs Rum kesimi ada çevresinde petrol araştırmaları yapılması için uluslararası ihaleler düzenlediğinde Türkiye ve AKP iktidarı uyuyor muydu? Neden zamanında gerekeni yapmadılar da ihaleler yapıldıktan ve ada çevresinde Mısır’la Lübnan’a arama izni verildikten sonra tepki vermeye başladılar?
Bu duruma Anadolu diliyle ‘’Yumurta kıça dayandıktan sonra gıdaklama’’ denir.
Tarih kitapları konusunda ise hükümetten şimdilik tık yok. İnsanın aklına ‘’Acaba tarih kitapları AKP iktidarıyla önceden onay alınarak mı, değiştirildi?’’ sorusu takılmakta.
AB, KKTC’ni kültür asimilasyonuna tabi tutmaya başladı. Önce Kıbrıs Türklerinin tarih bilgileri ile genel kültürleri Rumlaştırılıyor.
KKTC’nin gelecek nesli kendilerinin Rum olduklarını öğrenerek yetişecekler. On beş yıl sonrasının Türk çocuklarına sorduğunuzda Türklerin Anadolu’yu haksız yere işgal ettiklerini, çekilip geldikleri yere gitmeleri gerektiğini söyleyecekleri son derece doğal.
Çünkü, verilen eğitim ve öğretim bu hedefe yönelik.
Zaten, halihazırda yapılan yanlışlar, KKTC’ne taşınan enflasyon ve hatalı ekonomik modellerle, ilgisizlik Türkiye aleyhinde bir Kıbrıs Türkü doğurmuştur.
Peki, biz Kıbrıs Barış Harekâtını ne için yapmıştık?
Ne için yaptığımızı hükümet bilmiyor(!) ama halkımız çok iyi bilmekte…!
Ülkemizde Türk üst kimliğini inkâr ederek, Türkiyeli kimliğini savunan…
Kerkük’ün adını anmaktan sakınan.
AB’nin Türkiye büyükelçisi gibi davranan ve tam bir teslimiyet sergileyen.
Avustralya’daki bir radyo kanalına verdiği demeçte bebek katili ve ihanetler lideri Apo’yu ‘’Sayın’’lar listesine ekleyen.
‘’Türkiye’de Kürt sorunu vardır’’ diyerek PKK’yı cesaretlendiren. Başbakanlığı döneminde Leyla Zana ve arkadaşlarının serbest kalmasını sağlayan…
Türk tarihine ve Türklüğe hakareti marifet sayan Orhan Yamuk, pardon Pamuk, Elif şafak, Hrant Dink ve benzerlerinin mahkemelerini AB’ne havale eden.
Ülke içinde bölücülerin çığırtkanlıklarına, dışından Barzani’nin havlamalarına, Doğu ve Güneydoğu’nun Barzani nüfuzuna girmesine, Diyarbakır’da devlete kafa tutan hainlere ceza verilmemesine sesini çıkarmayan…
“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir’’ diyen.
Şehitlerimizden ‘’Kelle’’ olarak söz eden bir Başbakanın yönetimindeki hükümetten ne beklenir?
Kerkük ve Kıbrıs’ı savunması mı?
Geç kardeşim geç…” (7)
İşte bu tam bir facia. Kararı kabul edenlerin ve uygulattıranların Allah belâsını versin. Alçaklık ve namussuzluğun bu kadarı olmaz. Rum, (Yunan) dünyanın en yalancı, adi, kahpe, alçak ve kancık, ahlâksız milletidir. Bu kararı alan soysuzlar Rum tarafında ve Yunanistan da okutulan kitaplara bir baktılar mı ki ! İsmi lâzım değil, bir yazarın dediği gibi Yunanistan ve GKRC’de Türkler aleyhine öyle bir iftira, yalan ve furya var ki; “Köpekler dahi Türk tarafına dönerek düşmanca havlarlar”.O iğrenç Yunan ki, Anadolu’dan ‘anavatan iyonya, İstanbul’dan ısrarla konstantinopolis diye bahsetmiyor mu. 1918-1923 arasında yüz binlerce Türk’ü Anadolu da kahpece katleden ve Kıbrıs’ta her türlü vahşet ve jenosit’i uygulayan kim ? 
Vakıa bu. Hissiyat böyle. Böylece, aziz ve sevgili dostumuz Mehmet Nacar’ı da konuk etmiş olduk. Ancak, Yunanistan’ın izinden tam bir sadakatle yürüyen, Yunan milli marşını ilgili, ilgisiz her etkinliğinde mutlaka bağıra-bağıra söyleyen Güney Kıbrıs, tıpkı Yunanistan’ ın kuruluş süreci gibi (kendilerince Türk bedhahların) bize göre ‘ihanet şebekelerinin’ yardımı sâyesinde emin adımlarla ilerlemekte.
Kimin yardımı ile ? Tıpkı Kuzey Irak gibi. Hani şu vakti zamanında para ve pasaport verdiğimiz, kendi ellerimizle (çevik güç) koruyup kolladığımız hainler. Tarih akılsız, bilgisiz ve beceriksiz kişilerin yönetiminde tekerrür eder.
Şimdi son bir paylaşım daha... Bu da ibret için.
Amerika ve İngiltere kendi isteklerini bütün dünya ülkelerine kabul ettirmek için uyguladığı bir sistemde silahlı diplomasidir. Bu  diplomasi türünde operasyon gizli yapılır kapalı pazarlık ile devam eder. Bizdeki Eşref Bitlis Paşanın  ve öne çıkan Atatürkçülerin katledilmesinde olduğu gibi. Veya daha bilinen bir olaydan örnek verirsek; 12 Eylül öncesi Amerika hem sağa hem de sola  silah verdi. (her iki tarafın baronu da birdi ABD) Sonrada Amerika’ya bağlı bizim oğlanlar işi bitirdi. Bu da silahlı diplomasi idi.
Biliyoruz ve İran Internet sitelerinden de okuyoruz ki, uzun zamandan beri İngiliz savaş gemileri İran’ın ticaret ve petrol gemilerini denetim altında tutmaktadır. Yani sizin anlayacağınız, 14. ve 15. yüz yıllarında İspanyol ve Portekizli korsanların Akdeniz’de yaptığı “korsanlığı” şimdilerde emperyalizmin gemileri yapmaktadır. Bunu kimi zaman Birleşmiş Milletler kararı ile  kimi zaman da hiç karar olmaksızın yapmaktadır.
İran Karasularında askeri diplomasi yapan İngiltere bu kez çok sert kayaya çarptı. Yani Ahmedinecat Amerika ve İngiltere’ye “siz buraların efendisi değilsiniz” diyor.
15 İngiliz askeri için Tahran’ın diplomasi  şu ana kadar başarılıdır. Sonunda 15 askeri teslim de edebilir. Bu hiç de önemli değil. Önce kadın askeri vereceğim demesi, arkasından İngiltere’nin beceriksiz  manevraları, İran’ın elini kolaylaştırdı. Dünya kamuoyunu kolayca ikna etmesi v.s. Kadın askerin başındaki örtü de çok anlamlı idi. İki mesaj birden verdi. Birincisi İran’da İran kuralları geçer. İkincisi “ey Amerika’ya biat eden Arap yöneticileri aklınızı başınıza alın.”Yani onları kendi halkları nezdinde küçük düşürdü. Buna bir başkasını ilave edebiliriz. İslam aleminin lideri İran’dır. demek istedi.
Bu bizim liberal laikçiler (gerçek laikler değil) konuyu kadın hakları bakımından yorumlayarak emperyalizme karşı mücadeleyi gölgelemek istediler. Evet İran laik olsa iyi olur ama mesele şimdi o değil ki. Şu anda mesele onların laik olup olamadığı değil. Emperyalizme karşı koyup koymadıkları önemlidir. Buna benzer bir olay 4 Temmuz 2004’de  Türkiye’nin başına geldi. 11 askerimizin başına çuval geçirildi. Bizim hükümetin başı bir nota bile vermedi. Müzik notası falan dedi. Burada Amerika’ya bağımlı bir davranış ile  bağımsız bir davranışı mukayese etmek mümkün. Bizim ki Amerika ile savaşacağına dönmüş kendi ordusu ile savaşıyor. O ordu ki, ülkesinin bütünlüğünü ve laikliğini savunuyor. Büyükanıt “Kuzey Irak yöneticileri ile neyi görüşeceğim” demişti. Beyefendi yemedi içmedi Talabani ile görüştü, öpüştü. Bir masaya oturup Talabani ile Amerikan planlarını konuştu. Yani Türk Ordusu ile savaşa devam etti. Biri İngiliz ordusu ile savaşıyor. Öteki kendi ordusu ile savaşıyor. Benim hesabıma göre bir Ahmedinecat bin Tayyip eder.” (8)
Hani bir ata sözümüz vardır; “Anlayana sivrisinek saz, anlayamayana davul zurna az” ve “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” diye. Hani, daha önceki yazılarımızda altını çizerek açıklamış ve Atatürk’ün bu güne kadar bilinmeyen, bildirilmeyen ve belki de özellikle halktan gizlenen bir vecizesini ilân etmiştik. Neydi o:
“Türk Demek: Türk’çe Düşünmek, Türk’çe Konuşmak ve Türk’çe Yaşamaktır. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” Vecizenin aslı, tamamı ve orijinali budur. Ayrıca, kim ne derse desin, “Dünya ve uzay Türklüğünün Kıblesi Kâbe; Kalbi, Beyni ve Hamisi Türkiye” dir. Türk geleneğinde “Devletin Malı Deniz; Hırsızlık ve Yolsuzluk Yapanlar Domuzdur” Türk domuzlarla dans etmez. AB bir domuz ürünüdür. Bizi bozar. AB bize haramdır.    
Bu dizide KKTC gerçeği bütün çıplaklığı ile anlatıldı. Örneklerle dile getirildi. Çok değerli yazar ve araştırmacıların görüş ve düşüncelerine, mukayeseli değerlendirmelerine yer verildi. Konuyu daha açık bir şekilde irdelemek isteyenler 25 Mart 2007 Pazar günü Hürriyet gazetesinde yayınlanan Cüneyt Ülsever’in “KKTC’de Yaşanan Türklük Kriziyle İlgili Bilgi Notu” na da bakabilirler. 
 
1. Emete Gözügelli (Ayşe Kocatürk) KKTC, 30.Mart.2007 / 2. Tanju Müezzinoğlu, (KKTC) 29.Mart.2003 Güneş ve Volkan gazeteleri. / 3. Mareşâl Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK / 4. Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ, ASAM-22.03.2007 / 5. Emete GÖZÜGÜZELLİ (Ayşe Kocatürk) 21.03.2007 / 6. (haber, TUKISH FORUM / Mustafa Nevruz SINACI, 29.03.2007) / 7. Mehmet NACAR, Afyonkocatepehaber, Yahoogroups, 02.03.2007 / 8. Bülent ESİNOĞLU, KMH, 30.Mart.2007, bulentesinoglu@gmail.com

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hasan Latif SARIYÜCE
Hasan Latif SARIYÜCE Hayat Hikayesi
TEKRAR GÜMÜLCİNE’DE 5
6. Yasak bölge çemberi
Yunanistan Batı Trakya’nın yaklaşık üçte birinde uzun zaman yasak bölge kurallarını uyguladılar. Buralarda kuş uçurtmadılar. Batı Trakya’yı Bulgaristan sınırına paralel olarak 2530 km genişliğinde böldüler. Buraya izinsiz girilemiyor çıkılamıyordu. Yasak bölge içinde yaşayan halkın hemen hemen tümü Türklerden oluşuyor. Geçmiş yüzyıllardan kalma bir adet olan yasak bölge uygulaması, 1995 yılına kadar sürmüştür. Bugün her hangi bir ülkenin topraklarını korumak için Çin setti yapmaya kalkışması ne kadar gülünçse, akıl dışı ise, Yunanistan’ın aydınlanma, kolay ulaşım ve özgürlük çağında bir kısım yurttaşlarını yasak bölge çemberi içinde yaşatması da o kadar gülünçtür, akıl dışıdır. Gülünç olmaktan da öte bir zalimlik örneğidir. Sen kendi yurttaşlarını askeri bir çember içine al, çember dışında yaşayan kızını ya da bir yakınını görmek istediğinde sarhoş askerlerine, vicdansız subaylarına yalvarmaya, boyun bükmeye, hakaret görmeye zorunlu tut.
Nato üyesi olan  Yunanistan, komşusu Bulgaristan’ın bir kötülük yapmasından, ajan ve gerillalarını içeri sokmasından mı korkuyordu? Hayır, yasak bölge, Bulgar’a karşı bir güvenlik setti  değil Türkleri birbirlerinden, Yunanistan’dan ve dünyadan soyutlamak amacıyla uzun süre uygulanmıştır.
Düşününüz, Yasak bölge içinde yaşıyorsunuz. zaten kıt kanaat geçinen, iletişim araçlarından yoksun insanlarsınız. Çağa nasıl ayak uyduracaksınız. Bırakın dünyayı, ülkede olup bitenlerden nasıl haber alacaksınız. Yasak bölge Türkleri körletme, yoksulluk ve bilgisizlik içinde yaşatma, canından bezdirerek ülkeden kaçırma planının zalimce bir uygulamasıydı. 
Yunanistan savunma bakanı Arsenis 1995 yılında bölgeye geldiğinde bir demeç vermiş, yasak bölge uygulamasının kaldırılacağını söylemişti. Ardından da giriş çıkışları denetleyen kontrol noktaları kaldırılmıştı. İşte hepsi bu kadar. Başka bir şey yapılmamış, başka önlemler alınmamıştır. Yunanistan isterse yasak bölge uygulamasını her an yenien canlandırabilir. Çünkü yasak bölgeye izin veren yasal düzenlemeler kaldırılmamıştır, hâlâ yürürlüktedir. Sadece uygulama biraz gevşetilmiştir. Hâlâ yabancıların yasak bölgeye izin almadan girmeleri yasaktır. Diyelim ki Türkiye’den gelmiş bir Türk vatandaşısınız. Yasak bölgede yaşayan bir akrabanızı görmek istiyorsunuz. Ya da burada turist olarak dolaşmak istiyorsunuz. İçeri giremezsiniz. Böyle bir şeyi Yunan makamlarına haber vermeden yapmanız halinde başınıza her şey gelebilir. Casus ya da gerilla olaak tutuklanabilirsiniz. Bence hangi nedenle olursa olsun, yasak bölgeden uzak durmalısınız. İzin almak için Yunan makamlarına baş vurmanız halinde, günlerce beklersiniz, çevrenizde birtakım adamların dolaştığını görerek sinirlerinizin bozulmasına neden olursunuz.
7. Sınır bölgesi uygulaması
Batı Trakya’nın da içinde bulunduğu Yunanistan topraklarının yarıdan fazlası 1938’de yayınlanan bir yasa ile sınır bölgesi olarak ilan edilmiş. Bu bölge içinde taşınmaz alıp satmak isteyen Yunan vatandaşlarının ilgili illerde bu amaçla kurulmuş bulunan bir komisyondan izin almaları zorunluluğu getirilmiştir.
Dört beş yıldır azınlık bireyleri arasında ya da Yunan kökenlilerden azınlık bireylerine taşınmaz mal satışına geçici olarak izin verilmeye başlanmıştır. Ne var ki, izinlerin verilmesinde ayları bulan uzun beklemeler gibi caydırıcı önlemler sürdürülmektedir.
8. Türkler masum Hıdrellez gününü bile kutlayamıyorlar
Türkiye’de resmî olmayan geleneksel bir kır bayramı var. 6 Mayıs günü ülkemizin hemen her tarafında halk kırlara, mesire yerlerine gider. Bu organize olmayan bir halk şenliğidir. Halk içinden geldiği gibi  eğlenir, oynar, şarkılar söyler. Çoluk çocuğuyla hoşça vakit geçirir. Beş yüz elli yıllık bir Türk yurdu olan batı Trakya’da da bu geleneğin devam ettiği anlaşılmaktadır. 6 Mayıs 2003 Salı günü Gümülcine’de Türk Gençler Birliği üyeleri otobüsle yakındaki Ilıca köyüne giderek Hıdrellez’i kutlamak isterler. Yunan polisi otobüsün önünü keser, Ilıca köyüne gitme iznini vermez. Gümülcine’de yayınlanan 30 Mayıs tarihli Gündem adlı Türk gazetesinde, bölgenin Rum milletvekili olan Maria Damanaki ilgili bakanlıklara hangi yasal hükme dayanarak Türklerin Hıdrellez şenliği yapmalarının önlendiğini soran bir önerge verdiğini okuduk
9. Polis Türk öğrencilerine çok sert davranıyor
Yine Gündem gazetesinde okuduğumuza göre İskeçe’de bir dükkânın vitrininden bir cep telefonu çalınmış.  Polis savcılıktan izin alarak dükkân yakınındaki Muzaffer Salihoğlu Lisesi’nin tüm öğrencilerini çok hoyrat bir şekilde aramış. Aramamış, adeta taciz etmiş, Rodop ili Pasok milletvekili Galip Galip, bu konuda yazılı soru önergesi vermiş.
10. Yunanlılar seçim bölgelerini kendilerine göre ayarlıyorlar
Yunanistan’da valiler başta olmak üzere bölge yöneticilerini halk seçiyor. Yunanlılar ala vere, dalavere seçim bölgeleriyle oynamışlar. Rumların kalabalık olduğu bölgeleri Türklerin seçim bölgelerine bağlamışlar. Bu nedenle Türkler çoğunlukta oldukları halde iki ilde  vali seçememişler.
11. Emekli hakkı verilmeden işten atılan öğretmen
İskeçe’de Türk Birliği’ndeki toplantıda doğma büyüme İskeçeli bir öğretmen konuştu. ”Ben burada tam otuz altı yıl öğretmenlik yaptım. İki ay önce hiçbir soruşturma geçirmediğim halde beni tutup işten attılar. Emekli maaşı bağlayamayacaklarını söylediler.”
Öğretmen mahkemeye başvurmuş. Bu şekilde görevlerine son verilen başka öğretmenler de varmış.

 

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
LAHANA DOLMASI
1 orta boy lahana
2 su bardağı pirinç
Yarım kilogram orta yağlı kıyma
Büyük bir baş kuru soğan
Bir yemek kaşığı salça
Yarım demet maydanoz
Yarım yemek kaşığı tuz
İstenilirse kırmızı pul biber
Bir baş sarımsak
            Pirincin taşı ve kabuğu ayıklanarak yıkanır. Soğan soyularak ince kıyılır,maydanoz kıyılır.Bir kap içerisinde malzemeler iyice karıştırılarak yoğrulur.
            Daha önce dallara ayrılan lahana bir tencerede su kaynayınca haşlanarak bir süzgeçte süzülür ve soğuk su ile yıkanırlar. Lahananın kalın damarlı kısımları kesilerek tencerenin altına dizilir.
            Lahana yapraklarının içine hazırlanan iç konularak sigara gibi sarılır,sarılan dolma iyice birleşsin diyerek sıkılır. Dolmalar bir tencereye sıralanarak konulur. Sarma işlemi bitince bir baş sarımsak soyularak soyulmuş sarımsaklar tencerenin üzerine serpilir, bir miktar yağ ve dolmaları örtecek kadar su konulur,bir miktar tuz,biber istenirse salça ilave edilerek dolmaların üzerine bir tabak ters olarak konularak kısık ateşte pişirilir.

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Güner KAYMAK
Güner KAYMAK Hayat Hikayesi
 ÖNCE İNSANIZ
Vurdum duymaz olamayız
Her şeyden önce insanız
Biz kayıtsız kalamayız
Her şeyden önce insanız
Terör savaş ayıbımız
Çok büyüktür kayıbımız
Barış olsun amacımız
Her şeyden önce insanız
Savaşla engelli artar
Derdimize dertler katar
İnsan sokakta mı yatar
Her şeyden önce insanız
Sokakta yaşar mı insan
Ne fark eder din ve lisan
Gösterişle olmaz iman
Her şeyden önce insanız
Biri yer biri bakar mı
Hak binasını yıkar mı
Çocuk sokakta yatar mı
Her şeyden önce insanız
Avare olur mu insan
Eşit paylaş doğruysan
Hep kardeşiz okuduysan
Her şeyden önce insanız
Cahilin aklı yeter mi
Ceza suç ile biter mi
Kızlar okula gitmez mi
Her şeyden önce insanız
Hakkın nuru insandadır
Güzel ahlak imandadır
GÜNER mazlumdan yanadır
Her şeyden önce insanız
Amsterdam / 22.07.2006
 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
 12

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

 
Paşa ÇETEN
Paşa ÇETEN Hayat Hikayesi
 ÇİÇEK
Çiçek kan renginde toprağı delmiş
Canını canıma koymuş gibiyim
Ruhum pembelerle kucak kucağa
Sarıya yeşile uymuş gibiyim
 
Bulutlar yağmurmuş bulurlar karmış
Toprakta tohumu heyecan sarmış
Her kışın sonunda ilkbahar varmış
Eski kabukları soymuş gibiyim
 
Rüzgârlar içinde yeller içinde
Yamaçlar yaylalar beller içinde
Bülbülün sesi güller içinde
Dinlemiş gibiyim,duymuş gibiyim
 
Karışsam tarlaya,yürüsem dağa
Dökülür rahmetler bahçeye bağa
Ruhum dalgalarla kucak kucağa
Ocak2008

 

YAZARLARIMIZIN HAYAT HİKAYELERİNE GİTMEK İÇİN TIKLAYARAK GİDİNİZ!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

DİKKAT ; BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMDEN  İZİN ALINMADAN KULLANMAYINIZ!
YAPTIKLARIM YAPACAKLARIMIN GARANTİSİ ALTINDADIR!

Hazırlayan  Mahmut Selim GÜRSEL yazışma adresi  corumlu2000@gmail.com

 Hukuka, Yasalara, Telif  ve Kişilik Haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.
Gizlilik şartları ve Telif Hakkı © 1998 Mahmut Selim GÜRSEL adına tüm hakları saklıdır. M.S.G. ÇORUM

BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA KIYMETİ ARTAR!

99 SAYI 25 Mayıs 2007 SAYIYA Gitmek İçin Tıklayınız!